You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Yazar: GAMZE
CİRİT

Cirit; Türklerin yüzyıllardan beri oynadıkları bir Ata sporudur.
Türkler bu Atlı oyunu Orta Asya dan günümüze taşımışlardır. 16. yüzyılda bir savaş oyunu olarak kabul edilmişti. 19. yüzyılda Osmanlı ülkesi ve sarayının en büyük gösteri sporu ve oyunu oldu. Cirit aynı zamanda tehlikeli bir oyun olması sebebi ile 1826 yılında II. Mahmut tarafından yasaklanmıştır. Daha sonraları tekrar popüler bir gösteri oyunu olarak yaygınlaştı.
Cirit oyunu kendisi de iyi bir oyuncu olan II. Mahmut'un Tanzimat tan sonra bu oyunu bütün ülkede yasaklamasına değin İstanbul hayatının renkli bir parçasıydı. Başlıca oyun alanı tabii ki Atmeydanıydı. Burada her zaman cirit talimi yapan atlılara rastlamak mümkündü, fakat asıl müsabakalar Cuma günleri Cuma namazından sonra yapılır, o zaman meydanı yüzlerce atlı doldururdu. Şehir içindeki ikinci önemli cirit alanı Küçük Ayasofya ile Kadırga arasındaki Cündi (Arapça süvari anlamında. Zamanla bozularak Cindi ve Cinci olmuştur.) Meydanıydı. Evliya Çelebi Kağıthane yolunda da bir cirit meydanı olduğunu yazıyor. Topkapı Sarayında da Gülhane Bahçesine doğru büyük bir cirit meydanı bulunur, Cuma namazından sonra burada cirit oynayan saray halkına çoğu zaman padişah da katılırdı cirit oyununda saray halkı geleneksel olarak bamyacılar ve lahanacılar adlı iki takıma ayrılırlar, padişahlar da bu iki takımdan birine dahil olurdu. Saraydaki cirit meydanında bu iki takımı simgeleyen, birinin tepesinde bir bamya, diğerinin tepesinde bir lahana heykeli bulunan iki mermer sütun bugün de durmaktadır
Ciritçi karşı taraf oyuncusundan kendisini sakınmak için çeşitli hareketler yapar, atın sağına soluna, karnının altına, boynuna yatar.Bazı ciritçiler rakibi kaçış dizisine ulaşana kadar üç-dört cirit savurarak isabet ettirmek suretiyle sayı toplar. Bu arada başına, gözüne, kulağına cirit isabet eden bazı oyuncuların yaralandığı olur. Bu türlü isabetler neticesinde ölenlerin olduğu bile vakidir. Bu durumda ölen, er meydanında ölmüş sayılır, yakınları şikâyetçi ve dâvacı olmaz. Babaları ölen çocuklarıyla öğünürler.
Öte yandan cirit oyununda ölüm olmaması için, daha evvelleri hurma ve meşe ağacından 70-100 santim uzunluğunda, 2-3 cm. kutrunda yapılan ciritler, daha sonraları kavak ağacından yapılmaya başlanmıştır. Sopaların uçları silindir şeklinde kesilerek yuvarlatılır. Kabukları yontulur. Bu isabet halinde bir yara açılmasını ve ölüm tehlikesini yok etmek için alınan bir tedbirdir.
ilk ihtisas kulübü Erzurum’da 1957 de Erzurum Atlı spor Kulübü kurulmuş daha sonraları Erzurum’da 11,Erzincan’da 1,Bayburt’ta 1,Ankara ‘da 1,Uşak ‘da 4,Manisa ‘da 1,Malatya’da 1 kulüp kurulmuştur.
Cirit Oyunu, daha 40-50 yıl öncesine değin Anadolu'da yaygın bir oyun olduğu halde son yıllarda sadece ERZURUM ERZİNCAN UŞAK BAYBURT ANKARA MANİSA KARS yörelerinde yaşamaya devam etti. 20-25 yıldan beri Konya ve Balıkesir'de tarihe karıştı. ERZURUM ilimiz 23 kulübü ile bu oyunun ayakta kalabilmesi için elinden gelen uğraşı vermektedir.her yıl mayıs ayında yapılan Erzurum grup eleme maçları bir aydan fazla sürmektedir.Bu durum son yıllarda Türkiye şampiyonası heyecanını bile geride bırakır hale gelmiştir.
Buna rağmen halen Anadolu'nun hemen her köşesinde düğünlerde ve bayramlarda köy delikanlıları ve kasaba halkı Cirit Oyunu'nu oynamaktadır. Büyük şehirlere karşı köy ve kasabalarda yaşamaktadır. Sinop köylerinden Gaziantep'e, Bursa'dan Antalya'ya kadar Doğu, Batı, Güney ve Kuzey Anadolu'da köylerimizin güreşle beraber başlıca yiğitlik ve savaş oyununu teşkil etmektedir. Halkın ilgisini çekmek için cirit meydanında davullar ve zurnalar çalınır. Ayrıca yurtdışında İran, Afganistan ve Türkistan Türkleri ile Türklerle meskûn diğer Asya yörelerinde de hâlâ canlılığını ve geleneğini sürdürmektedir.
Her yıl Ertuğrul Gazi Törenleri dolayısıyla eylül aylarının ikinci Pazar günleri Söğüt'te, çeşitli şenlikler vesilesiyle de Erzurum, Kars ve Bayburt dolaylarında oynanmaktadır.

OKÇULUK

Türklerin ok ve yaya verdiği önem, onun inanç dünyasını da etkilemiştir. Pagan dönemlerinden beri Türkler için ok ve yay hâkimiyet sembolüydü. Hakan tahtında otururken elinde ok ve yay tutardı. Komutanlarını toplamak için onlara anlamı belli, değişik oklar yollardı. Çetirlerinde, damga ve sikkelerinde ok ve yay resmi vardı(32, s. 4). Okçuluktaki bu töre ve semboller, daha sonra Selçuklularda da devam etmişti. Büyük Selçuklular 1040'da Dandanakan zaferini kazanınca, komşu ülkelere gönderdikleri fetih-nâmelerin başında eski Türk hâkimiyet sembolü olan ok ve yay işaretleri bulunuyordu.
Ünlü Türk Hakanı Oğuz Han, Gün, Ay ve Yıldız adlı üç büyük oğluna "Bozok", Gök, Dağ ve Deniz adlı üç oğluna da "üçok" demesi, Türklerin oka verdikleri önemi yansıtması bakımından büyük değer kazanır.

Türklerde okçuluk binicilikle birlikte beden kültürü anlayışının öncüsü olmuştur. Okçuluk sadece bir savaş uğraşı değil, zevkli bir idman ve yarışma biçimine getirilmiştir. Böylece düzenlenen her türlü törenlerde en büyük yarışmaların sembolü ok ve okçuluk olmuştur.

At üzerinde okçuluğun temel eğitimi için su nitelikler zorunlu idi: çok iyi ata binmek, yer egitiminde çok başarılı olmak, at hızla giderken yay kurabilmek, hareket halindeki atla ön taraftan arkaya dönerek bu dönüş açısı içersindeki özellikle hareketli hedefleri vurmak ve üzerine atılan oklardan korunabilmek i için atin değişik yerlerine bedenini gizleyebilmek. Bu nedenle at üzerinde okçuluk çok zor bir uğraştır.

Eski Türklerde oklar sırtta ya da atın eğerine takılan özel torbalarda taşınırdı. Bu torbalara "Sadak" ya da "Okluk" denirdi.

Eski Türklerde ok ve yay sosyal yaşamda değişik anlamlarda da kullanılırdı. Eski Türklerde, "Akika" adı verilen bir ok atma töreni vardı. Buna, "Sehmi itizar" da denirdi. Bir kabile halkından biri barış günlerinde karşı kabileden birini öldürürse, onunda, öldürülmesi gerekirdi. Ancak, iki kabile ileri gelenleri anlaştıkları durumlarda bir meydanda ok atışı yapılırdı. öldürenin oku, karşı kabile ileri gelenlerinin istediği yere düşerse ölüm cezası kaldırılırdı.

Kaşgarlı Mahmutun Divan-i Lûgat-it Türk adli yapitinda, okun ayni zamanda "Pay" anlamına geldiği belirtiliyor. Yüzyıllar boyu süre gelen bu gelenek Anadolu Türklerinde de benimsenmiştir. örneğin, bir tarlanın paylaşılması için bir ok eşit parçalara ayrılır ve pay alacaklara yumurta, renkli taş gibi birer nişan verilir. Bir yabancıya da nişanlanan tarla bölümlerine konulması istenir. Kimin nişani hangi parçaya rastlarsa o bölüm onun olur ve buna "Ok deydi" denirdi.

Daha sonraları Anadolu Bektaşilerinin de aynı yöntemi uyguladıkları gibi koyun, ya da öteki büyük baş hayvanlar paylaşılmasında ok atışlarından yararlanılırdı. Değişik kaynaklara göre, paylaşılacak hayvan belirli bir uzaklığa konur ve pay sahipleri bu hayvana ok atarlardı. Oklar hayvanın hangi bölümüne gelirse o bölümü alırlardı. Eski Türklerde ölüm cezalarında yayın kullanılması değişik anlam taşırdı. İp ve elle boğularak cezalandırılmak aşağılayıcı bir ölüm biçimi olarak kabul edilirdi. Buna karşın yay kirişi ile öldürülen kişi için bu ölüm biçimi ise büyük bir değer kazanırdı. çünkü, ok ve yay ile yay kirişi dini bir kutsallığı belirlerdi

Kuruluşundan 17. Yüzyıl başına kadar Osmanlı ordularında ok ve yay, topla birlikte , en etkili uzak mesâ-fe silâhı olarak önemini korumuştur. 16. Yüzyıl ortalarından itibaren ateşli silâhların gelişmesi, ok ve yayın giderek yerini tüfeğe bırakmasına sebep olmuştur. Ne var ki bu, ok ve yayın okçuluğun Türklerin hayatından büs-bütün silindiği anlamına gelmez. Önemli bir spor dalı olarak, özellikle İstanbul'un fethinden sonra, moral değerleri ayakta tutan kurumlardan biri olarak, varlığını ve etkinliğini 19. Yüzyıl sonlarına kadar sürdürmüştür .

GÜREŞ

Türklerde en eski spor türlerinden biride Güreştir.Güreş,zorlu bir doğa içinde insanların güçlerini ve güvenlerini kolları ile denedikleri ve aradıkları bir mücadele türü olmuştur.Dindirilmez bir yaşam isteği insanları birbirine saldırmaya ve devirmeye zorlamıştır.Türkler doğaya ve kuvvete düşkün kişilerdir.Doğudan batıya yelpaze gibi yayılan Türkler,yakın mücadeleyi her zaman ön planda tutmuşlardır.Güreşte insanların üstün olduklarını kanıtlamak güçlerini topluma kabul ettirmek için uyguladıkları bir mücadele biçimidir.Böylelikle bir kişinin kuvvetini öteki kişilerle oranlama imkanı bulunur.

İlk çağlarda güreş, elbette bir tür boğuşmadır. Orta Asya devirlerinde Türkler arasında yapılan güreş müsabakalarında güreşin sporculardan birinin ölümü halinde sona erdiği bilinmektedir. Manas Destanı'nda kaydedilen güreşler bu gerçeği aydınlığa kavuşturmaktadır.

Her toplumun kültür hayatında farklı boyutlarda görülen güreş sporu, Türk spor geleneğinde çok zengin bir yere sahiptir. Buna rağmen eski Türk toplumları daha ziyade göçebe hayatı yaşadıklarından, konuyla ilgili MÖ. Somut belgelere ulaşmak oldukça zordur. Belli bir coğrafyada değil üç kıtaya yayılmış olan Türkler hakkında tarihi vesikalar daha ziyade yabancı müelliflerden faydalanılarak aydınlatılmaya çalışılmaktadır (Safran, 1993).
Güreş ve türleriyle ilgili ilk vesikalar da, Çin kaynaklarından tasvir edilebilmektedir. Hanname, Can Çiyan Teskeresi’nde Türkistan’ın güreşini açıklamakta olup, “güreş” kelimesini “jiao Çu” şeklinde iki karakter ile ifade etmektedir. Aynı eser güreşlerin yapıldığı esnada güreşçilerin başlarında ve üzerlerinde giysilerin olduğunu ve halk arasında sevilerek yapıldığını vurgulamaktadır (Almas, 1986).
M.Ö. Türk güreşleriyle ilgili ilk belgeler yeni Çin kaynaklarında ve vesikalarında görülmektedir. 1983 yılında Barçuk (Maralbaşı)’un Cona Tim harabelerinde; Çin Fen Bilimleri Akademisi, Arkeoloji Araştırmaları Bölümü’nün 1955 - 1957 yıllarında Şien (Congen) şehri civarındaki Şonglinten isimli bölgede Han sülalesi dönemine ait 140 numaralı özel bir mezarda bulunan kap ve heykellerde Türk güreşlerinin ilk figürleri tasvir edilmektedir (Şinjan Daşü, 1982; Rahman, 1996).

KILIÇ SPORU

Süvari bir ulus olan Türklerde kılıcın her kişinin yanında taşıdığı bir araç olması çok doğaldır.Türkler at ve kılıçla tarih boyunca çağlar açmışlar,çağlar kapamışlardır.Kılıç Türklerde kutsal kabul edilmiştir.Demir ve onu eriten ateşin büyük bir ruhsal yönü olduğu kabul edilirdi.Demire büyük saygı gösteren Türkler bu nedenle kılıca da saygı göstermişler,yeminlerini kılıç üzerinde yapmışlardır.

Türkler çok iyi kullandıkları kılıçlarına kutsal bir değer kazandırmışlardır.Eski Türklerde olduğu gibi Osmanlı Türkleri de yeminlerini kılıç üzerine ederlerdi.Fatih Sultan Mehmet Bosna’daki Latin kilisesine tanıdığı ayrıcalığı doğrulamak için ”Kuşandığım kılıç hakkı için” diyerek güvence vermiştir.Yavuz Sultan Selim de Venediklilere ticaret ile ilgili olarak verdiği izni;”Kılıcım hakkı için” diyerek garanti etmiştir.
Kılıç yapımı için 3-5 kg ağırlığındaki kılıç yumurtası 5-8 cm çapında ve 8-12 cm yüksekliğinde oval biçimdeki bir çelik külçe dövülerek yapılırdı.Sonradan değişik formüllerle kılıca su verilirdi.Kılıca su verme işlemi başlı başına bir sanattı.Kılıç ustaları kendilerine özgü değişik su verme formülleri bulmuşlar ve bunları birbirlerinden büyük değer olarak gizlemişlerdir.Bu türde yapılan Türk kılıçları havaya atılan yaş pamuktan bir yumağı kolayca ikiye biçerdi

ATCILIK BİNİCİLİK

Günümüzde de olduğu gibi,ulusal ve Türk Tarihinin her döneminde “At Murattır” sözcüklerine bağlı kalınarak,her Türk ata karşı sevgi,güven,ilgi duymuş ve onu kendisinden bir parça kabul etmiş,ona kutsallık tanımış,saygınlık kazandırmış,sanatında,edebiyatında,müziğinde eşsiz bir yer vermiştir.
Nazmi Sevgen;”Türklerde at ve atçılık” adlı kitabında 1937 yılında Ankara da toplanan tarih kurultayında Avusturya lı tarih bilimcisi Hoopers atın ilk evcilleştirme hareketinin İç Asya da Türkler tarafından yapıldığını, Macar tarihçisi Allfoldin de,bu konudaki ilklerin Altay Türklerine ait olduğunu öne sürmüştür.Alman tarih bilimcisi Portriatz ise “Eski çağlarda at” adlı eserinde atın M.Ö.6000 dolaylarında Türkler tarafından evcilleştirildiğini iddia etmiş ve iddiası için bazı bulguları kesin kanıt göstermiştir.

Eski Türklerde at kültürü ile ilgili çeşitli bulgular bir belge olarak,bu gün çeşitli ülkelerin müzelerine değer katmaktadır.Yenisey yörelerinde eski Türkler tarafından,kayalar üzerine yapılmış at resimleri ve çok eski dönemlere ait,Türk mezarından çıkan eşyaların üzerinde süsleme sanatı olarak at figürleri kullanıldığı görülmektedir.Eski Türk destanlarında ve efsanelerinde at baş tacı dır,ayrı bir yeri vardır.Oğuz destanı atla başlar.Dede Korkut ta ,Bamsı Beyrek öyküsünde atla kardeşleşmiştir.
Eski Türklerin ilkel atları yakalayabilmek için Türlü yöntemler kullandıkları,kitabelerde yazılıdır.Karluk han buzullar içinden ünlü bir atı alıp çıkardığı için ad almıştır.Eski Türklerdeki ”Türk atsız,kuş kanatsız” sözü çok şey anlatır.
Tüm tarihi kaynaklar,atın vatanı olarak orta Asya bölgesini göstermektedir.Kırgız stepleri ile Gobi havalisinin atın vatanı olduğu konusunda görüş ve kanıt birliği vardır.Eski Türklerin “Yılkı” adını verdikleri at sürülerinin,ırk ve evcilleştirilmeleri ile ilgili bilgiler çok geniştir

Atsız Türkler sosyal yaşamda hor görülürdü,fakirlik nedeni ile ata sahip olamayanlar çalmak zorunda idi.Eski Türkler sadece at çalmayı olağan saymışlardır.Zira bu bir beceri olarak kabul ediliyor ve atını çaldıran kişi için bu hareket onur kırıcı olarak değerlendiriliyordu bu nedenle kabileler arasında sık sık çatışma çıkıyordu.
Çalınan atları belirlemek amacıyla atları özel damgalama yöntemleri uygulanıyordu.Damga yerine bazı kabileler atın kulaklarına özel işaretler işlemeyi yeğlerlerdi.kabile sembolleri olarak benimsenen biçimler mezar taşlarında da görülür.
Eski Türklerde at yarışları ile eş seçiminde de kullanılıyordu.
Bu yarışlar iki türlü oluyordu birisinde atlı kızlar bir grup halinde yarışa başlıyorlar ve arkalarından atlarını grup halinde koşturan erkekler içlerinden birini yakalayıp atlarının terkilerine alıyorlardı.Daha sonra eş olarak seçtikleri bu kızlarla evleniyorlardı.
Diğer türlü ise eğer kızın isteyeni çok olursa yarışa kız tek başına başlıyor,daha sonra ardından atlarını koşturan erkek grubundan kim kızı yakalarsa o evlenme hakkını elde ediyordu.

Eski Türklerde görülen atla bütünleşme", Osmanlı Türklerinde de sürmüştür. At, Osmanlı,Türklerinde onur, saygı ve sevgi unsuru olarak kabul edilen bir yoldaş olmuştur. Bunlarla başarıdan başarıya koşmuşlar; üç kıta üzerinde egemenliklerini sürdürmüşlerdir.

Anadolu Selçuklularında 100 bin süvariden oluşan bir ordu bulunuyordu. Osmanlı imparatorluğunda ise, 16.yüzyılda bu sayı 250 bine yaklaştı. Edirne, Filike. Selánik. Amasya, Yozgat, Merzifon, Eskişehir (çifteler çiftiği), Malatya (Sultan suyu), Veziriye, Adana (Cukurova)'daki hayvan ocaklarında, at yetiştiricilik düzeltilmesi için sürekli çalışmalar yapılıyordu. Ancak, Osmanlı imparatorluğunun gerileme ve özellikle çöküş döneminde at yetiştiriciliği ve ırk düzenlenme çalışmaları öneminì tamamen yitirmiş, sürekli savaşlar nedeniyle ülke atçılığı adeta çökmüştür.
Forum: Spor
Yorum Yorum Yok
Yazar: GAMZE
İşte en yeni icatlar
Forum: Bilim
1 Yorum
Yazar: ALİ_HAYDAR
Ben Alim_Allah. siteye kayıtlı olduğum için çok mutluyum. Siteye emeği geçen herkese teşekkür ederim.bildiklerimi bu sitede diğer canlarla paylaşmak dileğiyle..... herkese düzeli paylaşımlar...

merhaba sevgili canlar öncelikle böyle güzel düzeyli ve seviyeli bir paylaşım sitesi kuruduğunuz için emeği geçen herkse tşk. ederim. Allah emeklerinizi boşa çıkarmasın.herkse düzeyli paylaşımlar.....
Forum: Merhaba
6 Yorum
Yazar: GAMZE
Sanat engel tanımıyo bu müthiş eserler deniz kenarlarına caddelere bile taşınmış
Yazar: GAMZE
Bazı Hayvanaların anne karnındaki ilk fotoğraflar;masum ve büyüleyici...

1) 1 aylık yavru yunus anne karnında yüzüyor.

2) Annesinin karnında büyüyen bir yavru yunus

3) 20 aylık fil dünyaya gözlerini açacağı günü bekliyor
4) 4 aylık fil annesinin karnında usulca yüzüyor
Yazar: ALİ_HAYDAR
Hz. Muhammed'in ikinci amcası Yusuf Peygamberdir. Yusuf Peygamber ve Zeynep Ana' dan iki kız bir oğlan doğmuştur. Büyük Adila Hz.Muhammed'in hem amcasının kızı hemde nişanıdır. Küçük Emine Ana, Oğlu ise Sami dededir.

Yusuf Peygamber'in oğlu Sami dede ve Hatice Kipriya'dan gelen yedi oğlan bir de kzı çocuğudur.

Kipriya ismi Kerbela'da Hz.Hüseyin'in balık ağında Fıratta yezit tarafından şehit düşürülüşüdür.Yani beş esmanın Fatıma Zöhre'nin bir ismidir.

Birinci oğlan Seyid Murtaza'dır, bunun bir Keçeci Sultan olarak bilinir ve türbesi Tokat'ta yatar.

İkincisi Gültaze Ana'dır. BU da Hz. Hüseyin'in oğlu Ali Ekber'in nişanıdır,türbesi Yozgat'ta Bağlarbaşı köyündedir.

Üçüncüsü Beytullah'tır. Bu da İmam Hüseyin'in kafasını saklayan Keşiş'in dedesidir.

Bundan gelen Seyid Seyfullah'tır.Bunun türbeside Kars Göle'de Kömür Baba olarak bilinir.

Beytullah ise Ankara'da yatan Kervan Baba'nın birinci yaşamıdır. İkinci Sadık ise Kervan Baba olarak bilinir.Dördüncü ise (sığır çobanlarının piri) Mehmet Ali'dir. Bu pirin türbesi de Ankara Memlik köyünde Abalı Sultan olarak geçer.

İkinci yaşamı derisi yüzülen Seyid Nesimidir. Türbesi Erzincan'dadır. Terzi baba olarak bilinir. Beşinci ve altıncı yaşamı Mürşidi Kamil, Kamil'i Mürşid'dir. Bunlar da Ankara Hacı Bayramda yatar.

İmam Hüseyin'in damatları, Sakine ve Şehriban Anaların nişanlarıdır. Sakine Ana Tezveren Sultandır, Şehriban Ana ise Kar Yağdı Sultandır, türbeleri Ankara'dadır.

Altıncı oğlu ise İmam Rıza büyük İmam Rızanın adını alandır. Türbesi Ankara'da Sultaniye Hatun olarak geçer.

Yedinci Gül Baba'dır.Türbesi Ankara Hacı Bayram türbesinin hemen altındadır. İsmi ise Yusufu Ziya'dır.

KAYNAK: ZÖHRE ANA ( Mehtaptaki Erenler )
Yazar: GAMZE
İnsan Psikolojisinde Değişim ve Yenileşmenin Yeri


İnsan değişebilir mi?
Daha önce farklı düşünen,yaşayan ve inanan bir insanın değişip ,yenileşmesi mümkün müdür?


Rahmetli Turgut Özal'ın dört eğilimi aynı çatı altına alması , doğu blokunun dağılması ile insanlarda arayışlar başladı. Farklı, yeni bir şeyler arandı. Değişen, dönüşen insanlara kimileri "dönek", "liboş" sıfatları taktı. Şimdilerde ise sayın Erdoğan ın "yenilikçi" hareketi ve AK Parti nedeniyle değişim ve yenileşme tekrar gündemimize girmiş oldu.


Tekrar baştaki sorumuza: "insan değişebilir mi?" ye dönelim.

Değişim duygusal,düşünsel ve davranışsal olabilir mi?.İnsanın değişebilmesi için değişime ihtiyaç duymalıdır.Karl Marx'ın "Evrende Değişmeyen Tek Şey Değişimdir" sözü büyük bir gerçeğin ifadesidir.Değişim; Evrende ve onun küçültülmüş bir misali olan insanın doğasında vardır."Ben değişmem,ben buyum,ben dönek değilim, insan yedisinde neyse yetmişinde de odur,kırk yıl önce ne idiysem kırk yıl sonrada aynı kalacam" lafları doğanın gerçekleriyle çelişmektedir.


Değişimi istemek bir güven ve inanç ister.Riskleri göze alma cesareti ve yürek ister. Çünkü insanın yapısı değişime açık olmakla beraber; alışık olduğu ve çok çaba sarf etmeden ,rutin olarak yaptığı şeylerin elden gitmesi kaygı ve korku doğurur.Yaşam pratiğimizde fazla düşünmeden ,emek vermeden yaptığımız binlerce eylem vardır.Beynimiz bunları öğrenmiş ve otomatiğe bağlamıştır.Değişim ve yenilik arayışları dönen bu çarka bir nevi "çomak sokmaktır". Organizma mevcut bütünlüğünü korumak için direnç gösterir. Değişimin önünü kesmek ister.Statükonun devamı onun işini kolaylaştırmakta ve fazla enerji sarf etmemektedir.



İnsan kişiliğinin iskeleti yedi yaşına kadar şekillenir. Bir binanın kaba inşaatı gibi düşünelim.İç dekorasyon ve dış cephe dizaynları her zaman değişiklik yapmaya müsaittir. Böyle olmasaydı insanlık başlangıçtaki seviyesinde kalır ve ilkel şartlarda yaşamaya devam ederdik Anne -babadan gelen kromozomlar kişiliğin alt yapısını şekillendirir. Kişinin yetiştiği ortam, aldığı eğitim,bulunduğu çevre ve aldığı görsel,işitsel ve diğer uyarılar kişiliğin şekillenmesine katkıda bulunur. Çevresel ;sosyal,ekonomik,psikolojik,politik ve başka alanlardaki değişikliklerin insanı etkilememesi mümkün değildir.Uyarıların şiddeti ve süresine göre düşünce,duygu ve davranışlarımızda da değişiklikler olur.



Değişimin sağlıklı olabilmesi için; kişinin kendisine olan güveninin tam olması ve yeniliklere açık olması gerekir.Güvensiz kişilikler yeni şeyler karşısında dağılıp gitme korkusuyla değişime kapalıdırlar. Değişimin ne kadar "kötü" olduğunu veya değişenlerin "samimi" olmadıklarını söyleyerek savunma mekanizmalarını işletirler.Kişilerin geçmişte söyledikleri ve yaptıklarını ortaya koyup onları yargılamaya başlarlar.Kişiler geçmişlerinde elbette ki hatalar yapabilirler.İnsan melek de değildir,şeytanda değildir. Her ikisinden de özellikler taşıyabilir. O insanı değerlendirirken" o" parçasıyla değil bütünüyle değerlendirmek gerekir. Hep aynı düşünceleri savunmak, aynı davranışta bulunmak, aynı şekilde giyinmek bir erdem değildir.Yaşam renklerle doludur.Farklı frekansları da görmek gerekir.Kişinin değişimi isteyerek ve hazmederek gerçekleştirdiğinin ölçüsü ne olabilir? İnsanların düşüncelerini ve kalbinden geçenleri okuyamayacağımıza göre , dışa vuran davranışlarına bakacağız. Hukuk da bunu gerektirmez mi? Bir insan içinden hırsızlık yapmak,adam öldürmek fiilini geçirebilir ,ama hukuk "kalbe bakmaz ele bakar" .Kişi bunu akt haline getirirse yargılanmayı hakkeder. Hani, Ramazan ayında Bektaşiyi alkolle yakalamışlar,"bu ne mendeburluk bu mubarek ayda alkol içeceksin ha! Atın bunu içeri " demişler.Bektaşi de altta kalır mı "sende de zina aleti var.Sende zina yapabilirsin " demiş. Bu misalde olduğu gibi insanları değerlendirirken gerçeği ve insafı elden bırakmamak gerekir.Ortaya koyduklarına bakıp öyle değerlendirmeli...


Diğer yandan insanın ve insanlığın gelişebilmesi ve mutluluğun yakalanabilmesi için sürekli yeniliklere, farklılıklara ihtiyaç vardır.İnsanın duygularına,dürtülerine ve düşüncelerine sınır konulmamıştır.Hayel alemi çok geniştir.İnsan beyninin çok azını kullanabilmektedir. Birde düşünceye,özgürlüklere,değişime sınır koyarsak vay halimize!
Yazar: GAMZE
Kalbinizin sesini en son ne zaman dinlediniz


Özellikle son yıllardaki istikrarsız ekonomi,yaşam koşullarını herkes için zorlaştırmış, zamansızlık ve popüler kültürün de etkisi ile değişen beslenme alışkanlıklarından dolayı kalp ve damar hastalıklarında tanıların önceden koyulması, risk faktörlerinin kişiye özel olarak belirlenmesi hayat kurtarıcı bir nitelik taşır. Dolayısı ile kalbinizin ve vücudunuzun sesini dinlemeniz, düzenli kontroller yaptırmanız bu konuda hayati ve ekonomik bir çözümdür.

KALP ve DAMAR HASTALIKLARI

Kanserden sonra kalp ve damar hastalıkları tüm dünyada ölüme en çok sebebiyet veren hastalıklardan biridir. Türk Kardiyoloji Vakfı tarafından verilen bilgiler doğrultusunda, ülkemizde yaklaşık olarak 2 milyon koroner kalp hastası bulunmakta ve her yıl 160 bin kişi bu hastalıktan dolayı yaşamını yitirmektedir. Gerekli önlemler alınmadığı taktirde mevcut sayının önümüzdeki 10 yıl içinde 300 bine ulaşacağı tahmin ediliyor.

KALP ve DAMAR HASTALIKLARI NEDİR?

Organlarımızın sağlıklı şekilde çalışabilmeleri ve korunabilmeleri için kana ihtiyacı vardır. Kanı organlarımıza taşıyan damarlar ise atardamarlarımız olup atardamarlara kanın pompalanmasını sağlayan kalbimizdir.

Kalbin kendisini besleyen damarlara ise “koroner damar” adı verilmektedir. Koroner damarlarda oluşabilecek hastalıklar doğrudan kalbin çalışmasını ve verimini etkilediği için koroner damarlar insan hayatı için son derece önemlidir.

Koroner damarlardaki en önemli rahatsızlıkların başında halk arasında damar sertliği olarak bilinen “ateroskleroz” gelmektedir. Bu hastalıkta, koroner damarlarda, bir takım maddeler birikerek damarlarda tıkanıklıklara neden olmakta(kolestrol gibi..),belirtilen tıkanıklılar sonucu, koroner kalp hastalığı oluşmaktadır. Bu hastalıktan dolayı kalbin kasılmasında ve ritminde birtakım bozukluklar meydana gelmektedir. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de ölüm nedenlerinin başında “koroner arter hastalığı” gösterilir.

KALP ve DAMAR HASTALIKLARINDAKİ RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR?

Sigara içmek(Kalp hastalıklarından tüm ölümlerin yaklaşık %30’undan sigara sorumludur)

Hareketsizlik

Stres

Depresyon

Şeker hastalığı

Kalıtımsal

Yaş(erkeklerde 45 yaş üstü,bayanlarda 55 yaş üstü)

Cinsiyet(erkeklerde daha sık olarak görülmektedir)

Kilo(Beden kitle endeksinin 25’in üzerinde olması)

Kolesterol

(İyi kolesterolün 40 mg/dl’den düşük olması)

(Kötü kolesterolün 130mg/dl’den yüksek olması)

KALP ve DAMAR HASTALIKLARINDAKİ BELİRTİLER NELERDİR?

Göğüste ağrı(Göğsün orta kısmında sıkıştırıcı ve yanma tarzında; çene, omuz veya kol gibi bölgelere yayılan bir ağrı)

Çarpıntı(Kalpte çarpıntı, kalp atışlarında hızlanma ve düzensizlik)

Nefes darlığı(Nefes alıp verirken sıkıntı çekmek ve nefes alamama hissi)

Güçsüzlük(Baygınlık hissi ve çabuk yorulma)

Bulantı(Titreme,terleme ve nabızda zayıflama)

Ayaklarda şişme(Bacak ve ayak üzerine parmak basılınca çökme yapan şişlikler)

Bayılma(Öksürük,ses kısıklığı,dudak ve parmaklarda morarma)

KALP ve DAMAR HASTALIKLARINDA ÖNLEM

Kalp hastalıkları riskinin taşınıp taşınmadığının anlaşılması çok önemlidir.

Öncelikli olarak risk faktörleri belirlenmelidir.

40 yaşından büyük olmak;

yüksek tansiyon,

şişmanlık,

sigara içmek,

ailede kalp hastası bireylerin bulunması;

şeker hastalığı,

yüksek kolesterol ve koruyucu kolesterol seviyesinin düşük olması.

Risk faktörlerinden en az 2 veya daha fazlasına sahip olmak, hastalığa yakalanma riskinin yüksek olması demektir. Bu konuda risk taşımayan erkeklerin 40 yaşından sonra, kadınların ise menopozdan sonra mutlaka bir kardiyolog tarafından muayene edilmesi ve gerekli tetkiklerin yapılması gerekmektedir. Ancak hızlandırıcı risk faktörü bulunan kişilerin yani; sigara içenlerin, şeker hastası olanların, yüksek tansiyonu olanların ve ailesinde kalp krizi hikâyesi bulunanların belirtilen yaşı beklemeden belli aralıklarla doktora muayene olmaları ve gerekli tetkikleri yaptırmaları gerekmektedir. Ayrıca, hiçbir şikâyet olmasa da kan şekeri, kanın kolesterol ve trigliserid düzeyi belli aralıklarla kontrol ettirilmelidir
Yorum Yorum Yok
Yazar: GAMZE
Ahmet yıldırım alevilerle ilgili iyi niyet cabasında

Daha öncelerde defalarca yazdığımız gibi; Alevi toplumunun birliğine bugün her zamandan daha çok ihtiyaç ve gereksinimi var. Özellikle Türkiye boyutunda Aleviler önemli bir dönemeci geçmekte. Alevi toplumunun temel haklarının gündeme geldiği bu günlerde Aleviler sorunlarına bir bütünlük ve Alevi toplumunun birliğinin önündeki engeller ve sorunlar;

Günümüzde Aleviler eskiden olduğu gibi homojen bir yapıya sahip değiller. Alevi toplumunda kente göçle başlayan süreçte Aleviler arasında ciddi sosyal farklılaşmalarıda beraberinde getirmiştir. Bugün Alevi işci olduğu kadar, Alevi işvereni, memuru, devlet adamı, mıllet vekili vs.. vardır. Yani 40-50 yıl öncesi gibi köylü Alevi insan tipi yoktur karşımızda. Doğal olarak Alevi toplumunda yaşanan bu sosyal farklılaşma Alevilerin siyasi tercihlerine de yansımaktadır.

Alevi toplumunda kaçınılmaz olarak ortaya çıkan bu sosyal farklılaşmadan yarar sağlayanlar, tarihler boyu faklı etnik kimliklere sahip Alevileri bir arada tutan şeyin Alevi inancı olduğu gerçeğini göz ardı ederek, bunun aksine kendi sosyal, siyasal ve etnik konumlarından hareket ederek, Aleviliğe özünden uzak yeni yorumlar getirmeye başlaması, Alevilerin birlik olmaları önünde büyük bir engel teşkil etmiştir etmeyede devam etmektedir.

Aleviler için toplumsal birliğin adı; Alevi inancı’dır!

Yukarda da belirttiğimiz gibi, Anadolu topraklarında yaşayan Alevilerin birliği ve dirliği Alevi inanç değerleri etrafında olmuştur. Bu gerçek bugünde geçerlidir. Alevi inanç değerlerinin tartışma konusu yapıldığında ve ortadan kaldırılmaya çalışıldığında Alevileri bir arada tutan değerleride ortadan kaldırmış oluruz. Nihayet birileri tarafında Alevi değerlerinin tartışma konusu yapılması ve Aleviliğe siyasal içerikli yorumlar ve tanımlamalar getirilmesi Alevilerin bölünmesine neden olmuştur.

Oysa ki siyasi düşüncemiz ne olursa olsun, sosyal-etnik yapımız ne olursa olsun görülecektir ki, Alevi inanç değerleri temel alındığında ve o değerler etrafında birleşildiğinde güçlü bir Alevi varlığı ortaya çıkacaktır.

“Alevilik İslam dışıdır” görüşü Alevi toplumunun birliğinin önünde en büyük engeldir!

Alevi inanç değerlerini tartışma konusu yapan ve yer yer inkara giden, “Ali’siz Alevilik” , “Alevilik İslam dışıdır” gibi görüşler Alevi birlikteliğinin önündeki engeli oluşturmaktadır. Bu görüş Alevi toplumunun birliğini engellemekle kalmıyor, Alevi toplumun ezberini bozan, Alevi olma kollektif bilincini çöküntüye uğratan bir işlevide üstlenmiş durumdadır. “Ali’siz Alevilik” ve “Alevilik İslam dışıdır” gibi görüşler, Alevi toplumsal gerçekliğini yansıtmayan, tamamen siyasi ve idelojik bir arka planı olan, Alevileri bölen, parçalayan görüşlerdir.

Örnek alınması gerek Yahudi örneği

Bütün dünyada Yahudileri bir arada tutan ortak değer Yahudi inancı olmuştur. Yahudiler toplumsal olarak farklı sosyal, siyasal ve etnik yapılarına rağmen, hiç bir zaman kendilerini bir arada tutan inanç değerlerini tartışma konusu yapmamışlardır. Aksine Yahudi inancı Yahudilerin bir arada olmasının temel taşı olmuştur. Hatta bu durum o kadar ileri boyuta taşınmıştır ki, Yahudilik inancı adeta bir milleti kavramı haline gelmiştir.

Bu örnek Aleviler içinde geçerlidir ve olmak zorundadır.

İyi temenlilerde bulunmak yetmiyor bazı gerçekleri görmek kaçınılmazdır.

Alevilerin bölenmesine hizmet eden görüşleri ileri süren kurumlar ve adresler bellidir. Açıkça yazmak gerekirse; “Ali’siz Alevilik” ve “Alevilik islam dışıdır” görüşünün başını çeken Hakder’inde üye olduğu AABK’dır. Hakder bu kurumla çok uyumlu ve ahenk içersinde ortak çalışmaktadır. Hakder, hiç bir zaman Alevi değerlerinin tartışma konusu yapılmasına ve Alevi değerlerinin saldırıya uğramasına ses çıkarmamış bilakis bu düşüncede olanları desteklemiştir.

Hakder bu tutumunda vaz geçerse, Hakder ve Hakder yöneticileriyle hiç bir Alevinin problemi olmaz. Hakder bu tumunundan vaz geçmediği sürece bir birlikteliğin yaratılması da mümkün değildir.

Hakder’le birlik hangi temelde olmalıdır.

1. Hakder hem öyle hem böyle tutumundan vaz geçerek Alevilikten ne anladığını topluma açıkça deklere etmelidir.

2. Hakder “Alevilik islam dışıdır”, “Ali’siz Alevilik ” gibi Alevi değerlerini inkar eden görüşlere kapısını kapamalıdır.

3. Hakder bütün Alevileri inanç temelinde kucaklayacak bir anlayışa sahip olmalıdır.
Forum: Alevi Haber
4 Yorum
Yazar: TÜLAY
BU UNUTULUR MU ? (Ama malesef unuttuk...)

Birinci Dünya Savaşı'nda Ingilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kismi da Mısır'ın Iskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı'na hapsedildi.

Kampın tam adı, 'Seydibesir Kuveysna Osmanli Useray-i Harbiye Kampı' idi. Bu kampta, 1918'de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tumen'in 48. Alayı'na baglı Osmanlı askerleri tutuluyordu.

12Haziran 1920'ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, agır hakaret ve aşagılamaya maruz kaldılar.

Bu insanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi...

Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kamplarin Ingiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi. Savas bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, Ingilizler'in işine gelmiyordu. Cünkü, olasi yeni bir savasta, bu askerlerin yeniden karşılarına cıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, Ingilizlerin beyinlerine işlenmişti.

Çözüm toplu katliamdı... Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin cok uzerinde krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak Ingiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarina izin vermiyorlardi. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez Ingilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Cünkü gözler yanmıştı...

Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu. Bu vahset, 25 Mayis 1921 tarihinde TBMM'de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref beyler bir önerge vererek, Mısır'da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan Ingiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması icin TBMM'nin teşebbüse geçmesini istediler.

Tabiiki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işide unutuldu gitti.

Ama onlar unutmuyorlar...

Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar. En üzücü olanı da malum birilerinin, bu karalama kampanyalarına çanak tutması...


ERMENİLER SOYKIRIM YAPILDI DIYE DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIYOR BİZİM TARİHİMİZDEN HABERİMİZ YOK.
Forum: Tarih
5 Yorum

Hoşgeldin, Ziyaretçi

Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Forumda Ara

Forum İstatistikleri

Toplam Üyeler 17,078
Son Üye Josephflugs
Toplam Konular 55,049
Toplam Yorumlar 157,893

Kimler Çevrimiçi

Şu anda 1208 aktif kullanıcı var. Applebot, Bing, Facebook, Google, Yandex
(0 Üye - 1203 Ziyaretçi)

Son Yazılanlar

Seni hiç unutmadık, Unutm...

Son Yorum: donanma44 05/08/2026, 15:07

Müzik Yayın İzin Belgesi ...

Son Yorum: donanma44 22/07/2026, 01:53

Alevi oldukları için öldü...

Son Yorum: donanma44 19/07/2026, 19:19

3. Alevilik ve Bektaşilik...

Son Yorum: donanma44 19/07/2026, 19:15

Van MYK Belgesi Nereden v...

Son Yorum: donanma44 19/07/2026, 19:09

Ağrı MYK Belgesi: Artun B...

Son Yorum: donanma44 25/06/2026, 23:35

Kübra Par, Alevilerle ilg...

Son Yorum: donanma44 03/06/2026, 00:52

Alevi ve Bektaşi Öğrencil...

Son Yorum: donanma44 03/06/2026, 00:48

Alevi örgütlerinden Kılıç...

Son Yorum: donanma44 27/05/2026, 23:00

Kalfalık Belgesi Nasıl Al...

Son Yorum: donanma44 15/05/2026, 23:57

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.