Sevgili canlar, 5 Temmuz 2010 tarihli Haber Türk gazetesinin 1. sayfasında “HACI HÜSREV’İN TACİZCİ İMAMI” başlıklı bir haber okumuştum. Bu haber özet olarak şöyleydi;
Bu imam 55 yaşında ve Sakalı Şerif’in korunmasıyla görevlendirilmiş güya saygın- güvenilir bir imam. Bu hoca efendi MUSKA bahanesiyle 62 kadını soyup ilişkiye giriyor. Devlet lojmanındaki evinde gerek muska yaptığı hatunlarla ve gerekse başka 240 porno CD yakalanmış. Bu tür haberler çok oldu. Googl’e “tacizci imam” yazarsanız karşınıza buna benzer birçok haber çıkacaktır. Eğitimin dününü bu gününü özetlersem konu daha iyi anlaşılır. Günümüzde eğitim işini Milli Eğitim Bakanlığı yürütmektedir. Ancak bir eğitimci olarak itiraf etmeliyim ki bu bakanlık eğitimin E’sini bile öğretmemektedir. Sadece ÖĞRETİM işini yürütmektedir. Bu iki terime kısaca göz atalım.
EĞİTİM: Kişinin doğumundan ölümüne kadar süregelen bir olgu olduğundan ve politik, sosyal, kültürel ve bireysel boyutları aynı anda içinde bulundurduğundan, tanımının yapılması zor bir kavramdır. Kişilerin, toplumun standartlarını, inançlarını ve yaşama yollarını kazanmasında etkili olan tüm sosyal süreçlerdir. Kişinin yaşadığı toplum içinde değeri olan, yetenek, tutum ve diğer davranış biçimlerini geliştirdiği süreçlerin tümüdür. Kısacası kişiyi terbiye etmek ve özündeki yetenekleri ortaya çıkarma işidir.
Alevi felsefesinde eğitim, kişiyi EDEP ve HAYÃ sahibi kılmak anlamındadır. Eğitim işini aile, devlet ve sosyal kurumların yürütmesi gerekir.
ÖĞRETİM: Okullarda kişiye, okuma-yazma, matematik, fen bilimleri ve sosyal bilgiler gibi kavramları öğretme işidir öğretim. Öğretim işi, günümüzde devlet ve özel eğitim kurumlarında şu aşamalarda yürütülmektedir:
Okul Öncesi Eğitim (Ana Okulları ve Kreşler)
İlköğretim (İlkokul 1. Sınıftan 8. Sınıf Bitimine Kadar)
Orta Öğretim ( Her Türden Liseler)
Yüksek Öğretim ( Her tür Yüksek Okul ve Fakülteler Yani Üniversiteler)
Cumhuriyetin kurulması ile birlikte Atatürk İlke ve Devrimleri doğrultusunda müthiş bir EĞİTİM SEFERBERLİĞİ başlatılmış, Osmanlı’dan kalma kurumlar tasfiye edilmiş, şeyhülislamlık hilafet saltanat kurumları kapatılmış, kadına okuma seçme seçilme hakkı verilmiş ve cumhuriyetin, “KİMSESİZLERİN KİMSESİ” olması için öğretmenlere büyük görev yüklenilmiştir.
Mustafa Kemal demiş ki: “Bir milletin gerçek kurtuluşu eğitimdeki başarısıyla ölçülür.” Keza Mustafa Kemal öğretmenlere demiş ki: “Öğretmenler yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Millet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.” Cumhuriyet kurulduğunda ülke nüfusunun %10’unun bile okuma-yazması yoktu. Bunun için yetişkinlerin okuma-yazma öğrenmeleri için HALKEVLRİ kuruldu, okuma-yazma bilenler okullarda EĞİTMEN olarak görevlendirildi. ( Eğitmenler ilkokul 3. sınıfa kadar ders verebiliyorlardı.) Bu arada DİN İŞLERİNİ DENETİM ALTINDA TUTMAK İÇİN kapatılan şeyhülislamlık makamı yerine 3 Mart 1924 tarihinde Şer'iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak yerine, 429 sayılı Kanunla, Başvekile (Başbakana) bağlı Diyanet İşleri Reisliği kurulmuştur.
20 Nisan 1950 tarihinde yürürlüğe konan 5634 sayılı Kanunla Diyanet İşleri Başkanlığının bazı birimlerinin adları değiştirilmiş, mevcut yapıya 1 adet Başkan Yardımcılığı ilave edilmiş, Hayrat Hademesi ve Yayın Müdürlükleri olmak üzere 2 yeni müdürlük kurulmuştur Ayrıca ilk defa "Gezici Vaizlik" ihdas edilerek bütün vaizler maaşlı kadroya geçirilmiştir 1951 yılında ise ilk defa Yayın Müdürlüğüne bağlı Dini Yayınlar Döner Sermaye Saymanlığı kurulmuştur.
Böylece, başlangıçta şeyhülislamlık dönemlerinde din adamlarının yaptığı kötülüklerden vatandaşı korumak ve din adamlarını denetim altında tutmak üzere kurulan DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI 1950 den sonra tekrar şeyhülislamlık konumuna getirilerek SÜNNİ inancını uygulayan ve sağ siyasi partilerin palazlanmasını sağlayan bir kuruma dönüştürülmüştür. Sağ partiler çok açık bir biçimde İMAM HATİM LİSELERİNİ kendi ARKA BAHÇELERİ olarak gördüklerini itiraf etmişlerdir. Bu siyasallaşan dini kurumlar özellikle KENAN EVREN DARBESİ ile daha da geliştirilerek günümüzde gerek personeli ve gerekse bütçesiyle 5-6 bakanlık bütçesinden daha güçlü konuma getirilmiştir. Günümüzde cami sayısının SEKSEN BİNİN ÜZERİNDE oluşu bile çok düşündürücüdür. Can Dündar 4Şubat 2008 tarihli bir yazısında “Türkiye'de 67 bin okul, 85 bin cami var” diyor.
Gelelim DEVLETİN EĞİTİM POLİTİKASINA, yukarda kısmen değindim. Türkiye’nin okulsuz ve öğretmensiz olduğu gerçeği göz önüne alınarak, 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile, dönemin başbakanı İsmet İnönü 'nün himayesinde, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç 'un çabalarıyla KÖY ENSTİTÜLERİ açıldı. Bu okullar tam anlamıyla eğitim ve öğretim yapan okullardı. Köylere öğretmen yetiştirmek üzere, sadece köylü çocuklarının alındığı ve üretime yönelik eğitim-öğretim yapan harika okullardı.
Emperyal Güçler, Kurtuluş Savaşı yenilgisini hazmedemiyorlardı ve Türkiye’nin gelişim hızını kesmek için: Türkiye’deki eğitim sisteminin yozlaştırılması, dinin yozlaştırılarak politikaya alet edilmesi ve eğitime egemen olması, birlik beraberliğin yok edilmesi için ETNİSİTENİN körüklenmesi ve ülkede kavga ortamının oluşması gerekiyordu. 2. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru 1945 yılında Sovyetler Birliği 'in Türkiye'den Kars , Artvin ve Ardahan 'ı ve Boğazlarda askeri üs istemesi üzerine, İsmet İnönü de ABD 'den askeri destek istemişti. Bu desteği vermeye hazır olduğunu belirten ABD , Truman Doktrini ile yardıma başlamıştı ama karşılığında Türkiye 'den, birçok istekle birlikte çok partilerle seçimlere girilmesini, uygulanan kalkınma planlarından vazgeçilmesini ve Köy Enstitüleri’nin kapatılmasını talep etti. Bu talep üzerine Köy Enstitüleri 1946 yılında, oy kaybetmeme korkusu ve CHP içindeki muhalif milletvekillerinin gayretiyle amacından saptırılarak reformize edildi. Daha sonra da ezberci eğitimin yerleştiği öğretmen okullarına dönüştürülerek 1954 'te kapatıldılar.
8 Haziran 1965 te çıkarılan 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu ile Fethullah Gülen okullarının önü açıldı.
4 Kasım 1981 de 2547 Sayılı Yüksek Öğretim Kanunu ile üniversite eğitimi yozlaştırıldı.
Bugünkü İmam Hatip Liseleri’nin kökü olarak, 1913 yılında İmam Hatip yetiştirmek üzere açılan ve daha sonra Medresetü-l Vaazin ile birleştirilerek Medresetü-l İrşad adını alan Medresetü-l Eimmeti vel Hutaba, kabul edilebilir. Bu okullar 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile birlikte kapatılmışlardır. 1949 yılında ortaokul mezunu askerliğini yapmış kimselerin alındığı 10 ay süreli İmam Hatip Kursları açılarak din hizmeti görevlisi yetiştirme uygulaması başladı. 1949 sonuna kadar 50 kişinin mezun olduğu bu kursların süresi daha sonra iki yıla çıkarıldı ve meslek okulu mezunlarının da kurslara girmesine olanak verildi. 22 Mayıs 1972’de yayımlanan bir yönetmelikle, İmam Hatip Okulları ortaokuldan sonra 4 yıl eğitim veren bir meslek okulu haline getirildi. 1973 yılında, o güne kadar İmam Hatip Okulları olarak anılan okullara İmam Hatip Liseleri (İHL) adı verildi. 12 Eylül yönetimi tarafından Temel Eğitim Kanunu’nun 32. maddesinde yapılan bir değişiklikle İHL mezunlarının üniversitelerin tüm bölümlerine gidebilmesine olanak tanıdı. Görüldüğü gibi asıl amacı DİN GÖREVLİSİ yetiştirmek olan bu okullarda artık başbakanlar bile çıkmaktadır.
Bundan sonra Emperyalizmin işbirlikçileri çıkardıkları yasalarla ve uygulamalarıyla hem ülkemizi bağımlı hale getirdiler hem de kardeş kavgaları oluşturup bu günlere bizi getirdiler.
Görüldüğü üzere bazı karanlık güçler eğitim-öğretim faaliyetine dini egemen kılarak; demokratik, laik, sosyal, hukuk devlet yapımızı bozmaya çalışmaktadırlar. Epey de başarılı oldu bu karanlık güçler. Son olarak ta öğrenci azlığını bahane ederek binlerce köyümüzdeki okulları kapattılar. Bana göre Köy Enstitülerinin kapatılmasından sonra, köylerimizin öğretmensiz bırakılması eğitimimize vurulan ikinci büyük darbedir. Çünkü köy öğretmeni sadece çocuklara ders veren biri olmayıp köye aydınlık, çağdaşlık, medeniyet te götüren ve Cumhuriyeti köylüye özümseten bir aydın kimliğini taşımaktadır. Öğrenci azlığını bahane eden güçler, maalesef cemaati az olan cami imamını köyden almamıştır. Yani köyden öğretmeni alarak köylü ile imamı baş başa bırakmıştır. Bu tehlikeye karşı, üzülerek belirteyim ki EĞİTİM SENDİKALARI bile yeterli tepkiyi koyamamışlardır.
Gelelim ZORUNLU DİN DERSİ sorununa.
Öncelikle şunu belirteyim ki, özellikle ilköğretim okullarında okutulan “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi öğrencilere SÜNNİ inancını öğretmektedir. Türkiye’de yirmi beş milyon Alevi vatandaşımızın çocuklarına SÜNNİLİK öğretilerek Alevilik asimile edilmeye çalışılıyor. Zaman zaman bazı Aleviler “ çocuklarının din derslerinden muaf tutulmaları” konusunda hukuk mücadelesi verdiklerini ve hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine müracaat edip davayı da kazandıklarını biliyoruz. Ancak MAHALLE BASKISI dediğimiz olay, birçok Alevi velinin, çocuğunun daha çok zarar görebileceği düşüncesiyle hakkını aramadığını da biliyoruz. Anayasamızın “Din ve vicdan hürriyeti” başlıklı 24. maddesinin 1. bendi, “Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir...” demektedir. Yine Anayasamızın 10. maddesi şöyledir; “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” der. Mademki yasa böyle diyor, öyle ise sıradan bir insan bile, zorunlu din dersinin yasalara aykırı olduğunu bilir. Kısaca zorunlu din dersi uygulaması, insan hakları ihlalidir ve bu uygulamadan vazgeçilmelidir. Devletin dini olmaz ve devlet tüm inançlara eşit mesafede durmalı ve hukukun üstünlüğünü egemen kılmalıdır.
HIDIR KILINÇ (Emekli Eğitimci)
Zorunlu din dersi hakkında
Konu Sahibi / Yazar
donanma44
Kategori / Forum
Alevi Haber
Yorumlar / Cevaplar
0
Okunma / Görüntüleme
3283
Zorunlu din dersi hakkında
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi