[COLOR=#003300]TÜRKÃYE'DE ALEVİLİK - BEKTAŞÃLİK ARAŞTIRMALARINDA TARİHİ BOZMA, YAKLAŞIM ve TARİHSEL PERSPEKTİF YANLIŞLARI
Ahmet Yaşar OCAK
Alevilik ve Bektaşilik ile ilgili araştırmaların geçmişi, Türkiye'de Cumhuriyet'le aşağı yukarı yaşıt sayılabilir. Bilhassa Ziya Gökalp sosyolojisinin etkisiyle, Islamiyet milliyetçi gözle görülmeye başlayınca, İslamiyet'in Arap ve İran etkilerinden arınmış, yalnızca Türkler'e has bir şeklinin olması gerektiğine inanan bazı bilim ve fikir adamlari, bunun Alevilik ve Bektaşilik olabileceğini düşündüler. Başta Köprülüzade Mehmed Fuat olmak üzere, o zamanlar Türk Yurdu dergisinin etrafında toplanmış bulunan Baha Said, Hamid Sadi, Hamid Vehbi vb. şahsiyetler, bu dergide bir dizi araştırma ve incelemeler yayınlamaya başladılar. 1920'li yıllarda Türk Yurdu'ndaki bu yayınları, Istanbul Darülfününu llahiyat Fakültesi Mecmuası'ndaki Yusuf Ziya (Yörükan)'ın araştırmaları izledi. Özellikle Türkiye'deki muhtelif Alevi cemaatleri üzerinde ciddi ve yerinde gözlemlere dayalı onun makaleleri, bugün de hala değerlerini korumaktadır.
1930'lu, 40'lı, hatta 50'li yıllarda, kısmen edebi ve folklorik nitelikli araştırma ve derleme çalışmalarının, Alevi-Bektaşi nefeslerinden oluşan koleksiyonlannın yayınlanmalarından öte, özellikle 1940'lı yıllarda Alevilik ve Bektaşilik konusunda belli bir yayın faaliyetine rastlanır. Ancak 1950'lerden itibaren, belki de ülkede esmeye başlayan kısmi demokrasi rüzgarının etkisiyle bazı amatör araştıncı ve yazarlar tarafından popüler nitelikli kitaplar yayımlamaya başladı. Bu dönemde mesela H. Basri Erk, Kemal Samancıgil, M. Halit Bayri, Osman Bayatlı, M. Teyfik Oytan ve Ziya Şakir gibi yazarlann münferit yayınları özellikle dikkati çeker. Bunlar, bugünküler gibi tezli yayınlar olmayıp, doğrudan doğruya Alevilik ve Bektaşiliğin inançları ve ritüelleri, mahiyeti hakkında bilgi vermeye, halkı ve entelletüelleri aydınlatmaya yönelik yayınlardır.
Bu yayınlar, daha çok popüler ve kısmen de bilimsel olmak üzere , araştırma, metin neşri şeklinde 1960'lı ve 70'li yıllarda da aralıklarla, belirli bir seviyede devam etmiştir. Fakat asıl 1980'li, hatta 1990'h yıllardan itibarendir ki, Türkiye'de Alevilik ve Bektaşiliğe dair yayınlar giderek hızlanan bir tempo ile artmaya başladı. Bunun sebeplerinin incelenmesi ayrı bir konudur. Bu yıllar, öncelikle Alevi ve Bektaşi kökenli yazarların atılım yaptığı yıllardır. Bu yayınların çoğu, daha öncekilerinin aksine, Türkiye'deki Alevilik ve Bektaşiliğin geleneksel yapısını, inanç ve kültürünü, ritüellerini anlatmaktan ziyade, tezli, keskin dilli, hırçın, tepki ve sataşma dolu yayınlardı. Böyle oldukları bir yana, önemli bir kısmı, hatta büyük çoğunluğu hiç bir bilimsel birikim ve tarihsel arkaplan temeline dayanmayan, metotsuz ve belki daha önemlisi, bir çok tarihsel saptırmalar ve yanlış bilgilerle, bilimsel açıdan geçersiz tezlerle ve ideolojik önyargı ve ithamlarla dolu olup, Alevılik ve Bektaşiliği yüceltmeye yönelik, propaganda niteliğini taşıyan yayınlardan oluşuyordu. 1990'lı yılların başlarındaki kadar keskin ve yoğun olmamakla beraber, bu eğilimin günümüzde de çoğunlukla aynı çizgiyi takip ettiğini söyleyebiliriz. İşte bu yazıda biz, bu yayınlardaki önemli tarih saptırmalarını, yanlış yaklaşım ve tarihsel perspektifleri konu edinmek durumundayız.
Şunun altını çizerek vurgulayalım ki, Alevilik ve Bektaşilik gibi, uzun bir zaman ve mekan sürecinin yarattığı senkretik bir inanç sistemini ve kültürünü, onu üreten bir toplumsal yapıyı, onun tarihsel arkaplanını ve gelişim sürecini ihmal ederek, yahut küçümseyerek sadece bugünkü durumunu ele alıp, incelemek, veya yalnızca geçmişini dikkate alıp bugününü hesaba katmadan anlamaya ve değerlendirmeye çalışmak asla mümkün değildir, büyük yanlıştır. Başka bütün benzeri senkretik inanç sistemlerinde olduğu gibi, Alevilik ve Bektaşiliğin, tarihin belli bir devrinde ve belli bir mekanında bugün bildiğimiz hüviyetiyle birden belirdiğini varsaymak, bu konuda yapılacak yöntem hatalarının en büyüğüdür. Buna rağmen bu yapılmakta, yapılmakta ısrar edilmekte, sanki Alevilik ve Bektaşilik bugün bildiğimiz şekliyle tarihte birdefa meydana çıkmış ve bugüne de öylece kabul olunmaktadır. Genellikle mevcut yayınlarda bu büyük yöntem yanlışını görebilmek zor değildir.
Bununla bağlantılı başka bir yanlış, Alevilik ve Bektaşiliği incelemekte olanların, bunları inanç yapısını, ritüellerini, onları yaratan toplumsal tabanın tarihsel gelişim sürecinden tamamıyla bağımsız olarak açıklamaya çalışmalarıdır. Oysa bilimsel yöntem bunun aksini gerektirir. Yanı Alevilik ve Bektaşiliğin oluşum ve gelişimi, hiç şüphe yok ki onu yaratan sosyal tabanla, yani Alevi ve Bektaşi dediğimiz toplumun tarihsel süreç boyunca kendi iç gelişim çizgisini ve temasta bulunduğu kültür çevrelerlyle çok yakından bağlatılıdır. Bu bağlantılar Alevilik ve Bektaşiliğin hem inanç yapısında, hem de ritüellerinde çok açık bir biçimde görülür.
Bu temel yöntem yanlışlarından sonra, özellikle tarihsel ve perspektif yanlışları üzerinde ciddi bir biçimde durmak gerekir.
Alıntıdır
]Yorumlarınızı beklıyorum konuyla ılgılı fikirlerınızı
Yazıyla ilgili yorumlarınızı bekliyorum
Konu Sahibi / Yazar
GAMZE
Kategori / Forum
Tartışmalar
Yorumlar / Cevaplar
7
Okunma / Görüntüleme
4673
Yazıyla ilgili yorumlarınızı bekliyorum
Yazıyla ilgili yorumlarınızı bekliyorum
Ahmet Hoca, yazısından anlayabildiğim kadarıyla , Aleviliğe kendi algısı dışında bakış açıları olabileceğini kabul edemiyor. Aleviliği sadece akademik tartışma düzeyinde kalması gereken bir araştırma alanı olmasını yeterli buluyor. Onu yüceltmeye yönelik çabaları doğru bulmuyor.
Oysa biz Aleviliğin inanç sistemiyle, değer yargılarıyla Türkiye Cumhuriyeti'nde gelişmesini, yerleşmesini istiyoruz. Bu değerlerin barışa, kardeşliğe, laiklik cumhuriyete sahip çıkacağını düşünüyoruz.
Yine Ahmet Hoca Aleviliği, Muhammed- Ali'ye bağlı saf, tutarlı, evrensel bir inanç olarak da kabul etmiyor. Aleviliği birbiriyle uzlaşmaz görülen farklı inançları harmanlayarak oluşmuş heterojen bir felsefe olarak kabul ediyor. Bunu da (senkretik bir inanç) sözüyle ifade ediyor. Bu da Aleviliğin Şamanizmden, Manihizmden, İslamiyetten beslenen Anadolu'ya özgü bir yaşam tarzı olduğu tarifiyle örtüşüyor. Ben böyle düşünmüyorum. Alevilik Peygamberi, Kutsal Kitabı, yolu olan Muhammed- Ali'nin kurduğu homojen bir inanç sistemidir.
Ahmet Yaşar hoca Hacettepe Üniversitesi'nin değerli bir bilim insanıdır. Alevilik üzerine araştırmalarıyla tanınmaktadır. Ancak sünni çoğunluğun etkisinden kurtulması yerinde olur. Hepimizin olduğu gibi edebi ve beşeri kaynaklardan yararlanmaktadır. Ancak Alevilikle ilgili serçeşme olan Zöhre Ana'yı görmezden gelmektedir. Gerçekten eksikliklerini tamamlamak istiyorsa bir an önce Zöhre Ana'ya müracaat etmesi çok yararlı olur.
Oysa biz Aleviliğin inanç sistemiyle, değer yargılarıyla Türkiye Cumhuriyeti'nde gelişmesini, yerleşmesini istiyoruz. Bu değerlerin barışa, kardeşliğe, laiklik cumhuriyete sahip çıkacağını düşünüyoruz.
Yine Ahmet Hoca Aleviliği, Muhammed- Ali'ye bağlı saf, tutarlı, evrensel bir inanç olarak da kabul etmiyor. Aleviliği birbiriyle uzlaşmaz görülen farklı inançları harmanlayarak oluşmuş heterojen bir felsefe olarak kabul ediyor. Bunu da (senkretik bir inanç) sözüyle ifade ediyor. Bu da Aleviliğin Şamanizmden, Manihizmden, İslamiyetten beslenen Anadolu'ya özgü bir yaşam tarzı olduğu tarifiyle örtüşüyor. Ben böyle düşünmüyorum. Alevilik Peygamberi, Kutsal Kitabı, yolu olan Muhammed- Ali'nin kurduğu homojen bir inanç sistemidir.
Ahmet Yaşar hoca Hacettepe Üniversitesi'nin değerli bir bilim insanıdır. Alevilik üzerine araştırmalarıyla tanınmaktadır. Ancak sünni çoğunluğun etkisinden kurtulması yerinde olur. Hepimizin olduğu gibi edebi ve beşeri kaynaklardan yararlanmaktadır. Ancak Alevilikle ilgili serçeşme olan Zöhre Ana'yı görmezden gelmektedir. Gerçekten eksikliklerini tamamlamak istiyorsa bir an önce Zöhre Ana'ya müracaat etmesi çok yararlı olur.
"İlim Çin'de de olsa gidip alınız."- Hz. Ali.
"İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır."- Hacı Bektaşi Veli.
"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir." -Atatürk.
Söz bir, söyleyen bir.
Yazıyla ilgili yorumlarınızı bekliyorum
dogandeliktas yazdı:Ahmet Hoca, yazısından anlayabildiğim kadarıyla , Aleviliğe kendi algısı dışında bakış açıları olabileceğini kabul edemiyor. Aleviliği sadece akademik tartışma düzeyinde kalması gereken bir araştırma alanı olmasını yeterli buluyor. Onu yüceltmeye yönelik çabaları doğru bulmuyor.
Oysa biz Aleviliğin inanç sistemiyle, değer yargılarıyla Türkiye Cumhuriyeti'nde gelişmesini, yerleşmesini istiyoruz. Bu değerlerin barışa, kardeşliğe, laiklik cumhuriyete sahip çıkacağını düşünüyoruz.
Yine Ahmet Hoca Aleviliği, Muhammed- Ali'ye bağlı saf, tutarlı, evrensel bir inanç olarak da kabul etmiyor. Aleviliği birbiriyle uzlaşmaz görülen farklı inançları harmanlayarak oluşmuş heterojen bir felsefe olarak kabul ediyor. Bunu da (senkretik bir inanç) sözüyle ifade ediyor. Bu da Aleviliğin Şamanizmden, Manihizmden, İslamiyetten beslenen Anadolu'ya özgü bir yaşam tarzı olduğu tarifiyle örtüşüyor. Ben böyle düşünmüyorum. Alevilik Peygamberi, Kutsal Kitabı, yolu olan Muhammed- Ali'nin kurduğu homojen bir inanç sistemidir.
Ahmet Yaşar hoca Hacettepe Üniversitesi'nin değerli bir bilim insanıdır. Alevilik üzerine araştırmalarıyla tanınmaktadır. Ancak sünni çoğunluğun etkisinden kurtulması yerinde olur. Hepimizin olduğu gibi edebi ve beşeri kaynaklardan yararlanmaktadır. Ancak Alevilikle ilgili serçeşme olan Zöhre Ana'yı görmezden gelmektedir. Gerçekten eksikliklerini tamamlamak istiyorsa bir an önce Zöhre Ana'ya müracaat etmesi çok yararlı olur.
Fikirleriniz için teşekkürler dogan abi
Benden evvel ben oldum
Beni bende ben buldum
Sahralara indim durdum
Bana Ali dediler
Merdan idim dirildim
Her bedene verildim
Kırk Kapı dört makamda
Öldüm öldüm dirildim.
Mürşit Zöhre Ana..
Beni bende ben buldum
Sahralara indim durdum
Bana Ali dediler
Merdan idim dirildim
Her bedene verildim
Kırk Kapı dört makamda
Öldüm öldüm dirildim.
Mürşit Zöhre Ana..
Yazıyla ilgili yorumlarınızı bekliyorum
Ahmet Yaşar Ocak'ın bu yazısında sanki Alevilik ve Bektaşi'liğin yanındaymış gibi gözüküyor. Fakat senkretik yani birleştirici,bağlayıcılığını vurgulaması yanında; sadece edebi yönüdeki çalışmalardan bahsedip, Hak dini olduğunu yada Müslümanlıkla olan bağlantılarını hiç aksettirmemesi çok ilginç. Üzerine durduğu konu zaman kıstası ve yazarların Alevi Bektaşiliği sanki haksız yere yüceltmesi. Acaba kötüleseler daha mı hoşuna gidecekti merak ediyorum.
Cevheri satalım Zöhre AnaÂdan
Dervişler ayrılmaz hüsnü rızadan
Kerbela sözleri döker HüdaÂdan
Sen seni bilmezsin bilir yaradan
Dervişler ayrılmaz hüsnü rızadan
Kerbela sözleri döker HüdaÂdan
Sen seni bilmezsin bilir yaradan
Yazıyla ilgili yorumlarınızı bekliyorum
Bütün bu anlatılanların arasındaki tutarsızlık tamamen Aleviliğin yazlı bir tarihe sahip olmamasından kaynaklanıyor..Bizlerin tarihi dilden dile gelmiş Pirlerimiz tarafından bugüne taşınmıştır..
Başka bir handikap ise sunni ideolojinin yüzyıllardır idari sisteme sahip olmasının bir doğal sonucu olarak Alevilik örtbas edilmiş, yok edilmeye çalışılmış..
Anadoluda Alevi yerleşim yerlerine bakılırsa hep ücra yerlerde olması baskının ne kadar şiddetli yaşandığının bir göstergesidir..
Her dönemde sunni ideoloji Alevi toplumunu ve inancını görmezden gelmiş hatta yoketmek için einden geleni yapmıştır..
Başka bir handikap ise sunni ideolojinin yüzyıllardır idari sisteme sahip olmasının bir doğal sonucu olarak Alevilik örtbas edilmiş, yok edilmeye çalışılmış..
Anadoluda Alevi yerleşim yerlerine bakılırsa hep ücra yerlerde olması baskının ne kadar şiddetli yaşandığının bir göstergesidir..
Her dönemde sunni ideoloji Alevi toplumunu ve inancını görmezden gelmiş hatta yoketmek için einden geleni yapmıştır..
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Yazıyla ilgili yorumlarınızı bekliyorum
Hacıbektaşveli söylemiş Okunması gereken en büyük kitap insandır. Biz tarihimizi İnsanlarla aktarmışız Yok edememişler herzaman zulme uğramışız ama geçmişimizi geleceğe aktarmayı başarmışız son dönemler dışında başarılı olmuşuz.
Son dönem köyden kent'e göç Bunda Etkin Olmuş
Son dönem köyden kent'e göç Bunda Etkin Olmuş
Yazıyla ilgili yorumlarınızı bekliyorum
Gamze yazdı:TÜRKÎYE'DE ALEVİLİK - BEKTAŞÎLİK ARAŞTIRMALARINDA TARİHİ BOZMA, YAKLAŞIM ve TARİHSEL PERSPEKTİF YANLIŞLARISevgili Gamze bu yazının, eğer senin aldığın bölümünü değerlendirirsem, açıkcası genel anlatım içerisinde çok yanlış tesbitlerin olduğunu söylemem mümkün olmaz.
Ahmet Yaşar OCAK
Alevilik ve Bektaşilik ile ilgili araştırmaların geçmişi, Türkiye'de Cumhuriyet'le aşağı yukarı yaşıt sayılabilir. Bilhassa Ziya Gökalp sosyolojisinin etkisiyle, Islamiyet milliyetçi gözle görülmeye başlayınca, İslamiyet'in Arap ve İran etkilerinden arınmış, yalnızca Türkler'e has bir şeklinin olması gerektiğine inanan bazı bilim ve fikir adamlari, bunun Alevilik ve Bektaşilik olabileceğini düşündüler. Başta Köprülüzade Mehmed Fuat olmak üzere, o zamanlar Türk Yurdu dergisinin etrafında toplanmış bulunan Baha Said, Hamid Sadi, Hamid Vehbi vb. şahsiyetler, bu dergide bir dizi araştırma ve incelemeler yayınlamaya başladılar. 1920'li yıllarda Türk Yurdu'ndaki bu yayınları, Istanbul Darülfününu llahiyat Fakültesi Mecmuası'ndaki Yusuf Ziya (Yörükan)'ın araştırmaları izledi. Özellikle Türkiye'deki muhtelif Alevi cemaatleri üzerinde ciddi ve yerinde gözlemlere dayalı onun makaleleri, bugün de hala değerlerini korumaktadır.
1930'lu, 40'lı, hatta 50'li yıllarda, kısmen edebi ve folklorik nitelikli araştırma ve derleme çalışmalarının, Alevi-Bektaşi nefeslerinden oluşan koleksiyonlannın yayınlanmalarından öte, özellikle 1940'lı yıllarda Alevilik ve Bektaşilik konusunda belli bir yayın faaliyetine rastlanır. Ancak 1950'lerden itibaren, belki de ülkede esmeye başlayan kısmi demokrasi rüzgarının etkisiyle bazı amatör araştıncı ve yazarlar tarafından popüler nitelikli kitaplar yayımlamaya başladı. Bu dönemde mesela H. Basri Erk, Kemal Samancıgil, M. Halit Bayri, Osman Bayatlı, M. Teyfik Oytan ve Ziya Şakir gibi yazarlann münferit yayınları özellikle dikkati çeker. Bunlar, bugünküler gibi tezli yayınlar olmayıp, doğrudan doğruya Alevilik ve Bektaşiliğin inançları ve ritüelleri, mahiyeti hakkında bilgi vermeye, halkı ve entelletüelleri aydınlatmaya yönelik yayınlardır.
Bu yayınlar, daha çok popüler ve kısmen de bilimsel olmak üzere , araştırma, metin neşri şeklinde 1960'lı ve 70'li yıllarda da aralıklarla, belirli bir seviyede devam etmiştir. Fakat asıl 1980'li, hatta 1990'h yıllardan itibarendir ki, Türkiye'de Alevilik ve Bektaşiliğe dair yayınlar giderek hızlanan bir tempo ile artmaya başladı. Bunun sebeplerinin incelenmesi ayrı bir konudur. Bu yıllar, öncelikle Alevi ve Bektaşi kökenli yazarların atılım yaptığı yıllardır. Bu yayınların çoğu, daha öncekilerinin aksine, Türkiye'deki Alevilik ve Bektaşiliğin geleneksel yapısını, inanç ve kültürünü, ritüellerini anlatmaktan ziyade, tezli, keskin dilli, hırçın, tepki ve sataşma dolu yayınlardı. Böyle oldukları bir yana, önemli bir kısmı, hatta büyük çoğunluğu hiç bir bilimsel birikim ve tarihsel arkaplan temeline dayanmayan, metotsuz ve belki daha önemlisi, bir çok tarihsel saptırmalar ve yanlış bilgilerle, bilimsel açıdan geçersiz tezlerle ve ideolojik önyargı ve ithamlarla dolu olup, Alevılik ve Bektaşiliği yüceltmeye yönelik, propaganda niteliğini taşıyan yayınlardan oluşuyordu. 1990'lı yılların başlarındaki kadar keskin ve yoğun olmamakla beraber, bu eğilimin günümüzde de çoğunlukla aynı çizgiyi takip ettiğini söyleyebiliriz. İşte bu yazıda biz, bu yayınlardaki önemli tarih saptırmalarını, yanlış yaklaşım ve tarihsel perspektifleri konu edinmek durumundayız.
Şunun altını çizerek vurgulayalım ki, Alevilik ve Bektaşilik gibi, uzun bir zaman ve mekan sürecinin yarattığı senkretik bir inanç sistemini ve kültürünü, onu üreten bir toplumsal yapıyı, onun tarihsel arkaplanını ve gelişim sürecini ihmal ederek, yahut küçümseyerek sadece bugünkü durumunu ele alıp, incelemek, veya yalnızca geçmişini dikkate alıp bugününü hesaba katmadan anlamaya ve değerlendirmeye çalışmak asla mümkün değildir, büyük yanlıştır. Başka bütün benzeri senkretik inanç sistemlerinde olduğu gibi, Alevilik ve Bektaşiliğin, tarihin belli bir devrinde ve belli bir mekanında bugün bildiğimiz hüviyetiyle birden belirdiğini varsaymak, bu konuda yapılacak yöntem hatalarının en büyüğüdür. Buna rağmen bu yapılmakta, yapılmakta ısrar edilmekte, sanki Alevilik ve Bektaşilik bugün bildiğimiz şekliyle tarihte birdefa meydana çıkmış ve bugüne de öylece kabul olunmaktadır. Genellikle mevcut yayınlarda bu büyük yöntem yanlışını görebilmek zor değildir.
Bununla bağlantılı başka bir yanlış, Alevilik ve Bektaşiliği incelemekte olanların, bunları inanç yapısını, ritüellerini, onları yaratan toplumsal tabanın tarihsel gelişim sürecinden tamamıyla bağımsız olarak açıklamaya çalışmalarıdır. Oysa bilimsel yöntem bunun aksini gerektirir. Yanı Alevilik ve Bektaşiliğin oluşum ve gelişimi, hiç şüphe yok ki onu yaratan sosyal tabanla, yani Alevi ve Bektaşi dediğimiz toplumun tarihsel süreç boyunca kendi iç gelişim çizgisini ve temasta bulunduğu kültür çevrelerlyle çok yakından bağlatılıdır. Bu bağlantılar Alevilik ve Bektaşiliğin hem inanç yapısında, hem de ritüellerinde çok açık bir biçimde görülür.
Bu temel yöntem yanlışlarından sonra, özellikle tarihsel ve perspektif yanlışları üzerinde ciddi bir biçimde durmak gerekir.
Alıntıdır
]Yorumlarınızı beklıyorum konuyla ılgılı fikirlerınızı
Ancak Ahmet Yaşar Ocak'ın yazısının devamı da dikkate alınarak değerlendirilmelidir:
Alıntı:Bu temel yöntem yanlışlarından sonra, özellikle tarihsel ve perspektif yanlışları üzerinde ciddi bir biçimde durmak gerekir. Bunları sırayla şöyle ele alabiliriz.
1- Aleviliğin kökeni ve doğuşu konusunda tarihsel perspektif yanlışları:
Bu konudaki genel kabul, olayın Peygamber sonrasında hilafet üzerinde-ki tartışmalar ve kavgalardan doğuşudur. Büyük bir ihtimalle Alevi (Ali'ye mensup) teriminin ve Alevilik'le Bektaşilik'teki Hz. Ali kültünün ilk bakışta doğruluğu izleniminin de etkisiyle olsa gerek, bu önkabul istisnasız hemen hemen Alevi, hatta Sünni kökenli birçok yazar tarafından benimsenmiştir. Halbuki İslam tarihini doğru bilenler şunu çok iyi bilirler ki bu mücadeleler, Aleviliğin değil, Şiiliğin doğuşunu hazırlayan olgulardır. Oysa sözü edilen yaklaşım, Aleviliğin Şiilik'ten doğduğu şeklindeki yanlış ve çok yanıltıcı bir varsayımı beraberinde getirir ki bu, tarihsel olguyla kesinlikle uyuşmaz. çünkü, Nejat Birdoğan'ın bir kitabında gayet yerinde olarak söylediği gibi, "Kerbela olmasaydı da Alevilik olacaktı", Aleviliğin kökeninin ve doğuşunun ne Hz. Ali'nin hilafet mücadelesiyle, ne de bu mücadelenin cereyan ettiği mekan ve zamanla uzak yakın en ufak bir llişkisi yoktur. Alevilik, daha doğrusu sonradan bugünkü şekliyle Aleviliğin temelini hazırlamış olan heterodoks Türk-İslam dediğimiz olay, o zamanlar hiç şüphesiz ki adı bu olmamakla beraber, Hz. Ali kültünden tamamen uzak bir şekilde 10. yüzyılda Türkler'in İslamiyet'i kabule başlamaları ile birlikte doğan ve gelişmeye başlayan birolaydır. Bu olaya Şii etkilerin karışımı ve heterodoks Türk müslümanlığının bugünkü bildiğimiz Alevilik şekline gelişi, çağdaş, bilimsel araştırmalann kesin olarak ortaya koyduğu üzere, 15. yüzyılın sonralarıyla 16. yüzyılın başlarında Safevi propagandasıyla başlar. Tarihi tersine döndürmek mümkün olmadığına göre, bu tarihsel gerçek değişmeyecektir.
Bugün Alevilik ve Bektaşilik'te temel nitelikte gördüğümüz Hz. Ali, Oniki imam ve Kerbela Matemi kültleri, dolayısıyla bunları vurgulayan Alevi adı, yukarıda da belirttiğimiz gibi, adı o zamanlar Alevilik olmayan, ama Türkler'e mahsus bir İslam heterodoksisi olduğu kesin bulunan olayın başlanıgıcında yoktur. Bu Türk zümreleri birtakım sebepler 12. yüzyılın sonlarında ve 13. yüzyılda Anadolu'ya geldikleri zaman da bu durumda geldiler. Bugün bazılarının yanlış olarak Aleviliğin başlangıcı saydıkları, ama onun Anadolu'daki tarihinde şüphesiz temel nitelikte bir yeri olan 1240'taki Babailer isyanına katılan heterodoks Türkmen zümreleri henüz daha Alevi motifleri tanıyıp özümsememişlerdi. Bunun öyle olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır. 0 halde bu Alevilik ve Bektaşiliğin temel inançları arasında sayılan ve bu inanç sistemine bugünkü bildiğimiz yapı ve çehresini kazandıran bu Şii motifleri, ne zaman ve nasıl devreye girdi? Bir başka ıfedeyle, bu heterodoks Türk müslümanlığı ne zaman Alevilik haline dönüştü?
Bu dönüşümü simgeleyen büyük olay, 15. yüzyılın son yıllarında başgösteren Hurüfî, fakat asıl Safevi propagandası oldu. 0 zamana kadar İran'da ne demografik , ne de siyasi ve dini bakımdan üstünlüğü henüz eline geçirememiş olan Oniki imam Şiiliği, Türk tarihinin ve Erdebiloğulları'nın son derece dikkate değer şahsiyetlerinden biri olan Şeyh Haydar ve asıl, oğlu İsmaili Safevi'nin dahiyane siyaseti sayesinde 16. yüzyıl başında Iran'a hakim oldu. 0 da hakimiyetini geniş ölçüde, Türkiye'deki yayınlarda, kitaplarda hiç sözü edilmeyen -belki çoğu Alevi-Bektaşi kesiminin dahi bilmediği- Şah İsmail tarafından uygulanan geniş çaplı Sünni katliamıyla sağladı.
Şah İsmail'in hükümet teşkilatçılığı ve yöntemleri sayesinde Oniki İmam Şiiliği, mehdici (mesiyanik) bir espri ile halife denilen propagandacı misyonerler aracılığıyla, Anadolu'nun yarı göçebe bir hayat sürdüren heterodoks Türkmen ve Kürt boyları arasında yayılmaya başladı. XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Fatih Mehmed'in başlattığı merkeziyetçi yönetimin bir gereği olarak yerleşik hayata geçmeye zorlanan, ama buna bütün gücüyle direndikleri için baskı ve hatta zulme maruz kalan yarı göçebe Türkmenler, bu mehdici propagandadan etkilemeye çoktan hazır idi. Çünkü onlar kendilerini Osmanlı yönetiminin zulmünden kurtaracak bir mehdi bekliyorlardı. Bu mehdi, Şah İsmail şeklinde zuhur etti.
2- Alevi ve Bektaşi İnançlarının temelleri ve kökenleri hakkındaki tarihsel Perspektif hataları:
Bu konudaki ana yanlışı ve bunlara dayalı iddialar iki grupta toplanabilir:
a) Alevilik-Bektaşiliğin bir dini senkretizm olmadığı iddiası
Aleviliğin daha çok geleneksel yapısına sadık bir kısım yazarlar, Alevilik-Bektaşiliğin, temelini İslam oluşturmakla birlikte, başka dinlerin etkilerini de taşıyan bir dini senkretizm olmadığını, onun İslam'ın asıl ve orjinal biçiminden ibaret bulunduğunu ileri sürmükte, Alevilik-Bektaşiliğin bir dini senkretizm olduğuna kani bulunanlan şiddetle eleştirmektedirler. Halbuki bu konudaki bilimsel araştırmalar bu iddanın bilimsel açıdan geçerli olamayacağını çoktan ortaya koymuş bulunmaktadır. Bu bilimsel araştırmalar, Alevilik-Bektaşiliğin islam temelinde, Türkler arasında eskiden yayılan dinlerin geniş ölçüde etkisini taşıdığını çok ikna edici ve reddi mümkün olmayan bir biçimde göstermektedir.
Bu senkretizmin ana unsurlarından birisi Şamanizm'dir. Bu konudaki araştırmalar Köprülü'den sonra da uzun müddet devam etti ve mesela Türkiye'de Alevilik ve Bektaşiliğin meselesini -yine milliyetçi bır prespektife dayalı olmakla birlikte- ilk defa bilimsel olarak inceleyen merhum Mehmet Eröz tarafından sürdürüldü. Ancak bu unsura ağırlık verenlerin düştükleri bir hata vardı ki o da, Türkler'in bilinebilen en eski inanç sistemleri olan Gök Tanrı kültü, Tabiata kültleri ve Atalar kültü ile, Şamanizm'i aynı şey zannetmek olmuştur. Bu yanılgıya, Şamanizm ile ilgili, yerinde yapılmış araştırmaların sonuçlarını ilk defa sunan Radloff'un verdiği bllgiler sebebiyet vermiştir. Oysa Radloff, bize Şamanizm'in Orta Asya'daki eski Türk inançlarıyla bütünleşmiş 19. yüzyıldaki şeklini anlatmaktaydı. Bugün Mircea Eliade, Jean-Paul Roux'nun ve Vladimir Basilov'un araştırmalarından haberdar bulunanlar, meselenin esasına vakıftırlar.
Bu senkretizmin çok önemli diğer elemanları ise, yaklaşık VII. yüzyıldan beri Uygurlar başta olmak üzere muhtelif Türk boylarında çok yaygınlaşan Budizm ve Maniheizm'dir. Bunların etkisi bugün bile Alevi-Bektaşi inançlarında, menkabelerinde ve ritüellerinde açıkça görülebilmektedir. Bu konuda yapılmış çalışmalar ilginç sonuçlar ortaya çıkarmıştır.
Eski Orta Doğu, Mezopotamya ve Anadolu'nun payen kültürlerinin katkısına gelince, bu mesele de, bilimsel temellere dayandırılmadan bazı yazarlarca farazi platformda büyütülmek suretiyle Alevilik ve Bektaşiliğin esas olarak bu kültürlerin eseri olduğu ısrarla savunulmaktadır. Alevi-Bektaşi inançlarının kökeni açısından en az ötekileri kadar yanlış olan bu tez, Alevilik ve Bektaşiliğin temeli olarak değil, ama Alevi-Bektaşi sentretizminin ihmal edilmemesi gereken bir unsuru olarak dikkate alınmalıdır.
[color=Red]0 halde sonuç olarak Alevilık ve Bektaşiliği doğuran islam Türk heterodoksinin, gerçekten de Orta Asya'daki eski Türk inançlarıyla başladığı, Şamanizm, Maniheizm ve Budizm ,ile mistik bir niteliğe büründüğünü. Zerdüştilik ile beslendiğini, Yesevilik ile islam 'ın ve İslam süfiliğinin damgasını yediğini, buna Horasan Melametîliğinin Kalenderane tavrının eklenip önce Hurüfilik, hemen arkasından da İmamiye Şiası motifleriyle yeniden şekillenidğini kabul etmemiz gerekecektir. Işte çok kısa ve kaba hatlarıyla Alevilik ve Bektaşi senkretizmimn gerçek hikayesi budur.
b) Alevilik-Bektaşiliğin bir heterodoksi olmadığı iddiası
Bu iddiayı da yukandaki gibi geleneksel Alevilik-Bektaşilik çizgisini sürdüren yazarlar özellikle ortaya atmakta ve aksini söyleyenleri adeta aforoz etmektedirler. Halbuki onların heterodoksi (cemaat dışıkelimesine duydukları bu alerji, muhtemelen bu kelimenin herektik (sapkın, sapık) ile karıştırılmasından ve dolayısıyla iyi kavranamamasından ileri gelmektedir. Oysa bu heterodoksi kelimesi, bizce siyasal iktidara aykırı konumu, çok güçlü senkretik inanç yapısı ve panteist bir Tanrı anlayışıyla tam anlamıyla cemaat dışı olan Alevilik-Bektaşiliği en iyi niteleyen bir terimdir.
3- Sünnilik hakkındaki yanlış tarihsel perspektifler
Alevilik-Bektaşilik hakkındaki hemen bütün kitaplarda ve muhtelif dergilerde çıkan yazılarda, İslam tarihini, kelamı ve mezhepler tarihinı bilmeyen ve biraz da önyargıyla hareket eden yazarların en fazlası içine düştükleri bir diğer tarihsel perspektif yanılgısı da, Alevilik ve Bektaşiliğin ezilen halkın, Sünniliğin ise ezen yöneticilerin din anlayışı olduğu iddiasıdır. Bununla özdeş bir diğer iddia ise, Sünniliğin Emevi, dolayısıyla Arap islam olduğu, Alevilik-Bektaşiliğin ise, halis Türk müslümanlığı olduğu yanılgısıdır. Bu yanlış iddia, Islam tarihini, Kelam biliminin tarihsel gelişimini, sünniliğin ve diğer mezheplerin oluşum şartlarını doğru bilmemekten, biraz inanç taassubundan ve günümüzde de genel Türk kamuoyunda kendini meşrulaştırma amacını taşıyan, propagandaya yönelik tavırlardan kaynaklanmaktadır. Alevilik ve Bektaşiliğin Türklerin içinden çıkmadığı çok açık olan, demin sözünü ettiğimiz bir takım dinlerde geniş etkiler taşıyan bir senkretizm olduğu gerçeği karşısında böyle bir iddia geçerliliğini yitirir. Zaten hangi dinin veya mezhebin yüzde yüz milli olduğu ileri sürülebilir? Dinleri ve inançları, mezhepleri millileştirmek, onlann evrensel olduğu gerçeği ile bütünüyle çatışan a sosyolojik bir tutumdur. Zaten yeterince vakıf olmak kaydıyla bizzat kendisi de bu tür bir iddiayı doğrulayacak en ufak bir veriye sahip değildir.
Özellikle Alevi kökenli yazarlar bu iddiayı Emevi dönemi ile 16. yüzyıl Osmanlı döneminde -hiç şüphesiz çok yüzeysel- gözlemine dayanarak ortaya atmaktadırlar. Ancak şunu unutmamalıdır ki, Emevi iktidarı tek başına Sünniliği temsil etmediği gibi, bu iktidarın zulmüne uğrayanlar veya ona karşı çıkanlar yalnız Şiiler veya Peygamber sülalesi değil, aynı zamanda Sünni çevrelerdi. İslam tarihinde merkezi yönetimlerin veya mahalli idarecilerin zaman zaman baskı ve zulmüne maruz kalanlar, yalnız Sünni olmayanlar değil, aynı zamanda Sünni halk, hatta Sünni ulema idi. Çünkü bu baskılar sonucu çıkan isyanlara, her iki kesimden insanların katıldığını biliyoruz. Bu söylediklerimizi ispat edebilmek için Osmanlı arşiv kayıtlarına bakmak yetecektir. Bu meselede Alevi kökenli yazarların ayırt edemedikleri şey, filan veya falan devrinde Sünni iktidarların, meşrü veya gayri meşrü birtakım siyasi amaçlarla ortaya koydukları tavır ve davranışları, pür siyaset şeklinde değerlendirmek yerine, Sünnilik'le özdeşleştirmektir.
Alevi-Bektaşi yazarlar Sünni islam'la muhasebelerini yaparken, Emeviler devrinde Osmanlılar'ın sonuna kadar siyasi iktidarların bir politik araç olarak kullandıkları siyasallaşmış Sünni Islam'la, daha doğrusu siyasi iktidarların Sünni Islam'ı kullanarak yürüttükleri siyasetle, Sünniliğin birbirinden farklı şeyler olduğuna dikkat etmemektedirler. Bu, son derece nazik ve gözden kaçırılmaması gereken bir noktadır. Bir kere daha vurgulayalım ki, burada özenle ayırdedilmesi gereken ince nokta, Sünnilik, Şiilik veya Alevilik adına yapılan siyasetle halk arasında bir inanç sistemi ve hayat tarzı olarak yaşamakta olan Sünnilik, Şiilik veya Aleviliğln ayrı şeyler olduğudur. Nitekim Alevi-Bektaşi yazarların hemen hiçbiri ne Şiiliği, ne de Sünnillğin -ele aldıkları daha pek çok meselede olduğu gibi- ciddi bir biçimde incelemek gereğini duymamışlardır. Bibliyografyalarına, dipnotlarına şöyle bir göz gezdirmek bunu ispata yeterlidir. Bu ise çok önemli bir eksikliktir; çünkü bugün için artık Şiiliğin ve Sünniliğin muhtelif biçimlerinin tarihi çok iyi bilinmektedir. Bu tarihi yetkiyle ortaya koyan yüzlerce bilimsel araştırmayı yok sayarak polemiğe ve spekülasyonlara sapmak fuzuli bir mesaiden başka bir şey değildir. Çünkü tarihi değıştirmek mümkün değildir.
4- Osmanlı tarihi ile ilgili yanlış perspektifler
a) ilk Osmanlıların Alevi olduğu iddiası
Alevi-Bektaşi kesimini bugüne kadar bu meseleye, yaşadığı ıstırapların etkisiyle belki haklı olarak duygular ve tepkisel bir biçimde yaklaştı ve Osmanlı'yı lanetledi. Günümüzde Alevi yazarların bu konudaki düşünceleri bu tespitlerimizin bir göstergesidir. Bu konuda yapılan yayınlar, Osmanlı dönemine henüz soğukkanlı ve objektif yaklaşımlardan uzaktır. Kanaatimizce bu meselenin çözüm yolu ancak doğrudan doğruya dönemin orijinal kaynakları üstünde yapılacak bilimsel araştırmalardan geçer. Üstelik bu konuda Batı'da yapılan çok ciddi ve önemli araştırmalar da vardır. Alevi yazarları bunları dikkate almalan gerekir.
İşte bu çalışmalar dikkate alınmadan ve llgili kaynaklar iyi ve doğru okunmadan ileri sürülen iddialardan biri de, ilk Osmanlı hükümdarlarının Alevi olduklan iddiasıdır. Bu, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda rol oynayan Rum Abdalları meselesinın tamamiyle eksik ve yanlış algılanmasından ileri gelmektedir. Çoğu Alevi-Bektaşi yazarlar, Abdal Musa, Geyikli Baba, Şeyh Edebali gibi Abdalan-ı Rum'un, Alevi olduklarını, dolayısıyla bunlarla yakınlıkları çok iyi bilinen ilk Osmanlı padişahlarının da bazılarının bunlardan gelmesinden hareket ediyorlar. Oysa heterodoks bir müslümanlık anlayışına mensup bulunduklarından şüphe olmayan bu şahsiyetlerin, henüz Şii motifleri tanımadıkları, dolayısıyla Alevi olarak nitelendirilmelerimn mümkün olamayacağı Batılı tarihçilerce de yıllardan beri bilinmekte ve yazılmaktadır. Rum Abdalları'na bağlı ocakların Alevilik-Bektaşilik'le ilgisi ise başlangıçtan değil, heterodoks kesime mensup bulunmaları sebebiyle, Safevi propagandası sırasında ona bağlanmalarından ileri gelmektedir.
b) "Alevi katlıamı" ve "Alevi isyanları" meselesi
"Alevi katliamı" meselesi, Alevi-Bektaşi yazarların Osmanlı tarihiyle ilgili yanlış perspektiflerinin en nazik ve üzerinde en çok spekülasyon yapılan konularından biridir. Alevi-Bektaşi yazarlar bu konuda henüz, arşiv kayıtları başta olmak üzere ana kaynaklarla doğrudan temasa geçerek araştırma yapacak konuma gelmedikleri için, bilimsel verilerden çok spekülatif fikirlere itibar etmektedirler. "Alevi katliamı", Osmanlı merkezi iktidarının Alevi aleyhtarı politikasının temel ve gerçek sebepleri, "Alevi isyanları" dedikleri XVI. yüzyıl Orta Anadolu ayaklanmalan hakkında bilimsel yaklaşıma dayalı araştırmalardan çok, ikinci, üçüncü elden araştırmalarla yetinmekte ve daha ziyade tepkisel yaklaşımlarla ideolojik perspektifleri tercih etmektedirler.
Alevi katliamları denilen olayları, Yeniçağ Avrupasında Reformasyon hakeretleri sırasında rastlanan bilinçli ve sistematik Protestan katliamları cinsinden olmadıkları, bu konuda bilimsel araştırmalar yayımlayan Batılı tarihçilerce de gösterilmiştir. Bu araştırmalar, Yavuz Selim zamanındaki bu "katliamları"n hakikaten Anadolu'da Alevileri ortadan kaldırmaya yönelik sistematik katliamlar olmaktan çok II. Beyazıt zamanında isyan çıkaran veya isyanlara katılan Alevilere yönelik bir cezalandırma hareketi olduğunu ortaya koymuşlardır. Tabii bu cezalandırmalar esnasında "kurunun yanında yaşın da yakıldığı" olayların olmadığını söylemek mümkün değildir. Osmanlı ve İran kaynakları, bu devirde ne Osmanlı yönetiminin, ne de Sünni halkın, Batıda olduğu gibi, Alevi toplumuna karşı gerçekten bir katliam hareketine giriştiğini tespit etmiyor. Buna karşılık Şah İsmail'in, Iran'da Safevi devletini kurarken, İran'ı bütünüyle Şiileştirmeye yönelik geniş çaplı bir Sünni (Şafii) Kürt katliamına giriştiği ise, bizde hiç temas edilmeyen, ama dönemin Iran kaynaklanna yansıyan bir tarihsel vakıa olduğu gibi, Batılı tarihçilerce de kabul edilmektedir.
"Alevi isyanları" denilen XVI. yüzyıl Orta Anadolu isyanlarının ise, bir Sünnilık-Alevilik çatışması, birer dini isyan değil, tamamen sosyo-ekonomik rahatsızlıklardan kaynaklanan bir takım ayaklanma hareketleri olduğunu, bunlara yalnız Alevi konar-göçer veya köylü Türkmenler'in Kürtlerin değil, Sünni köylülerin de katıldığını yine arşiv kaynaklanndan rahatlıkla göreblliriz. Dolayısıyla bu isyanları sırf Alevi halkın çıkardığını varsayarak bir çeşit mezhep isyanları olduğu şeklinde bir algılama, tamamıyla tarih dışı bir algılamadır. Merhum Mustafa Akdağ'ın çalışmaları bu hususu yeterince kanıtlamaktadır.
Sonuç olarak, Alevilik, Bektaşilik araştırmaları bizim için sırf bir bilimsel ve kültürel merak konusu olmaktan çok öteye, bugünün ve geleceğin Türkiyesi için, Türkiye'de yaşayanlar için, son derece hayati bir önem arz etmektedir. Bu sebeple bu araştırmaların ideolojik, siyasi ve mezhebi propagandaların etisinden arındırılarak yürütülmesi şarttır. Mutlaka ve mutlaka bilimsel yöntemlerle ve çok iyi bir hazırlıkla yola çıkılması olmazsa olmaz bir başka şarttır. Ayrıca, Türkiye içinden ve dışından şu veya bu görünümde vuku bulan her türlü siyasi ve bilimsel kılıklı manipülasyonlara karşı çok dikkatli ve bilgili olmanın vazgeçilmez olduğuna da inanmak gerekir.
Evet, yazı sahibinin ilahiyat ve edebiyat fakülteleri mezunu olduğunu gözönünde bulundurarak yazısı hakkında bir değerlendirme yaparsak; yazarın genel olarak alevi/sünni diğer yazar ve düşünürlerin konu ile ilgili yaklaşım hatalarını ortaya koymaya çalışırken, kendi içinde bulunduğu temel bir yaklaşım hatasını farkedemediğini söyleyebilirim. Aslında yazarın kendisinin içerisinde bulunduğu yaklaşım hatasını tesbit edebilmek gibi bir şansı da bulunmamaktadır. Çünkü baz aldıkları tarihsel kaynakların tamamı, gerçeklerden uzak olarak, egemen güçler tarafından yapılmış kurgulardan ibarettir.
Yazar, bir nevi bir labirentin içerisinde olduğunun farkında olmadan, kendisinin doğru tarafa; diğer yazar ve düşünürlerin yanlış ise tarafa yönlendiği iddiasındadır. Yanlış bir temel üzerinde olduğunu hiç aklına getirememektedir. Aynı zemin üzerine ve aynı malzemeleri kullanarak, diğerlerinin yanlış kendisinin ise doğru bir bina inşaa ettiğini düşünmektedir.
Sonuç olarak ortaya koyduğu perspektif hataları kısmen ve tesadüfen doğru olmakla beraber; alternatif olarak ortaya koyduğu doğrular da, yanlış tarihsel verilerin farklı bir şekilde yorumlanmasından daha öteye gidememektedir.
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi
kelimesine duydukları bu alerji, muhtemelen bu kelimenin herektik (sapkın, sapık) ile karıştırılmasından ve dolayısıyla iyi kavranamamasından ileri gelmektedir. Oysa bu heterodoksi kelimesi, bizce siyasal iktidara aykırı konumu, çok güçlü senkretik inanç yapısı ve panteist bir Tanrı anlayışıyla tam anlamıyla cemaat dışı olan Alevilik-Bektaşiliği en iyi niteleyen bir terimdir.