Yaşanmış Türkü Hikayeleri
Yaşanmış Türkü Hikayeleri
Yaşanmış Türkü Hikayeleri
Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar Türküsü
Bu öykü Malkara köylerinden alınmış olup belli bir kişinin dilinden yazıya geçirilmiş değildir. Çevrede herkes tarafından bilinen bir öyküdür. Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır. Onaltıya yeni bastığında Zeynep'i köylerindeki bir düğünde aşırı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep'i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir. Zeynep'i Ali'ye verirler. Kısa bir zaman sonra düğünleri olur. Ali, Zeynep'i alıp aşırı köyüne götürür.
Zeynep'in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker. Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez. Bu özlem Zeynep'in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış.
Oysa kocası, Zeynep'in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar. Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep'i yataklara düşürür.
Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep'in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler. Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep'in kocası da anasına babasına haber vermeye gider. Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep'in anası babası köye gelirler, Zeynep'i yatakta bulurlar. Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır. Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar. Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler. Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır.
Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır. Bir daha onmaz, sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yaşı döker. İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur.
Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler
Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim
Babamın bir atı olsa binse de gelse
Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
Kardeşlerim yolları bilse de gelse
Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim
Kaynak:
Türk Halk Müziği ve Oyunları
Bu öykü Malkara köylerinden alınmış olup belli bir kişinin dilinden yazıya geçirilmiş değildir. Çevrede herkes tarafından bilinen bir öyküdür. Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır. Onaltıya yeni bastığında Zeynep'i köylerindeki bir düğünde aşırı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep'i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir. Zeynep'i Ali'ye verirler. Kısa bir zaman sonra düğünleri olur. Ali, Zeynep'i alıp aşırı köyüne götürür.
Zeynep'in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker. Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez. Bu özlem Zeynep'in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış.
Oysa kocası, Zeynep'in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar. Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep'i yataklara düşürür.
Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep'in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler. Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep'in kocası da anasına babasına haber vermeye gider. Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep'in anası babası köye gelirler, Zeynep'i yatakta bulurlar. Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır. Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar. Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler. Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır.
Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır. Bir daha onmaz, sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yaşı döker. İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur.
Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler
Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim
Babamın bir atı olsa binse de gelse
Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
Kardeşlerim yolları bilse de gelse
Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim
Kaynak:
Türk Halk Müziği ve Oyunları
[SIZE="4"][COLOR="Red"]İlkbaharda açar bizim gülümüz
Hakka doğru gider bizim yolumuz
Oniki imam söyler bizim dilimiz
Allah Muhammet Ali diyenlerdeniz[/COLOR]
Hakka doğru gider bizim yolumuz
Oniki imam söyler bizim dilimiz
Allah Muhammet Ali diyenlerdeniz[/COLOR]
Yaşanmış Türkü Hikayeleri
Zahide Türküsü
Halk arasında “Zahidem” adıyla ün yapan türkünün şairi Aşık Arap Mustafa, 1901 yılında Çiçekdağı’na bağlı Orta Hacı Ahmetli köyünde dünyaya gelmiştir. Babasını annesini çok küçük yaşlarda yitirdi. İlk önce bir akrabasının himayesinde, daha sonraları da onun bunun yanında büyüdü.
Arap Mustafa’nın babası düğünlerde, toplantılarda “Koca Oyunu” adı verilen oyunda “Arap” rölünü üstlenirdi. Bu nedenle Mustafa’ya da “Arap” lakabı takılmıştır. Kimsesiz kalan Arap Mustafa 10 yaşına gelince Yukarı Hacı Ahmetli köyünden Hacı Bürozadeler’den Mehmet’e çiftçi durdu. Zaman içinde çalışkan, babayiğit, giyimine özen gösteren yakışıklı bir delikanlı olan Arap Mustafa, Ağasının yeni yetişen Zahide’ye gönlünü kaptırdı. Fakir ve kimsesiz olduğundan bu sırrını bir türlü açığa vuramadı.
20’sinde askere giden Mustafa’nın aklı, deliler gibi sevdiği Zahide’de kalmıştı. Köydeki dostlarına mektuplar göndererek Zahide’den haber almaya çalışan Arap Mustafa, Zahide’nin başka biriyle evlendirildiğini ve düğünün’ün de bir hafta sonra olacağını duyunca üzüntüsünü aşağıda içli mısralara dökmüştür. Türküyü Neşet Ertaş plağa okuyup tanıtmıştır. (1)
Zahide Kurbanım n'olacak Halim
Gene bir laf duydum kırıldı belim
Gelenden gidenden haber sorarım
Zahidem bu hafta oluyor gelin
Hezeli de deli gönül hezeli
Çiçekdağı döktü m'ola gazeli
Dolaştım alemi gurbet gezeli
Bulamadım Zahidem'den güzeli
Ay ile doğar da gün ile aşar,
Zahide’mi görenin tebdili şaşar
İyinin kaderi kötüye düşer,
Diken arasında kalmış gül gibi.
Zahide’m kurbanım kurtar bu dardan
Baban anlamadı bizim bu haldan
Kekiline sürmüş kokulu yağdan,
Derdin beni del’ediyor Zahide’m.
Ziyaret’ten çıktım Cender’in özü
Kum gibi kaynıyor Zahide’m gözü
Aslını sorarsan esalet yerden
Hacı Bürolardan Mehmet’in kızı.
Gurbet ellerinde esinim esir
Zahide’m kurbanım hep bende kusur
Eğer baban seni bana verirse
Nemize yetmiyor el kadar hasır.
Çiçekdağı’nda da hiç gitmez duman
Zahide’rn kurbanım hallarım yaman
Yapamadım şu babayın gönlünü
Fakir diye bana vermedi baban.
Anamdan doğalı çok çektim cefa,
Şu yalan dünyada sürmedim sefa,
Adımı namımı soran olursa,
Orta Hacı Ahmetli Arap Mustafa.
Arapoğlu Mustafa’nın kendisine Mecnun gibi aşık olduğundan etkilenen Zahide, Mustafa için şiirler söylemiştir. Bu şiirin üç kıtasını H. Vahit
Bulut, 1973 yılında Yukarı Hacı Ahmetli köyünden Zahide’nin yakın arkadaşı ve sırdaşı Fatik’ten derlemiştir.(2) Baştaki iki kıta tarafımızdan derlenmiştir.
Bu nasıl sevdaymış geldi başıma
Felek ağu kattı tatlı aşıma
Sevda çekenlere zor gelir gurbet
Gece gündüz elim kalkmaz işime.
Aşağıda sap kağnısı geliyo
Derdin beni elik elik eliyo
Kurbanlar olayım gara Mustafam
Babam beni yad ellere veriyo.
Arapoğlu derler gayeten atik
Gözleri kara da, kaşları çatık
Git nazlı y de bir haber getir
Bastığın yerlere kurbanım Fatik.
Ağlayarak yayığımı yayarım
Yarim gitti günlerini sayarım
Çıksa Büyüköz’e mendil sallasa
Islık çalsa ıslığını duyarım.
Coşkuna da deli gönül coşkuna
Aşkından Zahide döndü şaşkına
Sensiz edemiyom nazlı civanım
N’olur bir yol görün Allah aşkına.
Kaynak:
Öyküleriyle Kırşehir Tütküleri, Destanları, Ağıtları
Baki Yaşa Altınok
[SIZE="4"][COLOR="Red"]İlkbaharda açar bizim gülümüz
Hakka doğru gider bizim yolumuz
Oniki imam söyler bizim dilimiz
Allah Muhammet Ali diyenlerdeniz[/COLOR]
Hakka doğru gider bizim yolumuz
Oniki imam söyler bizim dilimiz
Allah Muhammet Ali diyenlerdeniz[/COLOR]
Son Düzenleme: 08/07/2008, 10:29, Düzenleyen: Nurten_Tunç.
Yaşanmış Türkü Hikayeleri
Ağgül'e varıp sorsalar; deseler ki, "Söyle terk eder misin? Yıllardır yavuklu bildiğin Mustafa'nı terk eder misin ?" Ne der acep Ağgül. Terkederim dermi ki hiç seven sevdiğini terk edermi? Ama töreler gelenekler ana babanın baskısı koparıp götürür seveni sevdiğinden. Geride kalan derdini türkülere döker. Türkülere sığınır, içini türkülere boşaltır. Giden gittiğini bilir, içine atar dertlenir kaygılanır o kadar.
Derler ki, Ağgül köyün varsıllarından Mürsel ağanın kızıdır. Güzel mi güzel simsiyah saçlar, kestane rengi gözler, salına salına yürüyüşü yürekleri yakarmış. Köy gençlerinin gözü Ağgül’de ama kimse de yan gözle bakamazmış. Nedeni de Mustafa. Herkes sayar severmiş Mustafa 'yı. Yoksul bir ailenin çocuğu olan Mustafa babası öldükten sonra evin bütün sorumluluğunu yüklenmiş, anasını ele muhtaç bırakmamış. Alnının teriyle geçimini sağlıyor. Bazen zorlansa da yakınmıyor Mustafa. Ağgül'üne de kavuşursa tasası kalmayacak. Gel gör ki, Ağgül'ün babası verimkâr değil. "Mustafa kim oluyor ki bizden kız isteyecek o ilkin karnını doyursun" diyormuş. İyi hoş ama Ağgül öyle demiyor. "Bir lokma bir hırka olsun yeter artığını istemem" diyor diyor ya dinleyen kim. Babası tam bir şehirli düşkünüymüş "Şehirli köylüden daha iyidir bizim Şefketgil şehre gitti de eli yüzü açıldı temiz yiyor temiz giyiniyorlar, benim kızım da şehirliye layık" diyor da başka birşey demiyormuş. Onlar böyle diye dursun Mustafa ile Ağgül sık sık buluşup akşam karanlığı çöküp el ayak çekildi mi soluğu Ağgül'lerin bahçesindeki ceviz ağacının altında alırlar ve "Yarın son olsun kaçıp gidelim burdan" diye kavilleşip ayrılırlarmış. Üç gün beş gün, üç ay beş ay hep kavilleşiyorlar, hep yarına bırakıyorlarmış. Sözün kısası altı ay geçiyor aradan.
Günlerden bir gün Mustafa yine gelip cevizin altında beklemiş. Ay tepede, ay tepeyi aşıyor, ay kayboluyor Ağgül yok ortada. Cevizin altında uyuyup kalıyor. Mustafa, sabahın ilk ışıklarıyla uyanıyor; gördüğü düşleri hayıra yormaya çalışıyor. Daha sonra kalkıp köyün kahvesine gitmiş. Dalgın dalgın çayını içerken çocukluk arkadaşı Zamir gelmiş kahveye. Varıp Mustafa'nın yanına yavaştan "Seninkini akşam vermişler lokumu dağıttılar elini çabuk tut kaçır yoksa havanı alırsın" demiş. Mustafa ayıkmış birden "Demek işin içinde iş varmış demek onun için gelmemiş Ağgül" diye konuşmaya başlamış kendi kendine. "Şehirden bir tanıdıklarının oğluna vermişler. Keleşzadeler'in oğluymuş. Zengin adamdırlar konakları dillere destan saray gibi. Elini tez tut yoksa gitti gider Ağgül" deyince yüreği bir ateş harmanına dönmüş Mustafa'nın. Yan babam yan. Akşamı zor etmiş Mustafa. Hemen koşmuş ceviz ağacının altına sabahı etmiş ertesi akşamı etimiş yok. "Daha kaçgün oldu kavilleşeli ne çabuk sözünden döndü" diye içi içini yemeye başlamış. Bir yandan da umudunu yitirmiyor "Ağgül bensiz olmaz döner gelir bir gün" deyip ceviz ağacına gidiyormuş sık sık. Derken düğün günü gelip çatıyor Keleşzadeler'in düğünü de şanına uygun davullar çifter çifter, kazanlar kaynıyor. Düğün üç gün üç gece sürmüş. Mustafa da daha fazla dayanamıyıp köyden kaçıp dağlara gitmiş. Ama uzaklaşamıyor gözü ceviz ağacındadır hep. Dönüp dolaşıp düğünün son günü köye geri gelmiş. Ağgül’ü arabaya bindirmişler araba ağır ağır yola düşmüş. Mustafa da köyün en yüksek tepesi olan Kırlangıçtepe'ye tırmanmış. Şehre inen yol ayaklar altında düğün alayını gözden kaybolana dek seyretmiş. Mustafa artık kolu kanadı kırık deli gibidir ne yapacağını bilemez. "Ben Ağgül'süz nasıl yaşarım, ama döner bir gün mutlaka kaçar gelir bana" deyip umutlanır. Günler günleri eskitir, aylar ayları. Hiçbir haber yoktur. Tek haber, arada şehre inenlerden yolu düşüp konağın önünden geçenlerden gelirmiş. Ağgül'ü yüzünü cama dayamış dalgın dalgın düşünürken görürlermiş. Mustafa'yı da en son elinde bir ceviz fidanıyla Kırlangıçtepe'ye tırmanırken görmüşler. Tepenin en görünür yerine diker fidanı sonra da yanık sesiyle bir türkü tutturmuş. O günden sonra kimse bilmez Mustafa'ya ne olduğunu. Kimi Çukurova'ya yerleşti der kimi ‘canına kıydı’ der. Ama Mustafa'nın son gün söylediği türkü kimsenin dilinden düşmemiş. Köyün de sınırlarını aşıp yankılanmış.
Ağgül Seni Camekanda Görmüşler
Siyah Saçın Sırmayınan Örmüşler
Ürüyamda Seni Bana Vermişler
Beni Böyle Yakar Gor Gider Misin
Evvel Sevip Sonra Terk Eder Misin
Acı Poyraz Gibi Deli Esmedim
Kaderime Küstüm Sana Küsmedim
Ben O Yarimden Umudumu Kesmedim
Beni Böyle Yakar Gor Gider Misin
Evvel Sevip Sonra Terk Eder Misin
Derler ki, Ağgül köyün varsıllarından Mürsel ağanın kızıdır. Güzel mi güzel simsiyah saçlar, kestane rengi gözler, salına salına yürüyüşü yürekleri yakarmış. Köy gençlerinin gözü Ağgül’de ama kimse de yan gözle bakamazmış. Nedeni de Mustafa. Herkes sayar severmiş Mustafa 'yı. Yoksul bir ailenin çocuğu olan Mustafa babası öldükten sonra evin bütün sorumluluğunu yüklenmiş, anasını ele muhtaç bırakmamış. Alnının teriyle geçimini sağlıyor. Bazen zorlansa da yakınmıyor Mustafa. Ağgül'üne de kavuşursa tasası kalmayacak. Gel gör ki, Ağgül'ün babası verimkâr değil. "Mustafa kim oluyor ki bizden kız isteyecek o ilkin karnını doyursun" diyormuş. İyi hoş ama Ağgül öyle demiyor. "Bir lokma bir hırka olsun yeter artığını istemem" diyor diyor ya dinleyen kim. Babası tam bir şehirli düşkünüymüş "Şehirli köylüden daha iyidir bizim Şefketgil şehre gitti de eli yüzü açıldı temiz yiyor temiz giyiniyorlar, benim kızım da şehirliye layık" diyor da başka birşey demiyormuş. Onlar böyle diye dursun Mustafa ile Ağgül sık sık buluşup akşam karanlığı çöküp el ayak çekildi mi soluğu Ağgül'lerin bahçesindeki ceviz ağacının altında alırlar ve "Yarın son olsun kaçıp gidelim burdan" diye kavilleşip ayrılırlarmış. Üç gün beş gün, üç ay beş ay hep kavilleşiyorlar, hep yarına bırakıyorlarmış. Sözün kısası altı ay geçiyor aradan.
Günlerden bir gün Mustafa yine gelip cevizin altında beklemiş. Ay tepede, ay tepeyi aşıyor, ay kayboluyor Ağgül yok ortada. Cevizin altında uyuyup kalıyor. Mustafa, sabahın ilk ışıklarıyla uyanıyor; gördüğü düşleri hayıra yormaya çalışıyor. Daha sonra kalkıp köyün kahvesine gitmiş. Dalgın dalgın çayını içerken çocukluk arkadaşı Zamir gelmiş kahveye. Varıp Mustafa'nın yanına yavaştan "Seninkini akşam vermişler lokumu dağıttılar elini çabuk tut kaçır yoksa havanı alırsın" demiş. Mustafa ayıkmış birden "Demek işin içinde iş varmış demek onun için gelmemiş Ağgül" diye konuşmaya başlamış kendi kendine. "Şehirden bir tanıdıklarının oğluna vermişler. Keleşzadeler'in oğluymuş. Zengin adamdırlar konakları dillere destan saray gibi. Elini tez tut yoksa gitti gider Ağgül" deyince yüreği bir ateş harmanına dönmüş Mustafa'nın. Yan babam yan. Akşamı zor etmiş Mustafa. Hemen koşmuş ceviz ağacının altına sabahı etmiş ertesi akşamı etimiş yok. "Daha kaçgün oldu kavilleşeli ne çabuk sözünden döndü" diye içi içini yemeye başlamış. Bir yandan da umudunu yitirmiyor "Ağgül bensiz olmaz döner gelir bir gün" deyip ceviz ağacına gidiyormuş sık sık. Derken düğün günü gelip çatıyor Keleşzadeler'in düğünü de şanına uygun davullar çifter çifter, kazanlar kaynıyor. Düğün üç gün üç gece sürmüş. Mustafa da daha fazla dayanamıyıp köyden kaçıp dağlara gitmiş. Ama uzaklaşamıyor gözü ceviz ağacındadır hep. Dönüp dolaşıp düğünün son günü köye geri gelmiş. Ağgül’ü arabaya bindirmişler araba ağır ağır yola düşmüş. Mustafa da köyün en yüksek tepesi olan Kırlangıçtepe'ye tırmanmış. Şehre inen yol ayaklar altında düğün alayını gözden kaybolana dek seyretmiş. Mustafa artık kolu kanadı kırık deli gibidir ne yapacağını bilemez. "Ben Ağgül'süz nasıl yaşarım, ama döner bir gün mutlaka kaçar gelir bana" deyip umutlanır. Günler günleri eskitir, aylar ayları. Hiçbir haber yoktur. Tek haber, arada şehre inenlerden yolu düşüp konağın önünden geçenlerden gelirmiş. Ağgül'ü yüzünü cama dayamış dalgın dalgın düşünürken görürlermiş. Mustafa'yı da en son elinde bir ceviz fidanıyla Kırlangıçtepe'ye tırmanırken görmüşler. Tepenin en görünür yerine diker fidanı sonra da yanık sesiyle bir türkü tutturmuş. O günden sonra kimse bilmez Mustafa'ya ne olduğunu. Kimi Çukurova'ya yerleşti der kimi ‘canına kıydı’ der. Ama Mustafa'nın son gün söylediği türkü kimsenin dilinden düşmemiş. Köyün de sınırlarını aşıp yankılanmış.
Ağgül Seni Camekanda Görmüşler
Siyah Saçın Sırmayınan Örmüşler
Ürüyamda Seni Bana Vermişler
Beni Böyle Yakar Gor Gider Misin
Evvel Sevip Sonra Terk Eder Misin
Acı Poyraz Gibi Deli Esmedim
Kaderime Küstüm Sana Küsmedim
Ben O Yarimden Umudumu Kesmedim
Beni Böyle Yakar Gor Gider Misin
Evvel Sevip Sonra Terk Eder Misin
Bir ismi AliÂdir bir ismi Veli
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Yaşanmış Türkü Hikayeleri
Kesik Çayır Biçilir Mi
Meram bağları, Meram çayırları tanıktır, böylesi yiğit her anaya kısmet olmaz. İnadına mertti, inadına yiğit, inadına yağızdı.
Konya'nın valisi o yıl Meram'da otururdu hep. Meram o zamanlar da en saygıdeğer yeriydi şehrin, Mevlevi dedeleri Meram'daydı, çelebiler hepten Meram'daydı. Ve Vali paşanın yâveri, genç yâveri Meram'dan çok az inerdi Konya'ya. Bütün oralar bu genç adamı, o da bütün oraları tanırdı,hem de iyi tanırdı.
Yâver, fesini sola doğru devirdi. Güz demiydi. Serindi ama o yanıyordu. Korkmuyordu. Oysa Kocamış bir gece yollara düşmüştü "Dutlu"dan Meram'a doğru, akşam namazından sonra. Korkmuyordu.
"Sırtıma sepken yağıyor."
"Yanuben yorgun gelirim."
demiş elin oğlu zamanında. Yâver işte bu hâl idi. Konya severdi bu delikanlıyı; O da Konya'yı. Ama Konya'dan daha çok sevdiği bir şey bir kişi, bir hatun kişi vardı. Meram'a ilk zamanlar sık gelirdi. Aslı Konaya'lı değildi.
Sevdiceği bir Mevlevi çelebisinin kızıydı. Düşünün, Allah etmesin dile düşerlerse ötesi yoktu bu işin. Allah etmesin dile düşerlerse, Musalla mezarlığında selviler hüzzam makamından bir şarkıyla başlayıverirlerdi. Allah etmesin, gençti. Konya'nın delikanlısı zaten pek hayır okumuyordu adının üstüne. Allah etmesin. Ama yine de kotkmuyordu işte.
Sevdiceği bir Mevlevi çelebisinin kızıydı. Gelirken- giderken bir şeyler olmuştu. Bir şeyler olmuştu çünkü. Loraslarından kalkan ebabil kuşları, kanatlarında "Günaydınlar" getirdilerdi bir gün. Ebabil kuşlarının gözleri kahverengiydi, sol ellerinin üstünde bir "Ben" vardı ebabil kuşlarının.
Bu gece onunla buluşacaktı. İlk buluşmaları değildi bu şüphesiz. Ama Meram'ın o ördekbaşı ve şili çayırları o "incecik" çayırları tanık olsun ki en mutlusuna gidiyordu buluşmalarının.
Yâver fesini sol yana devirdi ve bıyıklarını burdu. Eli-ayağı yanıyor gibiydi. Kerpiç duvarı aşmıya çalıştı. Ceketi tozlandı, aldırmadı, hemen şöyle silkiverdi eliyle, ince çayırlar ayağına dolaştılar aldırmadı.
Çelebi kızı, Zerdalinin altına vardı. Gözleri apaydınlıktı, kahverengiydi.
Yâver yanına gelince, oturuverirdi çayırların üstüne. Yâver o cesaretsiz elleriyle çelebi kızın elini tutacak oldu, edemedi. Oturdu.
Konya pul pul dirildi gözbebeklerine. Yalnız Konya değil dünyalar onundu. Anasını hatırladı, bir zaman sonra, memleketini hatırladı, sonra kalkıp gitmek istedi, niye istedi bilmem, gidemedi.Oturdu.
Derken efendim sekiz iklimden ipil ipil bir batı rüzgarının seranadı başladı. Kız konuşuyordu. Çelebi kızı. Derken efendim, Dere tarafından bir bülbülü vurdular, ne hacetti, kız konuşuyordu, yâver öldü öldü dirildi.
Konuştular. Kızın elleri yâverin ellerinde serindi. Uzun uzun konuştular. Aşktı bu dost. Sevgiydi. Ne Konya vardı önlerinde, ne zerdali ağaçları, Ne Meram, ne paşa, ne çayırlar ve ne de sekiz taraflarından sekiz kara binayla onları gözetleyen sekiz Konya uşağı.
Derken efendim, yâver "Haydi hoşçakalasız" diyecekti, diyemedi. Derken efendim sekiz karabina sekiz kurşun kuştu yâverin suratına. Derken efendim, yâver "gidem" dedi, gidemedi. Önce sallandı sağ ayağının üzerinde üç kez. Sonra sa yanına devrildi. Kıpırdayamadı bile. Sekiz Konya delikanlısı için sanki bir şey olmamıştı. Dere yöresine doğru "Konyalı" yı çağıraraktan yürüdüler.
Sabah yakındı. Çelebi kızı ölü sevgilinin üstüne eğildi. Öylece kaldı.
Gün ışığında ölü yâveri ve çelebi kızını "incecik" çayırların üstünde buldular.
Paşa, vali paşa, yâverin anasına yanık künyesini gönderdi yarıntesi günü.
"İnce çayır biçilir mi
Sular ayaz içilir mi
Bana yardan vaz geç derler
Yâr tat'lolur geçilir mi"
Sonra arkasından, mezar taşı olsun garibin diye bu türküyü yakıverdiler. "İnce çayır biçilir mi?" Biçtiler bile.
"Aman ben yandım, paşam ben yandım,
Ellerin köyünde vuruldum kaldım."
Kaynak:
Kamil UĞURLU
Bir Konya Türküsünün Doğuş Hikayesi
Türk Folklor Araştırmaları-Kasım 1963
Meram bağları, Meram çayırları tanıktır, böylesi yiğit her anaya kısmet olmaz. İnadına mertti, inadına yiğit, inadına yağızdı.
Konya'nın valisi o yıl Meram'da otururdu hep. Meram o zamanlar da en saygıdeğer yeriydi şehrin, Mevlevi dedeleri Meram'daydı, çelebiler hepten Meram'daydı. Ve Vali paşanın yâveri, genç yâveri Meram'dan çok az inerdi Konya'ya. Bütün oralar bu genç adamı, o da bütün oraları tanırdı,hem de iyi tanırdı.
Yâver, fesini sola doğru devirdi. Güz demiydi. Serindi ama o yanıyordu. Korkmuyordu. Oysa Kocamış bir gece yollara düşmüştü "Dutlu"dan Meram'a doğru, akşam namazından sonra. Korkmuyordu.
"Sırtıma sepken yağıyor."
"Yanuben yorgun gelirim."
demiş elin oğlu zamanında. Yâver işte bu hâl idi. Konya severdi bu delikanlıyı; O da Konya'yı. Ama Konya'dan daha çok sevdiği bir şey bir kişi, bir hatun kişi vardı. Meram'a ilk zamanlar sık gelirdi. Aslı Konaya'lı değildi.
Sevdiceği bir Mevlevi çelebisinin kızıydı. Düşünün, Allah etmesin dile düşerlerse ötesi yoktu bu işin. Allah etmesin dile düşerlerse, Musalla mezarlığında selviler hüzzam makamından bir şarkıyla başlayıverirlerdi. Allah etmesin, gençti. Konya'nın delikanlısı zaten pek hayır okumuyordu adının üstüne. Allah etmesin. Ama yine de kotkmuyordu işte.
Sevdiceği bir Mevlevi çelebisinin kızıydı. Gelirken- giderken bir şeyler olmuştu. Bir şeyler olmuştu çünkü. Loraslarından kalkan ebabil kuşları, kanatlarında "Günaydınlar" getirdilerdi bir gün. Ebabil kuşlarının gözleri kahverengiydi, sol ellerinin üstünde bir "Ben" vardı ebabil kuşlarının.
Bu gece onunla buluşacaktı. İlk buluşmaları değildi bu şüphesiz. Ama Meram'ın o ördekbaşı ve şili çayırları o "incecik" çayırları tanık olsun ki en mutlusuna gidiyordu buluşmalarının.
Yâver fesini sol yana devirdi ve bıyıklarını burdu. Eli-ayağı yanıyor gibiydi. Kerpiç duvarı aşmıya çalıştı. Ceketi tozlandı, aldırmadı, hemen şöyle silkiverdi eliyle, ince çayırlar ayağına dolaştılar aldırmadı.
Çelebi kızı, Zerdalinin altına vardı. Gözleri apaydınlıktı, kahverengiydi.
Yâver yanına gelince, oturuverirdi çayırların üstüne. Yâver o cesaretsiz elleriyle çelebi kızın elini tutacak oldu, edemedi. Oturdu.
Konya pul pul dirildi gözbebeklerine. Yalnız Konya değil dünyalar onundu. Anasını hatırladı, bir zaman sonra, memleketini hatırladı, sonra kalkıp gitmek istedi, niye istedi bilmem, gidemedi.Oturdu.
Derken efendim sekiz iklimden ipil ipil bir batı rüzgarının seranadı başladı. Kız konuşuyordu. Çelebi kızı. Derken efendim, Dere tarafından bir bülbülü vurdular, ne hacetti, kız konuşuyordu, yâver öldü öldü dirildi.
Konuştular. Kızın elleri yâverin ellerinde serindi. Uzun uzun konuştular. Aşktı bu dost. Sevgiydi. Ne Konya vardı önlerinde, ne zerdali ağaçları, Ne Meram, ne paşa, ne çayırlar ve ne de sekiz taraflarından sekiz kara binayla onları gözetleyen sekiz Konya uşağı.
Derken efendim, yâver "Haydi hoşçakalasız" diyecekti, diyemedi. Derken efendim sekiz karabina sekiz kurşun kuştu yâverin suratına. Derken efendim, yâver "gidem" dedi, gidemedi. Önce sallandı sağ ayağının üzerinde üç kez. Sonra sa yanına devrildi. Kıpırdayamadı bile. Sekiz Konya delikanlısı için sanki bir şey olmamıştı. Dere yöresine doğru "Konyalı" yı çağıraraktan yürüdüler.
Sabah yakındı. Çelebi kızı ölü sevgilinin üstüne eğildi. Öylece kaldı.
Gün ışığında ölü yâveri ve çelebi kızını "incecik" çayırların üstünde buldular.
Paşa, vali paşa, yâverin anasına yanık künyesini gönderdi yarıntesi günü.
"İnce çayır biçilir mi
Sular ayaz içilir mi
Bana yardan vaz geç derler
Yâr tat'lolur geçilir mi"
Sonra arkasından, mezar taşı olsun garibin diye bu türküyü yakıverdiler. "İnce çayır biçilir mi?" Biçtiler bile.
"Aman ben yandım, paşam ben yandım,
Ellerin köyünde vuruldum kaldım."
Kaynak:
Kamil UĞURLU
Bir Konya Türküsünün Doğuş Hikayesi
Türk Folklor Araştırmaları-Kasım 1963
Bir ismi AliÂdir bir ismi Veli
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Yaşanmış Türkü Hikayeleri
Hazin bir hikayesi olan ve çok severek dinlediğim bir Ege türküsüdür..
Bodrum Hakimi...
Uslu dur kadinim çildirtma beni
Ben artik bildigin o ten degilim
Bir baska yagmurla islak mendilim
Yeter artik aglatma beni
Uslu dur kadinim çildirtma beni
Dökülmüs yapragim, sararmis güzüm
Çigli kirpiklerle yaslidir gözüm
Bu gurbet ellerde ben bir öksüzüm
Yeter artik aglatma beni
Uslu dur kadinim çildirtma beni
TÜRKÜNÜN HİKAYESİ
Intihar eden Mefaret Hanim'in öyküsü yarim asirdir filmlere konu oldu, türküsü Bodrum ve Milas yöresinin dilinden düsmedi ama kimse "gerçegi" bilemedi. Bodrum Hakimi, simdi, Tolga Çandar'in çikardigi "Türküleri Egenin 2" albümüne adini verdi. Iste size birden fazla gerçegi olan yasanmis bir öykü.
Bodrumlular erken biçer ekini
Felege kurban mi gittin
Bodrum Hakimi
Türkiye'nin ilk kadin hakimlerindendi Bodrum Hakimi. Tek görev yeri Bodrum degildi elbet, ama Bodrumlular onu öyle sevmislerdi ki... Bu dürüst, gözüpek, "erkek gibi" hakim hanima saygiyla karisik bir sevgi duyuyorlardi. Aslen nereli oldugu önemli degildi, "Bodrum Hakimi" idi o.
"Mefaret Tüzün (Bodrum Hakimi) Tavsanli 1906 - Bodrum 1954
Türkiye'nin ilk kadin hakimlerinden olan Tüzün, 24 Eylül 1951 yilinda Bodrum'da göreve basladi. Kesiflere at sirtinda gidip gelen hakime hanim, cesurlugu ve girisimciligiyle kisa zamanda yöre halkinin sevgisini kazanmisti. 1954'te kaybettigi nisanlisinin ardindan Tüzün'ün de beklenmedik ölümü, Bodrum'da büyük üzüntü yaratti. Bodrumlular, Hakim'e olan sevgilerini adina bir türkü yakarak yasatmaya çalismislardir".
Bodrum'da iz birakanlar takviminde böyle tanitiliyor Bodrum Hakimi Mefaret Tüzün. Hakkinda bundan fazlasini ögrenmek de pek mümkün degil zaten. Denediginiz zaman resmi makamlardan da Bodrum'un yaslilarindan da ayni tepkiyi aliyorsunuz: "Niye soruyorsunuz? Geçmis zaman, ne olmussa olmus bitmis iste, ögrenip de ne yapacaksiniz?" Bodrumlular söz birligi etmisçesine 43 yildir sakliyor Mefaret Hanim'in ölüme götüren sirri.
Mefaret Hanim'in arkasindan halkin yaktigi türküyü yillar sonra seslendirip yeni albümüne alan Tolga Çandar, uzun süre bu sirrin izini sürmüs. Ama zar zor açtigi her kapinin arkasinda birbirinden farkli öyküler çikmis karsisina.
Bunlardan bir tanesine göre, Hakim Hanim Bodrum'da bir gence idam cezasi vermis. Bunun üzerine çocugun agabeyi onu kaçirip Turgutreis'in karsisindaki Çatal adalarinda tecavüz etmis. Bundan çok etkilenen Mefaret Hanim da dönüste kendisini öldürmüs.
Anlatilan diger öyküler ise ayrintilari farkli olsa da Mefaret Hanim'in ölümünün arkasinda bir ask oldugu yolunda. Bunlardan biri, "Bodrum Hakimi" filmine de konu olan öykü. Türkan Soray'in bütün azametiyle canlandirdigi muhtesem hakim hanimin hiçbir zor karsisinda egilmeyen basi sonunda bir aska yenik düsüyordu. Ya sevdigi adama ölüm cezasi verecekti, ya da... Ikinci yolu seçti Bodrum Hakimi.
Su Bodrum'un daglarinda ceylanlar dolasir
Kara haber Mefaret Hanima pek tez ulasir
Bodrum'da siki siki mühürlenmis agizlardan yarim yamalak dökülenler ise, hakim hanimin sevgilisinin filmdeki gibi bir suçlu degil, Bodrum'un savcisi oldugu yönünde. Ama bu askin Mefaret Hanim'i neden intihara sürükledigi konusunda rivayet muhtelif. Karsiliksiz degildi aski besbelli. Ama herhalde evlenemeyeceklerdi. Ama neden? Savci evli miydi, ya da önce evlilik vaadettigi Mefaret Hanim'i sonra terk mi etti... Büyük olasilikla Bodrumlular pek sevdikleri "hakim hanim"larina böyle gayrimesru bir iliskiyi yakistirmak istemediklerinden susuyorlar bu konuda, takvimlerinde bile "nisanlisi" sifatini kullanmayi tercih ediyorlar.
Mefaret Hanim'in son gecesine iliskin anlatilanlar ise daha da hazin. Milasli Türk sanat müzigi bestekari Zeki Duygulu'nun konseri var o gece. Bodrumlular ciple Milas'in yolunu tutuyor. Mefaret Hanim da aralarinda. Ve o gece konserde bir sarkiyi tam üç kez çaldiriyor:
Uslu dur kadinim çildirtma beni
Ben artik bildigin o ten degilim
Bir baska yagmurla islak mendilim
Yeter artik aglatma beni
Uslu dur kadinim çildirtma beni
Dökülmüs yapragim, sararmis güzüm
Çigli kirpiklerle yaslidir gözüm
Bu gurbet ellerde ben bir öksüzüm
Yeter artik aglatma beni
Uslu dur kadinim çildirtma beni
Bu konser Bodrumlular'in Mefaret Tüzün'ü son görüsü oluyor. Tolga Çandar o gece kendini asan hakim hanimin ölümünün Bodrum'da ne büyük bir üzüntü yarattigini annesinden dinlemis. O zamanlar henüz çocuk olan annesi tarlada çalisirken gelen ve mola veren otobüsü ve üstündeki cenazeyi hiç unutmamis. Yillarca ne bu öykü düsmüs dilinden ne de Bodrum Hakimi'nin türküsü.
Hakim Hanim'in memleketi Kütahya Tavsan
Hakim Hanim sen eyledin bizleri perisan
Bu Kütahya konusu da ayri bir muamma. Takvimde de türküde de Mefaret Hanim'in Tavsanlili oldugu söylense de bunun asli yok gibi. Tavsanli kaymakamiyla konusan Tolga Çandar Hakim Hanim'in bir süre Tavsanli'da görev yaptigini, tipki Bodrum'daki gibi yöre halki tarafindan çok sevildigini, giderken de gözyaslari içinde konvoylarla ugurlandigini ögrenmis. Mefaret Tüzün'ün gerçekte Tekirdagli oldugu saniliyor.
Çandar, kendisini çocuklugundan beri derinden etkileyen bu kadinin pesini birakmamaya kararli. Elinde Bodrum kaymakamligindan zar zor edindigi sararmis bir fotograf var. Hakim'in sevgilisi oldugu söylenen savciyi aramis, bulamamis, akrabalarina sormus, ögrenememis, simdi Adalet Bakanligi'nda arastirmalarina devam ediyor. Bu arada da hiç olmazsa bir türküyle bu talihsiz kadina bir selam gönderiyor.
Türkü, Bodrumlular'in yaktigi bir agit ama Milasli radyo sanatçisi Nazmi Yükselen onu TRT repertuvarina girecek sekilde düzenlemis ve 60'li yillarda plaga okumus. Isin ilginç yani, Tolga Çandar Yunan adasi Kos'ta da dinlemis bu türküyü. Hemen sormus "bu ne?" diye, "karsida yasanmis bir öykü" demisler. Simdi Tolga Çandar'in sesiyle yeniden hayat buluyor "Bodrum Hakimi"nin öyküsü. Çok sade, tek bir baglamayla, kirk yil uzaktan yürekleri daglamaya devam ediyor:
Nasil astin Mefaret Hanim ipe de kendini
Altin makas gümüs biçak ile dogradilar tenini
Bodrum Hakimi...
Uslu dur kadinim çildirtma beni
Ben artik bildigin o ten degilim
Bir baska yagmurla islak mendilim
Yeter artik aglatma beni
Uslu dur kadinim çildirtma beni
Dökülmüs yapragim, sararmis güzüm
Çigli kirpiklerle yaslidir gözüm
Bu gurbet ellerde ben bir öksüzüm
Yeter artik aglatma beni
Uslu dur kadinim çildirtma beni
TÜRKÜNÜN HİKAYESİ
Intihar eden Mefaret Hanim'in öyküsü yarim asirdir filmlere konu oldu, türküsü Bodrum ve Milas yöresinin dilinden düsmedi ama kimse "gerçegi" bilemedi. Bodrum Hakimi, simdi, Tolga Çandar'in çikardigi "Türküleri Egenin 2" albümüne adini verdi. Iste size birden fazla gerçegi olan yasanmis bir öykü.
Bodrumlular erken biçer ekini
Felege kurban mi gittin
Bodrum Hakimi
Türkiye'nin ilk kadin hakimlerindendi Bodrum Hakimi. Tek görev yeri Bodrum degildi elbet, ama Bodrumlular onu öyle sevmislerdi ki... Bu dürüst, gözüpek, "erkek gibi" hakim hanima saygiyla karisik bir sevgi duyuyorlardi. Aslen nereli oldugu önemli degildi, "Bodrum Hakimi" idi o.
"Mefaret Tüzün (Bodrum Hakimi) Tavsanli 1906 - Bodrum 1954
Türkiye'nin ilk kadin hakimlerinden olan Tüzün, 24 Eylül 1951 yilinda Bodrum'da göreve basladi. Kesiflere at sirtinda gidip gelen hakime hanim, cesurlugu ve girisimciligiyle kisa zamanda yöre halkinin sevgisini kazanmisti. 1954'te kaybettigi nisanlisinin ardindan Tüzün'ün de beklenmedik ölümü, Bodrum'da büyük üzüntü yaratti. Bodrumlular, Hakim'e olan sevgilerini adina bir türkü yakarak yasatmaya çalismislardir".
Bodrum'da iz birakanlar takviminde böyle tanitiliyor Bodrum Hakimi Mefaret Tüzün. Hakkinda bundan fazlasini ögrenmek de pek mümkün degil zaten. Denediginiz zaman resmi makamlardan da Bodrum'un yaslilarindan da ayni tepkiyi aliyorsunuz: "Niye soruyorsunuz? Geçmis zaman, ne olmussa olmus bitmis iste, ögrenip de ne yapacaksiniz?" Bodrumlular söz birligi etmisçesine 43 yildir sakliyor Mefaret Hanim'in ölüme götüren sirri.
Mefaret Hanim'in arkasindan halkin yaktigi türküyü yillar sonra seslendirip yeni albümüne alan Tolga Çandar, uzun süre bu sirrin izini sürmüs. Ama zar zor açtigi her kapinin arkasinda birbirinden farkli öyküler çikmis karsisina.
Bunlardan bir tanesine göre, Hakim Hanim Bodrum'da bir gence idam cezasi vermis. Bunun üzerine çocugun agabeyi onu kaçirip Turgutreis'in karsisindaki Çatal adalarinda tecavüz etmis. Bundan çok etkilenen Mefaret Hanim da dönüste kendisini öldürmüs.
Anlatilan diger öyküler ise ayrintilari farkli olsa da Mefaret Hanim'in ölümünün arkasinda bir ask oldugu yolunda. Bunlardan biri, "Bodrum Hakimi" filmine de konu olan öykü. Türkan Soray'in bütün azametiyle canlandirdigi muhtesem hakim hanimin hiçbir zor karsisinda egilmeyen basi sonunda bir aska yenik düsüyordu. Ya sevdigi adama ölüm cezasi verecekti, ya da... Ikinci yolu seçti Bodrum Hakimi.
Su Bodrum'un daglarinda ceylanlar dolasir
Kara haber Mefaret Hanima pek tez ulasir
Bodrum'da siki siki mühürlenmis agizlardan yarim yamalak dökülenler ise, hakim hanimin sevgilisinin filmdeki gibi bir suçlu degil, Bodrum'un savcisi oldugu yönünde. Ama bu askin Mefaret Hanim'i neden intihara sürükledigi konusunda rivayet muhtelif. Karsiliksiz degildi aski besbelli. Ama herhalde evlenemeyeceklerdi. Ama neden? Savci evli miydi, ya da önce evlilik vaadettigi Mefaret Hanim'i sonra terk mi etti... Büyük olasilikla Bodrumlular pek sevdikleri "hakim hanim"larina böyle gayrimesru bir iliskiyi yakistirmak istemediklerinden susuyorlar bu konuda, takvimlerinde bile "nisanlisi" sifatini kullanmayi tercih ediyorlar.
Mefaret Hanim'in son gecesine iliskin anlatilanlar ise daha da hazin. Milasli Türk sanat müzigi bestekari Zeki Duygulu'nun konseri var o gece. Bodrumlular ciple Milas'in yolunu tutuyor. Mefaret Hanim da aralarinda. Ve o gece konserde bir sarkiyi tam üç kez çaldiriyor:
Uslu dur kadinim çildirtma beni
Ben artik bildigin o ten degilim
Bir baska yagmurla islak mendilim
Yeter artik aglatma beni
Uslu dur kadinim çildirtma beni
Dökülmüs yapragim, sararmis güzüm
Çigli kirpiklerle yaslidir gözüm
Bu gurbet ellerde ben bir öksüzüm
Yeter artik aglatma beni
Uslu dur kadinim çildirtma beni
Bu konser Bodrumlular'in Mefaret Tüzün'ü son görüsü oluyor. Tolga Çandar o gece kendini asan hakim hanimin ölümünün Bodrum'da ne büyük bir üzüntü yarattigini annesinden dinlemis. O zamanlar henüz çocuk olan annesi tarlada çalisirken gelen ve mola veren otobüsü ve üstündeki cenazeyi hiç unutmamis. Yillarca ne bu öykü düsmüs dilinden ne de Bodrum Hakimi'nin türküsü.
Hakim Hanim'in memleketi Kütahya Tavsan
Hakim Hanim sen eyledin bizleri perisan
Bu Kütahya konusu da ayri bir muamma. Takvimde de türküde de Mefaret Hanim'in Tavsanlili oldugu söylense de bunun asli yok gibi. Tavsanli kaymakamiyla konusan Tolga Çandar Hakim Hanim'in bir süre Tavsanli'da görev yaptigini, tipki Bodrum'daki gibi yöre halki tarafindan çok sevildigini, giderken de gözyaslari içinde konvoylarla ugurlandigini ögrenmis. Mefaret Tüzün'ün gerçekte Tekirdagli oldugu saniliyor.
Çandar, kendisini çocuklugundan beri derinden etkileyen bu kadinin pesini birakmamaya kararli. Elinde Bodrum kaymakamligindan zar zor edindigi sararmis bir fotograf var. Hakim'in sevgilisi oldugu söylenen savciyi aramis, bulamamis, akrabalarina sormus, ögrenememis, simdi Adalet Bakanligi'nda arastirmalarina devam ediyor. Bu arada da hiç olmazsa bir türküyle bu talihsiz kadina bir selam gönderiyor.
Türkü, Bodrumlular'in yaktigi bir agit ama Milasli radyo sanatçisi Nazmi Yükselen onu TRT repertuvarina girecek sekilde düzenlemis ve 60'li yillarda plaga okumus. Isin ilginç yani, Tolga Çandar Yunan adasi Kos'ta da dinlemis bu türküyü. Hemen sormus "bu ne?" diye, "karsida yasanmis bir öykü" demisler. Simdi Tolga Çandar'in sesiyle yeniden hayat buluyor "Bodrum Hakimi"nin öyküsü. Çok sade, tek bir baglamayla, kirk yil uzaktan yürekleri daglamaya devam ediyor:
Nasil astin Mefaret Hanim ipe de kendini
Altin makas gümüs biçak ile dogradilar tenini
Yaşanmış Türkü Hikayeleri
MEZAR ARASINDA HARMAN OLUR MU ?..
Osmanlı devrinde Afyonkarahisar (Karahisar-ı Sahip), Bursa iline bağlı bir sancak iken şehir merkezi, Karahisar kalesi etrafına yani kale ile Hıdırlık arasına toplanmıştır. Aynı zamanda şehir doğuya doğru gelişmektedir.
Şimdiki Kadınana İlkokulunun bulunduğu semt şehrin büyük mezarlığı idi. Bu mezarlığın ortasında patika yol bulunmaktadır. Halkın çoğu, işyerine veya evlerine giderken çoğu kez bu iki mezar arasındaki yoldan geçerlerdi. İki mezar arasında zaman zaman hadise olduğu için, ikindiden sonra bu yoldan geçen pek olmazdı.
O zamanlar Afyonkarahisar'da her mahallenin güvenliğini sağlayan efeler de bulunurdu. Semt halkının ırz ve namusunu korumak amacıyla, bellerinde silahlık, koltuk atlarında "yatıgan" ya da "kulaklı" adı verilen boyu uzun bıçaklar taşırlardı.
İki efe kavgaya tutuştuklarında birbirlerine karşı bıçağın sırtını vurmak suretiyle kendilerini savunurlardı. Kesinlikle bıçağı saplayarak karşısındakini yaralayıp öldürmezlerdi.
Afyonkarahisar defterdarlığından emekli 80 yaşında olan Hacı Mustafa Sağdıç, iki mezar arasında Kazım adlı efenin öldürülmesiyle ilgili olarak şunları söylüyor:
"Babam ve yaşlılardan edindiğim bilgiye göre; tahminen 1918 yılında bahsi geçen mezar arasında her nedense Kazım efe ile arkadaşı olan diğer efenin arası açılır ve iki mezar arasında karşılaşırlar, kavgaya tutuşurlar.
Türkünün sözlerinde adı geçen kaytan bıyıklı Kazım efe, Afyonkarahisar'da mertliği ve gözükaralığı ile tanınan ve sevilen bir kimsedir. Diğer efe ile kavgaya tutuştuğunda, Kazım efe yediği bıçak darbelerinin etkisi ile (diğer efe yatıganının sırtını değil yüzünü vurmuş Kazım efeye) gücünü kaybeder ve aldığı yaraların etkisiyle oraya yıkılır ve bir müddet sonra da ölür"
Bu olay üzerine Kazım efeye yakılan bu ağıt, aradan yıllar yılı geçmesine rağmen Afyonkarahisar'da halen "Kazım Türküsü" olarak çığırılmaktadır.
Öykünün Kaynağı: Hacı Mustafa Sağdıç, "Kaytanbıyıklar" lakabı ile anılmakta, Metli Mahallesi - Afyonkarahisar, Yaş: 80 (Bu bilgi 1993 tarihine aittir)
Öykünün alındığı kaynak kitap: Nazım Bursalıoğlu – Afyonkarahisar Yöresi
Mezar arasında harman olur mu
Kama kurşun yarasına derman olur mu
Kamayı vuranda din iman olur mu
Aslanım Kazımım yerde yatıyor
Kaytan bıyıkların kana batıyor
Mezar arasında kanlı kasaplar
İnsan ahbabına kamamı saplar
Cenazem gidiyor bakın ahbablar
Aslanım Kazımım yerde yatıyor
Kaytan bıyıkların kana batıyor
Mezar arasında melekler çoktur
Gelme doktor gelme çaresi yoktur
Bir Allah'tan başka hiç kimsem yoktur
Aslanım Kazımım yerde yatıyor
Kaytan bıyıkların kana batıyor
Mezarımın daşı kıbleye karşı
Üstündeki çimenler gözümün yaşı
Bakın ey ahbablar Kazimin naşı
Aslanım Kazımım yerde yatıyor
Kaytan bıyıkların kana batıyor
Mezar arasından atlayamadım
Döküldü cephanem toplayamadım
Zalım düşmanlar haklıyamadım
Aslanım Kazımım yerde yatıyor
Kaytan bıyıkların kana batıyor
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi