You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Türkiye Nereye Gidiyor...

Türkiye Nereye Gidiyor...

Administrator
Türkiye Nereye Gidiyor...
Türkiye nereye gidiyor?

[Resim: 010320090143427230920.jpg]

'Böyle giderse Genelkurmay Başkanı’nın eşi de türbanlı olur!'

,Verdana,Arial][Resim: 158.jpg] Mine Şenocaklı

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Öyle bir tablo çiziyor ki, içine beni de dahil edip, karanlık mı karanlık!.. “Sen de 10 yıl sonra röportaja başörtüsüyle gitmek zorunda kalacaksın!” diyor. “Peki böyle giderse Genelkurmay Başkanı’nın eşi de türbanlı olur mu bir 10 yıl sonra?” diye soruyorum, kendimi başörtüsüyle düşünerek... Cüneyt Ülsever de bana soruyor; “Üç yıl önce Cumhurbaşkanı’nın eşinin türbanlı olabileceğini tahayyül edebilir miydik?”

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Türkiye, 10 yıl sonra nasıl bir ülke olur?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Ben analizimi iki boyutta yapmak istiyorum: Birincisi, iç dinamikleri açısından Türkiye 10 yıl sonra nereye gelebilir? İkincisi de dünya konjonktürüyle beraber Türkiye nerelere sürüklenebilir? Bence ikisini birbirinden ayırt edemezsin ve zaman zaman da hangisi hangisini tetikliyor, onu da bilmek zor. Önce iç dinamiklerle başlayalım. Benim gördüğüm şu; en son Tarhan Erdem’in “Biz kimiz?” araştırması da gösteriyor ki, çok genel hatlarıyla söylediğimizde T.C. vatandaşları Cumhuriyetin vaat ettiği hayat tarzını büyük çapta benimsemiyor. Yani, senin, benim kıyafetimi, bizim tavırlarımızı... Ortaya çıkan bir gerçek var ki, Cumhuriyetle birlikte Osmanlı’dan devralınan, daha çok din referanslı, muhafazakâr hayat tarzını benimseyenlerin çoğunlukta olduğu bir ülke Türkiye.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Yani kabaca Türkiye’nin yüzde 70’i muhafazakâr tanımı doğru?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Evet. Bir kere, Türkiye’de Cumhuriyet’in vaat ettiği hayat tarzını benimseyenler 70 küsur yıldır egemen oldukları için kendilerini çoğunluk zannediyorlardı. Egemenlikleri biraz azalınca onlar da şok içinde gördüler ki, çoğunluk filan değiller, azınlıklar. Aslında çok da garip bir durum var ortada, onlar yüzde 30’lar mı, 20’ler mi bilmiyorum, ama azınlık olmalarına rağmen hâlâ ellerinde birtakım güçler var. Türkiye’nin garabeti burada! Nüfus olarak azlar, artık siyaseti belirlemekte azınlıkta kalıyorlar ama Türkiye ekonomisi açısından en fazla katma değeri hâlâ onlar yaratıyor. Belki 10 yıl sonra bu da değişmiş olacak ama bugün itibariyle böyle.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]]TÜSİAD’IN YERİNİ MÜSİAD ALACAK

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Yani 10 yıl sonra TÜSİAD’ın yerini MÜSİAD mı alacak?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Evet... Ama şu an itibariyle en fazla katma değeri TÜSİAD’ın da içinde yer aldığı kesim yaratıyor. Daha güçlüler, çünkü ortalama eğitim seviyeleri diğer yüzde 70’den fazla. Her ne kadar kovulsalar da hâlâ bürokrasi içindeler. Özellikle özel sektörde yönetici ve çalışan olarak etkinlikleri fazla. Hâlâ onların hayat tarzına destek veren medya çoğunluğu teşkil ediyor. Yani nüfus olarak azlar, bunun için artık siyasetteki etkileri azalıyor, ama hâlâ birtakım alanlarda dirençlerini sürdürecek güçleri var. Çok garip bir şekilde Silahlı Kuvvetler’in hemen hemen bütün bireyleri alt sınıflardan gelmesine rağmen, onlar da şimdilik bu azınlığın içinde...

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Peki ya muhafazakâr hayat tarzını benimseyenlerin durumu?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Bir kere muhafazakâr hayat tarzı deyince bundan illa ki türbanlıların anlaşılması şart değil. Anadolu’da bir kadın başı açık olduğu halde muhafazakâr hayat tarzına daha yakın durabilir. Haftada iki gün alkol alıp da beş vakit namazını kılan insanlar var. Onlar muhafazakâr hayat tarzına daha yakın duran insanlar. Yani yüzde 70 çok mutaasıp bir hayat yaşıyor diye anlaşılmamalı. Onların içinde ’mütedeyyin’ dediğimiz, hatta Taha Erdem’in deyimi de hoşuma gitti, ‘modern muhafazakârlar’ da var. Benim eniştem Hacca da gitti, gitmeden evvel rakı da içti, beş vakit namaz da kıldı ve koyu bir İnönücü olarak da öldü. Ben eniştemi nereye koyacağımı bilemiyordum. Ama şimdi modern muhafazakâr hayat tarzına daha yakın olduğunu söyleyebiliyorum. Artık Türkiye’nin insan dinamiği bence bu denkleme dayanmaya başladı. Ben bundan sonra Türkiye’nin artık salt Cumhuriyet Halk Partisi geleneği içinde bir iktidarı görmeyeceğini düşünüyorum. Bitti! Türkiye giderek muhafazakâr kesimin sosyal alanını genişlettiği bir ülke haline gelecek, benim 10 yıl sonrayla ilgili görüşüm bu. Ama şu konu yanlış anlaşılmasın; araştırmalar gösteriyor ki bu muhafazakârlık ’anti laiklik’ veya ’şeriatçılık’ değil. Bunu çok iyi ortaya koymak lazım. Türkiye’de en önemli hatalardan biri, muhafazakâr hayat tarzı ile şeriat talep eden ideolojiyi birbirinin içinde, birebir eşit görmek. Böyle bakarsak sanki Türkiye’nin yüzde 70’i şeriat istiyormuş gibi anlaşılıyor. Oysa AKP’nin içindeki yüzde 87.6 bile “Ben laiklikten yanayım. Din ile devlet işlerini ayrı istiyorum arkadaş” diyor. Yani bizim insanımızın Cumhuriyet ile olan sıkıntısı rejimin değişmesi üzerine kurulu bir sıkıntı değil, rejimin kendisine hayat alanı vermemesi üzerine kurulu bir sıkıntı. Dolayısıyla ben 10 yıl sonra, yerlerin değiştiği bir Türkiye’yi görüyorum. Nasıl ki 10 yıl evvel muhafazakârlar kendilerini popüler alanlardan dışlanmış, İstanbul’da belirli muhitlere sıkıştırılmış, sadece oralarda yaşamaya mahkûm edilmiş hissediyor idiyse, diğer kesim de kendisini aynı hissedecek.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Yani?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Geçtiğimiz 10 yıl içinde Fenerbahçe Stadı’ndan Bostancı’ya kadar hanımı çarşaflı bir beyefendinin ev kiralayabildiğini zannetmiyorum. Varsa istisnadır. Çarşaflı hanımıyla gelip de, “Kaç para bu ev arkadaş? Benim param da var, gücüm de, ben bunu kiralayayım” diyememiştir. Bu öyle bir oyundur ki, istenmeyeceğini bildiği için kendi de bunu talep etmez. Çünkü o alan bu bahsettiğim azınlığa aittir. 10 yıl sonra bence bu oyun tersine dönecek, yani popüler alanlarda muhafazakâr hayat tarzı daha belirgin ve görülür halde olacak. İstanbul da dahil, bence alkol kullananlar kendilerini daha dikkatli davranmak zorunda hissedecekler. İşte ’mahalle baskısı’ dediğimiz de bu. Anadolu zaten gitti. Belli yerlerde içki içilemiyor artık. İstanbul’da bile pek çok yerde “İçkili servisimiz yoktur” diye koca koca yazıyor. Restoran sahibi kendini savunuyor, “Korkmayın benden. Ben de sizdenim” diyor, bunu çevreye ilan ediyor. Ama taraflardan biri öbürünün hayat tarzına karışmaya başladığı anda önce özgürlükler, sonra demokrasi etkileniyor. Türkiye’nin başındaki en büyük bela bence bu. Daha önceleri bugün azınlıkta olan insanlar diğerlerine mahalle baskısı uyguladığı için, şimdi de onlar mahalle baskısı uyguluyor...

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Ama bizde ‘Dini inançlara karışılmadı’ diye genel bir söylem var...

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Doğru. Şekil olarak camiye gidilmesine karışılmadı. Ama demin söylediğim örneğin bana tersini göstersinler, gösteremezler. Bağdat Caddesi’nde türbanlı hanımını koluna alıp gezecek erkeğe belki kimse bir şey demez ama bakışların öyle bir gücü vardır ki, herkes etkilenir. Bugüne geldiğimizde ise benim korkum, bunun intikamının alınması. Yani “Sen bana eskiden özgürlüğü vermedin. Şimdi de ben sana bu özgürlüğü vermeyeceğim!” denmesi. Belki bu dönemin muhafazakârlığı ile Özal’ın muhafazakârlığının farkı da bu. Özal diyorduki, “Ya, otobüste hep beyazlar var, biraz yer açın, zenciler de binsin.” Erdoğan diyor ki, “Ey beyazlar otobüsten inin, siz yeteri kadar bindiniz, artık sadece siyahlar binecek.” Biri öbürünü de içlemeye çalışıyordu, öbürü ise dışlıyor. Türkiye bu yolda gidecek.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Peki bunun istisnası olmaz mı?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Bunun istisnası, değişimi, engellenebilmesi büyük kitleleri kucaklayan bir sol hareketle olabilir. İslamcı olmayan bir siyasi hareket çıkarsa, işte 1980’lerin hareketi gibi veya ben alkış tutuyorum hiç beklemediğimiz bir şekilde, kapanarak açılım yapan CHP bu yolda ilerlerse, yani “Ben gene laik, demokratik Cumhuriyet’ten yanayım. Benim yüzüm Batı’ya dönük. Ama sen de çarşafınla, türbanınla gelip aramızda yer bulabilirsin, ben seni kucaklıyorum. Samimiyetimi de sana şununla ispatlıyorum; gelsin AKP beraber bir Anayasal değişiklik yapalım. Alevi’nin hakkını Alevi’ye, Kürt’ün hakkını Kürt’e, muhafazakârın hakkını muhafazakâra teslim edelim” derse ve bu kabul görürse bu yol değişebilir. Belki o zaman benim çizdiğim karamsar tablo gerçekleşmeyebilir. Ama bence, Türkiye 10 yıl sonra daha muhafazakâr bir hayatın yaşandığı ve muhafazakârların kanunlarının geçerli olduğu, haşa kanunları değiştirmeden, ama zımni bir şekilde azınlıktaki kesime mahalle baskısının uygulandığı bir Türkiye olacak. Mesela sen belki de böyle gelemeyeceksin söyleşiye... Bazı semtlere de böyle giremeyeceksin. ”Acaba başımı örtsem mi?“ diyeceksin, örteceksin. Fatih’e anneni görmeye giderken, ”Başımı örteyim de anneme bir laf gelmesin“ diyeceksin.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Allah aşkına, Türkiye’de son yedi yılda olanları bir düşün. Bak, başını tümden kapatacaksın demiyorum, o alan paylaşımını anlatıyorum, belirli yerlere giderken kapatmak zorunda hissedeceksin...

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Yani Cihangir’de rahat olacağım, Fatih’e giderken kapalı gideceğim?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Evet. Eğer Cihangir’de oturmuyorsan ve bulunduğun muhitte azınlığa düşmüşsen, itiliyorsan Cihangir’de ev arayacaksın... Anadolu’ya git, tanıdığın bakkaldan bir şişe rakı al, hemen kağıda sarar ve görünmez hale getirir. Niye? Seni düşündüğü için... Yolda biri sana laf atmasın diye. Ben şimdi bile, Çengelköy’de, bunu kimseyi itham altında bırakmak için söylemiyorum, Migros’a gidip alışveriş yaptıktan sonra eve taşırken dikkatli davranıyorum. Bu dikkatli davranma duygusu beş sene evvel yoktu bende. Ama şimdi var. Sen Fatih’e, annemi rahatsız etmeyeyim diye başın örtülü gideceksin. Kocan devlette çalışıyorsa, ”Hanım, benim yükselmeme engel olma, ne olur sen de belirli yerlere giderken başını örtmeye dikkat et“ diyecek. Ben geçen yaz Sapanca’da yaşadım, komşun sana, ”Ya, rakını balkonda içme“ diyecek...

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Komşunuz size balkonda içme mi dedi?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Benim oğlum, fidancılık yapıyor Sapanca’da. Bir ev tuttu kendisine. Evin göle bakan muhteşem bir balkonu var. Bir müddet sonra ev sahibine şikayet etmişler komşuları, ”Çıplak balkonda içki içiyor“ diye... Olay şu; oğlum geç vakitlere kadar çalışıp, eve gece 10 gibi geliyor. Üstünde bir tişört var, çıkarıp bir şort giyiyor, yatmadan evvel bir bira alıp balkonda oturuyor, ”Biraz serinleyeyim de öyle yatayım“ diyor. Ama ev sahibine öyle bir cümle ile anlatılıyor ki bu, sanki balkonda fuhuş yapmış. Bu olaydan sonra ben gittim Sapanca’ya, balkonun bir komşular tarafından görünen bölümü var, bir de görünmeyen bölümü... Rakımı aldım, buzunu koydum, masayı çat diye görünmeyen bölüme çektim. Niye? Allah var, kimse bir şey söylemedi. Ama şöyle düşündüm; “Ben gideceğim oğlan kalacak. Yarın, ’Babası da bundan boktanmış, içkiciymiş’ demesinler...” 45 dakika uzakta, İstanbullu’nun yazlığa gittiği bir yeri konuşuyoruz. Mahalle baskısı budur. İşte yavaş yavaş sen de giyim kuşamına böyle dikkat edeceksin. Sosyal alanda böyle bir Türkiye oluşacak. Tabii ki bu Türkiye muhafazakâr hassasiyeti yüksek partilere ya da öyle algıladığı partilere oy verecek. Ya diğer partiler bu alana girmediği için İslamcı partiler ön planda olacak ya da CHP muhafazakâr kitlelere dönerek onların oyuna talip olacak.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]CHP’den umutlu musunuz?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Evet, hâlâ umutluyum, şu anlamda; demin dediğim gibi bu kavga Türkiye’nin zannettiği gibi laiklik kavgası değil. Adam diyor ki, ”Bırak beni, inancım çevresinde, geleneğime, örfüme uygun olarak yaşayayım. Bunun içinde karıma nasıl davrandığım hiç kimseyi ilgilendirmez. Ama ben Meclis karar değiştirsin, efendim işte 4 hanım almak serbest bırakılsın, bir erkek ile iki kadının şehadeti eşit olsun, yani dini kuralların öne çıktığı bir hukuk istemiyorum. Ama eskiden sen bana böyle yaptığın için sana da karışma hakkım var. “ Bu iki türlü karışmadır. Ben Harvard’da doktora yaparken, can arkadaşım Pakistanlı’ydı, her cuma namaza gidiyordu. Her cuma da kapımı çalıp, beni namaza davet ediyordu, gitmiyordum. Bir gün ”Ulan, yeter! Biliyorsun cevabı, niye çağırıyorsun?“ dedim. Güldü, ”Sen anlamıyorsun. Her seferinde ben bir Müslüman’ı Cuma’ya davet ederek sevap kazanıyorum” dedi. Arkadaşlığımıza bir halel gelmiyordu, bir gün olsun, ”Niye gelmiyorsun?“ diye surat etmek gibi bir adeti de yoktu. Can ciğer arkadaştık, ama her cuma bana bu teklifte bulunuyordu.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Türkiye’de de mahalle baskısı bu şekilde mi yaşanır sizce?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Yok. Bence baskı artacak... Arkadaşların, ”Ya, Mine böyle dekolte giyinme“ diyecekler.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]İyi de ben dekolte giyinmem ki!

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Ya da ”Mayoyla denize girme“ diyecekler. Şimdi bunlar çok iyi niyetle de söylenebilir, intikamla da söylenebilir, ama her ikisi de özgürlüğe müdahaledir. Yani ben sana bir şeyi ancak bir kere teklif edebilirim. Ondan sonra o konuyu tekrar açıyorsam orada baskı var demektir. Baskılar artacak... İçki içmek isteyenler sadece Cihangir, Nişantaşı ve Bağdat Caddesi’ne gidecek. Bazı Migroslar’da hiç alkol satılmayacak.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Migros satıldı ama Rahmi Koç bu yola gelir mi, yoksa direnir mi?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Birkaç gün önce Vehbi Koç Vakfı’nın ödül törenine gittim. Herhalde Türkiye ekonomisinin yüzde 60’ını yönetenler oradaydı. Ama içim burkularak şunu gördüm ki artık onlar azınlıkta, onlar çaresiz. Türkan Saylan’a çok saygı duyuyorum, çok takdir ediyorum, ”Hedefimiz 100 bin öğrenci okutmak“ derken, Fethullah Gülen’in dünyadaki okullarında 2 milyona yakın öğrenci olduğu aklıma geldi. O ”Türkiye’nin en zenginleri hedefimiz 100 bin haydi ileri!“ derken, Anadolu’dan çıkan insanlar 2 milyon insanı okutuyor. 500 küsur okul var böyle, Anadolu Kaplanları’nın desteğiyle kurulan. Ben yaşıyorum, görüyorum! ’Hadi, pamuk eller cebe’ deniyor. Okul binasının bütçesi bir gecede toplanıyor. Bu başka türlü bir kenetlenme.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]]Dolmabahçe görüşmesinden beri uslu bir Genelkurmay Başkanımız var

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Peki 10 yıl sonra Genelkurmay Başkanı’nın eşi türbanlı olabilir mi?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Olabilir. Hatırlayın, 3 yıl önce ne dendi? ”Türban katiyen Cumhurbaşkanlığı’na giremez. Girerse kıyamet kopar.“ Türban artık Çankaya’da... 10 yıl sonra Genelkurmay Başkanı’nın eşi de türbanlı olabilir. Niye olmasın? İkincisi, Emniyet Teşkilatı içinde Fethullahçılar’ın bu kadar güçlü olduğunu hayal edebiliyor muyduk? Edemiyorduk... Ne zaman geldiler, ne zaman yükseldiler, hiç birimiz bilmiyoruz bu tarihi. Dolayısıyla asker içinde de alt kadrolarda neler oluyor bilmiyoruz. İkincisi, benim çok merak ettiğim 27 Nisan 2007’de muhtıra veren Genelkurmay Başkanı, Dolmabahçe görüşmesinden sonra nasıl bu kadar uslu bir Genelkurmay Başkanı haline geldi? Bir cevap şu olabilir; hepimiz hayattan ders alırız, Genelkurmay Başkanı da öğrendi ki siyasete burnunu sokmaması lazım. Peki bu cevap doğruysa, niye aynı Genelkurmay Başkanı iktidara karşı o kadar uslu olduğu bir dönemde muhalefetle çatıştı? Niye Baykal’la kavga etti, niye MHP’yle kavga etti Irak meselesinde? Eğer siyaset yapmayacaksa hepsine karşı yapmaz. Niye iktidara karşı sustu da, muhalefete çatar hale geldi ve Cumhuriyet tarihimizde ilk defa CHP ile TSK arasında bir çatışma yaşadık?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif][BSizce neden?[/B]

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Cevabını bilmiyorum! Ama çok net bir şekilde 27 Nisan’da hepimiz biliyorduk ki, Meclis 367 ile toplanamadığı için bu iş bitti, yani TSK istediğini elde etti. Ona rağmen muhtıra verdiler. O kadar sertleştiler. Arkasından Başbakan, Dolmabahçe’de Genelkurmay Başkanımızı misafir etti iki saat. Abdullah Gül kardeşine dahi söylemediği bir konuşma oldu ve ondan sonra inanılmaz uslu bir Genelkurmay Başkanımız oldu. Ama kime karşı? Siyasete karşı uslu değil, iktidara karşı uslu.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif][BNe konuşulduğu da hâlâ bilinmiyor...[/B]

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Bence Cumhuriyet tarihimizin dönüm noktalarından biri. Ha, buradan ben şunu algılıyorum; eskisi gibi korkulan bir TSK mı olacak? Hayır... Artık şartlar eşitleniyor gibi geliyor bana. TSK’dan 2007’de korktuğumuz kadar 2008’de korkmuyoruz. 2009’da 2008’de korktuğumuz kadar korkmayacağız. Yanlış anlaşılmasın, TSK’nın, Türkiye’nin gücünün bir parçası olmak anlamında benim çizdiğim resmi yine çok güçlü olacak. TSK’ya büyük ihtiyaç var ama Türkiye’nin gündelik iç siyasetini yönlendirme açısından öyle çok korktuğumuz bir TSK olmayacak...

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Yönümüzü Ortadoğu belirleyecek

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]İçeride Özal programı gibi bir liberal demokrat veya artık muhafazakâr hayat tarzına hiçbir itirazı olmayan, kucaklayan bir sosyal demokrat program bu gidişi tersine döndürebilir. Dış faktörlere gelince... Bence Türkiye’nin kaderini önümüzdeki 10 yıl içinde Ortadoğu çizecek. Ortadoğu’da Türkiye kaybederse daha sıkı bir muhafazakârlık yaşarız. Türkiye, Ortadoğu’yu kazanarak Avrupa’ya yüzünü dönerse daha yumuşak bir muhafazakârlık yaşarız. Ama illa ki muhafazakârlık yaşanacak, illa ki Türkiye Ortadoğu ilişkilerini yeniden tarif edecek, bunlardan kaçış yok.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Azınlığın tarafsız sesi

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Yaşam tarzı, düşünce biçimi ve aile yapısıyla azınlıktan biri... Şu yüzde 30’luk azınlıktan. Yani genelde ”Eyvah, özgürlük gidiyor, mahalle baskısı geliyor“ diye korkanlardan... Bir farkla, o da korkuyor belki, ama Hürrriyet Gazetesi’nde yazdığı yazılarında tarafsızlığını koruyor. ”Entelektüel olmak gayretiyle, taraf olmamaya, iki tarafa da aynı mesafeden bakmaya çalışıyorum“ diyor. Orta sınıf bir aileden geliyor. Giyimi, okudukları, tercihleri Batılı... Kabaca ’Cumhuriyet çocuğu’ diyelim. Annesi Samsun Tekel Fabrikası’nda işçi, babası devlet memuruymuş. Belki zengin değillermiş, ama Ülsever’i çok iyi yetiştirmişler. Ankara Maarif Koleji’nin ardından dönemin en iyi kolejlerinden High School’da kapmış mükemmel İngilizce’yi. Robert Kolej ile daha da perçinlenmiş eğitimi. Yüksek öğrenim Boğaziçi Ekonomi. Bu da kesmemiş; Amerika’da Johns Hopkins ve Columbia’da uluslararası ilişkiler ve insan kaynakları ekonomisi konularında master, ardından Harvard Üniversitesi’nde doktora yapmış. ”Galiba Türkiye’de insan kaynakları ekonomisi alanında ilk doktora yapan kişiyim“ diyor.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Bu sağlam temelin yanında gazetecilik sağduyusunu hâlâ koruyabilen ender isimlerden biri Cüneyt Ülsever. İşte bu sebeple bu kadar bol köşe arasında ender bulunan analitik, tarafsız yazı okuma şansını yakalayabiliyoruz!

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]BU DİZİDE YER ALACAK BAZI İSİMLER

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Ali Bulaç, Abdülaziz Tantik, İlter Türkmen, Ümit Fırat, Prof. Nilüfer Narlı, Prof. Ünsal Oskay, Bahadır Kaleağası, İbrahim Betil, Nuray Mert, Hüseyin Gülerce, Mehmet Yaşin, Ahmet Hakan, Selim İleri, Michael Binyon (Times başyazarı), Quentin Peel (FT Başyazarı)

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]YARIN: * Prof. Fuat Keyman’a göre, 10 yıl sonra da AKP iktidarda olur mu? * Prof. Metin Heper, Türkiye’nin 10 yıl içinde bölgedeki gücünü nasıl değerlendiriyor? * Prof. Tosun Terzioğlu, Türkiye’nin önündeki fırsatlarını nasıl değerlendirmesi gerektiğini düşünüyor?
Son Düzenleme: 06/03/2009, 13:35, Düzenleyen: T U N Ç.
Administrator
Türkiye Nereye Gidiyor...
AKP laikleşecek TÜSİAD solu destekleyecek

[Resim: 020320090134515307833.jpg]

,Verdana,Arial][Resim: www.zohreanaforum.com] Mine Şenocaklı



[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Prof. Fuat Keyman, geleceği analiz ederken, bir rol değişimine işaret ediyor. Ona göre her zaman sağı destekleyen TÜSİAD, solu destekleyecek artık. Tabii ki bunun için merkez sol da bir dönüşüm geçirecek. Laikliği korumak söyleminden çıkıp laikliği güçlendirmek söylemine kayacak, aynı zamanda muhafazakâr değerlerin laik yapı içinde var olmasını sağlayacak düzenlemeleri de yapması gerekecek. Peki ya AKP ne olacak? Toplum daha da muhafazakârlaşsa bile laikleşecek!

[/url] Türkiye, 10 yıl sonra nerede olur?

Türkiye’nin 10 yıl sonra nerede olacağı, iç dinamikler kadar, dünyadaki dengelere ve yaşanacak süreçlere de çok bağlı olacak. Eğer, küresel ekonomik krize çözüm bulunamaz ve dünya ekonomisi çökerse ve bu çökmenin sonucunda siyasi ve toplumsal alanda çok ciddi çatışmalar ortaya çıkarsa, tabii ki Türkiye’nin de bu çatışmalardan ve krizden etkilenmemesi mümkün olmadığı için, 10 yıl sonra bugünden çok daha istikrarsız, çok daha ekonomik anlamda sıkıntılar çeken ve buna karşılık dinsel ve milliyetçi değerlerin çok daha güçlü olduğu ve kutuplaşmanın çok daha arttığı bir ülke olabileceğimizi söyleyebiliriz.

Peki, bu ihtimal yüksek mi?

Hayır. Ben dünyanın bu ekonomik krizden çıkacağını düşünüyorum. Bu ise küreselleşme dediğimiz sürecin yeni bir evreye girmesiyle mümkün olacaktır. Dünyanın küresel istikrarsızlıklara, küresel yoksulluklara, küresel işsizliklere, küresel dışlanmışlıklara, kısaca küresel adaletsizlik alanlarına çözüm bulacak şekilde bir düzenlenmeye doğru gideceğini düşünüyorum. Bu tabii zaman alacaktır ama ben Türkiye’nin bu yapı içinde önemli bir aktör olma özelliğini koruyabileceğini düşünüyorum ve burada tabii ki Türkiye bir ikilemle, bir tercihle karşılaşacaktır.

Nasıl bir tercihle?

Türkiye, dünyanın bu yeniden yapılanma sürecine kendisini önemli aktör olarak koyuyorsa, o zaman ülke içinde de muhakkak istikrarı, toplumsal bütünlüğü sağlayacak bir siyasi zihniyeti, bir reform sürecini yaşama geçirme tercihiyle karşı karşıya kalacaktır... Bu, bugünkü AKP hükümetinden daha iyi, daha demokratik, daha adaletli bir Türkiye yönetimini gerekli kılacaktır. O yüzden de eğer Türkiye dünyanın yeniden yapılanmasına paralel olarak hem dış politikada, hem ekonomik yapılanmada önemli bir aktör olarak yer almak istiyorsa muhakkak kendi iç istikrarını bugünkü yapılanmadan çok daha adaletli, çok daha demokratik, çok daha istikrarlı, çok daha toplumsal birlikteliğe dönük olarak yeniden yapılandırmak durumundadır.

[url=http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=225641&Categoryid=1] Peki ama bunu nasıl yapacak?

Türkiye’nin tercihi demokrasi ile az demokrasi, demokrasi ile siyasi partilerin kendi çıkarlarını toplum yararından önce gören, askeriye, yargı gibi devlet seçkinlerinin kendi iktidarlarını Türkiye’nin yararından daha önce gören, ekonomik aktörlerin kendi çıkarlarını Türkiye’nin yararından daha önce gören yapıdan çıkıp, Türkiye’yi nasıl bu hedefe götürebiliriz tercihini yapmalarıyla ilişkilidir. O yüzden Türkiye’yi AKP hükümetinden daha istikrarlı, daha demokratik, daha adaletli yapmak sadece AKP ve CHP, DTP, MHP gibi diğer siyasi partilerin değil, aynı zamanda askeri bürokrasi, yargı bürokrasisi, TÜSİAD, TOBB, MÜSİAD gibi ekonomik aktörlerle, sivil toplum aktörlerinin ve bizim gibi aydınların da bu yönde tercihi desteklemeleriyle olacaktır. Eğer bu tercihte çok netlik olmazsa, Türkiye daha da muhafazakârlaşabilir.

Cüney Ülsever, ‘Böyle giderse 10 yıl sonra röportaja giderken başını örtmek zorunda kalacaksın’ diyor. Katılıyor musunuz?

Bence bu olumsuz senaryodur... Evet, bu olabilir fakat Türkiye’nin o önemli ülke olma özelliği de yavaş yavaş yitirilir. Bugün şöyle bir dönüm noktası içindeyiz; Türkiye’ye baktığımız zaman bir taraftan aktif ve yapıcı bir dış politika var. Fakat öbür taraftan da hem Amerika’da hem Avrupa’da yapılan tartışmalara baktığımız zaman ana soru Türkiye’yi kaybediyor muyuz? 2002’den bugüne kadar AKP yönetimi içinde Türkiye’deki dış politikanın önemli bir dönüşüm gösterdiğini, çok aktif olduğunu ve bunun da Türkiye’ye bir saygınlık kazandırdığını biliyoruz. Fakat bu çok sürdürülebilir olmadı. Çünkü içinde ılımlı İslam tahlilini de barındırıyordu ve Türkiye bu politikadan zarar görmeye başladı. Ve kendi iç yapısı içinde muhafazakârlaşma dediğimiz, laiklikle ilgili sorunlar dediğimiz, kadın sorunu dediğimiz, cumhuriyet mitingi dediğimiz bu iç kutuplaşmalar, bu iç istikrarsızlıklar ortaya çıktı. O yüzden de bugün Amerika’ya, Avrupa’ya gittiğiniz zaman, ‘Türkiye’yi kim kaybetti?’ sorusu tartışılıyor, ‘Türkiye’yi nasıl yeniden kazanacağız?’ tartışılıyor.

Mesela Brooklyn Enstitüsü’nün yeni çıkardığı kitap Philip Gordon ve Ömer Taşpınar tarafından yazılmış. Kitabın ismi Türkiye’yi Yeniden Kazanmak. Yani Avrupa, Amerika ve Türkiye ittifakını yeniden güçlendirmek. Türkiye nasıl kaybedildi, kim kaybetti ve nasıl yeniden kazanılır tartışmasının önemli yanıtlarından biri şudur; Batı, Türkiye’yi ılımlı İslam olarak görme ve gösterme eğiliminden vazgeçip, bunun Türkiye’de kendi iç dinamikleri anlamında istikrarsızlık yarattığının farkına vardı. Hem Obama yönetimi hem de Avrupa Birliği Türkiye’yi tanımlayıcı esas unsurun demokratik düzenin güçlendirilmesi olduğunu gördü.

Batı, Türkiye için ‘Ilımlı İslam’ tahlilinden vazgeçti

Yani onların politikasıydı aslında bu ılımlı İslam da... O zaman CHP’nin yükselişi de Batı destekli olabilir mi?

Burada Batı’dan beklenen, ılımlı İslam tahlilinden, yatırımından vazgeçip Türkiye’de demokrasi desteklemek ve güçlendirmek üzerine bir söyleme geçmesi. Geçecek de... Öbür taraftan son dönemde CHP’de, hatta MHP’nin bazı açılımlarında da, hatta 29 Mart’tan sonra DTP’de de demokrasiyi güçlendirmeye doğru bir gidiş olacak. Örneğin CHP, AKP çekişmesinde AKP’ye karşı güçlenmenin semboller değil ancak ekonomik referanslarla, halkla bağlantı kurmayla ve yolsuzluklara karşı mücadeleyle olacağını düşünüyorum. Yolsuzluklara karşı mücadele de laikliği güçlendirecektir. Yani yolsuzlukların çok fazla olduğu, işsizliğin, yoksulluğun çok fazla olduğu, muhalefet partilerinin çok güçsüz olduğu, AKP’ye karşı bir alternatif olmadığı bir ülkede laiklik de zayıf olacaktır.

Yolsuzluklarla mücadele ve Kürt sorununun çözümü demokrasiyi güçlendirir diyorsunuz. Peki AKP bunu ister mi sizce?

Hayır ama Türkiye’nin tercihi demokrasi üzerine olacaksa Türkiye’nin söylemi laikliği korumak değil, laikliği güçlendirmek olmalıdır. Çünkü güçlenme reel sorunlara çözümle olur, ki bugünkü reel sorunlarımız yoksulluk, işsizlik, bölgesel eşitsizliktir ama aynı zamanda toplumsal yaşam alanlarında farklılıkları birlikte yaşamayı güçlendirmektir. O yüzden de bu iki alanda güçlenmiş partiler, CHP olsun, MHP ya da diğer partiler olsun, AKP’yle bugünkünden çok daha güçlü ve farklı bir mücadeleye, yani toplumsal sorunlara çözüm temelinde bir mücadeleye, bir rekabete gireceklerdir. Bu rekabette AKP’yi yenemeseler bile zorlamaları Türkiye’nin muhafazakârlaşması bağlamında ona ‘dur’ demek olacaktır. Türkiye’deki muhafazakârlaşma süreci AKP’nin gerisine giden bir dönüşüm süreci ise, o zaman bu dönüşüm sürecine karşı çok önemli bir tıpaç, bir sistemi koruyucu, güçlendirici ve kadınların özgürlüklerinden, farklılıkların özgürlüklerine kadar beraber yaşamaya dönük bir yapıyı güçlendirmeyi sağlayacaktır.

Saadet Partisi İstanbul adayı Prof. Mehmet Bekaroğlu, ‘AKP, ANAP’laştı. Dağılabilir’ diyor. Katılıyor musunuz?

AKP, Türkiye’de merkez sağı doldurmuştur ve kalıcıdır. Ama AKP gitse bile AKP’nin yerine gelen parti artık ANAP ya da Demokrat Parti türü bir parti olmayacaktır. Bence AKP’nin sorunlarını çözen bir parti olacaktır. Bu da ne demektir? Daha geriye giden bir parti olmaz. Yani AKP’nin Saadet Partileşmesi ile mümkün olmaz, bilakis muhafazakârlıkla liberalliği, muhafazakârlıkla demokratlığı, muhafazakârlıkla rejim arasındaki dengeyi AKP’den daha iyi kurabilen bir parti olabilir. Ama bu AKP’den çok daha farklı bir parti değildir. Bence Anadolu’nun zenginliğini temsil eden, o anlamda da muhafazakâr değerleri temsil eden bir partidir. ANAP, ondan evvel Adalet Partisi, ondan evvel Demokrat Parti, bunların hepsi devlet merkezci modernleşmenin içinden çıkan partilerdir. İçlerinde en liberalleri ANAP’tı. Ama o da devlet merkezci bir modernleşmenin içinden çıkan bir parti. Halbuki AKP devlet merkezci modernleşmeden değil, Selamet Partisi’nden başlayan süreçte Refah Partisi’nden farklılaşıp, toplum merkezli modernleşmeyi temsil eden bir partidir. O yüzden de AKP, ANAP’tan, Adalet Partisi’nden ve Demokrat Parti’den farklı bir partidir. Zenginleşen Anadolu’yu, şehir varoşlarını, toplumu temsil eden bir partidir. Bu nedenle de oyunu yüzde 33’lerden 47’ye çıkarmıştır. Bu nedenle de alternatifi olmadığı için, muhalefet çok zayıf olduğu için ilk defa siyaset biliminde bir ilginç örnek yaratacak şekilde, ekonomik krizin olduğu, yolsuzluk sorunlarının tartışıldığı ve ilginç bir şekilde geleceğe karşı ekonomik anlamda soru işaretlerinin ve belirsizliklerin fazla olduğu bir dönemde oyunu belki de yüzde 50’lere vardırarak yerel seçimlerden galip çıkabilir. Bu siyaset biliminde aykırı bir örnektir. Çünkü ekonominin düştüğü, krize girdiği ve iktidar partisiyle ilgili yolsuzlukların tartışıldığı ve geleceğe karşı belirsizliğin fazla olduğu dönemlerde muhakkak iktidar partilerinin oylarının düşmesi, muhalefet partilerinin oylarının artması gerekirken Türkiye’de bugün o olmayacak. O yüzden toplum muhafazakâr değerlerini sürdürecektir. Ama toplumun zenginleşme ve statüsünü artırma değerleri de vardır. Bugün Anadolu eski Anadolu değildir, Kayseri eski Kayseri değildir, Konya eski Konya değildir. O yüzden AKP toplumun isteklerini, taleplerini sadece ideoloji, yani din temelinde değil, aynı zamanda zenginleşme ve statü temelinde veremediği zaman, yerine onu verebilecek bir parti gelir. Fakat bu parti muhafazakârlığın dışında bir parti olmaz. Muhafazakârlaşma Türkiye’nin sosyal gerçekliğidir.

Ama AKP’nin yerini Saadet Partisi almaz diyorsunuz...

Evet. Saadet gibi partilerin Türkiye’de geçerliliği yoktur.

Ama bir dönüşüm içersinde?

Evet ama o Türkiye’de ’Aman AKP gitsin’ diyenlerin bir yanılgısı bence. Saadet gibi partiler Türkiye’de yüzde 47’lere varacak oyları alamazlar. Ancak Anadolu’yu AKP’den daha çok zenginleştirecek, AKP’den daha fazla statüsünü artıracak bir parti bu oyları alabilir.

AKP, 10 yıl sonra da var olur mu?

Olabilir, bu tabii muhalefetin, özellikle merkez solun kendisini nasıl yeniden yapılandıracağıyla ilgilidir. Ama AKP’deki değişimler toplumsal öğrenme süreci içinde kendisini yeniden yapılayan değişimlerdir. O yüzden belki AKP yöneticileri olmayabilir ama AKP’nin olması ülkemizin kurumsal yeniden yapılanmasıyla ilgilidir. Ama AKP hiçbir zaman daha şeriatçı bir parti olamaz. Muhafazakâr değerleri koruyan bir yapıda olur ve bunun da belirleyicileri Türkiye’de bu son dönemdeki toplumsal dönüşümün çok önemli aktörleri olan ekonomik İslam kimliğine yakın ya da o kimliğe sahip ekonomik ve kültürel aktörlerdir. O yüzden de AKP’nin nereye gideceği esasında hem dünyadaki değişmelere ama aynı zamanda Türkiye’nin bu dönüşümü içindeki toplumsal aktörlerin bu olaya nasıl baktığına bağlıdır, ki bu aktörlerin en belirleyicileri bence Yargıtay, devlet kurumları ya da askeriye gibi bürokrasi değil, bilakis Türkiye’deki ekonomik aktörlerdir, İslami aktörlerdir, MÜSİAD’dır.

Ama TÜSİAD değildir?

TÜSİAD değildir. TÜSİAD tabii ki burada kendisini yeniden konumlayacaktır. Türkiye’nin en önemli aktörüdür ama TÜSİAD’ın yeniden konumlanmasındaki tercihi muhakkak demokratik düzeni güçlendirmeye, yani merkez solu yeniden yapılandırmaya dönük olmalıdır.

Yani sola destek verecektir TÜSİAD diyorsunuz?

Evet. Bu biraz da şunu gösteriyor ki Türkiye bir taraftan bence laik bir aktördür, böyle olmaya devam edecektir ama aynı zamanda dünyalı bir aktördür. Yani dünya siyasetinin içinde olan, dünyaya önemli katkılar verme potansiyeline sahip, hatta dünyadaki değişmelerden de ciddi olarak etkilenen bir aktör... Türkiye hiçbir zaman bir İran olamaz. Malezya da olamaz. O yüzden Türkiye’ye baktığımız zaman, hem küresel dinamiklere, hem de Türkiye’deki içsel dinamiklerin dönüşümüne bakmamız lazım. Bu ikisine baktığımız zaman esasında tarihsel gerçeklik ve tarihsel dönüşüm, bir zamanlar hep sağı destekleyen TÜSİAD’ın, merkez solu desteklemesini getirdiği gibi, merkez solun da bugün laikliği korumak söyleminden çıkıp laikliği güçlendirmek söylemine kayması ve bu güçlendirme süreci içinde de muhafazakâr değerleri içselleştirmesi ve muhafazakâr değerlerin laik yapı içinde var olmasını sağlayacak düzenlemeleri yapması gerekir.

10 yıl sonra AKP’de laikleşecek diyebilir miyiz?

Evet. Toplum muhafazakârlaşıyor olabilir fakat AKP’nin daha laik bir hale gelmesi ama buna rağmen bugünkü laikliği koruyan CHP’nin de AKP’yi güçlendirecek, AKP’ye seçim kazandıracak, toplumsal sorunları artıracak bir tepkici milliyetçilikten çıkıp daha sol, daha sosyal demokrat değerlerle buluşması Türkiye’yi çok daha istikrarlı bir ülke yapar.

Yani AKP laikleşecek, CHP sosyal demokratlaşacak. Peki ya toplum? Daha mı muhafazakârlaşacak?

Evet. Ama modern muhafazakâr olacak. Türkiye biraz Amerikan toplumu gibi farklılıkların bir arada yaşamasının var olduğu bir toplum olacak. O yüzden de burada önemli olan siyasi aktörlerdir. Ben bir 10 yıl sonra böyle bir Türkiye’yi görüyorum. Ama bunların içinde siyasi aktörlerden, devlet seçkinlerinden iki şeyi muhakkak yapmalarını istememiz lazım. Bunlardan birisi Kürt sorununun çözümüdür, ikincisi de laikliği korumak değil, laikliği güçlendirmek söylemine merkez sol ve cumhuriyetçi güçlerin geçmesidir.

Kürt sorununu çözen Türkiye daha laik bir Türkiye olacaktır

Türkiye’nin 10 yıl sonra nerede olacağını belirleyecek bir diğer önemli değişken ise Kürt sorunudur. Yani Türkiye’nin Kürtler’le o büyük pazarlığı başarıyla yapıp yapamayacağıdır. Bu büyük pazarlığı ben iki boyutlu görüyorum. Bunlardan biri, Türkiye’nin kendi içindeki Kürt sorununu devletin bütünlüğünü tutmak şartı içinde çözmesi ve bugün artık terörden toplumsal kutuplaşmaya kadar çok ciddi bir istikrarsızlık yaratan bu sorununu çözmesi, ama aynı zamanda bu sorunu çözerken de Kuzey Irak’la olan bağlantısını yapılandırması ve artık Kuzey Irak’ın Türkiye için bir risk olmamasıdır. Bu yüzden de eğer Kürt sorununu çözebilirse Türkiye, muhafazakârlığıyla değil, demokratlığıyla, laikliğiyle ve cumhuriyetçi rejimin demokratikleşmesiyle çözecektir. O zaman tabii ki Kürt sorununu bu bağlamda çözen Türkiye’nin muhafazakârlaşma eğilimine karşı cumhuriyetçi, laik yapısını güçlü olarak sürdürmesi daha mümkün olacaktır. O yüzden de eğer Türkiye demokratikleşmeye doğru gidecekse, dünyanın yeniden yapılanmasında daha kilit ülke olma sürecini hem dış politikada hem kendi iç istikrarında sağlayacaksa, o zaman Kürt sorununun çözümü muhafazakârlaşmayla ilgili çok önemli ipucu verecektir. Bana göre Kürt sorununu çözen, Kürtlerle bu büyük pazarlıkta demokrasi temelinde çözüm sağlayan Türkiye muhafazakârlaşma süreci içinde de laik, seküler sistemini daha demokratik hale getirerek muhafazakârlaşmaya karşı da kendini koruyan bir Türkiye olacaktır...

Anadolu’daki muhazakâr kesim AKP’nin güçlü hegemonyasından rahatsız

CHP kalıcı mı?

CHP’nin ne kadar kalıcı olacağını bilmiyorum. Bugünkü söyleminin tam tersi, bizlerin de söylediği gibi daha sosyal demokrat, daha ekonomi ağırlıklı politikalar izlerse ve muhafazakâr kesimin laiklikle ilişkisini güçlendirecek bir yönde giderse kalabilir. O yüzden de Türkiye’de seçim kazanmak isteyen merkez sol partinin muhafazakârlaşmayı iyi okuması, bir toplumsal gerçeklik olarak görmesi, muhafazakârlaşmanın illa ki şeriat yaratmayacağı gerçeğini anlaması ve muhafazakârlaşmayla modernleşmenin beraber gidebileceğini ve AKP’ye oy verenlerin de sadece din temelinde değil, aynı zamanda ekonomi, iş ve orta sınıflaşma temelinde oy verdikleri gerçeğini görmesi ve muhafazakârlaşmayla ilişkilerde laikliği koruyacak, güçlendirecek şekilde bu sorunlara çözüm bulması gerekir. Anadolu’da yapmış olduğum son araştırmalarda ortaya çıktı ki, muhafazakâr olan çoğu kesim de bu son dönemde AKP’nin çok güçlü hegemonyasından, çok güçlenen yapısından tedirgin oluyor. Çünkü o zaman muhafazakâr kesim içinde de ’İlla AKP’li olmak zorundasın’ gibi bir sorun ortaya çıkıyor. Eğer AKP’li değilsen ekonomik olarak dışlanabilirsin, kültürel olarak dışlanabilirsin. Oysa muhafazakâr kesim hem kendi değerlerini koruyabilir, hem laik sistemle güçlü bir bağ içinde olabilir, hem de ekonomik olarak zengin olabilir... Bence AKP’ye alternatif partinin dünyadaki yeri sosyal demokrasidir, özgürlükçü soldur. Daha demokrat olmaktır. O yüzden CHP eğer kendisini var edecekse, bu yüzde 20 üst barajının ilerisine gitmesi gerekiyor. Kendisini bugünkü yapısının tam tersi olarak, reel sorunlara çözüm bulacak şekilde, gerçek sosyal demokrat, gerçek sol yapıya götürmesi gerekiyor.

AKP’yi Saadet değil, MHP zorlar

Ya MHP?

MHP, bence kitle partisi değil, kadro partisidir hâlâ. Kadro partisi olarak kendisini yenileme sürecindedir. AKP’yi zorlayacaktır. Bu anlamda Saadet Partisi değil, MHP Anadolu’da AKP’yi zorlayabilir. Fakat MHP’nin de tabii AKP gibi şöyle bir sorunu var; AKP’yi zorlamak için kendisini daha demokrat yapmak durumunda. Avrupa Birliği’nde Türkiye’yi daha güçlendirecek duruma getirmek durumunda. Tabii böyle bir yapı daha demokrat olmakla, daha liberal olmakla sağlanabilir. Bu da tabii MHP’yi MHP yapan o milliyetçi damarlarla ne kadar uyum içersinde olacaktır, o da bir soru işareti. Ama MHP, AKP’yi zorlamak için kendisini açmak durumundadır. Kendisini açtıkça, küreselleşme ve Avrupa Birliği süreçleriyle ilgili yeniden yapılandırdıkça, bu sefer de nasıl AKP içinde muhafazakârlaşma damarı varsa, MHP’de de bu milliyetçilik ana damarıyla bir çelişki ortaya çıkacaktır. O anlamda bence Türkiye’yi 10 yıl sonraya iyi taşıyacak, dünyanın bu yeniden yapılanmasındaki düzenleme ve kurumsal reform sürecine dönük olarak Türkiye’nin önemli ülke olması kimliğini daha iyi taşıyabilecek yapı merkez sol yapıdır. Zaten dünyada da son 10 yılda, eğer felaket olmayacaksa, kurumsal reform sürecine gidilecekse merkez sol bunun önemli ideolojilerinden biri olacaktır. Bugün bunu ABD’de Obama’da gördüğümüz gibi, başka ülkelerde de göreceğiz. O yüzden de Türkiye’yi on yıl sonra iyi yere taşıyacak aktör merkez soldur, fakat Türkiye’nin sorunu bu aktörün bugün Türkiye’de olmaması ve CHP’nin bunu yapamamasıdır.

Yeni bir sol hareket bekliyor musunuz peki? Muhafazakâr değerlere saygılı, bu yapıyı okumuş...

Böyle bir hareket de olabilir veya CHP de buraya doğru dönüşebilir.

KİMDİR?

KENDİNE özgü analizleriyle dikkat çeken bir siyaset bilimci... Kalbi solda, ama bilimsel çalışmalarında her zaman nesnel kalmayı başarabilen bir bilimadamı... Prof. Dr. Fuat Keyman, Koç Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler bölümünde öğretim üyesi. Aynı zamanda Koç Üniversitesi Küreselleşme ve Demokratikleşme Araştırma Merkezinin (GLODEM) direktörü ve Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi (EDAM) kurucu yönetim kurulu üyesi. Türkiye’nin demokratikleşmesi, küreselleşme, Türkiye’deki kimlik sorunları üzerine hem Türkiye’de hem de yurtdışında yayımlanmış pek çok kitabı var. Son çalışması yurtdışında yayımlanan, bugünlerde Türkiye’de de çıkacak olan ’Türkiye’yi Yeniden İnşa Etmek’ adlı kitabı. Prof. Keyman, Radikal Gazetesi’nin pazar eki Radikal İki’de yazıyor. Şu sıralar Türkiye’nin dış politikasını konu alan yeni kitabı üzerinde çalışıyor.

Administrator
Türkiye Nereye Gidiyor...
Anadolu alkolsüz bir yarımada olacak

[Resim: 030320090018217715605.jpg]Bırakın Erzurum’u, Balıkesir’de bile bir tek içkili restoran kaldı

,Verdana,Arial][Resim: www.zohreanaforum.com] Mine Şenocaklı

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Anadolu’yu yıllardır karış karış gezen ve değişimi yakından gözleyen Mehmet Yaşin, gelecek için pek iç açıcı bir tablo çizmiyor. “Anadolu, alkolsüz bir yarımada olacak” diye giriyor söze... Gördüklerini aktarması yetiyor tabloyu anlamak için. “Bırakın Konya ya da Erzurum’u, turizm kenti Balıkesir’de bir tek içkili lokanta kaldı. O da ne kadar direnecek belli değil” diyor

[/url] Yıllardır Anadolu’yu geziyorsunuz. Değişimi çok iyi gözlemişsinizdir. Sizce Türkiye 10 yıl sonra nasıl bir ülke olur?

10 yıl sonrasını hayal ettiğim zaman benim için iyi bir Türkiye görmüyorum. Benim yaşam anlayışıma, yaşam gustoma hitap edecek bir Türkiye’de yaşayamayacağımı sanıyorum. Benim hayallerim vardı. Emekli olunca Anadolu’nun küçük bir kasabasında yaşamayı düşlerdim. Yaşamın daha kolay, daha ucuz olduğu, emekli maaşıma ilaveler yaparak yaşayabileceğim bir kasaba düşlerdim. Şimdi o düşlerim yok. Çünkü yaşayabileceğim kasabada beni yaşatmayacaklarını tahmin ediyorum.

Bu kadar mı kötümsersiniz?

Evet. Bir kere 10 yıl içinde Anadolu’nun birçok kentinde genç nüfus kalmayacak. Çünkü gençlere iş yok. Adıyaman’a gittiğimde ağlamaklı oldum. Gencecik insanlar caddelerde bir aşağı, bir yukarı dolaşıyor. Asgari ücretin yarısına bile çalışmaya razılar. Ama o da yok. Bu yüzden iş bulmak için herkes Batı’ya gelmeye başlayacak. Anadolu’nun nüfusu yaşlanacak.

İkincisi, Anadolu alkolsüz bir yarımada olacak. Yavaş yavaş oluyor da... Kimse bastırmıyor, dayatmıyor, dayatmalar başka türlü oluyor. Sanıyor ki halkımız muhafazakârlaşma yasayla oluyor. Küçük yerlerde yasayla olmuyor bu dayatmalar. Siz meyhanede görünmekten korkmaya başlıyorsunuz. Çünkü belediyeden iş alamıyorsunuz, esnafsanız muhafazakâr kesim sizden alışveriş etmiyor. O zaman da rakıyı kağıda sardırıp, evinize götürüp içiyorsunuz. Bu korku Anadolu’ya iyice sinmiş vaziyette. Bence 10 yıl sonra rakı, şarap, bira gibi alkollü içkiler hiç satılmayacak; şıra, boza ve şerbet rağbet görecek. Meyhaneler, birahaneler tabii ki olmayacak. Olanlar da kentin dışındaki birtakım yerlere doğru itilecek.

Prof. Binnaz Toprak’ın araştırmasından sonra Kayseri’den örnek vermiştiniz...

Kayseri’de içki içilecek tek yer var, o da Erciyes Dağı’nın tepesinde. Ama aklı başında kimse gidip oraya içki içmez, korkar. Biz bir kere tırmandık, sonra cesaret edemedik. İçtikten sonra eğer araba kullanıyorsanız aşağıya uçarsınız. Artık birçok kentte sadece turistik belgeli beş yıldızlı otellerde içki var. Ama bir süre sonra oralarda da ’Müslümansanız size servis yapmıyoruz’ diyebilirler. Nasıl ki Dubai’de otellerde içki yalnızca yabancılara serbestse öyle olabilir. Bizde de içki isteyenin pasaportuna bakılabilir...

‘Bırakın içmeyi, Ramazan’da Erzurum’da yemek yeme cesaretini bile gösteremem’

Kayseri daha önce nasıldı?

Hep muhafazakârdı. Ama daha makûldü. Şöyle makûldü; Anadolu’da her ilin bir şehir kulübü vardı. O şehir kulübüne avukatı, bürokratı, savcısı, hakimi, ama daha çok içki sevenler gelir, yer, içer, sohbet ederdi. Bir de öğretmenevleri vardı böyle. 10 yıl önce Anadolu’da kalacak otel bulmak çok zor olurdu, biz de gazeteci olarak hep öğretmenevlerinde kalırdık, şimdi benim bildiğim, benim uğradığım hiçbir öğretmenevinde içki yok. Bırakın öğretmenevlerini, Kayseri’yi, Erzurum’u, Balıkesir’de bile içkili tek restoran kaldı. [url=http://haber.gazetevatan.com/AKP_laiklesecek_TUSIAD_solu_destekleyecek/225796/1/Gundem] Balıkesir, Türkiye’nin en turistik ilçelerine sahip şehirlerinden biri. Şehrin içinde, eski yolun üzerinde 3 içkili restoran vardı. İçlerinden bir tek Tenekeli Meyhane direndi, çünkü 50 yıllık bir geçmişi var. Bakmayın Tenekeli adına, çok hoş bir yer. Dedeleri teneke çalıp karga kovalarmış, o yüzden ‘Tenekeli’ diye kalmış lakapları. Onlara gittim, adamcağız, ’Artık dayanamayacağım, kapatacağım’ dedi. ’Baskı mı var?’ diye sordum. ’Hayır’ dedi, ’Ama akşam belli bir saatte sokağın çıkışını trafik polisi kesiyor. Buradan çıkanlara alkol muayenesi yapıyor. Bir ayda 100 kişinin ehliyetini aldılar. Şimdi kimse gelmiyor. Tabii bir de buraya gelenler ’Görünürsek belediyeden ihale alamayız, dışlanırız’ diye düşünüyor’ dedi. Tenekeli, Balıkesir’deki son meyhane. Balıkesir’den bahsediyoruz, hemen şurası... Yani yasalarla değil, bu tür baskılarla içki satılmıyor. Bir de şu var; Anadolu insanı zaten muhafazakârdı. Ama zorunlu olarak da hoş görüyordu kendisinden olmayanı. Yani sol kesimi, liberal kesimi ya da laik kesimi... Ama şimdi iktidardan aldığı güçle daha bir baskıcı, daha bir dışlayıcı tavırlara girdi.

Size hiç mahalle baskısı yapıldı mı?

Hayır. Yabancılara çok söz etmiyorlar. Ama Ramazan’da içerseniz bilemem. Ha ben asla o cesareti gösteremem. Bırakın içkiyi, ben Ramazan’da Erzurum’da yemek yeme cesaretini bile gösteremem. Bunlar yasalarla uygulanan baskılar değil elbet. AKP hükümetinin diğer partilerde olmayan bir yeteneği var. Sabırlılar, acele etmiyorlar herşeyi adım adım, milim milim, ama hedeflerinden hiçbir şekilde sapmadan yapıyorlar. Bundan 8 yıl önceki Türkiye’ye bakın, şimdiki Türkiye’ye bakın. Çankaya’ya bile türban girdi. Başbakan’ın eşi türbanlı, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın eşi türbanlı... Her ne kadar siyasi simge denmese de türban bir simge. Onu taktığınız zaman kocanıza yardımcı oluyorsunuz, kocanızın imajını düzeltiyorsunuz, iş almasını, terfi almasını kolaylaştırıyorsunuz. AKP, yavaş yavaş hedefine doğru gidiyor.

]Benim gibi yaşamak isteyenlerin geleceği karanlık ama Anadolu’ya sorarsanız, onlar mutlu!

Restoranların kapılarına asılan tabelalar bile değişmeye başladı. Önceleri “Burada içki servisi yapılmaz” yazıyordu. Şimdi, “Burada içki servisi yapılmamış bardakla servis yapılır” diye yazıyor...

[BSizce AKP’nin hedefi ne?[/B]

Ben AKP’nin hiçbir zaman laik olacağını düşünmüyorum. Hergün biraz daha Ortadoğu’ya doğru, Ortadoğu’nun da liberal olmayan Arap ülkelerine doğru yandaş olacağımızı düşünüyorum.

Peki kentlerin görünümü nasıl olacak 10 yıl sonra?

Kentler belki bugünkü dağınıklığından, derbederliğinden kurtulacak. Daha düzgün caddeleri olan, TOKİ’nin yaptığı birbirine benzer apartmanlarla dolu, ama genel karakterinden uzaklaşmış kentler olacak. Tabii bu kentlerde bir resim galerisi olmayacak, çünkü onların inancında resim yasak. Bir tiyatro olmayacak. Yani Anadolu düzgün caddeli ama yaşam gustosunu yükseltecek hiçbir eylemin olmadığı, genç kahkahaların atılmadığı ihtiyar kentlerle dolacak. Görüntü de muhafazakâr bir görüntü olacak doğal olarak. Şimdi dahi öyle. Artık sokaklarda başı açık ya da modern giyimli kadın gördüğümde çok şaşırıyorum. Kadınların çoğu pardösülü, türbanlı. Erkeklerimiz tıpkı başbakanımız ve cumhurbaşkanımız gibi badem bıyıklı. Tek tipe doğru gidiyoruz...Velhasıl benim kızım Amerika’da öğretim görevlisi olduğu için çok mutluyum. Daha önceki yıllarda kızımın buradaki bir üniversitede olmasını hayal ederdim, şimdi o hayallerimden vazgeçtim. O kadar aydınlık bir çocuğun, gelip adım adım karanlığa giden bir Türkiye’de yaşamasını istemiyorum.

İyi ama eğer halkın yüzde 70’i muhafazakârsa ve böyle mutluysa, bir orta yol bulunamaz mı?

Siz bana benim fikirlerimi sordunuz anlattım. Ama Anadolu halkına sorarsanız, onlar bu yaşamdan mutlular. Zaten başka bir yaşam bilmiyorlar. Onlar Osmanlı’dan miras kalmış, biraz haremlik selamlığı delmiş muhafazakâr yaşamdan çok mutlu oluyorlar. Yine kadınlar erkeklerin ellerini sıkmıyor, yine gelinler kayınpederlerinin yanında görünmüyor, kahve, sigara içmiyor. Onlar zaten böyle yaşıyorlardı. Şimdi tek istedikleri birkaç kuruş daha fazla para kazanmak. O parayı da niye kazanmak istiyorlar bilmiyorum. Eğer harcamayacaklarsa... Benim karamsar tablom, benim de içlerinde yer aldığım yüzde 30 azınlık için geçerli. Ben azınlıktayım. Bu ülke hepimizin, ama ben hepimizin olan bu ülkede onların hayatını yaşamak istemiyorum. Ama bu ideoloji benim hayatımı yaşamama da izin vermiyor. Artık İstanbul’da dahi Ramazan’da kaç tane meyhane, kaç tane restoran açık? İstanbul dünya başkenti. Demek istediğim, benim gibi yaşamak isteyen insanların geleceği karanlık. Ama çoğunluk mutlu. Onun için de AKP yüzde 47 oy alıyor. Şu da var; ben onlardan hiç rahatsız olmadım. Ben hayatımda hiç kimseye ne ‘Başını aç’ dedim, ne ‘Otur benimle rakı, şarap iç’ dedim. Ben şunu talep ediyorum; öldükten sonra çekeceğim cezanın sorumluluğunu bana bıraksınlar, sağlığımın sorumluluğunu da bana bıraksınlar. Ben içki içiyorum, ’Ya, bırak’ diyorlar. Efendim, ’Namaz kıl beş vakit’ diyorlar. Ee ne olur? ’Cehennemde yanarsın.’ Bırak o sorumluluğu ben yaşayayım. Dinin sorumluluğunu kişilere verdiğiniz zaman bu sorun biter zaten.

]Ya yüzde 50 oy alırlarsa?

10 yıl sonra Anadolu’da hiç içkili restoran olmayacak diyorsunuz.

Yol Üstü Lezzet Durakları’nı yaparken dikkat ediyorum, tabelalar sürekli değişiyor. İlk önceleri ‘Burada içki servisi yapılmaz’ yazıyordu. Şimdi, ‘Burada içki servisi yapılmamış bardakla servis yapılır’ diye yazıyor. Çünkü Anadolu’da ‘Burada içki satılmaz’ desen de, o bardağı eskiden alkol konmuştur korkusuyla kullanmazlar. Hatta evden kendileri getirirler bardaklarını... Belki büyük otellerde içki olacak. Hoş, Urfa’da otellerde bile içki verilmiyor. Ama bir ülkenin Başbakanı, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı en önemli kokteyllerde su kadehi kaldırıyorsa, halkına da siz içki kadehi kaldırtamazsınız. İçki içmek illa ki sarhoş olup naralar atmak, rezalet çıkarmak değildir ki! O zaman bütün Avrupa, Amerika rezil olurdu. Tabii bizde böyle görülmüyor... Çok eskiden Mardin Midyat’a gittiğimde şöyle bir şey yaşardım. Midyat, ikiye ayrılmıştı; Süryani Midyat ve Müslüman Midyat. Aradan bir köprü geçerdi. Biz Müslüman Midyat’ta kalırdık, ama içki içmek için köprüyü geçip Süryani Midyat’a giderdik. Şimdi her yer öyle oluyor. Oysa demokrasi çoğunluğun azınlığın haklarını savunması değil midir? Bizde öyle olmuyor. Çoğunluk azınlığın haklarını ihlal ediyor. Bizim gibilerin hayatlarını kısıtlamasalar barış içinde yaşayacağız. Ama dışlıyorlar.

Baskı var mı diye sormuştunuz, Anadolu’da cuma günleri oluyor aslında. Malatya’da iş yaparken bir dükkan sahibi Cuma vakti, ‘Şimdi sizi çok güzel bir camiye götüreceğim’ dedi. Ben dizlerimdeki rahatsızlığı öne sürmek zorunda kaldım. O, beni Cuma namazına gitmeye zorlamak için söylemedi elbette. Onlar için Cuma namazını kılmamak diye bir şey yok. İlla ki kılınacak. Bana ikram olacak diye kentin en güzel camiine götürüyor üstelik. Ama bana bir sor bakalım, ben Müslüman mıyım, ateist miyim? İlk zamanlar acemilikten işi Cuma vaktine denk getirebiliyordum. Ama artık hiç getirmiyorum. Çünkü hem iş yarım kalıyor hem de onları reddetme saygısızlığı yapmak istemiyorum. Anadolu’da meyhanede görünmemek nasıl iş alabilmek için geçerli bir argümansa, Cuma namazında görünmek öyle bir argüman. Benim sülalemin de büyük bir bölümü muhafazakâr. Benim onlarla bir alıp veremediğim olamaz. Ama onların da olmasın. Benim dileğim bu. Siz 10 yıl sonra Türkiye nerede olur deyince benim uykularım kaçtı. Beni hayal dünyasına soktuğunuz için... Aslında bugünü düşündükçe de uykularım kaçıyor. Ha şu var, bu iktidarın 10 yıl kalacağı düşüncesiyle yola çıkarak hayal kurdum.

Ama bu ihtimal de yüksek bir ihtimal değil mi?

Evet. Şimdi korkuyorum yüzde 50’ye çıkarlarsa diye... Yüzde 47’de yapamadıklarını yüzde 50’de nasıl yapacaklarını düşünüyorum. Bu değişim, bu başkalaşım daha cesur olacak, daha hızlanacak çünkü...

O bir lezzet kaşifi...

Tam 22 yıl gazetecilik, 10 yıl dergicilik yaptı. Türkiye’de gezmediği kent ve kasaba kalmadı, “Artık köyleri geziyorum” diyor. Atlas Dergisi’ni çıkardı, genel yayın yönetmenliğini yaptı. Hürriyet Dergi Grubu’nun yöneticiliğini üstlendi. Üç yıldır CNN Türk’te yayınlanan ’Yol Üstü Lezzet Durakları’ programını hazırlıyor. Anadolu’nun müthiş mutfak kültürünü lezzete dönüştüren lokantalarını tanıtıyor. Atlas Dergisi, İstanbul Life ve Hürriyet’in haftasonu eklerinde yazılar yazıyor...
Administrator
Türkiye Nereye Gidiyor...
‘Türkiye, Ortadoğu’da işportacı olur’

[Resim: 040320090125146461330.jpg]

,Verdana,Arial][Resim: www.zohreanaforum.com] Mine Şenocaklı



[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Beykent Ünİversitesi Rektör YardImcIsI Prof. Ünsal Oskay:

[BNe dersiniz, Türkiye 10 yıl sonra Ortadoğu’da ağabeylik yapıyor olabilir mi?[/B]

Bugün Türkiye’nin Ortadoğu’da yıldızı parlasa bile, Ortadoğu dediğin Arap ülkeleri değil mi? 1948’de İsrail ortaya çıktığında ilk tanıyanlar Sovyet Rusya ve Türkiye’ydi. Arap ülkeleri ise pek tepki göstermedi. Onlar Arap ortaklığına da pek itibar etmezler. [/url] Suudilerin, Mısır’ın, Suriye’nin çıkar çevreleri ayrıdır. Hepsi kendi burjuvazisine sahiptir. Burjuvazi ise kendisini düşünür. Araplar, Amerika’nın Irak’a müdahalesine bile uzaktan, göstermelik düzeyde tepki veriyor. Bir şey yapmıyorlar. Irak, şu dar zamanda Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgali yüzünden tazminat ödüyor. Oysa bazı Arap ülkeleri tarafından Irak’ın Kuveyt’e saldırması teşvik edildi, yapabileceği söylendi, yaptıktan sonra başına ne geleceği ise söylenmedi. Dolayısıyla Türkiye’nin de Arap ülkelerinde sempati kazanması çok mümkün değil. Bu bir gösteriş.

Ama Başbakan Erdoğan ’Yeni Osmanlı’ diye bile tanımlandı...


Arap ülkelerinin Osmanlı döneminde güya saadet içinde yaşadıkları söylenir. Ama Araplar için Osmanlı çok da makbul bir şey değildir. Yerel iktidar çevreleri Fransızları, İngilizleri tercih ettiler, Osmanlılar ise Rusların Ortadoğu’ya gelişini önlediler. Onun için Batı, Osmanlı’yı himaye etti. Ta ki, buharlı gemiler ve şimendiferler Rusların bu taraflara asker göndermesini dengeleyene kadar. Türkiye, Amerika’nın yarısı kadar gücü, kuvveti olan bir ülke olsaydı Filistin ve İsrail arasında arabuluculuk gibi roller üstlenebilirdi. Korkarım, böyle bir rol için Amerika’nın aradığı dost, beraber çalışacağı ülke İran.

[BNeden?[/B]

Çünkü İran güçlü... Rejimiyle, iktisadi hayatıyla, petrolüyle, teknolojik gelişimiyle bölgede bir güç. İran’ın, İsrail’i vurması da söz konusu değil. Amerika’nın planı İsrail, Gürcistan ve İran’ı bir yerde toplamak... Onları topladıktan sonra önce Suudileri, belki Mısır’ı filan daha ılımlı hale getirecek. Çünkü bölgede demokrasi istiyor.

]‘Bu gidişle Topkapı Sarayı’nı da satarız’

Peki ama İran Cumhurbaşkanı Ahmedi Nejat anlaşır mı Amerika’yla?

Anlaşır. Amerika, onlara daha rahat şartlar sağlar.

Yani nükleer silah yapımına göz mü yumar?

Evet. Amerika belki İsrail’den de bıktı çünkü.

[url=http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=226149] Peki bu arada Türkiye’nin rolü ne olur?

Türkiye Ortadoğu’da işportacı, yine işportacı olur. Bizim ordudan başka hesaba katmamız gereken bir faktörümüz yok. O ordunun da hangi şartlarda, kimin yanında yer alacağını veya kimin yanına çekileceğini bilemeyiz. Siyaset bilimi çok değişkendir; öyle ezbere vatan, millet nutuklarıyla, ideolojilerle, din, imanla filan zerre kadar ilgisi yoktur, maddi unsurlarla çalışır.

İşportacı tanımı biraz ağır kaçmadı mı hocam?

Neden? Başbakan öyle, bakanlar öyle, muhalefet öyle. Çoktan beri öyle. Her şeye para gözüyle bakıyorlar. Vaktiyle, Çin’in milliyetçi lideri Çan Kay Şek’e diyorlar ki, “Hükümet tepetaklak gidecek, çünkü hep kendi adamlarına iş veriyorsun. Hısım akrabaya banka kurduruyorsun.” Çan Kay Şek’in verdiği ibretlik bir cevaptır. “Ne diyorsunuz, ben dayımın oğluna, kendi oğluma, akrabama birtakım çıkarlar sağlamazsam halkın gözünde itibarım kalmaz. ‘Adam olsaydı, dayısının oğluna iş bulurdu. Oğluna gemi aldırırdı’ derler” diyor. Aynı bizim gibi.

10 yıl sonra değişen bir şey olmayacak mı peki?

Tablo hazır... Sultanahmet Camii lüks otele dönüştürülebilir mi acaba? Ha, Ayasofya’ya dokunmazlar, onun turistik amacı çok.

O kadar da değil hocam?

Bu şimdilik bir espri. Ama toplum hiç beklemediği şeyleri görebilir. Muhafazakârlar, dindarlar yapmazlar diye düşünebilirsin. Ben de öyle düşünüyordum. Şimdi düşünmüyorum. Bir gün Sultanahmet Camii’nin otel olacağını düşünmek zorunda kalabiliriz. Haydarpaşa Garı’nı ortadan kaldırmayı düşünen zihniyet, yarın öbür gün Sultanahmet Camii’nin çevresini cami hiç görülmeyecek şekilde tanzim edebilir, Beylerbeyi Sarayı’nı da otel yapar. Çünkü onlara göre para azizdir. Rıhtımı da satarım, Topkapı Sarayı’nı da satarım. Ha, milleti ve kendi vicdanımı rahatlatmak için Türk bayraklarının ebadını büyütürüm. Hiçbir şey paldır küldür yapılmaz. Daha önce yapılacağını tasavvur etmediğimiz şeyler yapılmıyor mu? ’İstanbul’un silüetini bozmayız, o bizim medeniyetimizin göstergesidir’ deniyordu, yüksek oteller yapılmadı mı? Sultanahmet’teki Four Seasons’ın içindeki ek bina neyin üzerine inşaa ediliyor? 2 bin yıllık tarihin üzerine! Görmüyor musun, 2 bin yıl dünyaya hükmeden medeniyetin son mirasçısı biziz. Bu gurur verici bir şey. Onu unutuyorsun, tarihi kapatıyorsun. O otel yapılacak da ne olacak? Yukarıda restoran, aşağıda kumarhane olacak. En aşağıda da senin 2 bin yıllık tarihin! Yapan kim? Din, iman, tarih, vatan, millet diyen, en milliyetçi kesim. 20-30 yıl daha Türkiye ayılmaz.
Administrator
Türkiye Nereye Gidiyor...
Türkiye nereye gidiyor? Demirel: Kimse bunalmasın geleceğe güvenin

[Resim: 040320092354255825826.jpg]Demirel'e göre 10 yıl sonraki Türkiye

,Verdana,Arial]SEMRA ÇETİN - BİLAL ÇETİN / VATAN



[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Çağdaş bir Türkiye, uygar dünyayla beraber yaşamaya alışmış, bunu uygar dünyadan koparıp, orta çağa götüreceksiniz. Bunu tasavvur edemiyorum

Eğer rejiminiz o rejimin taraftarları tarafından sahiplenilmemişse henüz istikrara varmamışsınız demektir. Mahalle baskısı hissedilir şekilde var. Dünden daha çok var...

[/url] Türkiye’nin önümüzdeki 10 yıl içinde nasıl bir seyirle hangi noktaya varacağını hayal ediyorsunuz?

Daha çok kalkınmış, birçok meselelerini çözmüş AB’ne tam üye olmuş, 2020 yılının dünyadaki konjonktürüne bağlı olarak Türkiye’nin geçmişinden getirdiği sorunlar, komşularının yaratabileceği bugünden görülmesi mümkün olmayan problemler de dikkate alınarak, yeni problemlerle karşı karşıya kalmış, bunların karşısında bunları aşacak güce ve kararlılığa sahip, demokrasisini daha da geliştirmiş, yönetimini daha da iyileştirmiş, tarımdaki nüfusunu bugünkü yüzde 29’lardan 18-20’lere çekmiş, üniversitesini daha yerleşmiş, daha işler hale getirmiş, sağlık hizmetlerini daha düzgün hale getirmiş, küresel rekabete gücü olan, sanayileşmede teknolojinin, bilimin bütün imkanlarından daha çok yararlanmış, bilgi çağının imkanlarını kullanmış, araştırma geliştirme ve teknoloji üretmede de ilk 20 ülke arasına girmiş, daha güçlü, daha kudretli, daha sözü dinlenir, dostluğu aranır, dünya siyasetinde de bölge siyasetinde de denge unsuru bir ülke olacaktır. İnancım, Türkiye gayret sarf ederse bu saydığım niteliklere tam varamasa bile 2020 yılında bir hayli yaklaşır. Cumhuriyetin yüzüncü yıldönümüne geliyoruz.

Herkese tavsiyem şu...

Türkiye’nin bugün sorunları vardır, dün de vardı, yarın da olacaktır. Hiçbiri Türkiye’nin önünü karartacak cinsten değildir. Aşıp geldiği sorunlara bakarsanız, bunlar da zaman içinde çözümü bulunacak sorunlardır. Türkiye gayet tabii ki demokratik cumhuriyeti, laikliği, sosyal hukuk devletini ve çağdaşlığı koruyacaktır. Türkiye güzel bir ülkedir. Kimse bunalmasın. Herkese tavsiyem şartlar ne kadar sıkıcı, şartlar ne kadar hayatı zorlaştırıcı olursa olsun, hatta ümit kırıcı birtakım olaylarla karşılaşırsa karşılaşsın kendimize güvenelim, devletimize güvenelim, geleceğimize güvenelim. Milletçe birlikteliğimizi koruyarak, birlikteliğimizi hiç yitirmeyelim. Kalkınan, uygar, barışsever Atatürk Türkiye’si, Osmanlı’nın altı asrına cumhuriyet bir asır eklemiş olacaktır. Ne güzel...

Dünyanın gidişatına bağlı...

“Türkiye’de toplumun ve kurumların daha da muhafazakar hale geldiği’yolundaki eleştirilere hak veriyor musunuz? Aslında değişen nedir?

Dünya konjonktüründen kendimizi sıyrılmış sayamayız. 1989 yılında Sovyetler Birliği’nin kendiliğinden dağılması ile dünyada ideolojik kavgalar bitti. Görünürde bitti. Bilhassa yoksulu çok olan toplumlarda ideolojinin yerini geniş çapta maneviyat aldı. Bu yalnızca halkın çoğunluğu Müslüman olan toplumlarda değil, Hristiyan olan toplumlarda ve başka dinlere mensup toplumlarda da böyle oldu. Köktendincilerin gerek radikal İslamcıların gerek radikal Hıristiyancıların varmak istedikleri şey daha çok uhrevi, daha az dünyevi, yani ahiret işleriyle daha çok meşgul olması, dünya işleriyle daha az meşgul olması... Halbuki dünya işleriyle ahiret işlerinin ayrıldığı rejimler seküler rejimlerdir. Seküler rejimler dahi bugün baskı altındadır. Bizim ülkemizde de seküler rejim baskı altında ise bunu biraz dünyanın gidişatından saymak lazım. Türkiye zaten 600 küsur sene tamamen dini esaslara göre idare edilen bir devlet olması dolayısıyla ve cumhuriyetin büyük bir transformasyon yapıp dini esaslara dayalı devletten seküler esaslara dayalı devlete geçilmesini de devrimle yapmıştır. Bunun da tabii birtakım kalıntıları; sürtünmeleri vardır. Bunların hepsini dikkate aldığınız takdirde evet birtakım itirazlar, yani cumhuriyetin kökeninde mevcut olan devrime birtakım itirazlar Türkiye’de yükseldi.

[url=http://haber.gazetevatan.com/Turkiye_Ortadoguda_isportaci_olur/226206/1/Gundem] 86 yıldır varolan ihtilaf daha mı güçlendi son dönemde?

Bence satıhta olan bitene bakmamak lazım. Bunların ölçülmesi de o kadar kolay değil. Türkiye Cumhuriyeti aşağı yukarı beşinci jenerasyonuna sahip şimdi. Bir rejim eğer 85 senede kök salmamışsa bunda bir yanlışlık vardır. Rejimin 85 senede kök saldığının çok önemli işareti bence 2007 Nisan mitingleridir. Aslında Türkiye’de olup biten bazı şeylere toplumdan bir itiraz gelmiyorsa, o, ” itiraz yok “ anlamına alınmamalıdır. Ben halkın içinden gelen, siyaseti halkla yapmış bir insan olarak şuna inanıyorum ki Türk halkı cumhuriyete sadıktır ve sahiptir. Devlet yargısıyla güvenlik kurumlarıyla diğer tum kurumlarıyla gönüllü kuruluşlarıyla beraber nizamı sağlar. Eğer halkta nizam sağlanmıyor diye bir şüphe varsa o nizamı sağlayan kuruluşlara olan güvenin bir miktar azalmış olmasından olur. Bu dalgalanma da zaman zaman olur. Ama bence Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumlarına karşı bir güvensizliğe hiç mahal yoktur.

‘Kürdüm’ deme hakkı var...

10 yıl sonra Kürt sorunu ne durumda olacak?


Türkiye birliğini muhafaza ettiği zaman tek devlet, tek millet sözkonusu olur. İnsanlar ben Kürtüm deme hakkına sahiptirler. Ama milletin adı Türk milletidir, anayasası öyledir. Bu ülkenin insanları hangi etnik menşeden gelirse gelsin bir milletin fertleridirler. Milletin tarifinde ırk homojenitesi sözkonusu değildir. Obama her türlü kökten gelen insanlar benim milletimi teşkil ediyor dedi. Milleti tarifi bu. Bunların hedefi kaderleri müşterek, gelecekleri müşterek bugünleri müşterek bunları bağlayan anayasa ve eşit haklar. Ben bunu 10-20 senedir söylüyorum: Anayasal Vatandaşlık. Bu olacak Türkiye’de.

Mahalle baskısını 10 yıl sonra da tartışacağız

Bazı araştırmacılar özellikle Anadolu’da “Mahalle baskısı” nda artış olduğunu öne sürüyor. Bu yönde bir gidişatı gözlemlediniz mi?

Evet. Gözlemledim.

Mahalle baskısında artış var mı?

Mahalle baskısında artış var demem ama mahalle baskısı var. Hissedilir şekilde var. Dünden daha çok var. Bunun dışarıdan da içeriden de sebepleri var.

Ayrılma kolay değil

Peki 10 yıl sonra da tartışıyor olacak mıyız?


10 yıl sonra da tartışıyor olacağız. Bakın bir şey söyleyeyim. Nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olup da seküler demokratik, laik ve çağdaş bir cumhuriyet idaresine sahip olan sadece Türkiye vardır. Sekülerizm dinle devleti ayırmaktır. Dinle devleti ayırırsınız, bu ayrılma kolay değildir. Bu ayrılmanın üzerinden zaman da geçecektir. Zaman geçmesine rağmen yine birtakım pürüzler devam edecektir. Fakat hiç kimse bence telaşlanmasın, bu pürüzlerin bir karşı devrim biçiminde olup cumhuriyeti silip süpüreceği ve yerine birkaç ülkede görüldüğü gibi, isim vermek istemiyorum, dine dayalı bir devlet kurulacağı şeklinde korkulara mahal yoktur. Ve şunu da söyleyeyim birçok şeyler herkes tarafından öğrenilecek. Din Allah’la kul arasındaki münasebetleri tanzim eder. Peygamber dahi insanları hiç zorlamamıştır. İnsanların birbirine karışması, sen dini icaplara uyuyorsun, sen uymuyorsun şeklinde birbirine karışması dinle alakalı bir olay değildir. O zaman insanlar dünyayı birbirine dar ederler. Herkesin birbirini hoş görmesi tahammül edebilmesi lazım.

Türkiye’yi farklı eksende tasavvur edemiyorum

Cumhuriyetin 96’ncı yıldönümünü kutlayacağımız tarihte (2019), AB normlarında bir ülke olma ihtimalimiz var mı? Farklı bir eksende olabilir miyiz?

Sanmıyorum. Daha evvel söyledim. Türkiye 2019 yılından önce 2013-2014’lü yıllarda, belki dünya konjonktüründeki Avrupa’daki gelişmelere göre daha önce de olabilir, Avrupa Birliği’nin tam üyesi olacaktır.

Farklı bir eksende olmayız diyorsunuz...

Başka bir eksen tasavvur edemiyorum. Eğer eksen sözkonusu ise o eksen Vancouver’dan Viladivostok’a kadar giden alanda uygar dünyanın barış içinde yaşamasıdır. Türkiye bunun dışında kalamaz. Zaten cumhuriyetin felsefesi odur. Senin dediğin ancak bir şartla olur, aklımdan hiç geçmez.

Yani...?

Yani Türkiye Cumhuriyeti yerine başka bir idare kurulmuş olması... Hiç aklımdan geçmez.

Ama o felsefe aşındırılıyor, dönüştürülüyor kaygısı var...

Aşındırıldığı kadar da güçleniyor. Aşındırdık diyenler aynı zamanda o felsefeyi güçlendiriyorlar. O felsefenin sahiplerini daha da inançlı hale getiriyorlar.

En hassas konu birliktelik

O gün, yani 2020’de hukuk sistemimiz, Güneydoğu meselesi, başörtülü yüksek okul öğrencilerinin durumu, eğitim ve kültürel iklim nasıl şekillenebilir?

Şimdi bakın bazı sorunlar var, zaman bunların çözümsüz olduğunu gösterir. Her sorunun çözümü yok. Ve onlarla beraber yaşamayı öğrenirsiniz. Bazı sorunlar var. Bu sorunlara taraf olanlar bir makul uzlaşmayı bulabilirler. Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin birliğini, dirliğini zedeleyecek herhangi bir şeyin olabileceğine kani değilim. Birliğini zedeleyecek herhangi bir çözümün olabileceğine kani değilim. Herhangi bir sorunu çözüyorum diye Türkiye Cumhuriyeti’nin birliğini ve bütünlüğünü zedeleyecek bir çözüme taraftar değilim, karşıyım. Bu Avrupa Birliği’ne girmek olabilir, bu başka herhangi bir şey olabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin en hassas noktası birliğidir, birlikteliğidir, beraberliğidir. Bu birliktelik ve beraberlik bozulduğu takdirde kıyamet demektir. Ve bu ülkenin insanlarının başına gelebilecek en büyük kötülüktür. Onun için herkes aklını başına toplamalıdır. Bir arada beraber yaşamanın şartlarını Türkiye bulacaktır.

10 yıl içinde bulmuş olacak...

Söyledim. Bazı sorunlar var olabilir, bazı sorunlar var yaşamayı öğrenirsiniz. Bazı sorunlar var, başka bir zaman da olur, O sorunlar sizi tahrip etmez. Mühim olan mesele kendinizi sorunlara tahrip ettirmemektir. Onları daha kötü hale getirmemektir.

Bu toplum içine kapanmaz yoksa kıyamet kopar



Önümüzdeki 10 yıl içinde Türkiye’nin öncelikle çözümlemesi gereken sorunlarını nasıl sıralayabilirsiniz?

Şöyle sıralayabiliriz. Birinci sorun hukukun üstünlüğüne uygun olarak yargının bağımsızlığı ve yargının makul zaman içerisinde kararlarını verebilmesidir. İkinci sorun Türkiye’nin daha iyi yönetilmesidir. Türkiye çok merkeziyetçidir. İdarenin mutlaka reformdan geçirilmesi ve bu merkeziyetçilikten biraz daha uzaklaşması lazımdır. Üçüncü sorun Türkiye’de eğitimdir. 8 senelik ilkokul öğretiminden geçmeyen kimse kalmamıştır diyeceğiz. Bu ülkenin her kişisi sosyal güvenlik şemsiyesi altında olabilmelidir. Hava kirliliği; su kirliliği; deniz kirliliği gibi kirlilikten Türkiye’yi uzaklaştırmalıyız. Türkiye’nin yeşil örtüsünü ormanını ağacını koruyabilmeliyiz. Çevresini koruyabilmeliyiz.

“İçine kapalı ve farklılıklara hoşgörüsüz” bir topluma dönüşme ihtimalimiz var mı?

Hayır yoktur öyle bir ihtimal. Yer yer öyle şeyler olabilir. Bu toplum içine kapalı olmaktan 1920’li yıllarda büyük Atatürk’le birlikte çıkmıştır. Sosyal hadiseler geriye doğru gitmez. Bu toplumu içine kapamaya kalksanız kıyamet kopar. Geriye gittiği görülen bir takım şeyler istisnadır. Bunları kural saymak yanlıştır. Dünyaya, dünyanın gidişatına karşı çıkamazsınız. Böyle çağdaş bir Türkiye, uygar dünyayla beraber yaşamaya alışmış, siz bunu uygar dünyadan koparacaksınız, orta çağa götüreceksiniz, bunu tasavvur edemiyorum, aklım almıyor. Hayalime de sığmıyor doğrusu.

Türkiye’de dinle devlet ayrılmıştır rejim budur

Cemaatlerin rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Onları ölçmek fevkalade zor. Eğer siyasi parti gücünü kudretini, siyasi partiden değil de, cemaatlerden - cemaatler kanuni kuruluşlar değildir- almaya kalkarsa bir süre sonra siyaset biter. Çünkü siyasetin yerini din alır. Yanlıştır. Kanunlar cemaate müsaade ediyor mu, resmen faaliyette bulunmasına müsaade ediyor mu? Etmiyor. Eğer kişi faaliyette bulunuyorsa kişisel ibadet veya toplu ibadet dışında başka bir şey yapıyorsa cem-i cemaat hüviyeti içinde, kanunların müsaade etmediği bir bünye içinde bir şey yapıyorsa o yanlıştır. Siyasi partiler eğer vatandaşın önünde siyasi sloganları, siyasi söylemleri kullanmak yerine, cemaatlerin hoşuna gitmek için dini sloganlar veya dini söylemler kullanmaya kalkarsa o zaman rekabet siyasette olmaz dinde olur. Siyaset de biter.

Size göre var mı?

Bu çeşit iddialar var. Zaten Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatma kararları var o yüzden. Bugünkü iktidar partisinin Anayasa Mahkemesi’nde verilmiş kararı var, laikliğe aykırı fiillerin odağı olmuştur diye.

Bu durumda laik cumhuriyetin laikliğe aykırı eylemlerin odağı bir parti tarafından idare ediliyor olması çelişki değil mi?

Tabii çelişki. Zaten bir çok çelişki var .

Nasıl aşılacak bu çelişkiler?

Sandıkla aşılacak. Şimdi bakın halkın iradesi eğer Türkiye’de hoşnut olunmayan şeyleri düzeltmiyorsa o zaman şu biçimde veya bu biçimde bunalım kaçınılmazdır.

Nasıl bir bunalım?

Yani bunalımdan kastım da yanlış anlaşılmasın darbe marbe falan demiyorum. Bunalım, halk bunalmış demektir. Neticede rejime sadık halk, hem rejime sadık hem de sahip olacaktır hem de rejimin istikametinin tersinde olacaktır. Hayır bu düşünülemez. ’Efendim o çeşit şeyler oluyor’ diyeceksiniz o çeşit şeyler oluyorsa onlar uzun ömürlü olmaz. Benim söyleyeceğim odur. Biraz sabır... Zaman çok önemli hadise...

Size göre cemaatlerin rolü 10 yıl sonra artmış mı olacak, azalmış mı olacak?

Tabii şöyle bir şey olmaz. Dinle devlet ayrılmıştır. Rejim budur. Seküler rejimdir bu. Dinle devlet ayrılmışsa ki ayrılmıştır bunu gerektiren kanunları devlet uygulayacaktır.

Ama kanunları değiştirmek veya uygulamamak da mümkün...

Biraz zor. İkisi de biraz zor. O zaman tabii her şeyin bittiği anlamına gelir. O zaman bir karşı devrim sözkonusudur. Öyle bir şeyin başarıya ulaşacağına kani değilim. Bütün devrimlerin karşıtı olur, onu söyleyeyim. İşte Fransız devrimi. Kaç defa karşı karşıya kalmıştır karşı devrimle. Ama neticede devrim yaşıyor.

Sandıktan yüzde 60-70 oy alan bir parti kanunları değiştirebilir veya uygulamayabilir...

O sandık gider başka sandık gelir. Halkı tutamazsınız. Eğer onlar sadık ve sahipse hiç kimse onların sessizliğine aldanmasın. Hiç kimse büyük Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti başka bir şekle tebdil edemez.

Cumhuriyet devrimini bir karşı devrimle değiştirmiyor ama dönüştürüyorum derse...

O kanuna karşı hiledir. O hileyi anlayacak kadar akıllı insan vardır. Anayasa’nın başlangıç bölümündeki ifadeler önemlidir.

Administrator
Türkiye Nereye Gidiyor...
Türkiye nereye gidiyor? Ali Balkız: Karikatür şeklinde de olsa AB’li olabileceğiz

[Resim: 060320092215121766757.jpg]







[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız:
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Karikatür biçiminde de olsa AB’ye benzeyeceğiz. Çünkü karikatür; olanı değil, olması gerekeni dalga geçerek anlatma sanatıdır. Son 150-200 yılda hiç Avrupalı olmadık, hep Avrupalı gibi olmaya özendik...

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Türkiye, 10 yıl sonra nasıl bir ülke olacak sizce?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Köylerin, köylülerin köylü kimlikleriyle, kenti kuşatmaları, etkilemeleri hatta belirlemeleri giderek güç kaybedecek. Kent kültürü ve yaşam biçimi daha öne çıkacak. Kent uygarlıktır. Ve dolayısıyla çelişkiler yumağıdır. Çelişenlerarası mücadele, sanılanın aksine sınıfları, katmanları, kültürleri, inançları, kökenleri aidiyetleri birbirlerinden uzaklaştırmak yerine yakınlaştırır. Bu yakınlaşma toplumu TEK’e ulaştırmaz, ulaştıramaz elbette, ama karşıdakini anlama, empati, giderek bir arada yaşama kültürünü geliştirir. Önümüzdeki on yılda ülkemizde böyle bir gelişme olacağının ipuçları var sanki. Kürt sorunu, Alevi sorunu, komşularımızla ilişkiler... Yunanistan, Ermenistan, Suriye, Irak, İran’la ilişkilerimiz... Dün tüm bunlar konuşulamıyordu bile...

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]İnat ettiğimiz, ayak dirediğimiz; demokratikleşme, laikleşme, insan hakları, gelir dağılımı, sosyal adalet vb. konular da ister istemez gündeme gelecektir.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]“Türkiye’de toplumun ve kurumların daha da muhafazakâr hale geldiği” yolundaki eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Hayır, daha da muhafazakâr hale gelmedik, zaten muhafazakârdık. Değişen şu oldu: Politikacılar muhafazakârlığımızı örgütlediler. Tek tek, aile aile, yöre yöre muhafazakâr olan kimseler, kesimler, çevreler, topluma dönüştürüldüler. Tutuculuk toplumsallaştırıldı. Benzerlerle, benzer olmayanlar arasındaki farklılıklar kışkırtıldı, abartıldı ve oy’a tahvil edildi. Bu yeni bir maden cevheri bulmak gibi bir şeydi. İş makineleri hâlâ o ocakta çalışıyor. Sağ partilerin yıllardır tünel üstüne tünel açtıkları o ocağa, CHP elinde kazmak ile yeni indi. Üstelik başında bareti de yok.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Baskıyı tartışacağız

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Mahalle baskısını 10 yıl sonra da tartışacak mıyız?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Evet, hem de çok ciddi bir boyutta... “Anadolu” neresiyse işte orada, esnafsanız eğer; namaz saati geldiğinde dükkânınızı açık tutamazsınız, iş adamıysanız eşinizin, kızınızın, sekreterinizin başı açık olamaz, genç kızsanız flört edemez, mini etekle dolaşamazsınız. Alevi’nin, Kürdün, Solcu’nun ne dükkânından alış-veriş yapabilirsiniz ne de kızını-oğlunu gelin-damat edinebilirsiniz. Üst kattaki hatim indirme toplantısına katılmıyorsanız eğer; artık selam alıp veremeyeceksiniz demektir. Sohbet, sofra, dem ehliyseniz eğer; ya beş yıldızlı bir otel bulacaksınız, ya da başarabiliyorsanız Orduevi’ne gideceksiniz. Anadolu’da Kürt, Alevi, Solcu ve memur olmak kadar zor bir şey olmasa gerek. Yapacağınız tek şey var: Gizlenmek... Uymak... Onlar gibi olmak... En azından öyle gözükmek.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]30-40-50 yıl önce Anadolu böyle değildi. Herkes kendi dili, dini ve rengiyle güzeldi. “İyi insan” olmanın kriterleri bu sıfatlarla anılmıyordu. Herkes kendine iyiydi. Bu olumsuzluğu aşamazsak eğer; korkarım ki “Mahalle Baskısı”, giderek faşizan baskıya dönüşecek. Madımak Oteli’nin önünde toplanan 15 bin insan yakıcısını hangi iklim yarattı?... Ve onlar hâlâ hayatta değiller mi?.... Üstelik giderek çoğalmıyorlar mı?... İyi ki; Madımak’ı ziyaret edenlerin sayısı da katbekat artıyor her yıl.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]2019’da AB normlarında bir ülke olma ihtimalimiz var mı?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Karikatür biçiminde de olsa benzeyeceğiz. Çünkü karikatür; olanı değil, olması gerekeni dalga geçerek anlatma sanatıdır. Neden kendisi değil de benzeyeni olacağız? Çünkü; AB ülkelerinin yaşadığı, siyasi, ekonomik, kültürel, sanatsal, sınıfsal, inançsal süreçleri, kendi doğal süreçleri içinde yaşamadık, yaşayamadık da ondan. Son 150-200 yılda hiç Avrupalı olmadık, hep Avrupalı gibi olmaya özendik. Hem batılı, hem doğulu; giderek Güneydoğulu olduk da ondan. Bunu sübjektif çabalarımızla değiştirmenin olanağı yoktu kuşkusuz. Objektif koşullar belirleyiciydi çünkü. Farklı bir eksende olmamızın bugün için koşulları yoktur. Yarın da olmayacaktır. Onca olumsuzluğa, amansız bir mücadeleye karşın yine de ülkemizde bir demokrasi ve laiklik özleminin kök saldığını söyleyebiliriz. Çünkü başta Aleviler olmak üzere, ne Sünni demokratlar, ne Kürt demokratlar ne de öteki çağdaş, demokrat, laik çevreler buna izin verirler.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Gücü azalacak

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]O gün hukuk sistemimiz, Güneydoğu meselesi, başörtülü yüksekokul öğrencilerinin durumu, eğitim ve kültürel iklim nasıl şekillenebilir?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]O gün hukuk sistemimiz (belki ilk on yıla sığmayacak ama) mutlaka değişecek. O günün Türkiye’sinde herkes nasıl istiyorsa; (Türk, Türk gibi, Kürt, Kürt gibi, Alevi, Sünni... herkes kendi gibi) öyle yaşayacaktır. Bunu sağlayan hukuk sistemimiz kurulacaktır. Ama hiç kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilelebet payidar olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin payidar olması belki de önemli ölçüde buna bağlıdır.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Cemaatlerin rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Cemaatleşme bir yabancılaşmadır. Toplumun genelinden, genel değerlerden koparak yerine, dini duyarlılıklara dayalı özel bir yaşam alanı yaratma çabasıdır. Cemaatler ülkemizde, önce kendilerine sokaklar, mahalleler, çarşılar yarattılar. Kreşlerini, okullarını, dershanelerini, üniversitelerini kurdular. Kaplıcalarını, otellerini, plajlarını bile ayırdılar. Finans kurumu, banka sahibi oldular. Komün yaşamına özeniyorlar. Sınıflı toplumda komün yaşamı!... Zengin, varlıklı, dirayetli cemaat mensuplarıyla, fakir, işçi, işsiz cemaat mensupları arasındaki farkı, çelişkiyi dini duygular ve adanmışlıklar, ne dereceye kadar ve nereye kadar bastırabilir. Türbanını, altındaki jeepini, kredi kartı limitini paraya vursanız servet eder... Öbürünün sadece seccadesi var oysa. Çözülme buradan başlayacak. Demokratik, laik bir toplumun oluşumuna belki buradan başlanacak.

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]10 yıl sonra cemaatlerin gücü artacak mı azalacak mı?

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Cemaatlerin gücü yukarıda anlattığım sınıf gereği nedeniyle azalacak, Kürt sorunu ise, belki hâlâ sürüyor olacak ama önemli bir mesafe de kat edilmiş olacak, yeter ki makul (akılcı, rasyonel) olanlar inisiyatifi ele alabilecek cesareti göstermiş olsunlar.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.