You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Süleyman Zaman: ATATÜRK VE ALEVİLER

Süleyman Zaman: ATATÜRK VE ALEVİLER

Administrator
Süleyman Zaman: ATATÜRK VE ALEVİLER
YENİ TARTIŞMA CEM EVLERİ

]ATATÜRK VE ALEVİLER.

Alevilik ve Bektaşiliğin inancında ve öğretisinde Batınilik, gnostizm vs. egemendir. Buna göre bir olayın ve olgunun, görüntüsü, biçimi, şekli değil, o olayın özü, içeriği ve esası önemlidir. Şekilsel bir bakışı dışlayan ve derinlemesine, felsefi bir bilgiyle donanan, sezgisiyle, zihinsel tasarımla, yapılanın özünü kavramayı içeren bir “felsefi inançtır.” Bu anlamda, yapılanın özünü, içeriğini önemser, görüntüye, şekle önem vermez.



Şunu da belirtelim ki, “her devrim kendi çocuklarını yer. Bakın, Fransız Devrim’ine, 1917 Ekim Devrim’ine, Çin Devrim’ine…. bu anlamda “Kemalist Devrim’de” de, bugün kimsenin kabullenemeyeceği bir takım olaylar ve olgular yaşanmıştır. Bunu devrim mantığı içinde değerlendirmek gerekir. Ama, o dönemin koşulları içinde yaşanan “kötü olayları” bilince taşıyıp, esası, özü ortaya koymazsak, bu bizi yanlış yerlere götürür. Bu çocuksu ve animist bir bakış olur. Oysa bize diyalektik bakış gerekmektedir. En azından kendine “ben aydınım” diyenden bu beklenmelidir. Çağdaş, devrimci ve aydınlık bilince sahip insanlar, bugün Fransız Devriminde yapılan onca kıyımı bilinçlere taşımıyor. Çünkü Fransız Devrimi’nin getirdiği değerler, insanlığı ileriye taşıyan devrimdi. İşte “Kemalist Devrim” denilen, Atatürk Devrimleri de, Fransız Devrim’inin ülkemizde yaşama geçirilmesi veya uygulanmaya sokulmasından başka bir şey değildir. Olayın özü budur.

Bu kısa açıklamanın ışığında, esas konumuza dönersek; şunları söyleyebilirim:

Atatürk ve Alevi-Bektaşiler:

Öncelikle şu bilinmelidir ki; Anadolu Aleviliği 1100’lü yıllardan itibaren kimlikleşmeye ve beden bulmaya başlamıştır. Bu bedenleşmede ve kimlik bulmada Horasan’dan gelen Pir’lerin, Mürşit’lerin çok önemli bir etkisi olmuştur.

Demek ki Alevilik yaklaşık 900 yıllık bir tarihsel süreç içinde bu topraklarda varlığını sürdürmektedir.

Alevilik, felsefi bir inançtır. Bu inancın temeli “Bâtıniliğe” dayanır. Bâtınilik ise; doğada ve maddelerde var olan “gizil nesnelliği” çözümlemeğe ve sezgi gücüyle nesnelerde ki var edici olan potansiyel enerjiyi veya gücü bilmeye dönük bir eylemdir. Bâtınilik, öze ve gerçek olana değer verir. Biçimi dışlar.

Alevi-Bektaşilik gnostik bilgilerden beslenmiştir. Gnostik Bilgi, derin ve kozmik bilgileri” içerir. bu tür bilgileri “Bilgeler, biliciler” taşırlar. Bu anlamda veliler, pirler, mürşitler, bu inancın ve öğretinin temelini ortaya koymuşlardır.

Aleviler, inancı kişinin iç dünyasına bırakır. Çünkü inancı bireyin kendi iç dünyası belirler. Bundan dolayı da Aleviler, bir başkasının bu alana girmesini yadsır.

İşte tüm bu nedenledir ki, Aleviler; Selçuklu döneminden başlayan ve Osmanlı ile devam eden ve günümüzde de sistemin egemenlerince sürdürülen, baskı, kıyım, sindirme ve kimliksizleştirme eylemleriyle karşı karşıya kalmışlardır. Bu anlamda çok büyük bedeller ödemişler ve büyük bir çoğunluk bu baskılar sonucunda inancını bırakıp, karşı oluğu inancı benimsemek zorunda kalmışlardır. . Bundan dolayı da Aleviler her zaman kentlerden ve merkezi yerleşim alanlarından uzak yaşamayı bir tercih olarak seçmişlerdir.

Cumhuriyet’e gelindiğinde, Alevilerin büyük bir çoğunluğu köylerde ve merkezden uzak bölgelerde, kimsenin ulaşamayacağı ıssız ve verimsiz bölgelerde yaşıyorlardı.

Bektaşiler ise kentlerde yaşamalarına karşın güçsüz ve örgütsüzdüler. 1826 yılında dağıtılan Bektaşi dergâhlarına Nakşibendi şeyhleri yerleştirilmiş ve Bektaşilik Nakşicilik Tarikatına çekilmeye çalışılmıştır. Buna karşı çıkanlar ya öldürülmüş ya da sindirilmiştir. 1826 yılından sonra artık Bektaşi Dergahları bulunmamaktaydı ve olanlarda işlevsizdi.

Örgütsüz ve hak aramaktan uzak bir toplum kesimi olan Alevilere; bugünün koşullarından bakarak, direk olarak Atatürk tarafından bir hak verilmemiştir demek, sığ, biçimsel ve animist bir bakış olur. Bu bakış özden uzak, şekilsel bir bakıştır. Bazı haklar toplumsal değişimlerden ve ilerici uygulamalardan ve gerçekleştirilen devrimlerden, dolaylı olarak kazanılır. Aleviler de Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimlerle buluştular ve bu anlamda birçok devrimi desteklediler. Çünkü Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimlerin çoğu belki de tamamı zaten Aleviler tarafından 1000 yıldır bu topraklarda dillendiriliyor ve savunuluyordu. Bu anlamda Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimler, Alevilerin kazançları olarak değerlendirilmelidir. Doğal olarak bu kazanç yalnız Alevilerin değil, aynı zamanda bunu çağdaş, ilerici ve devrimci tüm insanların “kazancı” olarak da görmek gerekir.

Alevilerle Atatürk; 20. Yüzyılın başında aynı rotada birleşmişlerdi. Atatürk’ün tüm devrimleri zaten Alevilere verilen hakları oluşturuyordu dersek yanlış olmaz.

Atatürk Devrimleri Anadolu’ya Cumhuriyet’i ve Laikliği getirdi. Ta başından beri Atatürk bu uğurda savaşım verdi. Atatürk’le birlikte “Kurtuluş Mücadele”sinde birlikte davranan birçok asker, komutan, bürokrat ve devlet adamı Atatürk’ün getirmek istediği Cumhuriyet’e ve özellikle laikliğe karşıydılar. Onun için Atatürk kafasında ki yönetim anlayışını asla en yakınında ki insanlara bile açıklamıyordu. Atatürk, Sivas Kongresinden sonra Hacıbektaş’a uğrayarak; Hacı Bektaş Dergâhı Postnişini Cemalettin Çelebi’yle görüşür. Burada Cemalettin Çelebi’ye kafasında ki yönetim şeklini ve ulaşmak istediği hedefi açıklar. Atatürk Cemalettin Çelebi’ye “Cumhuriyet Yönetimine” geçecekleri sözünü verir. Bunun da bir anlamı olsa gerek.

Atatürk, Hacıbektaş’ta çok sıcak karşılandı ve bir gece Hacıbektaş’ta kaldı. O gece Cemalettin Efendi’nin oğlu Hamdullah Efendi’nin odasında bir “Cem” düzenlendi. Hacı Bektaş Veli Türbesi, Dedebaba Postunda oturan Salih Niyazi Baba ve diğer önemli yerler ziyaret edildi. Dergâhta Atatürk, Cemalettin Efendi, Salih Niyazi Baba ve diğer ileri gelenlerle özel bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda bağımsızlık savaşı konuşuldu. Hacıbektaş görüşmesinde en ilginç konuşmayı sonradan Veliyettin Çelebi şöyle aktarmıştır. ” Çelebi Cemalettin Efendi Mustafa Kemal Paşa’ya ‘Paşa Hazretleri cesaretli ve basiretli idarenizde Türk Milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuzdur. Yüce Allahın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanı düşünüyor musunuz? Mustafa Kemal Paşa bunun üzerine “O mutlu günün ilanına kadar aramızda kalmak kaydıyla, evet Çelebi Efendi Hazretleri ” diye yanıtlıyor. Bağımsızlık Savaşı sırasında Alevi-Bektaşiler Atatürk’e tam destek vermişlerdir.

Atatürk’ün Hacı Bektaş Dergâhı’nın etkisine oldukça önem verdiği görülüyor. Kurtuluş Savaşıyla ilgili bütün gelişmeler Hacı Bektaş Çelebisi’ne hemen bildiriliyor. Atatürk bunu Nutuk’ta şöyle belirtiyor:” 2 Ocak 1920 günü cemiyetin merkez kurullarına ve Hacıbektaş’ta Çelebi Cemalettin Efendi’ye, Mutki’de Hacı Musa Bey’e ayrıca bir bildirim yaptık. ” diyerek bu gerçeği belgeliyor.

Cemalettin Çelebi, TBMM çalışmalarına hastalığı nedeniyle katılamamış, ancak halkı kurtuluş Savaşı’na destek vermeye çağıran mektupları ulaklar yardımıyla yurdun dört bir yanına gönderilmiştir.

Cemalettin Çelebi 1922′de vefat edince yerine kardeşi Veliyettin Efendi, Çelebi postuna (29. Çelebi) oturdu.

Veliyettin Çelebi, ikinci TBMM’nin açılışı sırasında (25 Nisan 1923) yayınladığı bildiriyle Atatürk’ü açıkça desteklediğini bildirmiştir.

Buda gösteriyor ki; Alevi- Bektaşiler Atatürk’e hem kurtuluş savaşı sırasında ve hem de “kuruluş” aşamasında ki devrimlere destek çıkmışlar ve Atatürk’ün tüm ilerici ve devrimci eylemlerinin savunucusu olmuşlardır. Aleviler yaşamları boyunca her zaman din ve inancın insanların kendi iç sorunları olduğunu; tüm insanlara sevgiyle yaklaşılması gerektiğini; bu dünyanın yaşamaya değer olduğunu; insanların düşüncelerinde ve inançlarında özgür olmaları gerektiğini; kadın erkek eşitliğini; üretken olmak ve üretilenin insanlara adilce paylaşılmasını savunmuşlardır.

Bu anlamda da Alevi-Bektaşiler zaten 1000 yıldır bu topraklarda adı konmasa da “laikliğin ve özgürlüğün” savaşımını vermişlerdir. Bu nedenle Atatürk’ün “laiklik” ilkesine var güçleriyle sahip çıkmışlar ve Cumhuriyet’i savunmuşlardır. Çünkü Aleviler bu dünyanın gerçekliğini kabul etmişler ve her şeyin “insanda” olduğuna inanmışlardır. Dolayısıyla toplumda meydana gelen her olay ve olgunun “insanlar” etkisiyle oluştuğunu belirtmişlerdir. Alevi öğretisine göre imgesel bir Tanrının dünyayı yönetmesi akla, mantığa ve bilime uygun değildir. Bu anlamda da Atatürk’ün düşünceleriyle birleşmişlerdir. Çünkü Atatürk’te “egemenliğin halka ait olmasını savunmuştur

Şunu belirtelim ki; Atatürk siyasi bir figür değildir. Atatürk bir devlet adamıdır. Tıpkı, Mao, Lenin vs. gibi. Nasıl ki, Lenin Sosyalist Devrim’in, Mao Çin Devrim’inin öncüsüyse, Atatürk de, Anadolu Burjuva Devrim’inin öncüsüdür. Atatürk Devrim’inin Anadolu için önemi, Feodalizmi Tasfiyedir. Dünya için önemi, Ulusal Devlet’e geçiş ve Anti-Emperyalizmdir. Atatürk’ün bugünün siyasi harekeleri içine çekilmesi doğru değildir, etik değildir. O, tarihi bir kimliktir.

Atatürk, 20. Yüzyılda gerçekleştirdiği devrimlerle, Alevilerle düşünsel düzlemde buluşmuştur. Alevi-Bektaşilerin düşün gıdasını, Atatürk büyük ölçüde pratiğe geçirmiştir. Bundan dolayı da Aleviler tarafından “Mehdi” olarak değerlendirilmiştir. Bu bilinen gerçekler içinde şunları söyleyebilirim.
Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimler, Alevi-Bektaşilerin, yüzyıllardır isteyip de gerçekleştiremedikleri özlemleriydi. Zaten birçoklarını, kendi ortamlarında uyguluyorlardı. Laik bir anlayışı, kadın-erkek eşitliğini savunuyorlardı. Şeriat’a karşıydılar vs.

Alevi-Bektaşiler neleri savunuyorlardı, Atatürk neleri gerçekleştirdi:
Birincisi; en başta Laiklik ilkesi ve Cumhuriyet anlayışıyla buluştular. Laikliğin ve Cumhuriyet’in uygulamaya geçilmesiyle, bir uyum söz konusudur. Bu anlamda, Alevi-Bektaşiler, doğal olarak zaten bir kazanım içinde olmuşlardır.
Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimler, Alevilerin yüzyıllardır isteyip de gerçekleştiremedikleri devrimlerdir.

İkincisi; Atatürk; 30 Kasım 1925 yılında “Tekke, zaviye ve türbeleri kapatmıştır. Bu durumda Alevi- Bektaşilerin dergâhları da kapatılmıştır. Bu konuda kimi yazar ve araştırmacılar, bunun Alevi-Bektaşilerin kurumlarına karşı yapılmış bir hareket olduğunu söylemişlerdir. Bu söylem hem doğru ve hem de yanlıştır ve eksiktir.

Çünkü:

-1826 yılından bu yana Bektaşi tekkelerinin veya dergâhlarının çoğu Nakşi şeyhlerinin dergâhı konumuna getirilmişti. Zaten Bektaşilerin elinde değildi.

-Alevi nüfusu kentte çok fazla değildi. Aleviler, zaten köylerde kendi ibadetlerini “köy odalarında, köy evlerinde” uyguluyorlardı. Kentlerde, Cem Evleri yoktu.

-En önemlisi Alevi-Bektaşiler için, inanç bir gönül işidir. İbadet her an her yerde her koşulda yapılabilir. Bunun için belirli mekânlara gerek yoktur. Bu anlamda da yapılı mekânların olmaması ibadet için bir engel değildir. O dönemde, dergâhların, tekkelerin, ibadethanelerin vs. kapatılması, ibadeti şekil olarak uygulayan “Sünni” inançta ki insanlar için daha sorunlu olmuştur. Nakşi şeyhleri ve diğer “tarikat” mensupları bu durumdan çok daha fazla
etkilenmişlerdir.

- Ayrıca devrimin mantığı içinde, toplumu dönüştürmek için insanların
Hurafelerden, gerçek olmayan olağanüstü anlatımlardan, söylencelerden, bg. Uzaklaştırılması gerekmekteydi. Toplumu çağdaşlaştırma iddiasıyla ortaya konan bir stratejiyi gerçekleştirmek için, bu tür dinsel değerleri alabildiğine topluma uygulatan ve insanları gericileştiren bir uygulamaya geçit vermesi, yapılan devrimleri kendisiyle çelişen bir duruma sokardı. Bunun içinde bu tür kurumların kapatılması gerekmekteydi, Atatürk’te bunu yaptı ve bu tür dinsel kurumları kapattı.

-Vatandaşlık bilinci ve özgür birey yaratabilmek, ancak “kul” ve “biat” anlayışının yıkılmasıyla söz konusu olabilir. Bunun içinde, feodal değerler ve dinsel söylemler olan ve aynı zamanda, kişiye, üstünlük, dokunulmazlık ve olağanüstülük veren, “seyit, şeyh, baba, şıh, ağa, efendi, vs. gibi” unvanların kaldırılması, devrimin mantığı gereğidir. Bunu yapmaması, kendi kendisini inkâr demektir. Bizatihi, Atatürk Devrimleri unvana dayalı üstün insanı değil, hereksin birey ve yurttaş olduğu bir toplumsal yapıyı öngörmüştür. Bunu anlamayanlar, ne diyalektiği, ne devrimleri, ne tarihsel gelişimi, ne de toplumsal değişimin yasalarını anlamamış demektir.

-20. Yüzyılın başında, Aleviler ne istiyordu. Saltanatın, Padişahlığın, Şeriat yasalarının, Hilafetin vs. kaldırılmasını istiyorlardı. Atatürk’te zaten bunları gerçekleştirdi. Burada bir uyumsuzluk yoktur, tam tersine hedefte ve amaçta buluşma vardır. 1 Kasım 1922 tarihinde Saltanat; 3 Mart 1924 tarihinde ise halifelik kaldırılarak yönetim halka bırakılmıştır.

Aleviler başka ne istiyorlardı. Kadının ikincil konumda olmamasını, medeni yasayı, çağdaş hukuk kurallarının uygulanmasını istiyorlardı. Atatürk’te bunları yaptı. 8 Nisan 1924 tarihinde Şeriye Mahkemeleri kaldırıldı; 17 Şubat 1926 tarihinde evlenmeler resmi nikâha bağlanarak kadının da edinilen mallarda hak alması sağlandı. İmam nikâhı yerine resmi nikâh kabul edildi. 4 Nisan 1926 tarihinde Medeni Kanun kabul edilerek çağdaş hukuk yasaları geçerli bir konuma getirildi. 8 Ekim 1934 tarihinde kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi. Bu durum Atatürk’le Alevilerin aynı noktada buluştuklarını gösteriyor. Daha yakında bakıldığında Alevilerle Atatürk arasında bir çatışma değil bir uyuşma, bir birliktelik olduğu görülüyor.

Bu devrimlerin hangisi tarihin diyalektiğine terstir.

Aleviler ne istiyordu: İbadetin Türkçe olmasını, bilim ve aklın topluma egemen kılınmasını istiyorlardı. Atatürk’te bunları yaptı. 22 Ocak 1922’de Kuran’ın Türkçe okunmasına başlandı. İnsanların kendi dilleriyle ibadet etmeleri sağlandı. Hacı Bektaş Veli: “Bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır”; demişti. Atatürk’te: “En gerçek yol gösterici bilimdir, fendir” diyerek, bu ilkeyi benimsemişti. İki büyük insan aynı noktada birleşmişlerdi. Alevi-Bektaşilerin ulu önderi Hünkâr’la; büyük devrimci Atatürk aynı görüşleri seslendiriyorlardı, aynı şeyleri düşünüyorlardı.

Ne istiyorlardı Aleviler; eğitimin Türkçe yapılmasını. Atatürk’te bunu yaptı. 3 Kasım 1928 tarihinde herkesin anlayacağı ve kolayca öğreneceği Latin harfleri kabul edildi; 1 Eylül 1929 tarihinde liselerde Arapça ve Farsça dersleri kaldırıldı.

Ne istiyordu Aleviler; insanlar doğarken eşit doğarlar, kimse kimseden üstün değildir. Bu nedenle bir insanı diğerlerine üstün gösteren unvanların kaldırılmasını. Atatürk’te bunu yaptı. 26 Kasım 1934 tarihinde Efendi, bey, paşa, ağa, hacı, hafız, hoca, molla bg. Gibi üstünlük sağlayan unvanlar kaldırıldı. Kimse kimseden üstün değildi. Üstünlük akılda, mantıkta, bilimsel duruşta ve kültürel birikimdeydi. Bu yön öne çıkarıldı.

Neresi yanlıştır bu devrimin. Hangi Alevi-Bektaşi ve aydın insan bu anlayışa karşı çıkabilir. Bu karşı çıkışın akılla, mantıkla bir ilgisi olabilir mi?

Peki, Aleviler başka ne istiyorlardı; laik bir toplum. Atatürk’te bunu yaptı. İçinde laiklikle ilgili hükümler de içeren 20 Nisan 1924 Anayasası kabul edildi. Bu anayasa tam laikliği içermiyordu. Devletin dini “İslam’dır ilkesiyle; yine Cumhurbaşkanının yemininin sonunda “ Vallahi” sözcüğünün bulunması ve din işlerinin TBMM tarafından düzenlenmesi gibi ilkeler anayasaya konmuştu. 10 Nisan 1928 tarihinde ki değişiklikle Devletin dini İslam’dır ilkesi ile dinsel yemin kaldırılarak laik yemin kabul edildi. 5 Şubat 1937 tarihinde ise “Laiklik” ilkesi anayasaya girerek devletin şekli Laik Cumhuriyet’e dönüştürüldü. Yaklaşık 14 yıl içinde Anayasa’ya “Laiklik” ilkesi konularak Cumhuriyet’in şekli “Laik Cumhuriyet”e dönüştürüldü.

Aleviler ne istiyorlardı. Din derslerinin okullardan kaldırılmasını. Atatürk’te bunu yaptı. 1924’ten 1930’ların ortalarına kadar din dersleri zorunlu olarak okutuldu. Koşullar oluşunca 1931 yılında din eğitiminin bir vicdan işi olduğu ve devlet okullarında okutulamayacağına karar verilerek aşamalı bir biçimde din dersleri kaldırıldı. Bugün gerçekleştirmek istediklerimizi Atatürk 1930’larda yaşama geçirmiştir.

Peki, Atatürk ne yaptı. Tüm bunları gerçekleştirdi.

Görüldüğü gibi Atatürk’ün yaptıkları, gerçekleştirdiği tüm devrimler zaten Alevi-Bektaşilerin görüşleriyle ve varmak istedikleri toplumsal modelle uyuşuyordu. Atatürk’le Aleviler arasında zaten dolaylı bir birliktelik kurulduğu ortadadır. Bunu eğmeye- bükmeye gerek yoktur. Akılcı bir çözümlemeyle bunun böyle olduğu hemen görülür. Yeter ki bu olayları inceleyenlerde art niyet ve önyargı olmasın.

Eğer son tahlilde amaçta birleşiliyorsa ve özde aynı amaçlar gerçekleşiyorsa o zaman ayrılık ve karşıtlık aramak bir zorlama olmaktan öteye gidemeyecektir.
Alevilerin Atatürk’ü sahiplenmelerinin bilinçaltında bu gerçekliği aramak gerekir.

Yoksa kimilerinin dilendirdiği; “Atatürk Alevilere bir şey vermedi” sözü var olan gerçeklikle uyuşmamaktadır. Bu görüş biçimsel ve çocuksudur. En azından bu diyalektik mantıkla uyuşmayan bir söylemdir. Çünkü diyalektik mantık biçime değil öze bakar.

Yol diliyle konuşursak; olaylara Bâtıni bir gözle bakmak, yani şekilci değil, öz olarak bakmak gerekir.

Hacı Bektaş Veli’nin bir sözüyle yazımı bitirmek istiyorum: “Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu”.


07.12.2011
Süleyman Zaman
Merhaba Aydınlık

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.