Alper Gürkan: Göçebeliğin üretiminin piyasaya dönük olmadığını, Osmanlı’nın tımar düzeni ile çeliştiğini, hatta göçerliğin yerleşik düzeni tehdit ettiğini belirttiniz. Bunun yaygın ve genel bir sorun olmaktan ziyade öznel ve adli bir gerçeklik olduğu da değerlendirilebilir. Nihayetinde bu grupların ihtiyaca dönük ve pazarda mübadele amaçlı üretimlerinin, piyasayı denetim altında tutmak isteyen bir iktidar ile de çelişmesi söz konusudur. Bu yönden Osmanlı sünniliğinin hukuku bir baskılama aracı olarak kullandığı, fıkhı meşrulaştırıcı bir söylemle dönüştürebildiği de değerlendirilebilir diye düşünüyorum. Fakat siz, en büyük üretim aracı olan topraktaki nizamı esas alıyorsunuz’
Lütfi Bergen: Osmanlı’nın sünniliği meselesini kabul edemeyeceğim. Tam tersine Osmanlı Alevi-Bektaşi karakterlidir. Osmanlı’da medrese temelli kurumsallaşma ise hukuk - nomos ihtiyacının karşılığı idi. Doğu Roma’nın topraklarında ve Roma hukuk düzeninde kendinize yer açmaya çalışıyorsunuz. Böyle bir zeminde Alevilik Batı’ya sığınamaz. Çünkü Roma düzeni köleci düzendir.
Bu noktada Osmanlı başlangıçta ulema - batıni tekke  ahi  asgar (gazi) zümrelerinin ittifakı ile bu topraklarda tutunabildi. Medrese (ulema) iktisadi  siyasi düzenin kanun ihtiyacını karşıladığı için kimlik siyaseti yapmadı. Ãşıkpaşaoğlu Tarihi’nde şu anlatılıyor: ’Karaca Hisar’ı alınca şehrin evleri boş kaldı. Germiyan ilinden ve başka yerden hayli adamlar geldi. Osman Gazi’den ev istediler. Osman Gazi de verdi. Az zamanda mamur oldu. Bir çok kiliseleri de mescit yaptılar. Pazar da kurdular. Halk toplanıp ’Cuma namazı kılalım ve bir kadı isteyelim’ dediler. Dursun Fakı derler bir aziz kişi vardı (...) Halk razı oldu. Kadılığı ve hatipliği Dursun Fakı’ya verdi. Cuma hutbesi ilk önce Karaca Hisar’da okundu. Bayram namazını orada kıldılar (...) Kadı konuldu. Subaşı konuldu. Pazar kuruldu ve hutbe okundu. Bu halk kanun ister oldular. Germiyan’dan birisi geldi. ’Bu pazarın vergisini bana satın’ dedi (...) Osman Gazi sordu: ’Vergi nedir?’ Adam dedi ki: ’Pazara ne gelse ben ondan para alırım’ Osman Gazi: ’Senin bu pazara gelenlerde alacağın mı var ki para istersin?’ dedi. O adam: ’Hanım: Bu türedir’ (...) Osman Gazi: ’Madem ki böyle diyorsunuz, öyleyse bir yük getirip satan herkes iki akça versin. Satamayan bir şey vermesin. Kim bu kanunumu bozarsa Allah onun dinini de, dünyasını da bozsun. Kime bir tımar verirsem elinden sebepsiz yere almasınlar.
O ölünce oğluna versinler. Çok küçük dahi olsa versinler (...) Her kim bu kanunu tutarsa Allah razı olsun. Eğer neslime bu kanundan başka bir kanun koyduracak olurlarsa edenden ve ettirenden Allah razı olmasın’ (Ãşıkpaşaoğlu, 2011: 32-33). Şimdi bu alıntıdan hareket edersek Osmanlı’nın yayıldığı saha olan Rum İli’nde kadı-ulema zümrenin iktisadi sahayı (pazar-adalet) tanzim ederek ’devlet varlığı’nı meşrulaştırdığı ortaya çıkmaktadır. Yukarıdaki alıntıda ’Bu halk kanun ister oldular’ şeklinde sarf edilmiş bir cümle var ki bunu ulema  medrese hayata geçiriyordu. Medresenin dini sahayı kimlik üzerinden tanımlamaması ama üretim ve pazar ilişkilerine dönüştürmesi alevilik-sünnilik çatışmasına sebebiyet vermemiştir. Nitekim yine Ãşıkpaşaoğlu Tarihi’nde bu konuya ilişkin anlatılar vardır: ’Orhan Gazi geldi. İzmit yakınına kondu (...) Her kafirin gitmek veya kalmak isteği kendi elinde olsun dedi. İskeleye gemiler getirdiler. İsteklerince doldurdular. Orhan Gazi: ’Sakının ki bu kafirlerin bir çöpü gitmesin.
Andımızda hain olmayalım’ dedi. Yapılan an yerine getirildi. Orhan Gazi de hisara geldi. Aydos’ta oturan gazilerin hepsi de İzmit’e geldiler. Oturdular. Orhan Gazi, oğlu Süleyman Paşa’yı İzmit’e getirdi. Kiliseleri mescit yaptı. Bir kiliseyi de medrese yaptı (...) Kara Mürsel derler idi, bir bahadır er vardır. O kıyıyı ona tımar verdiler (...) Yalova’yı da tımar verdiler. Akça Koca ile olan gazileri buraya topladılar (...) Fazlullah Kadı ki Gebze’de tekkesi vardır, o Akça Koca’nın neslindendir. Kocaeli’nin, Ak Yazı’nın, Konurapa’nın ve Bolu ilinin hepsinin fethinin aslı ve gerçeği budur’ (Ãşıkpaşaoğlu, 2011: 47-48). Ãşıkpaşaoğlu’nun anlattıklarından tımar-pazar, tekke-kadı, gazi-ahi, medrese-cami kombinasyonlarının kurulduğunu görüyoruz. Nüfusun iskânı sağlanıyor ve bu iskânla adalet/üretim yoğunluğu/pazarın güvenliği hedefleniyor. Bu hedefe varmak için tekke/medrese/asgar-gazi/tımar kullanılıyor. Halil İnalcık fetih hareketi ile ’göç ve yerleşme hareketi’nin de uc bölgelerini takip ettiğini yazmıştır.
İnalcık’ın ’Bilhassa vakfa dayalı dini ve ticari müesseseler bu şehirlerin gelişmesinde esas rol oynadı (...) Süleyman Paşa idaresindeki Osmanlılar, Rumeli’de ilk fetihlerini yaparken yerli halkı kendilerine meylettirecek şekilde muamele ettiler (istimalet siyaseti). Ãşıkpaşazâde’nin, ’Onlar bu yerlerin kafirlerini incitmediler... İçinden birkaç bellice kafirlerini tuttular. Cimbi kafirleri bu gaziler ile müttefik oldular’ şeklindeki sözleri bu durumu yansıtır’ (İnalcık, 2011: 96) ifadesi Osmanlı zümrelerinin egemenin siyasetine katılımının önemsendiğini gösterir. İstimalet siyasetinin ’halka iyi davranma, onları himaye etme, din-can-mal-akıl-nesil emniyetini sağlama, pazara mal sürebilme ve vergi almada müsamahakâr davranma’ gibi ilkelere dayandığı görülmektedir. Sizin ’Göçebeliğin ihtiyaca dönük ve pazarda mübadele amaçlı üretimlerinin, piyasayı denetim altında tutmak isteyen bir iktidar ile de çelişmesi söz konusudur’ değerlendirmeniz kısmen doğru.
Bir araştırmada, köy ailesinin sahip olduğu ortalama küçükbaş hayvan sayısının 20 civarında olduğu halde göçebe hanelerde bu sayının 160’a çıktığını okumuştum. Fakat bu hayvanlarla ve süt, peynir, yün gibi hayvan ürünleri pazara girememekte daha ziyade çerçi  tüccar  simsar tarafından istismar edilerek gelirin aşiret üyelerine geçişi engellenmektedir.
Göçebelerin kendileri için değil, hayvanlarının ihtiyaçları için göçtüğü, hayvanlarının ihtiyacına bağlı olarak göç yollarının şekillendiği, otlakların durumu ile hayvanların ihtiyaçlarının göçün güzergâhını belirlediği de ifade edilmiştir. Geleneksel kültürde ’Dünya öküzün boynuzları üzerindedir’ diye ifade edilen bir söz var. Bu sözü endüstriyel topluma meftun adamlar bilimsel bilgiden mahrumiyet, bağnazlık olarak değerlendiriyor; cahil-cuhela diye ötekileştiriyor. Oysa iktisadın temel figürü inek (bakara) yani topraktaki üretimdir. ’Öküz başını sallayınca deprem olur’ diyerek depremleri izah eden atalarımız bununla ’biri yer diğeri bakar kıyamet bundan kopar’ demek istediler, yani adalet üzre bir paylaşımı ifade ettiler.
Öküz-inek göçebeliğe gelmez, tarım toplumuna gelir. Bediüzzaman, Ondördüncü Lema’da Refet Bey'in Sevr (Öküz) ve hûta (Balık) dair sorusundan şöyle bahseder: ’Sorunuzda diyorsunuz ki: Hocalar diyorlar: Arz yani dünya öküz ve balık üstünde duruyor. Hâlbuki arz, muallâkta (boşlukta) bir yıldız gibi gezdiğini coğrafya görüyor. Ne öküz var ne de balık! (’) Arz iki kısımdır Biri su, biri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren insanların hayat sebebi olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omzundadır. Dünyaya vekil tayin edilen iki melek hem kumandan, hem nazır olduklarından, elbette balık taifesine ve öküz nevine bir münasebet yönleri bulunmak lazımdır.’
Şimdi tekrar göçebeliğe dönersek, göçebenin hayvanı çoğunlukla koyun  keçidir. Bu tür bir üretim tarzının Osmanlı ile kapışmasının bir çok nedeni var. Öncelikle bu tür üretim tarzı yerleşik olmadığı için vergi almada müşkül bir durum oluşturuyor. İkinci olarak göçebelik yerleşiklerin tarım arazilerine tecavüze müsaittir. Tarlalara, tarım arazilerine giren hayvanları kontrol zordur. Üçüncü olarak tımar askeri bir sistemdir; göçebelik bir sisteme gelmiyor, askeri niteliği bulunmuyor. Son olarak tımar sistemi bir iskan siyasetidir, Osmanlı bu sistemle fethettiği ülkelerdeki nüfus Hristiyan-Yahudi bile olsa Batı’dan koparabilmiş, Batı’ya karşı konumlayabilmiştir. Göçebelik üretim temelinde Osmanlı’ya yabancı ve zayıf noktası. Çünkü göçebe, Safevi propagandasına müsait bir zeminde yaşıyor. Safevilik de aşiret sistemidir. Osmanlı ise aşiret sisteminden daha erken zamanlarında (Osman) kopmayı başarmıştı.
Aslında Osmanlı sadece göçebelere değil ’çevre’nin tüm zümrelerine hukuk sistemiyle baskı kurmuştu. Ancak bu hukuku çevrenin de devlete karşı kullanması pek âlâ mümkündür. Göçebeliğin burada farkı, hem bir cemaat halinde yaşayamamaları ve hem de bir hukuka sahip bulunmamalarıydı. Sanıldığının aksine sünni hukuk heteredoks kesimlerin devleti (örfü) baskıladığı bir silah olmuştur.
Şerif Mardin’e göre Osmanlı’da birkaç tane piramit var. O piramitlerden bir tanesi devlet piramidi (en baştaki memurlarla, sadrazam falan). Onun yanında ulema piramidi var.
’Bir sentez yapılmıştır. Ama o sentezin (’) iki ayrı kökeni varmış gibi görünüyor. Biri devlet için yapılması gereken şeylerin geleneği (’) Buna karşılık devletin olmadığı Müslüman ülkelerde, iki şey birden eksik. Bir tanesi devlet mekanizması. Diğeri halkın kendini savunması. Osmanlı’da bunlar devamlı olarak çatışma, pay etme halinde oldukları için ikisi de bilenmiş’ (Mardin, 1990: 117). Mardin’in ilerleyen analizleri göçebeliğin niçin sistem dışı kaldığını da açıklayabilir. Mardin gerçi böyle söylemiyor ama Osmanlı’nın çevresi Osmanlı’nın otoritesini besleyen bir otonom kütledir. Selçukluları yıkan Babai isyanlarını hatırlayın. Mardin’e göre ’Osmanlı İmparatorluğu’nda yapılı (structured) ve organize bir cemaat mevcuttur. Bu cemaatin aynı zamanda bir iktisadi ve bir hukuki sistemi vardır. Bu kopuklukta dini kuralların pekiştirdiği bir ’cemaat’ da vardır, fakat bu ’cemaat’ düzeni sağlayıcı otoriteden yoksundur.
Tam anlamıyla ’otorite’den bahsedilecekse, bu otorite devlet monopolündedir.’ İşte tam bu noktada Osmanlılar din ve devleti ikiz saymışlar, fakat ikizlerden devletin daha çok önem kazanmasına gayret etmişlerdir (MARDİN, 1990: 23). Mardin, ’çevre’nin üç kümesini ulema (halkın çıkarlarının temsilcisi- 1990: 23), tasavvuf kurumları- tarikatlar (ayaklanma çıkaran haberleşme ağı), loncalar- esnaf teşkilatları (pazarın kritik kaynaklarının kontrolü- 1990: 25) şeklinde sıralar ve Osmanlı’nın toplumun her köşesine nüfuz edici bir yapı kurarak merkezin çevreye göre baskın çıkmasının sağlandığını belirtir. Burada din (sünnilik) başta gelmesine rağmen asıl korunmaya çalışılan devlettir, devleti ön planda tutan faktör Osmanlı’daki ’din ü devlet’ anlayışıdır (Çaylak, 1998: 109).
Buna göre göçebelikten daha önemli bir yarılma merkez-çevre arasında bulunmaktaydı. Osmanlı hem yarı otonomik yerleşikliği sistematize ediyor ve hem de iskân edilenlerin otonom yapılarının devleti yıpratmasına fırsat vermiyordu. Göçebe yoğunlaşmasının her sene sefere çıkan ordunun askeri ihtiyaçlarını karşılayamayacağı açıktır. Son tahlilde iktisadi bir siyaset güdülüyordu ve bunda amaç merkezi otoritenin rakiplerinin merkezin denetiminden kopuk bir sınıf olarak varlığının yok edilmesiydi (Çaylak, 1998: 112). Burada göçebeliğin ’kanunsuzluğu’ üzerinde durduk ama nüfusun asıl yekûnu olan geniş kesimlerin tımar-tekke-vakıf-ahi birlikleri halinde yarı otonomik yapılarına temas edemedik.
heyula.net
"Osmanlı, Alevi-Bektaşi Karakterlidir"
Konu Sahibi / Yazar
GAMZE
Kategori / Forum
Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları
Yorumlar / Cevaplar
0
Okunma / Görüntüleme
3742
"Osmanlı, Alevi-Bektaşi Karakterlidir"
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi