KADIN ANA’NIN HALKI
Luvi’ler /Aluviler
‘Tarih bilimi Güney ve Batı Anadolu’da Luvi’lerden daha önce yaşamış ve uluslaşmış halkın,Luvi dilinden daha önce konuşulmuş bir dilin varlığını asla saptayamamıştır.’
Bilge Umar
Hitit’lerin Anadolu’da MÖ.2000’li yıllarda ortaya çıktılar ve burada MÖ.1650-1200 yılları arasında Orta Anadolu merkezli büyük bir imparatorluk kurdular. Hitit’ler hükümranlıkları süresince ödünsüz yöneticiler ve çok çetin savaşçılar olarak ünlenmiş olsalar da onların, yönetimi altında tuttukları topraklarda yaşayan yerli halkların kendi kültürlerini ve inançlarını özgürce sürdürmelerine özen göstermek gibi çok zarif bir vasıfları vardı.Hitit Devleti Eski Çağ Anadolu’sunda , çağının çok ilerisinde gelişmiş bir hoşgörü imparatorluğu idi. Hitit toprakları üzerinde yaşayan Anadolu’nun eski halkları, başta Luti’ler (yada Luwi’ler) olmak üzere, Hatti’ler ve Pala’lar (Bala’lar) Hitit idari ve askeri yönetimi altında sınırsız bir özgürlük içinde yaşamlarını sürdürdüler.
Anadolu’da Hitit çağından günümüze ulaşan belgelerin pek çoğu Hititlerin ‘Nasili’ adnı vedikleri kendi dillerinde ve çivi yazısı ile yazılmıştı.Yapılan kazılardan elde edilen bulgularHitit’lerin eski ve yeni krallık dönemleri boyunca dinsel metinlerde,kimi mühürlerde ve anıt kitabelerinin tümünde başlangıçta bilim çevreleri bakımından yanlış olarak Hitit hiyeroglifi olarak tanımlanan bir yazı daha kullandıkları ortaya çıktı.Daha sonra bu yazıda kullanılan dilin luvi dili olduğu dolaysı ile kullanılan yazınında Luvi diline ve Luvi’lere özgü bir yazı olduğu anlaşıldı.Luvi dili ve Luvi hiyeroglif yazısı üzerindeki çalışmalar ilerledikçe görüldü ki; Luvi yazısı Anadolu kaynaklı metinlerde kullanılan en eski yazı ve Hint-Avrupa dil ailesinden olan Luvi dili Anadolu’da kullanılan en eski dildir.
Luvi’lerin kutsal saydıkları, sembollerle ifade edilen, hiyeroglif yazısı,Luvi dilindeki hecelere karşılık gelen stilize edilmiş resimlerden oluşan fonografik bir yazıydı.Bu kutsal yazı Anadolu’da Hitit egemenliğinden 2000 yıl önce kullanılmaya başlandı ve Hitit çivi yazısının Anadolu’da kullanımı sona erdikten 700 yıl sonra da yazılıp okunmaya devam etti..
Anadolu dışında pek çok coğrafyada da konuşulan Hind-Avrupa dilinin bu coğrafyalarda ortaya çıkışı MÖ.2000 lerden sonraki zamanlara olduğu biliniyor ,bu da bu dil gurubun o bölgelere Anadolu’dan yayıldığını gösteriyor.Dil bilimciler Luvi dilinin sadece Anadolu’da değil tüm yeryüzünde konuşulan en eski Hind-Avrupa dili olduğunu konusunda fikir birliği içindeler.
Hind-Avrupa dilini konuşan ilk ulus olan Anadolu’lu Luvi’ler Anadolu’nun da bilinen en eski halkıydılar.Arkeolog Firuzan Kınal,Mersin,Hacılar ve Alişar kazılarından elde edilen bulgulardan yola çıkarak,Anadolu’da MÖ.6 000 yıllarında ortaya çıkan ,bakır-taş çağı kültürünü yaratanların Luvi’ler olduğu tespitini yapıyır..Bilge Umar Firuzan Kınal’la aynı kanaati paylaştığını şu cümlelerle ifade ediyor.‘Batı Anadolu ve Güney Anadolu arkeolojik buluntularının Luvi sayılması asıldır,aksi kanıtlanmadıkça onlara Luvi gözüyle bakmak zorundayız.Çünkü bir defa daha söyleyelim,Batı ve Güney Anadolu’da Luvi kültüründen daha eski hiçbir yerli kültür,hiçbir yerli dil şimdiye kadar saptanabilmiş değildir.’
Bilge Umar’a göre‘Türkiye’nin ilk halkları içinde bıraktıkları kültür mirası yönünden en önemlisi Luvi’lerdir.’ Umar,bu sözüne kanıt olarak ,Muğla yöresinde 130 u aşkın,Fethiye Antalya arasında 60,Burdur,Isparta yöresinde 75,Antalya ovasında 16,İçel ile Adana bölgelerinde 90,Konya-Karaman bölgesinde 32 olmak üzere Luvi dilinden yada bu dilin ardılı dillerden gelen 400 den fazla tarihsel yer adı verir..
Hitit İmparatorluk sınırları içinde ve tüm Anadolu’da kültür ve sanat alanında Luvi’ler çok etkiliydiler. Luvi’ler Eski Çağda Anadolu’da; sosyal hayatın, inancın ve sanatın omurgasını oluşturdular. Anadolu’da gelecek bin yıllarda da silinmeyecek izler bıraktılar. Anadolu’nun bilinen en eski halkı olan Luvi’ler, bilinmeyen zamanlardan başlayıp bugüne kadar uzanan en geniş zaman diliminde Anadolu’yu kesintisiz olarak etkisi altına alan en baskın kültürün yaratıcılarıdırlar.
Luvi uygarlığının bir başka yetkin araştırmacısı Sefa Taşkın; ‘Çok eski bir geçmişin çocukları olan Luvi’lerin dili, kültürü, Anadolu ve insanlık için taşıdıkları önem, uzun zamanlar yöneticilerin dikkatini çekmedi... Luviler adı verilen halkın yalnız Anadolu’nun değil insanlığın derin geçmişiyle ilgili önemli gizler taşıdığı günümüzde yeni yeni ayırt ediliyor’diyor.
Sefa Taşkın Luvi’ler üzerine yaptığı araştırmada, bu kadim Anadolu halkını şu şiirsel cümlelerle anlatmaya devam ediyor.
‘Afganistan’ın Kandahar kentinden tutun İspanya’nın Kordaba’sına, Orta Asya’nın Semerkant’ından Kuzey Karadeniz’in Odessa’sına kadar Anadolu coğrafyasını merkez alan bir çevre içinde birçok kent, dağ ve ırmak adı Luvi dili ve kültürüyle bağdaşıyor.’
‘Bugün Anadolu’nun küçücük derelerinde, akıntılı ırmakların vadilerinde, az yükseltili tepelerinde, koca dağlarında, denizi içine almış küçük koylarında, eski kentlerinde, daha nice Anadolu mekanında koydukları adlarla yaşıyorlar’.
‘Luvi halkı hep var olan ama sesi duyulmayan bir anıt gibidir. Anadolu’da hala yaşayan tanıklarıdır tarihin’.
Çok parlak, ışıltılı, gizemli ve sessiz Luvi uygarlığı bugüne kadar yeterli düzeyde aydınlığa kavuşturulamamıştır. Bir teze göre Luvi’ler, Anadolu’ya çok eski bir geçmişte Asya içlerinden geldiler. Son dönemlerde ortaya atılan ve güçlü dayanakları olan bir diğer görüşe göre de Luvi’ler insanlığın başlangıcından beri Anadolu’da yaşıyorlardı. Onlar Anadolu’da var olmuş ilk insanlardı. Bu topraklarda ilk ateşi onlar yakmış,taşa ilk biçimi onlar vermiş,toprağı ilk onlar ekip,biçmiş, tekerlek ilk defa onlar tarafından kullanılmıştı.
Aadolu’da bugün dahi annelerin çocukları ile kurdukları ilk sözlü iletişimin ‘bebekçe’ kelimeleri Luvi dilinden gelmedir.
anni: anne
pati: adım
atti: dışarısı
tatiş: baba
Dil bir çırpıda söylenebilen ve zorlanmadan akılda kalan kolay sözcüklerle başlamışsa eğer. Eğer bebeklerin ilk telaffuz ettikleri onları konuşma ile buluşturan, en zahmetsiz kelimeler dilin doğmasına da başlangıç oluşturmuşlarsa; Anadolu’da insanlığın dile gelmesi Luvi’ler ile başladı diyebiliriz.
‘Luwi’ (Luvi ) Hitit ve Luwi dillerinde Işık insanı demektir.Bu kelimenin kökü olan‘Lu’ yada ‘luw’ sözcüğü de Luwi dilinde ‘ışık,pırıltı’ anlamına gelmekteydi.Bu sözcük pek çok dilde ışık ,ışıldamak,aydınlanmak anlamlarına gelen kelimelere başlancıç oluşturdu.
-Likya dili : Lu(w) - ışık
-Hitit dili :Lukk – aydınlanmak
- Latince :Lux- ışık
-Ermenice :Luys – ışık
-İngilizce :Light – ışık
-Fransızca :Luire – ışıldamak
-Almanca :Licht - ışık
Luvi dilinde başında ‘A’ olan sözcüklerin,bu ‘A’ ihmal edilerek söylenmesinin çok yaygın bir kullanım olduğunu ifade eden Bilge Umar,’Türkiye’deki Tarihsel Adlar’ adlı çalışmasında;’Ben,sözcüğün Luwi dilinde yalnız Lu biçiminde değil Alu/Allu biçiminde de kullanıldığı kanısındayım ‘diyor.Buradan hareketle ‘Luvi’ sözcüğünü başındaki ‘A’yı ihmal etmeden yazacak olursak karşımıza ‘Işık Insanı’ karşılığı olarak çok tanıdık bir kelime çıkar ‘Aluvi’
‘Abdal Musa Velayetnamesi’nde Alevi yolunu yeniden kurumlaştıran Abdal Musa’nın ‘Işık’ olarak tanımlanması ve on altıncı yüzyılın son çeyreğine kadar Alevilerin Osmanlı ülkesinde ‘Işık Taifesi’ olarak anılmış olmaları,’Alevi’ sözcüğünün ‘Işık insanı’ anlamına gelen Luvi kökenli ‘Aluvi’ sözcüğünün ardılı bir kelime olduğunu tartışmasız bir biçimde gözler önüne serer.
Eski Çağın Luvi’leri ile günümüz Alevileri arasında –ilerleyen bölümlerde ele alınacak olan-şimdiye kadar fark edilmemiş yada kasıtlı olarak gözlerden uzak tutulmuş kuvvetli tarihi bağlar,gün yüzüne çıktıkça ‘Alevi’ sözcüğünün,küçük bir ses değişikliği ile Türkçe’ye uyarlanmış ‘Aluvi’ kelimesinin ta kendisi olduğu kesinlik kazanır.Görünen odur ki; ‘Aluvi’ sözcüğü dört bin yıllık uzun ve oldukça zahmetli bir yolculuktan sonra dilden dile geçerek ve çoğu zaman da köşe bucak saklanarak kendisini bu günkü Türkçe’ye taşırken pek değişmeden, hemen hemen aynı kalmayı başarmıştır.
Luvi sözcüğü bu gizemli halka Hititler tarafından verilmiş bir isimdi.Bilge Umar’Bu halkın kendisine Luw insanı,Luw halkı dediğinin hiçbir belirtisini bilmiyoruz’ demektedir.Işık insanları kendilerini bir başka isimle tanımlıyorlar: kendilerine ’Mada’ ya da ‘Amada’ diyorlardı . Mada ya da Amada sözcükleri Luvi dilinde ‘Ma’nın Halkı’ anlamına geliyordu.
Bilge Umar ‘Ma’ sözcüğün anlamını şöyle açıklıyor;’Luwi dilinde ‘Ana’anlamına gelen ‘Ama’ sözcüğünün baştaki (A) olmadan kullanılan çeşitlemesi.’ ‘Ma’ Luvi dilinde ‘ana’ demektir.Ve ‘Ma’ Anadolu’nun bilinen en eski ‘Kadın Ana’sıdır.
Eski Çağda Kadın Ana’nın halkı Luvi’ler (Işık insanları), Anadolu’nun dört bir yanına dağılmış özerk yapılara sahip büyük bölümü ‘Ma’ya adanmış ‘dergah –devlet’lerin kutsal otoritesi altında yaşıyorlardı. Kuzey Suriye’den Akdeniz ve Ege kıyılarına kadar Anadolu’nun her yanında yaygın olarak bulunan Işık dergahları, birbirlerine saygıda kusur etmeyen ve genellikle aralarında yumuşak bir hiyerarşi bulunan bağımsız birer güçtüler. Hitit yönetim biçiminin temeli de ‘kutsal ve dokunulmaz’ statüleri güvence altına alınmış- ’dergah devlet’lerin koordinasyonuna dayanıyordu.
Eski Çağın Luvi yaşamında kadınlar ve erkekler birbirine paralel ve birbirinden iki ayrı dini ve sosyal kurum oluşturmuşlardı.Luviler erkek sosyal ve dini yaşamının ruhani liderine ‘Adra’ adını vermişlerdi. Kadın örgütlenmenin önderine ‘Ma’ diyorlardı. Luviler varoluşun ve yaşamın kaynağı olarak niteledikleri kadına büyük saygı gösteriyorlardı,.anaerkil bir toplum yapısına sahiptiler. .Bu nedenledir ki ‘Ma’ adı Luvi sosyal hayatında ve inanç dünyasında her zaman baskın oldu ve sonsuz hürmet gördü.
Luvi’ler ‘Ma’nın adını dağlara,ovalara,şehirlere ve ülkelere verdiler.Yüzlerce tarihsel coğrafyayı onun ada ile andılar.’Ma’ adına şehirler inşa ettiler.En görkemli mabetlerini ona adadılar.Onun ismini taşıyan devletler kurdular.Kendileri de ‘Ma’ adına yüceltilmiş mabetlerin ,kentlerin yada devletlerin her koşulda sadık ve vefalı vatandaşları oldular.’Ma’ya olan bağlılıklarını her şeyin üstünde tuttular.
‘Ma/Kadın Ana’ bu Anadolu coğrafyasının en eski ve en kutsal sözcüğüdür.Anadolu’nun en köklü halkına isim olmuş bu gizemli sözcüğün hayli soluklaşmış izleri üzerinden zamanda geriye doğru yapılacak yolculuk bizleri Aleviliğin gerçek köklerine götürecektir.
Aleviligin Kökleri Erdogan Çınar
Luvi'ler Aluviler ve Kadın Ana.
Konu Sahibi / Yazar
Ali karul
Kategori / Forum
Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları
Yorumlar / Cevaplar
3
Okunma / Görüntüleme
16040
Luvi'ler Aluviler ve Kadın Ana.
Luvi'ler Aluviler ve Kadın Ana.
Kadın Ana’ya Adanmış Şehirler
Helen ve Latin kültürlerinin Anadolu’yu işgalinden önceki çağlarda Anadolu’nun kültür ve sanat hayatı ve inancı tüm ülkede yaygın olarak faaliyet gösteren çok sayıda Işık dergahı tarafından biçimlendirilmekteydi. Anadolu halkları bu dergahlar etrafında kümelenmiş topluluklar halinde yaşıyorlar, dergahların yönetimini elinde tutan mürşitlerin kutsal gücünün korumasında ve yönetiminde dergaha hizmet veriyorlardı. Bu dergahlara bağlı olarak yaşayan dergahın müritleri ve talipleri kendilerini ‘Ma’nın (Kadın Ananın) halkı’ olarak tanımlıyorlardı.’Ma/Kadın Ana’nın nın halkı ‘Ma/Kadın Ana’ yada ‘Kadın Ana’nın eşi ‘Adra/Pir Baba’ adına yüceltilmiş Işık mabetlerinin yakın çevresinde kümelenmişlerdi.
Hitit’ler döneminden başlayarak Işık dergahlarının yakın çevresinde yaşamın çoğalması ve artan nufus ile birlikte Işık misyonları giderek ‘dergah-devlet’lere dönüştüler.Başlangıçta ’Ma’ yada ‘Adra’ sözcüklerinde türetilmiş,aynı kökenden gelen Luvi adları ile isimlendirilen bu yerleşimlerin bazılarının adları sonraki zamanlarda Helen ve Latin etkisi altında kısmi değişikliğe uğradılar.
Luvi dilinde Kadın Ana anlamına gelen ‘Ma’ sözcüğü Anadolu’da pek çok tarihsel dergah- devlet,yerleşim yeri,hisar dağ,nehir ve benzeri isim içerisinde karşımıza çıkar. Anadolu’da ‘Ma/Kadın Ana’ya atfedilmiş ,‘dergah -devlet’lerden,Alevi/Işık kimliğini –açıkca yada gizlice- tüm zamanlarda kesintisiz olarak sürdürmeyi başarabilmiş olanlar şunlardır;
-Komania (Çanakkale)
-Komana ( Tokat-Kazova)
- Komana (Adana-Tufanbeyli)
-Komama (Antalya-Burdur arasında Kızılkaya)
-Vanessa (Hacıbektaş)
-Kommagene (Adıyaman)
Yukarda sayılan ‘Ma/Kadın Ana’ adına vakfedilmiş bu misyon yerleşimlere verilen isimler ,’Kadın Ana’ya bağlılık yada aidiyet anlamları içeren Luvi kökenli sözcüklerdi.(Luvi dilinde,Komana ve Komania; Kutsal Ana’nın ülkesi,Komama;Kutsal Ana’nın halkı,Vanessa ; Ana Kraliçe,Kommagene: Kutsal Ma ülkesi anlamlarına gelmektedir.)
Hitit İmparatorluğu döneminde Hitit federasyonunun çatısını oluşturan Kadın Ana adına kurulmuş Işık misyonları , ‘kutsal ve dokunulmaz’ idiler.Kutsal bir gücün denetiminde ve yönetimi altında yaşayan yeminli yurttaşlar topluluğu olarak tanımlayabileceğimiz dergah-devletler,Hitit’lerin MÖ.1200 yılından hemen sonra bilinmeyen bir nedenle tarih sahnesinden çekilmelerinin ardından Helen ve Roma dönemlerinde küçük sapmalarla da olsa on beş yüzyıl boyunca varlıklarını,sosyal statülerini ve ayrıcalıklarını korumayı bildiler.
Yukarda sayılan altı dergah devletten dördü MS I. yüzyılda yaşamış Amasya’lı ünlü coğrafyacı Strabon’un,gezi notlarında kaydedilmiştir, Strabon’dan edindiğimiz bilgiler anılan dergah devletlerin birinci yüzyıla kadar varlıklarını ve güçlerini koruyabildiklerini göstermektedir.Strabon’un seyahatnamesinde sözünü ettiği dört dergah-devlet’in ikisinin büyüklükleri etkileri ruhani güçleri hakkında detaylı sayılabilecek bilgiler bulunur.
[B]Kapadokya Komana’sı[/B]
Strabon’un gezi notlarında adı geçen ‘Ma-Kadın Ana’nın halkının yaşadığı birinci Işık şehri (Komana) Maraş-Elbistan’ın batısında, Tufanbeyli ilçesinin kuzeyinde, Şarköy sınırları içinde, bugün ancak harabeleri seçilebilen, toprak altından henüz gün yüzüne çıkarılamamış bir eski çağ sehridir. Strabon Anti-Toros’lar üzerindeki bu Işık şehrinin ‘Kadın Ana (Ma)’ya atfedildiğini şu cümlelerle nakleder; ‘Bu Anti-Tauros’lardaki derin ve dar vadilerde, Komana ve buradaki halkın ‘Ma’ dediği Enyö Mabedi bulunur. Burası önemli bir kenttir. Halkını çoğunlukla dindar kişiler ve mabette yaşayan hizmetliler (ierodouliler: talipler-dervişler) oluşturur.’
‘İereous (pir) mabedin ve hizmetlilerin ruhani başkanıdır. Ben orada konuk olduğum zaman bunların sayıları, kadın erkek karışık altı binden fazlaydı. Ayrıca mabedin geliri, İereoslar (pirler) tarafından kullanılan önemli bir de arazisi vardı.’
Strabon’un Kapadokya Komana’sı olarak adlandırdığı bu Işık şehrinin; Maraş, Akçadağ, Elbistan, Pazarcık ve Tufanbeyli arazilerini içine alan geniş topraklarında bugün, Alevi ocak ve aşiretlerinden olan Sinemil’ler, Alhas’lılar ve Kürecik’liler yaşıyorlar. Yakın zamana kadar Alevi erkanının çok canlı olarak yürütüldüğü anılan Alevi ocaklarının merkezleri aynı coğrafyada, Kapodokya Komana’sının yakınlarında, şimdilerde ıssız kalmış köylerdeydi.
[B]Tokat Komana’sı/Kazova[/B]
Strabon’un gezi notlarından varlığını öğrendiğimiz dört büyük Işık şehrinden ikincisi olan ‘Tokat Komana’sı, Tokat Almus yolunun üzerinde, Tokat’ın dokuz kilometre kuzeydoğusundaydı. Bugün Hamamtepe ismi ile bilinen höyüğün olduğu yerdeydi. Strabon bu Işık şehri hakkında şunları yazar: ‘Şimdi Komana kalabalık bir kenttir ve Armenia’dan gelen halk için önemli bir ticaret merkezidir. Tanrıçanın (Ma Ana) ‘eksodos’u zamanında festivale katılmak için kentlerden, kasabalardan, her yerden kadınlar ve erkekler hep birlikte burada toplanırlar. Belirli bazı kişiler daha vardır ki bir yemine uyarak daima orada yaşarlar, tanrıça (Ma-Kadın Ana) onuruna kurbanlar keserler’.
Evliya Çelebi, on beşinci yüzyıl başlarında Tokat’da, Kadın Ana’ya adanmış dergah devletin arazisi üzerinde yedi adet Alevi-Bektaşi Dergahı’nın olduğunu nakleder. (Açıkbaş dergahı, Hıdırlık dergahı, Çöreği dergahı, Gajgal dede dergahı, Sünbüllü Baba dergahı, Gömsek Baba dergahı, Taşoluk dergahı) Evliya Çelebi’nin yaşadığı yüzyılda kayda geçtiği Alevi dergahları içinde bugüne ulaşan yok. Bu dergahlardan Çöreği Dergahı, Komana’nın harabeleri üzerinde fiziki varlığını kısmen sürdürüyor. Burası Tokat ve civarındaki Genç Alevi kızların gelinliklerini giymeden önce mutlaka ziyaret ettikleri bir yer. Ma-Kadın Ana’nın Gelinlik kızları, bu harabeye dönmüş Kadın Ana dergahının yıkıntıları arasında; doğurganlığın sembolü Kadın Ana’larından bolluk içinde bir yuva ve sağlıklı bebekler için ‘nasip’ dilemeye devam ediyorlar.
Tokat’taki Komana Işık şehrinin bulunduğu coğrafyada bugün Hubyar’lı, Anşa Bacı’lı, Siraç’lı Aleviler yaşıyorlar. Tokat il sınırları içinde ve çevre illerde yaşayan Alevilerin bağlı bulundukları Hubyar Abdal Dergahı, Hamamönü Höyüğü’nün kuzeyinde, tenha dağların arasında, yüksekte bir yerde konuşlanmış. Belli ki son iki bin yılın ağır zulmünden kaçıp ıssızın korumasına sığınmış. Tokat –Almus’da Tekeli Dağı’nın 2400’üncü metresinde, kuş uçmaz kervan geçmez bir yükseklikte Hubyar Abdal Alevi Dergahı, geçmişi ile tüm bağlarını koparmış ve hafızasını tümü ile yitirmiş de olsa, büyük mabetten arta kalmış çok küçük bir parça olarak hala zamana direniyor.
Hubyar Abdal Dedesi Hıdır Temel, Hamamönü’nden başlayarak kuzeye doğru uzanan eski dergah-devletin yerleşim alanının büyüklüğünün sekiz - on kilometre çapında olabileceğini ifade ediyor. Hıdır Dede ‘Yaşlıların ifadesine göre Komana’dan yaklaşık on kilometre uzaktaki Omala’ya kadar damdan dama atlayarak gidilirmiş’ diyerek tahminini, bölge halkı tarafından kuşaktan kuşağa aktarılmış bir söylenceye dayandırıyor.
Strabon’un bölgeyi gezdiği ve izlenimlerini kaleme aldığı MS.I. yüzyılda ‘Komana’ olarak adlandırılan bu ilkçağ kenti,eskiçağ Hitit belgelerinde ‘Kirzuwatna Kummanni’si’ adı ile anılmaktadır. ‘Kummanni’ kentin adının Luvi dilinde ki bir başka söyleyiş biçimidir.’Kummani’ sözcüğü içinde ‘Ma/Kadın Ana’nın saf,lekesiz ve temiz olduğuna da vurgu yapılmaktadır.(İlerleyen bölümlerde görüleceği üzere Hıristiyan’ların Bakire Meryem Ana söyleminin kaynağı lekesiz,saf,temiz Ma/Kadın Ana’dır.)
‘Kirzuwatna’ eskiçağda Komana/Kummanni kentini çevreleyen geniş coğrafyanın adı idi.Almus ile Turhal arasında Yeşilırmak vadisi boyunca uzanan bölge bugün ,Kazova olarak anılır.Kazova , ‘Kirzuwatna’ sözcüğünün evrile-çevrile Türkçeleşmiş biçimidir.
1511 yılında Osmanlı Devletine karşı ayaklanan Tekeli Alevileri ,Ankara savaşında yaralanan önderleri Baba Tekeli’nin ölümü üzerine . Kazova’ya çekildiler.Ertesi yıl Tekeli Alevileri ve Kazova Alevileri güçlerini birleştirerek Osmanlı üzerine yürüyüşlerine devam ettiler.Tarihte,Nur Halife başkaldırısı olarak anılan Osmanlı karşıtı bu hareketin asıl amacı eskiçağın ünlü Komana/Kummanni dergah devletini Kazova’da yeniden kurmaktı.Nur Halife yürüyüşü sırasında söylenmiş,Pir Sultan Abdal’a atfedilmiş ünlü Alevi deyişi , Osmanlı topraklarında ard arda baş gösteren ve birbirinin devamı niteliğinde iki büyük başkaldırının amacını ortaya koyar.
Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu
Pirim ne yatarsın günlerin geldi.
Korular kalmadı,kara yurt oldu.
Pirim ne yatarsın günlerin geldi.
Sancağımız Kazova’ya dikile.
Münkirin başına taşlar döküle.
Mümin olan Hakk’a doğru çekile.
Pirim ne yatarsın günlerin geldi.
Pir Sultan Abdal
Sancak dikilmesi,devlet kurulması ile eş anlamlıdır.Bu deyişte Kazova’da (Kirzuwatna) yeniden bir Alevi devleti kurulmasının özlemi dile getirilmiştir.
On altıncı yüzyıldan başlayarak Aleviliği işgal eden Safevi kültürünün etkisi ile bu ünlü Alevi nefesinin kimi sözleri deforme edildi; ‘Pirim ne yatarsın günlerin geldi’ dizesi ‘Alim ne yatarsın günlerin geldi ’biçiminde söylenmeye başlandı.
[B]Venassa yada Hacıbektaş[/B]
Strabon’un anı-gezi notlarında bir üçüncü ‘dergah-devlet’den daha bahseder ki bu ‘dergah-devlet’ Ouenesa’daki Morimene’de idi. Strabon’un Ouenasa olarak Helen diline uyarladığı bu yerin adı, Hıristiyanlık öncesi kayıtlarda Venasa olarak geçer. Venasa, Luvi kökenli bir kelime olup, ‘Ana Kraliçe’anlamına gelmektedir. Luvi adı taşıyan ve kökleri kuşkusuz Luvi’lere kadar uzanan ve isminden ‘Kadın Ana’lar tarafından yönetilen bir ‘dergah –devlet’ olduğunu tahmin edebildiğimiz Venasa-Morimene, bugün Aleviliğin en büyük mabedi sayılan Karacahöyük’deki Hacı Bektaşi Veli dergahı’nın ta kendisidir.
Hacı Bektaş-ı Veli dergahında eskiçağdan başlayan ve bugüne kadar uzanan tüm tarihi tabakalaşmaları ve dergahın uzak geçmişinin izlerini gözlemlemek mümkündür.Bugün müze olarak kullanılan Hacı Bektaş-ı Veli dergahının ‘Pir evi’nde cam bir teşhir dolabı içinde sergilenen dergah mührü bu dergahın kaybolmuş bir Alevi uygarlığına kadar uzanan aidiyet bağını ortaya koyar.’Pir evi’nin girişinde sağda ve solda sıralanmış on iki velinin mezarları üzerindeki kalın kireç tabakaları ile örtülmüş semboller Hıristiyanlık öncesi dönemlere aittirler.Hıristiyanlık öncesi Anadolu inanışlarını genel bir tanımlamayla ’pagan’ olarak niteleyen A.W.Hascluk ‘Bektaşilik Tetkikleri ‘adlı araştırmasında bu dergahta ‘Seklan’ adında bir velinin türbesinin olduğunu kaydeder.
Strabon bu dergahın yılda yüz ‘talaton’luk bir gelir sağlayan verimli ve kutsal bir arazisi bulunduğunu ve sürekli olarak üç bin dervişi bulunan bu dergahın diğer iki komana şehri ile benzerlikler gösterdiğini, ancak ruhani liderinin hiyerarşik olarak diğer iki Komana şehirlerinin dini liderlerinden (Arhiereus: Mürşit) sonra geldiğini ifade eder.
Türk-İslam sentezcilerine göre bu dergah 1240 yılından sonra kurulmuştur ve kurucusu da Hacı Bektaş-ı Veli’dir.Aleviliğin toplumsal belleği olan Alevi sözlü geleneği içinde bu uydurma tarih tezine pek itibar edilmez.Alevi geleneği Hacı Bektaş-ı Veli’nin Karacahöyük dergahının,(Alevi mülkünün) kurucusu değil dirilteni,canlandıranı (ihya edeni) olarak kabul etmektedir.
Hamdülillah gören çeker mi yası
Pirim Bektaş Veli mülkün ihyası
Nur-i Cemalettin hasların hası
Pervane olyarin kulu turnalar
Pervane (Sıtkı Baba)
1240 yılı sonbaharının sonunda Hacı Bektaşi Veli, aç-susuz ve yorgun argın Karacahöyük Dergahı’na sığındığında, dergah tıpkı dört bin yıl önce Luvi’lerin zamanında olduğu gibi Kadın Ana’nın yönetiminde, kadın dervişlerin komün hayatı yaşadıkları bir kadın bacılar dergahı idi.Hacı Bektaş-ı Veli bu dergahta kaldığı süre içinde her yıl düzenli olarak ‘Prymnesie’ deki Battal gazi dergahında yapılan ‘büyük ayin’e (hacc-ı ekber) katıldı.(Bektaş Veli’nin hacı sıfatı ile anılması bu sebeptendir.)
Hacı Bektaş-ı Veli’nin düzenli olarak her yıl Battal Gazi dergahını ziyaret etmesi bu dergahın pirlerinin Battal Gazi dergahını üst ocak (mürşit ocağı) olarak kabullenmesindendir. Bu durum Strabon’un Karacahöyük dergahını ikinci derece önemli bir dergah olduğu yönündeki tespitini doğrular .
‘Kadın Ana’ on dördüncü yüzyıl başlarında binlerce yıllık bir geleneği, yolun sırlarını, kerametlerini ve kutsal emanetlerini kökleri çok derinde olan bu dergahta Abdal Musa’ya devretti.
[B]Komama-Kızılkaya
[/B]
Strabon’un gezi notlarında yer almayan, Komama (Kutlu Ananın Halkı) adını taşıyan bir başka dergah-devlet de Antalya’nın Kuzeyinde, Antalya-Burdur otoyolunun orta yerinde,Kızılkaya Beldesinin batısındaki Ürkütlü köyünün iki km doğusundaydı.Bu ‘dergah-devlet’ten günümüze ulaşan kalıntılar Şeref Höyüğünde kalın bir toprak tabakasının altında gün yüzüne çıkarılacakları günleri beklemektedir.
Abdal Musa,Karacahöyük dergahından (Vanessa) ayrıldıktan sonra Antalya ile Burdur arasındaki bu eski dergah-devletin yıkıntılarının yanı başında,kendi adı ile anılan ünlü Alevi dergahını kurdu. Abdal Musa, elinde asa, sırtında çuldan aba, baş açık yalın ayak Anadolu’yu karış karış gezdikten sonra, Karacahöyük’deki Kadın Ana’nın himmeti ile kuşağında ‘Nur-i Velayet’ ve heybesinde ‘Kutsal Emanetler’ ile bu eski mabedin olduğu yere; Pisidya’ya geldi. Unutulmaya yüz tutmuş, adı sadece eski çağ seyyahlarının gezi notlarında ve Hristiyan konsillerinin ‘öfkeli ve lanetli’ kayıtlarında kalmış, tarumar olmuş, ancak yıkıntıları seçilebilen ulu bir ışık dergahını, eski yıkıntıların yanı başında ‘maddede ve manada’ yeniden inşa etti, onu eski görkemli günlerine döndürdü.
Abdal Musa ile başlayan ve kısa süren mutluluk çağının ardından aynı bölgede vucut bulan Osmanlı zulmüne karşı ilk örgütlü başkaldırı Komama antik şehrinin yıkıntılarının arasında ortaya çıktı.Osmanlı mezaliminin bölgeyi etkisi altına almasıyla kendisini savaş meydanlarına süren ünlü Alevi Mürşidi Baba Tekeli Kızılkaya/Komama doğumluydu
Helen ve Latin kültürlerinin Anadolu’yu işgalinden önceki çağlarda Anadolu’nun kültür ve sanat hayatı ve inancı tüm ülkede yaygın olarak faaliyet gösteren çok sayıda Işık dergahı tarafından biçimlendirilmekteydi. Anadolu halkları bu dergahlar etrafında kümelenmiş topluluklar halinde yaşıyorlar, dergahların yönetimini elinde tutan mürşitlerin kutsal gücünün korumasında ve yönetiminde dergaha hizmet veriyorlardı. Bu dergahlara bağlı olarak yaşayan dergahın müritleri ve talipleri kendilerini ‘Ma’nın (Kadın Ananın) halkı’ olarak tanımlıyorlardı.’Ma/Kadın Ana’nın nın halkı ‘Ma/Kadın Ana’ yada ‘Kadın Ana’nın eşi ‘Adra/Pir Baba’ adına yüceltilmiş Işık mabetlerinin yakın çevresinde kümelenmişlerdi.
Hitit’ler döneminden başlayarak Işık dergahlarının yakın çevresinde yaşamın çoğalması ve artan nufus ile birlikte Işık misyonları giderek ‘dergah-devlet’lere dönüştüler.Başlangıçta ’Ma’ yada ‘Adra’ sözcüklerinde türetilmiş,aynı kökenden gelen Luvi adları ile isimlendirilen bu yerleşimlerin bazılarının adları sonraki zamanlarda Helen ve Latin etkisi altında kısmi değişikliğe uğradılar.
Luvi dilinde Kadın Ana anlamına gelen ‘Ma’ sözcüğü Anadolu’da pek çok tarihsel dergah- devlet,yerleşim yeri,hisar dağ,nehir ve benzeri isim içerisinde karşımıza çıkar. Anadolu’da ‘Ma/Kadın Ana’ya atfedilmiş ,‘dergah -devlet’lerden,Alevi/Işık kimliğini –açıkca yada gizlice- tüm zamanlarda kesintisiz olarak sürdürmeyi başarabilmiş olanlar şunlardır;
-Komania (Çanakkale)
-Komana ( Tokat-Kazova)
- Komana (Adana-Tufanbeyli)
-Komama (Antalya-Burdur arasında Kızılkaya)
-Vanessa (Hacıbektaş)
-Kommagene (Adıyaman)
Yukarda sayılan ‘Ma/Kadın Ana’ adına vakfedilmiş bu misyon yerleşimlere verilen isimler ,’Kadın Ana’ya bağlılık yada aidiyet anlamları içeren Luvi kökenli sözcüklerdi.(Luvi dilinde,Komana ve Komania; Kutsal Ana’nın ülkesi,Komama;Kutsal Ana’nın halkı,Vanessa ; Ana Kraliçe,Kommagene: Kutsal Ma ülkesi anlamlarına gelmektedir.)
Hitit İmparatorluğu döneminde Hitit federasyonunun çatısını oluşturan Kadın Ana adına kurulmuş Işık misyonları , ‘kutsal ve dokunulmaz’ idiler.Kutsal bir gücün denetiminde ve yönetimi altında yaşayan yeminli yurttaşlar topluluğu olarak tanımlayabileceğimiz dergah-devletler,Hitit’lerin MÖ.1200 yılından hemen sonra bilinmeyen bir nedenle tarih sahnesinden çekilmelerinin ardından Helen ve Roma dönemlerinde küçük sapmalarla da olsa on beş yüzyıl boyunca varlıklarını,sosyal statülerini ve ayrıcalıklarını korumayı bildiler.
Yukarda sayılan altı dergah devletten dördü MS I. yüzyılda yaşamış Amasya’lı ünlü coğrafyacı Strabon’un,gezi notlarında kaydedilmiştir, Strabon’dan edindiğimiz bilgiler anılan dergah devletlerin birinci yüzyıla kadar varlıklarını ve güçlerini koruyabildiklerini göstermektedir.Strabon’un seyahatnamesinde sözünü ettiği dört dergah-devlet’in ikisinin büyüklükleri etkileri ruhani güçleri hakkında detaylı sayılabilecek bilgiler bulunur.
[B]Kapadokya Komana’sı[/B]
Strabon’un gezi notlarında adı geçen ‘Ma-Kadın Ana’nın halkının yaşadığı birinci Işık şehri (Komana) Maraş-Elbistan’ın batısında, Tufanbeyli ilçesinin kuzeyinde, Şarköy sınırları içinde, bugün ancak harabeleri seçilebilen, toprak altından henüz gün yüzüne çıkarılamamış bir eski çağ sehridir. Strabon Anti-Toros’lar üzerindeki bu Işık şehrinin ‘Kadın Ana (Ma)’ya atfedildiğini şu cümlelerle nakleder; ‘Bu Anti-Tauros’lardaki derin ve dar vadilerde, Komana ve buradaki halkın ‘Ma’ dediği Enyö Mabedi bulunur. Burası önemli bir kenttir. Halkını çoğunlukla dindar kişiler ve mabette yaşayan hizmetliler (ierodouliler: talipler-dervişler) oluşturur.’
‘İereous (pir) mabedin ve hizmetlilerin ruhani başkanıdır. Ben orada konuk olduğum zaman bunların sayıları, kadın erkek karışık altı binden fazlaydı. Ayrıca mabedin geliri, İereoslar (pirler) tarafından kullanılan önemli bir de arazisi vardı.’
Strabon’un Kapadokya Komana’sı olarak adlandırdığı bu Işık şehrinin; Maraş, Akçadağ, Elbistan, Pazarcık ve Tufanbeyli arazilerini içine alan geniş topraklarında bugün, Alevi ocak ve aşiretlerinden olan Sinemil’ler, Alhas’lılar ve Kürecik’liler yaşıyorlar. Yakın zamana kadar Alevi erkanının çok canlı olarak yürütüldüğü anılan Alevi ocaklarının merkezleri aynı coğrafyada, Kapodokya Komana’sının yakınlarında, şimdilerde ıssız kalmış köylerdeydi.
[B]Tokat Komana’sı/Kazova[/B]
Strabon’un gezi notlarından varlığını öğrendiğimiz dört büyük Işık şehrinden ikincisi olan ‘Tokat Komana’sı, Tokat Almus yolunun üzerinde, Tokat’ın dokuz kilometre kuzeydoğusundaydı. Bugün Hamamtepe ismi ile bilinen höyüğün olduğu yerdeydi. Strabon bu Işık şehri hakkında şunları yazar: ‘Şimdi Komana kalabalık bir kenttir ve Armenia’dan gelen halk için önemli bir ticaret merkezidir. Tanrıçanın (Ma Ana) ‘eksodos’u zamanında festivale katılmak için kentlerden, kasabalardan, her yerden kadınlar ve erkekler hep birlikte burada toplanırlar. Belirli bazı kişiler daha vardır ki bir yemine uyarak daima orada yaşarlar, tanrıça (Ma-Kadın Ana) onuruna kurbanlar keserler’.
Evliya Çelebi, on beşinci yüzyıl başlarında Tokat’da, Kadın Ana’ya adanmış dergah devletin arazisi üzerinde yedi adet Alevi-Bektaşi Dergahı’nın olduğunu nakleder. (Açıkbaş dergahı, Hıdırlık dergahı, Çöreği dergahı, Gajgal dede dergahı, Sünbüllü Baba dergahı, Gömsek Baba dergahı, Taşoluk dergahı) Evliya Çelebi’nin yaşadığı yüzyılda kayda geçtiği Alevi dergahları içinde bugüne ulaşan yok. Bu dergahlardan Çöreği Dergahı, Komana’nın harabeleri üzerinde fiziki varlığını kısmen sürdürüyor. Burası Tokat ve civarındaki Genç Alevi kızların gelinliklerini giymeden önce mutlaka ziyaret ettikleri bir yer. Ma-Kadın Ana’nın Gelinlik kızları, bu harabeye dönmüş Kadın Ana dergahının yıkıntıları arasında; doğurganlığın sembolü Kadın Ana’larından bolluk içinde bir yuva ve sağlıklı bebekler için ‘nasip’ dilemeye devam ediyorlar.
Tokat’taki Komana Işık şehrinin bulunduğu coğrafyada bugün Hubyar’lı, Anşa Bacı’lı, Siraç’lı Aleviler yaşıyorlar. Tokat il sınırları içinde ve çevre illerde yaşayan Alevilerin bağlı bulundukları Hubyar Abdal Dergahı, Hamamönü Höyüğü’nün kuzeyinde, tenha dağların arasında, yüksekte bir yerde konuşlanmış. Belli ki son iki bin yılın ağır zulmünden kaçıp ıssızın korumasına sığınmış. Tokat –Almus’da Tekeli Dağı’nın 2400’üncü metresinde, kuş uçmaz kervan geçmez bir yükseklikte Hubyar Abdal Alevi Dergahı, geçmişi ile tüm bağlarını koparmış ve hafızasını tümü ile yitirmiş de olsa, büyük mabetten arta kalmış çok küçük bir parça olarak hala zamana direniyor.
Hubyar Abdal Dedesi Hıdır Temel, Hamamönü’nden başlayarak kuzeye doğru uzanan eski dergah-devletin yerleşim alanının büyüklüğünün sekiz - on kilometre çapında olabileceğini ifade ediyor. Hıdır Dede ‘Yaşlıların ifadesine göre Komana’dan yaklaşık on kilometre uzaktaki Omala’ya kadar damdan dama atlayarak gidilirmiş’ diyerek tahminini, bölge halkı tarafından kuşaktan kuşağa aktarılmış bir söylenceye dayandırıyor.
Strabon’un bölgeyi gezdiği ve izlenimlerini kaleme aldığı MS.I. yüzyılda ‘Komana’ olarak adlandırılan bu ilkçağ kenti,eskiçağ Hitit belgelerinde ‘Kirzuwatna Kummanni’si’ adı ile anılmaktadır. ‘Kummanni’ kentin adının Luvi dilinde ki bir başka söyleyiş biçimidir.’Kummani’ sözcüğü içinde ‘Ma/Kadın Ana’nın saf,lekesiz ve temiz olduğuna da vurgu yapılmaktadır.(İlerleyen bölümlerde görüleceği üzere Hıristiyan’ların Bakire Meryem Ana söyleminin kaynağı lekesiz,saf,temiz Ma/Kadın Ana’dır.)
‘Kirzuwatna’ eskiçağda Komana/Kummanni kentini çevreleyen geniş coğrafyanın adı idi.Almus ile Turhal arasında Yeşilırmak vadisi boyunca uzanan bölge bugün ,Kazova olarak anılır.Kazova , ‘Kirzuwatna’ sözcüğünün evrile-çevrile Türkçeleşmiş biçimidir.
1511 yılında Osmanlı Devletine karşı ayaklanan Tekeli Alevileri ,Ankara savaşında yaralanan önderleri Baba Tekeli’nin ölümü üzerine . Kazova’ya çekildiler.Ertesi yıl Tekeli Alevileri ve Kazova Alevileri güçlerini birleştirerek Osmanlı üzerine yürüyüşlerine devam ettiler.Tarihte,Nur Halife başkaldırısı olarak anılan Osmanlı karşıtı bu hareketin asıl amacı eskiçağın ünlü Komana/Kummanni dergah devletini Kazova’da yeniden kurmaktı.Nur Halife yürüyüşü sırasında söylenmiş,Pir Sultan Abdal’a atfedilmiş ünlü Alevi deyişi , Osmanlı topraklarında ard arda baş gösteren ve birbirinin devamı niteliğinde iki büyük başkaldırının amacını ortaya koyar.
Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu
Pirim ne yatarsın günlerin geldi.
Korular kalmadı,kara yurt oldu.
Pirim ne yatarsın günlerin geldi.
Sancağımız Kazova’ya dikile.
Münkirin başına taşlar döküle.
Mümin olan Hakk’a doğru çekile.
Pirim ne yatarsın günlerin geldi.
Pir Sultan Abdal
Sancak dikilmesi,devlet kurulması ile eş anlamlıdır.Bu deyişte Kazova’da (Kirzuwatna) yeniden bir Alevi devleti kurulmasının özlemi dile getirilmiştir.
On altıncı yüzyıldan başlayarak Aleviliği işgal eden Safevi kültürünün etkisi ile bu ünlü Alevi nefesinin kimi sözleri deforme edildi; ‘Pirim ne yatarsın günlerin geldi’ dizesi ‘Alim ne yatarsın günlerin geldi ’biçiminde söylenmeye başlandı.
[B]Venassa yada Hacıbektaş[/B]
Strabon’un anı-gezi notlarında bir üçüncü ‘dergah-devlet’den daha bahseder ki bu ‘dergah-devlet’ Ouenesa’daki Morimene’de idi. Strabon’un Ouenasa olarak Helen diline uyarladığı bu yerin adı, Hıristiyanlık öncesi kayıtlarda Venasa olarak geçer. Venasa, Luvi kökenli bir kelime olup, ‘Ana Kraliçe’anlamına gelmektedir. Luvi adı taşıyan ve kökleri kuşkusuz Luvi’lere kadar uzanan ve isminden ‘Kadın Ana’lar tarafından yönetilen bir ‘dergah –devlet’ olduğunu tahmin edebildiğimiz Venasa-Morimene, bugün Aleviliğin en büyük mabedi sayılan Karacahöyük’deki Hacı Bektaşi Veli dergahı’nın ta kendisidir.
Hacı Bektaş-ı Veli dergahında eskiçağdan başlayan ve bugüne kadar uzanan tüm tarihi tabakalaşmaları ve dergahın uzak geçmişinin izlerini gözlemlemek mümkündür.Bugün müze olarak kullanılan Hacı Bektaş-ı Veli dergahının ‘Pir evi’nde cam bir teşhir dolabı içinde sergilenen dergah mührü bu dergahın kaybolmuş bir Alevi uygarlığına kadar uzanan aidiyet bağını ortaya koyar.’Pir evi’nin girişinde sağda ve solda sıralanmış on iki velinin mezarları üzerindeki kalın kireç tabakaları ile örtülmüş semboller Hıristiyanlık öncesi dönemlere aittirler.Hıristiyanlık öncesi Anadolu inanışlarını genel bir tanımlamayla ’pagan’ olarak niteleyen A.W.Hascluk ‘Bektaşilik Tetkikleri ‘adlı araştırmasında bu dergahta ‘Seklan’ adında bir velinin türbesinin olduğunu kaydeder.
Strabon bu dergahın yılda yüz ‘talaton’luk bir gelir sağlayan verimli ve kutsal bir arazisi bulunduğunu ve sürekli olarak üç bin dervişi bulunan bu dergahın diğer iki komana şehri ile benzerlikler gösterdiğini, ancak ruhani liderinin hiyerarşik olarak diğer iki Komana şehirlerinin dini liderlerinden (Arhiereus: Mürşit) sonra geldiğini ifade eder.
Türk-İslam sentezcilerine göre bu dergah 1240 yılından sonra kurulmuştur ve kurucusu da Hacı Bektaş-ı Veli’dir.Aleviliğin toplumsal belleği olan Alevi sözlü geleneği içinde bu uydurma tarih tezine pek itibar edilmez.Alevi geleneği Hacı Bektaş-ı Veli’nin Karacahöyük dergahının,(Alevi mülkünün) kurucusu değil dirilteni,canlandıranı (ihya edeni) olarak kabul etmektedir.
Hamdülillah gören çeker mi yası
Pirim Bektaş Veli mülkün ihyası
Nur-i Cemalettin hasların hası
Pervane olyarin kulu turnalar
Pervane (Sıtkı Baba)
1240 yılı sonbaharının sonunda Hacı Bektaşi Veli, aç-susuz ve yorgun argın Karacahöyük Dergahı’na sığındığında, dergah tıpkı dört bin yıl önce Luvi’lerin zamanında olduğu gibi Kadın Ana’nın yönetiminde, kadın dervişlerin komün hayatı yaşadıkları bir kadın bacılar dergahı idi.Hacı Bektaş-ı Veli bu dergahta kaldığı süre içinde her yıl düzenli olarak ‘Prymnesie’ deki Battal gazi dergahında yapılan ‘büyük ayin’e (hacc-ı ekber) katıldı.(Bektaş Veli’nin hacı sıfatı ile anılması bu sebeptendir.)
Hacı Bektaş-ı Veli’nin düzenli olarak her yıl Battal Gazi dergahını ziyaret etmesi bu dergahın pirlerinin Battal Gazi dergahını üst ocak (mürşit ocağı) olarak kabullenmesindendir. Bu durum Strabon’un Karacahöyük dergahını ikinci derece önemli bir dergah olduğu yönündeki tespitini doğrular .
‘Kadın Ana’ on dördüncü yüzyıl başlarında binlerce yıllık bir geleneği, yolun sırlarını, kerametlerini ve kutsal emanetlerini kökleri çok derinde olan bu dergahta Abdal Musa’ya devretti.
[B]Komama-Kızılkaya
[/B]
Strabon’un gezi notlarında yer almayan, Komama (Kutlu Ananın Halkı) adını taşıyan bir başka dergah-devlet de Antalya’nın Kuzeyinde, Antalya-Burdur otoyolunun orta yerinde,Kızılkaya Beldesinin batısındaki Ürkütlü köyünün iki km doğusundaydı.Bu ‘dergah-devlet’ten günümüze ulaşan kalıntılar Şeref Höyüğünde kalın bir toprak tabakasının altında gün yüzüne çıkarılacakları günleri beklemektedir.
Abdal Musa,Karacahöyük dergahından (Vanessa) ayrıldıktan sonra Antalya ile Burdur arasındaki bu eski dergah-devletin yıkıntılarının yanı başında,kendi adı ile anılan ünlü Alevi dergahını kurdu. Abdal Musa, elinde asa, sırtında çuldan aba, baş açık yalın ayak Anadolu’yu karış karış gezdikten sonra, Karacahöyük’deki Kadın Ana’nın himmeti ile kuşağında ‘Nur-i Velayet’ ve heybesinde ‘Kutsal Emanetler’ ile bu eski mabedin olduğu yere; Pisidya’ya geldi. Unutulmaya yüz tutmuş, adı sadece eski çağ seyyahlarının gezi notlarında ve Hristiyan konsillerinin ‘öfkeli ve lanetli’ kayıtlarında kalmış, tarumar olmuş, ancak yıkıntıları seçilebilen ulu bir ışık dergahını, eski yıkıntıların yanı başında ‘maddede ve manada’ yeniden inşa etti, onu eski görkemli günlerine döndürdü.
Abdal Musa ile başlayan ve kısa süren mutluluk çağının ardından aynı bölgede vucut bulan Osmanlı zulmüne karşı ilk örgütlü başkaldırı Komama antik şehrinin yıkıntılarının arasında ortaya çıktı.Osmanlı mezaliminin bölgeyi etkisi altına almasıyla kendisini savaş meydanlarına süren ünlü Alevi Mürşidi Baba Tekeli Kızılkaya/Komama doğumluydu
Saygılar Sevgiler Ali karul.Işık'la Kalın.
Biz aşığız ne söylesek
Sözümüzde yalan olmaz
Sır içinde sır saklarız
Hiç kimseye ayan olmaz.
Luvi'ler Aluviler ve Kadın Ana.
Kommagene-Adıyaman
Kommagene dergah- devletinin adı ,Strabon’un gezi notlarında dört yerde geçer. Strabon Kommagene hakkında bilgi verirken bu dergah-devletin Kılikya’nın kuzeyinde yer aldığını ve Doğu sınırının Toros Dağlarına kadar uzandığı not düşmekle yetinir.
Kommagene dergah-devleti’ ne ait Adıyaman’ın Kahta ilçesi sınırları içinde kalan Nemrut dağının 2150.metresindeki boyları on metreyi bulan büyüleyici heykellerin ilk farkına varan Alman yol yapım mühendisi Karl Sester oldu.Karl Sester 1881 yılında Bağdat demiryolu yapım çalışmaları nedeni ile bölgede bulunduğu sırada ,Bako adında bir köylüden Kahta, Nemrud dağındaki harikulade heykellerin varlığını öğrendi.Ardından Bako ile Nemrud’un zirvesine tırmanan Sester,.karşılaştığı manzara karşısında şaşkınlığa düştü.Bu baş döndürücü yükseklikte gördükleri olağanüstü sarsıcıydı .Sester durumu İzmir Alman Konsolosluğu aracılığı ile Alman Kraliyet Akademisine bildirdi.Alman Kraliyet Akademisinin konuyu araştırmak üzere görevlendirdiği Otto Punchtein 1882 yılının Mart ayında Kahire’de Sester ile buluştu.Sester ile Punchtein uzun ve sıkıntılı bir yolculuktan sonra 1882 mayıs ayının ilk haftasında Nemrud’un zirvesine ulaştılar.başkanlığında bir ekibi araştırma yapmak üzere bölgeye gönderdi.Böylece ünlü Kommagene dergah-devleti gün yüzüne çıkmış oldu.
Kommagene dergah-devletinin hüküm sürdüğü alanlarda yapılan arkeolojik çalışmalar bölgenin ilk çağlardan beri yerleşim alanı olarak kullanıldığını ortaya çıkardı.Kommagene dergah-devleti,Hititler’in egemenlik yıllarında Hitit konfederasyonunun özerk bir parçası idi.Anadolu’da Hitit egemenliğinin ortadan kalkmasından sonra, kutsal ve dokunulmaz statüsünü koruyarak sırası ile Asur ve Babil Krallıkları içinde yer aldı.
Kommagene dergah-devleti MÖ 109 yılından başlayarak MS 72 yılına kadar ,bölgenin Roma İmparatorluk sınırları içine katılmasına kadar geçen süre içinde tam bağımsız olarak yaşadı. Nemrud’un zirvesindeki o muhteşem uygarlık iki yüz yıldan kısa sürmüş bu zaman diliminde ortaya çıktı.Güney Doğu Anadolu’da ortaya çıkan‘Kutsal Ana Ma’ya atfedilmiş bu olağanüstü büyülü uygarlığın başkenti bugünkü Adıyaman’ın Samsat ilçesi idi.Kommagene ülkesinin dini merkezi Adıyaman Gerger’de ‘Ma’ya adankış büyük mabedin olduğu yerdi.
1240 yılında ortaya çıkan Büyük Babai Hareketi olarak tarihe geçen ünlü Alevi başkaldırısının iki büyük merkezi vardı.Hareketin asıl merkezi Amasya şehriydi,bu kentte yaşayan ünlü Alevi mürşidi Baba İlyas’ın Selçukluların saldırısına uğraması üzerine,bütün Anadolu ayağa kalktı ve Amasya üzerine büyük bir yürüyüş başlattı. Aleviliğin en önemli merkezlerinden biri olan Amasya şehri Eski Çağda Luvi’ler tarafından kuruldu ve ‘Ma’ya adandı.Bu kente Luvi’ler ‘ Amassa’ adını verdiler..’Amassa’ Luvi dilinde ‘Ma kenti’ demektir.
Büyük Babai Hareketinin ikinci büyük merkezi Eski Çağda Kommagene dergah devletinin yönetim merkezi olan Samsat şehriydi.Samsat’lı Baba İshak başkaldırının fiili önderi ve askeri lideriydi..Anadolu Selçuklu devletine karşı yürüyüş onun önderliğinde ve onun memleketi Samsat’ta ,başka bir söyleyişle,‘Kutsal Ma’nın Ülkesi’nin başkentinde örgütlendi.
Büyük Babai başkaldırısının bu muhteşem siması ve en karizmatik şahsiyeti Baba İshak hakkında en detaylı bilgi Hüseyin Hüsameddin’in ‘Amasya Tarihi’ adlı eserinde karşımıza çıkar.Hüseyin Hüsameddin Baba İshak’ın sözde Müslüman olmuş gibi göründüğünü ancak gerçekte Müslümanlıkla alakası olmadığını ifade ettikten sonra onun Kommagene hanedanına mensup bi soylu olduğunu belirtmiştir.Hüseyin Hüsameddin’e göre Baba İshak Müslüman kisvesi altında -kendisinin Müslümanlık ,Hıristıyanlık karışımı olarak nitelediği-karma bir doktrini yaymaya çalışıyordu ve asıl amacı kendi inancına uygun Amasya merkezli bir devlet kurmaktı.
Baba İshak Selçuklu ordularını önce Kommagene’nin başkenti Samsat’ta,daha sonra da Kommagene’nin dini merkezi Adıyaman-Gerger’de,bozguna uğrattı.Baba İshak Selçuklulara karşı girişilen ve zaferle sonuçlanan Kahta,Malatya,Elbistan ve Amasya savaşlarında Babai ordusunun baş komutanıydı.Baba İshak 1240 sonbaharında Malya ovasındaki son büyük savaşta Hakk’a yürüdü.
Büyük bozgunun yaşandığı Malya ovası Hacıbektaş’a otuz km mesafede ilçenin Kuzeybatısındadır.Seyfe gölünün kıyısındaki kırımdan kurtulan biçare dervişlerin büyük bölümü başta Hacı Bektaş-i Veli olmak üzere buradaki Karacahöyük (Vanessa) dergahına sığındılar.Bu dergaha sığınan Hacı Bektaş-i Veli’nin tasvirlerde yer alan başındaki külah, iki bin yıldır Nemrud dağının zirvesinde duran heykellerin başlıklarından farklı değildir.
[B]Komania- Çanakkale[/B]
Kaz Dağlarının eteklerinde Edremit Çanakkale arasında Xenophon’un andığı (Anabasis,7 VIII 15) bu güne kadar yeri tam olarak tespit edilememiş ‘Komania’ adlı bir kale vardır.Bilge Umar ‘Türkiye’deki Tarihsel Adlar ‘isimli yapıtında Luvi kökenli ‘Komania’ sözcüğünün anlamını ‘Kutsal Ananın Ülkesi’ olarak açıklıyor.Edremit ile Çanakkale arasında ‘Kutsal Ana’nın Ülkesi’ne ait bir kalenin varlığı doğal olarak bizleri kalenin bulunduğu bölgenin de Kutsal Ana’nın ülkesi olduğu çıkarımına götürür.Elimizde bu çıkarımı detekleyecek başka veriler de var.Hellen’ler tarafından Troas olarak anılan,Truva kentini de içine alan, Çanakkale ile Edremit arasında uzanan Kaz Dağları ve eteklerinde Luvi ‘lerin bölgede egemen oldukları eski çağda ‘Khrysa’ daha sonraki zamanlarda da ‘Smintheus’ adı ile anılmış çok sayıda küçük kentçik olduğu Strabon tarafından belirtilmiştir. ‘Khrysa’ ve ‘Smintheus’ sözcüklerinin Luvi kökenli kelimeler olup her ikisi de ‘Ma/Kadın’ Ana ile ilişkilidir.
(Luvi dilinde Khrysa; Yüce Ma Mabedi Kenti,Smintheus; Kutsal Ma Tapınıcısı demektir.)
Bugün bu kentçiklerden ikisinibyerleri tespit edilmiştir,bunlardan birincisinin harabeleri Kaz Dağlarından dökülen, Kızılkeçili çayının yatağında Gölcük mevkiindedir.Diğer kentciğin kalıntıları da Baba Burnu’nda Gülpınarın iki km Kuzeybatısında ,Beşiktepe üzerindedir.
Son yirmi yıl boyunca Truva’da Prof. Manfred Korfmann başkanlığında yapılan kazılarda ,bu antik şehrin asıl adının Wilusa olduğu ve Truva savaşları sırasında kentte Luvi’lerin yaşadıkları kesinleşti.Truva kentinin etrafında konuşlanmış ‘Kadın Ana’nın adı ile anılan irili ufaklı çok sayıda Luvi/Aluvi şehrinin varlığını da göz önüne alındığında Çanakkale Edremit ve Balıkesir’i içine alan coğrafyanın eski çağda Işık/Alüvi ülkesi olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz.
Çanakkale ilinin Asya’da kalan parçası ile,Balıkesir ve Edremit’i içine alan,Onüçüncü yüzyılda Karasi Alevi Beyliğinin hüküm sürdüğü topraklar,eski çağın Aluvi/Işık ülkesi Alevilerinin bugün de en yoğun olarak yaşadıkları coğrafyadır. Truva şehrinin bulunduğu düzlüğün güney ucundan yükselen Kaz Dağları’nın kuytularında yerleşik pek çok sayıda Alevi köyü vardır. (Akçeşme, Aykırıoba, Çiftlikdere, Damyeri, Daşbaşı, Değirmendere, Denizgöründü, Elmacık, Kayadere, Kemerder, Yenimahalle, Bahçedere, Çakalini, Çiftlik, Tuztaşı, Güzelköy, Kokulutaş, Kıztaşı, Uzunalan, Güvem, Karacalı, Derbentaşı, Eğridere, Koşuburnu, Arıtaşı, Çamcı, Doyran, Hacıhasanlar, Kavlaklar, Kızılçukur, Meh****lan, Poyratlı, Guşlarbayırı, Yassıçalı ve diğerleri)
Fransız Arkeolog CharlesTexier 1833 yılında yayınladığı ‘Asia Minor (Küçük Asya)’ adlı eserinde Kaz Dağının zirvesinde Kadın Ana adına adanmış bir mabet bulunduğunu yazar.Homeros da ünlü İlyada destanında Kaz Dağının tepesindeki mabetten söz eder.
Kaz Dağlarının zirveleri Aleviler için çok kutsal bir ziyaret makamıdır. Aleviler, Kadın Ana’nın kızı olduğunu düşündükleri ‘Sarıkız’ın mezarının, Kazdağları’nın 1750 rakımlı tepesinde olduğuna inanırlar. Truva civarında yaşayan Alevi köylerinde her yılın Ağustos ayında Sarıkız adına şölenler düzenlenir. Sarıkız’ı anma törenleri 22 Ağustos sabahı, evlerde tek tek ya da ortaklaşa Sarıkız adına kurban tığlanması ile başlar. Sonra ‘ilk sabah sofrası’ adı verilen sofralar kurulur. Alevi kadınlar ‘ilk sabah sofrası’na en güzel kıyafetleri ile katılırlar. Sofranın arkasından, her evin genç kızı komşu evlere yiyecek dağıtır. Buna ‘hayır dağıtma’ denir. Törenler, köy kadınlarının öncülüğünde düzenlenen eğlenceler ile Sarıkız kutlamaları; erkeklerin de katıldığı bir ‘kadınlar şenliği’ne dönüşür.
Tahir Harimi Balcıoğlu (Tarihte Edremit Şehri-Balıkesir 1937 s.87), Kaz Dağları’ndaki Sarıkız’ın kabrinin Tahtacı Alevileri’nin kabesi olduğunu, Alevilerin her yedi yılda bir burayı ziyaret ederek hacı olduklarını, ziyarete mani hali olanların vekil gönderdiğini yazar. Balcıoğlu’nun aktardıklarına göre hac her yıl 13 Ağustos - 11 Eylül arasında gerçekleşir. Haccın sonunda yapılan büyük Ayin-i Cem, Narlıdere Yanyatır Ocağı dedeleri tarafından yürütülür.
Alevilerce çok kutsanan ve Kadın Ana’nın kızı olduğuna inanılan Sarıkız’ın Kaz Dağlarının zirvesinden başka pek çok yerde türbesi,mezarı yada makamı bulunur.
-Adana,Ceyhan,Kızıldere köyünde
-Afyon merkez Kavaklı mahallesi ileYukarı Debbağlar’da veAfyon Sincanlı Balmahmut köyünde
-Antalya Karatepe köyü,Alınpınarı yaylasında
-Artvin Sarıkız tepesinde
-Balıkesir merkezde (Sarıkız yatırı)
-Edremit Sarıkız tepesinde
-Edremit Öveçli,Güne ve Kavurmacılar köylerinde ve Kaz dağı Nane kırı mevkiinde
-Akçay’da (Sarıkız mezarı)
-Bolu,Mengen, Küçükkız mevkiinde
-Çanakkale,Ezine ve Gelibolu’da
-Edirne Keşan’da
-Eskişehir Doğançayır beldesinde
-Kırıkkale Delice Irmağı yakınında ve Sulakyurt’ta
-Kütahya Domaniç’te ve Gediz’de Akçaalan ve Semitler köylerinde,
-Malatya,Hekimhan Sarıkız ve Yazıhan Fethiye köylerinde
-Manisa’da Koldere,Burunören ve Eroğlu köylerinde,
-Tekirdağ’da Şabanoğlu mahallesinde,
-Makedonya Kocacık köyü,Karakol mevkiinde
ve daha pek çok yerde Sarıkız’ın makamı, yada Sarıkız adını taşıyan akarsu,dağ ve yerleşim yerleri vardır.Uçsuz bucaksız Anadolu toprağında Sarıkız’ın efsanesinin anlatılmadığı yer yok gibidir.
Eskişehir-Seyitgazi’ye bağlı Doğançayır beldesinde ki 1300 rakımlı tepe Kırkkızlar dağı olarak isimlendirilir.Bu tepenin zirvesinde bulunan kırk mezarın eski çağlarda istilacılara karşı şehri koruyan kırk savaşçı bacıya ait olduğu ve efsanevi Sarıkız’ın Kırklarkızı’ndaki kırk bacının koruyucusu olduğu rivayet edilir..Charles Texier Eski Çağda ‘Prymnesie’ adı ile tanınan bu kentin ‘Tanrılar Anası’ ile meşhur olduğunu yazar.
Texier bu şehirde bulunan,putperest tapınağı olarak tanımladığı ‘Kadın Ana’ mabedinin Bizans işgalinde, Hıristiyan kisvesine büründüğünü ve büyük Alevi mürşidi ve komutanı Battal Gazi’nin kabrinin bu mabette bulunduğunu şu cümlelerle ifade eder:’Bu putperest tapınağın yerini,Bizanslıların bir kilisesiyle manastırları almıştır.İşte Battal Gazi’nin türbesi bugün bu binadır ve sekizinci yüzyıldan beri dikkatle korunmuştur.’
Aslında bir ‘Kadın Ana’ mabedi olan,Battal Gazi dergahı binlerce yıl boyunca Anadolu’da ve Balkanlar’da tüm Alevi topluluklarının en üstün ve en saygın dergahı oldu.Kalenderiler,Vefailer,Melamiler,Hurufiler,Işı klar,,Babailer,BekteşilerBedrettiniler ve büyüklü küçüklü tüm Alevi zümreleri yılda bir kere toplanarak ifa ettikleri ve hacc-ı ekber dedikleri büyük ayinlerini hep bu dergahta gerçekleştirdiler.
Saygılar Sevgiler Ali karul.Işık'la Kalın.
Biz aşığız ne söylesek
Sözümüzde yalan olmaz
Sır içinde sır saklarız
Hiç kimseye ayan olmaz.
Luvi'ler Aluviler ve Kadın Ana.
[B]Luvi Şehir Devleti: Truva[/B]
Truva Antik Kenti, Çanakkale’nin 30 km güneyinde, Alevilerce kutsal sayılan Kazdağları’nın eteklerinde, Hisarlık mevkiindedir. İzmirli Ozan Homeros’un ünlü İlyada Destanı’nda anlattığı savaş; M.Ö. 12. yüzyılda bu şehrin surlarının önünde yaşandı. Truva Savaşı’nın tarafları; şehri kuşatan Akhalılar ve müttefikleri Yunan Krallıkları ile kentlerini koruyan Truvalılar ve onların yardımına koşan Anadolu halkıdır.
Truva Savaşı’nı konu alan İlyada Destanı, Homeros tarafından savaşın yaşandığı yüzyıldan yaklaşık 3 asır sonra kaleme aldı. – Bir görüşe göre de Homeros halk arasında söylenmekte olan anonim destanların derleyicisidir.- İlyada Destanı 24 bölümden oluşur ve 16.000 dizedir. Destanda ileri seviyedeki Anadolu Uygarlığı’nın bir kadın meselesi bahane edilerek, barbar Yunan Krallıkları tarafından kuşatılması ve Truva önlerinde yaşanan aşklar ve savaşlar epik bir dille anlatılmıştır. Destanda Hellen bakış açısı hakimdir.
Truva ören yerinde ilk kazı çalışmalarını Alman serüvenci Heinrich Schlimann yaptı. (1870-1873) Schlimann, fanatik bir Yunanlı kadınla evliydi. Homeros’a ve Yunanlılar’a hayrandı. İlyada Destanı’nda her ne yazılmışsa hepsinin gerçek olduğuna kendisini inandırmıştı. Bir şarlatan, hazine avcısı ve mezar soyguncusuydu. Truva ören yerini bilinçsizce tahrip etme pahasına, bulduğu ve yanlış isimlendirip yanlış tarihlendirdiği Truva hazinelerini Yunanistan’a kaçırdı.
Schlimann ve onun ölümünden sonra kazıya devam eden ekip arkadaşlarından sonra Truva’yı ikinci kez kazan Amerikalı Carl Belegan oldu. (1932-1938) Belegan da Schlimann gibi Hellen hayranıydı. Truva’nın eski çağ Yunan Uygarlığı’nın Anadolu’daki bir uzantısı olduğunu, Truva Savaşı’nda Yunan Şehir Devletleri arasında çıkmış ve Anadolu’yu derinden etkilemiş bir çatışma olduğunu düşünüyordu.
Tübingen Üniversitesi’nden Prof. Dr. Manfred Korfmann (1942-2005), 1986 yılından başlayarak Truva kazılarını, disiplinlerarası büyük bir bilimsel projeye dönüştürdü. Alman arkeolog, Tarih Öncesi ve Eski Çağ Profösörü Manfred Korfmann, başkanlığını yaptığı Truva kazılarında, İlyada Destanı’nda anlatılan o büyük savaşın yaşandığı yüzyılda (M.Ö. 12. yüzyıl) Truva’da o güne kadar hakim olan görüşü ters yüz edecek kesin bulgular elde etti. Bu bulguların en önemlisi; kazılardan çıkan tek yazılı kaynak olan, bir mühür oldu.
Manfed Korfmann uzun yıllar sürmüş Truva kazılarından elde ettiği sonuçları 1995 yılında Almanya’da bir konferansta bilim dünyasına sundu.
‘1995 Tübingen Bilim Konferansı’nda Manfred Korfmann’ın mührü sunarken dinleyiciler arasında şaşkınlık yaratmıştı ‘Yazı-pek çoğunuzun beklediği gibi-lineer yazı değil.Hellence değil,burada Luvice yazmak için kullanılan Hitit hiyeroglifleri söz konusu’diye sürdürdü Manfred Korfmann konferanstaki konuşmasını
Yani Schilemann’dan Blegen’e kadar tüm eski kazcıların varsaydığı ve ifade ettiği gibi Truva VI Miken-Hellen dünyasının bir parçası değildi.’
1995 yılında Tübingen Bilim Konferansında,yüzyıllardır sorulan ‘Truva’lılar kimlerdi ?’ sorusu nihayet bir yanıta kavuştu.Yirmi yıla yakın bir zaman süren kazılar sonunda verilen bu bilimsel yanıt ile,Homeros’tan o güne kadar sürdürülen bir şanlı direnişi Hellen’leştirme çabaları da boşa çıkmış oldu.Ünlü Truva Savaşı’nın yaşandığı yıllarda Truva şehrinde Luvi’ler yaşıyorlardı ve kentte Luvi dili konuşuluyordu.
Truva kentinde Korfmann’ın kazı ekibi tarafından bulunan mühür, Luvi dilinde ve Luvi ‘kutsal yazısı’ ile yazılmıştı.Üstelik Truva’da bulunan mühür bir çifte mühürdü,bir yüzünde erkeğin adı diğer tarafında erkeğin karısın adı kazılıydı.Kadın ve erkeğin adlarının aynı mühürün iki yüzüne ayrı ayrı kazınması,kadın erkek arasında mutlak eşitliğin varlığının kanıtıydı.Cinsiyetler arası eşitlik Luvi sosyal hayatına özgü bir durumdu.Luvi ülkesinde kadınlar Hellen hemcinslerinin hayal dahi edemeyecekleri bir özgürlük içinde yaşıyorlar,erkeklere tanınan tüm haklardan sınırsız eşitlik ilkesi içinde yaralanıyorlardı.
Prof. Dr. Manfred Korfmann’ın arkeoloji dünyasında şaşkınlık uyandıran bulguları ile Homeros’un İlyadası’sındaki ünlü şehrin sakinlerinin Işık İnsanları ya da onların kendilerine verdikleri ad ile ‘Kadın Ana’nın Halkı’ oldukları, gün ışığına çıkmış oldu.
Prof. Dr.Manfred Korfmann başkanlığında Truva’da yapılan kazılarda, bu şehirde günümüzden 3000-3500 yıl önce Işık İnsanları’nın beyin ameliyatı yapacak kadar gelişmiş bir uygarlık düzeyine ulaştıklarını gözler önüne seren kalıntılara da rastlanıldı.
İlyada’nın, hayal mi gerçek mi olduğu seçilemeyen epik metninde ünlü Troya Savaşı’nın tamamı yer almaz. İlyada’da tüm Anadolu halkının, başta Luvilerin soyundan gelen ve Luvi diline akraba bir dil konuşan Karya’lılar, Likyalı’lar ve Pisidya’lılar olmak üzere tüm Anadolu halklarının, Truvalı’ların yardımına koştukları ve Anadolu halklarının canları pahasına acımasız Yunan talanına karşı direndikleri hikaye edilir. Homeros’un İlyada’sı şehrin tahta at hilesi ile Akha’lılar (Yunan’lılar) tarafından düşürülmesinden önce son bulur. Bu ünlü savaşın kalan bölümleri Yunan mitolojisinde geniş biçimde tasvir edilir.
Yunan mitolojisinde, on yıl sürmüş savaşın sonlarına doğru Anadolu’mu savaşçı kadınlardan oluşan bir ordunun başlarında, liderleri Penthesileia olduğu halde Trupa önlerine giderek şehri savunan güçlere katıldığı anlatılır.
Kadın savaşçıların önderi Prenses Penthesileia, ilk gün savaşarak Saparta’nın ünlü generali Machoon’u öldürür. Kadın savaşçıların katılımı ve katkısı ile yeniden canlanan Truva savaşında çok kanlı bir safha daha yaşanır. Yunanlılar, kadın savaşçılar önünde büyük kayıp verirler ve geri çekilirler.
Savaşın ilerleyen safhalarında Penthesileia, Yunanlı savaşçılar Akhilleus (Aşil) ve Arai ile tek başına kavgaya tutuşur ve Akhilleus tarafından öldürülür.
Eski Yunan’lılar erkek egemen bir toplum yapısına sahiptiler. Anadolu’da karşılarına çıkan örgütlü kadın toplulukları ve anaerkil yaşam biçimleri Yunan’lıları hiçbir zaman üzerlerinden atamadıkları bir ürkekliğin ve şaşkınlığın içine düşürdü. Yunan’lıların bir türlü anlamlandıramadıkları Anadolu’lu saygın kadın topluluklar, Yunan mitolojisi içinde fantastik bir ****fora dönüştü. Esas bulanıklaştı. Anadolu kadın örgütlülüğü Yunan mitolojisi içinde vahşi ve cazibeli, cinsiyet temeline dayalı ayrı bir kavim (kadınlar kavmi) olarak tanımlandı.
Truva şehrinin Luvi dilindeki bozulmamış hali ‘Truwa’dır (–(A)dr(a)-uva-.).Bu kelime ‘Adra’nın yeri anlamına gelmektedir.Truva sözcüğünün anlamından bu şehrinin erkek ruhbanların yönetiminde bir Luvi kenti olduğunu anlıyoruz.
Troya Savaşı’nın mitolojik metnindeki mantık dışı yakıştırmaları ve akla yabancı anlatımları ayıklayacak olursak önümüze çıkan tarihsel gerçek şudur: üç bin iki yüz yıl önce bir Luvi prensesi Luvili kadınlardan kurulu ordusu ile Truvalıların yardımına gelmiş ve dışardan gelen istilacılara karşı şehri savunan Işık İnsanları için barbarlarla savaşa tutuşmuş ve onlar için canını vermiştir. Sonra şehir düşmüş ve kent Yunanlı barbarlar tarafından yakılmış, yıkılmış ve yağmalanmıştır.
Dergah Devletlerin Kurumsal Yapıları
Strabon’un çağlar öncesinden aktardığı bilgiler bize; Anti-Toros’larda ve Tokat’da bulunan ve aynı adı taşıyan her iki kadim dergah-devlette de sürekli olarak altışar binden fazla kadın-erkek derviş bulunduğunu, Kapadokya’daki Kadın Ana Dergahı’nda ise sürekli üç bin dervişin yaşadığını, dergah-devletlerin önemli arazilere sahip olduğunu ve dergahların arazilerinden önemli gelirler elde ettiklerini göstermektedir. Strabon, birbirlerinden uzakta kurulmuş, aynı adı taşıyan Komanalar’ın kurumsal yapılarının, yönetim biçimlerinin ve sosyal düzenlerinin benzer olduğunu kaydeder; ‘...ve diyebilirim ki burada oturanların özellikle bundan evvelki krallar zamanında, kurban törenlerinin uygulanması, kutsal inanışları ve pirlerine (ierous) karşı olan saygıları hemen hemen aynıydı’.
Strabon tarafından, ‘bir yemine uyarak daima orada yaşayan’lar olarak tarif edilenlerin, ikrar (yemin) vererek dergaha giren, dergahın her türlü hizmetini-hazırlığını gören ve dergahın geniş arazilerini işleyen talipler ve dervişler olduklarına şüphe yoktur. Benzer şekilde Alevi-Bektaşi dergahları da 1826 yılında yaşanılan yıkımdan önce; ‘yeminli yurttaş’ların kutsal bir otoritenin denetiminde, dergahın topraklarını işleyip üretim yaptıkları, komün yaşamının hakim olduğu kurumlardı.
Strabon’un kanalı ile bizlere ulaşan Komanalar’ın kurumsal yapıları ile Alevi-Bektaşi Dergahları’nın geleneksel ekonomik işleyiş şemaları birebir aynıdır. Bir örnek olarak Elmalı’daki Abdal Musa Dergahı incelendiğinde; Alevi dergahları ile ‘Komana’lar arasındaki ayırt edilemez benzerlik apaçık ortaya çıkar: On beşinci yüzyılın ünlü gezgini Evliya Çelebi, Elmalı’daki Abdal Musa Dergahı’nda, sürekli üç yüzden fazla dervişin bulunduğunu, bu dervişlerin devamlı olarak dergahta yaşadıklarını ve ibadetle ve hizmetle meşgul olduklarını yazar. Evliya Çelebi ayrıca, dergahın yiyecek ve içeceğini temin eden, dergahın malı evlerde yaşayan yüz haneden bahseder. ‘Dağ eteğinde yüz ev vardır. Abdal Musa evkafıdır. O tekkenin tamirine yiyecek ve içeceğine memurdurlar.’
Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında II.Mahmut döneminde, Abdal Musa Dergahı kapatılarak tüm mallarına el konuldu. El konulduktan sonra alelacele ve haraç mezat satılan dergaha ait malların satış varakalarından ve dergahın ayniyat kayıtlarından; dergahın kapatıldığı 1826 yılına kadar Abdal Musa Dergahı’nda komün hayatı yaşayan çok sayıda derviş bulunduğunu, dergahın dervişler ve dergaha bağlı köylüler tarafından işlenen dokuz buçuk milyon metrekare ekilir biçilir tarım arazisi ile elli beş bin metrekare bağ ve bahçesi bulunduğunu göstermektedir. Ayrıca dergaha ait yüksek rakımlı meralarda, dervişler tarafından güdülen dergah malı hayvan sürüleri olduğu, satışı gerçekleştiren Osmanlı memurları tarafından kayda geçirilmiştir. Abdal Musa Dergahı’nın ayrıca Elmalı’da bir fırını ve dergah içinde bir şarap imalathanesi bulunmaktaydı.
Abdal Musa Dergahı, bir yeminle dergaha bağlanan ve burada komün hayatı yaşayan dervişleri, kutsal bir otoritenin yönetimini gönüllü kabul etmiş köylüleri ve kendisine ait geniş arazileri ile ‘küçük ölçekli bir Komana’ idi. Abdal Musa Dergahı, geçmişin ‘dergah-devlet’lerinin bütün özelliklerini bünyesinde barındırıyordu. Abdal Musa, kendi adı ile anılan kadim dergahı yeniden hayata geçirirken uzak geçmişin ‘dergah-devlet’ lerin kurumsal yapısına ve işleyişine özenle sadık kaldığı anlaşılmaktadır.
Anlaşılan odur ki; dört bin yıl öncesine kadar izlerini sürebildiğimiz Anadolu dergah-devletleri, bulundukları topraklarda çoğu zaman isim ve kisve değiştirerek kesintisiz bir biçimde kutsallıklarını devam ettirdiler. Helen’lerin Anadolu’ya hakim olduğu yüzyıllarda Helen isimleri takındılar. Roma çağlarında, Roma tanrı ve tanrıçalarının adlarını aldılar. Ortodoks Hristiyan mezalimine karşı ‘asıl Hristiyanlar bizleriz’ diyerek savunma yaptılar. İslam ikliminde aynı söylemi, savunma cümlesinin öznesini değiştirerek tekrarladılar. ‘Kurana kalem karıştı, İslamiyet’in kutsal kitabı değiştirildi, İslamiyet’in özü bizleriz’ dediler.
Anadolu’daki tüm Alevi-Bektaşi dergahlarının ve Alevi ocaklarının Luvi kökenli Kadim inanç merkezlerinin yanı başında olmaları, Hacı Bektaşi Veli ve Battal Gazi dergahlarında görüldüğü üzere çoğu zaman da eski dergahların fiziki temellerinin tam üzerine oturmuş olmaları, elbette ki, bir raslantı değildir.
Son yıllarda yapılan genetik araştırmalarla, Anadolu halklarının otuz beş bin yıldan beri aynı coğrafyada yaşadıkları belirlendi. Alan taramalarından toplanan örneklerin Laboratuar analizleri, Anadolu’da yaşayanların esas olarak yerli halklardan oluştuğunu ve dış göç yolu ile bu topraklara sonradan gelip yerleşenlerin bütün içindeki yüzdesinin ihmal edilebilecek kadar az olduğunu ortaya çıkardı.
Binlerce yıldan beri bu ülkenin ne insanları değiştiler, ne inanç merkezleri, ne de bu inanç merkezlerinin kurumsal yapıları. İnancın esası da değişmedi, inancın sembolü ritüeller de. Zakirlerin çaldığı bağlama da aynı kaldı, pervanelerin döndüğü semah da. Boğazköy, Alacahöyük, Ortaköy ve diğer Luvi/Hitit kentlerinde yapılan kazılar; Alevi ibadetine sesini ve ahengini veren bağlamanın bu topraklarda insanın kullandığı ilk müzik aleti olduğunu gözler önüne serdi. Boğazköy’de ortaya çıkarılan üç bin yıllık bir kabartma üzerinde tasvir edilen Luvi’lerin döndüğü semah ve Anadolu’nun Alevi köylerinde yürütülen Ayin-i cemlerde dönülen aynı semahtır.
Aleviligin Kökleri Erdogan Çınar
Truva Antik Kenti, Çanakkale’nin 30 km güneyinde, Alevilerce kutsal sayılan Kazdağları’nın eteklerinde, Hisarlık mevkiindedir. İzmirli Ozan Homeros’un ünlü İlyada Destanı’nda anlattığı savaş; M.Ö. 12. yüzyılda bu şehrin surlarının önünde yaşandı. Truva Savaşı’nın tarafları; şehri kuşatan Akhalılar ve müttefikleri Yunan Krallıkları ile kentlerini koruyan Truvalılar ve onların yardımına koşan Anadolu halkıdır.
Truva Savaşı’nı konu alan İlyada Destanı, Homeros tarafından savaşın yaşandığı yüzyıldan yaklaşık 3 asır sonra kaleme aldı. – Bir görüşe göre de Homeros halk arasında söylenmekte olan anonim destanların derleyicisidir.- İlyada Destanı 24 bölümden oluşur ve 16.000 dizedir. Destanda ileri seviyedeki Anadolu Uygarlığı’nın bir kadın meselesi bahane edilerek, barbar Yunan Krallıkları tarafından kuşatılması ve Truva önlerinde yaşanan aşklar ve savaşlar epik bir dille anlatılmıştır. Destanda Hellen bakış açısı hakimdir.
Truva ören yerinde ilk kazı çalışmalarını Alman serüvenci Heinrich Schlimann yaptı. (1870-1873) Schlimann, fanatik bir Yunanlı kadınla evliydi. Homeros’a ve Yunanlılar’a hayrandı. İlyada Destanı’nda her ne yazılmışsa hepsinin gerçek olduğuna kendisini inandırmıştı. Bir şarlatan, hazine avcısı ve mezar soyguncusuydu. Truva ören yerini bilinçsizce tahrip etme pahasına, bulduğu ve yanlış isimlendirip yanlış tarihlendirdiği Truva hazinelerini Yunanistan’a kaçırdı.
Schlimann ve onun ölümünden sonra kazıya devam eden ekip arkadaşlarından sonra Truva’yı ikinci kez kazan Amerikalı Carl Belegan oldu. (1932-1938) Belegan da Schlimann gibi Hellen hayranıydı. Truva’nın eski çağ Yunan Uygarlığı’nın Anadolu’daki bir uzantısı olduğunu, Truva Savaşı’nda Yunan Şehir Devletleri arasında çıkmış ve Anadolu’yu derinden etkilemiş bir çatışma olduğunu düşünüyordu.
Tübingen Üniversitesi’nden Prof. Dr. Manfred Korfmann (1942-2005), 1986 yılından başlayarak Truva kazılarını, disiplinlerarası büyük bir bilimsel projeye dönüştürdü. Alman arkeolog, Tarih Öncesi ve Eski Çağ Profösörü Manfred Korfmann, başkanlığını yaptığı Truva kazılarında, İlyada Destanı’nda anlatılan o büyük savaşın yaşandığı yüzyılda (M.Ö. 12. yüzyıl) Truva’da o güne kadar hakim olan görüşü ters yüz edecek kesin bulgular elde etti. Bu bulguların en önemlisi; kazılardan çıkan tek yazılı kaynak olan, bir mühür oldu.
Manfed Korfmann uzun yıllar sürmüş Truva kazılarından elde ettiği sonuçları 1995 yılında Almanya’da bir konferansta bilim dünyasına sundu.
‘1995 Tübingen Bilim Konferansı’nda Manfred Korfmann’ın mührü sunarken dinleyiciler arasında şaşkınlık yaratmıştı ‘Yazı-pek çoğunuzun beklediği gibi-lineer yazı değil.Hellence değil,burada Luvice yazmak için kullanılan Hitit hiyeroglifleri söz konusu’diye sürdürdü Manfred Korfmann konferanstaki konuşmasını
Yani Schilemann’dan Blegen’e kadar tüm eski kazcıların varsaydığı ve ifade ettiği gibi Truva VI Miken-Hellen dünyasının bir parçası değildi.’
1995 yılında Tübingen Bilim Konferansında,yüzyıllardır sorulan ‘Truva’lılar kimlerdi ?’ sorusu nihayet bir yanıta kavuştu.Yirmi yıla yakın bir zaman süren kazılar sonunda verilen bu bilimsel yanıt ile,Homeros’tan o güne kadar sürdürülen bir şanlı direnişi Hellen’leştirme çabaları da boşa çıkmış oldu.Ünlü Truva Savaşı’nın yaşandığı yıllarda Truva şehrinde Luvi’ler yaşıyorlardı ve kentte Luvi dili konuşuluyordu.
Truva kentinde Korfmann’ın kazı ekibi tarafından bulunan mühür, Luvi dilinde ve Luvi ‘kutsal yazısı’ ile yazılmıştı.Üstelik Truva’da bulunan mühür bir çifte mühürdü,bir yüzünde erkeğin adı diğer tarafında erkeğin karısın adı kazılıydı.Kadın ve erkeğin adlarının aynı mühürün iki yüzüne ayrı ayrı kazınması,kadın erkek arasında mutlak eşitliğin varlığının kanıtıydı.Cinsiyetler arası eşitlik Luvi sosyal hayatına özgü bir durumdu.Luvi ülkesinde kadınlar Hellen hemcinslerinin hayal dahi edemeyecekleri bir özgürlük içinde yaşıyorlar,erkeklere tanınan tüm haklardan sınırsız eşitlik ilkesi içinde yaralanıyorlardı.
Prof. Dr. Manfred Korfmann’ın arkeoloji dünyasında şaşkınlık uyandıran bulguları ile Homeros’un İlyadası’sındaki ünlü şehrin sakinlerinin Işık İnsanları ya da onların kendilerine verdikleri ad ile ‘Kadın Ana’nın Halkı’ oldukları, gün ışığına çıkmış oldu.
Prof. Dr.Manfred Korfmann başkanlığında Truva’da yapılan kazılarda, bu şehirde günümüzden 3000-3500 yıl önce Işık İnsanları’nın beyin ameliyatı yapacak kadar gelişmiş bir uygarlık düzeyine ulaştıklarını gözler önüne seren kalıntılara da rastlanıldı.
İlyada’nın, hayal mi gerçek mi olduğu seçilemeyen epik metninde ünlü Troya Savaşı’nın tamamı yer almaz. İlyada’da tüm Anadolu halkının, başta Luvilerin soyundan gelen ve Luvi diline akraba bir dil konuşan Karya’lılar, Likyalı’lar ve Pisidya’lılar olmak üzere tüm Anadolu halklarının, Truvalı’ların yardımına koştukları ve Anadolu halklarının canları pahasına acımasız Yunan talanına karşı direndikleri hikaye edilir. Homeros’un İlyada’sı şehrin tahta at hilesi ile Akha’lılar (Yunan’lılar) tarafından düşürülmesinden önce son bulur. Bu ünlü savaşın kalan bölümleri Yunan mitolojisinde geniş biçimde tasvir edilir.
Yunan mitolojisinde, on yıl sürmüş savaşın sonlarına doğru Anadolu’mu savaşçı kadınlardan oluşan bir ordunun başlarında, liderleri Penthesileia olduğu halde Trupa önlerine giderek şehri savunan güçlere katıldığı anlatılır.
Kadın savaşçıların önderi Prenses Penthesileia, ilk gün savaşarak Saparta’nın ünlü generali Machoon’u öldürür. Kadın savaşçıların katılımı ve katkısı ile yeniden canlanan Truva savaşında çok kanlı bir safha daha yaşanır. Yunanlılar, kadın savaşçılar önünde büyük kayıp verirler ve geri çekilirler.
Savaşın ilerleyen safhalarında Penthesileia, Yunanlı savaşçılar Akhilleus (Aşil) ve Arai ile tek başına kavgaya tutuşur ve Akhilleus tarafından öldürülür.
Eski Yunan’lılar erkek egemen bir toplum yapısına sahiptiler. Anadolu’da karşılarına çıkan örgütlü kadın toplulukları ve anaerkil yaşam biçimleri Yunan’lıları hiçbir zaman üzerlerinden atamadıkları bir ürkekliğin ve şaşkınlığın içine düşürdü. Yunan’lıların bir türlü anlamlandıramadıkları Anadolu’lu saygın kadın topluluklar, Yunan mitolojisi içinde fantastik bir ****fora dönüştü. Esas bulanıklaştı. Anadolu kadın örgütlülüğü Yunan mitolojisi içinde vahşi ve cazibeli, cinsiyet temeline dayalı ayrı bir kavim (kadınlar kavmi) olarak tanımlandı.
Truva şehrinin Luvi dilindeki bozulmamış hali ‘Truwa’dır (–(A)dr(a)-uva-.).Bu kelime ‘Adra’nın yeri anlamına gelmektedir.Truva sözcüğünün anlamından bu şehrinin erkek ruhbanların yönetiminde bir Luvi kenti olduğunu anlıyoruz.
Troya Savaşı’nın mitolojik metnindeki mantık dışı yakıştırmaları ve akla yabancı anlatımları ayıklayacak olursak önümüze çıkan tarihsel gerçek şudur: üç bin iki yüz yıl önce bir Luvi prensesi Luvili kadınlardan kurulu ordusu ile Truvalıların yardımına gelmiş ve dışardan gelen istilacılara karşı şehri savunan Işık İnsanları için barbarlarla savaşa tutuşmuş ve onlar için canını vermiştir. Sonra şehir düşmüş ve kent Yunanlı barbarlar tarafından yakılmış, yıkılmış ve yağmalanmıştır.
Dergah Devletlerin Kurumsal Yapıları
Strabon’un çağlar öncesinden aktardığı bilgiler bize; Anti-Toros’larda ve Tokat’da bulunan ve aynı adı taşıyan her iki kadim dergah-devlette de sürekli olarak altışar binden fazla kadın-erkek derviş bulunduğunu, Kapadokya’daki Kadın Ana Dergahı’nda ise sürekli üç bin dervişin yaşadığını, dergah-devletlerin önemli arazilere sahip olduğunu ve dergahların arazilerinden önemli gelirler elde ettiklerini göstermektedir. Strabon, birbirlerinden uzakta kurulmuş, aynı adı taşıyan Komanalar’ın kurumsal yapılarının, yönetim biçimlerinin ve sosyal düzenlerinin benzer olduğunu kaydeder; ‘...ve diyebilirim ki burada oturanların özellikle bundan evvelki krallar zamanında, kurban törenlerinin uygulanması, kutsal inanışları ve pirlerine (ierous) karşı olan saygıları hemen hemen aynıydı’.
Strabon tarafından, ‘bir yemine uyarak daima orada yaşayan’lar olarak tarif edilenlerin, ikrar (yemin) vererek dergaha giren, dergahın her türlü hizmetini-hazırlığını gören ve dergahın geniş arazilerini işleyen talipler ve dervişler olduklarına şüphe yoktur. Benzer şekilde Alevi-Bektaşi dergahları da 1826 yılında yaşanılan yıkımdan önce; ‘yeminli yurttaş’ların kutsal bir otoritenin denetiminde, dergahın topraklarını işleyip üretim yaptıkları, komün yaşamının hakim olduğu kurumlardı.
Strabon’un kanalı ile bizlere ulaşan Komanalar’ın kurumsal yapıları ile Alevi-Bektaşi Dergahları’nın geleneksel ekonomik işleyiş şemaları birebir aynıdır. Bir örnek olarak Elmalı’daki Abdal Musa Dergahı incelendiğinde; Alevi dergahları ile ‘Komana’lar arasındaki ayırt edilemez benzerlik apaçık ortaya çıkar: On beşinci yüzyılın ünlü gezgini Evliya Çelebi, Elmalı’daki Abdal Musa Dergahı’nda, sürekli üç yüzden fazla dervişin bulunduğunu, bu dervişlerin devamlı olarak dergahta yaşadıklarını ve ibadetle ve hizmetle meşgul olduklarını yazar. Evliya Çelebi ayrıca, dergahın yiyecek ve içeceğini temin eden, dergahın malı evlerde yaşayan yüz haneden bahseder. ‘Dağ eteğinde yüz ev vardır. Abdal Musa evkafıdır. O tekkenin tamirine yiyecek ve içeceğine memurdurlar.’
Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında II.Mahmut döneminde, Abdal Musa Dergahı kapatılarak tüm mallarına el konuldu. El konulduktan sonra alelacele ve haraç mezat satılan dergaha ait malların satış varakalarından ve dergahın ayniyat kayıtlarından; dergahın kapatıldığı 1826 yılına kadar Abdal Musa Dergahı’nda komün hayatı yaşayan çok sayıda derviş bulunduğunu, dergahın dervişler ve dergaha bağlı köylüler tarafından işlenen dokuz buçuk milyon metrekare ekilir biçilir tarım arazisi ile elli beş bin metrekare bağ ve bahçesi bulunduğunu göstermektedir. Ayrıca dergaha ait yüksek rakımlı meralarda, dervişler tarafından güdülen dergah malı hayvan sürüleri olduğu, satışı gerçekleştiren Osmanlı memurları tarafından kayda geçirilmiştir. Abdal Musa Dergahı’nın ayrıca Elmalı’da bir fırını ve dergah içinde bir şarap imalathanesi bulunmaktaydı.
Abdal Musa Dergahı, bir yeminle dergaha bağlanan ve burada komün hayatı yaşayan dervişleri, kutsal bir otoritenin yönetimini gönüllü kabul etmiş köylüleri ve kendisine ait geniş arazileri ile ‘küçük ölçekli bir Komana’ idi. Abdal Musa Dergahı, geçmişin ‘dergah-devlet’lerinin bütün özelliklerini bünyesinde barındırıyordu. Abdal Musa, kendi adı ile anılan kadim dergahı yeniden hayata geçirirken uzak geçmişin ‘dergah-devlet’ lerin kurumsal yapısına ve işleyişine özenle sadık kaldığı anlaşılmaktadır.
Anlaşılan odur ki; dört bin yıl öncesine kadar izlerini sürebildiğimiz Anadolu dergah-devletleri, bulundukları topraklarda çoğu zaman isim ve kisve değiştirerek kesintisiz bir biçimde kutsallıklarını devam ettirdiler. Helen’lerin Anadolu’ya hakim olduğu yüzyıllarda Helen isimleri takındılar. Roma çağlarında, Roma tanrı ve tanrıçalarının adlarını aldılar. Ortodoks Hristiyan mezalimine karşı ‘asıl Hristiyanlar bizleriz’ diyerek savunma yaptılar. İslam ikliminde aynı söylemi, savunma cümlesinin öznesini değiştirerek tekrarladılar. ‘Kurana kalem karıştı, İslamiyet’in kutsal kitabı değiştirildi, İslamiyet’in özü bizleriz’ dediler.
Anadolu’daki tüm Alevi-Bektaşi dergahlarının ve Alevi ocaklarının Luvi kökenli Kadim inanç merkezlerinin yanı başında olmaları, Hacı Bektaşi Veli ve Battal Gazi dergahlarında görüldüğü üzere çoğu zaman da eski dergahların fiziki temellerinin tam üzerine oturmuş olmaları, elbette ki, bir raslantı değildir.
Son yıllarda yapılan genetik araştırmalarla, Anadolu halklarının otuz beş bin yıldan beri aynı coğrafyada yaşadıkları belirlendi. Alan taramalarından toplanan örneklerin Laboratuar analizleri, Anadolu’da yaşayanların esas olarak yerli halklardan oluştuğunu ve dış göç yolu ile bu topraklara sonradan gelip yerleşenlerin bütün içindeki yüzdesinin ihmal edilebilecek kadar az olduğunu ortaya çıkardı.
Binlerce yıldan beri bu ülkenin ne insanları değiştiler, ne inanç merkezleri, ne de bu inanç merkezlerinin kurumsal yapıları. İnancın esası da değişmedi, inancın sembolü ritüeller de. Zakirlerin çaldığı bağlama da aynı kaldı, pervanelerin döndüğü semah da. Boğazköy, Alacahöyük, Ortaköy ve diğer Luvi/Hitit kentlerinde yapılan kazılar; Alevi ibadetine sesini ve ahengini veren bağlamanın bu topraklarda insanın kullandığı ilk müzik aleti olduğunu gözler önüne serdi. Boğazköy’de ortaya çıkarılan üç bin yıllık bir kabartma üzerinde tasvir edilen Luvi’lerin döndüğü semah ve Anadolu’nun Alevi köylerinde yürütülen Ayin-i cemlerde dönülen aynı semahtır.
Aleviligin Kökleri Erdogan Çınar
Saygılar Sevgiler Ali karul.Işık'la Kalın.
Biz aşığız ne söylesek
Sözümüzde yalan olmaz
Sır içinde sır saklarız
Hiç kimseye ayan olmaz.
Son Düzenleme: 11/10/2008, 17:04, Düzenleyen: Ali karul.
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi