Platon'un "Devlet" adlı muhteşem eserinden bir diyalogu paylaşmak istiyorum.
(Platon eserinde ideal devleti anlatır, bunu anlatırken ise kendisi değil hocası Sokrates'i konuşturur. Sokrates Tüm eser boyunca doğurtma metodu denen bir metotla karşı tarafın fikrini çürütmeye çalışır. Tek bildiği şey hiçbir şey bilmediğidir)
[COLOR=Purple](Yer Pire'de Kepalosun evi. Sokrates ve arkadaşları konuşuyorlar, söz doğruluktan açılmıştır. Doğruluk ve doğru adamın ne olduğu konusunda tartışılmakta)
Konuşmacılar:
- Polemarkos
* Sokrates
“...
- Simonides der ki "Doğruluk herkese borçlu olduğumuz şeyi ödemektir". Bence haklı.
* Evet, Simonidese haksız demek kolay değil, dedim. Tanrı gibi akıllı kişidir o. Ne demek istediğini belki sen anlıyorsun ama ben anlamıyorum. Demin sahibi aklını kaçırırsa, ona aldığımız emaneti geri vermeli mi vermemeli diye düşünmüştük. Simonides bundan söz etmiyor ama gene de bu emanet bir borç sayılır değil mi?
- Evet, dedi.
* Emaneti isteyen çıldırmışsa, o zaman geri verilmez artık, değil mi?
- Verilmez.
* O halde Simonides, borçlu olduğumuz şeyi vermek doğrudur demekle başka bir şey söylemek istemiştir.
- Evet, her halde başka bir şey söylemek istiyor, dedi, onun demek istediği şu: Doğruların borcu dostlara iyilik etmektir, kötülük etmek değil.
* Anlıyorum dedim. Alanla veren dostlar, alınanın geri verilmesi de alınması da zararlı oluyorsa, aldığını geri veren borcunu ödemiş olmaz. Sence Simonides’in demek istediği bu mu?
- Tamam bu.
* Peki düşmanlarımıza bir şey borçluysak, gene geri verecek miyiz?
- Bence evet. Ne borçluysak onu vermeliyiz, dedi. İnsan da düşmanına sadece kötülük borçludur; düşmana layık olan budur.
* Görülüyor ki, Simonides, doğruluğun ne olduğunu bir bilmece gibi şairce söylemiş, dedim. Besbelli ki o, doğruluk herkse hakkını vermektir, demek istiyor, buna da borç diyor.
- Peki, bir diyeceğin var mı buna? Diye sordu.
* Bir sanat, hekimlik adını almak için, neyi neye hak olarak vermelidir? Borcu nedir? Bu soruya Simonides ne derdi?
- Bedenlere ilaç ve yiyecek içecek vermeli, derdi.
* Bir sanat aşçılık adını almak için, neye neyi borç olarak ödeyecek, hak olarak verecek?
- Yemeklere tat, tuz verecek.
* Peki öyleyse, kimlere ne veren sanata doğruluk denebilir?
- Demin dediklerimize uymak gerekirse, Sokrates, dosta fayda düşmana zarar veren sanata.
* O halde, Simonides, doğruluk dosta iyilik, düşmana kötülük etmektir, demek istemiş öyle mi?
- Öyle sanırım.
* Peki sağlık işlerinde, hasta dosta iyilik, hasta düşmana kötülük etmek en çok kimin elindedir.
- Hekimin.
* Ya deniz yolculuklarında, tehlike baş gösterince, dosta iyilik, düşmana kötülük etmek en çok kimin elindedir?
- Kaptanın.
* Ya doğru adam? Onun hangi işte dosta faydası, düşmana zararı dokunabilir?
- Savaşta olsa gerek, birine saldırır, ötekine yardım eder.
* Peki ama sevgili Polemrakhos, hasta olmayana hekimden fayda gelmez değil mi?
- Gelmez.
* Deniz yolculuğuna çıkmayana kaptanın faydası olur mu?
- Olmaz.
* Savaş olmazsa, doğru adam faydasız mıdır?
- Hiç öyle şey olur mu!
* Demek doğruluk barışta da faydalıdır.
- Evet, barışta da.
* Ya çiftçilikte?
- Onda da.
* Ürün sağlamak bakımından?
- Evet.
* Ya kunduracılıkta?
- Onda da.
* Kundura yapmak bakımından?
- Tamam.
* Peki, barışta doğruluk ne bakımdan işimize yarar?
- Anlaşmalarda, Sokrates.
* Anlaşmalarda derken neyi düşünüyorsun? Ortaklığı mı?
- Evet, ortaklığı.
* Peki, tavla oyununda, doğru adamla mı yoksa usta oyuncuyla mı ortaklık daha faydalıdır?
- Usta oyuncuyla.
* Ya duvar örme işinde, doğru adamla mı ortak olursun yoksa duvarcıyla mı?
- Duvarcıyla tabi.
* Gitar çaldırmak için de elbet doğru adama değil gitarcıya başvurursun. Öyleyse doğru adam nerde işimize yarar?
- Para işlerinde sanırım.
* Evet ama, Polemarkhos, parayla ortaklaşa bir at almak, ya da satmak istersen, doğru adamla değil, attan anlayanla ortak olursun değil mi?
- Öyle ya.
* Bir gemi satımında, en iyi ortak, gemi ustası ya da kaptandır değil mi?
- Her halde.
* Peki, para ortaklığında, ne zaman doğru adam hepsinden daha faydalı olabilir?
- Paranı, olduğu gibi saklayacak, sağlam bir ele emanet etmek istediğin zaman, Sokrates.
* Ama bu senin dediğin durumda para işletilmeyecek, olduğu gibi duracak.
- Evet.
* Demek ki, doğruluk yalnız paranın işletilmediği zaman faydalı olabiliyor.
- Öyle.
* Yani bir bağcı bıçağın olsa, onu saklamak istediğin zaman doğru adama ama kullandırmak istediğin zaman da bağcıya verirsin, değil mi?
- Söylediklerimizden bu çıkıyor.
* Bir kalkanın yahut bir çalgının saklanmasında doğruluk işe yarar. Kullanılmasındaysa askerlik ya da çalgıcılık.
- Öyle olacak.
*Demek, her işte doğruluk, kullanma oldu mu faydasız, kullanma olmadı mı faydalıdır, öyle mi?
- Öyle görünüyor.
* İyi ama dostum, doğruluk, yalnız kullanılmayan şeylerde faydalıysa, pek fazla işe yaramıyor demektir. Şimdi şunu araştıralım: Güreşte olsun, dövüşte olsun, vurmasını bilen, korunmasını da bilir, değil mi?
- Şüphesiz.
* Hastalıktan korunmasını en iyi bilen, onu başkalarına aşılamayı da herkesten iyi bilmez mi?
- Bilir sanırım.
* Peki bir orduyu korumasını en iyi kim bilir? Düşmanın niyetlerini gizlice öğrenmesini, sırlarını çalmasını bilen değil mi?
- Evet.
* Demek, bir şeyin en iyi koruyucusu, en iyi bekçisi, o şeyin en iyi usta hırsızıdır da.
- Evet.
* Öyleyse, doğru adam, paraya bekçilik etmesini bildi mi, çalmasını da bilir.
- Ne diyeyim, söylediklerimizden bu çıkıyor.
* Yani doğru adamın bir hırsız olduğu sonucuna varıyoruz.
Lahit (maminin blogu)
Konu Sahibi / Yazar
Mahir B.
Kategori / Forum
Üye Blogları (Günlükler)
Yorumlar / Cevaplar
42
Okunma / Görüntüleme
23159
Lahit (maminin blogu)
Lahit (maminin blogu)
Ol Dost Bize Gelmez İse Ben Dosta Geri Varayın
Ol dost bize gelmez ise ben dosta geri varayın
Çekeyim cevr ü cefayı dost yüzün görüvereyin
Sermaye bir avuç toprak onu dahı aldı bu aşk
Ne sermaye var ne dükkan pazara neye varayın
Kurulmuştur dost dükkanı dost içine girmiş gezer
Günahım çok gönlüm sızar ben dosta çok yalvarayın
Gönlüm aydır dost benimdir gözüm aydır dost benimdir
Gönlüm aydır göze sabret bir dem haberin sorayın
Hak nazar kıldığı cana bir göz ile bakmak gerek
Onu kim nazar kıla ben onu nice yereyin
Taptuk'un aydır Yunus'a bu aşk Hakk'a erse gerek
Kamulardan ol yücedir ben ona nice varayın
Yunus Emre ********************************
Ağlayı Ağlayı Durma Karşımda
Ağlayı ağlayı durma karşımda
Dost beni gönder de var andan ağla
Kirpikleri top top etmiş kaşında
Dost bizi gönder de var andan ağla
Dostun zülüfleri bölük bölüktür
Menim ciğerciğim delik deliktir
Muhabbetin sonu tez ayrılıktır
Dost beni gönder de var andan ağla
Başına bağlamış aldır valası
Aldı beni kaşlarının karası
Hasan ile Hüseyin'in anası
Dost beni gönder de var andan ağla
Başına bağlamış al ile sarı
Arkamızca etme ah ile zarı
Koca Pir Sultan'ın gül yüzlü yarı
Dost bizi gönder de var andan ağla
Pir Sultan Abdal
**********************************
MEVLANA
Kemale ermek istersen
Yalvar Mevlana Mevlana
Gerçeği görmek istersen
Yalvar Mevlana Mevlana
Gerçek seven aşık odur
Gönüllere ışık odur
Merhamete beşik odur
Yalvar Mevlana Mevlana
Hoşgörü ilaçtır sana
Doldur da iç kana kana
Döne döne yana yana
Yalvar Mevlana Mevlana
İnsana kem gözle bakma
Kendini boş yere yakma
Duayı elden bırakma
Yalvar Mevlana Mevlana
Daim hakkı zikir eyle
Cömertliği fikir eyle
Her haline şükür eyle
Yalvar Mevlana Mevlana
MEVLANA
Bloğun çok güzel olmuş hayırlı uğurlu olsun kardeşim...........
Ol dost bize gelmez ise ben dosta geri varayın
Çekeyim cevr ü cefayı dost yüzün görüvereyin
Sermaye bir avuç toprak onu dahı aldı bu aşk
Ne sermaye var ne dükkan pazara neye varayın
Kurulmuştur dost dükkanı dost içine girmiş gezer
Günahım çok gönlüm sızar ben dosta çok yalvarayın
Gönlüm aydır dost benimdir gözüm aydır dost benimdir
Gönlüm aydır göze sabret bir dem haberin sorayın
Hak nazar kıldığı cana bir göz ile bakmak gerek
Onu kim nazar kıla ben onu nice yereyin
Taptuk'un aydır Yunus'a bu aşk Hakk'a erse gerek
Kamulardan ol yücedir ben ona nice varayın
Yunus Emre ********************************
Ağlayı Ağlayı Durma Karşımda
Ağlayı ağlayı durma karşımda
Dost beni gönder de var andan ağla
Kirpikleri top top etmiş kaşında
Dost bizi gönder de var andan ağla
Dostun zülüfleri bölük bölüktür
Menim ciğerciğim delik deliktir
Muhabbetin sonu tez ayrılıktır
Dost beni gönder de var andan ağla
Başına bağlamış aldır valası
Aldı beni kaşlarının karası
Hasan ile Hüseyin'in anası
Dost beni gönder de var andan ağla
Başına bağlamış al ile sarı
Arkamızca etme ah ile zarı
Koca Pir Sultan'ın gül yüzlü yarı
Dost bizi gönder de var andan ağla
Pir Sultan Abdal
**********************************
MEVLANA
Kemale ermek istersen
Yalvar Mevlana Mevlana
Gerçeği görmek istersen
Yalvar Mevlana Mevlana
Gerçek seven aşık odur
Gönüllere ışık odur
Merhamete beşik odur
Yalvar Mevlana Mevlana
Hoşgörü ilaçtır sana
Doldur da iç kana kana
Döne döne yana yana
Yalvar Mevlana Mevlana
İnsana kem gözle bakma
Kendini boş yere yakma
Duayı elden bırakma
Yalvar Mevlana Mevlana
Daim hakkı zikir eyle
Cömertliği fikir eyle
Her haline şükür eyle
Yalvar Mevlana Mevlana
MEVLANA
Bloğun çok güzel olmuş hayırlı uğurlu olsun kardeşim...........
Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.
Mustafa Kemal Atatürk
Mustafa Kemal Atatürk
Son Düzenleme: 12/07/2008, 12:30, Düzenleyen: SvmDoğan.
Lahit (maminin blogu)
[FONT=Papyrus] Sorular
bir susmayı bakışlarda seslendiren,
hüzünlü yangınsal aşka döndüren nedir.
beklemeyi özlemlere süsleyen,
yalnızlığın kara-ışığını söndüren nedir.
duyanı ısıtan, kulağını kestiren, güneşe baktıran,
korkusuzluk denizlerinde yüzdüren nedir.
saraylarda çılgın eden, kentlerde tek bırakan,
direklere astırıp üzdüren nedir.
ne varsa yeryüzünde, ne yoksa
onunla paylaştıran, böldüren nedir.
her şeyi, ama her şeyi olağan dışında,
örneğin bir gülü yeşil gördüren nedir.
gözlere ışıltılı anlamlar bağlayan,
yaşamı ölüme güldüren nedir.
kalabalıklar, kalabalıklar içinden
kişiyi yüceye sürdüren nedir.
parça-parça büyümüş bir çocukluğu
olgunluk aşamalarında yaşatırca öldüren nedir...
bir susmayı bakışlarda seslendiren,
hüzünlü yangınsal aşka döndüren nedir.
beklemeyi özlemlere süsleyen,
yalnızlığın kara-ışığını söndüren nedir.
duyanı ısıtan, kulağını kestiren, güneşe baktıran,
korkusuzluk denizlerinde yüzdüren nedir.
saraylarda çılgın eden, kentlerde tek bırakan,
direklere astırıp üzdüren nedir.
ne varsa yeryüzünde, ne yoksa
onunla paylaştıran, böldüren nedir.
her şeyi, ama her şeyi olağan dışında,
örneğin bir gülü yeşil gördüren nedir.
gözlere ışıltılı anlamlar bağlayan,
yaşamı ölüme güldüren nedir.
kalabalıklar, kalabalıklar içinden
kişiyi yüceye sürdüren nedir.
parça-parça büyümüş bir çocukluğu
olgunluk aşamalarında yaşatırca öldüren nedir...
Özdemir Asaf
[size=7]"Benim Testim Kerbela Suyudur..."[/size]
[size=7]Zöhre Ana[/size]
Lahit (maminin blogu)
" Danimarka'da bir üniversite sınavında şöyle bir soru soruluyor:
"Bir gökdelenin yüksekliğini barometre ile nasıl bulursunuz?"
Öğrencilerden biri şöyle cevap veriyor:
"Barometrenin ucuna bir ip bağlayıp gökdelenin tepesinden aşşağı sallarsınız. Barometre yere değidiğinde ip ve barometrenin toplamı, gökdelenin yüksekliğini verecektir."
Bu cevap Profesörü çok sinirlendiriyor ve öğrenci dersten kalıyor ama cevabının doğru olduğu konusunda ısrar edince, durumu çözmek için başka bir hoca görevlendiriliyor.
Bu kez sınav sözlü:
Yeni Hoca, öğrenciye bu sorunun cevabı için Altı dakikia süre veriyor. Öğrenci bu sürenin beş dakikasını alnı kırış kırış olmuş düşünerek geçiriyor.
Hoca zamanın bitmekte olduğu konusunda uyarınca da bir çok cevap bulduğunu ve birini seçmekte zorluk çektiğini söylüyor.
Ve diyor ki:
"İlk olarak, barometreyi gökdelenin tepesine çıkartırsınız, sonra aşağı bırakarak yere inene kadar geçen süreyi ölçersiniz. Binanın yüksekliği (H=0,5 * gxt2 2=kare) formülü uygulanarak hesaplanabilir. Ama bu baromtre için kötü bir seçim.
Veya güneş parlıyorsa, barometrenin yüksekliğini ölçer, sonra onu yere dikip gölge uzunluğunu, daha sonra da gökdelenin gölge uzunluğunu ve yüksekliğini hesaplayabilirsiniz.
Fakat bu konuda çok bilimsel bir cevap istiyorsanız barometrenin ucuna bir ip bağlayıp, onu bir sarkac gibi sallandırabilirsiniz; önce yer seviyesinde, sonra da gökdelenin tepesinde.
Yahut da gökdelenin dışında bir yangın merdiveni varsa barometreyi bir cetvel gibi kullanarak yüksekliği ölçebelirsiniz.
Öğrenci şaşkınlık içindeki hocaya daha sonra şöyle diyor:
"Ama eğer ille sıkıcı ve kurallara bağlı olmak istiyorsanız, tabi ki baromere ile gökdelenin tepesindeki ve yer seviyesindeki basıncı ölçer ve milibar cinsinden çıkan farkı metreye çevirerek yüksekliği bulabilirsiniz.
Ama bizler zihnin bağımsızlığı yolunda yüreklendirildiğimiz için, kuşkusuz en iyi yol hademenin kapısını çalmak ve barometreyi ona hediye ederek gökdelenin yüksekliğini sormak olurdu"
Anlattığımız öğrencinin adı Niels Bohr.
Fizik dalında Nobel ödülü kazanan tek Danimarkalı.
Geri Türkiye'de sıradışı olmak, sürüden ayrılmak ve özgür bir düşünceyle kendi yolunu çizmek her yerden daha zordur.
İnsanın önüne daha sert kayalar ve daha çetin engeller çıkarırlar.
Ama yine de dünya ölçeğinde "Bir şey yaptım!" diyebilmek için bu çileyi göze almak gerekiyor.
Şimdi diyeceksiniz ki Türkiye'de bir yöntem daha var:
"Barometre ile adamın gözünü çıkarır ve Kaç metre olduğunu söyle ulan!" derler.
Bu da doğduğumuz ülkenin amortisi... "
"Bir gökdelenin yüksekliğini barometre ile nasıl bulursunuz?"
Öğrencilerden biri şöyle cevap veriyor:
"Barometrenin ucuna bir ip bağlayıp gökdelenin tepesinden aşşağı sallarsınız. Barometre yere değidiğinde ip ve barometrenin toplamı, gökdelenin yüksekliğini verecektir."
Bu cevap Profesörü çok sinirlendiriyor ve öğrenci dersten kalıyor ama cevabının doğru olduğu konusunda ısrar edince, durumu çözmek için başka bir hoca görevlendiriliyor.
Bu kez sınav sözlü:
Yeni Hoca, öğrenciye bu sorunun cevabı için Altı dakikia süre veriyor. Öğrenci bu sürenin beş dakikasını alnı kırış kırış olmuş düşünerek geçiriyor.
Hoca zamanın bitmekte olduğu konusunda uyarınca da bir çok cevap bulduğunu ve birini seçmekte zorluk çektiğini söylüyor.
Ve diyor ki:
"İlk olarak, barometreyi gökdelenin tepesine çıkartırsınız, sonra aşağı bırakarak yere inene kadar geçen süreyi ölçersiniz. Binanın yüksekliği (H=0,5 * gxt2 2=kare) formülü uygulanarak hesaplanabilir. Ama bu baromtre için kötü bir seçim.
Veya güneş parlıyorsa, barometrenin yüksekliğini ölçer, sonra onu yere dikip gölge uzunluğunu, daha sonra da gökdelenin gölge uzunluğunu ve yüksekliğini hesaplayabilirsiniz.
Fakat bu konuda çok bilimsel bir cevap istiyorsanız barometrenin ucuna bir ip bağlayıp, onu bir sarkac gibi sallandırabilirsiniz; önce yer seviyesinde, sonra da gökdelenin tepesinde.
Yahut da gökdelenin dışında bir yangın merdiveni varsa barometreyi bir cetvel gibi kullanarak yüksekliği ölçebelirsiniz.
Öğrenci şaşkınlık içindeki hocaya daha sonra şöyle diyor:
"Ama eğer ille sıkıcı ve kurallara bağlı olmak istiyorsanız, tabi ki baromere ile gökdelenin tepesindeki ve yer seviyesindeki basıncı ölçer ve milibar cinsinden çıkan farkı metreye çevirerek yüksekliği bulabilirsiniz.
Ama bizler zihnin bağımsızlığı yolunda yüreklendirildiğimiz için, kuşkusuz en iyi yol hademenin kapısını çalmak ve barometreyi ona hediye ederek gökdelenin yüksekliğini sormak olurdu"
Anlattığımız öğrencinin adı Niels Bohr.
Fizik dalında Nobel ödülü kazanan tek Danimarkalı.
Geri Türkiye'de sıradışı olmak, sürüden ayrılmak ve özgür bir düşünceyle kendi yolunu çizmek her yerden daha zordur.
İnsanın önüne daha sert kayalar ve daha çetin engeller çıkarırlar.
Ama yine de dünya ölçeğinde "Bir şey yaptım!" diyebilmek için bu çileyi göze almak gerekiyor.
Şimdi diyeceksiniz ki Türkiye'de bir yöntem daha var:
"Barometre ile adamın gözünü çıkarır ve Kaç metre olduğunu söyle ulan!" derler.
Bu da doğduğumuz ülkenin amortisi... "
Zülfü Livaneli (14 Eylül 2002)
[size=7]"Benim Testim Kerbela Suyudur..."[/size]
[size=7]Zöhre Ana[/size]
Lahit (maminin blogu)
Suskun
Sus, kimseler duymasın.
Duymasın ölürüm ha.
Aydım yarı gecede
Yeşil bir yağmur sonra...
Yağıyor yeşil.
En uzak, o adsız ve kimselersiz,
O yitik yıldızda duyuyor musun?
Bir stradivarius inler kendi kendine,
Yayı, reçinesi, köprüsü yeşil.
Önce bendim diyor ve sonra benim...
Ölümsüz, güzel ve çetin.
Ezgisidir dolaşan bütün evreni,
Bilinen, bilinmeyen ıssızlıkları.
Canımı, tüylerimi sarmada şimdi
Kendi rüzgarıyla vurgun...
Sarıyor yeşil.
Rüya, bütün çektigimiz.
Rüya kahrım, rüya zindan.
Nasıl da yılları buldu,
Bir mısra boyu maceram...
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
Bilmezler nasıl sevdik,
İki yitik hasret,
İki parça can.
Çatladı yüreği çakmaktaşının,
Ağıyor gök kuşaklarının serinliğinde
Çağlardır boğulmuş bir su...
Ağıyor yeşil.
Yivlerinde yeşil güller fışkırmış,
Susmuş bütün namlular...
Susmuş dağ,
Susmuş deniz.
Dünya mışıl-mışıl,
Uykular derin,
Yılan su getirir yavru serçeye,
Kısır kadin, maviş bir kız doğurmuş,
Memeleri bereketli ve serin...
Sağıyor yeşil.
Aydım yarı gecede,
Neron, çocuk kitaplarında çirkin bir surat,
Ve Sezarsa, bir ad, yıkıntılarda.
Ama hançer taşı sanki
Koca Kartaca!
Hani, kibrit suyu vermişlerdi üstüne
Bak nasıl alıyor, yigit,
Binlerce yıl da sonra
Alıyor yesil.
Vurur dağın doruğundan
Atmacamın çalkara,
Yalın gölgesi.
Kuş vurmaz, tavşan almaz,
Ama aç, azgın
Köpek balıklarıydı parçaladığı
Bak, Tiber saygılı, suskun.
Bak nilüfer dizisi zinciri.
Bunlar bukağısı, kolbağlarıdır,
Cihanın ilk umudu, ilk sevgilisi,
Ve ilk gerillası Spartakus'un.
Susuyor yeşil.
Ruhum...
Mısra çekiyorum, haberin olsun.
Çarşılarin en küçük meyhanesi bu,
Saçları yüzümde kardeş, çocuksu.
Derimizin altında o olüm namussuzu...
Ve Ahmedin işi ilk rasgidiyor.
İlktir dost elinin hançersizliği...
Ağlıyor yeşil.
Sus, kimseler duymasın.
Duymasın ölürüm ha.
Aydım yarı gecede
Yeşil bir yağmur sonra...
Yağıyor yeşil.
En uzak, o adsız ve kimselersiz,
O yitik yıldızda duyuyor musun?
Bir stradivarius inler kendi kendine,
Yayı, reçinesi, köprüsü yeşil.
Önce bendim diyor ve sonra benim...
Ölümsüz, güzel ve çetin.
Ezgisidir dolaşan bütün evreni,
Bilinen, bilinmeyen ıssızlıkları.
Canımı, tüylerimi sarmada şimdi
Kendi rüzgarıyla vurgun...
Sarıyor yeşil.
Rüya, bütün çektigimiz.
Rüya kahrım, rüya zindan.
Nasıl da yılları buldu,
Bir mısra boyu maceram...
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
Bilmezler nasıl sevdik,
İki yitik hasret,
İki parça can.
Çatladı yüreği çakmaktaşının,
Ağıyor gök kuşaklarının serinliğinde
Çağlardır boğulmuş bir su...
Ağıyor yeşil.
Yivlerinde yeşil güller fışkırmış,
Susmuş bütün namlular...
Susmuş dağ,
Susmuş deniz.
Dünya mışıl-mışıl,
Uykular derin,
Yılan su getirir yavru serçeye,
Kısır kadin, maviş bir kız doğurmuş,
Memeleri bereketli ve serin...
Sağıyor yeşil.
Aydım yarı gecede,
Neron, çocuk kitaplarında çirkin bir surat,
Ve Sezarsa, bir ad, yıkıntılarda.
Ama hançer taşı sanki
Koca Kartaca!
Hani, kibrit suyu vermişlerdi üstüne
Bak nasıl alıyor, yigit,
Binlerce yıl da sonra
Alıyor yesil.
Vurur dağın doruğundan
Atmacamın çalkara,
Yalın gölgesi.
Kuş vurmaz, tavşan almaz,
Ama aç, azgın
Köpek balıklarıydı parçaladığı
Bak, Tiber saygılı, suskun.
Bak nilüfer dizisi zinciri.
Bunlar bukağısı, kolbağlarıdır,
Cihanın ilk umudu, ilk sevgilisi,
Ve ilk gerillası Spartakus'un.
Susuyor yeşil.
Sus, kimseler duymasın,
Duymasın, ölürüm ha.
Aymışam yarı gece,
Seni bulmuşam sonra.
Seni, kaburgamın altın parçası.
Seni, dişlerinde elma kokusu.
Bir daha hangi ana doğurur bizi?
Duymasın, ölürüm ha.
Aymışam yarı gece,
Seni bulmuşam sonra.
Seni, kaburgamın altın parçası.
Seni, dişlerinde elma kokusu.
Bir daha hangi ana doğurur bizi?
Ruhum...
Mısra çekiyorum, haberin olsun.
Çarşılarin en küçük meyhanesi bu,
Saçları yüzümde kardeş, çocuksu.
Derimizin altında o olüm namussuzu...
Ve Ahmedin işi ilk rasgidiyor.
İlktir dost elinin hançersizliği...
Ağlıyor yeşil.
Ahmed ARİF
[size=7]"Benim Testim Kerbela Suyudur..."[/size]
[size=7]Zöhre Ana[/size]
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi