Ahlaksız Oyun Başladı!..
Ümit Zileli
Tarihi bir konuşmaydı!..
CHP lideri Baykal, askere sivil yargı yolunu açan “gece yarısı yasası”nı Anayasa Mahkemesi"ne götürme kararını açıkladığı konuşmasında, iktidara ve destekçisi liberal sürüngenlere, çocukların bile anlayabileceği açıklık ve sadelikte bir hukuk dersi verdi!..
Öncelikle; bu düzenlemenin “darbe girişimlerini önlemek üzere getirildiği” iddiasının gerçek dışı olduğunu anlattı. Darbe girişimlerinin, sivil mahkemelerde yargılanması önünde hiçbir engel olmadığını örnekleriyle gösterdi.. Gece yarısı verilen iki önergenin de anayasaya aykırı olduğunu, maddeleri karşılaştırarak gösterdi. Ve en önemlisi; “bu düzenleme AB"nin talebiyle yapılmıştır” iddiasının külliyen yalan olduğunu altını çizerek belirtti.
Baykal, 2004"ten bu yana tüm AB ilerleme raporlarını okudu ve bu yasanın içeriği ile ilgili tek bir kelimenin geçmediğini “yalan koalisyonunun” adeta gözüne soktu!.. Yargıyla ilgili AB istekleri tabii ki vardı; örneğin Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu"nun (HSYK) bağımsız olması, Adalet Bakanı ve müsteşarının bu kuruldan ayrılması… Kürsü dokunulmazlığı dışında tüm dokunulmazlıkların kaldırılması… Yani AKP"nin asla kabul etmeyeceği gerçek reformlar! Baykal, Tayyip Bey"e çağrıda bulunarak “AB"nin bu isteklerini hemen yasalaştıralım” bile dedi!.. Sonunda da bu yasanın gerçek amacını ilan etti:
- Söz konusu olan askeri vesayet değil, Tayyip Erdoğan vesayetidir!.. Faşizm, askeri bir rejim olmak zorunda değil. Faşizm askeri kumandası altına almış olan bir sivil hegemonya rejimidir …
Evet, durum tam da budur!..
***
Böyle olduğu da son günlerde yaşadıklarımızdan bellidir!..
Cumhurbaşkanı, yasayı onaylarken altına aslında hiçbir hukuki değeri bulunmayan “yeni bazı düzenlemeler yapılmalı” şerhi koydu mu?.. Koydu!.. Hükümetin en yetkili ağızları bu düzenlemelerin yapılacağını açıkladı mı?.. Açıkladı!.. Ardından ne oldu? Biri eski Genelkurmay Başkanı, diğeri ikinci başkanlık yapmış iki emekli komutan hakkında suç duyuruları yapılıverdi!..
Yaşar Büyükanıt hakkında “Şemdinli davasından” sivil mahkemede yargılanması için başvuruda bulunuldu. Kabul edilirse, sülalesiyle birlikte ABD"ye, Fethullah"ın kollarına koşan bu davanın meslekten ihraç edilen savcısı Ferhat Sarıkaya"yı çağırmazlarsa ayıp olur!.. Çevik Bir hakkında da DTP ve İnsan Hakları Derneği tarafından 1998 yılında hazırladığı iddia edilen “Andıç” belgesi nedeniyle suç duyurusu yapıldı… Hiç kuşkunuz olmasın, bu daha başlangıç!..
HSYK"de ise son derece vahim bir oyun oynanıyor... 2000 savcı ve hâkimin tayini bakan marifetiyle önleniyor ve bu durum, yanaşma medyanın tetikçileri tarafından “Ergenekon” sosuyla kamuoyuna servis ediliyor!.. Üstelik, “belki bu yıl tayin olmaz” cüreti ve “hükümet, Ağustos ŞÃ»rası"nda büyük bir operasyona ihtiyaç duyabilir. Bazı komutanlara emeklilik yolu gözükebilir” tehdidiyle!.. Yani benim geçen hafta yazdığım “30 Ağustos Oyunu” başlıklı yazımın daha mürekkebi kurumadan “ahlaksız oyun” başladı bile!..
- Bi zahmet, rejimin adını da siz koyun!..
Bir Yurtsevere Mektup(XVII)
Sevgili kardeşim Balbay, biraz önce Reha"ya yazdığın mektubu okudum Vatan"daki köşesinde.. İkinci iddianamenin senin hakkındaki “delillerin ve hukuki durumun değerlendirilmesi” bölümünü okumasını rica etmişsin. O bölümü ben de bir kez daha okudum, her satırında acı acı gülümseyerek!.. Gizli belgeleri ele geçirmiş olmanla ilgili satırlara gelince gözüm kütüphaneye, yazdığın kitaplara gitti, o belgeleri kullandığın kitaplara!. “Okumuşlar mıdır acaba?” diye düşünmeden edemedim!.. Geçen gün kendi köşene gönderdiğin mektubun son cümlesinde, “neden tutuklu olduğunu anlayamadığını” söylemişsin.. Hiç kuşkun olmasın kardeşim, seni suçlayan o üç sayfayı okuyan herkes, aynı duyguyu paylaşıyor!..
Sevgili kardeşim, seni ve tüm yurtseverleri, milyonlar adına bir yurtseverin olanca gücü, sıcaklığı ve kararlılığı ile kucaklıyorum…
Ümit Zileli
Köşeli Yazılar...
Konu Sahibi / Yazar
T U N Ç
Kategori / Forum
Güncel Olaylar
Yorumlar / Cevaplar
757
Okunma / Görüntüleme
292441
Köşeli Yazılar...
Köşeli Yazılar...
[FONT=Microsoft Sans Serif] Gizli tanıklar...
BENCE “gizli tanık”, “itirafçı”, “tanık koruma programları” gibi Batılı yöntemlerden vazgeçmelisiniz...
Bizde işlemez...
Ömür boyu dolar üzerinden maaş almak, bir de çoluk çocuk Avrupa’ya
gönderilmek uğruna neler yapmaz ki insanlar...
Bedava dağıtılan ne olursa olsun o kapma izdihamlarını bir düşünün...
Denemek için “ihtiyacı olanlara bedava şeleb altlığı” duyurusu
yaptığınızda kaç bin kişinin geldiğini göreceksiniz.
“Şeleb” nedir?..
Hiç...
“Beleş”in tersten okunuşu...
*
Süren davalarda en önemli kanıtlar “gizli tanıkların” ifadelerinden
oluşuyor...
Bu olmaz...
Devlet adamlarından en küçük bireyine kadar, yüz yüze bunca yalanın
söylendiği bir toplumda, gizli tanık uygulaması işe yaramaz...
Çocuk cezaevlerinin yarısı, başkasının yerine suç üstlendirilmiş çocuklarla
dolu... Mahkemelerin kapısında, her zaman yalancı tanıklar müşteri bekler bu
ülkede...
İsterseniz şöyle bir ilan verin:
“Bedava atnava kılıfı...”
On binler gelecektir, ihtiyaç(!) sahibi...
“Atnava” nedir derseniz...
Hiçbir şey...
“Avanta”nın tersten okunuşu...
*
Söz verilen; Avrupa’ya pasaport, ömür boyu dolarla maaş gibi avantalar
yerine getirilmediği için, kimi gizli tanıkların dilekçe vererek gizli tanıklıktan
vazgeçtiklerini okuyunca düşündüm bunları.
Bu iş bize gitmez...
Namuslu insanlarımızı tenzih ederim... Ama ahlaki değerlerin toz olup
uçtuğu toplumlarda, ahlaka dayalı kurumlar işlemez...
Yazık olur suçu-günahı olmayan insanlara...
Günahtır...
İnanmıyorsanız “ihtiyaç sahiplerine bedava rakethas açacağı
dağıtılacağını” haber verin, ihtiyaç sahiplerinin(!) izdihamını göreceksiniz...
“Rakethas” nasıl bir şey derseniz...
Bir “şey” değil zaten...
“Sahtekâr”ın tersi...
BENCE “gizli tanık”, “itirafçı”, “tanık koruma programları” gibi Batılı yöntemlerden vazgeçmelisiniz...
Bizde işlemez...
Ömür boyu dolar üzerinden maaş almak, bir de çoluk çocuk Avrupa’ya
gönderilmek uğruna neler yapmaz ki insanlar...
Bedava dağıtılan ne olursa olsun o kapma izdihamlarını bir düşünün...
Denemek için “ihtiyacı olanlara bedava şeleb altlığı” duyurusu
yaptığınızda kaç bin kişinin geldiğini göreceksiniz.
“Şeleb” nedir?..
Hiç...
“Beleş”in tersten okunuşu...
*
Süren davalarda en önemli kanıtlar “gizli tanıkların” ifadelerinden
oluşuyor...
Bu olmaz...
Devlet adamlarından en küçük bireyine kadar, yüz yüze bunca yalanın
söylendiği bir toplumda, gizli tanık uygulaması işe yaramaz...
Çocuk cezaevlerinin yarısı, başkasının yerine suç üstlendirilmiş çocuklarla
dolu... Mahkemelerin kapısında, her zaman yalancı tanıklar müşteri bekler bu
ülkede...
İsterseniz şöyle bir ilan verin:
“Bedava atnava kılıfı...”
On binler gelecektir, ihtiyaç(!) sahibi...
“Atnava” nedir derseniz...
Hiçbir şey...
“Avanta”nın tersten okunuşu...
*
Söz verilen; Avrupa’ya pasaport, ömür boyu dolarla maaş gibi avantalar
yerine getirilmediği için, kimi gizli tanıkların dilekçe vererek gizli tanıklıktan
vazgeçtiklerini okuyunca düşündüm bunları.
Bu iş bize gitmez...
Namuslu insanlarımızı tenzih ederim... Ama ahlaki değerlerin toz olup
uçtuğu toplumlarda, ahlaka dayalı kurumlar işlemez...
Yazık olur suçu-günahı olmayan insanlara...
Günahtır...
İnanmıyorsanız “ihtiyaç sahiplerine bedava rakethas açacağı
dağıtılacağını” haber verin, ihtiyaç sahiplerinin(!) izdihamını göreceksiniz...
“Rakethas” nasıl bir şey derseniz...
Bir “şey” değil zaten...
“Sahtekâr”ın tersi...
Bizim yolumuz insanlık yoludur.
Zöhre Ana
Zöhre Ana
Köşeli Yazılar...
Yiğit Bulut yazdı..
Parçalara bakarak 'bütün' hakkında karar vermek...
Parçalara bakarak 'bütün' hakkında karar vermek...
HERKES bir yorum yapıyor: Türkiye çok kötü günlere gebe... Farklı bakanlar da değişik cümleler kuruyorlar: Türkiye süper bir güç olma yolunda ilerliyor...
Sizce "hangisi" doğru? Ailenizden, çevrenizden, sizi "siz" yapan her bileşenden edindiğiniz "dünya görüşünüze" göre sizler de bir yorum yapıyor, sonuç çıkarıyorsunuz.
Bugün hafta sonu olmasından da yararlanıp sizlere "Parçalara bakarak, bütün hakkında erken karar vermeyin" diyor ve konu hakkında "çok beğendiğim" bir hikâyeyi paylaşmak istiyorum.
Sizce "hangisi" doğru? Ailenizden, çevrenizden, sizi "siz" yapan her bileşenden edindiğiniz "dünya görüşünüze" göre sizler de bir yorum yapıyor, sonuç çıkarıyorsunuz.
Bugün hafta sonu olmasından da yararlanıp sizlere "Parçalara bakarak, bütün hakkında erken karar vermeyin" diyor ve konu hakkında "çok beğendiğim" bir hikâyeyi paylaşmak istiyorum.
***
"Köyün birinde yaşlı bir adam varmış. Çok fakirmiş ama kral bile onu kıskanırmış. Adamın öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, kral at için adama bir hazine teklif etmesine rağmen atı bir türlü alamazmış. Yaşlı adam, krala, 'Bu at, sadece bir at değil, benim için bir dost, insan dostunu satar mı?' dermiş. Günler gelip geçerken, bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Bütün köy, ihtiyarın başına toplanmış, 'Seni ihtiyar bunak. Bu atı sana bırakmayacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın, şimdi ise ne paran var ne de atın' demişler, ihtiyar, 'Karar vermek için acele etmeyin, sadece at kayıp' deyin demiş ve eklemiş: 'Çünkü gerçek bu. Gerisi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Bu olay bir başlangıç, arkasının nasıl geleceğini bugünden kimse bilemez.'
Köylüler ihtiyar adama kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer at çalınmamış, dağlara gitmiş ve dönerken 12 vahşi atı da peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp, ihtiyardan özür dilemişler ve 'Sen haklı çıktın, atın kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir şans oldu' demişler. 'Karar vermek için gene acele ediyorsunuz' demiş ihtiyar. 'Sadece atın geri döndüğünü' söyleyin. Bilinen gerçek bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Köylüler bu defa ihtiyarla açıktan dalga geçmemişler ama içlerinden, 'Bu herif sahiden gerzek' diye geçirmişler.
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve bacağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara ve 'Bu kez haksız çıktın, bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın' demişler. İhtiyar, 'Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz' diye cevap vermiş ve eklemiş: 'O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu... Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağını size asla bildirilmez.'
Birkaç hafta sonra, düşman büyük bir orduyla saldırmış. Kral, eli silah tutan bütün gençleri askere almış ve görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışındaki bütün gençleri götürmüşler. Savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle olacağını herkes biliyormuş. Köylüler, bir kez daha ihtiyara gelmişler ve 'Yine haklı olduğun kanıtlandı' demişler: 'Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması talihsizlik değil, şansmış meğer.' İhtiyar, 'Siz erken karar vermeye devam edin' demiş ve eklemiş: 'Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar, aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken başkası açılır."
Köylüler ihtiyar adama kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer at çalınmamış, dağlara gitmiş ve dönerken 12 vahşi atı da peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp, ihtiyardan özür dilemişler ve 'Sen haklı çıktın, atın kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir şans oldu' demişler. 'Karar vermek için gene acele ediyorsunuz' demiş ihtiyar. 'Sadece atın geri döndüğünü' söyleyin. Bilinen gerçek bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Köylüler bu defa ihtiyarla açıktan dalga geçmemişler ama içlerinden, 'Bu herif sahiden gerzek' diye geçirmişler.
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve bacağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara ve 'Bu kez haksız çıktın, bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın' demişler. İhtiyar, 'Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz' diye cevap vermiş ve eklemiş: 'O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu... Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağını size asla bildirilmez.'
Birkaç hafta sonra, düşman büyük bir orduyla saldırmış. Kral, eli silah tutan bütün gençleri askere almış ve görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışındaki bütün gençleri götürmüşler. Savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle olacağını herkes biliyormuş. Köylüler, bir kez daha ihtiyara gelmişler ve 'Yine haklı olduğun kanıtlandı' demişler: 'Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması talihsizlik değil, şansmış meğer.' İhtiyar, 'Siz erken karar vermeye devam edin' demiş ve eklemiş: 'Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar, aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken başkası açılır."
***
Hikâye sonrası aklınıza gelebilir ve "Türkiye için sen ne düşünüyorsun" diyebilirsiniz. Onu da tek cümleyle ifade edeyim: Çok büyük hatalar yaptık, tehlikeli tuzaklara düştük ama yolumuz açık... Türkiye'de algılama "kaos" ama "düzensizliğin" asıl sebebi, kabuğun çatlaması. Alttan değişik bir Türkiye çıkıyor. Sağlam durabilirsek; bu dalgalanmalar "bize yeni ve güzel bir ülke" armağan edebilir.
Anayasal güvence, şahsi teminatla karıştırılmamalı!
ERDOĞAN'ın bir cümlesi hep aklıma takıldı: "Türkiye'de başı açık olanların da, istedikleri gibi yaşamak isteyenlerin de garantisi biziz... Onların da garantisi AK Parti iktidarıdır."
Bu cümle beni hep korkuttu ve birçok yazımda bu anlayışı eleştirdim.
Dünkü "Rubicon'u geçmek" yazımdan sonra birçok okurum bana mesaj göndererek, "Rubicon'u geçip sisteme kesin savaş açan bir liderin" nerede duracağını "nasıl bileceğini" sordular. Ve bu cümleyi hatırlattılar.
ilk etapta "cümle" ile ilgili düşüncemi aktarayım. Hiçbir şahıs veya sonlu bir siyasi parti, "devletin Anayasal güvencesine" eş tutulamaz veya kefil olamaz!
Bu "yanlış hatta korkunç" bir anlayıştır ve asla hoş görülemez. Siyasi "tezler" ve onların tezahürleri siyasi partiler "sonludur". Devlet ile kıyaslanamaz, devletle ters düşmesi halinde "kapatılması" bile gündeme gelebilir. Buraya kadar bir sorun yok... Yalnız "kendini devletle özdeşleştirip" halkın seçtiklerini yönetmeye kadar "ileri gidenler" ile "halkın seçtiği, desteklediği gerçek liderler" çatışırlar ve çatışmaları da gerekir, işte Rubicon'u geçmek de budur! Bu sınırı geçmek, "Türk devletinin yapısını" bozmak değil, bu yapıya karışıp "kendini halkın üstünde görenlere" kafa tutmaktır!
Bu cümle beni hep korkuttu ve birçok yazımda bu anlayışı eleştirdim.
Dünkü "Rubicon'u geçmek" yazımdan sonra birçok okurum bana mesaj göndererek, "Rubicon'u geçip sisteme kesin savaş açan bir liderin" nerede duracağını "nasıl bileceğini" sordular. Ve bu cümleyi hatırlattılar.
ilk etapta "cümle" ile ilgili düşüncemi aktarayım. Hiçbir şahıs veya sonlu bir siyasi parti, "devletin Anayasal güvencesine" eş tutulamaz veya kefil olamaz!
Bu "yanlış hatta korkunç" bir anlayıştır ve asla hoş görülemez. Siyasi "tezler" ve onların tezahürleri siyasi partiler "sonludur". Devlet ile kıyaslanamaz, devletle ters düşmesi halinde "kapatılması" bile gündeme gelebilir. Buraya kadar bir sorun yok... Yalnız "kendini devletle özdeşleştirip" halkın seçtiklerini yönetmeye kadar "ileri gidenler" ile "halkın seçtiği, desteklediği gerçek liderler" çatışırlar ve çatışmaları da gerekir, işte Rubicon'u geçmek de budur! Bu sınırı geçmek, "Türk devletinin yapısını" bozmak değil, bu yapıya karışıp "kendini halkın üstünde görenlere" kafa tutmaktır!
Anamın adı Hüsniye Ana
Babam Şah Üseyin kafası kopa
Horasan ilinden Karyağdı Ana
Kimseler bilemez Sultanım burada
Babam Şah Üseyin kafası kopa
Horasan ilinden Karyağdı Ana
Kimseler bilemez Sultanım burada
![[Resim: zohreanaxq1.jpg]](http://img83.imageshack.us/img83/4249/zohreanaxq1.jpg)
Köşeli Yazılar...
İslam’ın İnsanlığa Zararı
/Veyis Ateş
31 Temmuz 2009 Cuma
Hürriyet gazetesinin “hayvan dostu” ve aynı zamanda [COLOR=#cc0000]yazarı olan zat, “[BNeden İslam âleminde insanlık yararına sayılabilecek bir tek keşif yok?[/B]” yönünde orta yere bir soru yuvarlamış.
Her zamanki gibi kelime oyunları oynayan yazarın sorusunun “çıkış”ından, nereye “ineceği” daha baştan belli.
“[BNeden Müslümanlar…”[/B] yerine “[BNeden İslam[/B]…” diye başlayan ve buram buram cehalet kokan bir soruyla karşılaşınca, insan yazıda “özel bir kasıt” aramadan edemiyor.
Gelelim kast-ı mahsusa ile sorulan soruya.
Yazar “Neden İslam âleminde insanlık yararına sayılabilecek bir tek keşif yok?” sorusu için ufak çaplı bir araştırma yapsaydı eğer, Harvard Üniversitesi ’nde yaptığı bilim tarihi araştırmasıyla ün kazanan Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr’ın “İslam'da Bilim ve Medeniyet” kitabına (Hem de resimli ) çok çabuk ulaşabilirdi.
Ya da..
Bir başka yazısında “Bu 3G artık zamparalığı da bitirecek” diyerek “3G özgürlüğümüzü kısıtlıyor” tezini ortaya atan ve teknoloji ile olan ilişkisini bu şekilde ortaya koyan “Pako’nun mektup arkadaşı, ” Google denilen dev kütüphaneye , “Müslüman Bilim Adamları” diye bir cümle yazsaydı, sorusunun cevabını orada bile bulabilirdi, maksadı üzüm yemekse eğer…
Yok niyet başkaysa;
Fatih Sultan Mehmet’in hocası olmakla da maruf Akşemsettin’in (Muhammed bin Hamza) Pasteur’dan 400 sene önce mikrobu bulduğunu…
Verem mikrobunu Alman bilim adamı Robert Koch’tan 150 sene önce keşfedenin hekim, hattat ve astronomi âlimi Abbas Vesim Efendi olduğunu…
Bugün ilkokul öğrencilerinin bile bildiği Piri Reis’in, bundan 400 sene önce bugünkü dünya haritasına en yakın haritayı çizdiğini görmezden gelebilir.
Bugün bir imam hatip mezununun doktor mühendis olmasına karşı çıkan zihniyet, bu keşifleri yapanların sarıklı cübbeli olmasından hareketle “Bu kılıkla bu icatlar; yok canım!” diyip kıyafet-icat ilişkisini kurmakta zorlanıyor olabilir.
İlk vahyi “Oku” olan bir dinin müntesipleri, diğer birçok ibadette olduğu gibi bu ibadetlerinde de gevşek davranıyorlar, bu doğru.
Ancak...
“Müslümanlar” diye başlayan her türlü eleştiriye evet ama direk İslam’ı hedef alan saldırıya hayır!
İnsaf, vicdan, insanlık ve inançsızlık adına hayır.
Hürriyet yazarı hayvanlara beslediği sevginin birazını kendi gibi düşünmeyen insanlara saygı olarak hissedebilseydi eğer, bu hakaretamiz ve tahrikkar cümleleri sanırım kurmazdı.
Yeri gelmişken…
Aynı zamanda “imam” olup aynı zamanda doktor, mühendis olmak isteyen Ahmet, Mustafa, Ayşe, Zeynep’de; Sarp, Okan, Tijen, Müge gibi okumak istiyor; “aşı bulmak” için, dertlere derman olmak için, için oğlu için…
Hem “Haydi kızlar okula”, başın kapalıysa “Yallah dışarıya!” anlayışının önde gelen şakşakçılarından olup hem de “[BNeden İslam âleminde insanlık yararına sayılabilecek bir tek keşif yok?” [/B]demek biraz komik kaçmıyor mu?
********
Dükkân Kapalı
Bir süreliğine dükkân kapalı, tadilat var.
HSYK ile Adalet Bakanlığı’nın karşılıklı açıklamalarıyla…
AK Parti’nin yeni TBMM adayının kim olduğuyla…
Ergenekon’un 3. iddianamesinde başka nelerin yer aldığıyla…
Ayşe ARMAN’ın şimdi ne yapacağıyla…
Ve daha bilumum “memleket meselesiyle” ilgilenmeyeceğim bir süre; “arınmak” için…
Kısmetse görüşürüz…
/Veyis Ateş
31 Temmuz 2009 Cuma
Hürriyet gazetesinin “hayvan dostu” ve aynı zamanda [COLOR=#cc0000]yazarı olan zat, “[BNeden İslam âleminde insanlık yararına sayılabilecek bir tek keşif yok?[/B]” yönünde orta yere bir soru yuvarlamış.
Her zamanki gibi kelime oyunları oynayan yazarın sorusunun “çıkış”ından, nereye “ineceği” daha baştan belli.
“[BNeden Müslümanlar…”[/B] yerine “[BNeden İslam[/B]…” diye başlayan ve buram buram cehalet kokan bir soruyla karşılaşınca, insan yazıda “özel bir kasıt” aramadan edemiyor.
Gelelim kast-ı mahsusa ile sorulan soruya.
Yazar “Neden İslam âleminde insanlık yararına sayılabilecek bir tek keşif yok?” sorusu için ufak çaplı bir araştırma yapsaydı eğer, Harvard Üniversitesi ’nde yaptığı bilim tarihi araştırmasıyla ün kazanan Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr’ın “İslam'da Bilim ve Medeniyet” kitabına (Hem de resimli ) çok çabuk ulaşabilirdi.
Ya da..
Bir başka yazısında “Bu 3G artık zamparalığı da bitirecek” diyerek “3G özgürlüğümüzü kısıtlıyor” tezini ortaya atan ve teknoloji ile olan ilişkisini bu şekilde ortaya koyan “Pako’nun mektup arkadaşı, ” Google denilen dev kütüphaneye , “Müslüman Bilim Adamları” diye bir cümle yazsaydı, sorusunun cevabını orada bile bulabilirdi, maksadı üzüm yemekse eğer…
Yok niyet başkaysa;
Fatih Sultan Mehmet’in hocası olmakla da maruf Akşemsettin’in (Muhammed bin Hamza) Pasteur’dan 400 sene önce mikrobu bulduğunu…
Verem mikrobunu Alman bilim adamı Robert Koch’tan 150 sene önce keşfedenin hekim, hattat ve astronomi âlimi Abbas Vesim Efendi olduğunu…
Bugün ilkokul öğrencilerinin bile bildiği Piri Reis’in, bundan 400 sene önce bugünkü dünya haritasına en yakın haritayı çizdiğini görmezden gelebilir.
Bugün bir imam hatip mezununun doktor mühendis olmasına karşı çıkan zihniyet, bu keşifleri yapanların sarıklı cübbeli olmasından hareketle “Bu kılıkla bu icatlar; yok canım!” diyip kıyafet-icat ilişkisini kurmakta zorlanıyor olabilir.
İlk vahyi “Oku” olan bir dinin müntesipleri, diğer birçok ibadette olduğu gibi bu ibadetlerinde de gevşek davranıyorlar, bu doğru.
Ancak...
“Müslümanlar” diye başlayan her türlü eleştiriye evet ama direk İslam’ı hedef alan saldırıya hayır!
İnsaf, vicdan, insanlık ve inançsızlık adına hayır.
Hürriyet yazarı hayvanlara beslediği sevginin birazını kendi gibi düşünmeyen insanlara saygı olarak hissedebilseydi eğer, bu hakaretamiz ve tahrikkar cümleleri sanırım kurmazdı.
Yeri gelmişken…
Aynı zamanda “imam” olup aynı zamanda doktor, mühendis olmak isteyen Ahmet, Mustafa, Ayşe, Zeynep’de; Sarp, Okan, Tijen, Müge gibi okumak istiyor; “aşı bulmak” için, dertlere derman olmak için, için oğlu için…
Hem “Haydi kızlar okula”, başın kapalıysa “Yallah dışarıya!” anlayışının önde gelen şakşakçılarından olup hem de “[BNeden İslam âleminde insanlık yararına sayılabilecek bir tek keşif yok?” [/B]demek biraz komik kaçmıyor mu?
********
Dükkân Kapalı
Bir süreliğine dükkân kapalı, tadilat var.
HSYK ile Adalet Bakanlığı’nın karşılıklı açıklamalarıyla…
AK Parti’nin yeni TBMM adayının kim olduğuyla…
Ergenekon’un 3. iddianamesinde başka nelerin yer aldığıyla…
Ayşe ARMAN’ın şimdi ne yapacağıyla…
Ve daha bilumum “memleket meselesiyle” ilgilenmeyeceğim bir süre; “arınmak” için…
Kısmetse görüşürüz…
Anamın adı Hüsniye Ana
Babam Şah Üseyin kafası kopa
Horasan ilinden Karyağdı Ana
Kimseler bilemez Sultanım burada
Babam Şah Üseyin kafası kopa
Horasan ilinden Karyağdı Ana
Kimseler bilemez Sultanım burada
![[Resim: zohreanaxq1.jpg]](http://img83.imageshack.us/img83/4249/zohreanaxq1.jpg)
Köşeli Yazılar...
'Milletin g.tüne plaka takın'
Kırmızı plaka
"Polisler bizi tanımıyor, normal vatandaş gibi durduruyor" diye onuru kırılan AKP milletvekilleri "TBMM" yazılı kırmızı plaka istemiş... TBMM Başkanı da, "bu vahim adaletsizliğin" derhal düzeltilmesi için çalışma başlatmış.
E bakıyoruz... Vazgeçtik kendimizden; 14 senedir milletvekili, 7 senedir de iktidarda bakan olan TBMM Başkanı'nın annesinin köyünde bile su yok hálá!
O nedenle...
"TBMM" yazmak doğru olmaz.
"Sen benim kim olduğumu biliyor musun ulan!" yazılmalı o plakalara...
Ön cama "Hamili plaka yakinimdir" kartı, arka cama "Devlet malı deniz, binmeyen keriz" kartı yapıştırılmalı.
Özel yollar yapılmalı mesela...
Sadece vekillerin gideceği.
Özel otoparklar yapılmalı.
Birer saltanat kayığı verilmeli.
550 tane uçak alınmalı... Haliyle, birer kaptan ve birer pilot tahsis edilmeli. Ambulans gibi siren takılmalı. Şöyle pat pat dalgalanmalı bi flama aynasının yanında... Aslına bakarsanız, kırmızı plaka da yetmez, Cemil İpekçi tasarlamalı, komple kırmızı takım elbiseler giymeli milletvekillerimiz... Asansörde öncelik tanınmalı. Birer jetski, birer tren verilmeli. Birer tane de inek verilmeli, ki, hem sütü de avantaya getirsinler, hem de insan haklarını yerinde incelemek için Hindistan'a giderlerse sıkıntı çekmesinler.
Tabii diyeceksiniz ki:
"Makam arabalarını unuttun!"
Unutmadım.
Makam arabası tahsis etmeye gerek yok çünkü... Gözünün önündeki bunca rezalete rağmen hiç sesini çıkarmadan "nereye çekersen oraya gittiğine" göre... "Çek şuraya, çek buraya" diyerek, direkt milletin sırtına binmeli vekil.
Hatta, o "TBMM" yazılı kırmızı plaka bunları destekleyenlerin götüne takılmalı ki, bunları desteklemeyenler de bilsin, kimin sayesinde sağlanıyor bu geçiş üstünlüğü.
Yılmaz Özdil, Hürriyet
![[Resim: yilmazozdil275.jpg]](http://gercekgundem.com/img/news/yilmazozdil275.jpg)
Kırmızı plaka
"Polisler bizi tanımıyor, normal vatandaş gibi durduruyor" diye onuru kırılan AKP milletvekilleri "TBMM" yazılı kırmızı plaka istemiş... TBMM Başkanı da, "bu vahim adaletsizliğin" derhal düzeltilmesi için çalışma başlatmış.
E bakıyoruz... Vazgeçtik kendimizden; 14 senedir milletvekili, 7 senedir de iktidarda bakan olan TBMM Başkanı'nın annesinin köyünde bile su yok hálá!
O nedenle...
"TBMM" yazmak doğru olmaz.
"Sen benim kim olduğumu biliyor musun ulan!" yazılmalı o plakalara...
Ön cama "Hamili plaka yakinimdir" kartı, arka cama "Devlet malı deniz, binmeyen keriz" kartı yapıştırılmalı.
Özel yollar yapılmalı mesela...
Sadece vekillerin gideceği.
Özel otoparklar yapılmalı.
Birer saltanat kayığı verilmeli.
550 tane uçak alınmalı... Haliyle, birer kaptan ve birer pilot tahsis edilmeli. Ambulans gibi siren takılmalı. Şöyle pat pat dalgalanmalı bi flama aynasının yanında... Aslına bakarsanız, kırmızı plaka da yetmez, Cemil İpekçi tasarlamalı, komple kırmızı takım elbiseler giymeli milletvekillerimiz... Asansörde öncelik tanınmalı. Birer jetski, birer tren verilmeli. Birer tane de inek verilmeli, ki, hem sütü de avantaya getirsinler, hem de insan haklarını yerinde incelemek için Hindistan'a giderlerse sıkıntı çekmesinler.
Tabii diyeceksiniz ki:
"Makam arabalarını unuttun!"
Unutmadım.
Makam arabası tahsis etmeye gerek yok çünkü... Gözünün önündeki bunca rezalete rağmen hiç sesini çıkarmadan "nereye çekersen oraya gittiğine" göre... "Çek şuraya, çek buraya" diyerek, direkt milletin sırtına binmeli vekil.
Hatta, o "TBMM" yazılı kırmızı plaka bunları destekleyenlerin götüne takılmalı ki, bunları desteklemeyenler de bilsin, kimin sayesinde sağlanıyor bu geçiş üstünlüğü.
Yılmaz Özdil, Hürriyet
Köşeli Yazılar...
Alt tarafı kapı diil mi canım...
Sene 1937.
O sene...
*
Yabancının elindeki Şark Demiryolu’nu satın almış, Ziraat Bankası Kanunu’nu çıkarmış, Denizbank Kanunu’nu çıkarmış, kalkınmanın omurgası Sümerbank’ın Nazilli Basma Fabrikası’nı hizmete sokmuş, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni açmış, Karabük Demir Çelik’in temelini atmış, bugün kullandığımız “açı, çap, üçgen, artı, eksi” gibi Türkçe terimleri türeterek “geometri kitabı”nı yazmış, Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nü kurmuş, dünyanın ilk savaş pilotu, evladı, Sabiha Gökçen’le birlikte Tunceli Pertek’te köprü açmış, sonra dönüp, İstanbul Dolmabahçe’de Türkiye’nin ilk resim galerisini açmış, Ankara Üniversitesi’nde Tıp Fakültesi kurulması için kanun çıkarmış, Hatay’ın bağımsızlığını Milletler Cemiyeti’ne tanıtmış Mustafa Kemal... Hasta o sıralar... Ve, gitmiş Trabzon’a, o tarihi açıklamayı yapmış: “Bana ait olan tüm mal varlığımı
millete armağan ediyorum.”
*
O sene...
1937’de.
*
Bir kolu Erzurum’dan gelen, 15 subay ve 50 erden oluşan iki seçkin birlik, Serdarbulak Yaylası’nda buluşur. Hava bıçak... Mıhtepe rotasını takip edip, düz duvar buzullarıyla insanı gördüğünde bile ürperten Ahora Göçüğü’nden geçerek, “tarihi” tırmanışa başlar. Neden tarihi? Hiçbir Türk çıkmamıştır oraya çünkü... İlk, 108 sene önce, Alman profesör Friedrich von Parrot çıkmış, sonra, Rus çıkmış, İngiliz çıkmış, Belçikalı çıkmış, ama Türk hiç çıkmamış... Başlarlar tırmanmaya... Dedim ya, 15 subay, başlarında topçu kurmay binbaşı... Subayların arasında, bir de şair var, piyade teğmen... E 50 tane ere, 15 subay çok değil mi? Değil... Çünkü, bir Atatürk büstü taşımaktadırlar, ulu öndere teşekkür olarak... Ağır tabii... Sırt çantasında subayların, sırayla, değişe değişe...
Çıkarlar. Doruğa koyarlar.
Yanına bayrak.
*
Etekleri hep bizimdi...
O gün, doruğu da bizim olur.
*
Ağrı Dağı’dır orası.
Ararat değil, Ağrı...
Anadolu’nun doruğu.
*
Topçu kurmay binbaşı...
Cevdet Sunay.
Sonra, cumhurbaşkanı.
*
Şair teğmen desen...
Oturur oraya, bakar memlekete, memleketin çatısından, çıkarır kâğıdını kalemini, topçu kurmay binbaşı söyler, o yazar... Bir
****l şişenin içine konularak, Ağrı’nın doruğunda buzların içine gömülen o tarihi tutanakta, şu tarihi cümle yazar: “Türkiye’nin en büyük adamının büstünü, Türkiye’nin en yüksek dağına armağan ediyoruz!”
*
Fazıl Hüsnü...
Dağlarca’dır o teğmen.
*
Armağana, armağan...
Ruh, şuur, vefa, yurt sevgisi.
*
Ee-eeh bana ne be!
Di mi?
Sene 1937.
O sene...
*
Yabancının elindeki Şark Demiryolu’nu satın almış, Ziraat Bankası Kanunu’nu çıkarmış, Denizbank Kanunu’nu çıkarmış, kalkınmanın omurgası Sümerbank’ın Nazilli Basma Fabrikası’nı hizmete sokmuş, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni açmış, Karabük Demir Çelik’in temelini atmış, bugün kullandığımız “açı, çap, üçgen, artı, eksi” gibi Türkçe terimleri türeterek “geometri kitabı”nı yazmış, Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nü kurmuş, dünyanın ilk savaş pilotu, evladı, Sabiha Gökçen’le birlikte Tunceli Pertek’te köprü açmış, sonra dönüp, İstanbul Dolmabahçe’de Türkiye’nin ilk resim galerisini açmış, Ankara Üniversitesi’nde Tıp Fakültesi kurulması için kanun çıkarmış, Hatay’ın bağımsızlığını Milletler Cemiyeti’ne tanıtmış Mustafa Kemal... Hasta o sıralar... Ve, gitmiş Trabzon’a, o tarihi açıklamayı yapmış: “Bana ait olan tüm mal varlığımı
millete armağan ediyorum.”
*
O sene...
1937’de.
*
Bir kolu Erzurum’dan gelen, 15 subay ve 50 erden oluşan iki seçkin birlik, Serdarbulak Yaylası’nda buluşur. Hava bıçak... Mıhtepe rotasını takip edip, düz duvar buzullarıyla insanı gördüğünde bile ürperten Ahora Göçüğü’nden geçerek, “tarihi” tırmanışa başlar. Neden tarihi? Hiçbir Türk çıkmamıştır oraya çünkü... İlk, 108 sene önce, Alman profesör Friedrich von Parrot çıkmış, sonra, Rus çıkmış, İngiliz çıkmış, Belçikalı çıkmış, ama Türk hiç çıkmamış... Başlarlar tırmanmaya... Dedim ya, 15 subay, başlarında topçu kurmay binbaşı... Subayların arasında, bir de şair var, piyade teğmen... E 50 tane ere, 15 subay çok değil mi? Değil... Çünkü, bir Atatürk büstü taşımaktadırlar, ulu öndere teşekkür olarak... Ağır tabii... Sırt çantasında subayların, sırayla, değişe değişe...
Çıkarlar. Doruğa koyarlar.
Yanına bayrak.
*
Etekleri hep bizimdi...
O gün, doruğu da bizim olur.
*
Ağrı Dağı’dır orası.
Ararat değil, Ağrı...
Anadolu’nun doruğu.
*
Topçu kurmay binbaşı...
Cevdet Sunay.
Sonra, cumhurbaşkanı.
*
Şair teğmen desen...
Oturur oraya, bakar memlekete, memleketin çatısından, çıkarır kâğıdını kalemini, topçu kurmay binbaşı söyler, o yazar... Bir
****l şişenin içine konularak, Ağrı’nın doruğunda buzların içine gömülen o tarihi tutanakta, şu tarihi cümle yazar: “Türkiye’nin en büyük adamının büstünü, Türkiye’nin en yüksek dağına armağan ediyoruz!”
*
Fazıl Hüsnü...
Dağlarca’dır o teğmen.
*
Armağana, armağan...
Ruh, şuur, vefa, yurt sevgisi.
*
Ee-eeh bana ne be!
Di mi?
Köşeli Yazılar...
Cumhuriyet yazarı İlhan Selçuk'tan çarpıcı bir köşe yazısı: ![[Resim: 2.gif]](https://www.zohreanaforum.com/images/imported/2008/04/2.gif)
Sağda, solda, basında, televizyonda, siyasette, şurada burada Alevilere ilişkin çok yayın yapılıyor...
Alevi - Bektaşi kesimini birbirine düşürmek için elinden geleni ardına koymayanlar var...
Tüm oyuncular sahnede...
Peki, bunların çürüğünü temizinden ayırmak için elde bir ölçüt, Frenkçesiyle ‘kriter’ yok mu?..
Var!..
*
Alevi - Bektaşi her şeyden önce kendi kendisine bir soruyu sorup yanıtlayacak:
- Bu durmadan konuşan ya da yazan kişi Atatürk’ten yana mı?..
Ya değilse?..
O zaman çekiver kuyruğunu!..
*
Alevi Osmanlı’dan çok çekti...
Neden?..
Osmanlı kötü müydü?..
Yok canım...
Osmanlı İmparatorluğu bir din devletiydi şeriatçıydı, Sünniydi, bu yüzden Alevi’ye düşman gibi bakardı...
Bu iş bu kadar ‘basit!..’
Ve de Türkçesiyle yalın.
*
Peki, sonra ne oldu?..
Başta İngiltere, Avrupalılar Türk’ü tepelemek için ülkemizi 1919’da işgal ettiler...
Mustafa Kemal Atatürk Milli Kurtuluş Savaşı’nın bayrağını açtıktan sonra Hacıbektaş’a geldi...
Alevi - Bektaşi önderleriyle anlaştı...
Söz kesiştiler..
Bir: Ulusal Kurtuluş Savaşı, elbirliğiyle yürütülecek...
İki: Zaferden sonra Cumhuriyet ilan edilecek...
*
Cumhuriyet’in ilanı, Sünni şeriatını devlet düzeni olmaktan çıkardı..
Sünni halifesini ve padişahını tasfiye etti..
Aleviliğin tepesindeki zulüm kalktı..
Laiklik Alevi - Bektaşileri özgürlüğe kavuşturdu..
Alevi misin?
Bektaşi misin?
Atatürk’le birsin!..
Mustafa Kemal’le birlikte hem Milli Kurtuluş savaşı vermiş, hem laik Cumhuriyeti kurmuşsun..
Evet Alevi kardeş, Atatürk’e ilişkin sözlerinde, konuşmalarında, yorumlarında kem küm eden birini gördün mü çekiver kuyruğunu...
*
Üstelik bugünkü durum vahim..
Laik Cumhuriyetin köküne kibrit suyu ekmek isteyenler iktidara geçtiler Amerika ile anlaştılar...
Ne yapacaklarmış?..
“Ilımlı İslam Devleti modeli” kuracaklarmış...
Peki, bu Ilımlı İslam Devleti nasıl bir ‘model’ olacak?. .
‘Hanefi - Sünni modeli’ mi olacak?..
‘Alevi - Bektaşi modeli’ mi olacak?..
*
Alevi - Bektaşi inancına bağlı yurttaşların şu günlerde gözlerini dört açması gerek!..
Birlik ve bütünlük içinde Anadolu’yu, Türkiye’yi, laik Cumhuriyeti korumak için elden ne gelirse yapmak, geçmişten geleceğe yürüyüşte Aleviliğin özgünlüğüne alınyazısı olmuş...
![[Resim: 2.gif]](https://www.zohreanaforum.com/images/imported/2008/04/2.gif)
Sağda, solda, basında, televizyonda, siyasette, şurada burada Alevilere ilişkin çok yayın yapılıyor...
Alevi - Bektaşi kesimini birbirine düşürmek için elinden geleni ardına koymayanlar var...
Tüm oyuncular sahnede...
Peki, bunların çürüğünü temizinden ayırmak için elde bir ölçüt, Frenkçesiyle ‘kriter’ yok mu?..
Var!..
*
Alevi - Bektaşi her şeyden önce kendi kendisine bir soruyu sorup yanıtlayacak:
- Bu durmadan konuşan ya da yazan kişi Atatürk’ten yana mı?..
Ya değilse?..
O zaman çekiver kuyruğunu!..
*
Alevi Osmanlı’dan çok çekti...
Neden?..
Osmanlı kötü müydü?..
Yok canım...
Osmanlı İmparatorluğu bir din devletiydi şeriatçıydı, Sünniydi, bu yüzden Alevi’ye düşman gibi bakardı...
Bu iş bu kadar ‘basit!..’
Ve de Türkçesiyle yalın.
*
Peki, sonra ne oldu?..
Başta İngiltere, Avrupalılar Türk’ü tepelemek için ülkemizi 1919’da işgal ettiler...
Mustafa Kemal Atatürk Milli Kurtuluş Savaşı’nın bayrağını açtıktan sonra Hacıbektaş’a geldi...
Alevi - Bektaşi önderleriyle anlaştı...
Söz kesiştiler..
Bir: Ulusal Kurtuluş Savaşı, elbirliğiyle yürütülecek...
İki: Zaferden sonra Cumhuriyet ilan edilecek...
*
Cumhuriyet’in ilanı, Sünni şeriatını devlet düzeni olmaktan çıkardı..
Sünni halifesini ve padişahını tasfiye etti..
Aleviliğin tepesindeki zulüm kalktı..
Laiklik Alevi - Bektaşileri özgürlüğe kavuşturdu..
Alevi misin?
Bektaşi misin?
Atatürk’le birsin!..
Mustafa Kemal’le birlikte hem Milli Kurtuluş savaşı vermiş, hem laik Cumhuriyeti kurmuşsun..
Evet Alevi kardeş, Atatürk’e ilişkin sözlerinde, konuşmalarında, yorumlarında kem küm eden birini gördün mü çekiver kuyruğunu...
*
Üstelik bugünkü durum vahim..
Laik Cumhuriyetin köküne kibrit suyu ekmek isteyenler iktidara geçtiler Amerika ile anlaştılar...
Ne yapacaklarmış?..
“Ilımlı İslam Devleti modeli” kuracaklarmış...
Peki, bu Ilımlı İslam Devleti nasıl bir ‘model’ olacak?. .
‘Hanefi - Sünni modeli’ mi olacak?..
‘Alevi - Bektaşi modeli’ mi olacak?..
*
Alevi - Bektaşi inancına bağlı yurttaşların şu günlerde gözlerini dört açması gerek!..
Birlik ve bütünlük içinde Anadolu’yu, Türkiye’yi, laik Cumhuriyeti korumak için elden ne gelirse yapmak, geçmişten geleceğe yürüyüşte Aleviliğin özgünlüğüne alınyazısı olmuş...
Bir ismi AliÂdir bir ismi Veli
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi