İlker Başbuğ’u izlerken üzüldüm…
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, çarşamba günü Ankara’da gazete ve TV’lerin Genel Yayın Yönetmenleri ile temsilcilerini ağırladı. Başbuğ, yaklaşık 2.5 saat süren toplantı boyunca, karşısındaki gazetecilere adeta ‘’ders’’ verdi. Bu dersin içeriği ise; ne yazık ki; ‘’hukuk’’ ve ‘’etik’’ üzerineydi.
Aslında normal olan; ‘’kamu adına hareket eden’’ gazetecilerin devlet görevlilerini ‘’hukuk’’ ve ‘’etik’’ten yana tavır almaya zorlamasıdır. Zira; devleti yönetenler, hükümet üyeleri, bürokratlar ve askerler, evrensel kuralların belirlediği ilkeleri uygulamak istemezler. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Devlet her zaman, ‘’hukuk dışı’’ davranmaya eğilimlidir. Bu doğasında vardır. Çünkü; ‘’hukuk’’ devletin işlerini zorlaştırır. Bunun en somut örneğini, 1992 yılında gördük. Polis o dönem her gün evleri basıyor ve insanları katlediyordu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ise kamuoyunda gelişen tepkiler üzerine, yine tarihi sözlerinden birini ediyordu: “Polisin elini soğutmayın.”
Yine bugünlerde pek bir demokrat geçinen, oysa ki; demokrasi sicili hiç de parlak olmayan Demirel, gözaltında kaybedildiği öne sürülen bir gencin yakınlarına “Cebimde mi ki çıkarıp vereyim’’ diyordu. Bu örnekler, ‘’devlet’’i temsil eden kafanın yansımasıydı. Bu kafa, bu zihniyet, onlarca gencin ölümüne yol açtı, demokrasiyi budadı.
Peki bugün değişen ne var?
Kuşkusuz hiçbir şey. Değişen hiçbir şey yok. Bugün de iktidarda ‘’seçilmiş’’ bir hükümet var. Onlar da ‘’demokrasi’’ için hareket ettiklerini söylemelerine rağmen, 1 MAYIS hala yasak! ‘’Demokrat’’ Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, üzerine hiç de vazife olmadığı halde, ‘’Taksim’e sadece iki bin kişi girebilir’’ diyor. Gül, ‘’gösteri hakkı’’nın ‘’sınırını çiziyor.’ AKP’li Başbakan ise, ‘’Taksim yasak’’ sözünden başka hiçbir şey bilmiyor. ‘’Mağdur’’ Erdoğan, ‘’Oraya yasağı biz koymadık’’ diyor. Evet doğru, orada işçilerin gösteri yapmasını asker yasakladı, cuntacılar engelledi. Peki; Türkiye’yi hala asker mi yönetiyor? Bu yasak neden kalkmıyor? ‘’Darbeci avı’’na çıkan AKP, neden askerin izinden yürüme ihtiyacı hissediyor? “Statükoya karşı savaşıyoruz’’ diye böbürlenenler, bu yasağı neden kaldırmıyor, ya da kaldıramıyor? Üstünü üstlük, bu yasağın uygulanabilmesi için bir de ‘’teori’’ler geliştiriliyor. Çalışma Bakanı Faruk Çelik ise bir adım daha öne geçiyor. Çelik, ‘’Taksim’e çıkarlarsa, geçen seneki görüntüler yine olur’’ diyerek, işçileri tehdit ediyor.
Artık kabineyi bile değiştirebilcek gücü kalmayan Erdoğan ise, yine yüksek perdeden konuşmayı sürdürüyor. Gül’ün değiştirmesine izin vermediği kabine listesini cebinde taşımak zorunda kalan Erdoğan, ‘’Gül’e rağmen’’ yapılacak bir değişikliğin, partiyi parçalayacağını görüyor. Bu yüzden, ‘’revizyon’’ lafını unutturmaya çalışıyor. İçinde biriken hırsı ve öfkeyi, işçilerden, sendikalardan ve emekçilerden çıkarmaya çalışıyor. Başbakan’ın öfkesini bilen gazeteciler, anlamlı tek bir soru bile soramıyor. Başbakan, aylardan bu yana, kapsamlı bir basın toplantısı düzenlemiyor.
Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un durumu ise daha ilginç. Başbuğ, neredeyse her ay ‘’düzenli’’ basın toplantısı yaparak, TSK’nın görüşlerini ‘’ince ince yediriyor.’’ Başbuğ’un toplantıları, adeta bir ‘’think - thank’’e dönüşüyor. Entelektüel dünyanın tanınmış isimlerinden yapılan alıntılarla süslenen konuşmalar üzerine, binlerce yorum yapılıyor. Asker, kamuoyu önüne siyasetçilerden daha çok çıkıyor. Ve bu durum git gide ‘’olağanlaşıyor.’’
‘’Asker siyaset karışmasın’’ diyenler ise; bu toplantılarda ‘’baş konuk’’ olarak ağırlanıyor. ‘’Burada ne işim var?’’ demeden o toplantılara gidenler, düne kadar söylediklerini bir çırpıda unutuyor. ‘’Paşa’’nın yıldızları gözlerini ‘’kamaştırıyor’ belki de ‘’korkutuyor.’’
Bunun en somut örneğini Çarşamba günü bir kez daha gördük. AKP yandaşı medyanın temsilcileri, ‘’tören mangası’’ gibi dizilmişti paşanın karşısına. TSK’ya yayınlarında neredeyse ‘’çeteci’’ diyecek olan AKP yandaşı ATV’nin Haber Müdürü Fuat Uğur, karşısında ‘’paşa’’yı görünce, ‘’Doğum gününüz kutlu olsun’’ dedi. Oysa ki; daha sabahın erken saatlerinde, TSK on şehit vermişti. Kimse ‘doğum günü kutlayacak’ durumda değildi. Fuat Uğur ise belli ki bunu anlamıyordu. Yayınlarında ‘’Ergenekon’’ üzerine olmadık laflar edip ‘’örgüt’’ü TSK ile ilintilendirmeye çalışan Uğur, ATV’de o yayınları yapan kendisi değilmiş gibi; Paşa’nın gözüne girmek için çabaladı durdu.
Star’ın Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu’nun durumu ise içler acısıydı. Yazı İşleri toplantılarında, etrafındaki gazetecilere ‘’Siz bilmiyorsunuz, Sayın Başbakan askerleri her toplantıda fırçalıyor. Askerler sesini bile çıkaramıyor’’ diyen Karalalioğlu, daha ilk soruda çuvalladı. Asgari gazetecilik nosyonuna sahip olmadığı ortaya çıktı. ‘’Konjonktür’’ gereği başına geçtiği gazeteyi nasıl yönettiği Başbuğ’un verdiği ‘’hukuk dersi’’yle gözler önüne serildi. Uzanlardan el konularak devşirilen ve AKP’nin ‘’demirbaş listesi’’ne yazılan gazetenin yayın yönetmeni, ne acı ve ne yazık ki; ‘’askerden hukuk dersi’’ almak zorunda kaldı. Başbuğ, Karaalioğlu’nun ‘’Ergenekon’’ demesi üzerine, ‘’Mahkeme özel isim kullanmıyor. Bu konuda kural var. Orada yargılanan insanlar hakkında henüz hüküm verilmedi’’ dedi.
Oysa ki; ‘’normal’’ olanı, gazetecinin ‘’hukuk’’ kuralları içinde davranmasıydı. İşte bu yüzden Başbuğ’u izlerken üzüldüm. AKP, tüm değerleri yok ettiği gibi, mesleki ilkeleri de ortadan kaldırdı. ‘’AKP’ci gazeteciler’’ hiçbir hukuk kuralı tanımadan yaptıkları yayınları o denli ‘’içselleştirdi’’ ki; ‘’infaz gazeteciliği’’ olağan hale geldi. Ancak bunun tüm kurumlarda ‘’olağan’’ karşılanmadığı çarşamba günü görüldü. AKP medyası bu kez sert kayaya çarptı.
Acı veren bir başka durum ise şuydu:
Gazetelerinde, ‘’askerin arkasından’’ konuşanlar, ‘’İLK YÜZLEŞME’’de duvara çarpıp sus pus oldu. ‘’JİTEM’’i, ‘’asit kuyuları’’nı köşelerinde yazanlar, ‘’paşa’’yı karşılarında görünce, yazdıklarını birdenbire unuttu. AKP’ciler, gazetecilik yapmak yerine “Paşam doğum gününüz kutlu olsun” dedi. TV yöneticisi, ‘’sivil’’ olduğunu belli ki unutmuştu… “Paşam’’ sözü bunun kanıtıydı. Neysi ki; ‘’paşa’’sı ona ‘’sivil’’ olduğunu hatırlattı, doğum günü kutlayan ‘’gazeteci’’ye yüz vermedi…
[color=Blue]Barış Yarkadaş[/color]
Köşeli Yazılar...
Konu Sahibi / Yazar
T U N Ç
Kategori / Forum
Güncel Olaylar
Yorumlar / Cevaplar
757
Okunma / Görüntüleme
274541
Köşeli Yazılar...
Köşeli Yazılar...
Cumhuriyet
02 Mayıs 2009
PENCERE
Sınıfsal Bilinç
Gülhane Parkı’nda...
Ülkemizde 2009’un 1 Mayıs’ı sanki unutulmuş anıları tazeledi...
Nedir unutulan anılar?..
Emek..
İşçi..
Sınıfsallık..
Yine de dünyada işsizlik şampiyonluğuna oynayan bizimki gibi bir toplumda 1 Mayıs nasıl yaşandı?..
Gümbür gümbür mü?..
Yasaklı mı?..
Kısıtlı mı?..
Olsun...
Emekçinin biraz olsun kıpırdaması, alınterine sevgisi ve saygısı olan çağdaş insanın gönlünü hoş eder...
Mutluluk yaratır..
Umut tazeler..
“Umut fakirin ekmeği..
Ye Mehmet ye...”
*
Sosyalist döneklerin el üstünde tutulduğu bir komprador kapitalizm düzeninde dinci iktidar deneyimini yaşıyoruz...
Ama, nasıl?..
Çırpınıyoruz..
Debeleniyoruz..
Alaturka kapitalizmin krizi, emekçinin gırtlağına yapışmış, sıktıkça sıkıyor...
Alınteriyle yaşayanlar soluksuz mu soluksuz...
Peki, bu durumda bile neden çalışanları tümüyle sarmalayan sendikalarımız yok?..
Neden siyasal yaşamda ağırlığını duyurabilecek sol, sosyal demokrat, sosyalist partilerimiz yok?..
*
2009’da 1 Mayıs’ı sendikalar İstanbul’da kutladı...
Emekçi deyince akla önce ne gelir:
Sendika..
Toplusözleşme..
Grev..
Peki, tüm bu hakları, işçimiz, demokratik bir tarihsel savaşımla mı aldı?..
Yok canım...
27 Mayıs askeri müdahalesiyle bu temel emekçi hakları 1961 Anayasası’na yazıldı...
*
İşçinin bilinci sınıfsallaştığı zaman, alınteri savaşımı, toplumda ağır basabilir...
Çağdaş demokrasinin anlamı ve içeriği budur...
Peki, ya emekçinin bilinci, sınıfsallığı yok eden dincilikle uyutulursa ne olur?..
Sınıfsallığı silip süpüren ‘cemaatçilik’ bilinci oluşur...
Türkiye’de emekçi işte bu tuzağın çukuruna itiliyor...
“Ilımlı İslam Devleti Projesi” emekçinin, memurun, işçinin, köylünün bilincini körletmek üzerine iş tutan kurnaz emperyalistin akıldaneliğidir...
Hangi sendika liderimiz bu işin farkında?..
Hangisi Gülhane Parkı’nda...
02 Mayıs 2009
PENCERE
Sınıfsal Bilinç
Gülhane Parkı’nda...
Ülkemizde 2009’un 1 Mayıs’ı sanki unutulmuş anıları tazeledi...
Nedir unutulan anılar?..
Emek..
İşçi..
Sınıfsallık..
Yine de dünyada işsizlik şampiyonluğuna oynayan bizimki gibi bir toplumda 1 Mayıs nasıl yaşandı?..
Gümbür gümbür mü?..
Yasaklı mı?..
Kısıtlı mı?..
Olsun...
Emekçinin biraz olsun kıpırdaması, alınterine sevgisi ve saygısı olan çağdaş insanın gönlünü hoş eder...
Mutluluk yaratır..
Umut tazeler..
“Umut fakirin ekmeği..
Ye Mehmet ye...”
*
Sosyalist döneklerin el üstünde tutulduğu bir komprador kapitalizm düzeninde dinci iktidar deneyimini yaşıyoruz...
Ama, nasıl?..
Çırpınıyoruz..
Debeleniyoruz..
Alaturka kapitalizmin krizi, emekçinin gırtlağına yapışmış, sıktıkça sıkıyor...
Alınteriyle yaşayanlar soluksuz mu soluksuz...
Peki, bu durumda bile neden çalışanları tümüyle sarmalayan sendikalarımız yok?..
Neden siyasal yaşamda ağırlığını duyurabilecek sol, sosyal demokrat, sosyalist partilerimiz yok?..
*
2009’da 1 Mayıs’ı sendikalar İstanbul’da kutladı...
Emekçi deyince akla önce ne gelir:
Sendika..
Toplusözleşme..
Grev..
Peki, tüm bu hakları, işçimiz, demokratik bir tarihsel savaşımla mı aldı?..
Yok canım...
27 Mayıs askeri müdahalesiyle bu temel emekçi hakları 1961 Anayasası’na yazıldı...
*
İşçinin bilinci sınıfsallaştığı zaman, alınteri savaşımı, toplumda ağır basabilir...
Çağdaş demokrasinin anlamı ve içeriği budur...
Peki, ya emekçinin bilinci, sınıfsallığı yok eden dincilikle uyutulursa ne olur?..
Sınıfsallığı silip süpüren ‘cemaatçilik’ bilinci oluşur...
Türkiye’de emekçi işte bu tuzağın çukuruna itiliyor...
“Ilımlı İslam Devleti Projesi” emekçinin, memurun, işçinin, köylünün bilincini körletmek üzerine iş tutan kurnaz emperyalistin akıldaneliğidir...
Hangi sendika liderimiz bu işin farkında?..
Hangisi Gülhane Parkı’nda...
"İlim Çin'de de olsa gidip alınız."- Hz. Ali.
"İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır."- Hacı Bektaşi Veli.
"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir." -Atatürk.
Söz bir, söyleyen bir.
Köşeli Yazılar...
İmtiyazlı katiller
Güneri Civaoğlu
TAKSİM’de dün The Marmara Otel’in pencerelerinden aşağıya bir pankart asılmıştı:
“1 Mayıs 77’de buradan ateş edenler bulunsun...”
Bu pankart, 32 yıl önce o meydanda öldürülen “37 yurttaşımızın katillerinin bulunması ve cezalandırılması” mesajını veriyordu.
O kanlı 1 Mayıs’ta ansızın Sular İdaresi’nin duvarında beliren, kimlikleri hâlâ meçhul kişiler otomatik silahlarla meydandakileri taramışlar ve sonra yok olmuşlardı.
Pankartın asıldığı otelin 5. katındaki pencereden de yaylım ateş açılmış, onlar da yakalanamamıştı.
Türkiye’yi bir rejim bunalımına sokmak ve darbe psikolojisi yaratmak için karanlık güçlerin tetikçileriydi onlar... 32 yıl sonra ilk kez Taksim’de 1 Mayıs kutlamaları elbette olumlu.
1 Mayıs’ın Emek ve Dayanışma Bayramı olarak ilanı da güzel.
Ancak...
1 Mayıs gerçek anlamını, 32 yıl önce katliam yapan tetikçilerin ortaya çıkarılması ve cezalandırılmasıyla kazanacaktır.
Yüz kızartan dosyalar, arşivden alınarak tek tek açılırken, kanlı 1 Mayıs’ın o katilleri hâlâ aramızda ellerini, kollarını sallayarak dolaşmayı sürdürecekler mi?
Yeni kara tezgâh nesillerine “Nasıl olsa bize bir şey olmaz” cesaretini veren “imtiyazlı katiller” statüsünü devam ettirecekler mi?
![[Resim: 6.jpeg]](https://www.zohreanaforum.com/images/imported/2009/05/6.jpeg)
Kolektif vicdan
HUKUK devletine inanç ve kolektif vicdan bu sorgulamayı gerektiriyor.
Öte yandan...
1 Mayıs’ın hiç değilse şu satırların yazıldığı akşam saatine kadar genelde sağduyulu kutlanması da vurgulanmalı.
Özellikle 27 bin polisin görev yaptığı İstanbul’da ne orantısız devlet şiddeti vardı, ne sendikaların dayatması...
Polis, gazdan zehirlenen ya da panik yaşayan vatandaşlara yardımcı oldu.
DİSK’in ve KESK’in Taksim’e makul sayıda gerçekleştirdiği yürüyüş, kendi aralarında sağladıkları güvenlik sistemi ve kordonuyla disiplinliydi.
Sızmalara izin verilmedi.
Valilik ve emniyet ile düzeyli bir diyalog kuruldu.
Tabii...
Her 1 Mayıs’ta olduğu gibi marjinal gruplar gene eylem halindeydiler.
Yüzlerini kırmızı maskelerle gizleyerek, kaldırım taşlarını sökmek, barikat kurmak, binalara ve otomobillere zarar vermek, molotofkokteylleriyle yangın çıkarmak, lastik yakmak bildiğimiz yöntemleri... Polis, onları dağıtmakta fazla zorlanmadı.
Türkiye genelinde de manzara buydu.
TÜRKİYE FARKI
TELEVİZYONLARDA dünyanın başka ülkelerinden 1 Mayıs görüntüleri yayımlandı.
Oralarda da marjinal gençlik grupları polisle çatıştı.
Ancak...
Türkiye’den farklı olan şey, küresel ekonomik kriz nedeniyle halkın bu işçi gösterilerine çoğunlukla destek vermesi.
1 Mayıs’a işçi sınıfının dışındaki kesimlerin de bu ilgisi ve desteği siyasi partileri etkiledi.
Sağ partiler, hatta 1 Mayıs’a karşı olan Hıristiyan demokratlar bile meydanlara indiler. Sendikacıların yanında yürüdüler.
Türkiye’de bu dayanışmanın yeterli olduğunu söyleyebilmek mümkün değil.
Ne halk sokaklarda ve meydanlardaydı, ne de politikacılar...
Küresel kriz nedeniyle ve özellikle DİSK’in vitrinine koyduğu ılımlı tavırlarıyla işçileri desteklemekle birlikte, geçmiş yıllardan deneyimleri, halkı uzak durmaya itti.
Sokak çarpışmalarında yaralanmak, o kaos içinde güvenlik güçlerinin olası şiddet uygulamalarına maruz kalmak gibi kaygıların önemli etkisi oldu.
Son tahlilde...
Osmanlı’nın son dönemlerinde ilk 1 Mayıs, Selanik’te 100 yıl önce kutlanmıştı.
100 yıllık yolculuğun geldiği nokta işte bu.
Gene de eksilerle artıları toplarsak, 1 Mayıs 2009’un Türkiye demokrasisinde kazanç tarafının ağır bastığını söyleyebiliriz.
Güneri Civaoğlu
TAKSİM’de dün The Marmara Otel’in pencerelerinden aşağıya bir pankart asılmıştı:
“1 Mayıs 77’de buradan ateş edenler bulunsun...”
Bu pankart, 32 yıl önce o meydanda öldürülen “37 yurttaşımızın katillerinin bulunması ve cezalandırılması” mesajını veriyordu.
O kanlı 1 Mayıs’ta ansızın Sular İdaresi’nin duvarında beliren, kimlikleri hâlâ meçhul kişiler otomatik silahlarla meydandakileri taramışlar ve sonra yok olmuşlardı.
Pankartın asıldığı otelin 5. katındaki pencereden de yaylım ateş açılmış, onlar da yakalanamamıştı.
Türkiye’yi bir rejim bunalımına sokmak ve darbe psikolojisi yaratmak için karanlık güçlerin tetikçileriydi onlar... 32 yıl sonra ilk kez Taksim’de 1 Mayıs kutlamaları elbette olumlu.
1 Mayıs’ın Emek ve Dayanışma Bayramı olarak ilanı da güzel.
Ancak...
1 Mayıs gerçek anlamını, 32 yıl önce katliam yapan tetikçilerin ortaya çıkarılması ve cezalandırılmasıyla kazanacaktır.
Yüz kızartan dosyalar, arşivden alınarak tek tek açılırken, kanlı 1 Mayıs’ın o katilleri hâlâ aramızda ellerini, kollarını sallayarak dolaşmayı sürdürecekler mi?
Yeni kara tezgâh nesillerine “Nasıl olsa bize bir şey olmaz” cesaretini veren “imtiyazlı katiller” statüsünü devam ettirecekler mi?
![[Resim: 6.jpeg]](https://www.zohreanaforum.com/images/imported/2009/05/6.jpeg)
Kolektif vicdan
HUKUK devletine inanç ve kolektif vicdan bu sorgulamayı gerektiriyor.
Öte yandan...
1 Mayıs’ın hiç değilse şu satırların yazıldığı akşam saatine kadar genelde sağduyulu kutlanması da vurgulanmalı.
Özellikle 27 bin polisin görev yaptığı İstanbul’da ne orantısız devlet şiddeti vardı, ne sendikaların dayatması...
Polis, gazdan zehirlenen ya da panik yaşayan vatandaşlara yardımcı oldu.
DİSK’in ve KESK’in Taksim’e makul sayıda gerçekleştirdiği yürüyüş, kendi aralarında sağladıkları güvenlik sistemi ve kordonuyla disiplinliydi.
Sızmalara izin verilmedi.
Valilik ve emniyet ile düzeyli bir diyalog kuruldu.
Tabii...
Her 1 Mayıs’ta olduğu gibi marjinal gruplar gene eylem halindeydiler.
Yüzlerini kırmızı maskelerle gizleyerek, kaldırım taşlarını sökmek, barikat kurmak, binalara ve otomobillere zarar vermek, molotofkokteylleriyle yangın çıkarmak, lastik yakmak bildiğimiz yöntemleri... Polis, onları dağıtmakta fazla zorlanmadı.
Türkiye genelinde de manzara buydu.
TÜRKİYE FARKI
TELEVİZYONLARDA dünyanın başka ülkelerinden 1 Mayıs görüntüleri yayımlandı.
Oralarda da marjinal gençlik grupları polisle çatıştı.
Ancak...
Türkiye’den farklı olan şey, küresel ekonomik kriz nedeniyle halkın bu işçi gösterilerine çoğunlukla destek vermesi.
1 Mayıs’a işçi sınıfının dışındaki kesimlerin de bu ilgisi ve desteği siyasi partileri etkiledi.
Sağ partiler, hatta 1 Mayıs’a karşı olan Hıristiyan demokratlar bile meydanlara indiler. Sendikacıların yanında yürüdüler.
Türkiye’de bu dayanışmanın yeterli olduğunu söyleyebilmek mümkün değil.
Ne halk sokaklarda ve meydanlardaydı, ne de politikacılar...
Küresel kriz nedeniyle ve özellikle DİSK’in vitrinine koyduğu ılımlı tavırlarıyla işçileri desteklemekle birlikte, geçmiş yıllardan deneyimleri, halkı uzak durmaya itti.
Sokak çarpışmalarında yaralanmak, o kaos içinde güvenlik güçlerinin olası şiddet uygulamalarına maruz kalmak gibi kaygıların önemli etkisi oldu.
Son tahlilde...
Osmanlı’nın son dönemlerinde ilk 1 Mayıs, Selanik’te 100 yıl önce kutlanmıştı.
100 yıllık yolculuğun geldiği nokta işte bu.
Gene de eksilerle artıları toplarsak, 1 Mayıs 2009’un Türkiye demokrasisinde kazanç tarafının ağır bastığını söyleyebiliriz.
Bir ismi AliÂdir bir ismi Veli
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Köşeli Yazılar...
Emre Aköz
Che Guevara tişörtü Atatürk'e yakışır mı?
Solcu bir genç, Taksim Cumhuriyet Anıtı'ndaki Atatürk heykeline, üzerinde Che Guevara resmi olan bir tişörtü giydirmeye çalışmış. Çevrede bulunan sendikacılar da ona tepki göstermiş.
Bu olay adama kitap yazdırır!
Türkiye solunun sorunlarından biri, Kemalizm'i nereye yerleştireceğidir.
Kürt solcuların (ki çoğu milliyetçidir) tavrı net sayılır: Kimliklerini yok sayan Kemalizm'e gıcıktırlar.
Türk solunun kafası ise ciddi biçimde karışıktır: Marksist teoriye göre Kemalistler, hâkim sınıfın koruyucusu olduğundan, karşı çıkılması gereken bir zümredir.
Ancak devletçiliği ve laikçiliği ile Kemalizm, solculara sempatik gelir. Çünkü devletçilik, sosyalizmle ; laikçilik ise ateizmle akrabadır.
İşte bu bağlantılar, o gencin Atatürk'e, Che tişörtü giydirmeye kalkışmasına yol açar.
Gencin davranışı, Doğan Avcıoğlu, Mihri Belli, Doğu Perinçek çizgisi ile uyumludur.
Ayrıca kendini 'komünist' sanıp da, yapıp ettikleri Kemalizm'den öteye geçmeyenlere de yakındır.
Öte yandan, gence engel olmaya çalışan sendikacıların hali de ideolojik açıdan tuhaftır.
Çünkü Milli Mücadele'yi ve daha sonra yaptıkları ekonomik atılımları Sovyetler Birliği'nden aldıkları destekle başarabilen Kemalistler, tek parti döneminde, "Komünizmle mücadele ediyoruz" diyerek işçi hareketinin canına okumuşlardır.
DİSK'in bilhassa 1977 katliamından sonra Taksim'e çıkma ısrarını anlamak zor değil. Ancak sendikacıların; vali ya da komutan edasıyla, anıta çelenk koymaları ilginç!
Madem solcu sendikacılar, anıta çelenk koyarak Kemalizm'e sempatilerini ilan ediyorlar; Che tişörtüyle Atatürk'ü solculaştıran gence niye kızıyorlar?
Ne acayip işler bunlar?
Che Guevara tişörtü Atatürk'e yakışır mı?
Solcu bir genç, Taksim Cumhuriyet Anıtı'ndaki Atatürk heykeline, üzerinde Che Guevara resmi olan bir tişörtü giydirmeye çalışmış. Çevrede bulunan sendikacılar da ona tepki göstermiş.
Bu olay adama kitap yazdırır!
Türkiye solunun sorunlarından biri, Kemalizm'i nereye yerleştireceğidir.
Kürt solcuların (ki çoğu milliyetçidir) tavrı net sayılır: Kimliklerini yok sayan Kemalizm'e gıcıktırlar.
Türk solunun kafası ise ciddi biçimde karışıktır: Marksist teoriye göre Kemalistler, hâkim sınıfın koruyucusu olduğundan, karşı çıkılması gereken bir zümredir.
Ancak devletçiliği ve laikçiliği ile Kemalizm, solculara sempatik gelir. Çünkü devletçilik, sosyalizmle ; laikçilik ise ateizmle akrabadır.
İşte bu bağlantılar, o gencin Atatürk'e, Che tişörtü giydirmeye kalkışmasına yol açar.
Gencin davranışı, Doğan Avcıoğlu, Mihri Belli, Doğu Perinçek çizgisi ile uyumludur.
Ayrıca kendini 'komünist' sanıp da, yapıp ettikleri Kemalizm'den öteye geçmeyenlere de yakındır.
Öte yandan, gence engel olmaya çalışan sendikacıların hali de ideolojik açıdan tuhaftır.
Çünkü Milli Mücadele'yi ve daha sonra yaptıkları ekonomik atılımları Sovyetler Birliği'nden aldıkları destekle başarabilen Kemalistler, tek parti döneminde, "Komünizmle mücadele ediyoruz" diyerek işçi hareketinin canına okumuşlardır.
DİSK'in bilhassa 1977 katliamından sonra Taksim'e çıkma ısrarını anlamak zor değil. Ancak sendikacıların; vali ya da komutan edasıyla, anıta çelenk koymaları ilginç!
Madem solcu sendikacılar, anıta çelenk koyarak Kemalizm'e sempatilerini ilan ediyorlar; Che tişörtüyle Atatürk'ü solculaştıran gence niye kızıyorlar?
Ne acayip işler bunlar?
Bir ismi AliÂdir bir ismi Veli
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Köşeli Yazılar...
Ülkemizde solculuğun temelinde kurucu Kemalist ideoloji, cumhuriyet idealleri, Atatürk ilkeleri vardır.
Köy Enstitülerinin aydınlık döneminde dünya edebiyatı incelenmiş, sosyalizmi anlatan kaynaklar okunmuştur.
İki kutuplu dünyada Sovyet tecrübesi sağın karşısında yer alan güçlerin duruşunu da etkilemiştir.
Atatürk'ün ölümünden sonra CHP ile başlayıp DP ile devam eden karşı devrim hareketleri sol entellektüel birikimin sosyalist ve komünist alana olan ilgisini arttırdı.
Çok partili dönemin Milli Eğitimde ve kültürel hayatta yarattığı tahribat yüzünden okuyan sol kesim Atatürk'e yabancılaştı.
Milli Demokratik Devrimciler, Marksist- Leninistler artık Atatürk'ü de aşmışlar başı göğe ermişti.
Ancak ayaklarının yere basmadığı sonradan anlaşıldı.
"Nutuk" nostaljik bir eser olarak raflarda tozlandı.
Atatürkçülük tüm sol ideolojilere gitmek için çiğnenen bir paspas haline geldi.
Okumayan, ön yargılı olan, popüler ve medyatik olana ilgi duyan, fikir üretmeyen, ezberci bir solculuk oluştu.
CHP'nin de bu süreçte büyük günahları vardı.
Günümüzün medya ve internet ortamında ise solculuk; bir şirket logosuyla, bir resim ve tasarım objesiyle kendini ifade ediyor.
Okumayan, geçmişinden kopuk, imaj ve reklamlara odaklı bir solcu gençlik var.
Bu gençlerden biri de Atatürk anıtına Che tişörtü giydirmek istemiş.
Kendini ifade etmenin bir yolu olarak denedi ama onun tanıdığı Che moda dünyasının tüketim malına dönüştürdüğü Che'dir.
Öyle olmasaydı Türk dünyasının yetiştirdiği ve en büyük devrimci olan Mustafa Kemal Atatürk'ü tanır, Taksim Anıtı'nın anlamını kavrar ve o anıta tırmanmaktan bile hicap duyardı.
Doğan Deliktaş
"İlim Çin'de de olsa gidip alınız."- Hz. Ali.
"İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır."- Hacı Bektaşi Veli.
"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir." -Atatürk.
Söz bir, söyleyen bir.
Son Düzenleme: 02/05/2009, 13:58, Düzenleyen: Dogan.
Köşeli Yazılar...
Cumhuriyet
05 Mayıs 2009
AYDINLANMA
EMRE KONGAR
Ordu Üzerinden Politika Hayır Getirmez
Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un basın toplantısı son günlerin önemli olaylarından biriydi.
Bu vesileyle ordu-politika ilişkilerine bir kez daha bakalım.
***
27 Mayıs 1960 müdahalesinden sonra, sivil siyasetçilerin bir bölümü “orduya oynamaya” başladı.
Çeşitli partilere dağılmış birtakım “askerci politikacılar” ortaya çıktı.
Bunların bir bölümü milletvekili ve hatta bakan bile olmuşlardı.
Pusuya yatar, fırsat kollar, asker müdahale edince de hizmet etmeye koşarlardı.
***
Şimdi bu eğilim tersine döndü:
Artık sivil politikacıların bir kısmı “ordu düşmanlığı” üzerinden siyaset yapıyor.
Bunlara göre bütün kötülüklerin başı ordu, bütün sorunlar askerlerden kaynaklanıyor.
***
Ordu üzerinden politika yapmak yanlıştır.
Ne yapana hayır getirir, ne askere, ne sivile, ne ülkeye.
İster askerden yana olsun, ister askere karşı olsun, ordu üzerinden politika yapmak Soğuk Savaş dönemi davranışıdır ve kötü bir alışkanlıktır.
***
Ne yazık ki askerleri politikaya bulaştıran, darbelerin önünü açan sorumluların başında sivil politikacılar gelir.
Çünkü bütün askeri darbelerde ortak bir yan vardır:
Sivil politikacıların demokratik rejim üzerindeki anlaşmazlıkları ve bu anlaşmazlık nedeniyle toplumun başta güvenliği olmak üzere bütün temel kurumlarının çökmesi askerlerin müdahale gerekçesini oluşturmuştur.
***
Askeri darbeler sürecini başlatan ilk müdahale 27 Mayıs 1960’da yapılmıştı.
Açıklanan gerekçe, Menderes’in sivil bir darbe ile demokrasiyi rafa kaldırmış olması, ülkede “kardeş kavgasını körüklemesi” ve bu nedenle askerlerin “demokrasiyi yeniden kurmak için” iktidara el koymasıydı.
Menderes’in sivil darbesi uzun bir zaman sürecine yayılmış, en sonunda Meclis’te kurulan Tahkikat Komisyonu ile demokratik rejimi bütünüyle rayından çıkarmıştı.
***
Menderes, Zorlu ve Polatkan askeri müdahale sonunda, anayasayı ihlal ettikleri gerekçesiyle idam edildi.
Bu idamlar Türk siyasal yaşamında tamir edilmez yaralar açtı.
Zaten ekilmiş olan kin ve nefret tohumlarını ortadan kaldıramadı, tam tersine günümüze kadar gelen kamplaşmaları keskinleştirdi.
***
1961 Anayasası, tarihimizdeki askeri müdahalelerin en ciddi ve kalıcı olumlu sonucu sayılabilir.
Ama o da bizzat askerler tarafından on yıl sonra hacamat edildi ve yine askerler tarafından 12 Eylül 1980’de tümüyle değiştirildi.
Yani büyük bedeller ödenmesine karşın elde edilebilen tek olumlu sonuç bile ancak yirmi yıl dayanabildi; üstelik de bizzat askerler tarafından ortadan kaldırıldı.
***
Bütün bu askeri müdahaleler sürecinin başlangıcında ve devamında, baş sorumlu sivil politikacılardı:
Demokrasiyi içlerine sindiremeyen, temel hak ve özgürlüklere saygı duymayan, demokrasi sayesinde bir defa iktidara geldikten sonra artık tüm rejimi kendi iktidarlarını sürdürmek üzere değiştirmeye kalkan, basın özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü ve muhalefet hakkını sınırlamaya, kısıtlamaya kalkan sivil politikacılar…
Lütfen orduyu rahat bırakın!
05 Mayıs 2009
AYDINLANMA
EMRE KONGAR
Ordu Üzerinden Politika Hayır Getirmez
Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un basın toplantısı son günlerin önemli olaylarından biriydi.
Bu vesileyle ordu-politika ilişkilerine bir kez daha bakalım.
***
27 Mayıs 1960 müdahalesinden sonra, sivil siyasetçilerin bir bölümü “orduya oynamaya” başladı.
Çeşitli partilere dağılmış birtakım “askerci politikacılar” ortaya çıktı.
Bunların bir bölümü milletvekili ve hatta bakan bile olmuşlardı.
Pusuya yatar, fırsat kollar, asker müdahale edince de hizmet etmeye koşarlardı.
***
Şimdi bu eğilim tersine döndü:
Artık sivil politikacıların bir kısmı “ordu düşmanlığı” üzerinden siyaset yapıyor.
Bunlara göre bütün kötülüklerin başı ordu, bütün sorunlar askerlerden kaynaklanıyor.
***
Ordu üzerinden politika yapmak yanlıştır.
Ne yapana hayır getirir, ne askere, ne sivile, ne ülkeye.
İster askerden yana olsun, ister askere karşı olsun, ordu üzerinden politika yapmak Soğuk Savaş dönemi davranışıdır ve kötü bir alışkanlıktır.
***
Ne yazık ki askerleri politikaya bulaştıran, darbelerin önünü açan sorumluların başında sivil politikacılar gelir.
Çünkü bütün askeri darbelerde ortak bir yan vardır:
Sivil politikacıların demokratik rejim üzerindeki anlaşmazlıkları ve bu anlaşmazlık nedeniyle toplumun başta güvenliği olmak üzere bütün temel kurumlarının çökmesi askerlerin müdahale gerekçesini oluşturmuştur.
***
Askeri darbeler sürecini başlatan ilk müdahale 27 Mayıs 1960’da yapılmıştı.
Açıklanan gerekçe, Menderes’in sivil bir darbe ile demokrasiyi rafa kaldırmış olması, ülkede “kardeş kavgasını körüklemesi” ve bu nedenle askerlerin “demokrasiyi yeniden kurmak için” iktidara el koymasıydı.
Menderes’in sivil darbesi uzun bir zaman sürecine yayılmış, en sonunda Meclis’te kurulan Tahkikat Komisyonu ile demokratik rejimi bütünüyle rayından çıkarmıştı.
***
Menderes, Zorlu ve Polatkan askeri müdahale sonunda, anayasayı ihlal ettikleri gerekçesiyle idam edildi.
Bu idamlar Türk siyasal yaşamında tamir edilmez yaralar açtı.
Zaten ekilmiş olan kin ve nefret tohumlarını ortadan kaldıramadı, tam tersine günümüze kadar gelen kamplaşmaları keskinleştirdi.
***
1961 Anayasası, tarihimizdeki askeri müdahalelerin en ciddi ve kalıcı olumlu sonucu sayılabilir.
Ama o da bizzat askerler tarafından on yıl sonra hacamat edildi ve yine askerler tarafından 12 Eylül 1980’de tümüyle değiştirildi.
Yani büyük bedeller ödenmesine karşın elde edilebilen tek olumlu sonuç bile ancak yirmi yıl dayanabildi; üstelik de bizzat askerler tarafından ortadan kaldırıldı.
***
Bütün bu askeri müdahaleler sürecinin başlangıcında ve devamında, baş sorumlu sivil politikacılardı:
Demokrasiyi içlerine sindiremeyen, temel hak ve özgürlüklere saygı duymayan, demokrasi sayesinde bir defa iktidara geldikten sonra artık tüm rejimi kendi iktidarlarını sürdürmek üzere değiştirmeye kalkan, basın özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü ve muhalefet hakkını sınırlamaya, kısıtlamaya kalkan sivil politikacılar…
Lütfen orduyu rahat bırakın!
"İlim Çin'de de olsa gidip alınız."- Hz. Ali.
"İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır."- Hacı Bektaşi Veli.
"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir." -Atatürk.
Söz bir, söyleyen bir.
Köşeli Yazılar...
Mehmet Barlas
]
]Tayyip Erdoğan liberal mi yoksa Milli Görüşçü mü?
İki kez partisine genel seçim kazandırıp tek başına iktidar olacak çoğunluğa ulaştırmış, altı yıldır ülkenin Başbakanı olan, dünyadaki hemen hemen bütün önemli liderlerle diyalog içindeki Recep Tayyip Erdoğan 'ı bazıları biraz hafife almaktalar.
Bu tablo, son kabine değişikliği dolayısıyla bir kez daha sergilenmedi mi?
Bakanlar Kurulu'na giren ve çıkan isimlerden giderek, Erdoğan'ın kendi öz kimliğine dönmeye çalıştığını ve bu arada "Liberaller" le bağını kopartmak konusundaki niyetini açıkladığını yorumlayanlar var.
Bunları okur ve dinlerken, Türk mizahının eski günlerini hatırlıyorum.
Hangi mizah dergisiydi anımsayamadım.
Bunlardan birinde çok çarpıcı reklamlar olurdu.
Mesela büyük puntolarla "Mehtap Gezisi" duyurulurdu.
Altında küçük puntolarla da "Mehtap yarın saat 19'da Çamlıca sırtlarından doğacak ve Boğaz sularında gezindikten sonra sabaha karşı Bebek'te batacak" yazısı bulunurdu.
Tayyip Erdoğan'ın ideolojiler arasındaki yolculuğu üzerinde çeşitlemeler yapan yorumcular da, bu tür bir mizahın yeni temsilcilerine benzemekteler.
Bunların hangisi?
Avrupa Birliği 'ne Türkiye üye olsun diye çabalarken "Liberal", Bülent Arınç'ı Bakan yaparken "Milli Görüşçü", DTP'ye rest çekip onları görmezden gelirken "Milliyetçi", Oferlere Galaport'u verirken "Siyonist", Şimon Peres'e sert çıkarken "antiSemitik" bir kimlik sergilediği yazılıp söylenmiyor mu?
Toplum olarak siyasal deneyim sahibi olmamız gerekiyor.
Sokaktaki insanın genlerinde Selçukludan, Osmanlıdan, Tek Partiden, Çok Partililikten gelen bilgiler kaynaşmış durumda.
Öylesine bir bilgi birikimi ki bu Genelkurmay Başkanları Başbakan, Başbakanlar da Genelkurmay Başkanı gibi konuştukları zaman bunu kimse yadırgamaz...
Burası böyledir çünkü.
Burada "Gerekirse komünizmi de biz getiririz" diyen milliyetçiler ve "Demokrasiye istersek şal örteriz " diyen demokratlar bile görülmüştür.
Güvercin ve miğfer
Yola barışın simgesi güvercini omuzlarına alarak çıkıp iktidar olanların, sonunda miğferli posterlerle "Fatih" ilan edildiklerini ve bütün seçim stratejilerini bunun üzerine oturttuklarını bile görmedik mi?
İki kez askeri darbeyle devrilenlerin, üçüncü darbeye öncülük yaptıklarını ve kendi kurdukları partiyi parçaladıklarını unuttuk mu?
Şimdi bütün bunları yok sayıp "Acaba Erdoğan liberallerden uzaklaşmaya mı çalışıyor" denilerek ona ideolojik bir gömlek giydirmeye çalışmanın ne anlamı olabilir ki?
Şunu bilmeliyiz.
Bu coğrafyada kimin ne zaman ne olacağı bilinemez.
Ama taç giyen başlar akıllı olmak zorunda olduklarını bilirler ve yapmaları gerekeni yapmaya çalışırlar.
Tayyip Erdoğan da, "Acaba beni liberal mi zannederler" endişesine hiç kapılmadan yapması gerekenleri yapmaya çalışan pragmatist (Faydacı) bir siyasetçidir.
Bundan sonra yapılması gerekenleri Eser Karakaş Star'daki köşesinde sıralamış.
Karakaş'ın listesi
Erdoğan, Milli Görüşçü görüntüsü verse de vermese de bunları yapmalıdır.
İşte Karakaş'ın önerdiği icraat listesinden bazı maddeler:
- Gümrük birliği ve müzakere sürecinin bir gereği olarak hava ve deniz limanlarımız Kıbrıs ile mal ticaretine hemen açılmalıdır.
- Ermenistan ile mevcut sınırımız hemen açılmalı, bu ülkenin ekonomisi yaklaşık tümüyle kontrol altına alınarak Ermeni diasporasının çözümsüzlüğe yönelik politikalarına bir set vurulmalıdır.
- Türkiye Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılmasını da kendi güvenliğine tehdit değil bir zenginlik olarak algılamalıdır.
- Bu üç açılım sonrası diplomatik bir atak gerçekleştirerek AB ile tüm müzakere dosyalarının açılması sağlanmalıdır.
- DTP ile mutlaka diyalog kurulmalı ve Kürt yurttaşlarımızın yasal temsilcileri üzerinden Kürt meselesinin içine girdiği gerilim ortamı yumuşatılmalıdır.
]
]Tayyip Erdoğan liberal mi yoksa Milli Görüşçü mü?
İki kez partisine genel seçim kazandırıp tek başına iktidar olacak çoğunluğa ulaştırmış, altı yıldır ülkenin Başbakanı olan, dünyadaki hemen hemen bütün önemli liderlerle diyalog içindeki Recep Tayyip Erdoğan 'ı bazıları biraz hafife almaktalar.
Bu tablo, son kabine değişikliği dolayısıyla bir kez daha sergilenmedi mi?
Bakanlar Kurulu'na giren ve çıkan isimlerden giderek, Erdoğan'ın kendi öz kimliğine dönmeye çalıştığını ve bu arada "Liberaller" le bağını kopartmak konusundaki niyetini açıkladığını yorumlayanlar var.
Bunları okur ve dinlerken, Türk mizahının eski günlerini hatırlıyorum.
Hangi mizah dergisiydi anımsayamadım.
Bunlardan birinde çok çarpıcı reklamlar olurdu.
Mesela büyük puntolarla "Mehtap Gezisi" duyurulurdu.
Altında küçük puntolarla da "Mehtap yarın saat 19'da Çamlıca sırtlarından doğacak ve Boğaz sularında gezindikten sonra sabaha karşı Bebek'te batacak" yazısı bulunurdu.
Tayyip Erdoğan'ın ideolojiler arasındaki yolculuğu üzerinde çeşitlemeler yapan yorumcular da, bu tür bir mizahın yeni temsilcilerine benzemekteler.
Bunların hangisi?
Avrupa Birliği 'ne Türkiye üye olsun diye çabalarken "Liberal", Bülent Arınç'ı Bakan yaparken "Milli Görüşçü", DTP'ye rest çekip onları görmezden gelirken "Milliyetçi", Oferlere Galaport'u verirken "Siyonist", Şimon Peres'e sert çıkarken "antiSemitik" bir kimlik sergilediği yazılıp söylenmiyor mu?
Toplum olarak siyasal deneyim sahibi olmamız gerekiyor.
Sokaktaki insanın genlerinde Selçukludan, Osmanlıdan, Tek Partiden, Çok Partililikten gelen bilgiler kaynaşmış durumda.
Öylesine bir bilgi birikimi ki bu Genelkurmay Başkanları Başbakan, Başbakanlar da Genelkurmay Başkanı gibi konuştukları zaman bunu kimse yadırgamaz...
Burası böyledir çünkü.
Burada "Gerekirse komünizmi de biz getiririz" diyen milliyetçiler ve "Demokrasiye istersek şal örteriz " diyen demokratlar bile görülmüştür.
Güvercin ve miğfer
Yola barışın simgesi güvercini omuzlarına alarak çıkıp iktidar olanların, sonunda miğferli posterlerle "Fatih" ilan edildiklerini ve bütün seçim stratejilerini bunun üzerine oturttuklarını bile görmedik mi?
İki kez askeri darbeyle devrilenlerin, üçüncü darbeye öncülük yaptıklarını ve kendi kurdukları partiyi parçaladıklarını unuttuk mu?
Şimdi bütün bunları yok sayıp "Acaba Erdoğan liberallerden uzaklaşmaya mı çalışıyor" denilerek ona ideolojik bir gömlek giydirmeye çalışmanın ne anlamı olabilir ki?
Şunu bilmeliyiz.
Bu coğrafyada kimin ne zaman ne olacağı bilinemez.
Ama taç giyen başlar akıllı olmak zorunda olduklarını bilirler ve yapmaları gerekeni yapmaya çalışırlar.
Tayyip Erdoğan da, "Acaba beni liberal mi zannederler" endişesine hiç kapılmadan yapması gerekenleri yapmaya çalışan pragmatist (Faydacı) bir siyasetçidir.
Bundan sonra yapılması gerekenleri Eser Karakaş Star'daki köşesinde sıralamış.
Karakaş'ın listesi
Erdoğan, Milli Görüşçü görüntüsü verse de vermese de bunları yapmalıdır.
İşte Karakaş'ın önerdiği icraat listesinden bazı maddeler:
- Gümrük birliği ve müzakere sürecinin bir gereği olarak hava ve deniz limanlarımız Kıbrıs ile mal ticaretine hemen açılmalıdır.
- Ermenistan ile mevcut sınırımız hemen açılmalı, bu ülkenin ekonomisi yaklaşık tümüyle kontrol altına alınarak Ermeni diasporasının çözümsüzlüğe yönelik politikalarına bir set vurulmalıdır.
- Türkiye Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılmasını da kendi güvenliğine tehdit değil bir zenginlik olarak algılamalıdır.
- Bu üç açılım sonrası diplomatik bir atak gerçekleştirerek AB ile tüm müzakere dosyalarının açılması sağlanmalıdır.
- DTP ile mutlaka diyalog kurulmalı ve Kürt yurttaşlarımızın yasal temsilcileri üzerinden Kürt meselesinin içine girdiği gerilim ortamı yumuşatılmalıdır.
Bir ismi AliÂdir bir ismi Veli
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Konuyu Okuyanlar: 2 Ziyaretçi