You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Köşeli Yazılar...

Köşeli Yazılar...

Posting Freak
Köşeli Yazılar...
Güneri Civaoğlu bugünkü köşe yazısında Alevi gerçeğini anlattı. [Resim: 2.gif] İşte Civaoğlu 'nun o yazısı

Alevi likte Allah ve peygamber inancı Sünnilerle ortaktır.
Alevi inancında Hz. Ali'nin mertebesi çok yüksektir.
Ama...
Sünni mezhebinde olanlar için de Hz. Muhammed'in, oğlu gibi sevdiği damadı Hz. Ali kutsaldır.
Hz. Ali, İslamın kılıcıdır.
Alevi ler için Hz. Muhammed soyundan gelen Alevi büyükleri vardır. Örneğin... İzzettin Doğan Hoca...
Sünni ve
Alevi arasındaki fark daha çok ibadet ve ritüeldedir.
Alevi lerin -camiye gidenleri de vardır ama- genel olarak ibadet mekânları cemevleridir.
Cemevlerinde kadın ve erkek birlikte çember oluştururlar.
Kendilerine özgü semahı vardır.
Her
Alevi nin bütün yanlışlarına karşı kefili olan bir başka Alevi vardır.
İnanca, geleneğe, etiğe aykırı davranışta bulunan
Alevi , bundan zarar gören Alevi tarafından şikâyet edilirse, yanlışlarını düzeltene ve bağışlanana kadar cemevine bile alınamaz.
Alevi de alkol yasağı yoktur ama zaten katı etik kurallar nedeniyle ölçüyü kaçıramaz.
Bektaşilikle
Alevi lik örtüşür.
Bir fark "Bektaşi olunabilir ama
Alevi doğulur..."
Yavuz Sultan Selim'e kadar Osmanlı padişahları
Alevi ydi.
Yavuz, Mısır'ı zapt ettikten sonra halife olarak döndü ve Osmanoğulları hanedanı Sünniliğe geçti.
Özellikle Avrupa'daki Türk varlığı,
Alevi /Bektaşi inanç ve kültürüyle sürdü.
Evlad-ı Fatihan'ların çoğu
Alevi /Bektaşi idi.
Daha önce de yazdığımı sanıyorum.
Bir TV çekimi için Üsküdar'daki cemevinde saatler geçirmiştim.
Etkilendim... İmrendim...
Cemevinin odalarında gençler için eğitim sınıfları vardı.
Birinden müzik sesleri geliyordu... Diğerinde yabancı dil eğitimi veriliyordu... Bir diğerinde bilgisayar... Bazılarında el sanatları...
Cemevinin bahçesi huzur veren bir parktı.
Gençler, yaşlılar, kızlar, delikanlılar banklarda oturmuş güneşleniyor ve söyleşiyorlardı.
Parkın ortasında bir küçük ev, tıp merkezi olarak hizmet sunuyordu.
Ücretsiz ilaç veriliyordu. Herkes evindeki fazla ilaçları oraya vermişti.
Yobazlık, çatık kaş, korku yoktu.
Pırıl pırıl, tertemiz ortamda yetişen
Alevi lerden pek çok aydın çıkmıştır.
Her meslekte pırıltıların yanı sıra sanatta da verimli bir kesimdir.
Alevi ler bu toprakların gerçek zenginliğidir.
Onları ayrışmanın, dışlamanın coğrafyasında tutmak büyük yanlışlık olur.
"Türk-Kürt" ve "Sünni-
Alevi " ayrılık tezgâhı kuran kirli ellere malzeme vermeyelim.
Kürt kökenli nüfusun küçük bir azınlığının oylarını alabilen DTP ile birlikte saf tutmayı hedefleyen marjinal
Alevi fraksiyonları güçlendirecek tutumlardan kaçınmak, Alevi kardeşlerimizle kucaklaşmak gerekir.
Haber: Milliyet
Bir ismi Ali’dir bir ismi Veli
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Posting Freak
Köşeli Yazılar...

Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı İlhan Selçuk'un köşe yazısı:
[Resim: 2.gif]
Laiklik Tehdit Altında...

‘Aydınlanma’ deyiminin isim babası Immanuel Kant’tır.

Kant, Adolf Hitler’den yüz elli yıl önce yaşamış bir felsefeciydi demokrasinin “olmazsa olmaz” koşulu sayılan akılcılığın ve laikliğin tarihinde unutulmaz bir konuma sahiptir.

*

Hitler, ‘Aydınlanmış’ bir Almanya’da seçimle iktidara geldi...

Nasıl?..

1933’te oyların yüzde (47’sini değil) 44’ünü toplayarak...

Peki, “Führer” lakabını nasıl aldı?..

1934’te yapılan bir halkoylamasında (referandumda) ‘evet’ oylarının yüzde 88’ini alarak...

*

Hitler Almanya’yı felakete sürükledi...

Ancak yıkıldığı zaman Almanya tekrar demokrasiye geçebildi...

Nasıl ve niçin?..

Çünkü Almanya Avrupa’nın göbeğinde Immanuel Kant’ı yetiştirmişti, yüzyıl öncesinden başlayarak ‘Aydınlanma’yı yaşamış kilisenin siyasadaki gücü kırılmıştı...

Nazi partisinin ‘ılımlı Hıristiyan modeli’ diye bir derdi ya da amacı yoktu, toplumun bireyleri de dincilikle şartlanmamışlardı.

*

Türkiye 21’inci yüzyılda dünyanın en büyük emperyalist gücü Amerika’nın desteklediği dinci-İslamcı tehdit altındadır.

Yukarda belirttiğimiz gibi Nazi Partisi Almanya’da yüzde 44 oyla iktidara gelmiş, Hitler halkoylamasında yüzde 88 oyla ‘Führerleşmiş’, sıradan bir onbaşı seçimle faşist diktasını kurmuştur...

Bugün Meclis’te, hükümette, devlette, Cumhurbaşkanlığı’nda ağır basan AKP’nin dinci-İslamcı modeli ise ‘Aydınlanma’ ve ‘
laiklik ’ karşıtı bir donanımlı hareketin içeriğini taşıyor...

Seçimle iktidarı ele geçirmesi bu gerçeği örtbas edecek bir olgu değildir.

*

Amerika diktatör Hitler’i savaşla yıktığı zaman Almanya’da demokratik düzen kuruldu ve işledi...

Aynı Amerika diktatör Saddam Hüseyin’i savaşla devirdiği zaman Irak demokrasiye geçemedi...

Neden?..

Çünkü Irak ‘Aydınlanmamıştı’
laiklik ten çok uzaktaydı, dincilik ağır basıyordu, akıl değil inanç toplumda geçerliydi, şeriat ve mezhep düzeninde yaşanıyordu...

*

Dinci-İslamcı siyasa Türkiye’de önce laikliği sonra da demokrasiyi yıkacaktır.

Seçim, tek başına demokrasi gerçeğini vurgulayamaz, Aydınlanma’nın ürünü
laiklik olmadan demokrasi olmaz, sandıktan dinci çıkar...

*

Yüzde 47 oyla iktidara gelmiş ılımlı İslam modeli peşindeki AKP iktidarı, şimdi gözünü anayasanın değiştirilemez maddelerine dikmiştir...

Derdi gücü laikliğe dayanan Cumhuriyeti yıkmaktır...

Değiştirilemez anayasa maddelerine bakınca, Gül-RTE ikilisinin başını çektiği AKP’nin amacını anlamak çok kolaydır...

*

Laik Türkiye Cumhuriyeti karşıdevrim tehdidi altında yaşıyor...

Yineleyelim ki tehdidin sandıktan çıkması, seçimle örgütlenmesi demokratik içerikte olduğunu göstermez...

Dinci-İslamcı tehdit faşizmden de beter bir çağdışılığın ve ilkelliğin ürünüdür...

Laiklik bir kez elden gitti mi geri gelmesi olanaksızdır...

Türkiye İslam coğrafyasındaki tekliğini ve aydınlılığını koruyabilecek mi?..

“İşte bütün mesele” budur...
Bir ismi Ali’dir bir ismi Veli
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Posting Freak
Köşeli Yazılar...
]hasan cemal --milliyet köşe yazısı

]Siyaset sorun çözmek için vardır, biriktirmek için değil

Sonunda Alevileri de sokağa dökÜlkenin gündeminde, devlet hayatında bir sorun varsa... Ve sen hükümet olarak, iktidar olarak o soruna eğilmezsen...
O sorunu çözmezsen.
Çözümsüzlük çözüm dersen.
Yok sayarsan.
O sorun yok olmaz ki.
O sorunu görmezlikten gelirsen.
Halının altına süpürürsen.
Kaybolmaz ki o sorun.
Kürt sorunu böyle oldu.
Patladı sonunda.
Laiklik sorunu böyle oldu.
Siyaset ve toplumu geriyor.
Ermeni sorunu böyle oldu.
Tarihte kalmadı, bugün yaşıyoruz.
Hep yok saydın.
Ama hiç biri yok olmadı.
Bak şimdi de Aleviler sokağa çıktı. Devlet olarak yok saydığın, siyasal iktidarlar olarak yıllar boyu görmezlikten gelerek halının altına süpürmeye çalıştığın bir mesele daha Türkiye'de insanları meydanlara döktü:
Alevi sorunu!
Ve dikkat, Alevilerin sokağa çıkması bir ilki oluşturuyor.
Ankara'da geçen hafta sonu onbinlerce Alevi vatandaş barış içinde gösteri yaptılar, yılanhikayesine dönmüş sorunlarına çare istediler. Alevi Bektaşi Federasyonu'nun düzenlediği gösterinin adı ayrımcılığın altını çiziyordu:
"Ayrımcılığa Karşı Eşit Yurttaşlık Hakkı Büyük Alevi Yürüyüşü."
Taleplerin özeti dört noktaydı:
Zorunlu din derslerinin kaldırılması... Diyanetin lağvedilmesi... Cemevlerinin yasal statüye kavuşması... Madımak Oteli'nin müze olması...
Onbinlerce Alevi geçen hafta sonu Ankara'nın göbeğinde gösteri yaparken bazı tepkiler yadırgatıcıydı.
Gösteriye katılmayan Alevi kuruluşlarından, 'Sünni' dünyadan ve onlara yakın gazetelerden, AKP çevrelerinden yükselen sesler gerçekten tuhaftı.
Duyarsızlık kokuyordu.
'Devletin sesi' gibiydi.
'Karanlık güçler' edebiyatı vardı.
'Dış parmaklar'dan söz ediliyordu.
Kısacası:
Ankara'nın Sıhhiye meydanında toplanan kimine göre elli bin, kimine göre yüz bin Alevi vatandaşımız sokağa çekilerek oyuna getiriliyor, 'dış güçler'le onların 'yardakçı ve aletleri' tarafından tuzağa düşürülüyordu.
Öyle mi?..
Bu 'devletçi dil' çok eski.
Hissiz, empati yoksunu bir dil!
Türkiye'nin bütün temel sorunları cumhuriyetin kuruluşundan beri 85 yıldır hep bu dille yok sayılmak istendi. Tarihin üstüne bu dilin temsil ettiği zihniyetle şal örtüldü. Yasaklandı bazı sorunlar, konuşulması bile suç sayıldı. Konuşanlar devletin sillesini yedi, hapse düştü.
Bir süre başarılı da olundu.
Gözden uzak tutuldu bu sorunlar.
Örneğin Aleviler korkutuldu.
Toplumdan dışlanmamak için Alevi olduklarını yıllar yılı sakladılar.
Mustafa Kemal, Milli Mücadele'yi örgütlemek için Anadolu'ya geçtiğinde en büyük destekçilerinden biri, Hacıbektaş dergahının postnişinlerinden ve 1920'deki ilk Büyük Meclis'in başkanvekillerinden Cemalettin Çelebi(Ulusoy) idi.
Tekke ve Zaviyeler 1925'de kapatılınca, Hacıbektaş dergahı da kapatıldı.
Şu anda Hacıbektaş dergahının postnişi kabul edilen, Cemalettin Çelebi'nin torunu ve Alevi dünyasının en saygın isimlerinden Veliyeddin Ulusoy, Hacıbektaş'daki evinde Oral Çalışlar'la birlikte dem içerken,(evde hazırlanmış şarap) bakın neler anlatıyor:
"Dergah kapatılmış. Hacıbektaş'da şimdiki belediye binasının olduğu yerde jandarma karakolu var. O zamanki nahiye müdürü buranın kralı ve kraldan fazla kralcı. Ailemi kontrol ediyor sürekli, isyan edeceklermiş gibi haftada bir baskın uyguluyor. Yurttaşlar gizli saklı haberleşerek gece gelirlerdi evimize. Sakalları kesilmiş, akla gelmeyecek bin türlü eziyetler uygulanmıştır. Bunlar cumhuriyet döneminde yapılmıştır."
Devam ediyor:
"Hacıbektaş'ta kendimizi açıkça ifade ederek toplanmaya başlamamız 1960'lı yıllardır. O zamana kadar gizli, saklı, çekinerek toplanılırdı. Nerelisin deyince, Kırşehir'liyiz derdik. Hacıbektaş söylenmezdi. Bugün bize bağlı olan dedelerin kontrolü yine bizde devam ediyor. Yıllık belgeler veriyoruz yine onlara. O gider görevini yapar gelir. Bu bir gelenek, 15. asırdan, Hacıbektaş Veli'den beri devam ediyor. Ama gizli saklı devam ediyor. Mevcut yasalarımıza göre dedelerimizin ibadet ettirmesi suçtur. Biz bunun yasalaşmasını istiyoruz. Laikliği koruyarak yasalaşmalı."
Ve noktayı koyuyor:
"Yasaklasanız da devam edecektir. Nereye kadar yasaklayacaksınız ki? Bu bir gelenek..."
Yasaklarla bir yere varamazsın.
Sorun varsa, yok sayamazsınız.
Hele sorun köklerle ilgiliyse...
Hele inançlarla ilgiliyse...
Devekuşu gibi davranamazsın.
Hele devlet hayatında hiç olmaz bu. Gün gelir insanlar, demokratik haklarını kullanarak sokağa dökülür. Sonunda Alevilerin de yaptığı gibi...
Çözmediğin, çözemediğin bir temel sorun varsa, orada her türlü 'parmak' da vardır. Ancak unutma siyaset de sorun çözmek için vardır, biriktirmek için değil.
Demokrasi başka türlü işlemez, toplumsal barış başka türlü kurulmaz.
Bir ismi Ali’dir bir ismi Veli
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Administrator
Köşeli Yazılar...
Ferai TINÇ

Akreditasyon çalışma izni değildir


BAŞBAKANLIK Basın Sözcüsü Arif Beki’nin açıklaması, gazetecilerin çalışma hakkı konusunu gündeme getiriyor.

Akreditasyon kurumlar tarafından gazetecilere bahşedilen çalışma izni midir ki, Başbakanlık Basın Sözcüsü Akif Beki’nin ileri sürdüğü gibi gazetecinin haberlerinin içeriğine göre iptal edilebilsin?

Tabii ki değildir. Ama öyle olmuyor, "Siz doğru olmayan haber yapmıştınız bir zamanlar, o yüzden biz artık size burada çalışma izni vermiyoruz" yaklaşımıyla Başbakan’ı izlemekten men ediliyor bazı gazeteciler.

***

AKREDİTASYON, gazetecilere çalışma izni bağışlamaz.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü’nün iki yıl önce akreditasyon sistemiyle ilgili yayınladığı bir raporda şöyle deniyor:

"Akreditasyon, gazeteciler için genel bir çalışma izni değil, çalışmalarını kolaylaştırıcı bir araç olarak görülmelidir. Hükümetler, akreditasyonu çalışma izni haline dönüştüren kuralları kaldırmalıdır."

Akreditasyon, haberlerin içeriğini belirlemek amacıyla da kullanılmamalıdır.

Her hangi bir sorumlunun, "bunlar bizim kriterlerimize uygun davaranmıyor" diyerek akreditasyon sistemini, "Bunu istemiyoruz, yenisini gönderin" keyfiliği ile bir gazeteci eritme çarkı haline dönüştürmesine de göz yumulamaz.

Bu açıdan ben "Başbakan emriyle muhabir değiştirmeyiz" diyen Vatan Gazetesi’nin uygulamasını destekliyorum. Keşke Hürriyet de aynı şeyi yapsaydı.

***

AVRUPA Güvenlik Ve İşbirliği Örgütü’nün raporunda, " Akreditasyon, olayları izleyecek gazeteciler konusunda hükümetin seçim yapmasına temel teşkil etmemelidir. Haberlerin içeriğini kontrol etmek için kullanılmamalıdır" deniyor.

Ayrıca akreditasyon sisteminin amacı da gözden kaçırılmamalı. Bu, çoğulculuğun güvencesi olarak getirilmiş bir düzenleme.

Belli koşullara uyma temelinde değil, en geniş temsiliyetin sağlanması çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir uygulama.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü’nün raporunu anımsamamın nedeni, bizim de bu örgütün üyeleri arasında bulunmamız.

Ama ne Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü, ne Avrupa Birliği, ne altında imzamız olan anlaşmalar demokrasiyi kendine göre yorumlayarak yola devam etmeye kararlı olan AKP hükümetini durdurmuyor. Durup düşündürmüyor.

***

DÜNE kadar, askerin medya kuruluşları arasında tercih yapmasını eleştirirken, aynı ayrımcı anlayışın Başbakanlığın duvarları arasında da kendisine yer bulacağı aklıma gelmezdi.

Gazetelere karşı kampanya açmak, gazetecileri hedef göstermek, aykırı kalemleri susturmak için baskı uygulamak, akreditasyon iptalleri, gazetecilere hapis cezaları ile Türkiye demokrasisi sürekli irtifa kaybediyor.

Bunlara, bayrak üzerinden yapılan "ya sev ya git" açıklamalarını, "Ermeni ve Rumları göndermeseydik millet olamazdık" itiraflarını, "devlete karşı gelen vurulur" çağrılarını da ekleyince irtifa kaybının boyutları daha iyi görülüyor.

Biz farkındayız ama pilotlar kabul etmiyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Köşeli Yazılar...
Ege CANSEN

Siyasetçi gazeteciler ve ecnebi Türkler


TÜRK gazeteciliği, meşrutiyetle birlikte kurulmuştur. Kurulduğu günden beri gazetecilik, Türkiye’de siyasetçilerin daha doğrusu gazetecilik kisvesi altında siyaset yapanların meşguliyet alanı olmuştur.

Osmanlı’da köşe yazarlığı yapan padişah yok diye biliyorum. Padişahlar hariç hemen tüm devlet adamlarımız, siyasi parti kurucularımız veya siyasi parti liderlerimiz, bir şekilde gazetecilik yapmıştır. Bu, ya bizzat başmakale yazmak, ya perde arkasından genel yayın yönetmenliği yapmak ya da besleme taşeronlar eliyle yandaş gazeteler çıkartmak şeklinde olmuştur. Hál böyle olunca, siyasilerle, aktif gazeteciler "ya hasım ya da hısım" olmaktan kurtulamamaktadır. İnşallah bir gün gelecek, giderlerini gerçek satış ve gerçek reklám gelirleri ile karşılayamayan besleme gazeteler "ticaret kanunu ve vergi hukukuna" göre tasfiye edilecektir. O zaman medyadan, belli odaklar için iktidarı yönlendirmeye veya ülkeyi iktidarla birlikte yönetmeye çalışanlar gidecek, geride doğru haber ve hür yorumla toplumu bilgilendiren gazeteciler kalacaktır.

* * *

Sebebi ne olursa olsun, Ermeni tehciri bu topraklarda yaşanmış en büyük insanlık faciasıdır. Rus işgaline uğrayan Doğu Anadolu’daki Türklerle, Balkanlardan ve Kafkaslardan sürülen Müslümanların yaşadıkları da büyük facialardır. Batı Anadolu’daki Türk-Rum mübadelesi de bir dramdır. Ama bu acılar Türkler kötü insanlar olduğu için yaşanmamıştır. Olanlardan dolayı Türklerin suçlanması haksızlıktır. Bu gerçeğe önce Türkler inanmalıdır. Cumhuriyet kurulmadan önce Anadolu’da yaşayan Müslüman Türkler (ve de Kürtler) bu toprakların tabiri caizse zencisiydi. "Böl ve yönet" taktikçisi, emperyalist Batılıların himaye ettiği Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler ise efendiydi. Gayrimüslimler, meslekleri ve görgüleri olan becerikli insanlardı. Kentlerin ve kasabaların en iyi evlerinde hatta konaklarda oturuyordu. Yaşam kaliteleri aşağı yukarı Avrupa düzeyindeydi. Birinci Dünya Savaşı ve onu izleyen İstiklal Harbinden sonra bu durum "olayların zoruyla" değişmiştir. Cumhuriyet, ne mutlu Türküm diyenleri ülkenin efendisi yapmıştır. O günkü şartlar altında devletin bekası için yapılması gereken, hem bir millet ve hem de milli bir ekonomi yaratmaktı. Cumhuriyetin ilk döneminde ülke ekonomisi ve sosyal hayatı, nitelikli insan açığı yüzünden gerilemiştir. Ancak, cumhuriyet sayesinde Türkiye’nin ama çok daha önemlisi Türklerin durumu çok iyileşmiştir. "Gelişmiş bir ülkenin gelişmemiş halkı olmayı özlemenin, millet için anlamı yoktur." Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Belçika’da bunları anlatmıştır. Bu konuşma üzerine, ezelden beri Türk diye bilinmekten mutsuz bizim bilgiç "Ecnebi Türkler" ve "hiçbir şeyin aslını bilmeyen" gafiller çok utandılar. Halbuki utanması gereken batılılardır. Çünkü yaşanmış facialar, onların eseridir.

Son Söz: Gáfil, gafletinin farkında değildir.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Köşeli Yazılar...
Mehmet Ali BİRAND

Sayın Bakan, kimse sözlerinizi çarpıtmadı


Siyasetçiler ya sözlerinin nereye varacağını hesaplayamadıklarından, ya da konuşmanın şehvetine kapıldıklarından hesapsızca ağızlarına geleni söylüyorlar. Toplumdan büyük tepki gördüklerinde de medyayı günah keçisi ilan edip “sözlerim çarpıtıldı” diyorlar. Son örnek Savunma Bakanı Vecdi Gönül.. Hayır sayın bakan kimse sözlerinizi çarpıtmadı. Medyayı suçlamak yerine keşke özür dileseydiniz.


Savunma Bakanı genelde çok dikkatli, fazla konuşmayan, konuştuğu zamanda ne dediğini iyi hesaplayan biridir. Ancak bu defa, Başbakan’ın üslubuna mı heveslendi, ne oldu anlayamadım. Ermeniler ve Rumlar konusunda ondan beklenmeyecek sözler duyduk. Haklı olarak sert tepkiler aldı. Vecdi Gönül’ün ırkçı bir kişiliği yoktur. Sanırım, ne demek istediğini toparlayamadı. Keşke sussaydı. Ancak Bakana hiç mi hiç yakıştıramadığım, suçu yine medyaya atmasıydı. Sözlerinin bizim tarafımızdan çarpıtıldığını söyledi.



Hayır Sayın Bakan... Kameralar, ağzınızdan çıkan her kelimeyi aynen almış. Bizzat dinledim.



Keşke “evet, sözlerimin arkasındayım” veya “Hata ettim, özür dilerim” deseydiniz.



Veya şimdiye kadar olduğu gibi hiç konuşmasaydınız. En yapmamanız gereken suçu medyaya atmaktı...


GÖKŞİN İLE TARİHTEN BİR YAPRAK...



Gökşin Sipahioğlu’nun yarından itibaren başlayacak ve 2 Aralık’a kadar sürecek harika bir sergisi var. 1968 olaylarının en güzel resimlerini, Gökşin’in objektifinden izleyebileceksiniz. Notre Dame De Sion Lisesinin özel galerisinde ( Cumhuriyet Caddesi 127. Harbiye) açılacak olan bu sergiyi kaçırmayın.



Gökşin Sipahioğlu, Türk basının nadide çiçeklerinden biridir. Onun gibisi daha çıkmadı. Hürriyet’te başlattığı kariyerini sonradan Fransa’ya taşıdı ve efsane SİPA fotoğraf ajansını kurdu. Uluslararası alanda bir isim oldu. Dünya’nın en ünlü fotoğrafçılarını kullandı.





1968 Öğrenci Olaylarının içinde yaşayan Gökşin, bu sergisiyle adeta tarihten bir yaprak açacak.





BİR DE MÜTERCİMLER’İN ATATÜRK’ÜNÜ OKUYUN



Erol Mütercimler’in 25 yıldır üzerinde çalıştığı, belgelerini topladığı “Fikrimizin Rehberi- Mustafa Kemal Atatürk” adlı eseri Alfa Yayınevi tarafından nihayet piyasaya verildi. Masamın üzerindeki 1250 sayfalık kitabı görünce önce korktum. Okuyup bitirebilmem için herhalde birkaç ayımı harcamam gerektiğini düşündüm. Ancak, sayfalarını çevirmeye başlayınca, durum değişti. Birden bire kolay okutan, içtenlikle ve sevgiyle işlenmiş bir hayat hikayesiyle karşılaştım.



Erol’ü tanıdığım için, kitabı önyargısız veya kuşkuyla değil, güvenle okudum. İçinde Atatürk’ün özel yaşamı da var, resmi görüşler de var, istatistikler de var. Herkesin kendi Atatürk’ün seçebileceği bir kitap. Araştırmacılara çok iyi malzeme sağladığı gibi, Atatürk’ü tanımaya çalışan normal bir insana da istediği verileri sağlıyor.



Erol Mütercimler çok hoş ve yararlı bir inceleme yapmış.



Ellerine sağlık.

HAFTAYA PORTAKAL’DA MÜZAYEDE ŞENLİĞİ VAR...



Rafi Portakal haftaya ( 23 Kasım Pazar Saat: 15.00 ) Conrad otelde bir şenlik düzenliyor.



Şenlik deyimini hiç abartmadan söylüyorum. İki dev müzayede demek yerine, bu deyimi seçtim. Aslında buna Kültür Şenliği demek daha doğru olur.



Başta Osman Hamdi olmak üzere, büyük ustaların tabloları ve Emin Barın’ın Hat Koleksiyonu satılacak.



Aman Allah, öylesine değerli ve güzel şeyler var ki, eğer bir parça ilginiz varsa, hazırlıklı olun ve mutlaka gidin. Satın alamayacak durumdaysanız, o zaman Portakal Sanat ve Kültür Evine (Mim Kemal Öke Cad. 8 Nişantaşı- [email protected])uğrayın ve ışınlanın.



Bu arada Maya Portakal- Fatoş Türkmen- Hande Abut-Erkal Yavi gurubunun çıkardığı ve Rafi tarafından hatırlı müşterilerine yollanan müzayede kitapçıklarına da göz atın. Müzayedeyi tanıtma değil, açıkça bir sanat eseri hazırlıyorlar.



Tebrikler.

MAESTRO BÜLENT TAM NOT ALDI...



Borusan’ın kültür faaliyetlerine bayılıyorum. Yayınladıkları değerli kitaplar, yaptıkları sponsorluklar ve nihayet orkestrası, alkışlanacak işler. Bir süredir son derece yaratıcı bir yaklaşımla, hem merakı hem de parası olanlara Şeflik yaptırıyorlar.



Dev gibi bir orkestrayı yönetmek benimde rüyalarıma girdiği için özellikle izliyorum. Geçen yıl Rahmi Koç yaptı. Bu yıl baton Bülent Eczacıbaşı’na geçti. Orkestraya bir maddi katkıda bulunuyorsunuz, sonra da İstanbul elitinin önünde orkestrayı yönetiyorsunuz. Bundan daha büyük bir keyif, bundan daha büyük bir onur olabilir mi? Uzay gemilerine binen milyoner amatör astronotlar ne hissediyorsa, amatör maestrolar daha da fazlasını hisseder. Zira biri fizik gücü, diğeri ise 60 kişiye hatasız bir parça çaldırabilmektir.



Maestro’luk Bülent Eczacıbaşı’na da çok yakıştı. Her haliyle, Eczacıbaşı imparatorluğundan çok, orkestra yönetmeyi sevdiğini gösterdi.





ÇİPURA AŞKINA BALIK ÇİFTLİKLERİ UNUTULACAK MI ?



Gazetelerde mutlaka okumuşsunuzdur.



Muğla’nın o güzelim koylarını mahveden balık çiftliklerini yerinde incelemek üzere, Güllük körfezine giden 14 milletvekiline dönüş yolunda 25 koli çipura hediye edilmesi kamuoyunda inanılmaz bir tepki yarattı.



Milletvekili başına verilen 5 kiloluk çipura uğruna, çiftliklerin yarattığı büyük tahribatı görmezden geleceklerine kimse inanmaz. Yapılan sadece kibarlık, gelenlere birer hediye verme dürtüsünden başka birşey değil. Ben buna yolsuzluk demem. Eğer gerçekten yolsuzluk yapılmak istenseydi, herhalde 5 kilo çipura çok cılız kalırdı !



Benim üstünde durmak istediğim, Milletvekillerinin bu konuyu ne oranda ciddiye alacaklarıdır. Acaba, bu çiftliklerin tahribatına göz yummayı mı tercih edecekler, yoksa gerçekten gerekeni yapacaklar mı?



Birbirimizi aldatmayalım.



Bu çiftliklerin kıyılara bu kadar yakın ve güzelim koylara yayılmasının tek nedeni, harcamaların çok daha az olmasındandır. Açık denizde çiftlik kurmak her bakımdan daha pahalıdır. Dolayısiyle, daha fazla para kazanabilmek için, çiftlik sahipleri, bürokrasi içindeki görüş ayrılıklarını kullanıyorlar. Birini diğerine vurduruyor ve boşluklardan yararlanıp zaman kazanıyorlar. Bu yetmediği zaman ,yargıyı devreye sokuyorlar ve yasalardaki boşluklardan, mahkemelerin kendilerine özgü gerekçelerinden yararlanıyorlar.



Görmedinizse inanamazsınız.



Özellikle Güllük körfezi mahvoluyor. Adım atamıyorsunuz. Heryer pislik içinde. Oysa devlet zorlasa açık denize çıkabilirler ve yine de para kazanabilirler.



Şimdi büyük merakla 14 milletvekilimizin ne yapacaklarını merak ediyorum. TBMM Çevre Komisyonu Başkanı Nuri Uslu’nun “yapılan tahribatı gördük, gerekeni yapacağız” söylemini yerine getirip getirmeyeceğini merak ediyorum.



Yoksa, gezinin çipura yönü o kadar önemli değil.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Cengiz ÇANDAR

Tayyip Erdoğan’ın “Obama arayışları”…


Washington’dan geçen hafta ayrılmadan önce, son kişi olarak, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris ile Brookings Institution’da buluşmuştum.


Mark Parris, bir süredir Baltimore’da oturuyor, haftada bir gün Washington’a Brookings’e geliyor, Türkiye ile ilgili çalışmalar yürütüyor. O gün trenden henüz inip, Brookings’e gelmişti ve ben ona Tayyip Erdoğan’ın bir hafta Brookings’te konuşma yapacağını söylemiştim. O anda, on gün sonra Tayyip Erdoğan’ın yanında oturacağından haberi yoktu.

Tayyip Erdoğan’ın G-20 toplantısı nedeniyle Amerika’ya geldiği vakit, Brookings’te konuşmak istediği talebi Washington’daki Büyükelçilik kaynaklarınca kuruma iletilmişti. Brookings’in Türkiye Bölümü’nün başında Dr.Ömer Taşpınar var. Ömer Taşpınar, talebi öğrenir öğrenmez hareket geçti. Türkiye’nin Başbakanı’nın konuşma talebinin yerine getirilmemesi düşünülebilir bir şey olmadığı için, orada konuşma yapacağı ben ordayken kesin görülüyordu. Sadece “organizasyon”un ayrıntısı bilinmiyordu.

Ayrıntısını birkaç gün sonra, bir Brookings duyurusuyla öğrendik. Başbakan Erdoğan’ın konuşmasının “moderatör”lüğünü Ömer Taşpınar yapacak, Mark Parris ile Dan Benjamin “tartışmacı” sıfatıyla katılacaklardı.

Dan Benjamin, benim, bir başka Washington düşünce kuruluşu olan U.S.Institute of Peace’de “senior fellow” sıfatıyla bulunduğum 1999-2000 döneminde oda arkadaşımdı. Bill Clinton’un Ulusal Güvenlik Konseyi’nde “sınır aşan terörizm” bölümünün başından ayrılıp, USIP’a gelmişti. Türkiye ile özel bir ilgisi olmadı. Erdoğan’ın Brookings konuşmasında niçin, hangi düşünceyle iki “tartışmacı”dan biri olarak, “Türkiye dosyası”nın hemen her yönünden haberli Mark Parris’in yanına ilâve edildi, bilmiyorum doğrusu.

*** *** ***

Onu bilmiyorum ama Tayyip Erdoğan’ın Brookings konuşması çevresinde bir-iki ilginç hususu biliyorum. Bunlardan birincisi, Tayyip Erdoğan’ın kendisine Washington’dan verilen “sinyal” üzerine –büyükelçilikten değil- Brookings’de konuşmak istemesi. Brookings’de bugüne dek herhangi bir Türk Başbakanı’nın konuştuğunu hatırlamıyorum.

İsrail ile ilişkilerin geliştiği 1990’larda Washington’a gelen Türk başbakanları ve de cumhurbaşkanı, İsrail lobisinin düşünce kuruluşu olarak bilinen Washington Institute’da konuşmadan edemezlerdi. Yani, Mekke’ye gidip Kâbe’yi görmeden dönülmez gibi bir hava içindeydiler.

Tayyip Erdoğan, CSIS’te ve CFR (Council on Foreign Relations) gibi önemli düşünce kuruluşlarında bulundu. Brookings’e bugüne dek pek itibar edilmemesinin nedeni, Cumhuriyetçilerin 8 yıllık Bush yönetimi boyunca, oranın “Demokratların kalesi”, özellikle “Clinton’cuların sığınağı” olarak bilinmesinden ötürü olsa gerek.

Gerçi Brookings; başkanı Strobe Talbott’un tanımıyla “bipartisan” yani”her iki partiye de açık”, bir başka anlamda “tarafsız” bir düşünce kuruluşu olarak sunulsa da, gerek başta Strobe Talbott’un kendisi olmak üzere Clinton’un 8 yıllık yönetim döneminde önemli görevler üstlenmiş olanlar gerekse önümüzdeki Barack Obama yönetiminde önemli görevler üstlenmesine mutlak gözüyle bakılanların doldurduğu önemli bir düşünce kuruluşudur. Obama yönetim kadrolarını barındırıyor olmasından ötürü, Tayyip Erdoğan’ın Brookings tercihi doğru bir tercihtir. Örneğin, Obama yönetiminde, “Türkiye dosyası”nın eline verileceği isimlerin başında gelen Philip Gordon da bir Brookings mensubudur.

Dolayısıyla, Tayyip Erdoğan’ın Brookings’de konuşmak istemesini, bir anlamda Obama yönetimi önünde şimdiden “görücüye çıkma” niyeti olarak anlayabiliriz.

Bu bir “eleştiri” değil, Başbakan’ın gelecek yönelik doğru bir “yatırım”ı olarak da algılanabilir.

Bu arada, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bu Amerika ziyaretinde Brookings konuşmasının ötesinde Obama ile köprü kurmak istediğinden de haberliyiz. Tayyip Erdoğan, diplomatik olmayan yani gayrı resmi kanallar üzerinden Barack Obama ile görüşmek isteğini iletti.

Şu noktada daha “Geçiş Dönemi ekibi” yeni Amerikan yönetiminin yapısını tam belirlemeden, bir Obama-Erdoğan görüşmesiyle Türk-Amerikan ilişkilerinde, yeni Başkan’la birlikte yeni bir sayfa açılması söz konusu olmayacaktı. Bu, daha ziyade, Tayyip Erdoğan’ın iç politikada, Türkiye’nin içine dönük “show”u olarak kullanabileceği bir fırsatı kendisine sunacaktı.

Amerikan tarafı da bunun farkında. Dahası, Obama’nın, G-20 nedeniyle ABD’ye gelmiş hiçbir liderle “ikili” ya da “baş başa görüşme yapmama” ilkesini Tayyip Erdoğan için ihlâl etmesi beklenemezdi. Bu bakımdan, Başbakan’ın “Obama ile baş başa” talebinden olumlu bir netice çıkmayacağını söyleyebiliriz.

Kamuya intikal etmemiz bu “özel bilgi”nin Başbakanlık tarafından yalanlanmasına da şaşırmayız. Bu vesile ile, “bilginin doğruluğu”ndan kuşku duymamanızı dileriz.

*** *** ***

Bu arada, dikkatten kaçmaması gereken husus, kısa süre önce “Obama gibi başlayıp Bush’laştığı” ileri sürülen Başbakan Erdoğan’ın zaman yitirmeden Obama ile ilişki kurmaya niyetlenmesi, yani yeni Amerikan yönetimi ile Türkiye’nin işbirliği ve eşgüdümünü sağlamayı tasarlamasıdır.

Başbakan, Brookings’te dün yaptığı konuşmadan önce ne kadar haberdardı bilmiyorum ama Brookings’de kürsüde yanında sıralananların ve karşısında dinleyenlerin çok önemli bölümü, kendisinin 22 Temmuz 2007’den itibaren “oyununu kötü oynadığı” kanısındalar ve özellikle “Kürt sorununa yaklaşımının hayal kırıklığı konusu” olduğunu düşünüyorlar. Bunu gayet iyi ve doğrudan biliyorum.

Söz konusu kişilerin önemli bir bölümü, Obama yönetiminin Türkiye’ye ve dolayısıyla Tayyip Erdoğan hükümetine yeni yaklaşımı konusunda da etkili olacak. Başbakan’ın dün Brookings’te yaptığı konuşmanın, o insanların görüşlerini değiştirmekte “ikna edici” olabildiğinden kuşkuluyum.

Bu bakımdan, Türkiye-ABD ilişkilerinin önümüzdeki dönemdeki “selâmeti” açısından, Washington’daki Tayyip Erdoğan performansından ziyade, içeride, Türkiye’nin içinde Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyacağı “demokratik performans” Obama yönetimi nezdinde daha etkili olacaktır.

Bunu da yakından biliyorum…
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.