Ahmet HAKAN
Yok daha neler
ÇOK yakında başıma "siyah kalpak", boynuma da "kırmızı kaşkol" takıp televizyon programlarında nara atmaya, masa yumruklamaya falan başlarsam...
Yani...
Adım "çatlak gazeteci"ye çıkarsa...
Hiç şaşırmayın...
Çünkü delirmek üzereyim...
Nasıl delirmeyeyim?
Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz, AKP Milletvekili Nursuna Memecan’a emanet edilecekmiş...
Nursuna Hanım "Başmüzakereci" olmak için resmen ve alenen kulis atıyormuş...
"Majestelerinin karikatüristi" olarak nam salan Salih Memecan ile eşi Nursuna Memecan’ın, İstiklal Caddesi’ndeki evlerinde Başbakan Erdoğan’ı ağırlamalarının sebeb-i hikmeti bu imiş...
Şu işe bakın siz:
Avrupa Birliği dosyalarına hákim olmak için yıllarca göz nuru dökmüş, ömür tüketmiş bunca diplomatımızın yüzüne dahi bakılmazken...
Amerika’da hızlandırılmış uluslararası ilişkiler kursu görmek, İngilizce’den biraz çakmak ve hükümet yanlısı karikatüristin eşi olmak dışında herhangi bir meziyetine tanık olmadığımız Nursuna Hanım, "Başmüzakereci" sıfatıyla arzı endam edecekmiş...
Allah’ım! Sen aklıma mukayyet ol!
Hey Yalçın Küçük Hoca!
Vallahi de billahi de delirmekte haklısın, bu memleket adamı çıldırtır...
Ama tek kabahat Nursuna Hanım’da değil...
Herhangi bir makama getirilmenin koşullarının bu kadar ucuzladığı bir memlekette...
Yani...
Tren makinistine ulaşım sorunlarının, belediye trafik memuruna Türk Hava Yolları’nın, biraz İngilizce’den çakana diplomasinin, Çıkrıkçılar Yokuşu’nda az buçuk tüccarlık etmiş adama ekonominin emanet edildiği bir memlekette...
Nursuna Hanım’ın, etrafına şöyle bir bakıp, "Ben neden Başmüzakereci olmuyorum ki? Benim neyim eksik?" demesi gayet normaldir...
İşte buraya yazıyorum:
Bu hanımefendi, yarın da "Yahu şu Ali Babacan bile Dışişleri Bakanlığı’nı yürütebiliyorsa ben de yürütürüm kardeş" diyecek ve Dışişleri Bakanlığı’na getirilmek için kulis atacaktır...
Bu işler artık ciddiyetten uzak hale gelmiştir...
* * *
Şimdi anımsıyorum:
28 Şubat günlerinde ben bu "Memecan Ailesi"ni pek bir severdim...
O zamanlar memleketimiz biraz "Mississippi"yi andırır, Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarına "Kunta Kinte" muamelesi çekilirdi...
Salih ile Nursuna Memecan çifti ise, sağdan soldan gelen "zenci dostu" suçlamalarına hiç aldırmazlar, Erdoğan ve Gül’e sokuldukça sokulurlardı...
Ben de şöyle derdim: "Ne kadar da erdemli insanlar..."
Sonra şöyle bir şey oldu: Zenciler iktidara geliverdi...
Yani bir zamanlar "Kunta Kinte" muamelesine tabi tutulanlar, "Obama" gibi patron oldular...
Memecan Ailesi de bu işten bir parça nemalanmaya başladı...
Mesela Salih, "Majestelerinin karikatüristi" olarak Başbakan’ın ve Cumhurbaşkanı’nın uçaklarında "çok özel konuk" muamelesi görmeye başladı...
Mesela Nursuna, Meclis’e kapağı attı...
Bense hep iyi niyetimi korumaya çalıştım...
Ta ki Nursuna’nın "Başmüzakereci" olmak için yanıp tutuştuğunu öğreninceye kadar... Ve şimdi kesin hükmümü veriyorum:
Bu Memecan Ailesi’nin, Obama üzerine yatırım yapan "Beyaz / Protestan / Anglosakson / Uyanık / Pazarlamacı / Yatırımcı" tiplerden hiç mi hiç farkları yokmuş yahu...
Ha gayret Gürsel Tekin
BUNDAN bir süre önce, "CHP’nin yeni İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’e dikkat" diye bir yazı yazmıştım...
Demiştim ki:
"Gürsel Tekin alışılmış CHP’lilere benzemez... Örgütçüdür... Seçkinci değildir... Halkın diliyle konuşur... Hacı amcalarla iletişimi gayet iyidir... Fakir fukaraya yakındır... Takipçidir... Varoşlara alışkındır... Laiklik geriliminden ziyade yolsuzluk meseleleriyle ilgilidir... İddialıdır..."
Şimdi lütfen fotoğrafa iyi bakın...
Önceki gün akşam saatlerinde İstanbul Eyüp’te çekilen bu fotoğraf, Baykal açısından önemli ise de, asıl olarak "Gürsel Tekin farkı"nı yansıtmaktadır...
Olay şu: Bir grup türbanlı kadının yanı sıra çarşaflı bir kadın da CHP saflarına geçmiş... Baykal da, çarşaflı kadına CHP rozeti takıyor...
Ne güzel değil mi?
Durun, durun... "Bu bir istismardır, seçim öncesi türbanlıları kafalama taktiğidir" falan deyip geçmeyin...
Çünkü Gürsel Tekin, bu işin altını da dolduruyor...
Bundan iki hafta önce bana, "Ben CHP İstanbul İl Başkanı olarak üniversitelerde türbanın özgür olmasını istiyorum" demişti...
Ben de "Böyle bana özel konuşmak olmaz... Bunun yazılmasına razı mısın?" diye sormuştum...
Yanıtı çok açıktı: "Evet, yazabilirsin."
Bir vesile arıyordum... İşte buldum ve yazdım...
Köşeli Yazılar...
Konu Sahibi / Yazar
T U N Ç
Kategori / Forum
Güncel Olaylar
Yorumlar / Cevaplar
757
Okunma / Görüntüleme
283927
Köşeli Yazılar...
Köşeli Yazılar...
Yılmaz ÖZDİL
Atatürk’ü niye seviyoruz?
70 yıl geçmiş...
Anıtkabir full.
Dede-bebe.
Kadın-erkek.
Türbanlı-türbansız.
Zengin-fakir.
Türk, Kürt, Laz, Çerkez.
Niye?
*
9’u 5 geçe...
Türkiye esas duruşta.
Kasketli.
Piercingli.
Nasıl olabilir?
*
Ya Dolmabahçe?
Gidersin de...
Küllenmiş olması lazım.
Ağlamazsın.
Ağlıyor herkes.
*
10 Kasım’ı anlarım, 29 Ekim’i anlarım, tatildir, cumartesi pazarı da anlarım...
Mesela, perşembe günü insan niye Anıtkabir’e gider arkadaş? Salı?
Ankara’nın nüfusu 4 milyon...
Geçen sene 13 milyon kişi gelmiş!
*
Bağımsız ruh desen... Bağımsızlık sevdalısı olduğumuz söylenemez pek... Öyle olsa, Amerika’nın Avrupa’nın kucağına oturmaktan, IMF’den emir almaktan rahatsız olurduk, mandacıları baş tacı yapmazdık... Sorsan, Cumhuriyet’in anlamını bilenlerin oranı, üzücü çıkabilir. Say desen, çoğumuz devrimleri bile sayamaz. Egemenliğe baksan, kayıtsız şartsız milletin olmadığını hepimiz biliyoruz... Çanakkale zaten geçildi. İstanbul’un kurtuluşunu, Dokuz Eylül’ü fener alaylarıyla falan kutluyoruz ama, telefonu İngiliz’e, bankaları Yunan’a satmaktan gocunmuyoruz.
*
Peki, bunca karalamaya rağmen...
Niye seviyoruz O’nu bu kadar?
Niye unutmuyoruz?
Niye özlüyoruz?
*
Benim cevabım şu...
Bu milleti soymadı!
*
Ülkesini işgalden kurtaran, rejimini değiştiren, devrimler yapan lider, dünyada çok... Ama bu işleri yaptıktan sonra, milletini soymayan dünyadaki tek lider o...
Rakıyı filan anlatırlar, bunu anlatmazlar.
Atatürk’ü niye seviyoruz?
70 yıl geçmiş...
Anıtkabir full.
Dede-bebe.
Kadın-erkek.
Türbanlı-türbansız.
Zengin-fakir.
Türk, Kürt, Laz, Çerkez.
Niye?
*
9’u 5 geçe...
Türkiye esas duruşta.
Kasketli.
Piercingli.
Nasıl olabilir?
*
Ya Dolmabahçe?
Gidersin de...
Küllenmiş olması lazım.
Ağlamazsın.
Ağlıyor herkes.
*
10 Kasım’ı anlarım, 29 Ekim’i anlarım, tatildir, cumartesi pazarı da anlarım...
Mesela, perşembe günü insan niye Anıtkabir’e gider arkadaş? Salı?
Ankara’nın nüfusu 4 milyon...
Geçen sene 13 milyon kişi gelmiş!
*
Bağımsız ruh desen... Bağımsızlık sevdalısı olduğumuz söylenemez pek... Öyle olsa, Amerika’nın Avrupa’nın kucağına oturmaktan, IMF’den emir almaktan rahatsız olurduk, mandacıları baş tacı yapmazdık... Sorsan, Cumhuriyet’in anlamını bilenlerin oranı, üzücü çıkabilir. Say desen, çoğumuz devrimleri bile sayamaz. Egemenliğe baksan, kayıtsız şartsız milletin olmadığını hepimiz biliyoruz... Çanakkale zaten geçildi. İstanbul’un kurtuluşunu, Dokuz Eylül’ü fener alaylarıyla falan kutluyoruz ama, telefonu İngiliz’e, bankaları Yunan’a satmaktan gocunmuyoruz.
*
Peki, bunca karalamaya rağmen...
Niye seviyoruz O’nu bu kadar?
Niye unutmuyoruz?
Niye özlüyoruz?
*
Benim cevabım şu...
Bu milleti soymadı!
*
Ülkesini işgalden kurtaran, rejimini değiştiren, devrimler yapan lider, dünyada çok... Ama bu işleri yaptıktan sonra, milletini soymayan dünyadaki tek lider o...
Rakıyı filan anlatırlar, bunu anlatmazlar.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
Enis BERBEROĞLU
Derin Kürt çatlağı
ANKARA
BAŞBAKAN ile Fehmi Koru arasındaki görüş ayrılığı hafta sonu medyanın gündemindeydi.
Açıkçası Taha Kıvanç (=Fehmi Koru) dün Yeni Şafak’ta değinmeseydi pas geçecektim.
Ama Fehmi Koru, "Başbakan’ı eleştirme" ve "Başbakan tarafından eleştirilme" özgürlüğüne sonuna kadar sahip çıktıktan sonra... Düğmeye neden basıldığını kayda geçirdi: Güneydoğu (Kürt) politikasında anlaşmazlık...
Fehmi Koru’nun durduğu yerin siyasi koordinatlarını ıskalarsanız, bu gerekçeyi hafife alabilir, hatta bahane sayabilirsiniz. Fevkalade yanılırsınız!
* * *
Güneydoğu (Kürt) meselesi bu ülkede çok hükümeti iktidarsız bıraktı.
Kimi siyasetçi askerin arkasına saklanıp ateş etti; bazısı orduyu taşeron saydı, diğeri hamaset edebiyatıyla durumu kurtarırım sandı... Hepsi aynı kara delikte yutuldu.
Geçmişten ders çıkartan AKP ile TSK’nın yeni yönetimi dengeli ilişki kurdu.
Siyasi sorumluluk hükümete, askeri operasyon yetkisi Genelkurmay’a bırakıldı.
Belki aksini düşüneniz çoktur; ama işler kötüye değil iyiye gitmeye başladı.
Ama bu yakınlaşma neticesinde arada sıkışıp kalanlar da olmadı değil.
Örneğin, Fethullah Gülen cemaati son birkaç yıldır Güneydoğu’da çok aktif. Bu bilgi, derin devlet istihbaratı değil, gazete sütunlarından alıntı: "Fethullah Gülen Hocaefendi geçen yıl Kurban Bayramı’nda yakınlarına, dostlarına, nazının geçtiklerine, internet aracılığıyla kurbanlarını Güneydoğu’ya göndermeleri tavsiyesinde bulunmuştu. Bu tavsiye ile yüz binlerce kurban Güneydoğu’daki ihtiyaç sahiplerine ulaştırıldı." (Mehmet Kamış, Zaman Gazetesi, 14 Kasım 2007)
Cemaatin okulları ve teşkilatı ile bölgeye yayılma politikası da sır değil zaten. Hüseyin Gülerce’ye göre Fethullah Gülen’in Güneydoğu bilançosu çarpıcı: "...Kim koşmuş Doğu’ya, Güneydoğu’ya bu manada? Dağa çıkışın önünü kesmek için kim Van’a, Diyarbakır’a, Hakkári’ye, Batman’a okullarla, dershanelerle, okuma salonlarıyla eğitim gönüllüleri olarak yangına köpük sıkar gibi, kim koşmuş? Kim Kurban Bayramı’nın ilk günü, anasının babasının elini öpmeden, yavrularıyla bayramlaşmadan Güneydoğu’nun köylerine varasıya kadar kapı kapı et dağıtmaya, onların ikram ettiği şekeri almaya koşarak gitmiş..." ( Zaman, 13 Kasım 2007)
Özetle, Güneydoğu’da PKK ve DTP’ye karşı ortak cephe oluşturan... İslami seçenek sunan cemaatin hükümet ve asker yakınlaşmasından memnun olması beklenemez. Hatta Diyarbakır Barışı’nı varlığına tehdit bile sayması mümkün.
* * *
Meselenin Başbakan açısından analizinde yine Fehmi Koru’nun durduğu yerin önemi var. Teyitli bilgi olmasa da Başbakan’ın, Fehmi Koru’nun çıkışının Çankaya’nın tavrı olarak algılanacağı endişesi taşıdığını düşünüyorum.
Bu noktada "algılanacağı" sözcüğünün altı kuvvetle çizilmeli... Doğru olmasa bile böyle bir izlenimin doğması sakıncalı ve tehlikeli.
Çünkü, Başbakan ile Cumhurbaşkanı arasında sorun olduğu algısı AKP seçmenini rahatsız eder.
Nitekim benzer yorumların geçen hafta sonu Başbakan’ın katıldığı yemekli dost sohbetinde dile getirildiğini de duydum.
Ve son olarak Başbakan’ın daha iki hafta önce Fehmi Koru’nun kızının nikáh şahidi olduğunu hatırlamak lazım. Başbakan, aile mahremiyetini paylaştığı Koru’nun kendisini eleştirirken farklı üslup kullanmasını beklemiş olabilir.
Derin Kürt çatlağı
ANKARA
BAŞBAKAN ile Fehmi Koru arasındaki görüş ayrılığı hafta sonu medyanın gündemindeydi.
Açıkçası Taha Kıvanç (=Fehmi Koru) dün Yeni Şafak’ta değinmeseydi pas geçecektim.
Ama Fehmi Koru, "Başbakan’ı eleştirme" ve "Başbakan tarafından eleştirilme" özgürlüğüne sonuna kadar sahip çıktıktan sonra... Düğmeye neden basıldığını kayda geçirdi: Güneydoğu (Kürt) politikasında anlaşmazlık...
Fehmi Koru’nun durduğu yerin siyasi koordinatlarını ıskalarsanız, bu gerekçeyi hafife alabilir, hatta bahane sayabilirsiniz. Fevkalade yanılırsınız!
* * *
Güneydoğu (Kürt) meselesi bu ülkede çok hükümeti iktidarsız bıraktı.
Kimi siyasetçi askerin arkasına saklanıp ateş etti; bazısı orduyu taşeron saydı, diğeri hamaset edebiyatıyla durumu kurtarırım sandı... Hepsi aynı kara delikte yutuldu.
Geçmişten ders çıkartan AKP ile TSK’nın yeni yönetimi dengeli ilişki kurdu.
Siyasi sorumluluk hükümete, askeri operasyon yetkisi Genelkurmay’a bırakıldı.
Belki aksini düşüneniz çoktur; ama işler kötüye değil iyiye gitmeye başladı.
Ama bu yakınlaşma neticesinde arada sıkışıp kalanlar da olmadı değil.
Örneğin, Fethullah Gülen cemaati son birkaç yıldır Güneydoğu’da çok aktif. Bu bilgi, derin devlet istihbaratı değil, gazete sütunlarından alıntı: "Fethullah Gülen Hocaefendi geçen yıl Kurban Bayramı’nda yakınlarına, dostlarına, nazının geçtiklerine, internet aracılığıyla kurbanlarını Güneydoğu’ya göndermeleri tavsiyesinde bulunmuştu. Bu tavsiye ile yüz binlerce kurban Güneydoğu’daki ihtiyaç sahiplerine ulaştırıldı." (Mehmet Kamış, Zaman Gazetesi, 14 Kasım 2007)
Cemaatin okulları ve teşkilatı ile bölgeye yayılma politikası da sır değil zaten. Hüseyin Gülerce’ye göre Fethullah Gülen’in Güneydoğu bilançosu çarpıcı: "...Kim koşmuş Doğu’ya, Güneydoğu’ya bu manada? Dağa çıkışın önünü kesmek için kim Van’a, Diyarbakır’a, Hakkári’ye, Batman’a okullarla, dershanelerle, okuma salonlarıyla eğitim gönüllüleri olarak yangına köpük sıkar gibi, kim koşmuş? Kim Kurban Bayramı’nın ilk günü, anasının babasının elini öpmeden, yavrularıyla bayramlaşmadan Güneydoğu’nun köylerine varasıya kadar kapı kapı et dağıtmaya, onların ikram ettiği şekeri almaya koşarak gitmiş..." ( Zaman, 13 Kasım 2007)
Özetle, Güneydoğu’da PKK ve DTP’ye karşı ortak cephe oluşturan... İslami seçenek sunan cemaatin hükümet ve asker yakınlaşmasından memnun olması beklenemez. Hatta Diyarbakır Barışı’nı varlığına tehdit bile sayması mümkün.
* * *
Meselenin Başbakan açısından analizinde yine Fehmi Koru’nun durduğu yerin önemi var. Teyitli bilgi olmasa da Başbakan’ın, Fehmi Koru’nun çıkışının Çankaya’nın tavrı olarak algılanacağı endişesi taşıdığını düşünüyorum.
Bu noktada "algılanacağı" sözcüğünün altı kuvvetle çizilmeli... Doğru olmasa bile böyle bir izlenimin doğması sakıncalı ve tehlikeli.
Çünkü, Başbakan ile Cumhurbaşkanı arasında sorun olduğu algısı AKP seçmenini rahatsız eder.
Nitekim benzer yorumların geçen hafta sonu Başbakan’ın katıldığı yemekli dost sohbetinde dile getirildiğini de duydum.
Ve son olarak Başbakan’ın daha iki hafta önce Fehmi Koru’nun kızının nikáh şahidi olduğunu hatırlamak lazım. Başbakan, aile mahremiyetini paylaştığı Koru’nun kendisini eleştirirken farklı üslup kullanmasını beklemiş olabilir.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
Cüneyt ÜLSEVER
Ben bu zihin yapısını anlamıyorum
GAZETECİNİN asli görevi muhalefet yapmaktır. 4. kuvvet olarak hükümetlerin yakın takipçisi olmak, demokrasilerin ana motoru olan denetleme ve dengeleme görevi açısından çok önemlidir.
Tabii ki; gazeteci insaflı olmak zorundadır. Yalan söylememeli, yanlışında ısrar etmemeli, hele hele değil hakaret etmek, kimseyi rencide dahi etmemelidir.
Eleştirdiği siyasinin de bu eleştirilere cevap vermek en büyük hakkıdır; gazeteler cevap hakkını sadece siyasilere değil, hakkında haber veya yorum yapılan herkese tanımak zorundadır. Bu açıdan bakıldığında bir gazeteci olarak Fehmi Koru’nun Başbakan’ı eleştirmek sadece hakkı değil aynı zamanda da görevidir.
Koru’nun, "Obama gibi geldi, Bush gibi oldu" sözleri, bir gözlemi ve hatta belki de geç kalmış bir nazireyi yansıtmaktadır. Başbakan’ın da bu eleştiriye cevap vermek hakkıdır.
* * *
Ancak...
Başbakan’ın cevap verirken kullandığı, "Sevsinler seni, yazıklar olsun" sözlerini anlamak ve hazmetmek mümkün değildir, mümkün olmamalıdır. Zira, bu sözler eleştiriye cevap olmaktan çok muhatabı aşağılayan, hatta azarlayan sözlerdir.
"Sevsinler seni..." sözü haddini bilmeyen, bulunduğu mevki ve seviyeyi aşan, boynundan büyük işlere girişen kişiler için onlara haddini bildirmek, yerini ve mevkiini hatırlatmak, kişiyi incitmek amacıyla kullanılır.
"Yazıklar olsun..." sözünü ise kişi büyük emek verdiği, çok yardımcı olduğu, büyük imkánlar sağladığı halde kendisine vefasızlık eden kişiye karşı kullanır.
Yerini bulduğunda bu söz incitici olmaktan çok ders veren bir söz olur.
Başbakan, aralarında nasıl bir ilişki var ki Fehmi Koru’yu vefasızlıkla suçluyor, ben bilmiyorum ama yine de ayıp ettiğini düşünüyorum.
Zira, bu sözler apaçık "Beni eleştiremezsin" anlamına gelmektedir, zira Koru, Başbakan’a ne hakaret ediyor, ne de bir ayıbını yüzüne vuruyor, sadece eleştiri hakkını kullanıyor.
Başbakan’ı yadırgamamak mümkün değil!
* * *
Ancak, ben Fehmi Koru’nun bu acı sözlere gösterdiği tepkiyi de çok yadırgadım.
Başbakan bir süre önce Aydın Doğan’a kızıp bizler için, "Senin maaşlı köşe yazarların, silahşorların var... Benim yok" dediğinde Doğan Grubu’nda çalışan hemen tüm köşe yazarları bu hakarete çok ağır cevaplar vermişlerdi. Ben köşemde Başbakan’a, "Recep Tayyip Erdoğan! Değil Başbakan, padişah olsan dahi Aydın Doğan’ın gazetelerinde çalışan köşe yazarlarına hakaret edemezsin. Evet, biz Aydın Doğan’ın gazetelerinin maaşlı köşe yazarlarıyız ama asla silahşorları değiliz. Bildiğin somut bir olay varsa, isim ver" diyerek seslenmiştim. ("Başbakan, bize hakaret edemezsin"-09.08.08)
* * *
Ben, Fehmi Koru’dan da sadece insani nedenlerle benzer bir tepki bekledim. Halbuki o, "Ben siyaset adamını eleştirebiliyorsam, ona da beni eleştirme hakkını veriyorum demektir... Bunun tersi, yıllardır kaçındığım bir ilişki tarzıdır zaten" (Yeni Şafak-09.11.08) diyerek Başbakan’ın tepkisindeki incitici, hatta azarlayan tarzı görmezlikten geliyor.
TRT’deki "Politik Açılım" programında verdiği tepkide ise Fehmi Koru’nun, Erdoğan’ın sözlerini anlayışla karşılayabildiğini dahi görüyoruz:
"Herkesin belli üslubu var. Tayyip Erdoğan’ın üslubu bu. Bu üslubun arkasında bizleri olağanüstü rahatsız edici bir şey aramamak lazım."
Ben şimdi Başbakan’ın, Fehmi Koru’ya neden "Yazıklar olsun..." dediğini basbayağı merak etmeye başladım.
Ben bu zihin yapısını anlamıyorum
GAZETECİNİN asli görevi muhalefet yapmaktır. 4. kuvvet olarak hükümetlerin yakın takipçisi olmak, demokrasilerin ana motoru olan denetleme ve dengeleme görevi açısından çok önemlidir.
Tabii ki; gazeteci insaflı olmak zorundadır. Yalan söylememeli, yanlışında ısrar etmemeli, hele hele değil hakaret etmek, kimseyi rencide dahi etmemelidir.
Eleştirdiği siyasinin de bu eleştirilere cevap vermek en büyük hakkıdır; gazeteler cevap hakkını sadece siyasilere değil, hakkında haber veya yorum yapılan herkese tanımak zorundadır. Bu açıdan bakıldığında bir gazeteci olarak Fehmi Koru’nun Başbakan’ı eleştirmek sadece hakkı değil aynı zamanda da görevidir.
Koru’nun, "Obama gibi geldi, Bush gibi oldu" sözleri, bir gözlemi ve hatta belki de geç kalmış bir nazireyi yansıtmaktadır. Başbakan’ın da bu eleştiriye cevap vermek hakkıdır.
* * *
Ancak...
Başbakan’ın cevap verirken kullandığı, "Sevsinler seni, yazıklar olsun" sözlerini anlamak ve hazmetmek mümkün değildir, mümkün olmamalıdır. Zira, bu sözler eleştiriye cevap olmaktan çok muhatabı aşağılayan, hatta azarlayan sözlerdir.
"Sevsinler seni..." sözü haddini bilmeyen, bulunduğu mevki ve seviyeyi aşan, boynundan büyük işlere girişen kişiler için onlara haddini bildirmek, yerini ve mevkiini hatırlatmak, kişiyi incitmek amacıyla kullanılır.
"Yazıklar olsun..." sözünü ise kişi büyük emek verdiği, çok yardımcı olduğu, büyük imkánlar sağladığı halde kendisine vefasızlık eden kişiye karşı kullanır.
Yerini bulduğunda bu söz incitici olmaktan çok ders veren bir söz olur.
Başbakan, aralarında nasıl bir ilişki var ki Fehmi Koru’yu vefasızlıkla suçluyor, ben bilmiyorum ama yine de ayıp ettiğini düşünüyorum.
Zira, bu sözler apaçık "Beni eleştiremezsin" anlamına gelmektedir, zira Koru, Başbakan’a ne hakaret ediyor, ne de bir ayıbını yüzüne vuruyor, sadece eleştiri hakkını kullanıyor.
Başbakan’ı yadırgamamak mümkün değil!
* * *
Ancak, ben Fehmi Koru’nun bu acı sözlere gösterdiği tepkiyi de çok yadırgadım.
Başbakan bir süre önce Aydın Doğan’a kızıp bizler için, "Senin maaşlı köşe yazarların, silahşorların var... Benim yok" dediğinde Doğan Grubu’nda çalışan hemen tüm köşe yazarları bu hakarete çok ağır cevaplar vermişlerdi. Ben köşemde Başbakan’a, "Recep Tayyip Erdoğan! Değil Başbakan, padişah olsan dahi Aydın Doğan’ın gazetelerinde çalışan köşe yazarlarına hakaret edemezsin. Evet, biz Aydın Doğan’ın gazetelerinin maaşlı köşe yazarlarıyız ama asla silahşorları değiliz. Bildiğin somut bir olay varsa, isim ver" diyerek seslenmiştim. ("Başbakan, bize hakaret edemezsin"-09.08.08)
* * *
Ben, Fehmi Koru’dan da sadece insani nedenlerle benzer bir tepki bekledim. Halbuki o, "Ben siyaset adamını eleştirebiliyorsam, ona da beni eleştirme hakkını veriyorum demektir... Bunun tersi, yıllardır kaçındığım bir ilişki tarzıdır zaten" (Yeni Şafak-09.11.08) diyerek Başbakan’ın tepkisindeki incitici, hatta azarlayan tarzı görmezlikten geliyor.
TRT’deki "Politik Açılım" programında verdiği tepkide ise Fehmi Koru’nun, Erdoğan’ın sözlerini anlayışla karşılayabildiğini dahi görüyoruz:
"Herkesin belli üslubu var. Tayyip Erdoğan’ın üslubu bu. Bu üslubun arkasında bizleri olağanüstü rahatsız edici bir şey aramamak lazım."
Ben şimdi Başbakan’ın, Fehmi Koru’ya neden "Yazıklar olsun..." dediğini basbayağı merak etmeye başladım.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
Gila BENMAYOR
Ege’yi Diyarbakır’a nasıl taşıyacağız
AYVALIK
AYVALIK’ta bu yıl yüzler pek gülmüyor. Sonbahar sessizliğinin hüküm sürdüğü sokaklarda şöyle konuşmalar çalınıyor kulaklarımıza:
"Yağmurun bir türlü yağmaması zeytin ağaçlarını strese sokuyor."
Yağmur yağmıyor, ağaçlar bunalımda.
Ayvalık "Godot"u bekler gibi yağmuru bekliyor.
Küresel ısınmanın etkisiyle zeytin bu yıl daha erken olgunlaşmış, hasat tarihleri öne alınmış.
Ayvalık Ticaret Odası’nın bu yıl dördüncüsü düzenlediği artık gelenekselleşmiş "Zeytin Hasat Günleri"ndeyiz.
Ticaret Odası bu yıl bir değişiklik yapmış.
Panel yerine bir tek konuşmacı davet etmiş: Profesör Dr. Osman Müftüoğlu.
Gazetemizin yazarlarından Profesör Müftüoğlu tahmin edebileceğiniz gibi zeytinyağının sağlığımız için ne kadar faydalı olduğunu anlatıyor.
Zengin mutfağında zeytinyağının başrolde olması nedeniyle Ayvalık kalp ve damar hastalıklarının en az olduğu ilçemiz.
Müftüoğlu’nun şu cümlesini pek sevdim:
"Zeytin ağacı keyfinden uzun yaşamıyor. Çok güçlü bir şifa kaynağı olduğu için uzun yaşıyor".
Zeytinyağının nimetleri saymakla bitmez.
Bitmez ama dünyanın dördüncü ya da beşinci zeytinyağı üreticisi konumundaki Türkiye’de kişi başı tüketim ancak 1 kilo.
TANITIM KOMİTESİ NE YAPTI?
İşin ekonomik boyutunun yanı sıra sosyolojik boyutu da var.
Karadeniz, Anadolu’nun büyük bir bölümü zeytinyağına yabancı.
Müftüoğlu "Diyarbakır’a Ege’yi taşımak zorundayız" diyor.
Tam bu noktada Ayvalık Ticaret Odası’nın düzenlediği panele değinmek istiyorum.
Geçen yılın teması "Zeytinyağının Tanıtımı ve Pazarlanması" idi.
Rekoltenin önümüzdeki 5-6 yıl içersinde ikiye katlaması durumunda hem içerde, hem dışarıda zeytinyağının nasıl pazarlanacağı tartışmıştık.
Yunanistan’ın zeytinyağının tanıtımı için yılda 15 milyon euro, Türkiye’nin ise sadece 500 bin dolar harcadığı konuşulmuştu.
Dış Ticaret Müsteşarlığı bünyesinde yeni kurulmuş olan Zeytin ve Zeytinyağı Tanıtım Komitesi iddialıydı.
Komite Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Sever dış ülkelerde reklam tanıtımından söz etmişti.
Komitenin bir yıl zarfında yurtdışında fuarlara katılım dışında nasıl bir tanıtım stratejisi izlendiği konusunda bilgim yok.
Ancak iç tüketime yönelik fazla bir tanıtım yapılmadığı gün gibi ortada.
"Fındık kampanyası" gibi ses getiren bir kampanya ne gördüm, ne de duydum
Ayvalık’ta ilginç bir öneri ortaya atıldı:
"Profesör Müftüoğlu, aynen Ayvalık’ta yaptığı gibi Anadolu’nun çeşitli illerinde zeytinyağının faydalarını anlatan konuşmalar yapsın".
TOBB şemsiyesi altında düzenlenebilir bu tür konferanslar.
İçerde zeytinyağı tüketimini arttırmak için bu son derece etkin bir yol olabilir.
İki sorun: Destek primi ve beyaz teneke
PROFESÖR Müftüoğlu’nun son derece aydınlatıcı konuşmasından önce Ayvalık Ticaret Odası Başkanı Rahmi Gençer zeytinyağcıların sorunlarına kısaca değiniyor.
Sorunlardan biri çiftçilere destek primi meselesi.
Tarım Bakanlığı bu sezon primi geçen yıla göre kilo başı 1 kuruş arttırarak 21 yeni kuruş yapmış.
Oysa Meclis’teki Zeytinyağı Araştırma Komisyonu destek primi olarak 1 YTL önermiş.
Avrupa Birliği ülkelerinde çiftçiler kilo başına 1.32 euro alıyor.
Aradaki fark dağ gibi.
Diğer sorun "beyaz teneke" yani markasız satılan ve içine ayçiçeği, pamuk yağı gibi daha ucuz yağlar karıştırılan zeytinyağı sorunu.
Türkiye’de üretilen zeytinyağının sadece 35 tonu markalı.
"Çoğrafi İşaretleme" almayı başaran Ayvalık Ticaret Odası bu konuda çok hassas.
Rahmi Gençer "Haksız bir rekabetle karşı karşıyayız. Zeytinyağına başka yağlar karıştıranlar kazançlı çıkıyor" diyor.
Tarım Bakanlığı’nın kontrol mekanizmasını devreye sokmasını istiyor.
Peki içine başka yağlar karıştırılmış "beyaz tenekeler" kimlere satılıyor?
Lokantalara, otellere yani neticede biz tüketiciler de aldatılıyoruz.
Zeytinyağcıların çatı örgütü Tanıtım Komitesi’nde yok
PROFESÖR Müftüoğlu’nun konuşmasından sonra zeytin hasadı için bir çiftliği gezdiğimiz sırada telefonum çalıyor.
Arayan Dış Ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen.
İstanbul’daki Dünya Ekonomik Forumu’nun "Yeni İpek Yolu" oturumuna neden katılamadığını izah etmek için aramış.
Tesadüfün böylesi. Az önce Tüzmen’in kulaklarını çınlatmışız.
Zira Ege Zeytin ve Zeytinyağı İhracatçılar Birliği’nin Mersin, Mut’ta düzenlediği "Zeytin Hasat Günleri"ne katılmış.
Aynı tarihlerde iki zeytin hasadı kafaları karıştırıyor.
Tüzmen tercihini Mersin’den yana koymuş.
Tüzmen ile konuşurken o sırada yanımda olan "Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi" UZZK Başkanı Mustafa Tan telefonu rica ediyor.
Bakana iki şey soruyor: Neden UZZK gibi zeytinyağcıların çatı örgütü Tanıtım Komitesi’nde yok?
Türkiye Uluslararası Zeytinyağı Konseyi’ne ne zaman yeniden üye olacak?
1998 yılında çıktığımız konseye bizim dışımızda, dünyada zeytinyağı üreten tüm ülkeler dahil.
Konseye üye olmayınca, zeytinyağıyla ilgili politikasında söz sahibi olamıyorsunuz haliyle.
Bir soru da benden:
Peki Türkiye’nin zeytinyağı politikasında kim söz sahibi?
Ege’yi Diyarbakır’a nasıl taşıyacağız
AYVALIK
AYVALIK’ta bu yıl yüzler pek gülmüyor. Sonbahar sessizliğinin hüküm sürdüğü sokaklarda şöyle konuşmalar çalınıyor kulaklarımıza:
"Yağmurun bir türlü yağmaması zeytin ağaçlarını strese sokuyor."
Yağmur yağmıyor, ağaçlar bunalımda.
Ayvalık "Godot"u bekler gibi yağmuru bekliyor.
Küresel ısınmanın etkisiyle zeytin bu yıl daha erken olgunlaşmış, hasat tarihleri öne alınmış.
Ayvalık Ticaret Odası’nın bu yıl dördüncüsü düzenlediği artık gelenekselleşmiş "Zeytin Hasat Günleri"ndeyiz.
Ticaret Odası bu yıl bir değişiklik yapmış.
Panel yerine bir tek konuşmacı davet etmiş: Profesör Dr. Osman Müftüoğlu.
Gazetemizin yazarlarından Profesör Müftüoğlu tahmin edebileceğiniz gibi zeytinyağının sağlığımız için ne kadar faydalı olduğunu anlatıyor.
Zengin mutfağında zeytinyağının başrolde olması nedeniyle Ayvalık kalp ve damar hastalıklarının en az olduğu ilçemiz.
Müftüoğlu’nun şu cümlesini pek sevdim:
"Zeytin ağacı keyfinden uzun yaşamıyor. Çok güçlü bir şifa kaynağı olduğu için uzun yaşıyor".
Zeytinyağının nimetleri saymakla bitmez.
Bitmez ama dünyanın dördüncü ya da beşinci zeytinyağı üreticisi konumundaki Türkiye’de kişi başı tüketim ancak 1 kilo.
TANITIM KOMİTESİ NE YAPTI?
İşin ekonomik boyutunun yanı sıra sosyolojik boyutu da var.
Karadeniz, Anadolu’nun büyük bir bölümü zeytinyağına yabancı.
Müftüoğlu "Diyarbakır’a Ege’yi taşımak zorundayız" diyor.
Tam bu noktada Ayvalık Ticaret Odası’nın düzenlediği panele değinmek istiyorum.
Geçen yılın teması "Zeytinyağının Tanıtımı ve Pazarlanması" idi.
Rekoltenin önümüzdeki 5-6 yıl içersinde ikiye katlaması durumunda hem içerde, hem dışarıda zeytinyağının nasıl pazarlanacağı tartışmıştık.
Yunanistan’ın zeytinyağının tanıtımı için yılda 15 milyon euro, Türkiye’nin ise sadece 500 bin dolar harcadığı konuşulmuştu.
Dış Ticaret Müsteşarlığı bünyesinde yeni kurulmuş olan Zeytin ve Zeytinyağı Tanıtım Komitesi iddialıydı.
Komite Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Sever dış ülkelerde reklam tanıtımından söz etmişti.
Komitenin bir yıl zarfında yurtdışında fuarlara katılım dışında nasıl bir tanıtım stratejisi izlendiği konusunda bilgim yok.
Ancak iç tüketime yönelik fazla bir tanıtım yapılmadığı gün gibi ortada.
"Fındık kampanyası" gibi ses getiren bir kampanya ne gördüm, ne de duydum
Ayvalık’ta ilginç bir öneri ortaya atıldı:
"Profesör Müftüoğlu, aynen Ayvalık’ta yaptığı gibi Anadolu’nun çeşitli illerinde zeytinyağının faydalarını anlatan konuşmalar yapsın".
TOBB şemsiyesi altında düzenlenebilir bu tür konferanslar.
İçerde zeytinyağı tüketimini arttırmak için bu son derece etkin bir yol olabilir.
İki sorun: Destek primi ve beyaz teneke
PROFESÖR Müftüoğlu’nun son derece aydınlatıcı konuşmasından önce Ayvalık Ticaret Odası Başkanı Rahmi Gençer zeytinyağcıların sorunlarına kısaca değiniyor.
Sorunlardan biri çiftçilere destek primi meselesi.
Tarım Bakanlığı bu sezon primi geçen yıla göre kilo başı 1 kuruş arttırarak 21 yeni kuruş yapmış.
Oysa Meclis’teki Zeytinyağı Araştırma Komisyonu destek primi olarak 1 YTL önermiş.
Avrupa Birliği ülkelerinde çiftçiler kilo başına 1.32 euro alıyor.
Aradaki fark dağ gibi.
Diğer sorun "beyaz teneke" yani markasız satılan ve içine ayçiçeği, pamuk yağı gibi daha ucuz yağlar karıştırılan zeytinyağı sorunu.
Türkiye’de üretilen zeytinyağının sadece 35 tonu markalı.
"Çoğrafi İşaretleme" almayı başaran Ayvalık Ticaret Odası bu konuda çok hassas.
Rahmi Gençer "Haksız bir rekabetle karşı karşıyayız. Zeytinyağına başka yağlar karıştıranlar kazançlı çıkıyor" diyor.
Tarım Bakanlığı’nın kontrol mekanizmasını devreye sokmasını istiyor.
Peki içine başka yağlar karıştırılmış "beyaz tenekeler" kimlere satılıyor?
Lokantalara, otellere yani neticede biz tüketiciler de aldatılıyoruz.
Zeytinyağcıların çatı örgütü Tanıtım Komitesi’nde yok
PROFESÖR Müftüoğlu’nun konuşmasından sonra zeytin hasadı için bir çiftliği gezdiğimiz sırada telefonum çalıyor.
Arayan Dış Ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen.
İstanbul’daki Dünya Ekonomik Forumu’nun "Yeni İpek Yolu" oturumuna neden katılamadığını izah etmek için aramış.
Tesadüfün böylesi. Az önce Tüzmen’in kulaklarını çınlatmışız.
Zira Ege Zeytin ve Zeytinyağı İhracatçılar Birliği’nin Mersin, Mut’ta düzenlediği "Zeytin Hasat Günleri"ne katılmış.
Aynı tarihlerde iki zeytin hasadı kafaları karıştırıyor.
Tüzmen tercihini Mersin’den yana koymuş.
Tüzmen ile konuşurken o sırada yanımda olan "Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi" UZZK Başkanı Mustafa Tan telefonu rica ediyor.
Bakana iki şey soruyor: Neden UZZK gibi zeytinyağcıların çatı örgütü Tanıtım Komitesi’nde yok?
Türkiye Uluslararası Zeytinyağı Konseyi’ne ne zaman yeniden üye olacak?
1998 yılında çıktığımız konseye bizim dışımızda, dünyada zeytinyağı üreten tüm ülkeler dahil.
Konseye üye olmayınca, zeytinyağıyla ilgili politikasında söz sahibi olamıyorsunuz haliyle.
Bir soru da benden:
Peki Türkiye’nin zeytinyağı politikasında kim söz sahibi?
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
Taha Akyol
Atatürk'ü okumak-2
TARIK Zafer Tunaya, bizde yakın dönem tarihçiliğinin bilimsel bakımdan kurucu ismidir. Metodunu şöyle formüle etmiştir:
"Atatürk'ten olaylara değil, olaylardan Atatürk'e gitmek!"
Bu metot bizi, Atatürk'ün herhangi bir politikasına, eylemine veya söylemine mistik veya ****fizik mucizeler gibi bakmaktan kurtarır, "siyasi tarih" metotlarıyla bakmamızı sağlar.
Böyle yaptığımız zaman Atatürk'ü "tarihsel" gerçekliğiyle ve insan olarak tanımaya başlarız.
Fakat bizde "inkılap tarihi" yazımında genelde tersi yapılmış, Atatürk bir "siyasi itikat" haline getirilerek tarihe de bu itikat açısından bakılması istenmiştir.
Elbette tarihe bakışta siyasi inanışlar önemlidir ama bu, öğrenme ve sorgulama melekelerimizi köreltmemelidir!
"Böyle inkılap tarihi okutacağımıza hiç okutmayalım" sözü merhum Tunaya'nındır.
Mesela Nutuk
Milli Mücadele'yi ve devrimleri incelemede Nutuk en önemli kaynaklardan biridir. Ama gizli ve açık Meclis zabıtları, arşiv belgeleri, İnönü, Karabekir, Rauf Orbay gibi diğer liderlerin, hatta Kılıç Ali falan gibi ikinci sınıf adamların anılarını da incelemek gerekir. Ancak bu şekilde "olaylardan hareketle" Atatürk araştırılabilir.
Ancak bu şekildeki "siyasi tarih" araştırmalarıyla, Atatürk'ün değişik dönemlerdeki politikaları ve görüşleri kavranabilir.
Bunun tersine, "Nutuk'tan hareketle tarihe bakmak" yoluna gidilirse, yapılageldiği gibi, tarih kitapları kuru bir tekrarcılıktan, bir 'ululaştırma' edebiyatından öteye geçemez.
Basit bir örnek: Milli Mücadele'de Sovyetler'den alınan para ve silah yardımı ile siyasi destek çok önemlidir; Atatürk bunu sağlamak uğruna komünizmi öven konuşmalar bile yapmıştır!
Atatürk'ün Milli Mücadele'deki İslam siyaseti de fevkalade önemlidir.
Ama 1927'de okuduğu Nutuk'ta Gazi bunlardan hiç bahsetmez! Neden?
Bunun cevabı "siyasi tarih"te bulunabilir.
Tarih disiplini
Türkiye'deki İngiliz Büyükelçisi George Clerk 31 Aralık 1927'de Londra'ya şu telgrafı çekmişti:
"Gazi, İngiltere'nin de desteğiyle ülkesini Batılılaştırmaya kararlı, aynı zamanda Rusya ile de iyi geçinmek istiyor. Türkiye, Musul sorununda yenilgiyi kabullenmiş ve yüzünü Batı'ya çevirmiştir."
Milli Mücadele'de komünizmin erdemlerinden, İslamın mürşitliğinden bahseden Gazi, Ekim 1927'de okuduğu Nutuk'ta ise bunlardan hiç bahsetmez; Nutuk'ta "emperyalizm" kelimesi bile geçmez.
Gazi daha Zafer'den hemen sonra "Batı'ya yönelmiş Türkiye" diye konuşmaya başlamıştı
İç politika bakımından, Gazi, Nutuk'ta Karabekir gibi Milli Mücadele liderlerini çok ağır bir dille suçlamıştır... Nutuk'ta bu suçlamaları yapmadan, "Takrir-i Sükûn" rejimini, Karabekir ve arkadaşlarının tutuklanmasını kamuoyuna başka türlü izah edebilir miydi?
İnönü'ye göre de Atatürk Nutuk'u sonraki bir tarihte okusaydı eski arkadaşlarını böyle suçlamazdı. Zaten 1930'larda bu arkadaşlarına ilişkin görüşleri hayli yumuşamış, bazılarıyla tamamen barışmıştır.
Şartlar ne kadar önemli, görüyorsunuz.
Falih Rıfkı Atay'ın da Nutuk'a bakışı böyledir.
Atatürk, eylem ve söylemleriyle değişik kaynaklardan mukayeseli bir biçimde ve siyasi tarih biliminin disipliniyle incelendiğinde daha iyi anlaşılır.
"Fikri hür, irfanı hür" olmak da bunu gerektirir.
Atatürk'ü okumak-2
TARIK Zafer Tunaya, bizde yakın dönem tarihçiliğinin bilimsel bakımdan kurucu ismidir. Metodunu şöyle formüle etmiştir:
"Atatürk'ten olaylara değil, olaylardan Atatürk'e gitmek!"
Bu metot bizi, Atatürk'ün herhangi bir politikasına, eylemine veya söylemine mistik veya ****fizik mucizeler gibi bakmaktan kurtarır, "siyasi tarih" metotlarıyla bakmamızı sağlar.
Böyle yaptığımız zaman Atatürk'ü "tarihsel" gerçekliğiyle ve insan olarak tanımaya başlarız.
Fakat bizde "inkılap tarihi" yazımında genelde tersi yapılmış, Atatürk bir "siyasi itikat" haline getirilerek tarihe de bu itikat açısından bakılması istenmiştir.
Elbette tarihe bakışta siyasi inanışlar önemlidir ama bu, öğrenme ve sorgulama melekelerimizi köreltmemelidir!
"Böyle inkılap tarihi okutacağımıza hiç okutmayalım" sözü merhum Tunaya'nındır.
Mesela Nutuk
Milli Mücadele'yi ve devrimleri incelemede Nutuk en önemli kaynaklardan biridir. Ama gizli ve açık Meclis zabıtları, arşiv belgeleri, İnönü, Karabekir, Rauf Orbay gibi diğer liderlerin, hatta Kılıç Ali falan gibi ikinci sınıf adamların anılarını da incelemek gerekir. Ancak bu şekilde "olaylardan hareketle" Atatürk araştırılabilir.
Ancak bu şekildeki "siyasi tarih" araştırmalarıyla, Atatürk'ün değişik dönemlerdeki politikaları ve görüşleri kavranabilir.
Bunun tersine, "Nutuk'tan hareketle tarihe bakmak" yoluna gidilirse, yapılageldiği gibi, tarih kitapları kuru bir tekrarcılıktan, bir 'ululaştırma' edebiyatından öteye geçemez.
Basit bir örnek: Milli Mücadele'de Sovyetler'den alınan para ve silah yardımı ile siyasi destek çok önemlidir; Atatürk bunu sağlamak uğruna komünizmi öven konuşmalar bile yapmıştır!
Atatürk'ün Milli Mücadele'deki İslam siyaseti de fevkalade önemlidir.
Ama 1927'de okuduğu Nutuk'ta Gazi bunlardan hiç bahsetmez! Neden?
Bunun cevabı "siyasi tarih"te bulunabilir.
Tarih disiplini
Türkiye'deki İngiliz Büyükelçisi George Clerk 31 Aralık 1927'de Londra'ya şu telgrafı çekmişti:
"Gazi, İngiltere'nin de desteğiyle ülkesini Batılılaştırmaya kararlı, aynı zamanda Rusya ile de iyi geçinmek istiyor. Türkiye, Musul sorununda yenilgiyi kabullenmiş ve yüzünü Batı'ya çevirmiştir."
Milli Mücadele'de komünizmin erdemlerinden, İslamın mürşitliğinden bahseden Gazi, Ekim 1927'de okuduğu Nutuk'ta ise bunlardan hiç bahsetmez; Nutuk'ta "emperyalizm" kelimesi bile geçmez.
Gazi daha Zafer'den hemen sonra "Batı'ya yönelmiş Türkiye" diye konuşmaya başlamıştı
İç politika bakımından, Gazi, Nutuk'ta Karabekir gibi Milli Mücadele liderlerini çok ağır bir dille suçlamıştır... Nutuk'ta bu suçlamaları yapmadan, "Takrir-i Sükûn" rejimini, Karabekir ve arkadaşlarının tutuklanmasını kamuoyuna başka türlü izah edebilir miydi?
İnönü'ye göre de Atatürk Nutuk'u sonraki bir tarihte okusaydı eski arkadaşlarını böyle suçlamazdı. Zaten 1930'larda bu arkadaşlarına ilişkin görüşleri hayli yumuşamış, bazılarıyla tamamen barışmıştır.
Şartlar ne kadar önemli, görüyorsunuz.
Falih Rıfkı Atay'ın da Nutuk'a bakışı böyledir.
Atatürk, eylem ve söylemleriyle değişik kaynaklardan mukayeseli bir biçimde ve siyasi tarih biliminin disipliniyle incelendiğinde daha iyi anlaşılır.
"Fikri hür, irfanı hür" olmak da bunu gerektirir.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
Mehmet Ali Birand, bugünkü köşe yazısında Alevileri ve sorunlarını ele aldı.
İşte Birand'ın Posta gazetesinde yazdığı köşe yazısı Türk toplumunda, gereken ilgiyi görmeyen, çok önemli bir konumda bulunmalarına rağmen beklentileri karşılanamayan kesimlerden biri de alevilerdir. Devlet bugüne kadar beklentileri karşılamadı. Neden acaba? Sünni Devlet, Alevi leri kendine tehdit olarak mı görüyor?
Türkiye’nin “zenci leri” kimlerdir?
Bilmeyenler için anlatayım.
“Zenci” deyimi, ezilen , hor görülen, istekleri ve beklentileri görmezden gelinen kesimler veya kişiler için kullanılır.
Türkiye’de kendilerini zenci gören birkaç kesim vardır. Kürtler, Alevi ler ve dincilerin bir bölümü bu kategoriye girdiklerine inanırlar.
Dini beklentileri açısından “zenci ” muamelesi görenler Obama olarak Tayyip Erdoğan’ı görürler. Ancak, iktidar olduktan sonra, artık zenci likleri kalmadı. Maşallah, türbanla Üniversitelere ve resmi dairelere girememeleri dışında, beklentilerinin büyük bölümünü elde ettiler. Bırakın zenci liği, Beyaz Türkler statüsüne geçtikleri gibi, Obama Erdoğan’da artık Bush’laştı, yani eskiden mücadele ettiği Devletin yanına geçti. Devletin sesi oldu... Hedeflerine siyasi yoldan ulaştılar.
Kürtlerin bir bölümüne göre de, onların haklarına PKK sahip çıkıyor. PKK da ne yazık ki, terörü kullanıyor, masum insanları öldürüyor.
Geriye, Alevi ler kalıyor.
Türkiye’de, KONDA’nın araştırmasına göre, yaklaşık 6-7 milyon Alevi var. Rüzgarın yönü, devletin Alevi toplumunu bazen bağrına basmasına neden olur. Dinci akımlar köpürdüğü zaman, laik Türkiye’nin sigortası olarak nitelenirler.
Ancak, genelde kesin bir ayrımcılık vardır.
Devletin ağırlığı Sünni’lerin elindedir ve Sünni’ler Alevi leri hiç sevmezler. Müslüman olmadıklarını ileri sürerler. Hatta, küçültücü yakıştırmalar yaparlar. Alevi liği bir nevi, İslam dışı cemaat gibi görürler. Fırsat bulduklarında, Madımak’taki, Çorum’daki, Kahramanmaraş’taki gibi kıyıma uğramalarına dahi göz yumarlar. Sünni Devlet, Alevi leri General yapmaz. Vali derecesine dahi çıkartmaz. Üstelik, diyanet vasıtasıyla zorla Sünnileştirme politikası izler.
Alevi ler uzun yıllar bu baskıya boyun eğdiler.
“Zenci”liklerini kabul ettiler. 1980’den itibaren ise, haklarını arayan bir tutum takındılar.
Haklarını ararken de hiçbir zaman başkaldırıya , şiddete yönelmediler.
Her zaman barışçı şekilde hareket ettiler.
Ne araba yaktılar, ne dükkan taşladılar, ne de kepenk kapattılar.
Bildiriler yayınladılar...Demeçler verdiler. İktidarlardan defalarca tutulmayan sözler aldılar, ancak yine de sokaklara dökülmediler.
İşte artık bu durum değişiyor.
Alevi ler de ilk defa alana indiler. Bundan sonra, isteklerini daha yüksek sesle duyurmak isteyecekleri ortada.
AKP garip bir havada.
Başbakan bu yılın ocak ayında, herkesi şaşırttı. Son derece olumlu bir adım attı. Alevi lerin bazı beklentilerini karşılamaya hazır olduğu izlenimini verdi.
Sonra, ya vazgeçti veya unuttu.
İktidar ve devlet, artık Alevi leri eskisi gibi itip kakmıyor, ancak bu kesimin beklentilerine de sırt çeviriyor. Çok hata ediyorlar. Zira, Alevi ler bu Devletin gerçek sigortasıdırlar. Sabırlarını taşırmadan, ellerine taş-sopa almalarını beklemeden onlara sahip çıkmalıyız.
NE İSTİYORLAR?
Alevi lerin tek sorunu kendi aralarında ortak bir sesle konuşmamalarıdır. Sol-sağ bölünmesi onları önemli ölçüde zayıflatıyor. Tek sesle ve tek vücut ortaya çıkabilseler, çok daha etkili olabilecekler.
İstekleri ve beklentileri gruplara göre değişiyor. Liste çok uzun, ancak en temel taleplerini şöyle sıralayabiliriz:
Eşit muamele görmek:
Bundan daha doğal bir istek olamaz. Onlar da, her Türk vatandaşı gibi, General-Vali dahil, devletin her kademesinde rol almak, kabul görmek istiyorlar.
Zorunlu din derslerinin kaldırılması:
Bu da karşılanabilecek, hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararı uygulandığı taktirde, yerine getirilebilinecek bir istek. Alevi çocuğa zorla, inanmadığı Sünnilik öğretiliyor. Alevi ler de, bunun zorunlu değil, seçmeli olmasını arzuluyor. Haklılar.
Diyanet’in kapatılması:
En zor, hatta karşılanması imkansız bir talep. Bunun yerine diyanet’in Alevi leri kucaklaması için mücadele etseler çok daha etkili olurlar.
Cem evlerine yardım:
Alevi lerden alınan vergilerle bu devlet, diyanet aracılığıyla Sünniliği yayıyor. Alevi ler de haklı olarak tepki gösteriyorlar. Hiç değilse, vergilerinin kendi evlerine harcanmasını ve bu evlere yasal statü tanınmasını istiyorlar.
Alevi Toplum örgütlerinin tanınması:
Devlet Alevi leri tanımadığı gibi, örgütlerini de muhatap kabul etmiyor. Bazılarıyla görüşüyor, devletten yana tutum almayanlar dışlanıyor. Dergahların yönetimleri de Alevi örgütlere bırakılmıyor.
Madımak otelinin müzeleştirilmesi:
Sivas’taki Madımak otelinde canlı canlı 37 Aydının yakılması, tarihin en kanlı ve acı bir olayıdır. Eğer Türk devleti ve özellikle bugünkü iktidar, geçmişiyle barışmak istiyorsa, Alevi lerin bu en haklı beklentisini karşılar. Yüz karası bir olaydaki kanlı elleri temizler.
Özetle, Alevi leri tatmin edici adımlar atmak bu devletin ve iktidarın sorumluluğudur.
Bir ismi AliÂdir bir ismi Veli
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi