You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Köşeli Yazılar...

Köşeli Yazılar...

Posting Freak
Köşeli Yazılar...
Üzmez vakası![Resim: 2.jpg]

[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Daha 15 yaşına gelmemiş bir kız çocuğuna cinsel istismarda bulunan kişi, adıyla anılmayı bile hak edemez.

Ona kısaca “yaratık” demek gerekir.

Hüseyin Üzmez’in konumundan (Vakit Gazetesi yazarı) ve yaşından (76 yaşında) utanıp sıkılmadan 14 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla tutuklanması, olayın tiksindirici özelliği nedeniyle çoğumuzun unutmaya çalıştığımız, kendimize koruma duvarı ördüğümüz bir mesele oldu.

Nasılsa olay telefon dinlemeleri, tanık ifadeleri ve itiraflarla kaçarı, göçeri olmayacak biçimde bağlanmıştır.

Kanunlarımız da çocuklara yönelik cinsel suçları işleyenlere karşı hiç merhametli olmadığına göre adalet bu sapmış zavallıyı nasıl olsa ibret yaratacak şekilde cezalandıracaktır diye düşündük.

Ama güvendiğimiz dağlara kar yağdı.

Mahkeme, cinsel istismara uğrayan kızın beden ve ruh sağlığının bozulmadığına dair verilen Adli Tıp raporuna dayanarak Hüseyin Üzmez’i cezaevinden çıkardı.

Cevabı zor sorular

Üzmez’in tahliye haberi toplumsal bir deprem yaratmıştır.

Kamu vicdanı isyan halindedir.

Mağdur kızın durumu ile ilgili Adli Tıp raporu nasıl 40 günde hazırlanmıştır?

Benzer vakalarda iki yıla yakın gözetim süreleri gerekirken, bu raporu veren ihtisas komisyonunun altı üyesi, nasıl oybirliği halinde bu kızın Hüseyin Üzmez’in eyleminden zarar görmediğine karar verebilmişlerdir?

Normal olarak cinsel istismar zaten ağır ceza gerektiren bir suç. Eğer bedensel ve ruhsal zarar verilmişse ceza ağırlaştırılmaktadır.

Yani Adli Tıp raporu sanık lehine çıksa da Hüseyin Üzmez’in serbest bırakılması bir gereklilik değildi.

Ayrıca mahkeme, raporun içeriği bir yana jet süratiyle hazırlanmış olmasına şüphe ile bakabilir ve tahliye kararını bu şüphelerinden arınacağı güne erteleyebilirdi.

Kamu vicdanı iki yönden rahatsız:

1. Çocuklara yönelik cinsel suçların şiddetle caydırılması gerekiyor. Buna ihtiyaç var. Fakat tahliye kararı ters etki yapacaktır.

2. Sanık din istismarı yapan, “Hapiste sanki Hac’da gibi yaşadım” diyecek kadar kutsala saygısız biridir. Din sömürüsünün bu derecesi bile ülkede prim mi yapacak?

Halk bundan şüpheye düşecektir.

Genç eş neden güldü?

Hüseyin Üzmez olayı ile ilgili tek teselli Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’nun bu meselede bakanlığının mağdur kızdan yana kendini taraf saydığını söylemesi ve tahliye kararına dayanak olan Adli Tıp raporuna itiraz edeceklerini açıklamasıdır.

Bakan Nimet Çubukçu’nun bu tepkisi meşrebine uyan suçluları koruma kötü huyu ile şöhret yapan AKP iktidarını Hüseyin Üzmez’e sessiz destek vermenin ağır ayıbından korumuştur.

İşin peşini bırakmamasını bekliyoruz.

Ek olarak benim şahsen takıldığım ve sırrının çözülmesini beklediğim bir resim var:

Hüseyin Üzmez’in tahliyesinden sonra onu cezaevinden alıp eve götüren 28 yaşındaki eşinin objektiflere yansıyan gülüşü ne ifade ediyor?

“Tüh rezil olduk” gülüşü değil bu.

Değilse ne olabilir?

Yaşı 76 da olsa hâlâ aktif bir kocaya sahip olmanın iftiharını mı yansıtıyor yoksa kocasına “sahip olduğundan fazla güç vehmedenler”le alay mı ediyor?

“Güleriz ağlanacak halimize” deyip geçemeyiz.

Bayan Üzmez’in tavrı, bu insanlık dışı suçun ayırdında olmayanların varlığını ironik ve dramatik bir şekilde gözümüze sokuyor!

Güngör Mengi
"Atatürk büyüktür, ruhu Ali’ dir"
Administrator
Köşeli Yazılar...
“Bir şey” bizi durduracak!

[Resim: 5.jpg]

Zıvanadan çıkmak” deyimini bugünler için kullanmasak, hangi gün için kullanırız bilmiyorum.

Sanki giderek hızlanan ve kontrolden çıkmış bir trenin içindeyiz.

Bir yere doğru son sürat gidiyoruz ama neresi olduğu belli değil.

“Bir şey” bu gidişi durduracak, er geç toslayacağız ama “bu şey” nedir, onu bilmiyorum. Bazı sezgilere sahip olsam bile burada yazabilecek kadar emin değilim.

Ama toplum zıvanadan çıktı.

Hatırlarsanız on yılı aşkın bir süredir bu köşede sürekli olarak “kutuplaşma” tehlikesinden söz ediyorum.

Herkesin ısrarla reddettiği ve görmezden geldiği “kutuplaşma” bugün en temel gerçeğimiz haline gelmedi mi?

Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin gelmedi mi?

Halk “Din, milliyetçilik ve etnisite” eksenlerinde üçe bölünmedi mi?

Mahalleler, basın, siyaset hatta yargı ayrışmıyor mu?

Bu hale geldikten sonra bir ülkeye “normal” diyebilir misiniz?

***


Toplum zıvanadan çıktı demem bununla da ilgili değil.

Değer ölçülerinin yitimi, ahlaki çöküntü ve “Kim ne derse desin, ben bildiğimi okur keyfime bakarım!” tavrıyla kendimize güzel bir cehennem yarattık.

Baksanıza 76 yaşındaki adam 14 yaşındaki kıza cinsel tacizde bulunuyor ve Adli Tıp kızın ruhsal bir zarar görmediğine karar veriyor.

Kızlarına acımasam “İnşallah bu olaylar sizin kızınızın başına gelir!” diyeceğim ama zavallı çocukların ne günahı var?

Ebeveynlerindeki eksikliğin bedelini niye onlar ödesin?

Ama Türkiye’nin mukaddesatçı kesimine bakın: Ne Allah’tan korkuyorlar, ne kuldan utanıyorlar.

14 yaşındaki kızı taciz eden adam hapisten çıkarıldıktan sonra “Ben gazeteci vurmuş adamım!” diye böbürlenerek dolaşıyor.

Kıza baskı yapılıp ifadesi geri aldırılıyor, zavallı kız ağlaya ağlaya daha önce söylediklerini inkâr ediyor.

Bir rüya görmüş de, rüyasında gerçeği söyle demişler de falan filan.

***


Antalya’da polis, motosiklet üstünde giden genci başından vurup öldürüyor.

Gençlerimizin canının ne değeri var?

Daha önce İzmir’de yine böyle bir çocuk öldürüldü de ne oldu?

Polislerin tabancalarını çekip istediğini vurmasına engel olacak bir otorite var mı?

Yok! O zaman elbette şiddet de yaygınlaşır, işkence de, gözaltında ölüm de.

***


İzmir’de Baran Tursun öldürüldüğü zaman İçişleri Bakanı’na bir açık mektup yazmış ve bu günahı üstlenmeyin demiştim.

Görüyorum ki değişen bir şey yok.

Bakanlar, giden canlardan dolayı hiçbir sorumluluk hissetmiyor.

***


Türkiye’de suçlar anormal bir hızla artıyor, toplum çıldırıyor, kutuplaşma almış başını gidiyor.

Ve işin kötüsü, bırakın bu gidişi durdurmayı, acısını yüreğinde derinden hisseden bile yok.

İktidarıyla, muhalefetiyle herkes vur patlasın çal oynasın derdinde!

Zülfü Livaneli
Administrator
Köşeli Yazılar...
Atatürk ’Mustafa’yı görse...

[Resim: 9.jpg]

DİYELİM ki Atatürk beyaz atının üzerinde çıkageldi, yanında İsmet Paşa, komutanları, yaverler...

Aşağıda Cumhuriyet Bayramı ve herkes "Mustafa"yı seyretmek için kuyruklarda.

Atatürk, İsmet Paşa’nın kulağına eğilerek:

"Şu arkada, elinde bazuka gibi boru olan, topçu neferi midir?.."

İsmet Paşa:

"Hayır Gazi Hazretleri, o Can Dündar, muharrir... Elindeki kamera aleti, hususiyeti sinema çeker..."

"Niye atlarımızın kıçını çekiyor?.."

"Buna ’insani boyut belgeseli’ diyorlar..."

Ata:

"İlke ve inkılaplar yönü ile de belgesel imal ederler mi bu fikriyatta olanlar?.."

"Sponsor lazım..."

"Sponsor bir nevi milli şuur gibi bir şey midir?.."

İsmet Paşa:

"Hayır Gazi Hazretleri, parayı veren... Parayı kim veriyorsa, şuur o cihette nüks etmektedir..."

Atatürk:

"Pekiiii... Aziz milletimiz sinemaya girip, aziz askerlerimizin cephelerde elde ettikleri muazzam zaferleri vefa hissiyatları içinde mi seyretmekte?.."

İsmet Paşa:

"İnsani yön belgeseli hesabıyla bakmaktadırlar, gece karanlıkta önderimiz ne yapmakta..."

Ata:

"O karanlık gecelerde uykusuz kalıp bir hür vatan yaratma sancılarımın acısını anlamışlar demek ki..."

İsmet Paşa fısıldayarak:

"Hayır, bir oturuşta büyük rakı içtiğiniz, gece karanlıktan korktuğunuz ima edilmekte..."

Atatürk hüzünle:

"Buna asıl aydınlıktan korkan hilafetçiler sevinecekler... Onlar hálá dergáhlarında oturuyorlar mı İsmet?..."

İsmet Paşa:

"Hayır Gazi Hazretleri, devletin tepesinde oturuyorlar..."

"Peki, Cumhuriyet Bayramı diye neyi kutlamaktadır bu millet..."

İsmet Paşa:

"Cumhuriyetten geri kalanını..."

Atatürk, atını çevirir:

"Gidelim Paşa..."

Bekir Coşkun
Senior Member
Köşeli Yazılar...
Büyük oyunun son perdesi: Mustafa! - İsmet SOLAK

12 EYLÜL darbesinin ertesi sabahı, rahmetli Halil Tekin Bucaklı’yı ziyaret ettim:

“Halil bey amca, Demirel gitti diye sevinenler var. ama, biliyorum ki Demirel’i bu ülke mumla arayacak. Bu darbe ülkemizi Atatürkçü çizgiden iyice saptırabilir!”

Kenan Evren o sırada TV’de konuşuyordu. Ve Atatürk ile söze başlıyor, Atatürk ile bitiriyordu. Halil Bey, 28 yıldır görmediği gözleriyle sanki geleceği süzüyordu:

“Bana da öyle geliyor çocuk.. Sonunda, ‘Atatürk, Atatürk’ diye, diye bunlar bu defa Atatürk’ü gerçekten öldürecekler. Gidişatı hiç beğenmiyorum..”

Halil Bey, uzaktan akrabamdı. Eski mektupçu ve Halkevi başkanlarındandı… 1913 yılının Mülkiye mezunu ve döneminin en çalışkanı.. Sırlarıyla öldü:

“Ben Atatürk’ün en yakınında bulunmuş, isimsiz beş sınır neferinden biriyim. Ama, benim neler yaptığımı sorma çocuk. Bu sır benimle toprağa girecektir. Yeter ki, o büyük dehanın izinden ayrılma, onu anla, anlat.. tanı ve tanıt. Mesele burada..”

Kemalist olmamda çok büyük katkısı olan Halil Tekin Bucaklı, 12 Eylül’den bir hafta sonra ani bir şeker koması sonuçunda hayata gözlerini yumdu.

O zaman söylediklerini şimdi görüyor ve yaşıyoruz.. Çünkü Atatürk, 12 Eylül’den sonra yıpratılmaya başlandı. Hem ilkelerinden sapıldı, hem devrimlerinden koparıldı.

Anayasa ile zorunlu din dersleri konuldu. Tarikat ve cemaatler Tevhidi Tedrisat’ı, yani Eğitim Birliği Yasasını deldiler. Çiğneyip geçtiler. Devrimin en büyük güvencesi olan ve Cumhuriyet’in emanet edildiği gençlerimizi çalmaya başladılar. Onlara gizli evlerde, özel yurtlarda ve kurslarda eğiterek tam bir Atatürk düşmanı haline getirdiler. Sonraki dönemlerde, yetersiz iktidarların yardımı ile iyice azdılar.

Artık Büyük Oyunun senaryoları tek-tek uygulamaya konuluyor. Sonuncusu ise Can Dündar tarafından yazılan ve filme çekilen Mustafa filmi.. Öyle bir tanıtım ve o denli ustaca propagandası yapıldı ki, bir an önce bilet bulup seyretmek istedim.

Keşke seyretmeseydim. Keşke sinemaya gitmeseydim. O ne korkunç kötüleme öyle!

Nasıl eli vardı da, tüm dünyanın arkasından ağladığı bir dehayı “Aciz, alkolik, dinsiz, ataist, diktatör ve şehvet düşkünü bir yalnız adam” gibi gösterdi?

Evet, evet.. Aynen böyle.. 46 yıllık meslek hayatımda hiç sapmadım, hep Atatürkçü oldum. O’nun ilke ve devrimlerine ödünsüz sahip çıktım. Bu yüzden zorlu yıllar geçirdim. İşimden kovuldum. Ama, asla dönmedim ve kesinlikle ödün vermedim.

Benim okuyucularım bilirler ki, sürekli Atatürk ile ilgili araştırmalar yaparım, Onunla ilgili yayınları izler, bütüncül Atatürk’ü o günlerden bu günlere taşımaya çabalarım.

Can Dündar’ın yansıttığı bir Mustafa ile hiç karşılaşmadım.

Ne böyle bir Mustafa vardı, ne Mustafa Kemal olduktan sonra bu şekle dönüştü, ne de Mustafa Kemal Atatürk olarak böyleydi.

Can Dündar günümüzün siyasi koşullarına uygun bir Mustafa yaratmış. Atatürk düşmanları bu filmi mutlaka çok seveceklerdir. Zil çalıp oynayacaklardır. Ama, gerçeği bilenler de, Can Dündar’a sponsor olarak katkıda bulunmayan Türkcell’in ne denli haklı gerekçelere dayandığını anlamış oldular

Can, döndürüp dolaştırıp her fırsatta Mustafa’nın ne müthiş bir “diktatör” olduğunu kanıtlamaya, örneklemeye çalışıyor. Oysa,yabancı düşmanlar da aynı gerekçeyle onu küçük göstermek için çaba göstermişlerdi. Mustafa Kemal, neden diktatör olamadığını, nasıl asla olamayacağını örnekleriyle yanıtlamıştı. Neden oradan birkaç cümle alıntı yapmıyor? Çünkü, bu senaryo büyük oyunun bir parçası da ondan! Hangi büyük oyunun?

AB parlamentosu içinde, Hollandalı bir parlamenter yıllar önce başlattı bunu:

“Türkiye’nin Kemalizm’den kurtulması gerekir. Her yerde heykelleri, bütün resmi dairelerinde resimleri var. Bunları kaldırmak gerekir!”

İkinci Cumhuriyetçiler, Din simsarları, Ordu karşıtları, sol dönekler, devrim karşıtları, SOROZ çocukları elbirliği ile bu kampanyayı yürütüyorlardı. Ancak, başaramıyorlardı. Bu millet ne vatanından vazgeçiyordu, ne Atasından!

Şaşırıyorlardı ve soruyorlardı:

“Ne oluyor? Ne var? Nasıl bu kadar direnebiliyorlar?”

Bunu anlayamıyorlardı.. Türk Milletinin Atatürk’e sonsuz bağlılığını çözemiyorlardı. Oysa bunun perde arkası da önü de açık ve netti:

“Ne mi oluyor? Hiçbir şey yok. Milleti ve çocukları Atatürk’ün izinde. Ne mi var? Milleti Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkmanın nöbetinde.. Nasıl mı direniyor bu millet? Eee.. Bu da asil Türk Milletinin yüceliğinde..”

Can Dündar’ı sıradan bir muhabirken Meclis koridorlarına ben taşıdım. Yani onun ustasıyım. Mustafa filmini izlerken, kendimden de utandım. Ne kadar safmışım? Verdiğim emeklere yazıklar olsun. Vay Can be! Demek, Mustafa Kemal’i Devleti kurtarmak için Vahdettin Samsun’a gönderdi ha? Açıp Büyük Nutku okumak aklına gelmedi be Can?

Mustafa Kemal, kendisine bu imkanı bahşeden (!) Padişahına haksız yere mi “Alçak, hain” yaftalarını astı? Vahdettin, vatansever miydi? Mandacı mı?

Hatay sorunu için ölümü göze almış, tamam! Peki neler yapmış, nasıl yapmış?

Hatay, adını bulan ve koyan kimdir Can? Orada yaşayan insanlara Arap Uşağı falan diyen ve aşağılayan bilgisizlere, “Onlar Eti Türkleridir.. Dört bin yıllık Türk Yurdu nasıl kendi vatanının dışında kalır?” diyen kimdir? Dahası, İskenderun Sancağı olan topraklarda yaşayan Tayfur Sökmen’i, Gaziantep mebusu seçtirip TBMM’ye sokan kimdir? Gaziantep Valisi’ni bu sancağın topraklarına girmesi için görevlendiren kimdir? Belgelere baksana bir!

Gerçek Mustafa’yı neden arayıp bulmadın Can Dündar, neden?

Aşık Veysel’in bile, “Ardından Cemiyet-i Akvam ağladı” diye ağıt yaktığı Büyük Dehaya, milleti esaretten kurtaran ve Laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran bir kahramana, Devlet Adamına, Büyük Devrimciye nasıl kıydın Can Dündar, nasıl kıydın?

Demek, Mustafa dinsizdi ha?!

Çok cahilmişsin Can.. En azından gel, sor.. Bilenlerden öğrenebilirdin!

Mustafa Kemal küçülmez, ufalanıp giden sen olacaksın, bilesin!
Administrator
Köşeli Yazılar...
YILMAZ ÖZDİL..

Rakı


Neymiş efendim...

Atatürk rakı içiyormuş.

Aslandı o, aslan...

Aslan sütü içecek tabii.

*

Hadi siz "dönülmez akşamın ufkundayız" diye ince ince başlayın, ben de size yıllar önce yazdığım yazıyı anlatayım...

*

İçki yasaklanabilir.

Bence mahzuru yok.

Ama rakı asla...

Çünkü takunyalılar öyle zanneder ama, aslında "içki" değildir rakı.

*

Yurt sevgisidir örneğin...

İki tek attın mı, "n’olacak bu memleketin hali?" diye endişelenmezsin aksi olsa!

Tıp bazen çaresizdir...

O ilaçtır.

Gurbete bile iyi gelir.

*

Kontörsüz muhabbettir.

Büst gibi oturan adamın bile çenesini açar, gülümsetir. Kahkahadır. Acısıyla tatlısıyla hatıraları kaydeden hard disk’tir.

*

Botoks’tur bir nevi.

En kaknemi bile bir başka görünür gözüne... Çirkin kadın yoktur, az rakı vardır. İçilir, güzelleşilir.

*

Herkesin gençlik hatası olabilir... Bira içersin.

Sonradan para kazanıp tenise başlayınca, şarap içmeyi matah zannedersin. Amerika’da TIR şoförlerinin içtiği viskinin dublesine Etiler’de TIR parası ödersin, ayrı...

Kürkçü dükkánıdır.

Döner dolaşır, gelirsin.

*

Orhan Gencebay’dır.

Entel barlarda, sosyete kulüplerinde dinlemeye utanırsın... Ama hepimiz biliriz ki, ezbere bilirsin... İstediğin kadar ağız burun kıvır, altın plağı hep o alır.

Tatlıses’tir.

Realite’dir.

*

Çocuktur, ağlarsın.

*

Hele beyaz "p"eynir ile "k"avun olursa sağında solunda... Örgüttür.

PRK...

Ama bölücü değil, birleştirici örgüt.

Türk’ü de içer, Kürt’ü de, Laz’ı da, Çerkez’i de. Sor bak, Ermeni’si de, Rum’u da, Yahudi’si de.

*

AB’cidir...

Çünkü Rum öyle bir meze yapar ki, helali hoş olsun, Kıbrıs’ı veresin gelir!

*

Madem gıcıksın rakıya...

Neden balık avlıyorsun o zaman kardeşim?

Şerbetle mi yiyeceksin lüferi?

Ne anlamı var deniz börülcesinin, rokanın, radikanın, cibezin...

İnek miyiz biz?

*

Yanlış şiir okuyorsun...

Hapse giriyorsun.

(Üstüne, yanlış şair okuyorsun...)

*

Oku bak...

Ne diyor dünya güzeli Orhan Veli:

Şiir yazıyorum

Şiir yazıp eskiler alıyorum

Eskiler verip musikiler alıyorum

Bir de rakı şişesinde balık olsam...
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Köşeli Yazılar...
YALÇIN BAYER..

Ankara başkent ise İstanbul nedir?


TEORİK olarak Ankara’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olduğu resmi kayıtlara göre doğrudur, peki pratikte durum nasıldır?

Son bir-iki yıldır Türkiye Cumhuriyeti’nin dış ilişkileriyle ilgili uluslararası buluşmalar da İstanbul’a kaydırıldı; Başbakan’nın Dolmabahçe’de "ofisim" dediği, Tony Blair’in de yerinde bulduğu (hatta önerdiği söylenen) ofisi bir tür ’Başbakanlık’ oldu; iç ve dış toplantılar; genelkurmay başkanlarından tutun da kraliçelere, prenslere, devlet başkanlarına, başbakanlara kadar burada karşılanır, burada ağırlanır oldular.

İstanbul ’gayri resmi’ başkent konumundadır şu an.

Resmi başkent Ankara bu şekilde by-pass edilerek bir taşla iki kuş vuruluyor.

Bir yandan 85 yıldır Ankara’nın başkent olmasını içine sindiremeyen eski-yeni ’iç ve dış’ Osmanlıcılara göz kırpılırken, öte yandan da Anıtkabir devreden çıkarılarak, "Anıtkabir’e gitti, gitmedi", "Sap gibi durdu, durmadı" tartışmalarının üstüne de bir çizgi çekilmiş oluyor.

Bunlara bir de önümüzdeki aylarda Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınmasını ekleyin.

Ankara’ya ne kaldı?

Káğıt üzerinde bir başkentlik. Tabii bir de bu İstanbul’un gayri resmilik durumunun ’resmiyet’e dönüştürülmesi. O da bir dahaki seçimlerden sonraya inşallah!..

Yani Sayın Başbakan’ın deyimiyle "Yavaş yavaş, alıştıra alıştıra..."

Bakarsınız bu gidişle bir gün "Elveda 1. Cumhuriyet’in başkenti ANKARA; ver elini 3. Cumhuriyet’in payitaht-ı gergáh-ı muallası" demek durumuyla karşı karşıya kalıveririz...

(Öyle bir durumda tek tesellim ne olur biliyor musunuz? 2. Cumhuriyet’i görmek nasip olmadan kendilerini 3. Cumhuriyet’in kucağında bulacak olan şu ’bizim’ 2. Cumhuriyetçilerin durumu.)

Tabii bunlar bizim kişisel kuşkularımız, dileriz yanılıyoruzdur.

Bakarsınız sadece yaz sezonu programıdır.

Neyse şöyle bir ’fikir jimnastiği’ yapalım dedik. Şimdilerde ’beyin fırtınası’ mı diyorlar ne, ondan işte.

Hepsi bu.Aydoğan KEKEVİ

Kömür sırası mı, gıda bankası üyeliği mi

YÜKSEK Planlama Kurulu kararı uyarınca enerji KİT’lerinde ’Maliyet Bazlı Fiyatlandırma Mekanizması’ adıyla ve IMF ve ABD’ye verilen taahhütler uyarınca otomatik zam uygulamasına geçildi. Enerjide yeni bir döneme girildi; vatandaşın yaşamı daha çok kararacak! TMMOB Makina Mühendisleri Odası Başkanı Emin Korkmaz, bu yılda yapılan ilk dört zamla % 47.07 oranında gerçekleştirilen doğalgaz fiyat artışının dünkü % 23.85’lik zamla 11 ayda % 82.15 oranına ulaştığını belirtiyor. "Doğalgaz zammı ile bir ailenin elektrik dahil aylık toplam enerji gideri 208 YTL olacaktır" diyor.

En güzel sözü Tüketiciler Birliği Konya Şube Başkanı Mustafa Dinç söylüyor: "Yeter artık! Havlu atıyoruz. Bizler de kömür sırasına mı girelim, gıda bankalarına mı üye olalım!

Makyavel’e karşı bir Türk kadını!

DP Genel Başkan adaylığını ilan eden Nevval Sevindi, Habertürk’te dün sabah Oylum Talu’nun ’Burası Haftasonu’ programında Makyavel’e karşı Türk kadınının siyaset ve iktidardaki ağırlığını savundu.

Talu, Sevindi’ye siyasette erkek ağırlığının gelenek olduğunu ve 16. yüzyılda bile Makyavel’in "Kadınları siyasete sokmayın" dediğini anımsattı.

Sevindi ise Hıristiyan Batı kültürünü temsil eden Makyavel’in böyle diyebileceğini, ancak Türk kültüründe kadının iktidardaki rolü ve ağırlığının her zaman önemli olduğunu vurguladı. Sevindi, 15. yüzyılda Arap gezgin İbni Batuta’dan örnek verdi. Batuta’nın Orta Asya’daki Türk ülkelerinde hakan ve sultanın tahtta yan yana oturduğunu, barış ve savaş anlaşmalarını birlikte imzaladığını, hatta hakanın yokluğunda kadın sultanın ona vekálet ettiğini hayretle anlattığını nakletti. Makyavel’e karşı Türk kültürünü ve kadının önemini savunan Sevindi, DP Genel Başkanlığı konusunda da hayli iddialı olduğunu dile getirmiş oldu! Ama en ilginci de Vatan Gazetesi’ndeki dünkü sözleri:

"Hedefim partiye önce itibar kazandırmak. Erdoğan’ın alternatifi ben olacağım."

GSS’de Deli Dumrul hesabı

1 Ekim’den itibaren yürürlüğe giren Genel Sağlık Sigortası (GSS) Kanunu’na göre, devlet hastanelerine muayene için giden hastalar 3 YTL, fakülte hastanelerine gidenler 6 YTL, özel sağlık kurumlarına gidenler ise 10 YTL katkı payı ödüyorlar.

Bu tahsilatı da devlet adına ilaç aldıkları eczaneler yapıyor.

Şimdi burada üç sorun ortaya çıkıyor:

- Devletin tahsil etmesi gereken katkı payını eczaneler tahsil etmek zorunda kalarak vatandaşla her gün sorun yaşıyorlar. Üstüne üstlük eczacıların tahsil ettikleri % 20 ilaç katılım payı da ayrı bir sorun... Bu yüzden eczacılar, hastalarla her gün tartışmak zorunda kalıyor.

- Devletin alacaklarını özel bir kurum olan eczanelerin tahsil etmek zorunda kalması da ayrı bir sıkıntı yaratıyor.

- Üçüncüsü ise çok daha önemli... Ortada bir çifte standart var. Devlet hastanelerine giderken 3 YTL, özel sağlık kurumlarına giderken 10 YTL ödeniyor... Yani vatandaşa özel sağlık kurumunun yolu dolaylı olarak set çekilmiş oluyor.

Özel hastane ile devlet hastanesinin bu şekilde ayrıma tabi tutulması, hem Anayasa’ya, hem de serbest rekabet kurallarına aykırı bir durum değil mi?

Bu yüzden bir okurumuzun dediği gibi, "Özel hastanelerde yarın rehin kalınırsa, senet alınmaya başlanırsa hiç şaşmam!.."

Biliyor musunuz

ANKARA Büyükşehir Belediye Başkan adaylığına, AKP’li Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok’un, yaptığı hizmetleri Büyükşehir’in yıllık bütçesinin % 1’i kadar bir bütçeyle gerçekleştirdiğini belirterek, "Nasip olursa, büyükşehir belediye başkanlığı görevine geldiğimizde bu tabloya bakıp neler yapabileceğimizin tahayyül edilmesi lazım" dediğini...

GÜNÜN SÖZÜ

"Hálá utanmadan Mustafa Kemal’in rakısı ile uğraşmaktan ve bunu milletin önüne götürmek edepsizliğinden kurtulamadık."

(Prof. Yaşar Nuri Öztürk)
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Köşeli Yazılar...
AHMET HAKAN..

İşte budur


DİNİ bütün "annem" ile ömrü boyunca alnı secdeye gitmemiş Olcay Hanım...

Hayatını İslam davasına adamış emekli müftü "babam" ile bizim üst katta oturan katı laikçi emekli albay Emre Bey...

AKP’lileri "az sonra şeriatı getirecek adamlar" olarak gören eczacı Nuran Hanım ile gençliğinde Akıncılar Davası’ndan beş yıl mahpus yatmış Akif Abi...

Beş vaktine beş vakit katmasıyla maruf Hacı Mehmet Amca ile türbanlı gördüğünde öcü görmüş gibi olan Türkan Teyze...

Hatta...

Nimet Çubukçu ile Canan Arıtman...

Bir noktada buluşuverdiler:

"Şu Hüseyin Üzmez utanmaz ve de arlanmaz bir adamdır."

Ne güzel yahu... Ne hoş...

Demek ki katı ideolojik yaklaşımların bile yok edemeyeceği, son tahlilde bir insani duruş varmış...

Ne güzel yahu... Ne hoş...

Demek ki bir araya geldiklerinde beş saniye bile anlaşamayacak türden adamlar ve kadınlar, adı "Hüseyin Üzmez’in utanmazlığı" olan bir ortak paydaya sahip olabiliyorlar imiş...

Ne diyeyim?

Artık ölsem de gam yemem...

* * *

İşte bakın...

Sözüm ona kitlesel gazete olmaya doğru giden Zaman Gazetesi suspus olmuşken...

Güya "daha az dinci" imiş gibi yapan Star Gazetesi, geçiştirmişken...

"Yandaş medya"nın diğer unsurları, "aman bulaşmayalım" diye mevzii tutarken...

Vakit, tıynetine uygun bir şekilde tacize uğramış küçük kız için verilen "Adli Tıp raporu"nun ne kadar doğru olduğunu kanıtlamaya çaba gösterirken...

Dünkü Yeni Şafak, aslanlar gibi, hem de manşetten bodoslama girmiş olaya...

Cümle aynen şöyle:

"Utan be adam!"

Helal olsun sana Yeni Şafak...

Helal olsun sana Yeni Şafak’ın gözünü budaktan sakınmaz, Vakit denilen paçavranın yapacağı kötülüklerden korkmaz yayın yönetmeni Yusuf Ziya Cömert...

İşte budur!

* * *

Helal olsun size Yeni Şafak’çılar...

Kırılan kolun her zaman yen içinde kalmayacağını kanıtladınız...

"Tacizci bizden ise görmezden gelinir" şeklindeki sapık yaklaşımı darmadağın ettiniz...

Camiacı yaklaşımı bir tarafa bıraktınız...

Daha da önemlisi...

Hüseyin Üzmez’in her konuştuğunda, sadece laik yüzleri değil, İslamcı yüzleri de kızarttığını ispat ettiniz...

Laik olmanın, İslamcı olmanın...

AKP’yi desteklemenin, CHP’yi desteklemenin...

Çok dindar olmanın, az dindar olmanın...

Edepsizlik ve utanmazlık karşısında...

Bir anlamı olamayacağını gösterdiniz...

Midelerin bulanması için...

Müslüman olmanın gerekmediğini, insan olmanın yetip de arttığını kanıtladınız...

Ne diyeyim?

O "Utan be adam" manşetini atan elleriniz dert görmesin...

Allah size iki cihanda mutluluk bahşetsin...
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.