Padişah açılımı
Gazeteler yazdı...
Türkiye Büyük Millet Meclisi, tarihinde ilk kez bir padişah için, Sultan 1’inci Abdülmecid’in ölümünün 150’nci yıldönümü vesilesiyle anma töreni düzenliyor. Padişah tuğralı davetiyeler, milletvekillerine gönderildi. Anma töreni 17 Kasım’da Dolmabahçe Sarayı’nda yapılacak.
*
Kendini Atatürkçü zanneden gaz’teciler derhal gaza geldi haliyle... Vay efendim, Cumhuriyet’in yaş gününü kutlamıyorlarmış da, Abdülmecid’in ölüm yıldönümüne tören yapıyorlarmış filan.
*
Padişah Abdülmecid denilen o arkadaş...
Öleli kaç sene oldu?
Evet, 150 sene oldu.
*
Peki, hangi gün öldü?
26 Haziran.
Hangi gün doğdu?
25 Nisan.
Tahta hangi gün çıktı?
1 Temmuz.
*
E hani 17 Kasım?
*
Hep söylerim, yutysever’in salağı hain’den fazla zarar verir yurda... Güya cumhuriyetçi tipler Abdülmecid isimine sazan gibi atladı ama “17 Kasım”ın Abdülmecit’le falan alakası yoktur.
*
17 Kasım...
Mustafa Kemal için idam fermanı yazan Vahdettin’in Türkiye’den defolup gittiği gündür!
*
“Dersaadet işgal orduları başkumandanı General Harrington cenaplarına.. İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden, İngiltere devlet-i fahimanesine (yüce devletine) iltica ve bir an evvel naklimi taleb ederim efendim” diye dilekçe yazıp, hiç utanmadan, “halife-i müslimin” diye imzalayan Vahdetin’in, ingiliz işgal zırhlısının ambarına fare gibi saklanarak kaçtığı gündür!
*
Alenen..
Vahdettin’i anıyorlar.
*
Hazır, alayınız Dolmabahçe Sarayı’nda toplaşmışken... Mustafa Kemal’in son nefesini verdiği odada yapın bari töreninizi de, tam olsun.
Yılmaz Özdil
16 Kasım 2011
Köşeli Yazılar...
Konu Sahibi / Yazar
T U N Ç
Kategori / Forum
Güncel Olaylar
Yorumlar / Cevaplar
757
Okunma / Görüntüleme
278883
Köşeli Yazılar...
Köşeli Yazılar...
Padişah’ın selamı var
Dikkat sürem üç saniyedir, mevzuları don lastiği gibi uzatmayı sevmem, fena halde sıkılırım... Gel gör ki, Abdülmecid ayaklarıyla Vahdettin’i anmakta ısrar ettiklerine göre, mecburuz.
*
(Atatürk’e diktatör deyip, Abdülmecid’i demokrasi kahramanı ilan edenler, iyi okusun!)
*
Bi kaç sene önce...
atv Haber’i yönetirken, Osmanlı soyundan değerli arkadaşım Neslişah Evliyazade’den rica ettim, ha bire Vahdettin’e giydirmeme rağmen, zarif kızdır, annesini de çok severim, beni kırmadı, aracı oldu, rahmetli Osman Ertuğrul’u ilk ve son kez canlı yayına çıkardım.
*
Kimdi o?
Abdülhamid’in torunu.
Hanedan’ın reisi.
Saltanat devam etseydi, ’Dördüncü Osman’ veya ’Birinci Ertuğrul’ adıyla ’padişah’ olacaktı.
*
Çıktı, geldi.
Oturdu odama.
Taht yok tabii...
Anca koltuk verdik.
Hoş geldin...
Beş gittin filan.
’Ne içersiniz’ dedik.
’Çay lütfen’ dedi.
*
(Ayıptır söylemesi, bu gariban kardeşinizin padişah’a çay ısmarlamışlığı vardır yani... Hatta, muhabbet uzayınca, pek keyiflendi, bi çay daha istedi. ’Kusura bakma aga, maaşımızı İngiliz hazinesi ödemiyor’ diyemedik haliyle... ’Padişah’a şurdan demli bi çay daha kapın’ dedik.)
*
Neyse, sohbet bitti.
Haber saati geldi.
Geçti kamera karşısına, naklen...
Şunları söyledi.
*
’Ailem için çok kötü oldu ama, Türkiye kazandı. Türk olarak doğdum, Türk olarak öleceğim. Mustafa Kemal, Türk halkı için muhteşem bir liderdi. Atatürk olmasaydı, İstanbul olmazdı.’
*
Bunu diyen kişi, saltanat devam etseydi, Fatih’in, Kanuni’nin tahtında oturacak olan kişiydi.
*
Ne öfke, ne kin.
Sadece minnet vardı.
*
Atatürk’e sövmek için padişah’ı övmeye çalışan dangoz aydın tayfası... Saltanat devam etseydi, o sarayda marangoz bile olamazdı!
Yılmaz Özdil
17 Kasım 2011
Dikkat sürem üç saniyedir, mevzuları don lastiği gibi uzatmayı sevmem, fena halde sıkılırım... Gel gör ki, Abdülmecid ayaklarıyla Vahdettin’i anmakta ısrar ettiklerine göre, mecburuz.
*
(Atatürk’e diktatör deyip, Abdülmecid’i demokrasi kahramanı ilan edenler, iyi okusun!)
*
Bi kaç sene önce...
atv Haber’i yönetirken, Osmanlı soyundan değerli arkadaşım Neslişah Evliyazade’den rica ettim, ha bire Vahdettin’e giydirmeme rağmen, zarif kızdır, annesini de çok severim, beni kırmadı, aracı oldu, rahmetli Osman Ertuğrul’u ilk ve son kez canlı yayına çıkardım.
*
Kimdi o?
Abdülhamid’in torunu.
Hanedan’ın reisi.
Saltanat devam etseydi, ’Dördüncü Osman’ veya ’Birinci Ertuğrul’ adıyla ’padişah’ olacaktı.
*
Çıktı, geldi.
Oturdu odama.
Taht yok tabii...
Anca koltuk verdik.
Hoş geldin...
Beş gittin filan.
’Ne içersiniz’ dedik.
’Çay lütfen’ dedi.
*
(Ayıptır söylemesi, bu gariban kardeşinizin padişah’a çay ısmarlamışlığı vardır yani... Hatta, muhabbet uzayınca, pek keyiflendi, bi çay daha istedi. ’Kusura bakma aga, maaşımızı İngiliz hazinesi ödemiyor’ diyemedik haliyle... ’Padişah’a şurdan demli bi çay daha kapın’ dedik.)
*
Neyse, sohbet bitti.
Haber saati geldi.
Geçti kamera karşısına, naklen...
Şunları söyledi.
*
’Ailem için çok kötü oldu ama, Türkiye kazandı. Türk olarak doğdum, Türk olarak öleceğim. Mustafa Kemal, Türk halkı için muhteşem bir liderdi. Atatürk olmasaydı, İstanbul olmazdı.’
*
Bunu diyen kişi, saltanat devam etseydi, Fatih’in, Kanuni’nin tahtında oturacak olan kişiydi.
*
Ne öfke, ne kin.
Sadece minnet vardı.
*
Atatürk’e sövmek için padişah’ı övmeye çalışan dangoz aydın tayfası... Saltanat devam etseydi, o sarayda marangoz bile olamazdı!
Yılmaz Özdil
17 Kasım 2011
Köşeli Yazılar...
19 MAYIS NERENİZE BATTI ?
.
Sormazlar mı o zaman:
’Samsun’a çıkmadıysa niye biraz adama benziyorsun?..’
*
Samsun’a çıkışını kesiyorlar...
Ankara’ya gelişini kırpıyorlar...
Ortası, Sivas ve Erzurum Kongreleri kalıyor size...
*
İlkokul çocuklarını umreye götürme kararından birkaç gün sonra 19 Mayıs törenlerini kaldırmaları tabii ki rastlantı değil...
19 Mayıs; çağdaş insan demek...
19 Mayıs; peçesiz, çarşafsız, türbansız, külahsız, cüppesiz modern toplum demek...
19 Mayıs; özgür kadın demek...
19 Mayıs; kul olmayan erkek demek...
19 Mayıs; sesi çıkan gençler, sorusu olan çocuklar demek...
19 Mayıs; modern eğitim demek...
19 Mayıs; şeyhsiz, şıhsız, dergâhsız, medresesiz, tarikatsız, fetvasız laik devlet demek...
19 Mayıs; medeni hukuk demek...
19 Mayıs; müspet bilim, ilim demek...
19 Mayıs; uyanış demek...
19 Mayıs; özgüven demek...
19 Mayıs; dans demek...
19 Mayıs; şarkı demek...
19 Mayıs; müzik demek...
Ama tüm bunlar sana uymaz badem...
*
Ankara dışındaki illerde alan töreni yapılmamasının gerekçesi; çocukların derslere motivasyonunun bozulması, soğuk havalar ise...
Yıllardır ’Önlerinde hayvanları yatırıp gırtlaklarını kesmeyin, çocukların psikolojileri bozuluyor’ dedik duymadın da... Onurlu bir bağımsızlık savaşına adım attıkları günü dans ederek kutlamaları mı bozuyor çocukları?..
Ya da; Türkiye’nin en soğuk şehirlerinden Ankara’da çocuklar üşümüyor da, İzmir’de, Antalya’da, Mersin’de mi üşüyecekler?..
*
19 Mayıs; dünya uluslarının bağımsızlık ve modernleşme mücadelelerinin başlamasının da tarihidir...
Sen Amerika’nın deliğine girmişsin, sana uymuyorsa...
Bırak, onu örnek alan Japonlar kutlasın...
*
Ne yapalım...
Atatürk 19 Mayıs’ta ’Hava soğuk, üşütmeyelim sonra’ deyip Anadolu’ya çıkmasaydı da...
Adam yerine geçip, yıkacak bir şey de bulamayacaktın ya...
Bekir Coşkun
.
Sormazlar mı o zaman:
’Samsun’a çıkmadıysa niye biraz adama benziyorsun?..’
*
Samsun’a çıkışını kesiyorlar...
Ankara’ya gelişini kırpıyorlar...
Ortası, Sivas ve Erzurum Kongreleri kalıyor size...
*
İlkokul çocuklarını umreye götürme kararından birkaç gün sonra 19 Mayıs törenlerini kaldırmaları tabii ki rastlantı değil...
19 Mayıs; çağdaş insan demek...
19 Mayıs; peçesiz, çarşafsız, türbansız, külahsız, cüppesiz modern toplum demek...
19 Mayıs; özgür kadın demek...
19 Mayıs; kul olmayan erkek demek...
19 Mayıs; sesi çıkan gençler, sorusu olan çocuklar demek...
19 Mayıs; modern eğitim demek...
19 Mayıs; şeyhsiz, şıhsız, dergâhsız, medresesiz, tarikatsız, fetvasız laik devlet demek...
19 Mayıs; medeni hukuk demek...
19 Mayıs; müspet bilim, ilim demek...
19 Mayıs; uyanış demek...
19 Mayıs; özgüven demek...
19 Mayıs; dans demek...
19 Mayıs; şarkı demek...
19 Mayıs; müzik demek...
Ama tüm bunlar sana uymaz badem...
*
Ankara dışındaki illerde alan töreni yapılmamasının gerekçesi; çocukların derslere motivasyonunun bozulması, soğuk havalar ise...
Yıllardır ’Önlerinde hayvanları yatırıp gırtlaklarını kesmeyin, çocukların psikolojileri bozuluyor’ dedik duymadın da... Onurlu bir bağımsızlık savaşına adım attıkları günü dans ederek kutlamaları mı bozuyor çocukları?..
Ya da; Türkiye’nin en soğuk şehirlerinden Ankara’da çocuklar üşümüyor da, İzmir’de, Antalya’da, Mersin’de mi üşüyecekler?..
*
19 Mayıs; dünya uluslarının bağımsızlık ve modernleşme mücadelelerinin başlamasının da tarihidir...
Sen Amerika’nın deliğine girmişsin, sana uymuyorsa...
Bırak, onu örnek alan Japonlar kutlasın...
*
Ne yapalım...
Atatürk 19 Mayıs’ta ’Hava soğuk, üşütmeyelim sonra’ deyip Anadolu’ya çıkmasaydı da...
Adam yerine geçip, yıkacak bir şey de bulamayacaktın ya...
Bekir Coşkun
Köşeli Yazılar...
19 Mayıs Atatürk'ü an-ma bayramı
- Vapur hazır mı arkadaşlar?
- İyisi mi ertele Kemal abi…
- Nasıl yani?
- Güzel abim, yarın öbür gün çoluk çocuk üşür 19 Mayıs’ta… Başka mevsimde kurtar memleketi.
- Ağustosu mu beklesek?
- Çok sıcak olur be… Vıcık vıcık ter, üstüne soğuk gazoz mazoz, maazallah bademcikleri şişer.
- Temmuzda gidelim bari.
- Canım abim, milli eğitim falan kurucan, okul filan, kışın ders, yazın tatil, haziranda karneyi kapan anında vınn, yazın olmaz bu iş yani.
- Sömestrde gitsek…
- Umre var, oraya gitçekler.
- Aralığa çekelim…
- Kar yağar.
- Ocak da soğuk…
- Buz, buzz.
- Mart?
- Nevruz’dan haberin yok galiba, bakanlar valiler ateşten atlıycak, senle mi uğraşcaklar.
- Nisana alalım…
- Play-off var, statlar dolu, kutlama yapıcaz diye boşaltamayız, Lozan Antlaşması’na uysa bile, Dijitürk sözleşmesine aykırı olur, uefa’yla papaz oluruz valla.
- Eylülde gelsek…
- Yağmur yağar, ayaz da var, zatürree mi etçen çocukları.
- Ekim hiç olmazsa…
- O hiç olmaz… Padişah efendimizi anıcaz, ayıp olur şimdi o tarihte burnunu sokup araya girmen.
- Kasım?
- Ölücen zaten, onu kutluycaz.
- E gitmeyeyim o zaman…
- E gitme tabii, otur oturduğun yerde, salla başını al maaşını, sen mi kurtarıcan memleketi.
Yılmaz Özdil / HÜRRİYET
- Vapur hazır mı arkadaşlar?
- İyisi mi ertele Kemal abi…
- Nasıl yani?
- Güzel abim, yarın öbür gün çoluk çocuk üşür 19 Mayıs’ta… Başka mevsimde kurtar memleketi.
- Ağustosu mu beklesek?
- Çok sıcak olur be… Vıcık vıcık ter, üstüne soğuk gazoz mazoz, maazallah bademcikleri şişer.
- Temmuzda gidelim bari.
- Canım abim, milli eğitim falan kurucan, okul filan, kışın ders, yazın tatil, haziranda karneyi kapan anında vınn, yazın olmaz bu iş yani.
- Sömestrde gitsek…
- Umre var, oraya gitçekler.
- Aralığa çekelim…
- Kar yağar.
- Ocak da soğuk…
- Buz, buzz.
- Mart?
- Nevruz’dan haberin yok galiba, bakanlar valiler ateşten atlıycak, senle mi uğraşcaklar.
- Nisana alalım…
- Play-off var, statlar dolu, kutlama yapıcaz diye boşaltamayız, Lozan Antlaşması’na uysa bile, Dijitürk sözleşmesine aykırı olur, uefa’yla papaz oluruz valla.
- Eylülde gelsek…
- Yağmur yağar, ayaz da var, zatürree mi etçen çocukları.
- Ekim hiç olmazsa…
- O hiç olmaz… Padişah efendimizi anıcaz, ayıp olur şimdi o tarihte burnunu sokup araya girmen.
- Kasım?
- Ölücen zaten, onu kutluycaz.
- E gitmeyeyim o zaman…
- E gitme tabii, otur oturduğun yerde, salla başını al maaşını, sen mi kurtarıcan memleketi.
Yılmaz Özdil / HÜRRİYET
Son Düzenleme: 14/01/2012, 17:12, Düzenleyen: idil.
Köşeli Yazılar...
İKTİDARIN NİHAYİ HEDEFİ 10 YIL İÇİNDE İLK DEFA BİR ULUSAL GAZETEDE BÖYLESİNE YÜREKLİCE YAZILDI.BU YAZI BELKİDE SEVGİLİ ATAKLI'NIN BAŞINI AĞRITACAKTIR.
----------
Can Ataklı
16 Ocak 2011
Karşı devrimi demokrasi diye yutturuyorlar
Sevgili okurlar; bu hafta sizlerle 10 yıla yaklaşan AKP iktidarının Türkiye’yi dönüştürme çabaları üzerine sohbet etmek istiyorum. Değişim adı altında demokrasi sosuyla sunulan büyük dönüşümün başarıya ulaşması halinde yaşayacağımız tehlikeye dikkat çekmek gerektiğine inanıyorum. Halkın üzerindeki ölü toprağı kalkmazsa zengin görünümlü ama özünde bir Arap şeyhliğinden farklı olmayan bir ülke haline geleceğiz.
Fikir-inanç sentezi
Şurası kesin ki, iktidarın çekirdek kadrosunun zihniyeti “dini inanç” temeli üzerine oturmuş bir devlet düzenini ve onu yöneten bir hukuk sistemini esas alıyor. Ancak bu zihniyetin önündeki engel 1923’te kurulmuş olan laik, demokratik, sosyal hukuk devleti ilkesidir. İktidar zihniyeti bu engeli aşabilmek için bizzat bu sistemi araç olarak kullanıp, fikir-inanç senteziyle kafaları bulandırarak hedefine varmayı amaçlıyor.
İnanç demokrasisi
Demokrasinin tanımında fikir ve inanç özgürlüğü vardır elbette, ama iktidar zihniyeti bunlardan sadece inancı önemseyerek, sözde bir demokrasi mücadelesi veriyor. Oysa demokrasi inançlar için mücadele vermez, inançları korur. Mücadele fikir üzerinden verilir. Çünkü fikirler insana aittir gerektiğinde ya da istendiğinde değiştirilir, inançlar ise ilahi gücün eseridir, tartışılması, değiştirilmesi söz konusu değildir.
Aynı potada olmaz
Bu nedenle değiştirilebilir fikirlerle, değiştirilemez inançlar aynı pota içine konulup tartışılamaz. Daha ileri demokrasi için değiştirilemeyen inançların görünür ya da görünmez biçimde devlet yönetimine sokulması, hukuk sistemine egemen olması talep edilemez. Eğer inançlar yönetim ve hukuk sistemlerine egemen hale getirilirse bunun adı demokrasi olmaz. İşte Türkiye bu belirsiz yolda hızla ilerlemektedir. Tehlike budur.
Aydınların ihaneti
İktidarın çekirdek zihniyetine güç ve cesaret veren en önemli destek aydın ihanetidir. İnançlarla fazla ilgileri olmayan, ancak geçmişte fikirleri nedeniyle uğradıkları haksızlıkların hesabını soramamış kimi aydınlar iktidarın tuzağına çok kolay düştüler. İnanç sistemini, zamanında kendi savundukları fikirlerle özdeşleştiren aydınlar demokrasiye geçileceği zannıyla iktidara olağanüstü bir destek sağladılar.
İktidarın eksiği
İktidar zihniyetinin eğitimli, bilgili, kültürlü, entelektüel kadroları hiç olmadı, olması da zaten teknik olarak mümkün değil. Bu zihniyetin kendini anlatma alanı ibadethaneler ve kimi cemaatların oluşturduğu toplantılardan ibarettir. Halkın geniş kesimine ulaşmaları bu nedenle zordur. Oysa kendilerinden olmayan ama halka ulaşma olanağı olan “kimliği bozulmuş” aydınlar bu iş için biçilmiş kaftandır.
Bir gerçeğin saptanması
Hemen bir ara saptama yapmak istiyorum. Türkiye’de halkın yüzde 99’u Müslümandır, inançlıdır, dinine, gelenek ve göreneklerine bağlıdır. Ama bu halkın ezici çoğunluğu laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti ile barışıktır. Namazını kılar, orucunu tutar, kurbanını keser, haccına gider, ama laikliğin sağladığı yaşam biçimini de benimsemiştir. Gericiliğe, din istismarına, yobazlığa prim vermez.
Bu engeli aşmak için
İktidarın çekirdek zihniyetinin bilgi birikimi ve kadrosu halkın gönlünde yer etmiş laik demokratik hukuk devleti ilkelerini değiştirmeye yetmez. Bu zihniyet çok uzun yıllar ezildiği, yasaklandığı için değil, yetersizliği nedeniyle içine kapanmıştı. Bu zihniyetin temelinde ne demokrasi, ne insan hakları, ne özgürlükler, bunların hiçbiri asla olmadı. O nedenle örneğin kadın hep aşağılandı, dışlandı, adeta yok sayıldı. Ama bir gün geldi…
Kadının keşfi
Bu çekirdek zihniyet dünyada ve Türkiye’de gelişen demokrasiyi fark etti. Demokrasinin aynı zamanda sayısal bir anlamı olduğu da anlaşılınca “kadın faktörü” keşfedildi. Evine kapatılan, okutulmayan, ikinci sınıf gibi görünen kadının aslında “sayısal” bir değerinin olduğu görüldü. “Türban” adı verilen kavganın ve bunun güya demokrasiye monte edilmesinin temelinde yatan işte budur. Kadının bu kez başka türlü kullanılmasıdır.
Sıra geldi aydınlara
Dönelim tekrar konumuza. Çekirdek zihniyet ile kimliği bozulmuş aydınların çakışması bu noktada yaşandı. Bilgi birikimi olmayan ama kurnazlıkta çok mahir olan bu çekirdek zihniyet kimliği bozuk aydınları çok kolay tavladı. Onların talebi demokrasi, hukuk, özgürlüklerdi. O halde “alın size demokrasi, hukuk, özgürlükler” dendi. “Türban özgürlük değil mi?” Ya da “inançlı insanın hâkim olması demokrasi değil mi?”
İhanet aşaması
Yıllarca savundukları fikirler yüzünden itilip kakılan, 12 Eylül’den sonra da kimliklerini iyice yitiren aydınlar, iktidarın sağladığı bu geniş özgürlük alanını hoyratça kullanma yolunu seçti. Fikirler ve inançlar birbirine girdi, giderek kimliksizlikten ihanete dönüş yapan aydınlar temel sorunu unutup demokrasi ve özgürlük savaşını iktidarın çekirdek kadrosunun istediği türde ve şekilde vermeye başladılar.
Değerlerden soğutma
Bilgi birikimi olmayan ama kurnaz çekirdek kadro verdiği destekle çok ince bir planı devreye sokmayı başardı. Türkiye’nin tanınmış aydınları, akademisyenleri, gazetecileri, yazarları demokrasi ve özgürlükleri sınıfsal, ekonomik sistemler ve hukuk açısından değil inançlar üzerinden daha da ötesi dinci zihniyetin yıllardır savaştığı milli değerler üzerinden yapmaya başladı. Bu tam bir beyin yıkama operasyonuydu.
Çekirge sürüsü gibi
İhanet ordusu gibi çalışan bu kimliği bozuk aydınlar başta ordu olmak üzere iktidarın tehdit olarak gördüğü her şeye çekirge sürüsü gibi saldırdı. “Ordu darbecidir, Türkler Ermenileri kestiler, Yahudileri aşağıladılar, Alevilere nefes aldırmadılar, bütün komşularına düşmanlık beslediler, Kürtleri yok ettiler, dindarları ezdiler.” Bunlar son 10 yıldır dinlediğimiz sloganlardan sadece bir kısmı. Genç nesle böyle bir Türkiye anlatıldı.
Şimdi dönüşüm zamanı
Çekirdek kadro zihniyetinin demokrasiyi kullanma mayası artık tutmuş görünüyor. 12 Eylül’ün zaten pelteye çevirdiği geniş toplumların son 10 yılda maruz bırakıldığı beyin yıkama operasyonu ile artık her şeyin kabul ettirilmesi kolaylaştı. İklim hazır. Toplum için artık ne 29 Ekim kutlamalarının kaldırılması, ne 19 Mayıs’ta havanın soğuk oluşunun bahane edilmesi bir şey ifade ediyor. “Yeni Türkiye” kurulması için fazla engel kalmadı.
Bu karşı devrimdi
Şimdi bunun adını koyalım. Bu bir karşı devrimdir. Erbakan’ın o çok eleştirilen 28 Şubat döneminde söylediği “Kanlı mı olacak kansız mı?” sözü bugün hayata geçiriliyor. Yaratılan parlak görünümlü sanal dünyanın etkisindeki milyonlarca insanın gözünün içine baka baka gerçekleştiriliyor bu. Batmış bir imparatorluğun küllerinden güneş gibi doğan Türkiye Cumhuriyeti’nin sonunu getirmek istiyorlar.
Gecenin en karanlık olduğu an
Ama bütün bunlardan sonra, aydın ihanetinin, yıkanmış beyinlerin, zavallılaştırılmış bir genç neslin aymazlığına rağmen, laik demokratik hukuk devletine, çağdaşlığa, bilimin yol göstericiliğine, insan hak ve özgürlüklerine inanan milyorlarca kişi var. Onlar bugün sessiz duruyor. Sessizliğe kimse aldanmasın. Bu cumhuriyet kolay kurulmadı. O kadar kolay da teslim olmayacaktır. Zaten gelinen bu noktaya rağmen hâlâ zafer çığlıkları atılamamasının nedeni de budur.
Hepinize iyi haftalar dilerim.
--
'' SİYASİ VE ASKERİ ZAFERLER NE KADAR BÜYÜK OLURLARSA OLSUN, EKONOMİK ZAFERLE TAÇLANDIRILMAZSA, MEYDANA GELEN ZAFERLER KALICI OLAMAZ, AZ ZAMANDA SÖNER. '' MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
'' SAHİPSİZ OLAN BİR MEMLEKETİN BATMASI HAKTIR; SEN SAHİP OLURSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR!! '' MEHMET AKİF ERSOY
----------
Can Ataklı
16 Ocak 2011
Karşı devrimi demokrasi diye yutturuyorlar
Sevgili okurlar; bu hafta sizlerle 10 yıla yaklaşan AKP iktidarının Türkiye’yi dönüştürme çabaları üzerine sohbet etmek istiyorum. Değişim adı altında demokrasi sosuyla sunulan büyük dönüşümün başarıya ulaşması halinde yaşayacağımız tehlikeye dikkat çekmek gerektiğine inanıyorum. Halkın üzerindeki ölü toprağı kalkmazsa zengin görünümlü ama özünde bir Arap şeyhliğinden farklı olmayan bir ülke haline geleceğiz.
Fikir-inanç sentezi
Şurası kesin ki, iktidarın çekirdek kadrosunun zihniyeti “dini inanç” temeli üzerine oturmuş bir devlet düzenini ve onu yöneten bir hukuk sistemini esas alıyor. Ancak bu zihniyetin önündeki engel 1923’te kurulmuş olan laik, demokratik, sosyal hukuk devleti ilkesidir. İktidar zihniyeti bu engeli aşabilmek için bizzat bu sistemi araç olarak kullanıp, fikir-inanç senteziyle kafaları bulandırarak hedefine varmayı amaçlıyor.
İnanç demokrasisi
Demokrasinin tanımında fikir ve inanç özgürlüğü vardır elbette, ama iktidar zihniyeti bunlardan sadece inancı önemseyerek, sözde bir demokrasi mücadelesi veriyor. Oysa demokrasi inançlar için mücadele vermez, inançları korur. Mücadele fikir üzerinden verilir. Çünkü fikirler insana aittir gerektiğinde ya da istendiğinde değiştirilir, inançlar ise ilahi gücün eseridir, tartışılması, değiştirilmesi söz konusu değildir.
Aynı potada olmaz
Bu nedenle değiştirilebilir fikirlerle, değiştirilemez inançlar aynı pota içine konulup tartışılamaz. Daha ileri demokrasi için değiştirilemeyen inançların görünür ya da görünmez biçimde devlet yönetimine sokulması, hukuk sistemine egemen olması talep edilemez. Eğer inançlar yönetim ve hukuk sistemlerine egemen hale getirilirse bunun adı demokrasi olmaz. İşte Türkiye bu belirsiz yolda hızla ilerlemektedir. Tehlike budur.
Aydınların ihaneti
İktidarın çekirdek zihniyetine güç ve cesaret veren en önemli destek aydın ihanetidir. İnançlarla fazla ilgileri olmayan, ancak geçmişte fikirleri nedeniyle uğradıkları haksızlıkların hesabını soramamış kimi aydınlar iktidarın tuzağına çok kolay düştüler. İnanç sistemini, zamanında kendi savundukları fikirlerle özdeşleştiren aydınlar demokrasiye geçileceği zannıyla iktidara olağanüstü bir destek sağladılar.
İktidarın eksiği
İktidar zihniyetinin eğitimli, bilgili, kültürlü, entelektüel kadroları hiç olmadı, olması da zaten teknik olarak mümkün değil. Bu zihniyetin kendini anlatma alanı ibadethaneler ve kimi cemaatların oluşturduğu toplantılardan ibarettir. Halkın geniş kesimine ulaşmaları bu nedenle zordur. Oysa kendilerinden olmayan ama halka ulaşma olanağı olan “kimliği bozulmuş” aydınlar bu iş için biçilmiş kaftandır.
Bir gerçeğin saptanması
Hemen bir ara saptama yapmak istiyorum. Türkiye’de halkın yüzde 99’u Müslümandır, inançlıdır, dinine, gelenek ve göreneklerine bağlıdır. Ama bu halkın ezici çoğunluğu laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti ile barışıktır. Namazını kılar, orucunu tutar, kurbanını keser, haccına gider, ama laikliğin sağladığı yaşam biçimini de benimsemiştir. Gericiliğe, din istismarına, yobazlığa prim vermez.
Bu engeli aşmak için
İktidarın çekirdek zihniyetinin bilgi birikimi ve kadrosu halkın gönlünde yer etmiş laik demokratik hukuk devleti ilkelerini değiştirmeye yetmez. Bu zihniyet çok uzun yıllar ezildiği, yasaklandığı için değil, yetersizliği nedeniyle içine kapanmıştı. Bu zihniyetin temelinde ne demokrasi, ne insan hakları, ne özgürlükler, bunların hiçbiri asla olmadı. O nedenle örneğin kadın hep aşağılandı, dışlandı, adeta yok sayıldı. Ama bir gün geldi…
Kadının keşfi
Bu çekirdek zihniyet dünyada ve Türkiye’de gelişen demokrasiyi fark etti. Demokrasinin aynı zamanda sayısal bir anlamı olduğu da anlaşılınca “kadın faktörü” keşfedildi. Evine kapatılan, okutulmayan, ikinci sınıf gibi görünen kadının aslında “sayısal” bir değerinin olduğu görüldü. “Türban” adı verilen kavganın ve bunun güya demokrasiye monte edilmesinin temelinde yatan işte budur. Kadının bu kez başka türlü kullanılmasıdır.
Sıra geldi aydınlara
Dönelim tekrar konumuza. Çekirdek zihniyet ile kimliği bozulmuş aydınların çakışması bu noktada yaşandı. Bilgi birikimi olmayan ama kurnazlıkta çok mahir olan bu çekirdek zihniyet kimliği bozuk aydınları çok kolay tavladı. Onların talebi demokrasi, hukuk, özgürlüklerdi. O halde “alın size demokrasi, hukuk, özgürlükler” dendi. “Türban özgürlük değil mi?” Ya da “inançlı insanın hâkim olması demokrasi değil mi?”
İhanet aşaması
Yıllarca savundukları fikirler yüzünden itilip kakılan, 12 Eylül’den sonra da kimliklerini iyice yitiren aydınlar, iktidarın sağladığı bu geniş özgürlük alanını hoyratça kullanma yolunu seçti. Fikirler ve inançlar birbirine girdi, giderek kimliksizlikten ihanete dönüş yapan aydınlar temel sorunu unutup demokrasi ve özgürlük savaşını iktidarın çekirdek kadrosunun istediği türde ve şekilde vermeye başladılar.
Değerlerden soğutma
Bilgi birikimi olmayan ama kurnaz çekirdek kadro verdiği destekle çok ince bir planı devreye sokmayı başardı. Türkiye’nin tanınmış aydınları, akademisyenleri, gazetecileri, yazarları demokrasi ve özgürlükleri sınıfsal, ekonomik sistemler ve hukuk açısından değil inançlar üzerinden daha da ötesi dinci zihniyetin yıllardır savaştığı milli değerler üzerinden yapmaya başladı. Bu tam bir beyin yıkama operasyonuydu.
Çekirge sürüsü gibi
İhanet ordusu gibi çalışan bu kimliği bozuk aydınlar başta ordu olmak üzere iktidarın tehdit olarak gördüğü her şeye çekirge sürüsü gibi saldırdı. “Ordu darbecidir, Türkler Ermenileri kestiler, Yahudileri aşağıladılar, Alevilere nefes aldırmadılar, bütün komşularına düşmanlık beslediler, Kürtleri yok ettiler, dindarları ezdiler.” Bunlar son 10 yıldır dinlediğimiz sloganlardan sadece bir kısmı. Genç nesle böyle bir Türkiye anlatıldı.
Şimdi dönüşüm zamanı
Çekirdek kadro zihniyetinin demokrasiyi kullanma mayası artık tutmuş görünüyor. 12 Eylül’ün zaten pelteye çevirdiği geniş toplumların son 10 yılda maruz bırakıldığı beyin yıkama operasyonu ile artık her şeyin kabul ettirilmesi kolaylaştı. İklim hazır. Toplum için artık ne 29 Ekim kutlamalarının kaldırılması, ne 19 Mayıs’ta havanın soğuk oluşunun bahane edilmesi bir şey ifade ediyor. “Yeni Türkiye” kurulması için fazla engel kalmadı.
Bu karşı devrimdi
Şimdi bunun adını koyalım. Bu bir karşı devrimdir. Erbakan’ın o çok eleştirilen 28 Şubat döneminde söylediği “Kanlı mı olacak kansız mı?” sözü bugün hayata geçiriliyor. Yaratılan parlak görünümlü sanal dünyanın etkisindeki milyonlarca insanın gözünün içine baka baka gerçekleştiriliyor bu. Batmış bir imparatorluğun küllerinden güneş gibi doğan Türkiye Cumhuriyeti’nin sonunu getirmek istiyorlar.
Gecenin en karanlık olduğu an
Ama bütün bunlardan sonra, aydın ihanetinin, yıkanmış beyinlerin, zavallılaştırılmış bir genç neslin aymazlığına rağmen, laik demokratik hukuk devletine, çağdaşlığa, bilimin yol göstericiliğine, insan hak ve özgürlüklerine inanan milyorlarca kişi var. Onlar bugün sessiz duruyor. Sessizliğe kimse aldanmasın. Bu cumhuriyet kolay kurulmadı. O kadar kolay da teslim olmayacaktır. Zaten gelinen bu noktaya rağmen hâlâ zafer çığlıkları atılamamasının nedeni de budur.
Hepinize iyi haftalar dilerim.
--
'' SİYASİ VE ASKERİ ZAFERLER NE KADAR BÜYÜK OLURLARSA OLSUN, EKONOMİK ZAFERLE TAÇLANDIRILMAZSA, MEYDANA GELEN ZAFERLER KALICI OLAMAZ, AZ ZAMANDA SÖNER. '' MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
'' SAHİPSİZ OLAN BİR MEMLEKETİN BATMASI HAKTIR; SEN SAHİP OLURSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR!! '' MEHMET AKİF ERSOY
[SIZE="4"][COLOR="Red"]İlkbaharda açar bizim gülümüz
Hakka doğru gider bizim yolumuz
Oniki imam söyler bizim dilimiz
Allah Muhammet Ali diyenlerdeniz[/COLOR]
Hakka doğru gider bizim yolumuz
Oniki imam söyler bizim dilimiz
Allah Muhammet Ali diyenlerdeniz[/COLOR]
Köşeli Yazılar...
Her milletin alışkanlığı farklı...
Hindistan’da da ineğe tapıyorlar mesela...
*
İnternette Kemal Rastgeldi çıkışlı bir slayt albümü çok dolanıyor; Hindistan’da ineğin konumunu anlatan çok güzel görüntüler var...
İnek gitmiş turistik otelin resepsiyonuna oturmuş...
Müdür sesini çıkaramıyor...
Orada inek ne isterse yapabiliyor çünkü...
Burnunu her şeye sokuyor...
Görüntülerde; yolun ortasına çaprazlamasına yatmış, koca caddede trafiği durdurmuş, insanlar kalakalmışlar, yakınma var, herkes şikâyetçi...
Ama kimse “kalk” diyemiyor ineğe...
Zaten inek de “Ben kalkayım, ayıp oluyor” görüşünde değil...
*
Ne yaparsa “İyi yaptı” diyorlar...
Adamların mutfağına giriyor, çorbaları deviriyor, yolun üzerine yatıyor, dükkânı dağıtıyor, okula dalıyor...
Ama kimse bir şey söyleyemiyor...
Kimisi inancından dolayı...
Kalanlar da korkularından zaten...
Bir nevi “ineğin dokunulmazlığı” var...
*
Tersine “Ne kadar iyi yaptı bu inek” diyorlar...
“Geldi, yolumuzun ortasına pisledi... Canı sağ olsun, var olsun yaptığından dolayı hakikaten” diyen çoğunlukta...
Kimisi de “yetmez ama evet” diye ekliyor...
Hintliler...
*
MÖ 1500 yıllarına dayanan Hindu inanışında inek tanrı değildir, ama inancın bir parçası olarak kutsaldır...
Hint inanç felsefesine göre bunun nedeni ineğin insana verdiği 5 nimet:
“Sütü, tereyağı, peyniri, idrarı ve dışkısı...”
İlk üçünü biz de biliyoruz, son ikisi ise; idrarı eski Hindistan’da ilaç olarak kullanılırdı. Dışkısı ise yakıt (tezek) olarak...
*
“Her şeyimizi veriyor” diyorlar:
“Yakacağı gelip kapıya bırakıyor...”
“Kim?...”
“İnek...”
“Yakacak da mı veriyor?..”
*
Ne bilelim biz...
Herkesin ineği kendine göre...
****
17 Ocak 2012-BEKİR COŞKUN
Hindistan’da da ineğe tapıyorlar mesela...
*
İnternette Kemal Rastgeldi çıkışlı bir slayt albümü çok dolanıyor; Hindistan’da ineğin konumunu anlatan çok güzel görüntüler var...
İnek gitmiş turistik otelin resepsiyonuna oturmuş...
Müdür sesini çıkaramıyor...
Orada inek ne isterse yapabiliyor çünkü...
Burnunu her şeye sokuyor...
Görüntülerde; yolun ortasına çaprazlamasına yatmış, koca caddede trafiği durdurmuş, insanlar kalakalmışlar, yakınma var, herkes şikâyetçi...
Ama kimse “kalk” diyemiyor ineğe...
Zaten inek de “Ben kalkayım, ayıp oluyor” görüşünde değil...
*
Ne yaparsa “İyi yaptı” diyorlar...
Adamların mutfağına giriyor, çorbaları deviriyor, yolun üzerine yatıyor, dükkânı dağıtıyor, okula dalıyor...
Ama kimse bir şey söyleyemiyor...
Kimisi inancından dolayı...
Kalanlar da korkularından zaten...
Bir nevi “ineğin dokunulmazlığı” var...
*
Tersine “Ne kadar iyi yaptı bu inek” diyorlar...
“Geldi, yolumuzun ortasına pisledi... Canı sağ olsun, var olsun yaptığından dolayı hakikaten” diyen çoğunlukta...
Kimisi de “yetmez ama evet” diye ekliyor...
Hintliler...
*
MÖ 1500 yıllarına dayanan Hindu inanışında inek tanrı değildir, ama inancın bir parçası olarak kutsaldır...
Hint inanç felsefesine göre bunun nedeni ineğin insana verdiği 5 nimet:
“Sütü, tereyağı, peyniri, idrarı ve dışkısı...”
İlk üçünü biz de biliyoruz, son ikisi ise; idrarı eski Hindistan’da ilaç olarak kullanılırdı. Dışkısı ise yakıt (tezek) olarak...
*
“Her şeyimizi veriyor” diyorlar:
“Yakacağı gelip kapıya bırakıyor...”
“Kim?...”
“İnek...”
“Yakacak da mı veriyor?..”
*
Ne bilelim biz...
Herkesin ineği kendine göre...
****
17 Ocak 2012-BEKİR COŞKUN
Bir ismi AliÂdir bir ismi Veli
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Onlar nurdan dogdu nurudur nebi
Eveli ahiri yaratan Ali
Simdi de geziyo Zöhre Ana dili
Pir Zöhre Ana
Köşeli Yazılar...
Manşetler, günlerdir, alt tarafı iki parmak kar’la dolu...
“Müjde sayın seyirciler, soğuk hava dalgası, nihayet İstanbul’u terk edip, Doğu’daki şehirlere kayıyor” diye zırtlayan zurna bile var televizyonda.
Halbuki...
Haber, Anadolu’da.
Rize’de mesela.
Sağlık Bakanlığı, kar ambulansı gönderdi Rize’ye... 300 bin euro değerinde, şahane... Ancak, küçük bi pürüz vardı. Tekerlekli değil, paletliydi. Yürüyebilmesi için zeminde mutlaka
kar olması gerekiyordu; asfaltta,
toprakta gidemiyordu. Köylerde diz boyu kar var ama, şehir merkezi cillop... N’aapsak diye düşünüldü. Taşıyıcı
almaya karar verildi. 100 bin euro harcandı, ambulans taşıyıcısı satın alındı, 15 metre uzunluğunda tır gibi bi şey.
Gel gör ki... Taşıyıcının kasası 1 metre 40 santim yüksekliğinde, ambulans ise, daha havaleli, 3 metre 30 santim yüksekliğindeydi. Üst üste konulunca,
4 metre 70 santim yüksekliğinde devasa
bi kütle çıktı ortaya... E üst geçitler 4 metre 50 santim birader! Taşıyıcı, ambulansı yüklüyor, güzel güzel geliyor, kafasını eğip geçmesi mümkün olmadığı için, ilk üst geçitte mahsur kalıyordu.
Kar’adeniz fıkrası olmuştu.
Ahali, soğuktan olmasa bile, gülmekten hasta olmaya başlayınca... Yetkililer kapıştı. Sağlık Müdürlüğü “alçak ve kısa taşıyıcı istemiştik, hem yüksek, hem de uzun taşıyıcı aldılar, yükseklikten kurtarsa bile, daracık köy yollarında uzunluktan dönüş yapamıyor, o kadar söyledik, dinletemedik” derken... İlk Özel İdaresi “bizden taşıyıcı istediler, taşıyıcı aldık, kurallara uygun ambulansın 2 metre 90 santim yüksekliğinde olması lazım, biz ne bilelim 3 metre 30 santim olduğunu, yoksa böyle yanlışlık yapar mıyız?” diye yakınıyordu.
Hal çaresi aranırken, “paletleri sökelim, belki ambulans kısalır” diyen de oldu... “Taşıyıcının lastiklerini söndürelim, üstgeçitten sonra şişiririz” diye akıl veren de... Neticede, geçen kış böyle geçti. Hiç kullanılamayan ambulans, Rize Sanayi Sitesi’nin garajına parkedildi, şehre kar yağmasını bekledi.
Bu sene... Bakıldı ki, olacak gibi değil, köyler ambulans bekliyor, ambulans garajda süs gibi duruyor, mecburen,
100 bin euro filan daha harcandı, 20 santim problemini çözmek için, 1 metre 10 santim yüksekliğinde yeni bir taşıyıcı alındı. Yüklendi, test edildi, aha geçti...
“Güzel kardeşim, madem doktoru hemşireyi yükleyip, zinciri takıp, taşıyıcıyı taaa köye kadar götürebiliyorsun, hastayı alıp gelsene, niye illa sırtında ambulans taşıyorsun?” denmiyor tabii!
Yılmaz Özdil / Hürriyet
“Müjde sayın seyirciler, soğuk hava dalgası, nihayet İstanbul’u terk edip, Doğu’daki şehirlere kayıyor” diye zırtlayan zurna bile var televizyonda.
Halbuki...
Haber, Anadolu’da.
Rize’de mesela.
Sağlık Bakanlığı, kar ambulansı gönderdi Rize’ye... 300 bin euro değerinde, şahane... Ancak, küçük bi pürüz vardı. Tekerlekli değil, paletliydi. Yürüyebilmesi için zeminde mutlaka
kar olması gerekiyordu; asfaltta,
toprakta gidemiyordu. Köylerde diz boyu kar var ama, şehir merkezi cillop... N’aapsak diye düşünüldü. Taşıyıcı
almaya karar verildi. 100 bin euro harcandı, ambulans taşıyıcısı satın alındı, 15 metre uzunluğunda tır gibi bi şey.
Gel gör ki... Taşıyıcının kasası 1 metre 40 santim yüksekliğinde, ambulans ise, daha havaleli, 3 metre 30 santim yüksekliğindeydi. Üst üste konulunca,
4 metre 70 santim yüksekliğinde devasa
bi kütle çıktı ortaya... E üst geçitler 4 metre 50 santim birader! Taşıyıcı, ambulansı yüklüyor, güzel güzel geliyor, kafasını eğip geçmesi mümkün olmadığı için, ilk üst geçitte mahsur kalıyordu.
Kar’adeniz fıkrası olmuştu.
Ahali, soğuktan olmasa bile, gülmekten hasta olmaya başlayınca... Yetkililer kapıştı. Sağlık Müdürlüğü “alçak ve kısa taşıyıcı istemiştik, hem yüksek, hem de uzun taşıyıcı aldılar, yükseklikten kurtarsa bile, daracık köy yollarında uzunluktan dönüş yapamıyor, o kadar söyledik, dinletemedik” derken... İlk Özel İdaresi “bizden taşıyıcı istediler, taşıyıcı aldık, kurallara uygun ambulansın 2 metre 90 santim yüksekliğinde olması lazım, biz ne bilelim 3 metre 30 santim olduğunu, yoksa böyle yanlışlık yapar mıyız?” diye yakınıyordu.
Hal çaresi aranırken, “paletleri sökelim, belki ambulans kısalır” diyen de oldu... “Taşıyıcının lastiklerini söndürelim, üstgeçitten sonra şişiririz” diye akıl veren de... Neticede, geçen kış böyle geçti. Hiç kullanılamayan ambulans, Rize Sanayi Sitesi’nin garajına parkedildi, şehre kar yağmasını bekledi.
Bu sene... Bakıldı ki, olacak gibi değil, köyler ambulans bekliyor, ambulans garajda süs gibi duruyor, mecburen,
100 bin euro filan daha harcandı, 20 santim problemini çözmek için, 1 metre 10 santim yüksekliğinde yeni bir taşıyıcı alındı. Yüklendi, test edildi, aha geçti...
“Güzel kardeşim, madem doktoru hemşireyi yükleyip, zinciri takıp, taşıyıcıyı taaa köye kadar götürebiliyorsun, hastayı alıp gelsene, niye illa sırtında ambulans taşıyorsun?” denmiyor tabii!
Yılmaz Özdil / Hürriyet
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi
![[Resim: 181tx4.gif]](http://img300.imageshack.us/img300/7210/181tx4.gif)