You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

"Kemalizm Yaşamadı ki Ölsün"

"Kemalizm Yaşamadı ki Ölsün"

Posting Freak
"Kemalizm Yaşamadı ki Ölsün"
Kemalizm Yaşamadı ki Ölsün
1-Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk tabusu nasıl oluştu?
Tabulaştırmanın ortaya çıkmasının Cumhuriyet yönetiminin kapsamlı cevaplar üretmekte zorlandığı iki temel sorudan kaynaklandığı düşüncesindeyim. Cumhuriyet yönetimi şu iki soruya kapsamlı, tüm bireyle eğitim süreçlerinde öğretilen, aktarılan cevaplar üretmekte zorlandı; zorlandığı ölçüde de, cevap veremediği bu soruların üzerini Mustafa Kemal’i ata Türkleştirerek örtmeye çalıştı. Soruları şöyle özetleyebilirim
1- Neden muasırlaşmak zorundayız?
2- Osmanlı Tanzimatı (ki burada Tanzimat Fermanı’ndan çok daha geniş anlamda kullandım kelimeyi) ile Cumhuriyet İnkılabatı arasındaki fark nedir? Cumhuriyet’e neden gerek duyuldu?
Rejimin, bu konularda bizzat onun tarafından üretilmiş, eğitimin neredeyse her aşamasında bize öğrettiği, aktardığı, kapsamlı, doyurucu cevapları yok. Cevapları olmadığı için de Osmanlı reformlarının başarısızlığı son dönem Padişahlar’ın kötü yöneticiler olmaları, hain olmalarına ve 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkan Atatürk’ün ülkeyi düşmandan kurtararak Cumhuriyet’i kurmasına indirgenir. Bir anlamda cumhuriyet hain Padişah ulu önder Atatürk dikotomisinin bir sonucu olarak anlatılır bize. Muasırlaşmanın modernleşmenin gerekliliği de Atatürk’ün bize hedef gösterdiği bir yol olmasına indirgenerek ele alınır. Dikkat ederseniz, özellikle ilköğretim düzeyinde –ki toplumun en geniş kesiminin rejimin temel siyasal parametrelerini öğrendiği tek dönemdir bu dönem- neden modernleşmemiz gerektiğine dair öğretilen herhangi bir şey yoktur; bu gereklilik Atatürk’ün “açtığı yolda gösterdiği hedefe hiç durmadan yürümek” e indirgenmiş durumdadır. Bir başka ifade ile Atatürk istediği için muasırlaşmamız gerektiğine. İşte totemleştirme burada devreye girer. Cumhuriyet tarihi boyunca, neden muasırlaşmamız gerekiyor sorusuna, açıklama olarak sadece Atatürk’ün gösterdiği hedef olduğu için cevabı veriliyorsa ya da Osmanlı reformları ile cumhuriyet “devrim”leri arasındaki fark Padişahlar’ın kötülüğü, basiretsizliği ve Atatürk’ün ulu önderliğine indirgenirse o takdirde bu kişinin sıradan bir kişi olmaması gerekiyor.
Bu kişi, iyisiyle, kötüsüyle, hatasıyla, doğrusuyla bir asker, bir siyasetçi bir devlet adamı olarak Mustafa Kemal değil, tüm insani özelliklerden soyutlanarak (Can Dündar’ın Mustafa filmine gösterilen tepkileri hatırlayın lütfen) ata Türk haline getirilmiş Atatürk olması gerekiyor. Çok kaba bir özetle, tabunun kök-nedeni olarak bunları söyleyebilirim, fakat hiç kuşkusuz tabulaştırmanın metotları süreçleri dönemden söneme farklılık göstermiştir. Ama hala tabulaştırmanın kök nedeni değişmiş değildir.

2-Bu tabunun oluşması sadece çevredeki insanların heyecanı ve gayretiyle mi ilgiliydi yoksa M.Kemal de bu tabunun oluşmasında etkili oldu mu?

Hayır. Atatürk tabusunu erken cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal’in sofrası, çevresindekilerin heyecanı, gayreti vb.’ye indirgeyemeyiz. Eğer öyle olsaydı biz bugün hala Atatürk’ün totemleştirilmesinden bahsediyor olmazdık. Yakın çevrenin heyecanı, Mustafa Kemal hakkında yazıp çizdikleri vb, olsa olsa bu tabunun unsurlarından birisi olarak ele alınabilir. Mustafa Kemal’in bundan rahatsızlık duyduğunu söylemek ise zor. En azından karşı çıkmadığını söyleyebiliriz.

3-Atatürkçülükle Kemalizm arasında keskin bir fark var mı? Çünkü kimisi ben kemalist değil Atatürkçüyüm diyor...

Keskin değilse de bir fark var. Bu fark, 12 Eylül’den sonra oluşan bir fark. Şöyle açıklamama müsaade edin. 12 Eylül darbesinin iki temel varsayımı vardı. Birisi, şu anda bizim konumuzu ilgilendiren varsayımı “gençlerin ideolojiye ihtiyacı vardır.” varsayımı. 12 Eylül darbesinin akıl hocaları şöyle düşünüyor: Gençlerin ideolojiye ihtiyacı vardır, fakat milli, yerli malı bir ideolojimiz olmadığı için gençler, tam da 12 darbecilerinin lafları ile “kökü dışarıda sapık ideolojilere” meyletmektedirler. Böylece bir milli ideoloji olarak, gençlerin ideoloji ihtiyaçlarını giderecek tabir-i caizse ithal ikamesi bir ideolojinin (Atatürkçülük’ün) oluşturulmasına çalışılıyor. Bu ideoloji Kemalizm olamaz; çünkü süreç içinde sol ile sosyal demokrasi ile kendisini irtibatlandırmış. Bu ideoloji öyle bir ideoloji olmalı ki, Atatürk’le alakalı olmalı, ama Kemalist olmamalı; milli olmalı ama 80 öncesinin ülkücü milliyetçiliği ile de irtibatlanmamalı. Oluşturulan bu Atatürkçülüğe ilk başta Nadir Nadi, İlhan Selçuk gibi dönemin sol-Kemalistler’i karşı çıkıyorlar, Nadir Nadi “Ben Atatürkçü Değilim” başlıklı bir kitap yazıyor.
4-Kemalistler, kemalist tabulardan rahatsız değil mi? Rahatsızsa ne gibi rahatsızlıklar olur?

Birincisi, Kemalistler adı verilen, her açıdan homojen bir gruptan, bir nevi cemaatten bahsetmek zor olduğu gibi, cumhuriyet tarihi boyunca niteliklerini madde made sıralayabileceğimiz bir tek Kemalizm/Atatürkçülükten bahsetmek mümkün değil. En azından, daha önce de ifade ettiğim gibi, Nadir Nadi “Ben Atatürkçü değilim” diyorsa deme ki birden fazla Kemalizm var ortada, dolayısıyla da ne tek bir Kemalizm’den, ne de homojen bir Kemalist cemaatten bahsedilebilir.
İkinci olarak, bir an için tek bir kemalizm ve homojen bir Kemalist cemaatinin var olduğunu düşünsek bile “tabu” tabunun dışındakiler için problematiktir. Tabu’nun kapsadığı grup için o tabu değildir zaten. Dolayısıyla tabunun onu rahatsız etmesinden bahsedemeyiz.

5-Sizce bu tabular kemalistlerin varlık sebebi mi?
Bir önceki sorunuza cevap verirken de belirtmeye çalıştığım gibi Cumhuriyet tarihi boyunca “Kemalist” diye adlandırabileceğimiz, işi gücü sadece Atatürk tabusuna iman etmekten olan, erken Cumhuriyet’ten günümüze kadar değişmeden gelmiş cemaat yok. Bu, Mustafa Kemal’den bir Atatürk tabusu haline getirilmeye çalışılmadığı anlamına gelmez. Aksine ben, tek parti döneminden günümüze, farklı enstrümanlar ve süreçlerle bu tabunun beslenip güçlendirildiğini düşünüyorum; ancak bu bir kesimin değil, rejimin tüm unsurlarının bir sorunu. Başka şekilde söylersem, bugün Kemalist diye adlandırılan kesimleri de kapsayan ama onları da aşıp rejimin tüm unsurlarını da kapsayan bir sorun. Yoksa demin de belirtmeye çalıştığım gibi sadece Kemalist adı verilen homojen bir grubun sorunu değil. Ayrıca unutmamak gerekiyor ki Atatürk’ün tabulaştırılması ayrı bir şey, Atatürkçüyüm diyenlerin sadece tabularıyla yaşayan insanlar olduklarını söylemek başka bir şey. İkincisi çok fazla indirgemecilik olur.
.6-Totem ve tabu birliği temsil eder. Atatürk etrafında oluşturulmaya çalışılan birlik sizce yeterli çekim alanına sahip mi?
Evet sizin de belirttiğiniz gibi totem birliği temsil eder. Freud da totemin bu özelliğine dikkatimizi çeker. Ve totemin içinde bulunduğu topluluğun atası (ata Türk), onun koruyucu ruhu, iyilik yapıcısı olduğunu (olarak algılandığını daha doğrusu) belirtir. Bu özelliği ile Atatürk (totemi), etrafında bir birlik oluşturulmaya çalışılan öğe vazifesi de görür. Kendi içindeki birçok soruna rağmen ben kısmen de olsa Atatürk’ün böyle bir işlevle donatıldığını, donatılmaya çalışıldığını söyleyebilirim. Tabii olan ile olması gerek arasındaki farkı da unutmamak gerekiyor.
7-M.Kemal'in silüeti varsayılan gölgelere bile bu kadar kutsiyet atfedilmesi "ilahi" bir değer olduğunu mu gösterir?
“İlahi” bir değer olduğunu değil ama “mukaddes” bir değer haline getirdiğini gösterir. Durkheim’den yararlanarak şöyle söyleyebilirim. İlahi/(sacred) olanla mukaddes/(divine) olanı birbirinden ayırır Durkheim. Mukaddes olan şey –totemleştirilme sürecinde- sadece Tanrı değildir. Bir bez parçası, bir simge ya da kişi de mukaddesleştirilebilir. Bu açıdan Atatük’ün ilahileştirilmesi değil de mukaddesleştirilmesinden bahsetmek daha doğru olur.

8-Tanrının oğlu olarak kabul edenlerde olmuştur. Sizce Testis anlayışla bir benzerlik var mı?

Teslis anlayışı ile bir ilgisi olduğunu sanmıyorum, ama bir dönem Atatürk Mevlüdü’nün yazıldığını biliyoruz. Behçet Kemal Çağlar yazmış: “Yurdu halkı her kim ol evvel ana/ Her işi asan eder Allah ona/ Millet adı zikredelim bir kere/ Vacip oldur cümle işte Türklere” diye başlıyor. Tabii bu konuda “Kabe Arap’ın olsun/Çankaya yeter bize” diyen Kemalettin Kamu’yu anmadan geçmemek gerekiyor. Özgür Üniversite yayınlarından benim editörlüğümde çıkan Rejim ve Ritüelleri başlıklı bir çalışmada biz, Behçet Kemal, Kemalettin Kamu gibi şahsiyetleri “Kemalist” değil de “rejimin epigonları” diye adlandırmayı tercih ettik. Bu konuda Kadir Dede arkadaşımın çok güzel bir makalesi de var. Gerçekten de işi ifrada vardıran bu kişilerin “kemalizm” diye bir şeyi üretmeleri onu taşımaları vb. mümkün değil. Epigon kavramı Troçki’den ödünç bir kavram Troçki’de Stalinistler için kullanıyor bu kavramı. Epigonu bir düşünceyi, kişiyi taklit eden, ****laştıran putlaştıran ve böylece ondan fayda çıkartan kişi olarak tanımlayabiliriz.

9-ismet İnönü bu hikayenin içinde neden daha öne çıkamadı?

Nasıl öne çıkabilir ki? Totem bir tane olabilir. Totem “tek adam”dır. Nitelikleri vb yönünden daha iyi güçlü vb olduğu için “birinci adam” değil, o tektir ve kategori dışıdır. İsmet İnönü ise Şevket Süreyya’nın yine ünlü biyografisindeki gibi “İkinci Adam”dır. Bir örnekle açıklamaya çalışayım. Satranç oyununu bilenler hak vereceklerdir. Satrançtaki en sınırlı en hareketsiz taş, şahtır. Sadece birer kare hareket eder; oyun sırasında şahla fazla hamle yapılmaz; ancak yine de tüm oyun şahın etrafında kilitlenmiştir. En hareketli, en operasyonel taş ise vezirdir. Ancak vezir gitse de oyun bitmez. Satranç oyununda, şahın gitmesinden sonra vezirin şahın yerine geçmesi ne kadar absürd ise İsmet İnönü’nün “daha” öne çıkmasını beklemek te öyledir. Yeri orasıdır. İsmet İnönü’nin Mustafa Kemal’in ardından cumhurbaşkanı olması da bu gerçeği değiştirmez. İsmet İnönü’nün rolü Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı olmaktır, ikinci adam olmaktır; o bu özelliği ile rejim içinde işlevseldir. Feud ve Frazer’den yararlanarak söylersek totem’in manasına (mânâ, anlam değil buradaki mana, gizil, kutsal gücüne; sıradan insanların yaklaşamayacağı gücüne) yanaşabilecek insan olması sebebiyle önemlidir. İsmet İnönü, totemin güvendiği, yakın çalışma arkadaşı olarak bir öneme sahiptir. Nitekim dikkat edin Anıtkabir’de Mustafa Kemal hariç sadece o yatmaktadır. Anıtkabir’i, İsmet İnönü ve Mustafa Kemal’in mozolelerinin olduğu kompozisyonu gözünüzün önüne getirin; rejim içerisinde İsmet İnönü’nün pozisyon ve işlevini anlamanızı kolaylaştıracaktır.

8-Politik turizm'in değeri olarak M.Kemal'i nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sadece (politik) turizmin değil, medyatik ve ticari bir değer haline de getirildi Mustafa Kemal. Ufak bir hatırlatma yapmama izin verin. Örneğin 29 Ekim (2009) kutlamalarında İstanbul’da gerçekleştirilen törenlerde modacı Faruk Saraç tarafında tasarlanan bir kostümle pastanın içerisinde çıkartıldı Atatürk. Benzer şekilde, 19 Mayıs 2010 tarihinde Show TV’de yayınlanan Sabahın Sedası isimli programa da bir maket-konuk olarak katıldı (tabii sembolik olarak). Daha önce de yine Show TV’de yayınlana Herşey Dahil isimli bir programa çıkartılmış o maket. Sadece internete girip kısa bir araştırma yaptığınızda bile, Atatürk markalı ürünler satan bir çok sanal mağazanın olduğunu görebilirsiniz. Kravatlar, mektup açacakları, bardaklar akla gelebilecek her türlü ürünün yer aldığı bir Atatürk sektörü var şu anda.

9-M.kemal'i koruma kanununu 50 sene sonra İpek Çalışları gelip bulması neyin işareti. tabi bir de sanal ortamda da koruma kanununu geçerliliğini yürütüyor...

Bir kere sorunuzla ilgili bir teknik ayrıntıya dikkat çekmek istiyorum. Kanun’un tam adı 51816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’dur. 1951 Temmuz’unda çıkarılmıştır. Bu ayrıntıyı teknik bir düzeltme olarak kabul etmeyin; oldukça önemli. Ben Tabu ve totemleştirme sürecinde tarihsel bir kişilik olarak Mustafa Kemal ile resmi ideolojinin yarattığı imal ettiği Atatürk arasında ciddi bir fark olduğu düşüncesindeyim. Mustafa Kemal, iyisiyle, kötüsüyle, doğrularıyla, yanlışlarıyla, hatalarıyla, olumlu uygulamalarıyla tarihte var olmuş, yaşamış ve vefat etmiş bir şahsiyet; Atatürk ise resmi ideolojinin Mustafa Kemal’den hareketle ürettiği bir kurgu. Mustafa Kemal, Atatürk’ü besleyen ona tarihsel bir gerçeklilik veren unsur; ama asla birbirinin aynısı değiller.
İkinci olarak mevzubahis kanunun münhasıran İpek Çalışlar’ı gelip bulmasından özel olarak bir şeyler çıkarmak mümkün değil bence. Bu başka birisi de olabilirdi.

10-Laiklik anlayışının toplumda açtığı boşluğu Kemalizmle doldurmak mı istenmiştir?

Kemalizm’in, rejimin laiklik anlayışının yaratığı boşluğu doldurmayı hedeflediğini ileri süren görüşler mevcut. Ben bu kanaatte değilim. Birinci olarak, en başta, eğer rejimin böyle bir niyeti varsa da hiçbir şekilde başarılı olmadığını söylemek lazım. İkinci olarak, böyle bir niyetin olduğunu söylemek de zor. Çünkü, yaygın olarak dile getirilenin aksine, laiklik uygulamaları ile Kemalizm, İslam’ı tamamen yok etmeye falan yönelmedi; yönelemezdi de. Bunun sebebi halktan gelecek bir dirence göğüs geremeyecek olması ya da tek parti yöneticlierinin İslam’a çok hürmetkar olmaları vb. değil; İslam’a ihtiyaç duymaları. Aklınıza şu soru gelebilir. Peki o zaman tek parti dönemindeki katı laiklik uygulamalarını nasıl açıklamak gerekir? Önce neden İslam’a ihtiyaç duyuluyordu o noktaya açıklık getireyim, ardından da madem İslam’a ihtiyaç duyuyorlardı, katı laiklik uygulamaları burada nereye oturur o konuya kısaca değinmeye çalışayım.
Kemalizm’in iki açıdan İslam’a ihtiyacı vardı. İlk olarak, özellikle tek parti döneminde, “Türk”ü tanımlayabilecek din-dışı, seküler hiçbir referans noktası yoktu. Bir başka ifade ile Müslümanlık, Türklüğün mütemmim cüzü halindeydi. Tek parti dönemi politikaları ile İslam’ın da gerisinde, ondan da önce var olan (olduğu tahayyül edilmeye çalışılan) bir “Türk” inşa edilmeye çalışıldı. Güneş dil teorileri, tarih tezleri, sümerbanklar, etibanklar hep bu çerçeveden okunabilir. Ama bu politikaların hiç birisi, İslam’ın dışında bir “Türk” algısının oluşmasında başarılı olamadı; o yüzden de tek parti yönetici elitlerinin İslam’a olan ihtiyacı da devam etti. İkincisi dönemin Anadolu’sunda yaşayan insanların en geniş ortak paydasını İslam oluşturuyordu yönetici elitin bu ortak paydayı yok farz edip ellerinin tersiyle itmek bir yana ondan faydalanmaya çalıştıklarını söylemek mümkün. Kemal Karpat Hoca, 1878 Berlin Antlaşması ve Rusya’daki Kafkas halkların göçleri sonrasında Anadolu demografisindeki muazzam değişikliği çok güzel anlatır, Osmanlı’da Nüfus Hareketleri kitabında.
Laiklik politikalarına gelince, Kemalizm’i besleyen pozitivist düşünceden bahsetmek gerekiyor. Bu düşüncenin etkisindeki yönetici elitin, dini arkaik, Türkiye’yi pozitif evreye, muasır medeniyete ulaşmaya engel bir unsur olarak değerlendirdikleri aşikar. Din ve bilim toplumsal gelişme basamaklarının farklı evrelerindeki kavramlar olarak ele alınıyor, muasır medeniyete geçmekte olan TC’nin bilimi mürşit edinmesinin önemi vurgulanıyordu. Özetle özellikle tek parti dönemi Kemalizm’i birbiriyle çelişkili iki şeyi aynı anda uygulamak zorundaydı. Teorik olarak dinin arkaik, bilime, pozitif evreye geçişte ayak bağı olduğunu düşünülürken pratikte İslam’a ihtiyaçları vardı. Laiklik politikaları bu eksende oluşur. O yüzden özellikle erken Cumhuriyet döneminde bir yandan İslam en son ve en mükemmel din olarak tanımlanırken, geri kalmanın suçu –pratikte İslam’a olan ihtiyaç hala devam ettiği için- İslam’da değil, halkı yönlendiren dini önderlerde aranır. Ezan Türkçeleştirilir, tekke ve zaviyeler kapatılır ama rejimin hiçbir yöneticisi çıkıp, İslam diye bir şey yoktur, ateizm iyidir türünden bir şey söylemez; söyleyemez. Demin dediğim gibi halktan çekindikleri ya da çok mütedeyyin kişiler oldukları için değil; yukarıda özetlemeye çalıştığım nedenlerle diyemezler.

11-Sizce bugün sivil kemalizm çalışmalarıyla mı karşı karşıyayız?

BU SORUYU ANLAMADIM

12-Kemalizm öldü cenazesini kaldıran yok yorumlarını geçerli buluyor musunuz?

Hayır bulmuyorum. Hatta saçma bulduğumu bile söyleyebilirim. Sanırım bu “ölme” “yaşama” metoforları, Kemalizm’in Türkiye için geçerliliğini koruması yitirmesi bağlamında dile getiriliyor. Bu bağlamdan yola çıkıp Kemalizm’in öldüğünü söylemek için, ilk önce Cumhuriyet tarihinin belirli bir döneminde kendi içerisinde tutarlı bir siyasal, toplumsal, ekonomik düşünceler bütünü olarak – ya da şöyle ifade edeyim, ideolojinin ne olduğu konusunda siyaset bilimindeki farklı görüşleri bir kenara koyup, ideolojiyi en basit şekilde, insanların örgütlü sosyal eylemlerinin amaç ve araçlarını ifade eden, açıklayan meşrulayan düşünceler seti olarak tanımlarsak- bir siyasal düşünce, bir ideoloji olarak Kemalizm’in yaşadığını da varsaymamız gerekir. Oysa, 1920-2011 yılları arasında üzerinde konuşabileceğimiz stabl bir Kemalist ideolojiden, düşünce setinden bahsetmek mümkün değil. Birincisi bu; yani (siyaset bilimindeki gerçek anlamlarıyla) bir ideoloji, bir siyasal düşünce olarak Kemalizm yaşamadı ki ölsün. İkincisi, bir defalığına böyle bir Kemalizm’in var olduğunu düşünelim Peki hangi Kemalizm öldü? Tek parti Kemalizm’i mi? Atatürk’ü koruma Kanunu’nu çıkaran “Seni sevmek milli bir ibadettir (Celal Bayar)” diyen DP Kemalizm’i mi?, 27 Mayıs Kemalizm’i mi?, sol-Kemalizm mi?, Kenan Evren’in Atatükçülük’ü mü (listeyi genişletmek mümkün)

Dr.Mete kaan Kaynar
Seke seke geldim ayağım yoktur
Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
Kimi kafir olmuş karnısı boktur
Süzünü süzünü postunda otur.

Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
Muhammet elçisi Ana’dır deyin
Hak için dergaha niyaza inin.


Bildiren: Pir Zöhre Ana
Posting Freak
"Kemalizm Yaşamadı ki Ölsün"
SerkanDgn yazdı:Kemalizm Yaşamadı ki Ölsün
1-Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk tabusu nasıl oluştu?
Tabulaştırmanın ortaya çıkmasının Cumhuriyet yönetiminin kapsamlı cevaplar üretmekte zorlandığı iki temel sorudan kaynaklandığı düşüncesindeyim. Cumhuriyet yönetimi şu iki soruya kapsamlı, tüm bireyle eğitim süreçlerinde öğretilen, aktarılan cevaplar üretmekte zorlandı; zorlandığı ölçüde de, cevap veremediği bu soruların üzerini Mustafa Kemal’i ata Türkleştirerek örtmeye çalıştı. Soruları şöyle özetleyebilirim
1- Neden muasırlaşmak zorundayız?
2- Osmanlı Tanzimatı (ki burada Tanzimat Fermanı’ndan çok daha geniş anlamda kullandım kelimeyi) ile Cumhuriyet İnkılabatı arasındaki fark nedir? Cumhuriyet’e neden gerek duyuldu?




Atatürkçülük veya Kemalizm, Bağımsızlığı, hür iradeyi, çağdaşlığı, aklı, ilmi, namusu, şerefi, haysiyeti yani kısaca insanlığı temsil eder. Atatürkçülüğün doğuşu da insanların bu değerlere hasret kalmış olmalarındandır. Atatürk'ün ışığında bu değerleri bulmuş olmalarındandır...

1- Muasırlaşmak zorundayız. Nedeni insan gibi yaşamak içindir. Bugün ki islam ülkelerindeki gibi insanlığın çağdışı yaşam sürerek birilerinin esiri olarak yaşamaması için, birileri tarafından aşağılanıp bütün manevi değerlerinin ayaklar altında gezinmemesi içindir muasırlaşmak...

2- Osmanlı tanzimatı ile Cumhuriyet inkılabının arasındaki fark, akıl bilim ve insanlıktır. Din işleri dünya işlerinden ayrılarak akıl ve bilim yoluyla insan faktörü önplanda tutularak, insanlığı ileri taşıyacak ınkılaplar yapılmıştır...

Osmanlıdaki yobaz zihniyetin yapacağı inkılap, ancak çağdaşlığı anlayamamanın vermiş olduğu cahillikle herşeyi eline yüzüne bulaştırma şeklinde olabilirdir. Nitekim öyle de olmuştur. İnkılap yapabilmek için önce onu yapabilecek ve de özümseyebilecek insanlarınızın olması lazım. Bu da çağdaş bir eğitimle olur.Osmanlının gerici medrese eğitimi ile olabilecek bir şey değildir...

Cumhuriyete gerek duyulmasının sebebi içinde insana yer vermiş olmasındandır. İçine insanı katmadığınız hiç bir yönetim şekli başarı gösteremez...

]"Osmanlı iki çeşit insan yetiştirmiştir.
]1-Şeriatçı yobazlar
]2-Avrupacı yobazlar" Mustafa Kemal Atatürk

İşte bazı çevrelerin Atatürkçülüğü veya Kemalizmi anlayamamasının ve de özümseyememesinin altındaki en büyük sebep budur. Osmanlının yetiştirmiş olduğu yobazlar takımından olmalarındandır...
.
Mustafa dediler benim adıma
Bir sıfatı Ali bindi atıma
Şimdi de ZÖHRE ANA geldi sıfata
Duyulsun şanımız Yüce Allah' a

(PİR ZÖHRE ANA)

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.