Bir Bağırdı, Tam 443 Tavuk Öldü. Şaka Değil Gerçek
Çin’de 4 yaşındaki çocuğun bağırması üzerine yüzlerce tavuk ölünce, mahkeme çocuğun babasını 230 dolar tazminata mahkum etti.
Şaka değil, gerçek... Çin'de köpeğin havlamasından korkan bir çocuğun bağırmasıyla yüzlerce tavuğun öldüğü bildirildi.
Bu ilginç olay ülkenin doğusundaki Jiangsu eyaletinin Nanjing şehrinde meydana geldi. Nanjing Sabah Postası gazetesinin haberine göre, gaz şişesi satan babasıyla bir köye giden 4 yaşındaki bir erkek çocuk, köpeğin havlamasından korkup, kümesin bulunduğu pencerede uzun süre bağırarak ağladı. Ağlayınca da tam 443 tavuk bir anda öldü.
Tavukların sahibi çocuktan davacı oldu ve olay mahkemeye taşındı. Mahkeme, çocuğun beklenmedik anormal bağırmasının kümesteki 443 tavuğun korkudan birbirini çiğneyerek ölmesine neden olduğu kararına vardı.
Karara göre çocuğun babası, tavukların sahibine 230 dolar (1,800 yuan) tazminat ödemeye mahkûm oldu
Kamilce
Konu Sahibi / Yazar
Zekai
Kategori / Forum
Üye Blogları (Günlükler)
Yorumlar / Cevaplar
56
Okunma / Görüntüleme
21867
Kamilce
Kamilce
AK Parti'nin canını çok sıkan mail
"Türkiye'deki icraatlarının unutulmaması ve bakar körlerin gak guk etmemesi
için Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP'nin Türk siyaset tarihindeki bazı
ilklerini hatırlatmakta yarar görüyorum.
1- İlk defa bir Başbakan " Tezkere geçmezse memura maaş ödeyemeyiz" dedi
2- İlk defa ekonomi büyürken işsizlik arttı
3- İlk defa cari açık verilirken döviz kuru arttı.
4- İlk defa bir Başbakan zam isteyen memura "İMF'yi ikna edin" dedi.
5- İlk kez ithalat 100 milyar doları aştı
6- İlk kez cari açığın üstünde borçlanma yapıldı
7- İlk kez Yunan kilise bankası Türkiye'de banka satın aldı.
8- İlk defa domuz, kesimlik hayvanlar arasına alındı
9- İlk defa düşük faizli dış borç yüksek faizli iç borç ile ödendi
10- İlk defa bir Başbakan ve Dışişleri Bakanı, islamiyeti yok et m eye yemin
eden bir Papa'nın heykeli önünde fotoğraf çektirdi.
11- İlk defa bir Başbakan " Toprak satılıyorsa alıp götürmüyorlar ya" dedi.
12- İlk defa bir cami kiliseye çevrildi.
13- İlk defa kilise ve havralar imar planında yer aldı.
14- İlk defa bir Başbakan Yahudi düşünce kuruluşundan " Üstün Cesaret Ödülü" aldı.
15- İlk defa Türk askerinin başına ABD güçlerince çuval geçirildi.
16- İlk defa bir Başbakan " bir dönem dini kullandık" dedi.
17- İlk defa petrol kanunu ile yabancılara 50 yıllık imtiyaz verildi.
18- İlk defa yabancı rantiyecilere vergi muafiyeti tanındı.
19- İlk defa iletişim sektörünün tamamı yabancıların eline geçti.
20- İlk defa tezkere ret edilmesine rağmen Dış İşleri Bakanlığı genelgesi ile silahlar Türkiye üzerinden geçti.
21- İlk defa bir Başbakan İsla m dünyasının sınırlarını değiştirecek BOP'un eş başkanı oldu.
22- İlk defa bir Başbakan Müslüman topraklarını işgal eden ABD askerlerininevlerine sağ salim dönmeleri için dua ettiğini açıkladı.
23- İlk kez İsrailli bir işadamına çok gizli bir şekilde 800 milyon dolar kaynak aktarıldı.
24- İlk defa bir Başbakan yapılan ihalede önce uçak istedi ama sonra Mercedes'e razı oldu.
25- İlk defa fındık üreticileri en büyük mitingi yaptı.
26- İlk defa bir Başbakan Türkiye'yi pazarladığını açıkça itiraf etti.
27- İlk defa tarımsal üretimde dış ticaret açığı ortaya çıktı.
28- İlk defa bir Başbakan çiftçilere " Gözünü toprak doyursun" dedi.
29- İlk defa kap kaç diye bir sektör ortaya çıktı.
30- İlk defa zina suç olmaktan çıktı.
31- İlk defa bir Başbakan en fazla yurt dışı gezisi yaptı.
32- İlk defa b ir Başbakan " Borç yiğidin kamçısıdır" diyerek borçlanmayı bir başarı olarak gösterdi.
33- İlk defa enflasyon % 10 artarken pancar fiyatları 99 kuruştan 88 kuruşa indi.
34- İlk defa çiftçi ve emekliden vergi alınması sözü verildi.
35- İlk defa bir Başbakan Danışmanı Amerikalılara Başbakan için "Bu adamı kullanın, onu rogara süpürmeyin " dedi.
36- İlk defa GSMH artarken KDV tahsilatı yerinde saydı.
37- İlk defa bir Başbakan TMSF katkısıyla bu kadar çok TV ve gazete yönlendirdi.
38- İlk defa Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı misafir olarak gelen bir kralın ayağına gitti.Hem de 10 Kasım günü...
39- "İLK DEFA BİR BAŞBAKAN ÇİFTÇİYE "ANANIDA AL GİT" DEDİ...
40- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN ŞEHİD ZİYARETİNDE "ASKERLİK YAN GELİP YATMA YERİ DEĞİLDİR"DEDİ
41- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN 300 M LİK GEMİYE GEMİCİK DEDİ.
42- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN ..... GAZETELERİNİ OKUMAYIN TELEVİZYONLARINI AÇMAYIN DEDİ.
43- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNEN İNSANLARI DİNSİZLİKLE SUÇLADI.
44- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN İÇİN CUMHURİYET MİTİNGLERİ YAPILDI.
45- İLK DEFA BİR HALK KENDİ LAİKLİĞİNDEN VE ÖZGÜRLÜĞÜNDEN OLMAKTAN KORKTU...
46- İLK DEFA ATAMI ANLIYORUM."
Bu hızla Tayyip Erdoğan bu dönemde ülkemizde ki her şeyi özelleştirmiş olacak...
İş bu ya özelleştirmeye ve satmaya kafayı takmış olan başbakanımız en sonunda kendisini özelleştirir mi?
- Türk Telekom, Arap'ın.
- Telsim İngiliz'in.
- Kuşadası Limanı İsrailli'nin.
- İzmir Limanı Hong Konglu'nun...
- Araç muayene işi Alman'ın.
- Başak Sigor t a Fransız'ın.
- Adabank Kuveytli'nin.
- İETT Garajı Dubaili'nin.
- Avea Lübnanlı'nın.
- Petkim? Ermeni'nin. (Kazak'a sattık, dediler. Kazağı bi çıkardık Ermeni...)
- Rakı, Amerikalı'nın.
- Finansbank Yunanlı'nın...
- Oyakbank Hollandalı'nın.
- Denizbank Belçikalı'nın.
- Türkiye Finans Kuveytli'nin.
- TEB Fransız'ın.
- Cbank İsrailli'nin.
- MNG Bank Lübnanlı'nın.
- Alternatif Bank Yunanlı'nın.
- Dışbank Hollandalı'nın.
- Şekerbank Kazak'ın.
- Yapı Kredi'nin yarısı İtalyan'ın.
- Turkcell'in yarısı Finli'nin Rus'un.
- Beymen'in yarısı Amerikalı'nın.
- Enerjisa'nın yarısı Avusturyalı'nın.
- Garanti'nin yarısı Amerikalı'nın.
- Eczacıbaşı İlaç, Çek'in.
- İzocam, Fr a nsız'ın.
- TGRT(Fox) Amerikalı'nın.
- Demirdöküm Alman'ın.
- Döktaş Fransız'ın.
- Süper FM Kanadalı'nın.
Hepsi TÜRK' tü bir zamanlar... sadece 5.5 yıl önce. (yani AKP hükümetinden önce)
Önemli! Borla çalışan araba üretildi, Türkiye kıskaçta. Arabayı bor madeniyle çalıstıracak patentli 600 proje olduğu ortaya çıktı. Turkiye, dünya rezervinin yüzde 70`ine sahip."
"Türkiye'deki icraatlarının unutulmaması ve bakar körlerin gak guk etmemesi
için Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP'nin Türk siyaset tarihindeki bazı
ilklerini hatırlatmakta yarar görüyorum.
1- İlk defa bir Başbakan " Tezkere geçmezse memura maaş ödeyemeyiz" dedi
2- İlk defa ekonomi büyürken işsizlik arttı
3- İlk defa cari açık verilirken döviz kuru arttı.
4- İlk defa bir Başbakan zam isteyen memura "İMF'yi ikna edin" dedi.
5- İlk kez ithalat 100 milyar doları aştı
6- İlk kez cari açığın üstünde borçlanma yapıldı
7- İlk kez Yunan kilise bankası Türkiye'de banka satın aldı.
8- İlk defa domuz, kesimlik hayvanlar arasına alındı
9- İlk defa düşük faizli dış borç yüksek faizli iç borç ile ödendi
10- İlk defa bir Başbakan ve Dışişleri Bakanı, islamiyeti yok et m eye yemin
eden bir Papa'nın heykeli önünde fotoğraf çektirdi.
11- İlk defa bir Başbakan " Toprak satılıyorsa alıp götürmüyorlar ya" dedi.
12- İlk defa bir cami kiliseye çevrildi.
13- İlk defa kilise ve havralar imar planında yer aldı.
14- İlk defa bir Başbakan Yahudi düşünce kuruluşundan " Üstün Cesaret Ödülü" aldı.
15- İlk defa Türk askerinin başına ABD güçlerince çuval geçirildi.
16- İlk defa bir Başbakan " bir dönem dini kullandık" dedi.
17- İlk defa petrol kanunu ile yabancılara 50 yıllık imtiyaz verildi.
18- İlk defa yabancı rantiyecilere vergi muafiyeti tanındı.
19- İlk defa iletişim sektörünün tamamı yabancıların eline geçti.
20- İlk defa tezkere ret edilmesine rağmen Dış İşleri Bakanlığı genelgesi ile silahlar Türkiye üzerinden geçti.
21- İlk defa bir Başbakan İsla m dünyasının sınırlarını değiştirecek BOP'un eş başkanı oldu.
22- İlk defa bir Başbakan Müslüman topraklarını işgal eden ABD askerlerininevlerine sağ salim dönmeleri için dua ettiğini açıkladı.
23- İlk kez İsrailli bir işadamına çok gizli bir şekilde 800 milyon dolar kaynak aktarıldı.
24- İlk defa bir Başbakan yapılan ihalede önce uçak istedi ama sonra Mercedes'e razı oldu.
25- İlk defa fındık üreticileri en büyük mitingi yaptı.
26- İlk defa bir Başbakan Türkiye'yi pazarladığını açıkça itiraf etti.
27- İlk defa tarımsal üretimde dış ticaret açığı ortaya çıktı.
28- İlk defa bir Başbakan çiftçilere " Gözünü toprak doyursun" dedi.
29- İlk defa kap kaç diye bir sektör ortaya çıktı.
30- İlk defa zina suç olmaktan çıktı.
31- İlk defa bir Başbakan en fazla yurt dışı gezisi yaptı.
32- İlk defa b ir Başbakan " Borç yiğidin kamçısıdır" diyerek borçlanmayı bir başarı olarak gösterdi.
33- İlk defa enflasyon % 10 artarken pancar fiyatları 99 kuruştan 88 kuruşa indi.
34- İlk defa çiftçi ve emekliden vergi alınması sözü verildi.
35- İlk defa bir Başbakan Danışmanı Amerikalılara Başbakan için "Bu adamı kullanın, onu rogara süpürmeyin " dedi.
36- İlk defa GSMH artarken KDV tahsilatı yerinde saydı.
37- İlk defa bir Başbakan TMSF katkısıyla bu kadar çok TV ve gazete yönlendirdi.
38- İlk defa Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı misafir olarak gelen bir kralın ayağına gitti.Hem de 10 Kasım günü...
39- "İLK DEFA BİR BAŞBAKAN ÇİFTÇİYE "ANANIDA AL GİT" DEDİ...
40- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN ŞEHİD ZİYARETİNDE "ASKERLİK YAN GELİP YATMA YERİ DEĞİLDİR"DEDİ
41- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN 300 M LİK GEMİYE GEMİCİK DEDİ.
42- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN ..... GAZETELERİNİ OKUMAYIN TELEVİZYONLARINI AÇMAYIN DEDİ.
43- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNEN İNSANLARI DİNSİZLİKLE SUÇLADI.
44- İLK DEFA BİR BAŞBAKAN İÇİN CUMHURİYET MİTİNGLERİ YAPILDI.
45- İLK DEFA BİR HALK KENDİ LAİKLİĞİNDEN VE ÖZGÜRLÜĞÜNDEN OLMAKTAN KORKTU...
46- İLK DEFA ATAMI ANLIYORUM."
Bu hızla Tayyip Erdoğan bu dönemde ülkemizde ki her şeyi özelleştirmiş olacak...
İş bu ya özelleştirmeye ve satmaya kafayı takmış olan başbakanımız en sonunda kendisini özelleştirir mi?
- Türk Telekom, Arap'ın.
- Telsim İngiliz'in.
- Kuşadası Limanı İsrailli'nin.
- İzmir Limanı Hong Konglu'nun...
- Araç muayene işi Alman'ın.
- Başak Sigor t a Fransız'ın.
- Adabank Kuveytli'nin.
- İETT Garajı Dubaili'nin.
- Avea Lübnanlı'nın.
- Petkim? Ermeni'nin. (Kazak'a sattık, dediler. Kazağı bi çıkardık Ermeni...)
- Rakı, Amerikalı'nın.
- Finansbank Yunanlı'nın...
- Oyakbank Hollandalı'nın.
- Denizbank Belçikalı'nın.
- Türkiye Finans Kuveytli'nin.
- TEB Fransız'ın.
- Cbank İsrailli'nin.
- MNG Bank Lübnanlı'nın.
- Alternatif Bank Yunanlı'nın.
- Dışbank Hollandalı'nın.
- Şekerbank Kazak'ın.
- Yapı Kredi'nin yarısı İtalyan'ın.
- Turkcell'in yarısı Finli'nin Rus'un.
- Beymen'in yarısı Amerikalı'nın.
- Enerjisa'nın yarısı Avusturyalı'nın.
- Garanti'nin yarısı Amerikalı'nın.
- Eczacıbaşı İlaç, Çek'in.
- İzocam, Fr a nsız'ın.
- TGRT(Fox) Amerikalı'nın.
- Demirdöküm Alman'ın.
- Döktaş Fransız'ın.
- Süper FM Kanadalı'nın.
Hepsi TÜRK' tü bir zamanlar... sadece 5.5 yıl önce. (yani AKP hükümetinden önce)
Önemli! Borla çalışan araba üretildi, Türkiye kıskaçta. Arabayı bor madeniyle çalıstıracak patentli 600 proje olduğu ortaya çıktı. Turkiye, dünya rezervinin yüzde 70`ine sahip."
Kamilce
1988’de 45. ve 50. ölüm yıldönümlerinde aziz hatıralarını saygı ve şükranla andığımız Okyar’la Atatürk, gençlik yıllarından son nefeslerine kadar elele ve omuz omuza aynı saflarda Türk vatan ve milletine büyük hizmetler etmiş iki samimi silâh ve dava arkadaşının ideal örneğidirler.
Daha önce de konu ile ilgili araştırmalarımızda belirttiğimiz gibi, Türk Milli Mücadelesi ve İnkılâbı Tarihi’nin, Atatürk Çağı’nın ön safta gelen ünlü devlet, diplomasi ve politika adamlarından biri Ali Fethi Okyar’dır.’
O’nun son derece renkli, canlı ve mücadeleli geçmiş askeri siyasi hayatı, diplomasi alanında gördüğü başarılı hizmetler, Türk milletinin çok partili demokratik rejime kavuşturulması yolundaki deneme ve çabaları, Atatürk Çağı’nı araştıran tarihçilerin üzerinde dikkat ve titizlikle durmaya zorunlu bulundukları hususlardır.
Ali Fethi Okyar, Mustafa Kemal Atatürk’ün gençlik yıllarından bu yana daima beraber olduğu en eski ve samimi bir dava ve mücadele arkadaşıdır. Atatürk ve Okyar arasındaki bu köklü dava ve mücadele birliği, Harp Akademisi sıralarında başlamış; İttihat ve Terakki Cemiyeti saflarında, Trablus ve Balkan cephelerinde devam etmiştir.
Ali Fethi - Mustafa Kemal ikilisinin, İttihat ve Terakki Fırkası’nın üç liderinden özellikle Enver Paşa’ya karşı olan durum ve tutumları incelenirse, Milli Mücadele ve Atatürk Dönemi Tarihi’nin sisli ve karanlık bölümleri aydınlanır; doğru ve dürüst yorumlara erişilir.
Kuşkusuz bu, çok geniş bir araştırma konusudur. Bizim burada kısaca değinmek ve hakkında bilgi vermek istediğimiz husus, yüce Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hızlandırmış İttihat ve Terakki liderlerinin, yurdu perişan bırakıp, hesap vermeden kaçtıkları günlerde, Ali Fethi - Mustafa Kemal ikilisinin ortaklaşa çıkardıkları MİNBER gazetesidir.
İttihat ve Terakki’nin ilk dönemlerinden başlayarak askerlerin politikaya karışmalarına; İttihatçılığın siyasi cinayetler düzenleyen komitacılığa dönüştürülmesine ve Enver’in baş çektiği Bab-ı âli Baskını ve Nâzım Paşa’nın öldürülmesi gibi siyasi cinayet kararları alıp uygulamasına şiddetle karşı olan Ali Fethi - Mustafa Kemal ikilisi, Cemiyetin son döneminde büsbütün belirmiş bulunan yanlış iç ve dış politikasını asla benimsememiş; çekinmeden açıkça onları tenkit etmiş, uyarmaya çalışmışlardır. Bu iki mefkure arkadaşı, Enver ve Talat Paşaların yurttan kaçmadan önce geride bırakmaya çalıştıkları Teceddüt Fırkası gibi tampon kuruluşlardan da uzak kalmışlardır. Buna mukabil, Ali Fethi Bey Osmanlı Hürriyetperver Avam Fırkası’nı ve MİNBER gazetesini kurmuş; Mustafa Kemal Paşa da arkadaşına destek olarak İttihatçı liderlere karşı davranışlarını birlikte sürdürmüşlerdir.2
Milli Mücadele Tarihi’ni araştıranlar, özellikle İttihatçılığın Milli Mücadele’deki yerini belirlemeye çalışanlar bu noktaya, Ali Fethi - Mustafa Kemal ikilisinin Enver Paşa’ya karşı durum ve tutumlarına titizlikle parmak basmalıdırlar. 51 gün gibi kısa ömürlü olan MİNBER adlı gazetelerindeki neşriyatta, Ali Fethi - Mustafa Kemal’in Enver Paşa ve İttihat Terakki karşısındaki durumlarını aydınlığa kavuşturan çok değerli bilgiler bulunmaktadır.
Yıldırım Orduları Grubu ile Yedinci Ordu Karargâhı lağvedilince, Yedinci Ordu Komutanı bulunan Mustafa Kemal Paşa, Harbiye Nezâreti emrine alınmıştır.3 Mustafa Kemal Paşa, 13 Kasım 1918 Cuma günü İstanbul’a gelmiştir.4
İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa’nın elinde maaşından artırıp biriktirdiği üç - beş bin lirası bulunuyordu. Annesine ev almak istediği bu paranın mühim bir kısmını işletmek için bir ticaret işine koyarak kaybeden Mustafa Kemal Paşa, parasının son kalan bölümünü de Ali Fethi Bey’le kurdukları gazetenin sermayesine yatırmış, katmıştır.
Atay, MİNBER ile ilgili olarak da şunları yazmaktadır:5
“... Gazetenin başında Fethi Bey var. Mustafa Kemal, az da olsa, sermaye koyanlar arasında.
Bu yeni ticaret büsbütün tatlı. Yazacaksın, yazdıracaksın, fikir kavgaları yapacaksın, üstelik para da kazanacaksın.
Gazete müşterisi nedir? Bir gazeteyi alanlardan yüzde kaçı ciddi yazı okur, yüzde kaçı meraklı havadisler ve tefrikalar peşindedir, Mustafa Kemal’in bunlar hakkında hiç bir fikri yok. O sanıyor ki o günkü gazetelerde Fethi Bey’den daha akıllı başyazar mı var, kendisinden daha iyi polemik ilhamları kim verebilir, o halde bu gazetenin sürümü de hepsinden daha yüksek olması pek tabii değil midir?
... Evet, gazetecilik de bir ticaret ama, bir fikir adamı için dahi incir üzüm alış-verişi kadar anlamadığı bir ticaret!
... Gazete teknesi, incir teknesi kadar da dayanmaz. Bütün komutanlık hayatından nesi kalmışsa, o da en çok sürülmemesi için hiçbir sebep olmayan bu gazetede eriyip gider.”
MİNBER gazetesi, 1 Teşrin-i sâni (Kasım) 1334 (1918) (25 Muharrem 1337) Cuma günü İstanbul’da çıkmaya başlamıştır. Büyük boyda iki sahifeden ibaret, “Siyâsi, ilmi, edebi, yevmi gazete” MİNBER’in İmtiyaz Sahibi Doktor Râsim Ferid Bey’dir.
i888’de Trablus’da doğmuş bulunan ve Mehmed Ferid Paşa’nın oğlu olan Doktor Rasim Ferid (Talay), Ali Fethi Bey’le Mustafa Kemal Paşa’nın yakın bir arkadaşıdır. Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Ağustos 1918 Pazartesi günü Tevfik Fikret’in Aşiyân’ını ziyaretle buradaki defteri imzaladığı sırada yanında bulunan dört kişiden biri Râsim Ferid’dir.
Yayımladığımız Ali Fethi Okyar’ın (30 Nisan 1921 - 16 Ekim 1921) arasındaki 170 günlük hatırasında tespit ettiğimiz bir bilgiye göre de, iki yıllık Malta sürgününden sonra Avrupa’ya uğrayıp, Aventino vapuru ile yurda dönüşünde üç gün beklenilen İstanbul limanında ilk birbuçuk günü vapurda kalmış ve çoluk çocuğu ile bile görüşmemiştir. Fakat 30 Temmuz 1921 Cumartesi günü: “Bugün sabahtan akşama kadar vapurda kaldım. Râsim Ferid ve Sezai Bey’le görüştüm” demektedir.6 Ve nihayet Dr. Râsim Ferid Talay’ın Atatürk tarafından IV. dönemde Bursa milletvekilliğine seçtirildiğini ve bu görevin V., VI. ve VII. dönemlerde de Niğde milletvekili olarak sürdüğünü görmekteyiz.
MİNBER gazetesinin yazıları altında tarih sırası ile şu adları, takma adları ve harflerden oluşan imzaları bulmaktayız: Hatib, Muktesid, Nâtık, Ali Fethi, Y. B., Nezihe Hamdi, An, Kâzım Fahri, Ahmet Hulki, Mehmed Ali, Ressam Ali Sami, Ahmed Edib, A (ym). F., İsmail Hami, Ahmed Hikmet, Ali Şükrü, Süleyman Râdi, Doktor Cemil Süleyman.
51 günlük gazetenin dört sayısında başyazı sansür tarafından çıkarılmış veya yoktur (Nu. 5, 32, 46, 51). Gazetenin 42 başyazısı imzasızdır. Bunların, üslûp incelemesi sonunda ve özellikle Atatürk’e atfedilen: “O günkü gazetelerde Fethi Bey’den daha akıllı başyazar mı var” gibi kayıtlardan Ali Fethi Okyar’a ait olduğu anlaşılmaktadır. MİNBER’deki üç başyazı (Nu. 1, 2, 4)’nın altında da “Hatib” takma adı bulunmaktadır. Yine gazetenin ikinci sayısından başlayarak ikinci sayfasında yer alan ve Ziya Gökalp’ın (Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak) adlı eserini konu seçen (Asrileşmek) başlıklı dört gün süren (Nu. 2, 6, 8, 9) seri yazı da “Hatib” imzasıyla kaleme alınmıştır.
Başyazılardan yalnız ikisinde (Nu. 36 ve 40) (İsmail Hami) imzasını görmekteyiz. Bu, yakın bir zaman sonra Sivas Kongresi’ne kâtip olacak tarihçi İsmail Hami Dânişmend (Merzifon 19 Mayıs 1898 - İstanbul 12 Nisan 1967)’dir.
(Mütareke İktisadı: 1) ve (Milli Piyasa ve İtilâf: 2) başlıklarını taşıyan (Nu. 3 ve 12) (Muktesid) takma imzalı iki makalenin ve (A.F.) imzalı yazının ise Ali Fethi Okyar’a ait olduğu kuşkusuzdur.
Gazetenin çıkış tarihinde (1 Kasım 1918 Cuma), Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Orduları Komutanı’dır. Ali Fethi Bey ise İstanbul Mebusudur. Henüz Enver Paşa ve arkadaşları Türkiye’dedirler. Bilindiği gibi, 8 Ekim 1918 (2 Muharrem 1337) Salı günü, Talat Paşa’nın sadrazamlığındaki İttihat ve Terakki Harp Kabinesi istifa zorunda kalmış ve Sadaret makamı eski Londra Sefiri, sabık Sadrazamlardan Tevfik Paşa’ya teklif edilmiştir. Zamanın vahimlik ve nazikliğinden ürken birçok devlet ricalinin sorumluluk altına girmekten çekinmeleri yüzünden Tevfik Paşa bir hafta kadar uğraştığı halde hükümet kuramamıştır. Bunun üzerine Sadrazamlık vazifesi, eski Harbiye Nazırlarından Ahmed İzzet (Furgaç) Paşa (Manastır 1864 - İstanbul 1937)’ya tevcih olunmuştur.
İki gün içinde kabinesini kuran ve 14 Ekim 1918 (8 Muharrem 1337) Pazartesi günü vazifeye başlayan izzet Paşa, ancak 25 gün iktidarda kalabilmiştir.
İzzet Paşa Kabinesi, 8 Kasım 1918 (3 Safer 1337) Cuma günü öğleden sonra istifa ettiğine göre demek oluyor ki, MİNBER’in yayın hayatına başladığı 1 Kasım’da Ali Fethi Bey, Dahiliye Vekili’dir. Dahiliye Vekilliği’nin son bulduğu 8 Kasım tarihinden sonra ise gazete 43 gün daha çıkmış bulunmaktadır.
Mustafa Kemal Paşa ise, 13 Kasım 1918 Cuma günü İstanbul’a döndüğüne göre, gazetenin 22 Aralık tarihine kadar çıkan son 40 sayısının yayınlandığı günlerde bizzat İstanbul’dadır.
MİNBER’in birinci sayısında, (Osmanlı Hürriyetperver Avam Fırkası Programı) yer almış bulunuyor. İkinci sayısındaki, İttihat ve Terakki Kongresi, Talat Paşa ve Ziya Gökalp’in istifaları ve Yeni Program’la ilgili haberde ise “Hürriyetperver Avam Fırkası azası mükerrer tekliflere rağmen bu içtimada hazır bulunmağa muvafakat etmemişler ve binaenaleyh kongreye iştirak eylememişlerdir” denilmektedir.7
Ermenice (Norki Yank) gazetesinin, MİNBER için İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin fikirlerini yaydığı ve Tanin yerine çıktığı yolundaki asılsız haberi üzerine, gazetede şu notun yer aldığını görüyoruz: “... Refikimiz bu havadisi acaba nereden almıştır? Norki Yank, birinci nüshamızdan bugüne kadar yazdığımız şeyler içinde Cemiyet’in nokta-i nazarını terviç ettiğimizi (tuttuğumuzu, desteklediğimizi) ispat edecek ne gördüğünü bize lütfen haber verirse pek memnun olacağız.”8
Hemen ertesi gün, MİNBER’in birinci sayfasında “Kaçmışlar!” başlıklı imzasız yazının yer aldığını görüyoruz. Enver Paşa ve diğerleri hakkındaki duygu ve düşünceleri açıkça ve en sert bir dille belirten yazı şöyledir:9
“Kaçmışlar!
Kaçmışlar, tahakkuk ediyor, kimden ve nereye? Adaletten şüphe etmek, kendi milletinden, memleketinden şüphe etmek bu, bir insanın nefsinden şüphe etmesine muadildir. Mahkeme var, kanun var, tarih var ve bunların hepsinin fevkinde Allah varken kimden ve nereye kaçarlar? Vicdanları pak, alınları açık, muhti (hata eden, yanılan) olsalar da müctehed (içtihad olunmuş) olduklarını her zaman iddia ederlerdi? Neden korktular? Padişah ve Hükümet intikam siyasetinden müteneffir (iğrenen, tiksinen), ümmet yalnız adaletin tecelliyâtına muntazır (bekleyen, gözleyen), ortada idare-i kanuniye hükümfermâ, ihtilâl yok, anarşi yok ki bu garip firar için bir mazeret tasavvur olunabilsin.
Fakat bu suretle beyhude nefes tüketmeyelim. Zaman herkesin mahiyetini gösterdi ve gösterir. Her halde caniler için necat yoktur. Eyn-ül-meferr? (Kaçacak yer yok mu?) Memleket kâbusdan kurtuldu. Mecnun veya canı halk içinde daima muzırdır. Çare birinin zindana, birinin şifahâneye isalidir (ulaştırılmasıdır). Fakat bunlar intihar ederlerse yapacak bir şey kalmaz. Hayatta bulundukça bunlar er geç yine lâyık oldukları mevkilere tıkılırlar. Bundan şüphe etmeyelim.
Lâkin ders-i ibret almaya bir mâni yoktur. Bütün nefret ve istikrahımızı bir tarafa bırakarak bu dersten istifade edebiliriz. “Başkasını aldatmak, kendini aldatmaktan başka bir şey değildir.” Şu elim kıssadan bu selim hisseyi çıkaran aldanmaz.”
Minber gazetesinin, Enver ve Talat Paşalarla, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iç ve dış politikasına karşı olduklarını açıkça sergileyen yazılar, özellikle Ali Kemal’in Ali Fethi Bey ve MİNBER mensupları aleyhindeki haksız saldırılarına verilen cevaplardır.
Yine, Aydın Mebusu Emanuelidi Efendi’nin Rumca gazetelerdeki ciddiye alınamayacak derecede gülünç açık mektubuna karşı Fethi Bey’in verdiği demeçtir.
Tercüman-ı Hakikat gazetesinde (Fethi Bey’in Beyanatı) diye çıkan, kendisini ziyaret eden bir genç gazetecinin uydurma ve düzmecesi bir yazı, hemen Ali Kemal’in Sabah gazetesine de aktarılarak sert bir yazı düellosunun açılmasına sebep olmuştur.10
Dahiliye Nazın Fethi Bey, Tercüman-ı Hakikat ve Sabah gazetelerinde yer alan bu kendisine ait gösterilen baştan aşağı değiştirilmiş sözlerini MİNBER’e verdiği bir demeçle açıklığa kavuşturmuştur.’’
Bu tartışma yazılarından konuya ışık tutan bir önemlisi, (Fethi Bey’in Cevabı) başlığını ve (Ali Fethi) imzasını taşımaktadır:12
Ali Kemal Bey, evvelisi günkü Sabah gazetesinde benim için firarileri “... o yâr-ı kadimlerini (eski dostlarını) ne derece sahabet etmek (sahip çıkmak, korumak, yardım etmek) mümkün ise etti, lehülhamd maksûda erdi de çünkü bu dem caniler sahil-i selâmettedirler...” diyor.
Diğer bir gazete dahi beni ve diğerlerini imaen “mebusluğu ve sefirliği yağlı kuyruk addettikleri için mesleklerini terketmiş, İttihat ve Terakki sayesinde bugünkü nüfuzlarına sahip olmuş kimselerdir. Bu fırkanın vasıta-i neşr-i efkârı olan (MİNBER) gazetesinin bütün neşriyatı kamilen İttihat zihniyetiyle malûldür...” diyor.
Makalâtmın (makalelerinin) bütün esasatı (esasları) şahıslara karşı garazkârâne (garazkârlıkla) tecavüzlere (saldırılara) hatta iftiralara ibtinâ eden (dayanan, üzerine kurulan, bina edilen) Ali Kemal Bey’in tesvidâtında (karalamalarında) mantıktan ziyade hissiyât-ı âdiye ve hasise aramak lüzumunu iddia edenlerle beraberim. Bilirim ki sermaye-i muvaffakiyeti halkımızın dedikodu ihtiyacatını tatmin ve bir kısım ahali içün maatteessüf gayr-ı kabil-i inkâr bir meyil ve ibtilâ (esef olunur ki inkârı imkânsız bir gönül verme ve düşkünlük, tiryakilik) teşkil eden şahsiyyât ve levsiyyât (pis şeyler) ile iştigal (uğraşma) inhimakini (aşın düşkünlüğünü memnun etmekten ibaret olan mir-i mûmâ-ileyh (yukarıda adı geçen) benim gibilere de itâle-i lisan (dil uzatma, sövüp sayma) etmekten men-i nefs edemeyecektir. Evet bu hasisa (karakter) çoktan beri muharririn yazılarında tecelli etmiş (belirmiş) ve kendileri için yegâne sırr-ı muvaffakiyet olmuştur. Yalnız şurasını ihtar etmek isterim ki, firarilerin Ali Kemal Bey’in murat eylediği mânada yâr-ı kadimleri değilim.
Firarilerden Enver, Cemal, Talat ile Meşrutiyet’in istihsâli gibi mukaddes gayeler için bundan on sene evvel teşrik-i mesai (işbirliği) etmiştim. Sonradan bu zevatın millet nazarında adlarını kötüye çıkaran icraatlarına hiçbir suretle katılmadığım gibi, Meşrutiyeti hususi çıkarlarına âlet eyledikleri nazarımda tahakkuk eder etmez, onlara karşı bugünkü kahramanlar tarafından “Veli-yül-na’m Efendimiz” diye hitap edilirken mücadele meydanına atılan bendim. Meclis-i Mebusan’da bulunan ikiyüzelli zat huzurunda yaptığım bu mücadele hiçbir suretle kabil-i setr değildir (gizlenemez). Bu zevat içinde memlekete en muzır bir unsur olarak keşfeylediğim Enver’e karşı mücadelem ise bundan pek kadimdir (eskidir) ve Trablusgarp Muharebesi’ne müsâdifdir (rastlar).
Selânik’de teşrik-i mesai (işbirliği) ettiğim bu zevatın haysiyetleri ile birlikte şeref-i âcizânemin lekedâr olmaması için açtığım bu mücadele sevkiyledir ki 10 Ocak İnkılâp Hükûmeti’ni şiddetle takbih (kınama) ve kendileriyle kat-ı alâka eylediğimi tebliğ eylemiştim.
Bu kat-ı alâkayı müteakip Talat ve elyevm İstanbul’da bulunan diğer bir zat o zaman mahal-li memuriyetime gelerek Enver’in badema bu gibi yolsuzluklarına meydan vermeyeceklerine dair birçok vaad ve vaidlerde bulunmuşlar ve makam-ı teminatta Merkez-i Umumi’ye gelip Kâtib-i Umumi sıfatıyla bilcümle anasır-ı münevvere arasında mümkün olduğu kadar itilâf ve hüsn-ü münasebat tesisine dair olan mesleğimi tatbike mezuniyet vermişlerdi.
Ancak bu yoldaki faaliyetim ve hatta Ali Kemal Bey ile görüşmüş olmaklığım diğer aza arasında şiddetli kilü kah (dedikoduyu, söylentiyi) ve gıyabımda birçok entrikaları mucip olarak bilmecburiye Sofya Sefareti’ni kabul ettim. Binaenaleyh sevdiğim askerlik mesleğimi sefaret gibi yağlı kuyruk arkasında bazılarının sû-i zannı gibi terk etmedim. Bilakis neticesi meçhul bir mücadeleye atılmak için terk-i meslek ettim. Sofya Sefareti’ne tayinimi icabeden entrikalara vakıf olduktan sonra yani 1915 senesi Mayıs’ında istifa eyledim. Bu istifayı aynı senenin Kanun-ı evvelinde (Aralık’ında) tekrar ettim. Ancak 1917 Teşrin-i sâni’sinde (Kasım’ında) oradaki vazifeyi terk ile Mebus sıfatıyla yine meydan-ı mücadeleye atılmaya muvaffak oldum. Bulgaristan ahval-i siyasiyesinin en rakik (ince) zamanlarında her neye mal olursa olsun terk-i vazife ettiğimin esbabını şimdi burada tadat etmek (birer birer saymak, söylemek) istemiyorum.
Şimdi diğer muharrire sorarım: Eğer sefareti yağlı kuyruk bilmiş olsaydım, bir kısım matbuatın (basının) pek bi-âr ve bi-hayâ (utanmaz ve hayâsız) bir suretle dalkavukluk etmekten çekinmedikleri Talat - Enver Kabinesi’ne karşı mücadele etmek için sefareti terk eder mi idim? Herhalde bu muharrir yedine böyle bir yağlı kuyruk geçirmiş olsaydı hiç şüphe yok pek pespaye (derecesi aşağı, bayağı) bir surette temellukatta (yaltaklanmalarda) bulunarak daha yüksek bir makama geçmeğe çalışacağı muhakkaktı. Çünkü kendilerinin zihniyeti şu satırlarda pek belli oluyor: “Memleketin büyük bir tehlikeye yuvarlandığını münevver sınıf pek iyi biliyorlardı. Fakat onların nazarında Türkiye nasıl olursa olsun inkıraza (çökmeğe) mahkûmdu. Benaenaleyh ittihatçılığa dahil olarak ne yaparlarsa kârdı. İşte onlar bu zihniyete tâbi oldular.”
Bu satırları yazan ve münevver sınıftan madud olması (sayılması) lâzım gelen muharririn zihniyetine tâbi olmamakla müftehirim.
Şimdi meydanı boş bulan dalkavuklar istedikleri gibi isnadatta bulunmakta, rast gelene sebb-ü şetm etmekte (sövüp saymakta) pek büyük cesaret gösterdikleri için mahzâ (ancak, yalnız) bunların arasına girmemek maksadıyla MİNBER’de mümkün olan ihtiyat ve teenniden (sakınma ve dikkatli davranmadan) ayrılmak istemiyorum. Bunu İttihatçı zihniyeti telâkki etmek pek fahiş bir galat-ı fikr ve fesad-ı ahlâka delâlet eder.
Memleketimizin bu hale gelmesinin esbabı menfaat-i umûmiyeyi herşeyin fevkinde tutan mücadele-i hakikatta ahval-i zamana tâbi olmayarak her nevi tehlikeye karşı cesaret gösteren zevatın killerinde (azlığında, kıtlığında) ve fıkr-i kanuniyi kendi hevesat-ı şahsiyelerine (şahsi heveslerine) göre uydurmak istidadında bulunanların kesretindedir (bolluğundadır, çokluğundadır).
Ben firarileri hiç bir veçhile sahabet (sahip çıkma, koruma, arkalanma, yardım etme) etmedim. Onları kaçırmamak için tevkif etmekten (tutuklamaktan) başka çare yoktu. Bir mahkemeden sâdır olmayan (çıkmayan, alınmayan) bir emirle her kimi olursa olsun tevkif ettirmek (tutuklatmak) hilâf-ı kanundur (kanuna aykırıdır, karşıdır). Bir takım su-i istimalâ-tın (suiistimallerin, kötüye kullanmaların) cinayâtın (cinayetlerin) hilâf-ı kanun (kanuna aykırı, yalan) olması Ali Kemal Bey’in mantıklannca bu tevkif muamelesini (tutuklama işlemini) muvafık-ı kanun (kanuna uygun) bulmakta ise, ne ben ne de erbab-ı vukuf ve hukuk buna iştirak edemeyiz (katılamayız).
Muhasımlarımızın (hasımlanmızın, düşmanlarımızın) kalbgâhımıza kadar gelerek pek feci ve lerze-bahş (titreten) hükümleri muvacehesinde bulunduğumuz şu sırada velev bir müddet için olsun, etrafımızdan utanarak, kin ve gayz hislerini teskin etmek, sebb-ü şetm (sövüp sayma) heveslerini zapteylemek istemeyenler, matbuatımız ve binaenaleyh milletimiz hakkında ecanibin (yabancıların) pek fena hüküm vermesini mucip olmaktadırlar. Talat ve Enver gibi zevatın mazarratını (zararlarını, ziyanlarını) nasıl bütün bir millet çekiyorsa matbuat (basın) namına birkaç şahsın irtikap eylediği (kötü iş işlediği, rüşvet yediği) bu fenalıkları korkarım ki hepimiz çekmiş olmayalım.
İşte bu fenalıklara karşı dahi mücadele etmeye vazife bilenlerdeniz. Vâki olacak tecavüzler iftiralar bizi bu maksattan ayırmayacaktır. Çünkü nazarımızda menfaat-ı umûmiye herşeyin fevkindedir.”
Görüldüğü gibi, Fethi Bey bu cevabında kendisinin Enver ve Talat Paşalara karşı olan duygu, düşünce, durum ve tutumunu ayrıntılarıyla belirtmektedir. Yine MİNBER’de (Mustafa Kemal Paşa ile Mülakat) ve (Ahmed Hulki) imzası ile Mustafa Kemal Paşa hakkındaki (Nihüfte Bir Sima) başlıklı yazı; MİNBER’cileri İttihatçılıkla suçlayan ve onlara iftiralar yağdıran Ali Kemal’in yazdıklarına verilen (Sabah Başmuharririne) başlıklı yazılarda; imzasız olmakla beraber Ali Fethi Bey’in yazdığı kuşkusuz (Tehlike Karşısında) v.b. gibi başmakalelerde; İsmail Hami Bey’in (Bir Cürm-ü Meşhud) ve Ali Şükrü Bey’in (Sabah Sermuharriri Ali Kemal Bey’e) yazılarında gazete ve mensuplarının İttihat ve Terakki liderleri ile izledikleri, uyguladıkları politikaya karşı bulunduklarına dair pek çok bilgi ve açıklamalar bulunmaktadır.
Millet ve vatanımızın büyük tehlikelerle karşı karşıya bulunduğu bu endişeli dönemde, hükümetleri sert tenkitleriyle uyarmaya ve İttihatçıların düştükleri hatalara düşmemeğe çağıran MİNBER’in Enver ve Talat Paşalara olduğu kadar Tevfık ve Ferid Paşalara karşı da şiddetle muhalefet bayrağı açan bir yayın yaptığı sabittir.
Yukarıda andığımız Ahmet Hulki imzalı 18 Kasım 1918’de kaleme alınmış yazı ise, âdeta 19 Mayıs 1919’u haber veren şu gerçekten ilginç cümle ile son bulmaktadır: “Herhalde istikbâl-i vatan, MUSTAFA KEMAL PAŞA’dan büyük hizmetler beklemekte haklıdır.”
Camilerde hatibin çıkıp hutbe okuduğu merdivenli kürsünün adı manasına gelen “MİNBER”, Ali Fethi Okyar’la Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaklaşa çıkardıkları bir yayın organı olarak Milli Mücadele’nin ilk müjdecisi, başlangıç adımıdır. Bize göre MİNBER, Milli Mücadele ile İttihat ve Terakki arasında yanlış ilişkiler kuran, gerçeğe ters düşen yorumlara kalkışan yanılmış yerli ve yabancı araştırmacıları düzeltmeye yarayacak değerli bir kaynaktır.
Kaynak aktarım;
Fethi Tevetoğlu
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 13, Cilt V, Kasım 1988
Daha önce de konu ile ilgili araştırmalarımızda belirttiğimiz gibi, Türk Milli Mücadelesi ve İnkılâbı Tarihi’nin, Atatürk Çağı’nın ön safta gelen ünlü devlet, diplomasi ve politika adamlarından biri Ali Fethi Okyar’dır.’
O’nun son derece renkli, canlı ve mücadeleli geçmiş askeri siyasi hayatı, diplomasi alanında gördüğü başarılı hizmetler, Türk milletinin çok partili demokratik rejime kavuşturulması yolundaki deneme ve çabaları, Atatürk Çağı’nı araştıran tarihçilerin üzerinde dikkat ve titizlikle durmaya zorunlu bulundukları hususlardır.
Ali Fethi Okyar, Mustafa Kemal Atatürk’ün gençlik yıllarından bu yana daima beraber olduğu en eski ve samimi bir dava ve mücadele arkadaşıdır. Atatürk ve Okyar arasındaki bu köklü dava ve mücadele birliği, Harp Akademisi sıralarında başlamış; İttihat ve Terakki Cemiyeti saflarında, Trablus ve Balkan cephelerinde devam etmiştir.
Ali Fethi - Mustafa Kemal ikilisinin, İttihat ve Terakki Fırkası’nın üç liderinden özellikle Enver Paşa’ya karşı olan durum ve tutumları incelenirse, Milli Mücadele ve Atatürk Dönemi Tarihi’nin sisli ve karanlık bölümleri aydınlanır; doğru ve dürüst yorumlara erişilir.
Kuşkusuz bu, çok geniş bir araştırma konusudur. Bizim burada kısaca değinmek ve hakkında bilgi vermek istediğimiz husus, yüce Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hızlandırmış İttihat ve Terakki liderlerinin, yurdu perişan bırakıp, hesap vermeden kaçtıkları günlerde, Ali Fethi - Mustafa Kemal ikilisinin ortaklaşa çıkardıkları MİNBER gazetesidir.
İttihat ve Terakki’nin ilk dönemlerinden başlayarak askerlerin politikaya karışmalarına; İttihatçılığın siyasi cinayetler düzenleyen komitacılığa dönüştürülmesine ve Enver’in baş çektiği Bab-ı âli Baskını ve Nâzım Paşa’nın öldürülmesi gibi siyasi cinayet kararları alıp uygulamasına şiddetle karşı olan Ali Fethi - Mustafa Kemal ikilisi, Cemiyetin son döneminde büsbütün belirmiş bulunan yanlış iç ve dış politikasını asla benimsememiş; çekinmeden açıkça onları tenkit etmiş, uyarmaya çalışmışlardır. Bu iki mefkure arkadaşı, Enver ve Talat Paşaların yurttan kaçmadan önce geride bırakmaya çalıştıkları Teceddüt Fırkası gibi tampon kuruluşlardan da uzak kalmışlardır. Buna mukabil, Ali Fethi Bey Osmanlı Hürriyetperver Avam Fırkası’nı ve MİNBER gazetesini kurmuş; Mustafa Kemal Paşa da arkadaşına destek olarak İttihatçı liderlere karşı davranışlarını birlikte sürdürmüşlerdir.2
Milli Mücadele Tarihi’ni araştıranlar, özellikle İttihatçılığın Milli Mücadele’deki yerini belirlemeye çalışanlar bu noktaya, Ali Fethi - Mustafa Kemal ikilisinin Enver Paşa’ya karşı durum ve tutumlarına titizlikle parmak basmalıdırlar. 51 gün gibi kısa ömürlü olan MİNBER adlı gazetelerindeki neşriyatta, Ali Fethi - Mustafa Kemal’in Enver Paşa ve İttihat Terakki karşısındaki durumlarını aydınlığa kavuşturan çok değerli bilgiler bulunmaktadır.
Yıldırım Orduları Grubu ile Yedinci Ordu Karargâhı lağvedilince, Yedinci Ordu Komutanı bulunan Mustafa Kemal Paşa, Harbiye Nezâreti emrine alınmıştır.3 Mustafa Kemal Paşa, 13 Kasım 1918 Cuma günü İstanbul’a gelmiştir.4
İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa’nın elinde maaşından artırıp biriktirdiği üç - beş bin lirası bulunuyordu. Annesine ev almak istediği bu paranın mühim bir kısmını işletmek için bir ticaret işine koyarak kaybeden Mustafa Kemal Paşa, parasının son kalan bölümünü de Ali Fethi Bey’le kurdukları gazetenin sermayesine yatırmış, katmıştır.
Atay, MİNBER ile ilgili olarak da şunları yazmaktadır:5
“... Gazetenin başında Fethi Bey var. Mustafa Kemal, az da olsa, sermaye koyanlar arasında.
Bu yeni ticaret büsbütün tatlı. Yazacaksın, yazdıracaksın, fikir kavgaları yapacaksın, üstelik para da kazanacaksın.
Gazete müşterisi nedir? Bir gazeteyi alanlardan yüzde kaçı ciddi yazı okur, yüzde kaçı meraklı havadisler ve tefrikalar peşindedir, Mustafa Kemal’in bunlar hakkında hiç bir fikri yok. O sanıyor ki o günkü gazetelerde Fethi Bey’den daha akıllı başyazar mı var, kendisinden daha iyi polemik ilhamları kim verebilir, o halde bu gazetenin sürümü de hepsinden daha yüksek olması pek tabii değil midir?
... Evet, gazetecilik de bir ticaret ama, bir fikir adamı için dahi incir üzüm alış-verişi kadar anlamadığı bir ticaret!
... Gazete teknesi, incir teknesi kadar da dayanmaz. Bütün komutanlık hayatından nesi kalmışsa, o da en çok sürülmemesi için hiçbir sebep olmayan bu gazetede eriyip gider.”
MİNBER gazetesi, 1 Teşrin-i sâni (Kasım) 1334 (1918) (25 Muharrem 1337) Cuma günü İstanbul’da çıkmaya başlamıştır. Büyük boyda iki sahifeden ibaret, “Siyâsi, ilmi, edebi, yevmi gazete” MİNBER’in İmtiyaz Sahibi Doktor Râsim Ferid Bey’dir.
i888’de Trablus’da doğmuş bulunan ve Mehmed Ferid Paşa’nın oğlu olan Doktor Rasim Ferid (Talay), Ali Fethi Bey’le Mustafa Kemal Paşa’nın yakın bir arkadaşıdır. Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Ağustos 1918 Pazartesi günü Tevfik Fikret’in Aşiyân’ını ziyaretle buradaki defteri imzaladığı sırada yanında bulunan dört kişiden biri Râsim Ferid’dir.
Yayımladığımız Ali Fethi Okyar’ın (30 Nisan 1921 - 16 Ekim 1921) arasındaki 170 günlük hatırasında tespit ettiğimiz bir bilgiye göre de, iki yıllık Malta sürgününden sonra Avrupa’ya uğrayıp, Aventino vapuru ile yurda dönüşünde üç gün beklenilen İstanbul limanında ilk birbuçuk günü vapurda kalmış ve çoluk çocuğu ile bile görüşmemiştir. Fakat 30 Temmuz 1921 Cumartesi günü: “Bugün sabahtan akşama kadar vapurda kaldım. Râsim Ferid ve Sezai Bey’le görüştüm” demektedir.6 Ve nihayet Dr. Râsim Ferid Talay’ın Atatürk tarafından IV. dönemde Bursa milletvekilliğine seçtirildiğini ve bu görevin V., VI. ve VII. dönemlerde de Niğde milletvekili olarak sürdüğünü görmekteyiz.
MİNBER gazetesinin yazıları altında tarih sırası ile şu adları, takma adları ve harflerden oluşan imzaları bulmaktayız: Hatib, Muktesid, Nâtık, Ali Fethi, Y. B., Nezihe Hamdi, An, Kâzım Fahri, Ahmet Hulki, Mehmed Ali, Ressam Ali Sami, Ahmed Edib, A (ym). F., İsmail Hami, Ahmed Hikmet, Ali Şükrü, Süleyman Râdi, Doktor Cemil Süleyman.
51 günlük gazetenin dört sayısında başyazı sansür tarafından çıkarılmış veya yoktur (Nu. 5, 32, 46, 51). Gazetenin 42 başyazısı imzasızdır. Bunların, üslûp incelemesi sonunda ve özellikle Atatürk’e atfedilen: “O günkü gazetelerde Fethi Bey’den daha akıllı başyazar mı var” gibi kayıtlardan Ali Fethi Okyar’a ait olduğu anlaşılmaktadır. MİNBER’deki üç başyazı (Nu. 1, 2, 4)’nın altında da “Hatib” takma adı bulunmaktadır. Yine gazetenin ikinci sayısından başlayarak ikinci sayfasında yer alan ve Ziya Gökalp’ın (Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak) adlı eserini konu seçen (Asrileşmek) başlıklı dört gün süren (Nu. 2, 6, 8, 9) seri yazı da “Hatib” imzasıyla kaleme alınmıştır.
Başyazılardan yalnız ikisinde (Nu. 36 ve 40) (İsmail Hami) imzasını görmekteyiz. Bu, yakın bir zaman sonra Sivas Kongresi’ne kâtip olacak tarihçi İsmail Hami Dânişmend (Merzifon 19 Mayıs 1898 - İstanbul 12 Nisan 1967)’dir.
(Mütareke İktisadı: 1) ve (Milli Piyasa ve İtilâf: 2) başlıklarını taşıyan (Nu. 3 ve 12) (Muktesid) takma imzalı iki makalenin ve (A.F.) imzalı yazının ise Ali Fethi Okyar’a ait olduğu kuşkusuzdur.
Gazetenin çıkış tarihinde (1 Kasım 1918 Cuma), Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Orduları Komutanı’dır. Ali Fethi Bey ise İstanbul Mebusudur. Henüz Enver Paşa ve arkadaşları Türkiye’dedirler. Bilindiği gibi, 8 Ekim 1918 (2 Muharrem 1337) Salı günü, Talat Paşa’nın sadrazamlığındaki İttihat ve Terakki Harp Kabinesi istifa zorunda kalmış ve Sadaret makamı eski Londra Sefiri, sabık Sadrazamlardan Tevfik Paşa’ya teklif edilmiştir. Zamanın vahimlik ve nazikliğinden ürken birçok devlet ricalinin sorumluluk altına girmekten çekinmeleri yüzünden Tevfik Paşa bir hafta kadar uğraştığı halde hükümet kuramamıştır. Bunun üzerine Sadrazamlık vazifesi, eski Harbiye Nazırlarından Ahmed İzzet (Furgaç) Paşa (Manastır 1864 - İstanbul 1937)’ya tevcih olunmuştur.
İki gün içinde kabinesini kuran ve 14 Ekim 1918 (8 Muharrem 1337) Pazartesi günü vazifeye başlayan izzet Paşa, ancak 25 gün iktidarda kalabilmiştir.
İzzet Paşa Kabinesi, 8 Kasım 1918 (3 Safer 1337) Cuma günü öğleden sonra istifa ettiğine göre demek oluyor ki, MİNBER’in yayın hayatına başladığı 1 Kasım’da Ali Fethi Bey, Dahiliye Vekili’dir. Dahiliye Vekilliği’nin son bulduğu 8 Kasım tarihinden sonra ise gazete 43 gün daha çıkmış bulunmaktadır.
Mustafa Kemal Paşa ise, 13 Kasım 1918 Cuma günü İstanbul’a döndüğüne göre, gazetenin 22 Aralık tarihine kadar çıkan son 40 sayısının yayınlandığı günlerde bizzat İstanbul’dadır.
MİNBER’in birinci sayısında, (Osmanlı Hürriyetperver Avam Fırkası Programı) yer almış bulunuyor. İkinci sayısındaki, İttihat ve Terakki Kongresi, Talat Paşa ve Ziya Gökalp’in istifaları ve Yeni Program’la ilgili haberde ise “Hürriyetperver Avam Fırkası azası mükerrer tekliflere rağmen bu içtimada hazır bulunmağa muvafakat etmemişler ve binaenaleyh kongreye iştirak eylememişlerdir” denilmektedir.7
Ermenice (Norki Yank) gazetesinin, MİNBER için İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin fikirlerini yaydığı ve Tanin yerine çıktığı yolundaki asılsız haberi üzerine, gazetede şu notun yer aldığını görüyoruz: “... Refikimiz bu havadisi acaba nereden almıştır? Norki Yank, birinci nüshamızdan bugüne kadar yazdığımız şeyler içinde Cemiyet’in nokta-i nazarını terviç ettiğimizi (tuttuğumuzu, desteklediğimizi) ispat edecek ne gördüğünü bize lütfen haber verirse pek memnun olacağız.”8
Hemen ertesi gün, MİNBER’in birinci sayfasında “Kaçmışlar!” başlıklı imzasız yazının yer aldığını görüyoruz. Enver Paşa ve diğerleri hakkındaki duygu ve düşünceleri açıkça ve en sert bir dille belirten yazı şöyledir:9
“Kaçmışlar!
Kaçmışlar, tahakkuk ediyor, kimden ve nereye? Adaletten şüphe etmek, kendi milletinden, memleketinden şüphe etmek bu, bir insanın nefsinden şüphe etmesine muadildir. Mahkeme var, kanun var, tarih var ve bunların hepsinin fevkinde Allah varken kimden ve nereye kaçarlar? Vicdanları pak, alınları açık, muhti (hata eden, yanılan) olsalar da müctehed (içtihad olunmuş) olduklarını her zaman iddia ederlerdi? Neden korktular? Padişah ve Hükümet intikam siyasetinden müteneffir (iğrenen, tiksinen), ümmet yalnız adaletin tecelliyâtına muntazır (bekleyen, gözleyen), ortada idare-i kanuniye hükümfermâ, ihtilâl yok, anarşi yok ki bu garip firar için bir mazeret tasavvur olunabilsin.
Fakat bu suretle beyhude nefes tüketmeyelim. Zaman herkesin mahiyetini gösterdi ve gösterir. Her halde caniler için necat yoktur. Eyn-ül-meferr? (Kaçacak yer yok mu?) Memleket kâbusdan kurtuldu. Mecnun veya canı halk içinde daima muzırdır. Çare birinin zindana, birinin şifahâneye isalidir (ulaştırılmasıdır). Fakat bunlar intihar ederlerse yapacak bir şey kalmaz. Hayatta bulundukça bunlar er geç yine lâyık oldukları mevkilere tıkılırlar. Bundan şüphe etmeyelim.
Lâkin ders-i ibret almaya bir mâni yoktur. Bütün nefret ve istikrahımızı bir tarafa bırakarak bu dersten istifade edebiliriz. “Başkasını aldatmak, kendini aldatmaktan başka bir şey değildir.” Şu elim kıssadan bu selim hisseyi çıkaran aldanmaz.”
Minber gazetesinin, Enver ve Talat Paşalarla, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iç ve dış politikasına karşı olduklarını açıkça sergileyen yazılar, özellikle Ali Kemal’in Ali Fethi Bey ve MİNBER mensupları aleyhindeki haksız saldırılarına verilen cevaplardır.
Yine, Aydın Mebusu Emanuelidi Efendi’nin Rumca gazetelerdeki ciddiye alınamayacak derecede gülünç açık mektubuna karşı Fethi Bey’in verdiği demeçtir.
Tercüman-ı Hakikat gazetesinde (Fethi Bey’in Beyanatı) diye çıkan, kendisini ziyaret eden bir genç gazetecinin uydurma ve düzmecesi bir yazı, hemen Ali Kemal’in Sabah gazetesine de aktarılarak sert bir yazı düellosunun açılmasına sebep olmuştur.10
Dahiliye Nazın Fethi Bey, Tercüman-ı Hakikat ve Sabah gazetelerinde yer alan bu kendisine ait gösterilen baştan aşağı değiştirilmiş sözlerini MİNBER’e verdiği bir demeçle açıklığa kavuşturmuştur.’’
Bu tartışma yazılarından konuya ışık tutan bir önemlisi, (Fethi Bey’in Cevabı) başlığını ve (Ali Fethi) imzasını taşımaktadır:12
Ali Kemal Bey, evvelisi günkü Sabah gazetesinde benim için firarileri “... o yâr-ı kadimlerini (eski dostlarını) ne derece sahabet etmek (sahip çıkmak, korumak, yardım etmek) mümkün ise etti, lehülhamd maksûda erdi de çünkü bu dem caniler sahil-i selâmettedirler...” diyor.
Diğer bir gazete dahi beni ve diğerlerini imaen “mebusluğu ve sefirliği yağlı kuyruk addettikleri için mesleklerini terketmiş, İttihat ve Terakki sayesinde bugünkü nüfuzlarına sahip olmuş kimselerdir. Bu fırkanın vasıta-i neşr-i efkârı olan (MİNBER) gazetesinin bütün neşriyatı kamilen İttihat zihniyetiyle malûldür...” diyor.
Makalâtmın (makalelerinin) bütün esasatı (esasları) şahıslara karşı garazkârâne (garazkârlıkla) tecavüzlere (saldırılara) hatta iftiralara ibtinâ eden (dayanan, üzerine kurulan, bina edilen) Ali Kemal Bey’in tesvidâtında (karalamalarında) mantıktan ziyade hissiyât-ı âdiye ve hasise aramak lüzumunu iddia edenlerle beraberim. Bilirim ki sermaye-i muvaffakiyeti halkımızın dedikodu ihtiyacatını tatmin ve bir kısım ahali içün maatteessüf gayr-ı kabil-i inkâr bir meyil ve ibtilâ (esef olunur ki inkârı imkânsız bir gönül verme ve düşkünlük, tiryakilik) teşkil eden şahsiyyât ve levsiyyât (pis şeyler) ile iştigal (uğraşma) inhimakini (aşın düşkünlüğünü memnun etmekten ibaret olan mir-i mûmâ-ileyh (yukarıda adı geçen) benim gibilere de itâle-i lisan (dil uzatma, sövüp sayma) etmekten men-i nefs edemeyecektir. Evet bu hasisa (karakter) çoktan beri muharririn yazılarında tecelli etmiş (belirmiş) ve kendileri için yegâne sırr-ı muvaffakiyet olmuştur. Yalnız şurasını ihtar etmek isterim ki, firarilerin Ali Kemal Bey’in murat eylediği mânada yâr-ı kadimleri değilim.
Firarilerden Enver, Cemal, Talat ile Meşrutiyet’in istihsâli gibi mukaddes gayeler için bundan on sene evvel teşrik-i mesai (işbirliği) etmiştim. Sonradan bu zevatın millet nazarında adlarını kötüye çıkaran icraatlarına hiçbir suretle katılmadığım gibi, Meşrutiyeti hususi çıkarlarına âlet eyledikleri nazarımda tahakkuk eder etmez, onlara karşı bugünkü kahramanlar tarafından “Veli-yül-na’m Efendimiz” diye hitap edilirken mücadele meydanına atılan bendim. Meclis-i Mebusan’da bulunan ikiyüzelli zat huzurunda yaptığım bu mücadele hiçbir suretle kabil-i setr değildir (gizlenemez). Bu zevat içinde memlekete en muzır bir unsur olarak keşfeylediğim Enver’e karşı mücadelem ise bundan pek kadimdir (eskidir) ve Trablusgarp Muharebesi’ne müsâdifdir (rastlar).
Selânik’de teşrik-i mesai (işbirliği) ettiğim bu zevatın haysiyetleri ile birlikte şeref-i âcizânemin lekedâr olmaması için açtığım bu mücadele sevkiyledir ki 10 Ocak İnkılâp Hükûmeti’ni şiddetle takbih (kınama) ve kendileriyle kat-ı alâka eylediğimi tebliğ eylemiştim.
Bu kat-ı alâkayı müteakip Talat ve elyevm İstanbul’da bulunan diğer bir zat o zaman mahal-li memuriyetime gelerek Enver’in badema bu gibi yolsuzluklarına meydan vermeyeceklerine dair birçok vaad ve vaidlerde bulunmuşlar ve makam-ı teminatta Merkez-i Umumi’ye gelip Kâtib-i Umumi sıfatıyla bilcümle anasır-ı münevvere arasında mümkün olduğu kadar itilâf ve hüsn-ü münasebat tesisine dair olan mesleğimi tatbike mezuniyet vermişlerdi.
Ancak bu yoldaki faaliyetim ve hatta Ali Kemal Bey ile görüşmüş olmaklığım diğer aza arasında şiddetli kilü kah (dedikoduyu, söylentiyi) ve gıyabımda birçok entrikaları mucip olarak bilmecburiye Sofya Sefareti’ni kabul ettim. Binaenaleyh sevdiğim askerlik mesleğimi sefaret gibi yağlı kuyruk arkasında bazılarının sû-i zannı gibi terk etmedim. Bilakis neticesi meçhul bir mücadeleye atılmak için terk-i meslek ettim. Sofya Sefareti’ne tayinimi icabeden entrikalara vakıf olduktan sonra yani 1915 senesi Mayıs’ında istifa eyledim. Bu istifayı aynı senenin Kanun-ı evvelinde (Aralık’ında) tekrar ettim. Ancak 1917 Teşrin-i sâni’sinde (Kasım’ında) oradaki vazifeyi terk ile Mebus sıfatıyla yine meydan-ı mücadeleye atılmaya muvaffak oldum. Bulgaristan ahval-i siyasiyesinin en rakik (ince) zamanlarında her neye mal olursa olsun terk-i vazife ettiğimin esbabını şimdi burada tadat etmek (birer birer saymak, söylemek) istemiyorum.
Şimdi diğer muharrire sorarım: Eğer sefareti yağlı kuyruk bilmiş olsaydım, bir kısım matbuatın (basının) pek bi-âr ve bi-hayâ (utanmaz ve hayâsız) bir suretle dalkavukluk etmekten çekinmedikleri Talat - Enver Kabinesi’ne karşı mücadele etmek için sefareti terk eder mi idim? Herhalde bu muharrir yedine böyle bir yağlı kuyruk geçirmiş olsaydı hiç şüphe yok pek pespaye (derecesi aşağı, bayağı) bir surette temellukatta (yaltaklanmalarda) bulunarak daha yüksek bir makama geçmeğe çalışacağı muhakkaktı. Çünkü kendilerinin zihniyeti şu satırlarda pek belli oluyor: “Memleketin büyük bir tehlikeye yuvarlandığını münevver sınıf pek iyi biliyorlardı. Fakat onların nazarında Türkiye nasıl olursa olsun inkıraza (çökmeğe) mahkûmdu. Benaenaleyh ittihatçılığa dahil olarak ne yaparlarsa kârdı. İşte onlar bu zihniyete tâbi oldular.”
Bu satırları yazan ve münevver sınıftan madud olması (sayılması) lâzım gelen muharririn zihniyetine tâbi olmamakla müftehirim.
Şimdi meydanı boş bulan dalkavuklar istedikleri gibi isnadatta bulunmakta, rast gelene sebb-ü şetm etmekte (sövüp saymakta) pek büyük cesaret gösterdikleri için mahzâ (ancak, yalnız) bunların arasına girmemek maksadıyla MİNBER’de mümkün olan ihtiyat ve teenniden (sakınma ve dikkatli davranmadan) ayrılmak istemiyorum. Bunu İttihatçı zihniyeti telâkki etmek pek fahiş bir galat-ı fikr ve fesad-ı ahlâka delâlet eder.
Memleketimizin bu hale gelmesinin esbabı menfaat-i umûmiyeyi herşeyin fevkinde tutan mücadele-i hakikatta ahval-i zamana tâbi olmayarak her nevi tehlikeye karşı cesaret gösteren zevatın killerinde (azlığında, kıtlığında) ve fıkr-i kanuniyi kendi hevesat-ı şahsiyelerine (şahsi heveslerine) göre uydurmak istidadında bulunanların kesretindedir (bolluğundadır, çokluğundadır).
Ben firarileri hiç bir veçhile sahabet (sahip çıkma, koruma, arkalanma, yardım etme) etmedim. Onları kaçırmamak için tevkif etmekten (tutuklamaktan) başka çare yoktu. Bir mahkemeden sâdır olmayan (çıkmayan, alınmayan) bir emirle her kimi olursa olsun tevkif ettirmek (tutuklatmak) hilâf-ı kanundur (kanuna aykırıdır, karşıdır). Bir takım su-i istimalâ-tın (suiistimallerin, kötüye kullanmaların) cinayâtın (cinayetlerin) hilâf-ı kanun (kanuna aykırı, yalan) olması Ali Kemal Bey’in mantıklannca bu tevkif muamelesini (tutuklama işlemini) muvafık-ı kanun (kanuna uygun) bulmakta ise, ne ben ne de erbab-ı vukuf ve hukuk buna iştirak edemeyiz (katılamayız).
Muhasımlarımızın (hasımlanmızın, düşmanlarımızın) kalbgâhımıza kadar gelerek pek feci ve lerze-bahş (titreten) hükümleri muvacehesinde bulunduğumuz şu sırada velev bir müddet için olsun, etrafımızdan utanarak, kin ve gayz hislerini teskin etmek, sebb-ü şetm (sövüp sayma) heveslerini zapteylemek istemeyenler, matbuatımız ve binaenaleyh milletimiz hakkında ecanibin (yabancıların) pek fena hüküm vermesini mucip olmaktadırlar. Talat ve Enver gibi zevatın mazarratını (zararlarını, ziyanlarını) nasıl bütün bir millet çekiyorsa matbuat (basın) namına birkaç şahsın irtikap eylediği (kötü iş işlediği, rüşvet yediği) bu fenalıkları korkarım ki hepimiz çekmiş olmayalım.
İşte bu fenalıklara karşı dahi mücadele etmeye vazife bilenlerdeniz. Vâki olacak tecavüzler iftiralar bizi bu maksattan ayırmayacaktır. Çünkü nazarımızda menfaat-ı umûmiye herşeyin fevkindedir.”
Görüldüğü gibi, Fethi Bey bu cevabında kendisinin Enver ve Talat Paşalara karşı olan duygu, düşünce, durum ve tutumunu ayrıntılarıyla belirtmektedir. Yine MİNBER’de (Mustafa Kemal Paşa ile Mülakat) ve (Ahmed Hulki) imzası ile Mustafa Kemal Paşa hakkındaki (Nihüfte Bir Sima) başlıklı yazı; MİNBER’cileri İttihatçılıkla suçlayan ve onlara iftiralar yağdıran Ali Kemal’in yazdıklarına verilen (Sabah Başmuharririne) başlıklı yazılarda; imzasız olmakla beraber Ali Fethi Bey’in yazdığı kuşkusuz (Tehlike Karşısında) v.b. gibi başmakalelerde; İsmail Hami Bey’in (Bir Cürm-ü Meşhud) ve Ali Şükrü Bey’in (Sabah Sermuharriri Ali Kemal Bey’e) yazılarında gazete ve mensuplarının İttihat ve Terakki liderleri ile izledikleri, uyguladıkları politikaya karşı bulunduklarına dair pek çok bilgi ve açıklamalar bulunmaktadır.
Millet ve vatanımızın büyük tehlikelerle karşı karşıya bulunduğu bu endişeli dönemde, hükümetleri sert tenkitleriyle uyarmaya ve İttihatçıların düştükleri hatalara düşmemeğe çağıran MİNBER’in Enver ve Talat Paşalara olduğu kadar Tevfık ve Ferid Paşalara karşı da şiddetle muhalefet bayrağı açan bir yayın yaptığı sabittir.
Yukarıda andığımız Ahmet Hulki imzalı 18 Kasım 1918’de kaleme alınmış yazı ise, âdeta 19 Mayıs 1919’u haber veren şu gerçekten ilginç cümle ile son bulmaktadır: “Herhalde istikbâl-i vatan, MUSTAFA KEMAL PAŞA’dan büyük hizmetler beklemekte haklıdır.”
Camilerde hatibin çıkıp hutbe okuduğu merdivenli kürsünün adı manasına gelen “MİNBER”, Ali Fethi Okyar’la Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaklaşa çıkardıkları bir yayın organı olarak Milli Mücadele’nin ilk müjdecisi, başlangıç adımıdır. Bize göre MİNBER, Milli Mücadele ile İttihat ve Terakki arasında yanlış ilişkiler kuran, gerçeğe ters düşen yorumlara kalkışan yanılmış yerli ve yabancı araştırmacıları düzeltmeye yarayacak değerli bir kaynaktır.
Kaynak aktarım;
Fethi Tevetoğlu
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 13, Cilt V, Kasım 1988
Kamilce
Yazı Alıntıdır.. (Emeğe Saygılı olmak lazım)
Bugünlere Nerelerden Geldik?
Her şey 1950 yılında başlamıştır. Çünkü o yıl, Demokrat Parti iktidara geçmiş ve gericilere ödün vermek suretiyle yeni bir çığır açılmıştır. Başbakan Adnan Menderes, hükümet programını okurken, “millete mal olmuş devrimler, millete mal olmamış devrimler” ayrımını yapmıştır. Demek ki mal olan devrimler korunacak, mal olmayanlar ise atılacaktır. Hangilerinin mal olduğu, hangilerinin olmadığı konusunda kesin bir düşüncesi de yoktur.
Nitekim bir süre sonra Türkçe ezan Arapça’ya dönüştürülmüştür. Ramazan ayı yaklaşmaktadır. Bundan iyi fırsat bulunmaz düşüncesiyle Atatürk’ün bu en büyük devrimi yok edilmiş ve gericilere büyük bir ödün verilmiştir. Atatürk devriminden alınan ilk kale budur. Arkasından birer devrim kalesi olan Halkevleri, Halkodaları kapatılmış, binaları, kitap ve kitaplıkları yağmalanmıştır. Dünyanın en büyük kültür devrimcilerinden biri olan Atatürk gibi bir devlet kurucusunun bu büyük yapıtı acımasızca yıkılmıştır. Daha sonra da köye ışık ve aydınlık götürecek olan Köy Enstitülerine kilit vurulmuş, yerlerine imam okulları açılmıştır. Işıktan ve aydınlıktan korkanlar acımasızca yıkıp atmışlardır bu özgün kuruluşları.
27 Mayıs Devrimi
Sonra 1960 devrim yılları. 1961 Anayasası’nın gündeme getirilmesi... O yıllarda “hayırda hayır var” sloganlarıyla, dünyanın en çağdaş anayasasına karşı çıkılması... Bilindiği gibi anayasa, bu hayırlara karşın halk oylamasına sunularak yürürlüğe girmiştir. Ne var ki birkaç yıl sonra gerici takım yeniden iktidara geçmiştir. Ve anayasayı rafa kaldırma girişimleri başlamıştır. 1971 ve 1973 yıllarında bu çağdaş anayasa iki kez değiştirilmek suretiyle özgürlükler kısıtlanmış, hukuk devleti düşüncesinden geri adımlar atılmıştır. Önce Danıştay kararlarına uyulmamaya başlanmıştır. Zamanın Başbakanı, bu kararları uygulamama düşüncesindedir. “Tazminat veririm, Danıştay kararlarını uygulamam” biçimindeki çarpık bir düşünceyi savunmaktadır. (Demirel) Bu anayasaya ve yasalara aykırı davranış, ülkemizde hukuk devleti anlayışını yok etmiş, adalete güven duygusunu sarsmıştır. Bu arada altı kez iktidardan düşen ve yedi kez iktidara gelen Demirel’in söylem ve eylemleri ülkeyi gericilerin egemenliğine sürüklemiştir. Sol militan güçlerin karşısına sağ militanları çıkaran Demirel, Türkiye’yi içinden çıkılmaz bir duruma getirmiştir.
Demirel İktidarı
Demirel 1965 yılında iktidara geçmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanıdır. Ama din sorununa ağırlık tanıyan bir tutum içindedir. Dindar olmasına kimsenin karışmaya hakkı yoktur. Din bir vicdan sorunudur. Ne var ki din duygusunu içinde saklamak, ibadetini gizli yapmak zorundadır. Oysa Demirel, makam arabasıyla Cuma namazlarına giden ilk devlet adamı olduğunu övünerek söylemektedir. 1970’lere doğru tekbir sesleri arasında imam hatip okulu temelleri atmaya ve Türkiye’de en çok imam okulu açmakla övünmeye başlamıştır. “Türkiye’de din ve irticanın sınırları birbirine karıştırılmaktadır” diyerek düşünceleri büsbütün karıştırmıştır. O günlerde her biri bir Derviş Vahdeti çalımıyla konuşan gericiler dört yanımızda kol gezerken, “gericilik sözcüğünün anlaşılamadığını” ileri sürebilmiştir. Aynı günlerde durmadan komünizm tehlikesinden söz etmektedir. İsmet İnönü, irticanın da komünizm kadar tehlikeli olduğunu söylediği zaman, vakit geçirmeden bu düşünceye karşı çıkmıştır: “Din hürriyeti baskı ve istismar vasıtası olamaz.”
16 Şubat 1969’da ülkemizde bir “Kanlı Pazar” olayı meydana gelmiştir. Taksim meydanında yasal bir gösteri düzenlenmiştir. Emperyalizme karşı Mustafa Kemal yürüyüşü yapılacaktır. Tam bağımsız bir Türkiye istenmektedir. Ne var ki din yolu ile kışkırtılan vatandaşların saldırısına uğramıştır gösteri. Taksim alanı savaş yerine dönmüş, polislerden, yürüyüşçülerden ve halktan pek çok kişi yaralanmıştır. Bilanço, 2 gencin öldürülmesi ve 200 kişinin yaralanmasıdır. Olay, kaba kuvvetin düşünceyi ezmeye kalkışması, şiddet eylemlerinin başlaması bakımından büyük bir önem taşımaktadır. Tarih sayfalarına “Kanlı Pazar” diye yazılan bu olaydan sonra zamanın İçişleri Bakanı Faruk Sükan hakkında verilen gensoru önergesi, Demirel’in başkanı bulunduğu Adalet Partisinin oylarıyla Meclis gündemine alınmadan reddedilmiştir.
Aradan iki ay geçmiştir. Türk ulusunun yetiştirdiği değerli yargıçlardan biri olan İmran Öktem, Yargıtay Birinci Başkanı’yken yaşamını yitirmiştir. Cenaze töreni sırasında eli sopalı yobazlar cenazesine saldırmışlardır. İmran Öktem’in suçu “Atatürk devrimine bağlı olmak, çağdaş uygarlıktan söz etmek, Nurculuğun ve bağnazlığın karşısında yer almaktır.” Nur risaleleri aleyhine karar veren Yargıtay’a kızanlar, bu davranışlarıyla yüce Yargıtay’dan öç almak istemişlerdir. Bu konuda Millet Meclisi’ne verilen bir gensoru önergesi yine Adalet Partisi’nin oylarıyla 7 Mayıs 1969 tarihinde konuşulmadan reddedilmiştir.
1970’lerde sağ cephe her an patlamaya hazır bir durumdadır. Yasadışı din okulları ortalığı sarmış, Nur okulları ve Süleymancıların açtıkları Kuran kursları vatanın dört köşesini kaplamıştır. Bu okullarda okuyan bir damlacık çocuklarımızın kafaları “cumhuriyet” sözcüğünü ve düşüncesini tanımamaktadır. Kulakları Şeriat çığlıklarıyla doldurulmuş, bu suretle bir iman ordusu yaratılmıştır. Devletin başında güçsüz bir iktidar ve o iktidarın yeteneksiz bir hükümeti vardır. Bu hükümet solun her çeşidine düşman, düşünce özgürlüğünden yoksun, bağnaz bir hükümettir. Ülkeyi yasalarla yönetmek zorunluluğunu duymayan, “eli sopalı sol anarşistin karşısına eli sopalı sağ anarşisti çıkaran”, kardeşi kardeşe vurduran, Türk’ü Türk’e kırdıran bir hükümettir. Ve bu hükümetin başında Süleyman Demirel vardır.
Şeriatçı Sağ
Şeriatçı sağ, eylem için fırsat kollamaktadır. Kargaşacı sol iktidarın beceriksizliği yüzünden ülkeyi bir terör havasına sokmuş bulunmaktadır. İki ateş arasında kalan iktidar, ne yapacağını bilmez durumda ortalarda dolaşmaktadır. 12 Mart muhtırası ülkeyi bu durumda bulmuştur. Ve Demirel şapkasını alarak devletin başından çekilmiştir. Ne var ki kısa bir süre sonra yeniden gelmiştir iktidara. Bu kez, “Milliyetçi Cephe” adı altında bir düşmanlık cephesi kurulmuştur. Bu cephe, Yargıtay’la, Danıştay’la, Anayasa Mahkemesi’yle durmadan çekişmekte, çatışmakta, hukuk devleti diye bir kavram tanımamaktadır. Demirel, “devletin üstünde bir Anayasa Mahkemesi, hükümetin üstünde bir Danıştay olamayacağını” savunmaktadır. Ve böyle bir düzenleme ile “devletin yönetilemeyeceğini” ileri sürmektedir. Aynı günlerde düşünceleri de sömürerek “vatandaş, komünizmin ayak seslerini duymaktadır” söylemiyle gereksiz bir korku yaratmaya çalışmaktadır.
1970’ler Sonrası
1970’lerden sonra din sömürüsü olanca kızışıklığıyla sürmektedir. Köylü Başbakan Demirel’e seçim alanlarında Türk bayrağına sarılı Kuran’lar armağan edilmekte, bu armağanı alan Demirel, onu başına koyup öptükten sonra konuşmasına başlamaktadır. İşte böylesine bir ortam, önce 4 Eylül 1978 Sivas, daha sonra da Ocak 1979 Kahramanmaraş soykırımını yaratmıştır. Kahramanmaraş’ın bilançosu 111 ölü ve çok sayıda yaralıdır. Gerekçe “dinin elden gittiği”, sloganı ise, “komünistler Moskova’ya”dır. Eylem alanında böyle olduğu gibi söylemde de aynı yöntem uygulanmaktadır. CHP’nin 1977 yılında bir koalisyon hükümeti kurması üzerine “sol ve komünizmle mücadele edenler, solu iktidara getirenlerden kıyamete kadar davacı olacaklardır.” Bu söz, Demirel’indir. Aynı zamanda “solculuk siyasi sapıklıktır” diyen Demirel, “din devletin emrinde değil, devlet dinin emrindedir” biçiminde konuşan bir devlet adamıdır. Bakınız o yıllarda daha neler söylemiştir:
“Din ve vicdan hürriyeti senelerce baskı altında tutulmuştur.”
“Türkiye cumhuriyetinde başbakanlık arabasıyla Cuma namazına giden ilk adam benim. Peki neden gittim. Çünkü ben gidersem herkes rahat gider. Sonra ben zaten o yolun yolcusuyum. Yani herkesin göğsünü gere gere ben Müslüman’ım demesi kafi değil. Onun icabını da korkmadan yapabilsin. Bir memleket düşünün ki nüfusunun % 99’u Müslüman olan o memleketin insanı ibadetini korka korka yapacak.”
Evet Demirel o günlerde bunları söylemiştir. Yurdumuzda padişahların görkemli Cuma namazlarını başlatan da Demirel’dir. Özal, Erbakan ve Tayyip Erdoğan onu izlemiştir..
Şeriatın Kestiği Parmak
Demirel aynı zamanda “Şeriatın kestiği parmak acımaz” deyimini sürekli olarak kullanarak Şeriatçıları özendirmiş, onlara destek olmuştur. Bu deyimi Başbakanken kullandığı gibi, Cumhurbaşkanıyken de sık sık kullanmıştır. Devletin en yüksek katlarına çıkmış olmasına karşın, Şeriat hukukunun Atatürk’le birlikte sınır dışına çıkarıldığını gözardı etmiştir. Ve gene Atatürk cumhuriyetinin getirdiği en güzel kavramlardan biri olan “ulusallık bağı” kavramını bir yana atarak, şöyle konuşmuştur:
“Aslına bakarsanız, Türkiye cumhuriyetini var eden, ayakta tutan Müslümanlıktır... Allah’a şükür ki biz Müslüman’ız. Bizi millet yapan Müslümanlığımızdır. Kim bunu tahribe kalkarsa altında kalır.”
“Türkiye cumhuriyeti kanunlarında irtica diye bir suç yoktur. Böyle bir suç insanların lisanında vardır.”
“1923 yılında kurulmuş olan Türkiye cumhuriyeti bir İslam cumhuriyetidir. Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyet elden gidiyor, şeklindeki beyanların, bence iyice bakıldığı zaman tutarlılığı yoktur. Atatürk’ün kurduğu devlet laik devlet değildir. İslam devletidir.”
“Atatürk laik bir cumhuriyet kurmamıştır. Türkiye cumhuriyeti devleti kuruluşunda dini olan bir devlettir. Türkiye Cumhuriyeti laik değildir. Çünkü Anayasanın 24. maddesinde din eğitiminin mecburi olduğu yazılıdır. Ayrıca Diyanet İşleri Reisliği de devletin idaresine dahildir. Devletin memurudur. Şu laikliği bir tarif etmek lazım. Anayasamızın hiçbir yerinde tarif edilmiyor... Laiklik ihlal edilmiş mi diyorsunuz. Nerden çıkardınız bunu. Başörtüsüne bakarak ortaya çıkardık. Başörtüsünün laiklikle bir alakası yok.”...
“1930’ların laiklik uygulaması, Marksizm’in ateist ideolojisinden esinlenmiştir.”
“Siyasetin emrinde din değil, siyaset dine hizmet edecek. Bunda yadırganacak bir şey yok... Tevhidi Tedrisat Kanunu bir semavi kitap değildir. Şayet Kuran kursları ve din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitimi değildir. Tevhidi Tedrisat Kanunudur.”
“Laiklik çiğneniyor diye yapılan tartışmalar, bir yerde din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasını baskı altına almaktadır.”
Nur Risaleleri
Yargıtay’ın suç unsuru bulduğu Nur Risalelerini de savunan ve Saidi Nursi mevlitlerine telgraflar gönderen Demirel, “tetik çeken elle tespih çeken elin bir tutulamayacağını” da aynı yıllarda söylemiştir. (18 Aralık 1976) 29 Temmuz 1976 günü Milliyet gazetesinde Abdi İpekçi ile söyleşisinde şunları getirmiştir gündeme:
“Türk çocukları, dinlerini başka memleketlere kaçak olarak gidip öğrenmek mecburiyetinde kalmışlardır. Camilere arpa doldurulduğu da bir gerçektir. Geçen elli sene içinde tespih çekenlerin cumhuriyeti devirmek için giriştikleri, örgütlendikleri, ellerine silah aldıkları, cumhuriyeti yıkalım diye devletin üzerine yürüdükleri görülmemiştir.”
Burada Abdi İpekçi, Kubilay olayını anımsattığında verdiği yanıt şöyle olmuştur:
“O münferit bir olaydır. Şartları başkadır.”
Demirel budur ve buna benzer sözlerini arayıp bulmaya çalışırsanız, kitaplara sığdıramazsınız. İşte bu söylemler ve eylemlerle bugünlere gelinmiştir.
Cumhuriyet Tehlikede
1970’lerden sonra Türkiye Cumhuriyeti daha da tehlikeli duruma gelmiştir. Uzun süre Atatürkçü cumhuriyet tehlikeli bir düzeyde yalpalamıştır. Türk ulusu Atatürk’ün aydınlık yolundan uzaklaştırılıp karanlıklara sürüklenmek istenmiştir. Bugünlere birdenbire gelinmiş değildir. Cumhuriyetten ve devrimden verilen türlü ödünler sonucunda günümüz koşullarına ulaşılmıştır.
Türkiye’de hilafet ve Şeriat özlemciliği, cumhuriyetin kurulmasıyla başlamıştır. Atatürk döneminde oldukça güçsüz duruma getirilen bu akım, daha çok 1950’lerden sonra çok partili yaşamla birlikte su üstüne çıkmış ve giderek bugünkü boyutlarına varmıştır. 1950’lerin Başbakanı, “odunu aday göstersem milletvekili yaparım” diyecek kadar kendinden geçmiş, gerçeklerden uzaklaşmış bir kişidir. (Menderes) “Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz” söylemiyle Türk toplumunu gericiliğin batağına sürüklemiş, Şeriatın pençesine atmıştır. Uzun süredir Şeriat özlemcileri, dış odakların etkisi altına girmiştir. Bu odaklardan biri Rabıtatül İslam Derneğidir. Bu derneğin yandaşları hilafet ve Şeriat merkezi olarak Suudi Arabistan’ı seçmişlerdir.
1970-80 arası, daha çok Milliyetçi Cephe Koalisyonunun egemen olduğu bir dönemdir. Bu dönemde Sağlık Şurası’nın kolera tehlikesi nedeniyle Hacca gitmenin önlenmesi yolundaki kararına karşın, iki başbakan yardımcısı hacca gitmişler, (Erbakan ve Türkeş) dönüşte de başbakanlarına “bir seccade, bir tespih ve bir de takke getirmişlerdir.” Yıl 1976’dır. Ülkemizin Başbakanı Demirel’e her gittiği ilde Kuran verilmektedir. Kürsüye çıkan bir kişi, “köylü Başbakan Süleyman Demirel’e şanlı Türk Bayrağına sarılı bir Kuranı azimüşşan hediye edilecektir. Takdim ediyorum.” diye bağırmakta, Kuran’ı alan Demirel, onu saygıyla öpmekte, başına koymakta, ondan sonra konuşmasına başlamaktadır. Dönem 1977 seçim dönemidir.
Sireti Nebi
2 Mart 1976 tarihinde Pakistan’da toplanan Sireti Nebi Konferansı’na (Hazreti Peygamberin Modern İslam’a Mesajı) Türkiye hükümeti adına Devlet Bakanı Hasan Aksay katılmıştır. Aksay, Pakistan’a Bakanlar Kurulu kararı ile gönderilmiştir. Rabıtatül İslam Derneği’nce düzenlenen bu konferansta “Şeriatın tüm Müslüman ülkelerde temel yasa olarak kabul edilmesi ve Arapça’nın bu ülkeler için evrensel bir dil olması” yolunda öğütsel kararlar alınmıştır. Konferansın oybirliğiyle aldığı ve dünya kamu oyuna da açıkladığı kararlardan bazıları şunlardır:
1) Bütün Müslüman ülkelerde vakit geçirilmeden Şeriatın uygulanmasına geçilmeli ve bu ülkeler mevzuatlarını Şeriata göre yeniden düzenlemelidir.
2) Müslüman ülkeler teknik ve bilimsel alanlarda en yüksek düzeyde işbirliği yapmalıdırlar. Kuranı Kerim’deki dil Arapça olduğu için bütün Müslüman ülkelerde öğretim Arapça yapılmalı ve Kuran dili tüm Müslüman ülkelerde evrensel bir dil olmalıdır.
3) Peygamberimizin hayatı üzerine film yapılmamalıdır. Peygamberimizi tasvir etmeye kimsenin gücü yetmeyeceği için film çevrilmemeli, resim yapılmamalıdır.
4) Hazreti Peygamberi son peygamber olarak tanımayanlar, “kafir” ilan edilmelidir.
5) Siret Konferansı’nın esasları tüm Müslüman ülkelerdeki okul ve kolejlerde ders olarak okutulmalıdır.
6) Tüm Müslüman ülkelerde resmi tatil gününün Cuma olarak kabul edilmesi gereklidir.
7) Günümüzde kadınlar daha dikkatli olmalı ve davranışlarını dinimize göre düzenlemelidirler.
Ayrıca konferansta Şeriat üzerinde de durulmuş, ancak karar olarak metinde yer almamıştır.
Böylesine kararların alındığı konferansta bir yıl sonraki toplantının İstanbul’da yapılması da kararlaştırılmıştır. Bu karar, Türk hükümetinin çağrısı üzerine alınmıştır. Ama konferans günü yaklaştığı zaman 1977 seçimleri de yaklaşmıştır. Adalet Partisi çekingen davranmaktadır. Dışişleri Bakanlığı direnmeye başlamıştır. Bu nedenle konferans 2 Mart’ta yapılamamıştır. Adalet Partisi ölüm dirim savaşı vermektedir. Ne var ki seçim platformuna düşünceler değil, duygular getirilmekte, partilerle tarikatlar arasında organik bağlar kurulmaya çalışılmaktadır. Tarikatları sömürmek isteyen daha çok Milli Selamet Partisi’dir. Gerçi Adalet Partisi’nin de tarikatlara çengeli vardır. Ama ilişkiler daha çok MSP ile kurulmuştur. Süleymancılık son tarikatlardan biridir. Bu tarikatın Süleyman Demirel’le doğrudan doğruya bir ilişkisi yoksa da, siyasal bağlar kurulması için çalışılmaktadır.
Din Sömürüsü
Milliyetçi Cephe liderlerinin tümü, seçim kampanyası boyunca din sömürüsüne yönelmişlerdir. En ılımlısı Feyzioğlu bile “hepimizi Allah’a emanet etmekle” radyo konuşmalarını bitirmektedir. Demokratik Parti de bu konuda gerilerde kalacak değildir. Bu partinin Genel Başkanı Ferruh Bozbeyli, “Allah korkusunun kalmadığını” belirtmekte, ancak kendi partisinin iktidara ortak olduğu zaman toplumun huzura kavuşacağını söylemektedir. Ayasofya’nın ibadete açılacağını muştulayan Erbakan, hemen hemen her yerde mehter takımlarıyla karşılanmaktadır. İmam Hatip Okulları, İslam Akademileri, Kuran kursları Erbakan’ın her gün diline doladığı sözcüklerdir. MHP de dinsel konularda başka biçimde düşünmemektedir. Hacca giderek hacılık katına erişen Türkeş’in komandoları da uzun süreden beri Kuran’la ilgili şu sloganı dillerinden düşürmemektedirler: “Rehberimiz Kuran, hedefimiz Turan.”
1977 seçimleri bu ortamda yapılmıştır. CHP en çok oyu almış, ne var ki tek başına iktidar olamamıştır. Ülke yeniden Milliyetçi Cephe Koalisyonuna terk edilmiştir. 2 Mart’ta yapılamayan Sireti Nebi Konferansı, Haziran seçimlerinden hemen sonra 10 Haziran 1977’de İstanbul’da Sheraton otelinde çalışmalarına başlamıştır. Konferansa MSP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan, MSP’li Devlet Bakanı Hasan Aksay, Şevket Kazan ve bazı MSP milletvekilleri ile Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş katılmışlardır. Konferansı izleyenler arasında ne hükümet ortaklarından bir temsilci, ne de öteki partilerden bir gözlemci vardır. Çünkü bu konferans, Dışişleri Bakanlığı’nın karşı çıkması sonucunda, Demirel ve Erbakan’ın anlaşması ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nca düzenlenmiştir. Seçim kampanyası sırasında kamuoyundan gizli olarak tezgahlanan bu Şeriat toplantısı hakkında bilgi isteyen Cumhuriyet Başsavcılığına şu karşılık verilmiştir:
“Geçen yıl Pakistan’da yapılan Sireti Nebi Konferansı’na Bakan Hasan Aksay, hükümeti temsilen gitmemiştir. Ancak resmi bir davet olduğu için Bakanlar Kurulu kararnamesi imzalanmıştır. Konferans sırasında basında yer alan hususlar, (Şeriat, hilafet, Arapça dil gibi konular) oylanırken Devlet Bakanı Hasan Aksay, bunların TC Anayasasına aykırı olduğunu belirterek salondan çıkmıştır. Bu nedenle Türkiye’yi ve Hasan Aksay’ı bağlayan bir durum söz konusu değildir.”
Takıyye edebiyatının başlangıç tarihi bu olmasa bile, bu yanıtın takıyyeden başka bir şey olmadığı açık seçik ortadadır.
Bu çok önemli konferans, 1977 seçimlerinden sonraki ortamda gereği gibi değerlendirilememiştir. Oysa sorun, yalnız bir din konferansı olarak değil, bir anayasa sorunu olarak karşımıza çıkmıştır. Konu, çok önemli bir konudur. Devlet Bakanı Hasan Aksay, 1976 yılında Pakistan’da toplanan Birinci Siret Konferansı’na, altında tüm Bakanlar Kurulu üyelerinin imzalarını taşıyan bir kararname ile gitmiş ve dönüşünde de İkinci Siret Konferansı’nın İstanbul’da toplanacağını açıklamıştır. Pakistan toplantısına temsilci gönderilmesi konusunda her ne kadar diplomatik bir gizleme yapılmış ve kararnamede “Türk Bakanı olarak katılacaktır” sözcükleri yer almışsa da, Hasan Aksay’ın Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu kararı ile bu konferansa katıldığını yadsımak olanaksızdır. Daha sonra düzenlenen dosyada “salondan dışarı çıktım” diyecek ve Cumhuriyet Başsavcılığına bu yolda yazı da yazılacaktır ama, bu yazı ve bu savunma hiç kimseyi kandıramayacaktır. Çünkü Anayasaya açıkça aykırı olan bir konferansın, ikinci kez Türkiye’de yapılması çağrısının niçin ve ne amaçla yapıldığı kolay kolay açıklanamayacaktır.
Yasalarımıza göre Birinci Siret Toplantısı’nda saptanan ilkeler doğrultusunda İkinci Siret Toplantısı’nı düzenlemek, çok belirgin bir suçtur. Şeriat hukukunun uygulanması yolunda kararlar almak, yalnız Türk Ceza Yasası ile sınırlı da değildir. Bu davranış. aynı zamanda bir anayasa suçu niteliği de taşımaktadır. Ancak o günkü koşullarda bir çok suç gibi bu suç da örtbas edilmiş ve sonunda bugünlere ulaşılmıştır.
1980’lere Doğru
Türk toplumu hızla 1980 rejimine doğru yol almaktadır. Ülkenin dirlik ve düzenliği bozulmuştur. Kargaşa almış yürümüş, din sömürüsü inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Necmettin Erbakan, küçük broşürler çıkararak din sömürüsünde gene birinci sıradadır. Bu broşürlerde “Bütün batılı ülkelerde din siyasete hakimdir. Hatta İsrail’de din devletin de üstündedir. ‘Dinle devlet ayrı şeydir, birleşmez.’ Bu boş bir laftır, uydurmadır. Gerçek değildir. Din ve devlet aynıdır, beraber yürür. Ayrılmalarına imkan yoktur.” gibi tümceler kullanmakta, “Hilafetin gelmesinin bir çok büyük faydaları olabilir. Siyasi faydaları da. Ben illa gelsin iddiasında değilim. Ama millet isterse her şey olur.” biçiminde yazılar yazmaktadır.
Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni barış sevgisine, hukuk sevgisine ve insanlık sevgisine dayandırmıştır. Ne var ki ölümünden kırk yıl sonra ülkemizin devlet adamları, düşünce ayrılıklarını “vatanseverlerle vatan hainlerinin mücadelesi” biçiminde ele almışlar, insanlık sevgisinden söz eden kişilerin “beynelmilelci ve komünist” oldukları gerekçesiyle anlamsız cepheler kurarak ülkeyi dövüş ve savaş alanına çevirmişlerdir. Hukuka aykırı tutumlarıyla gereksiz kutuplaşmalar yaratmışlar, yurttaşlarımızı “inananlar ve inanmayanlar” diye ikiye bölmüşlerdir.
1980 yılına gelindiğinde durum daha da kızışmıştır. Olaylar daha büyük boyutlara ulaşarak sürüp gitmektedir. Artık mezhep çatışmaları Sivas ve Kahramanmaraş’tan, ülkenin bir çok yerine sıçramıştır. Erzincan, Yozgat, Amasya’nın Suluova ve Merzifon ilçelerinde ve daha bir çok yerde Alevi - Sünni kavgalarına tanık olunmaktadır. Çorum ateşler içindedir. “Kuran yakıldı, cami bombalandı, dinsizler yürüyorlar” biçiminde çıkarılan söylentiler Çorum’u yaşanmaz duruma getirmiştir.
Çorum Olayları ve Sonrası
29 Mayıs 1980 sabahı MHP yanlısı ülkücüler, “Allah Allah” sesleri ve “kana kan, intikam”, “Çorum komünistlere mezar olacak, Allahüekber” sloganlarıyla önce yürüyüşe geçmişler, Belediye Tanzim Satış ve Köy-Koop mağazalarını, Çorum gazetesini, bir bilardo salonunu ve CHP’lilere ait işyerleriyle otomobilleri yakıp yıkmışlardır. Alevi vatandaşlar köylerinden, evlerinden çıkamaz olmuştur. Yıldırıcı sağ halkı cihada çağırmakta, Alaaddin Camii’nin bombalandığı yalanını uydurmaktadır. “Daha ne duruyoruz, komünistler camileri bombalıyor, şehit olma günü geldi artık.” biçiminde kışkırtıcı sözler söylemektedirler. Bu kışkırtıcılara inanan zavallı yurttaşlar, tekbir sesleri arasında yürümekte, yol boyunca Alevi ve sol görüşlü kişilere ait ev ve işyerlerini yıkıp ateşe vermektedirler. Ölü sayısı 33’tür. Parası olanlar Çorum’u terk etmektedir. Oysa ortada ne bombalanan cami, ne de komünist denilen kişiler vardır.
Bu olaylar dizisinin sonucunda 6 Eylül 1980 tarihinde Milli Selamet Partisi Konya’da “Kudüs’ü Kurtarma Mitingi ve Yürüyüşü” düzenlemiştir. Miting, fesli ve takkeli gösteri niteliğindedir. Erbakan ve arkadaşları Mescit-i Aksa maketinin arkasından yürüyüşe geçmişlerdir. Topluluğun önünde “Lailahe İllallah Muhammeden Resülallah” yazılı yeşil bir bayrak vardır. Başlarında yeşil ve beyaz takke ile sarık, üzerinde çeşitli renklerde cüppeler bulunan görevliler tarafından yönlendirilen topluluk, yol boyunca ana slogan olarak “Şeriat gelecek, vahşet bitecek” diye bağırmışlar ve şu pankartları taşımışlardır:
“Ya Şeriat ya ölüm”
“İslam ümmeti Şeriat devleti”
“Dinsiz devlet yıkılacak elbet”
“Hakimiyet Allah’ındır”
“Ya Şeriat ya şahadet”
“Anayasa Kuran”
“Laiklik dinsizliktir”
“Allah’ın hükümleriyle hükmet”
“Sınırsız sınıfsız İslam devleti istiyoruz”
“Cihada hazırız.”
Silahlı Kuvvetler
Bu çalkantılar sonucunda Türk Silahlı kuvvetleri, yönetime el koymuş, Parlamentoyu feshetmiş ve siyasal partilerin çalışmalarını durdurmuştur. Milli Güvenlik Konseyi adına yayımlanan bildiride şu tümcelere yer verilmiştir:
“Anayasamız Türk vatandaşlarının dinsel inançlarından ötürü kınanamayacağını açıkça belirtmiş olmasına rağmen, hep bir oyun peşinde koşan siyasi partilerimiz, yüce Atatürk’ün cumhuriyeti döneminde unutulmuş mezhep ayrılıklarını kışkırtmakta faydalar görerek Erzincan, Sivas, Kahramanmaraş, Tunceli ve Çorum illerinde siyasi çıkarlar uğruna vatandaşlarımızın birbirlerini katletmelerine neden olmuşlardır... Bir çok tutum ve davranışları ile demokratik, özgürlükçü parlamenter sisteme inancını defalarca kanıtlayan Türk Silahlı Kuvvetleri, en kısa zamanda Bakanlar Kurulunu kurarak, yürütme sorumluluğunu bu kurula bırakacak ve hür, demokratik parlamenter sistemin şimdi olduğu gibi dejenere edilmesine ve tıkanmasına mani olan ve Türk toplumuna yaraşır bir Anayasa, Seçim Kanunu ve Partiler Kanunu hazırlamayı ve bunlara paralel düzenlemeleri yaparak insan hak ve hürriyetlerine saygılı, milli dayanışmayı ön plana alan sosyal adaleti gerçekleştirecek, ferdin ve toplumun huzur, güven ve refahına önem veren özgürlükçü, laik ve sosyal hukuk kurallarına dayalı bir yönetime ülke idaresi tek edilecektir.”
Sözde Kalan Vaatler
Ne yazık ki bu güzel sözler kağıt üzerinde kalmış, uygulama alanına geçirilememiştir. Bir anayasa çıkarılmış ve bu anayasa halkoyuna da sunulmuştur. Ancak hazırlanan taslak tartışmaya açılmamış, bu taslak tasarı haline dönüşünce de konuşma yasağı getirilmiştir. Tasarı hakkında yalnız zamanın Devlet Başkanı Kenan Evren’e konuşma hakkı tanınmıştır. Bu suretle de anayasa daha çıkarılmadan demokratik olma niteliğini yitirmiştir. Ayrıca anayasa ile ilk ve ortaöğrenimde zorunlu din dersi getirilerek anayasanın laik karakteri zedelenmiştir. Yıllar sonra kendisine sorulan bir soru üzerine çağdaş hukukla ve demokrasiyle bağdaşması olanaksız şu yanıtı verecektir: “Baktık ki % 90 öğrenci zaten din derslerine gidiyor. % 10 da katılsın deyip karar verdik.”
Sayın Evren toplumun tek bir üyesine zulüm yapıldığı zaman tüm topluma zulüm yapılmış olacağının bilincinde de değildir.
Evren Paşa tüm konuşmalarında Kuran’dan ayetler okumaya başlamıştır. Bu dönemde önce Türk - İslam sentezi diye bir kavram oluşturulmuştur. Bu kavram Atatürkçülüğe ve Atatürk ilkelerine karşıdır. Bu sentez, “Ziya Gökalp’in kavmiyetçi milliyetçiliğiyle Mehmet Akif’in İslamcı milliyetçilik anlayışının uzlaştırılmasından başka bir şey değildir.” Türk-İslam sentezi görüşünü savunanlar, Atatürkçülüğün hem Pantürkizmin, hem Panislamizmin karşısında olduğunu gözardı etmişlerdir.
Atatürk’e İhanet
Nasıl Demokrat Parti 1950 yılında iktidara geçer geçmez Türkçe ezanı Arapça’ya dönüştürerek, İslamcı görüşe ilk ve büyük ödünü verdiyse, bu kez de 1980 darbecileri zorunlu din dersi ve Türk - İslam sentezi uygulamalarıyla teokratik düşünce yandaşlarına çok büyük ödünler vermişlerdir. Bunlardan başka 1980 rejimi Atatürk’ün özerk olarak düşündüğü ve kurduğu Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu’nu devlete bağlı bir kuruluş haline dönüştürmüştür. Üstelik Atatürk kurumlarının tüzel kişilikleri de ortadan kaldırılmıştır. Atatürk, kurumların yaşaması için malvarlığının bir bölümünü bu kurumlara özgülemiştir. Ne var ki o yıllarda Atatürk gibi bir devlet kurucusunun vasiyetnamesi bir yasa ile iptal edilerek bir hukuk ayıbı işlenmiştir. Ayrıca Türk pozitif hukukuna olduğu kadar, evrensel hukuka da aykırı olan bu düzenleme ile kurum üyelerinin üyelik hakları ellerinden alınmıştır. Kurumların taşınır ve taşınmaz malları, kitap, kitaplık ve her türlü mal varlığı devlete bağlı bir kuruma aktarılmış, bu suretle Atatürk’ün istenç özgürlüğü zedelenmiştir.
Bu uygulamalar sonucunda 1980 darbecileri, ülkeyi yeniden din devleti özlemcilerine bağışlayarak sahneden çekilmişlerdir.
Özal İktidarı
12 Eylülcüler devlet yönetimini Turgut Özal iktidarına teslim etmişlerdir. Özal, 1977 seçimlerinde Milli Selamet Partisinden İzmir senatör adayı olarak gösterilmiştir. Ne var ki seçimi kazanamamıştır. Yaşamı boyunca da Nakşibendi tarikatından olduğunu gizlememiştir. Din devleti özlemcisidir. Laik devlet ve cumhuriyete bağlı bir kişi değildir. Annesini de Nakşibendi şeyhinin yanına gömdürmüştür.
Bu dönemde Türkiye gene dinsel duyguların ağır bastığı bir yönetime doğru hızla yol almaktadır. Anavatan Partisi Başkanı ve Başbakan olan Turgut Özal, partisini milliyetçi muhafazakar olarak nitelemektedir. Ve şu tümceleri de eklemektedir sözlerine: “Batıda liberal ve muhafazakar partilerin sosyal adaletçi yönü yoktur. Anavatan, İslami geleneklere dayanarak bu iki özelliği birleştirmiştir.” Bu nedenle de iktidara geçer geçmez Fak-Fuk-Fon diye adlandırılan Sosyal Dayanışmayı ve Yardımlaşmayı Teşvik Yasası çıkarmış, güya sosyal adaletçi olduğunu göstermek istemiştir. Bunun ilkel bir yöntem olduğunu, üç beş kuruşluk yardımla fukaralığın önlenemeyeceğini düşünmemiştir. XIII. Yüzyılın anlayışıyla sosyal dengeleri kurmaya çalışmıştır. Günümüzde çağdaş yöntemler vardır. Ayrıca bu uygulama için oluşturulan Mütevelli Kuruluna din adamlarını getirmiştir. Mahallenin fakir ve fukarasını müftüler ve imamlar saptayacaktır. Bu, açıkça laik devlet uygulamasına aykırıdır. Çünkü söz konusu saptama işi, yönetsel bir işlemdir. Ve din adamlarına yönetsel görev verilmesi laikliğe açıkça aykırıdır.
Türkiye cumhuriyetinin laik devlet anlayışı yeniden çıkmaza girmiştir. 15 Mart 1985 günü Başbakan Turgut Özal’ı, Çankırı’nın Eldivan ilçesinin Küçükhacıbey köylüleri, üzerinde Arapça “La ilahe illallah” yazılı bir bayrakla karşılamışlardır. Özal, bayrağın üzerindeki Arapça yazıyı görünce, “o kadarını anlarız, üzerinde BİSMİLLAH yazıyor” biçiminde sözler sarf etmiş, bu bilgiçliği ile de öğünmüştür.
Hatırlanacağı üzere 19 Ekim 1958 günü, Başbakan Menderes, Emirdağ ilçesine gitmiş, Nurcular kendisini Hilafet ve Saltanatı temsil eden iki tuğralı yeşil bayrak açarak karşılamışlardır. Bu davranışın nelere mal olduğunu Turgut Özal gibi yöneticilerin anımsaması ve anlaması olanaksızdır. Onlar, kimseye aldırmadan kendi dar görüşleri çerçevesinde yürüyeceklerdir ve yürümüşlerdir de. Yasadışı din eğitimi almış yürümüştür. Balıkesir’in merkez Karaman köyünde 12-17 yaşlarındaki kızlar, dikiş kursu altında yasalara aykırı olarak Kuran kurslarında eğitilmektedirler. Devlet, bu uygulamayı önleme gibi bir düşüncenin içinde değildir.
1980’lerden sonra Türk - İslam sentezi doğrultusunda iki kuruluş daha gerçekleştirilmiştir: “İlim Yayma Cemiyeti ve Türkocakları.” Bu kuruluşların hemen hepsi de gericilerin kurduğu kurumlardır. Hepsinin de amacı İslam devlet birliğidir. Egemenliğin kaynağını gökyüzünde arayan bu kurumlar, devleti çepeçevre sarmışlardır. İlim Yayma Cemiyeti, 1980’li yıllarda Süleyman Hilmi Tunahan’ım müritleri tarafından kurulmuştur. Kurucuları arasında Turgut Özal ve kardeşi Korkut Özal da bulunmaktadır. Bu cemiyetle Aydınlar Ocağı arasında organik bir bağ vardır. Etkinlik merkezleri bile aynı binadadır. İkisinin de ana ilkesi laikliği reddetmesidir. Prof Dr. Salih Tuğ, hem Aydınlar Ocağında, hem de İlim Yayma Cemiyetinde başkanlık yapmıştır. Aydınlar Ocağı, 14-15 Eylül 1984’te İstanbul’da “Ülkemizi 12 Eylül’e Getiren Sebepler ve Türkiye Üzerine Oyunlar” konulu bir seminer düzenlemiştir. Semineri izleyenler arasında Başbakan Turgut Özal, Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanı Vehbi Dinçerler, Turizm Bakanı, İçişleri Bakanı ve bazı milletvekilleri vardır. Dr. Salih Tuğ bu devlet yöneticileri karşısında hiç çekinmeden, “Türkiye, kurulacak olan İslam devletinin arasında yer almalıdır” diye konuşmaktadır.
Türban Eylemleri
Öte yandan türban eylemleri de başlamıştır. Cuma namazından çıkanlar, türban yasağının iptal edilmesini tekbir sesleriyle protesto etmektedirler. Bu yürüyüşlerde, “türbana uzanan eller kırılsın” , “Başörtüsü Allah’ın buyruğudur” biçiminde sloganlar atılmakta, Anayasa Mahkemesi kınanmaktadır. Ve siyasal iktidar, bu gerici davranışlar karşısında kılını bile kıpırdatmamakta, yasal önlemler almayı düşünmemektedir. 1970’lerde olduğu gibi şimdi de sağ düşünce yandaşlarının yasal olmayan eylemlerine göz yumulmakta, sol düşünceye ise adım attırılmamakta, bu düşünceyi savunan kişilerin ve örgütlerin yasal toplantılarına bile izin verilmemektedir.
Özal’ın başbakanlıktaki tutumu ne ise Cumhurbaşkanlığında da aynıdır. Bir başkancı sistem oluşturmuş ve Anap milletvekillerini türlü baskılarla sindirmiş ve korkutmuştur. Anayasanın emrettiği tarafsız bir Cumhurbaşkanı olamamıştır. 20 Mayıs 1990 günü Anap’ın kuruluş yıldönümü nedeniyle Köşkte kabul ettiği parti yöneticileri karşısında şunları söylemiştir: “Tarafsızız diye fikirlerimizi değiştiremeyiz. Anap’ı kurarken fikirlerimiz neyse, şimdi de aynı fikirlere sahibiz. 1987 seçimlerini sizin lideriniz olarak yaptığıma göre, yeni bir seçim yapılıncaya kadar sizinle biraz daha yakından ilgilenmem lazım. Bu aynı zamanda benim borcumdur.” Anayasamızın 101. maddesinde Cumhurbaşkanının ”seçildiği andan itibaren partisi ile ilişiğinin kesileceği” yazılıdır. 103. maddede ise, “aldığı görevi tarafsızlıkla yerine getireceğine ant içeceği” yargısı yer almıştır. Özal bunları yerine getirmediği gibi üstelik. “Anayasayı bir kere delmekle hiçbir şey olmaz” gibi anlamsız sözler de sarf etmiştir.
Atatürk’e Karşı Bir Başkan
Birinci Körfez Savaşı sırasında Atatürk barışçılığını ve Anayasayı hiçe sayarak Türkiye’yi savaşa sokmaya çalışmıştır. “Ben zenginleri severim”. “Sosyal devlet de ne demekmiş” gibi sözcük ler kullanarak Atatürk ilkelerine ve Anayasaya aykırı davranışlar sergilemiştir. “Sosyal adaletçiyiz diyenler bu düzenin devam etmesine göz yumdular, yıllar yılı bu düzen devam etti. Biz geldik düzeni yıktık. Yıkmaya da devam edeceğiz” gibi yaklaşımlarla yapıcı bir devlet adamı değil, yıkıcı bir kişi olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Ayrıca hiç gereği yokken, “Mustafa Kemal fanidir, hata yapmıştır.” “Kemalizm miladını doldurmuştur” “Devletimiz laiktir. Ama milletimizi bir araya getiren de İslam’dır” gibi sloganlarla Atatürk gibi bir devlet kurucusunu küçümsemeye kalkışmıştır. Ayrıca “bu cumhuriyet çökmüştür. Şimdi ikinci cumhuriyeti kurmanın zamanıdır” diyen Özal, Atatürk cumhuriyetini yadsımış, ikinci cumhuriyetçilere büyük bir destek vermiştir. Din odaklı bir devlet kurmak istediği için de, tıpkı Demirel gibi Öğretim Birliği Yasasını eleştirmiştir. Özal zamanında TBBM ile uluslararası fuarlara cami yapımı başlamıştır.
İşte Turgut Özal, bunları söyleye söyleye miadını doldurmuş, siyaset sahnesini Erbakan’a devretmiştir.
Gerici Eylemler
Burada yeniden 1970’lere dönmek zorundayız. Türkiye 1970’lere doğru tehlikeli bir düzeyde yol almaktadır. Kanlı Pazar ve İmran Öktem olaylarından sonra, irticanın bir noktada durdurulmasını isteyen, öneren kişilere karşı gericiler, “Milli Şuurun Sesi” adlı bir mitingle yanıt vermişlerdir. Milli Türk Talebe Birliği ve Komünizmle Mücadele Derneğinin ortaklaşa düzenledikleri mitinge dört mehter takımı katılmıştır. Hürriyet alanından Taksim alanına kadar “İslam geliyor” , “Müslüman Türkiye” diye haykıran, aralarında bereli ve uzun sakallı kişilerin de bulunduğu bu yürüyüşe katılanların taşıdıkları dövizler ilgi çekicidir: “Tek yol İslam” , “Ana sebep Anayasa” , “Milli basın istiyoruz” . “Milli ahlak istiyoruz” . “Milli saygı istiyoruz” , “Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız” , “Allah’a inananlar, komünizmle mücadelede birleşiniz.”Miting süresince dualar okunmuş, solcu basına yuh çekilmiştir. “Üçler, yediler, kırklar ve melekler hürriyetine hu, hu” diye bağrılarak gösteriler yapılmıştır.
Yol çizilmiştir artık. Düşünceye karşı sopa. Düşünen insana karşı yumruk ve kaba kuvvet. Din, politikayı daha çok etkisi altına almaya başlamıştır. 1969 seçimlerine gidilmektedir. Siyaset dünyasına Necmettin Erbakan diye bir kişi girmeye hazırlanmaktadır. Konya’dan bağımsız adaylığını koymuştur. 3 Eylül 1969 günü Konya’da yaptığı bir konuşmada 12 Eylülde yapılacak olan seçimlerde “Meclise imanlı bir grubun mutlaka gireceğinden” söz etmekte ve “Türkiye’de bir aksiyon devrinin başladığını, bu devrin siyasi bir intikal devri olacağını” dile getirmektedir. Konya’dan milletvekili de seçilen Erbakan, 26 Ocak 1970 günü Milli Nizam Partisini kurmuştur. Partinin Genel Başkanı olan Necmettin Erbakan, “Biz Batı’yı değil, Batı bizi örnek alacaktır” biçiminde konuşmaktadır. “Bizim temel prensibimiz, batlılaşmak değil, İslamiyet’e dönmektir” sloganını da kullanmaya başlayan Erbakan, 25 Ocak 1971 günü partisinin ilk büyük kongresini toplayacak ve “Anayasayı din kurallarına göre değiştireceklerini” muştulayacaktır.
Kapatılan Partiler
Bu gibi söylem ve eylemler, 12 Mart darbesini hazırlamıştır. Milli Nizam Partisi daha önce açılan bir dava nedeniyle Anayasa Mahkemesince bu dönemde kapatılmıştır. Çok geçmeden Erbakan Milli Selamet Partisini kurmuştur. O da kapatılmış, Refah Patisi ve arkasından Selamet Partisi kurulmuştur. 1969 yılından beri Türkiye’ nin İslam’ın kurallarına göre yönetilmesi düşüncesindedir. Bunu açık açık söylemekten de çekinmemiştir. İlk partisini kurduğu günlerde “Müslüman Türkiye’nin kurulacağı”nı belirtmiş, “başörtüsünü milli kıyafet haline getireceklerini” vurgulamıştır. Partisinin Milli Gençlik Kurultayında, 18 yaşını henüz dolduran cumhuriyet çocuklarına “Abdülhamit’in torunları” diye seslenmiştir. “Maarifin kökü bozuktur. İktidarımızda okul kitaplarını değiştireceğiz. İlkokul öğrencisine önce kainatın yaratıcısını öğreteceğiz” biçiminde konuşan da Erbakan’dır.
Daha 1970’lerde “aya gitmek üç astronota mal edilmesin. Bunların hesapları kitapları Müslümanlıktan çıkmıştır” söylemiyle bilimsel gerçeklerden uzaklaşan Erbakan, “nikahı imamlara kıydıracağız” , “hafta tatilini cuma günü yapacağız”, “başörtüsüne uzanan eller kırılacaktır” biçimindeki yaklaşımıyla uygar dünyayı karşısına aldığı gibi, Atatürk ilkelerini de tanımak istememiş, anayasaya aykırı davranışlar sergilemiştir. Ve aynı günlerde “çok evliliğe engel olunmasının nedenini anlayamadığını” söyleyerek çağının uygarlık anlayışını reddetmektedir. Aynı gün korkusuzca Mustafa Kemal’in Kurtuluş savaşını başlatmak üzere 19 Mayıs 1919’da Samsun’a girişinin Gençlik ve Spor bayramı olarak kutlanması yasası ve geleneğine değinerek şunları söylemiştir: “Biz 19 Mayıs’ı bilmiyoruz. Bizim için kurtuluş 29 Mayıstır. Yani İstanbul’un fethidir." Ve şunları da eklemiştir sözlerine: “Millet evlatlarını önce İmam-Hatip okullarına verecek, ondan sonra isterse mühendis, isterse mimar yapacak. Bu millete ahlak imamla gelir, müezzinle gelir.”
Refah Partisi kurulduktan sonra “adil düzenin mutlaka geleceğini, ama bunun kanlı mı kansız mı, acı mı tatlı mı, sert mi yumuşak mı geleceğinin belli olmadığı” yolundaki sert çıkışı nedeniyle, Türk insanının düşüncesini büsbütün bulandırmıştır. Bilindiği gibi rejime aykırı davranışları ve bu sözleri nedeniyle partisinin kapatılmasına yol açmıştır. Erbakan daha sonra da tutum ve davranışından bir adım bile sapmamış, kendi partisinden olmayanların patates partisinden olacağını belirterek “bizim partimize girmezseniz cehennemde yanarsınız” gibi ipe sapa gelmeyen sözler söylemiştir. “Atatürk’ün annesinin ve kardeşinin giydiği kıyafetleri Meclis’e sokmak istiyoruz” biçimindeki yaklaşımıyla da uygarlığın ve çağdaşlığın ne olduğunu bilmediğini kanıtlamıştır.
Erbakan Yerine Erdoğan
En sonunda yasa dışı davranışlara da başvurduğu için mahkeme kararıyla parti liderliğini de terk etmek zorunda kalan Erbakan, şimdi istirahata çekilmiş durumdadır. Yerini kendisi gibi düşünen, bir zamanlar karşısında el pençe divan duran kişilere devretmiştir. Erbakanlar, Şevket Kazanlar, Şevki Yılmazlar gitmiş, Erdoğanlar, Cemil Çiçekler, Abdullah Güller gelmiştir. Bilindiği gibi AKP daha önceki köktendinci partilerin bir uzantısıdır. Hamurunda din ağırlıklı Milli Nizam, Milli Selamet ve Refah Partilerinin mayası vardır. Kapatılan bu partiler gibi referansını din olarak belirlemiş, Atatürk’ün toplumsal alan için önerdiği ulusallık birimi yerine din birimini benimsemiştir. Bu nedenle de çağdaş düşünceden ve Atatürkçü çizgiden çok uzaklardadır. Yeni kurulduğu için Kuran kurslarını başlatan parti değilse de, bu uygulamayı destekleyen ve sürdürmek isteyen bir partidir. Ayrıca Kuran kurslarının yurdumuzda “dindar insan değil, yobaz insan” yetiştirdiğinin bilincinde de değildir. Siyasal İslam düşüncesinin Atatürk’le birlikte iflas ettiğini göz ardı etmekte, bir damlacık çocuklarımızı bilinçli olarak Kuran kurslarına özendirmeye çalışmaktadır. Bilimsel gerçeklerle dinsel gerçekleri birbirinden ayıramamaktadır.
Kuran kursları bilgisizliği ortadan kaldırmak için değil, Kuranı hafızlamak için düşünülmüş bir sistemdir. Bilimsel eğitimle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Oysa eğitimin temel ilkesi, büyük devlet adamı Atatürk’ün belirttiği gibi “bilgisizliği gidermek” tir. Bu nedenledir ki Medrese eğitimine karşı bilimsel eğitimi, Şeriata karşı laikliği savunmuştur. Onun içindir ki Kuran kurslarına, imam okullarına değer vermemiş, çağdaş okullar ve üniversiteler açarak, bu okulları “Türk kültürünün ekseni” haline getirmiştir. Akıl ve bilime dayanmayan bir yönetimin zulüm yönetimi olacağını söylemiştir. Akıl ve bilime dayanmayan iktidarlar, her çağda ve her yerde Şeriat devletini savunmuşlar, din devletine yönelmişlerdir. “Eline bir silah, bir hançer, bir taş alıp İslam’ın düşmanlarını öldüren bir kişinin cennetteki yeri hazırdır. İslam devleti tüm dünya imana gelinceye kadar savaş halinde olan devlettir” diye konuşmuşlardır.
Daha önce de belirttiğimiz gibi Atatürk’ün aydınlık Türkiye’sinde gericilik, 1950’lerde başlamıştır. Önce Türkçe ezan yerine Arapça ezan getirilmiş, sonra da devletin en üst katına çıkanlar hilafetten söz etmeye başlamışlardır. 1970’lerin politikacıları daha da ileri gitmişler, “Müslüman Türkiye’yi kuracaklarını” ve “başörtüsünü milli kıyafet haline getireceklerini” gündeme getirmişlerdir. “Egemenlik Allah’ındır, ulusun değildir” biçiminde nutuklar çekmişlerdir. “Bizim temel prensibimiz, batılılaşmak değil İslamiyet’e dönmektir” söylemleriyle Atatürkçülüğe karşı savaş açmışlardır. “Anayasayı din kurallarına göre değiştireceklerini, nikahı imamlara kıydıracaklarını ve hafta tatilini Cuma gününe çevireceklerini” söyleyerek çağdaş uygarlığı karşılarına almışlardır. Bu düşünce dizgesine sahip olanlar bir kaç kez iktidara ortak da olmuşlar, ne var ki Türk ulusunun sağduyusu karşısında uzun süre iktidarda kalamamışlardır.
Sonuç
İşte günümüzün iktidarı bu gibi söylemleri Türk ulusuna layık gören partilerin uzantısıdır. AKP, bu düşünceleri benimsemiş ve özümsemiş olan bir partidir. Bu söylemlerle yatmakta, bu söylemlerle kalkmaktadır. Aklı fikri bu düşünceleri uygulayabilmektir. Milletvekillerinin çoğunun eşleri ve çocukları türbanlıdır. Atatürk’ün aydınlık düşüncesinden uzaktır. Bu parti bir yandan dini sömürerek, ama bunu gizlemeye çalışarak iktidarını sürdürmektedir. Son günlerde bu gizlilikten vazgeçmiş açıktan açığa din sömürüsüne başlamıştır. Türbanı tüm Türkiye’ye yaymaya ve kamu alanına sokmaya çalışmaktadır. İmam okullarına ağırlık tanımakta ve tüm cumhuriyet okullarını imam okulu konumuna dönüştürmek istemektedir. Yasaya aykırı Kuran kurslarını korumakta, bu kursları açanların cezalarını bağışlamaktadır. Gericilere karşı hoşgörülü davranmakta, ilericilere göz açtırmamaktadır.
Bu konularda başarılı olup olamayacağı henüz belli değildir. Belli değildir ama, Türk ulusunun büyük çoğunluğunun Atatürkçü çizgiden ayrılmayacağını, bu gibi görüş ve eylemlere izin vermeyeceğini hesaba katmalı, davranışını ona göre düzenlemelidir. Hiçbir zaman unutmamalıdır ki Türk ulusu, koşullar ne olursa olsun Atatürkçü cumhuriyeti koruyacak, kollayacak ve yaşatacak güçtedir.
M. İskender Özturanlı
Bugünlere Nerelerden Geldik?
Her şey 1950 yılında başlamıştır. Çünkü o yıl, Demokrat Parti iktidara geçmiş ve gericilere ödün vermek suretiyle yeni bir çığır açılmıştır. Başbakan Adnan Menderes, hükümet programını okurken, “millete mal olmuş devrimler, millete mal olmamış devrimler” ayrımını yapmıştır. Demek ki mal olan devrimler korunacak, mal olmayanlar ise atılacaktır. Hangilerinin mal olduğu, hangilerinin olmadığı konusunda kesin bir düşüncesi de yoktur.
Nitekim bir süre sonra Türkçe ezan Arapça’ya dönüştürülmüştür. Ramazan ayı yaklaşmaktadır. Bundan iyi fırsat bulunmaz düşüncesiyle Atatürk’ün bu en büyük devrimi yok edilmiş ve gericilere büyük bir ödün verilmiştir. Atatürk devriminden alınan ilk kale budur. Arkasından birer devrim kalesi olan Halkevleri, Halkodaları kapatılmış, binaları, kitap ve kitaplıkları yağmalanmıştır. Dünyanın en büyük kültür devrimcilerinden biri olan Atatürk gibi bir devlet kurucusunun bu büyük yapıtı acımasızca yıkılmıştır. Daha sonra da köye ışık ve aydınlık götürecek olan Köy Enstitülerine kilit vurulmuş, yerlerine imam okulları açılmıştır. Işıktan ve aydınlıktan korkanlar acımasızca yıkıp atmışlardır bu özgün kuruluşları.
27 Mayıs Devrimi
Sonra 1960 devrim yılları. 1961 Anayasası’nın gündeme getirilmesi... O yıllarda “hayırda hayır var” sloganlarıyla, dünyanın en çağdaş anayasasına karşı çıkılması... Bilindiği gibi anayasa, bu hayırlara karşın halk oylamasına sunularak yürürlüğe girmiştir. Ne var ki birkaç yıl sonra gerici takım yeniden iktidara geçmiştir. Ve anayasayı rafa kaldırma girişimleri başlamıştır. 1971 ve 1973 yıllarında bu çağdaş anayasa iki kez değiştirilmek suretiyle özgürlükler kısıtlanmış, hukuk devleti düşüncesinden geri adımlar atılmıştır. Önce Danıştay kararlarına uyulmamaya başlanmıştır. Zamanın Başbakanı, bu kararları uygulamama düşüncesindedir. “Tazminat veririm, Danıştay kararlarını uygulamam” biçimindeki çarpık bir düşünceyi savunmaktadır. (Demirel) Bu anayasaya ve yasalara aykırı davranış, ülkemizde hukuk devleti anlayışını yok etmiş, adalete güven duygusunu sarsmıştır. Bu arada altı kez iktidardan düşen ve yedi kez iktidara gelen Demirel’in söylem ve eylemleri ülkeyi gericilerin egemenliğine sürüklemiştir. Sol militan güçlerin karşısına sağ militanları çıkaran Demirel, Türkiye’yi içinden çıkılmaz bir duruma getirmiştir.
Demirel İktidarı
Demirel 1965 yılında iktidara geçmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanıdır. Ama din sorununa ağırlık tanıyan bir tutum içindedir. Dindar olmasına kimsenin karışmaya hakkı yoktur. Din bir vicdan sorunudur. Ne var ki din duygusunu içinde saklamak, ibadetini gizli yapmak zorundadır. Oysa Demirel, makam arabasıyla Cuma namazlarına giden ilk devlet adamı olduğunu övünerek söylemektedir. 1970’lere doğru tekbir sesleri arasında imam hatip okulu temelleri atmaya ve Türkiye’de en çok imam okulu açmakla övünmeye başlamıştır. “Türkiye’de din ve irticanın sınırları birbirine karıştırılmaktadır” diyerek düşünceleri büsbütün karıştırmıştır. O günlerde her biri bir Derviş Vahdeti çalımıyla konuşan gericiler dört yanımızda kol gezerken, “gericilik sözcüğünün anlaşılamadığını” ileri sürebilmiştir. Aynı günlerde durmadan komünizm tehlikesinden söz etmektedir. İsmet İnönü, irticanın da komünizm kadar tehlikeli olduğunu söylediği zaman, vakit geçirmeden bu düşünceye karşı çıkmıştır: “Din hürriyeti baskı ve istismar vasıtası olamaz.”
16 Şubat 1969’da ülkemizde bir “Kanlı Pazar” olayı meydana gelmiştir. Taksim meydanında yasal bir gösteri düzenlenmiştir. Emperyalizme karşı Mustafa Kemal yürüyüşü yapılacaktır. Tam bağımsız bir Türkiye istenmektedir. Ne var ki din yolu ile kışkırtılan vatandaşların saldırısına uğramıştır gösteri. Taksim alanı savaş yerine dönmüş, polislerden, yürüyüşçülerden ve halktan pek çok kişi yaralanmıştır. Bilanço, 2 gencin öldürülmesi ve 200 kişinin yaralanmasıdır. Olay, kaba kuvvetin düşünceyi ezmeye kalkışması, şiddet eylemlerinin başlaması bakımından büyük bir önem taşımaktadır. Tarih sayfalarına “Kanlı Pazar” diye yazılan bu olaydan sonra zamanın İçişleri Bakanı Faruk Sükan hakkında verilen gensoru önergesi, Demirel’in başkanı bulunduğu Adalet Partisinin oylarıyla Meclis gündemine alınmadan reddedilmiştir.
Aradan iki ay geçmiştir. Türk ulusunun yetiştirdiği değerli yargıçlardan biri olan İmran Öktem, Yargıtay Birinci Başkanı’yken yaşamını yitirmiştir. Cenaze töreni sırasında eli sopalı yobazlar cenazesine saldırmışlardır. İmran Öktem’in suçu “Atatürk devrimine bağlı olmak, çağdaş uygarlıktan söz etmek, Nurculuğun ve bağnazlığın karşısında yer almaktır.” Nur risaleleri aleyhine karar veren Yargıtay’a kızanlar, bu davranışlarıyla yüce Yargıtay’dan öç almak istemişlerdir. Bu konuda Millet Meclisi’ne verilen bir gensoru önergesi yine Adalet Partisi’nin oylarıyla 7 Mayıs 1969 tarihinde konuşulmadan reddedilmiştir.
1970’lerde sağ cephe her an patlamaya hazır bir durumdadır. Yasadışı din okulları ortalığı sarmış, Nur okulları ve Süleymancıların açtıkları Kuran kursları vatanın dört köşesini kaplamıştır. Bu okullarda okuyan bir damlacık çocuklarımızın kafaları “cumhuriyet” sözcüğünü ve düşüncesini tanımamaktadır. Kulakları Şeriat çığlıklarıyla doldurulmuş, bu suretle bir iman ordusu yaratılmıştır. Devletin başında güçsüz bir iktidar ve o iktidarın yeteneksiz bir hükümeti vardır. Bu hükümet solun her çeşidine düşman, düşünce özgürlüğünden yoksun, bağnaz bir hükümettir. Ülkeyi yasalarla yönetmek zorunluluğunu duymayan, “eli sopalı sol anarşistin karşısına eli sopalı sağ anarşisti çıkaran”, kardeşi kardeşe vurduran, Türk’ü Türk’e kırdıran bir hükümettir. Ve bu hükümetin başında Süleyman Demirel vardır.
Şeriatçı Sağ
Şeriatçı sağ, eylem için fırsat kollamaktadır. Kargaşacı sol iktidarın beceriksizliği yüzünden ülkeyi bir terör havasına sokmuş bulunmaktadır. İki ateş arasında kalan iktidar, ne yapacağını bilmez durumda ortalarda dolaşmaktadır. 12 Mart muhtırası ülkeyi bu durumda bulmuştur. Ve Demirel şapkasını alarak devletin başından çekilmiştir. Ne var ki kısa bir süre sonra yeniden gelmiştir iktidara. Bu kez, “Milliyetçi Cephe” adı altında bir düşmanlık cephesi kurulmuştur. Bu cephe, Yargıtay’la, Danıştay’la, Anayasa Mahkemesi’yle durmadan çekişmekte, çatışmakta, hukuk devleti diye bir kavram tanımamaktadır. Demirel, “devletin üstünde bir Anayasa Mahkemesi, hükümetin üstünde bir Danıştay olamayacağını” savunmaktadır. Ve böyle bir düzenleme ile “devletin yönetilemeyeceğini” ileri sürmektedir. Aynı günlerde düşünceleri de sömürerek “vatandaş, komünizmin ayak seslerini duymaktadır” söylemiyle gereksiz bir korku yaratmaya çalışmaktadır.
1970’ler Sonrası
1970’lerden sonra din sömürüsü olanca kızışıklığıyla sürmektedir. Köylü Başbakan Demirel’e seçim alanlarında Türk bayrağına sarılı Kuran’lar armağan edilmekte, bu armağanı alan Demirel, onu başına koyup öptükten sonra konuşmasına başlamaktadır. İşte böylesine bir ortam, önce 4 Eylül 1978 Sivas, daha sonra da Ocak 1979 Kahramanmaraş soykırımını yaratmıştır. Kahramanmaraş’ın bilançosu 111 ölü ve çok sayıda yaralıdır. Gerekçe “dinin elden gittiği”, sloganı ise, “komünistler Moskova’ya”dır. Eylem alanında böyle olduğu gibi söylemde de aynı yöntem uygulanmaktadır. CHP’nin 1977 yılında bir koalisyon hükümeti kurması üzerine “sol ve komünizmle mücadele edenler, solu iktidara getirenlerden kıyamete kadar davacı olacaklardır.” Bu söz, Demirel’indir. Aynı zamanda “solculuk siyasi sapıklıktır” diyen Demirel, “din devletin emrinde değil, devlet dinin emrindedir” biçiminde konuşan bir devlet adamıdır. Bakınız o yıllarda daha neler söylemiştir:
“Din ve vicdan hürriyeti senelerce baskı altında tutulmuştur.”
“Türkiye cumhuriyetinde başbakanlık arabasıyla Cuma namazına giden ilk adam benim. Peki neden gittim. Çünkü ben gidersem herkes rahat gider. Sonra ben zaten o yolun yolcusuyum. Yani herkesin göğsünü gere gere ben Müslüman’ım demesi kafi değil. Onun icabını da korkmadan yapabilsin. Bir memleket düşünün ki nüfusunun % 99’u Müslüman olan o memleketin insanı ibadetini korka korka yapacak.”
Evet Demirel o günlerde bunları söylemiştir. Yurdumuzda padişahların görkemli Cuma namazlarını başlatan da Demirel’dir. Özal, Erbakan ve Tayyip Erdoğan onu izlemiştir..
Şeriatın Kestiği Parmak
Demirel aynı zamanda “Şeriatın kestiği parmak acımaz” deyimini sürekli olarak kullanarak Şeriatçıları özendirmiş, onlara destek olmuştur. Bu deyimi Başbakanken kullandığı gibi, Cumhurbaşkanıyken de sık sık kullanmıştır. Devletin en yüksek katlarına çıkmış olmasına karşın, Şeriat hukukunun Atatürk’le birlikte sınır dışına çıkarıldığını gözardı etmiştir. Ve gene Atatürk cumhuriyetinin getirdiği en güzel kavramlardan biri olan “ulusallık bağı” kavramını bir yana atarak, şöyle konuşmuştur:
“Aslına bakarsanız, Türkiye cumhuriyetini var eden, ayakta tutan Müslümanlıktır... Allah’a şükür ki biz Müslüman’ız. Bizi millet yapan Müslümanlığımızdır. Kim bunu tahribe kalkarsa altında kalır.”
“Türkiye cumhuriyeti kanunlarında irtica diye bir suç yoktur. Böyle bir suç insanların lisanında vardır.”
“1923 yılında kurulmuş olan Türkiye cumhuriyeti bir İslam cumhuriyetidir. Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyet elden gidiyor, şeklindeki beyanların, bence iyice bakıldığı zaman tutarlılığı yoktur. Atatürk’ün kurduğu devlet laik devlet değildir. İslam devletidir.”
“Atatürk laik bir cumhuriyet kurmamıştır. Türkiye cumhuriyeti devleti kuruluşunda dini olan bir devlettir. Türkiye Cumhuriyeti laik değildir. Çünkü Anayasanın 24. maddesinde din eğitiminin mecburi olduğu yazılıdır. Ayrıca Diyanet İşleri Reisliği de devletin idaresine dahildir. Devletin memurudur. Şu laikliği bir tarif etmek lazım. Anayasamızın hiçbir yerinde tarif edilmiyor... Laiklik ihlal edilmiş mi diyorsunuz. Nerden çıkardınız bunu. Başörtüsüne bakarak ortaya çıkardık. Başörtüsünün laiklikle bir alakası yok.”...
“1930’ların laiklik uygulaması, Marksizm’in ateist ideolojisinden esinlenmiştir.”
“Siyasetin emrinde din değil, siyaset dine hizmet edecek. Bunda yadırganacak bir şey yok... Tevhidi Tedrisat Kanunu bir semavi kitap değildir. Şayet Kuran kursları ve din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitimi değildir. Tevhidi Tedrisat Kanunudur.”
“Laiklik çiğneniyor diye yapılan tartışmalar, bir yerde din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasını baskı altına almaktadır.”
Nur Risaleleri
Yargıtay’ın suç unsuru bulduğu Nur Risalelerini de savunan ve Saidi Nursi mevlitlerine telgraflar gönderen Demirel, “tetik çeken elle tespih çeken elin bir tutulamayacağını” da aynı yıllarda söylemiştir. (18 Aralık 1976) 29 Temmuz 1976 günü Milliyet gazetesinde Abdi İpekçi ile söyleşisinde şunları getirmiştir gündeme:
“Türk çocukları, dinlerini başka memleketlere kaçak olarak gidip öğrenmek mecburiyetinde kalmışlardır. Camilere arpa doldurulduğu da bir gerçektir. Geçen elli sene içinde tespih çekenlerin cumhuriyeti devirmek için giriştikleri, örgütlendikleri, ellerine silah aldıkları, cumhuriyeti yıkalım diye devletin üzerine yürüdükleri görülmemiştir.”
Burada Abdi İpekçi, Kubilay olayını anımsattığında verdiği yanıt şöyle olmuştur:
“O münferit bir olaydır. Şartları başkadır.”
Demirel budur ve buna benzer sözlerini arayıp bulmaya çalışırsanız, kitaplara sığdıramazsınız. İşte bu söylemler ve eylemlerle bugünlere gelinmiştir.
Cumhuriyet Tehlikede
1970’lerden sonra Türkiye Cumhuriyeti daha da tehlikeli duruma gelmiştir. Uzun süre Atatürkçü cumhuriyet tehlikeli bir düzeyde yalpalamıştır. Türk ulusu Atatürk’ün aydınlık yolundan uzaklaştırılıp karanlıklara sürüklenmek istenmiştir. Bugünlere birdenbire gelinmiş değildir. Cumhuriyetten ve devrimden verilen türlü ödünler sonucunda günümüz koşullarına ulaşılmıştır.
Türkiye’de hilafet ve Şeriat özlemciliği, cumhuriyetin kurulmasıyla başlamıştır. Atatürk döneminde oldukça güçsüz duruma getirilen bu akım, daha çok 1950’lerden sonra çok partili yaşamla birlikte su üstüne çıkmış ve giderek bugünkü boyutlarına varmıştır. 1950’lerin Başbakanı, “odunu aday göstersem milletvekili yaparım” diyecek kadar kendinden geçmiş, gerçeklerden uzaklaşmış bir kişidir. (Menderes) “Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz” söylemiyle Türk toplumunu gericiliğin batağına sürüklemiş, Şeriatın pençesine atmıştır. Uzun süredir Şeriat özlemcileri, dış odakların etkisi altına girmiştir. Bu odaklardan biri Rabıtatül İslam Derneğidir. Bu derneğin yandaşları hilafet ve Şeriat merkezi olarak Suudi Arabistan’ı seçmişlerdir.
1970-80 arası, daha çok Milliyetçi Cephe Koalisyonunun egemen olduğu bir dönemdir. Bu dönemde Sağlık Şurası’nın kolera tehlikesi nedeniyle Hacca gitmenin önlenmesi yolundaki kararına karşın, iki başbakan yardımcısı hacca gitmişler, (Erbakan ve Türkeş) dönüşte de başbakanlarına “bir seccade, bir tespih ve bir de takke getirmişlerdir.” Yıl 1976’dır. Ülkemizin Başbakanı Demirel’e her gittiği ilde Kuran verilmektedir. Kürsüye çıkan bir kişi, “köylü Başbakan Süleyman Demirel’e şanlı Türk Bayrağına sarılı bir Kuranı azimüşşan hediye edilecektir. Takdim ediyorum.” diye bağırmakta, Kuran’ı alan Demirel, onu saygıyla öpmekte, başına koymakta, ondan sonra konuşmasına başlamaktadır. Dönem 1977 seçim dönemidir.
Sireti Nebi
2 Mart 1976 tarihinde Pakistan’da toplanan Sireti Nebi Konferansı’na (Hazreti Peygamberin Modern İslam’a Mesajı) Türkiye hükümeti adına Devlet Bakanı Hasan Aksay katılmıştır. Aksay, Pakistan’a Bakanlar Kurulu kararı ile gönderilmiştir. Rabıtatül İslam Derneği’nce düzenlenen bu konferansta “Şeriatın tüm Müslüman ülkelerde temel yasa olarak kabul edilmesi ve Arapça’nın bu ülkeler için evrensel bir dil olması” yolunda öğütsel kararlar alınmıştır. Konferansın oybirliğiyle aldığı ve dünya kamu oyuna da açıkladığı kararlardan bazıları şunlardır:
1) Bütün Müslüman ülkelerde vakit geçirilmeden Şeriatın uygulanmasına geçilmeli ve bu ülkeler mevzuatlarını Şeriata göre yeniden düzenlemelidir.
2) Müslüman ülkeler teknik ve bilimsel alanlarda en yüksek düzeyde işbirliği yapmalıdırlar. Kuranı Kerim’deki dil Arapça olduğu için bütün Müslüman ülkelerde öğretim Arapça yapılmalı ve Kuran dili tüm Müslüman ülkelerde evrensel bir dil olmalıdır.
3) Peygamberimizin hayatı üzerine film yapılmamalıdır. Peygamberimizi tasvir etmeye kimsenin gücü yetmeyeceği için film çevrilmemeli, resim yapılmamalıdır.
4) Hazreti Peygamberi son peygamber olarak tanımayanlar, “kafir” ilan edilmelidir.
5) Siret Konferansı’nın esasları tüm Müslüman ülkelerdeki okul ve kolejlerde ders olarak okutulmalıdır.
6) Tüm Müslüman ülkelerde resmi tatil gününün Cuma olarak kabul edilmesi gereklidir.
7) Günümüzde kadınlar daha dikkatli olmalı ve davranışlarını dinimize göre düzenlemelidirler.
Ayrıca konferansta Şeriat üzerinde de durulmuş, ancak karar olarak metinde yer almamıştır.
Böylesine kararların alındığı konferansta bir yıl sonraki toplantının İstanbul’da yapılması da kararlaştırılmıştır. Bu karar, Türk hükümetinin çağrısı üzerine alınmıştır. Ama konferans günü yaklaştığı zaman 1977 seçimleri de yaklaşmıştır. Adalet Partisi çekingen davranmaktadır. Dışişleri Bakanlığı direnmeye başlamıştır. Bu nedenle konferans 2 Mart’ta yapılamamıştır. Adalet Partisi ölüm dirim savaşı vermektedir. Ne var ki seçim platformuna düşünceler değil, duygular getirilmekte, partilerle tarikatlar arasında organik bağlar kurulmaya çalışılmaktadır. Tarikatları sömürmek isteyen daha çok Milli Selamet Partisi’dir. Gerçi Adalet Partisi’nin de tarikatlara çengeli vardır. Ama ilişkiler daha çok MSP ile kurulmuştur. Süleymancılık son tarikatlardan biridir. Bu tarikatın Süleyman Demirel’le doğrudan doğruya bir ilişkisi yoksa da, siyasal bağlar kurulması için çalışılmaktadır.
Din Sömürüsü
Milliyetçi Cephe liderlerinin tümü, seçim kampanyası boyunca din sömürüsüne yönelmişlerdir. En ılımlısı Feyzioğlu bile “hepimizi Allah’a emanet etmekle” radyo konuşmalarını bitirmektedir. Demokratik Parti de bu konuda gerilerde kalacak değildir. Bu partinin Genel Başkanı Ferruh Bozbeyli, “Allah korkusunun kalmadığını” belirtmekte, ancak kendi partisinin iktidara ortak olduğu zaman toplumun huzura kavuşacağını söylemektedir. Ayasofya’nın ibadete açılacağını muştulayan Erbakan, hemen hemen her yerde mehter takımlarıyla karşılanmaktadır. İmam Hatip Okulları, İslam Akademileri, Kuran kursları Erbakan’ın her gün diline doladığı sözcüklerdir. MHP de dinsel konularda başka biçimde düşünmemektedir. Hacca giderek hacılık katına erişen Türkeş’in komandoları da uzun süreden beri Kuran’la ilgili şu sloganı dillerinden düşürmemektedirler: “Rehberimiz Kuran, hedefimiz Turan.”
1977 seçimleri bu ortamda yapılmıştır. CHP en çok oyu almış, ne var ki tek başına iktidar olamamıştır. Ülke yeniden Milliyetçi Cephe Koalisyonuna terk edilmiştir. 2 Mart’ta yapılamayan Sireti Nebi Konferansı, Haziran seçimlerinden hemen sonra 10 Haziran 1977’de İstanbul’da Sheraton otelinde çalışmalarına başlamıştır. Konferansa MSP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan, MSP’li Devlet Bakanı Hasan Aksay, Şevket Kazan ve bazı MSP milletvekilleri ile Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş katılmışlardır. Konferansı izleyenler arasında ne hükümet ortaklarından bir temsilci, ne de öteki partilerden bir gözlemci vardır. Çünkü bu konferans, Dışişleri Bakanlığı’nın karşı çıkması sonucunda, Demirel ve Erbakan’ın anlaşması ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nca düzenlenmiştir. Seçim kampanyası sırasında kamuoyundan gizli olarak tezgahlanan bu Şeriat toplantısı hakkında bilgi isteyen Cumhuriyet Başsavcılığına şu karşılık verilmiştir:
“Geçen yıl Pakistan’da yapılan Sireti Nebi Konferansı’na Bakan Hasan Aksay, hükümeti temsilen gitmemiştir. Ancak resmi bir davet olduğu için Bakanlar Kurulu kararnamesi imzalanmıştır. Konferans sırasında basında yer alan hususlar, (Şeriat, hilafet, Arapça dil gibi konular) oylanırken Devlet Bakanı Hasan Aksay, bunların TC Anayasasına aykırı olduğunu belirterek salondan çıkmıştır. Bu nedenle Türkiye’yi ve Hasan Aksay’ı bağlayan bir durum söz konusu değildir.”
Takıyye edebiyatının başlangıç tarihi bu olmasa bile, bu yanıtın takıyyeden başka bir şey olmadığı açık seçik ortadadır.
Bu çok önemli konferans, 1977 seçimlerinden sonraki ortamda gereği gibi değerlendirilememiştir. Oysa sorun, yalnız bir din konferansı olarak değil, bir anayasa sorunu olarak karşımıza çıkmıştır. Konu, çok önemli bir konudur. Devlet Bakanı Hasan Aksay, 1976 yılında Pakistan’da toplanan Birinci Siret Konferansı’na, altında tüm Bakanlar Kurulu üyelerinin imzalarını taşıyan bir kararname ile gitmiş ve dönüşünde de İkinci Siret Konferansı’nın İstanbul’da toplanacağını açıklamıştır. Pakistan toplantısına temsilci gönderilmesi konusunda her ne kadar diplomatik bir gizleme yapılmış ve kararnamede “Türk Bakanı olarak katılacaktır” sözcükleri yer almışsa da, Hasan Aksay’ın Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu kararı ile bu konferansa katıldığını yadsımak olanaksızdır. Daha sonra düzenlenen dosyada “salondan dışarı çıktım” diyecek ve Cumhuriyet Başsavcılığına bu yolda yazı da yazılacaktır ama, bu yazı ve bu savunma hiç kimseyi kandıramayacaktır. Çünkü Anayasaya açıkça aykırı olan bir konferansın, ikinci kez Türkiye’de yapılması çağrısının niçin ve ne amaçla yapıldığı kolay kolay açıklanamayacaktır.
Yasalarımıza göre Birinci Siret Toplantısı’nda saptanan ilkeler doğrultusunda İkinci Siret Toplantısı’nı düzenlemek, çok belirgin bir suçtur. Şeriat hukukunun uygulanması yolunda kararlar almak, yalnız Türk Ceza Yasası ile sınırlı da değildir. Bu davranış. aynı zamanda bir anayasa suçu niteliği de taşımaktadır. Ancak o günkü koşullarda bir çok suç gibi bu suç da örtbas edilmiş ve sonunda bugünlere ulaşılmıştır.
1980’lere Doğru
Türk toplumu hızla 1980 rejimine doğru yol almaktadır. Ülkenin dirlik ve düzenliği bozulmuştur. Kargaşa almış yürümüş, din sömürüsü inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Necmettin Erbakan, küçük broşürler çıkararak din sömürüsünde gene birinci sıradadır. Bu broşürlerde “Bütün batılı ülkelerde din siyasete hakimdir. Hatta İsrail’de din devletin de üstündedir. ‘Dinle devlet ayrı şeydir, birleşmez.’ Bu boş bir laftır, uydurmadır. Gerçek değildir. Din ve devlet aynıdır, beraber yürür. Ayrılmalarına imkan yoktur.” gibi tümceler kullanmakta, “Hilafetin gelmesinin bir çok büyük faydaları olabilir. Siyasi faydaları da. Ben illa gelsin iddiasında değilim. Ama millet isterse her şey olur.” biçiminde yazılar yazmaktadır.
Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni barış sevgisine, hukuk sevgisine ve insanlık sevgisine dayandırmıştır. Ne var ki ölümünden kırk yıl sonra ülkemizin devlet adamları, düşünce ayrılıklarını “vatanseverlerle vatan hainlerinin mücadelesi” biçiminde ele almışlar, insanlık sevgisinden söz eden kişilerin “beynelmilelci ve komünist” oldukları gerekçesiyle anlamsız cepheler kurarak ülkeyi dövüş ve savaş alanına çevirmişlerdir. Hukuka aykırı tutumlarıyla gereksiz kutuplaşmalar yaratmışlar, yurttaşlarımızı “inananlar ve inanmayanlar” diye ikiye bölmüşlerdir.
1980 yılına gelindiğinde durum daha da kızışmıştır. Olaylar daha büyük boyutlara ulaşarak sürüp gitmektedir. Artık mezhep çatışmaları Sivas ve Kahramanmaraş’tan, ülkenin bir çok yerine sıçramıştır. Erzincan, Yozgat, Amasya’nın Suluova ve Merzifon ilçelerinde ve daha bir çok yerde Alevi - Sünni kavgalarına tanık olunmaktadır. Çorum ateşler içindedir. “Kuran yakıldı, cami bombalandı, dinsizler yürüyorlar” biçiminde çıkarılan söylentiler Çorum’u yaşanmaz duruma getirmiştir.
Çorum Olayları ve Sonrası
29 Mayıs 1980 sabahı MHP yanlısı ülkücüler, “Allah Allah” sesleri ve “kana kan, intikam”, “Çorum komünistlere mezar olacak, Allahüekber” sloganlarıyla önce yürüyüşe geçmişler, Belediye Tanzim Satış ve Köy-Koop mağazalarını, Çorum gazetesini, bir bilardo salonunu ve CHP’lilere ait işyerleriyle otomobilleri yakıp yıkmışlardır. Alevi vatandaşlar köylerinden, evlerinden çıkamaz olmuştur. Yıldırıcı sağ halkı cihada çağırmakta, Alaaddin Camii’nin bombalandığı yalanını uydurmaktadır. “Daha ne duruyoruz, komünistler camileri bombalıyor, şehit olma günü geldi artık.” biçiminde kışkırtıcı sözler söylemektedirler. Bu kışkırtıcılara inanan zavallı yurttaşlar, tekbir sesleri arasında yürümekte, yol boyunca Alevi ve sol görüşlü kişilere ait ev ve işyerlerini yıkıp ateşe vermektedirler. Ölü sayısı 33’tür. Parası olanlar Çorum’u terk etmektedir. Oysa ortada ne bombalanan cami, ne de komünist denilen kişiler vardır.
Bu olaylar dizisinin sonucunda 6 Eylül 1980 tarihinde Milli Selamet Partisi Konya’da “Kudüs’ü Kurtarma Mitingi ve Yürüyüşü” düzenlemiştir. Miting, fesli ve takkeli gösteri niteliğindedir. Erbakan ve arkadaşları Mescit-i Aksa maketinin arkasından yürüyüşe geçmişlerdir. Topluluğun önünde “Lailahe İllallah Muhammeden Resülallah” yazılı yeşil bir bayrak vardır. Başlarında yeşil ve beyaz takke ile sarık, üzerinde çeşitli renklerde cüppeler bulunan görevliler tarafından yönlendirilen topluluk, yol boyunca ana slogan olarak “Şeriat gelecek, vahşet bitecek” diye bağırmışlar ve şu pankartları taşımışlardır:
“Ya Şeriat ya ölüm”
“İslam ümmeti Şeriat devleti”
“Dinsiz devlet yıkılacak elbet”
“Hakimiyet Allah’ındır”
“Ya Şeriat ya şahadet”
“Anayasa Kuran”
“Laiklik dinsizliktir”
“Allah’ın hükümleriyle hükmet”
“Sınırsız sınıfsız İslam devleti istiyoruz”
“Cihada hazırız.”
Silahlı Kuvvetler
Bu çalkantılar sonucunda Türk Silahlı kuvvetleri, yönetime el koymuş, Parlamentoyu feshetmiş ve siyasal partilerin çalışmalarını durdurmuştur. Milli Güvenlik Konseyi adına yayımlanan bildiride şu tümcelere yer verilmiştir:
“Anayasamız Türk vatandaşlarının dinsel inançlarından ötürü kınanamayacağını açıkça belirtmiş olmasına rağmen, hep bir oyun peşinde koşan siyasi partilerimiz, yüce Atatürk’ün cumhuriyeti döneminde unutulmuş mezhep ayrılıklarını kışkırtmakta faydalar görerek Erzincan, Sivas, Kahramanmaraş, Tunceli ve Çorum illerinde siyasi çıkarlar uğruna vatandaşlarımızın birbirlerini katletmelerine neden olmuşlardır... Bir çok tutum ve davranışları ile demokratik, özgürlükçü parlamenter sisteme inancını defalarca kanıtlayan Türk Silahlı Kuvvetleri, en kısa zamanda Bakanlar Kurulunu kurarak, yürütme sorumluluğunu bu kurula bırakacak ve hür, demokratik parlamenter sistemin şimdi olduğu gibi dejenere edilmesine ve tıkanmasına mani olan ve Türk toplumuna yaraşır bir Anayasa, Seçim Kanunu ve Partiler Kanunu hazırlamayı ve bunlara paralel düzenlemeleri yaparak insan hak ve hürriyetlerine saygılı, milli dayanışmayı ön plana alan sosyal adaleti gerçekleştirecek, ferdin ve toplumun huzur, güven ve refahına önem veren özgürlükçü, laik ve sosyal hukuk kurallarına dayalı bir yönetime ülke idaresi tek edilecektir.”
Sözde Kalan Vaatler
Ne yazık ki bu güzel sözler kağıt üzerinde kalmış, uygulama alanına geçirilememiştir. Bir anayasa çıkarılmış ve bu anayasa halkoyuna da sunulmuştur. Ancak hazırlanan taslak tartışmaya açılmamış, bu taslak tasarı haline dönüşünce de konuşma yasağı getirilmiştir. Tasarı hakkında yalnız zamanın Devlet Başkanı Kenan Evren’e konuşma hakkı tanınmıştır. Bu suretle de anayasa daha çıkarılmadan demokratik olma niteliğini yitirmiştir. Ayrıca anayasa ile ilk ve ortaöğrenimde zorunlu din dersi getirilerek anayasanın laik karakteri zedelenmiştir. Yıllar sonra kendisine sorulan bir soru üzerine çağdaş hukukla ve demokrasiyle bağdaşması olanaksız şu yanıtı verecektir: “Baktık ki % 90 öğrenci zaten din derslerine gidiyor. % 10 da katılsın deyip karar verdik.”
Sayın Evren toplumun tek bir üyesine zulüm yapıldığı zaman tüm topluma zulüm yapılmış olacağının bilincinde de değildir.
Evren Paşa tüm konuşmalarında Kuran’dan ayetler okumaya başlamıştır. Bu dönemde önce Türk - İslam sentezi diye bir kavram oluşturulmuştur. Bu kavram Atatürkçülüğe ve Atatürk ilkelerine karşıdır. Bu sentez, “Ziya Gökalp’in kavmiyetçi milliyetçiliğiyle Mehmet Akif’in İslamcı milliyetçilik anlayışının uzlaştırılmasından başka bir şey değildir.” Türk-İslam sentezi görüşünü savunanlar, Atatürkçülüğün hem Pantürkizmin, hem Panislamizmin karşısında olduğunu gözardı etmişlerdir.
Atatürk’e İhanet
Nasıl Demokrat Parti 1950 yılında iktidara geçer geçmez Türkçe ezanı Arapça’ya dönüştürerek, İslamcı görüşe ilk ve büyük ödünü verdiyse, bu kez de 1980 darbecileri zorunlu din dersi ve Türk - İslam sentezi uygulamalarıyla teokratik düşünce yandaşlarına çok büyük ödünler vermişlerdir. Bunlardan başka 1980 rejimi Atatürk’ün özerk olarak düşündüğü ve kurduğu Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu’nu devlete bağlı bir kuruluş haline dönüştürmüştür. Üstelik Atatürk kurumlarının tüzel kişilikleri de ortadan kaldırılmıştır. Atatürk, kurumların yaşaması için malvarlığının bir bölümünü bu kurumlara özgülemiştir. Ne var ki o yıllarda Atatürk gibi bir devlet kurucusunun vasiyetnamesi bir yasa ile iptal edilerek bir hukuk ayıbı işlenmiştir. Ayrıca Türk pozitif hukukuna olduğu kadar, evrensel hukuka da aykırı olan bu düzenleme ile kurum üyelerinin üyelik hakları ellerinden alınmıştır. Kurumların taşınır ve taşınmaz malları, kitap, kitaplık ve her türlü mal varlığı devlete bağlı bir kuruma aktarılmış, bu suretle Atatürk’ün istenç özgürlüğü zedelenmiştir.
Bu uygulamalar sonucunda 1980 darbecileri, ülkeyi yeniden din devleti özlemcilerine bağışlayarak sahneden çekilmişlerdir.
Özal İktidarı
12 Eylülcüler devlet yönetimini Turgut Özal iktidarına teslim etmişlerdir. Özal, 1977 seçimlerinde Milli Selamet Partisinden İzmir senatör adayı olarak gösterilmiştir. Ne var ki seçimi kazanamamıştır. Yaşamı boyunca da Nakşibendi tarikatından olduğunu gizlememiştir. Din devleti özlemcisidir. Laik devlet ve cumhuriyete bağlı bir kişi değildir. Annesini de Nakşibendi şeyhinin yanına gömdürmüştür.
Bu dönemde Türkiye gene dinsel duyguların ağır bastığı bir yönetime doğru hızla yol almaktadır. Anavatan Partisi Başkanı ve Başbakan olan Turgut Özal, partisini milliyetçi muhafazakar olarak nitelemektedir. Ve şu tümceleri de eklemektedir sözlerine: “Batıda liberal ve muhafazakar partilerin sosyal adaletçi yönü yoktur. Anavatan, İslami geleneklere dayanarak bu iki özelliği birleştirmiştir.” Bu nedenle de iktidara geçer geçmez Fak-Fuk-Fon diye adlandırılan Sosyal Dayanışmayı ve Yardımlaşmayı Teşvik Yasası çıkarmış, güya sosyal adaletçi olduğunu göstermek istemiştir. Bunun ilkel bir yöntem olduğunu, üç beş kuruşluk yardımla fukaralığın önlenemeyeceğini düşünmemiştir. XIII. Yüzyılın anlayışıyla sosyal dengeleri kurmaya çalışmıştır. Günümüzde çağdaş yöntemler vardır. Ayrıca bu uygulama için oluşturulan Mütevelli Kuruluna din adamlarını getirmiştir. Mahallenin fakir ve fukarasını müftüler ve imamlar saptayacaktır. Bu, açıkça laik devlet uygulamasına aykırıdır. Çünkü söz konusu saptama işi, yönetsel bir işlemdir. Ve din adamlarına yönetsel görev verilmesi laikliğe açıkça aykırıdır.
Türkiye cumhuriyetinin laik devlet anlayışı yeniden çıkmaza girmiştir. 15 Mart 1985 günü Başbakan Turgut Özal’ı, Çankırı’nın Eldivan ilçesinin Küçükhacıbey köylüleri, üzerinde Arapça “La ilahe illallah” yazılı bir bayrakla karşılamışlardır. Özal, bayrağın üzerindeki Arapça yazıyı görünce, “o kadarını anlarız, üzerinde BİSMİLLAH yazıyor” biçiminde sözler sarf etmiş, bu bilgiçliği ile de öğünmüştür.
Hatırlanacağı üzere 19 Ekim 1958 günü, Başbakan Menderes, Emirdağ ilçesine gitmiş, Nurcular kendisini Hilafet ve Saltanatı temsil eden iki tuğralı yeşil bayrak açarak karşılamışlardır. Bu davranışın nelere mal olduğunu Turgut Özal gibi yöneticilerin anımsaması ve anlaması olanaksızdır. Onlar, kimseye aldırmadan kendi dar görüşleri çerçevesinde yürüyeceklerdir ve yürümüşlerdir de. Yasadışı din eğitimi almış yürümüştür. Balıkesir’in merkez Karaman köyünde 12-17 yaşlarındaki kızlar, dikiş kursu altında yasalara aykırı olarak Kuran kurslarında eğitilmektedirler. Devlet, bu uygulamayı önleme gibi bir düşüncenin içinde değildir.
1980’lerden sonra Türk - İslam sentezi doğrultusunda iki kuruluş daha gerçekleştirilmiştir: “İlim Yayma Cemiyeti ve Türkocakları.” Bu kuruluşların hemen hepsi de gericilerin kurduğu kurumlardır. Hepsinin de amacı İslam devlet birliğidir. Egemenliğin kaynağını gökyüzünde arayan bu kurumlar, devleti çepeçevre sarmışlardır. İlim Yayma Cemiyeti, 1980’li yıllarda Süleyman Hilmi Tunahan’ım müritleri tarafından kurulmuştur. Kurucuları arasında Turgut Özal ve kardeşi Korkut Özal da bulunmaktadır. Bu cemiyetle Aydınlar Ocağı arasında organik bir bağ vardır. Etkinlik merkezleri bile aynı binadadır. İkisinin de ana ilkesi laikliği reddetmesidir. Prof Dr. Salih Tuğ, hem Aydınlar Ocağında, hem de İlim Yayma Cemiyetinde başkanlık yapmıştır. Aydınlar Ocağı, 14-15 Eylül 1984’te İstanbul’da “Ülkemizi 12 Eylül’e Getiren Sebepler ve Türkiye Üzerine Oyunlar” konulu bir seminer düzenlemiştir. Semineri izleyenler arasında Başbakan Turgut Özal, Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanı Vehbi Dinçerler, Turizm Bakanı, İçişleri Bakanı ve bazı milletvekilleri vardır. Dr. Salih Tuğ bu devlet yöneticileri karşısında hiç çekinmeden, “Türkiye, kurulacak olan İslam devletinin arasında yer almalıdır” diye konuşmaktadır.
Türban Eylemleri
Öte yandan türban eylemleri de başlamıştır. Cuma namazından çıkanlar, türban yasağının iptal edilmesini tekbir sesleriyle protesto etmektedirler. Bu yürüyüşlerde, “türbana uzanan eller kırılsın” , “Başörtüsü Allah’ın buyruğudur” biçiminde sloganlar atılmakta, Anayasa Mahkemesi kınanmaktadır. Ve siyasal iktidar, bu gerici davranışlar karşısında kılını bile kıpırdatmamakta, yasal önlemler almayı düşünmemektedir. 1970’lerde olduğu gibi şimdi de sağ düşünce yandaşlarının yasal olmayan eylemlerine göz yumulmakta, sol düşünceye ise adım attırılmamakta, bu düşünceyi savunan kişilerin ve örgütlerin yasal toplantılarına bile izin verilmemektedir.
Özal’ın başbakanlıktaki tutumu ne ise Cumhurbaşkanlığında da aynıdır. Bir başkancı sistem oluşturmuş ve Anap milletvekillerini türlü baskılarla sindirmiş ve korkutmuştur. Anayasanın emrettiği tarafsız bir Cumhurbaşkanı olamamıştır. 20 Mayıs 1990 günü Anap’ın kuruluş yıldönümü nedeniyle Köşkte kabul ettiği parti yöneticileri karşısında şunları söylemiştir: “Tarafsızız diye fikirlerimizi değiştiremeyiz. Anap’ı kurarken fikirlerimiz neyse, şimdi de aynı fikirlere sahibiz. 1987 seçimlerini sizin lideriniz olarak yaptığıma göre, yeni bir seçim yapılıncaya kadar sizinle biraz daha yakından ilgilenmem lazım. Bu aynı zamanda benim borcumdur.” Anayasamızın 101. maddesinde Cumhurbaşkanının ”seçildiği andan itibaren partisi ile ilişiğinin kesileceği” yazılıdır. 103. maddede ise, “aldığı görevi tarafsızlıkla yerine getireceğine ant içeceği” yargısı yer almıştır. Özal bunları yerine getirmediği gibi üstelik. “Anayasayı bir kere delmekle hiçbir şey olmaz” gibi anlamsız sözler de sarf etmiştir.
Atatürk’e Karşı Bir Başkan
Birinci Körfez Savaşı sırasında Atatürk barışçılığını ve Anayasayı hiçe sayarak Türkiye’yi savaşa sokmaya çalışmıştır. “Ben zenginleri severim”. “Sosyal devlet de ne demekmiş” gibi sözcük ler kullanarak Atatürk ilkelerine ve Anayasaya aykırı davranışlar sergilemiştir. “Sosyal adaletçiyiz diyenler bu düzenin devam etmesine göz yumdular, yıllar yılı bu düzen devam etti. Biz geldik düzeni yıktık. Yıkmaya da devam edeceğiz” gibi yaklaşımlarla yapıcı bir devlet adamı değil, yıkıcı bir kişi olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Ayrıca hiç gereği yokken, “Mustafa Kemal fanidir, hata yapmıştır.” “Kemalizm miladını doldurmuştur” “Devletimiz laiktir. Ama milletimizi bir araya getiren de İslam’dır” gibi sloganlarla Atatürk gibi bir devlet kurucusunu küçümsemeye kalkışmıştır. Ayrıca “bu cumhuriyet çökmüştür. Şimdi ikinci cumhuriyeti kurmanın zamanıdır” diyen Özal, Atatürk cumhuriyetini yadsımış, ikinci cumhuriyetçilere büyük bir destek vermiştir. Din odaklı bir devlet kurmak istediği için de, tıpkı Demirel gibi Öğretim Birliği Yasasını eleştirmiştir. Özal zamanında TBBM ile uluslararası fuarlara cami yapımı başlamıştır.
İşte Turgut Özal, bunları söyleye söyleye miadını doldurmuş, siyaset sahnesini Erbakan’a devretmiştir.
Gerici Eylemler
Burada yeniden 1970’lere dönmek zorundayız. Türkiye 1970’lere doğru tehlikeli bir düzeyde yol almaktadır. Kanlı Pazar ve İmran Öktem olaylarından sonra, irticanın bir noktada durdurulmasını isteyen, öneren kişilere karşı gericiler, “Milli Şuurun Sesi” adlı bir mitingle yanıt vermişlerdir. Milli Türk Talebe Birliği ve Komünizmle Mücadele Derneğinin ortaklaşa düzenledikleri mitinge dört mehter takımı katılmıştır. Hürriyet alanından Taksim alanına kadar “İslam geliyor” , “Müslüman Türkiye” diye haykıran, aralarında bereli ve uzun sakallı kişilerin de bulunduğu bu yürüyüşe katılanların taşıdıkları dövizler ilgi çekicidir: “Tek yol İslam” , “Ana sebep Anayasa” , “Milli basın istiyoruz” . “Milli ahlak istiyoruz” . “Milli saygı istiyoruz” , “Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız” , “Allah’a inananlar, komünizmle mücadelede birleşiniz.”Miting süresince dualar okunmuş, solcu basına yuh çekilmiştir. “Üçler, yediler, kırklar ve melekler hürriyetine hu, hu” diye bağrılarak gösteriler yapılmıştır.
Yol çizilmiştir artık. Düşünceye karşı sopa. Düşünen insana karşı yumruk ve kaba kuvvet. Din, politikayı daha çok etkisi altına almaya başlamıştır. 1969 seçimlerine gidilmektedir. Siyaset dünyasına Necmettin Erbakan diye bir kişi girmeye hazırlanmaktadır. Konya’dan bağımsız adaylığını koymuştur. 3 Eylül 1969 günü Konya’da yaptığı bir konuşmada 12 Eylülde yapılacak olan seçimlerde “Meclise imanlı bir grubun mutlaka gireceğinden” söz etmekte ve “Türkiye’de bir aksiyon devrinin başladığını, bu devrin siyasi bir intikal devri olacağını” dile getirmektedir. Konya’dan milletvekili de seçilen Erbakan, 26 Ocak 1970 günü Milli Nizam Partisini kurmuştur. Partinin Genel Başkanı olan Necmettin Erbakan, “Biz Batı’yı değil, Batı bizi örnek alacaktır” biçiminde konuşmaktadır. “Bizim temel prensibimiz, batlılaşmak değil, İslamiyet’e dönmektir” sloganını da kullanmaya başlayan Erbakan, 25 Ocak 1971 günü partisinin ilk büyük kongresini toplayacak ve “Anayasayı din kurallarına göre değiştireceklerini” muştulayacaktır.
Kapatılan Partiler
Bu gibi söylem ve eylemler, 12 Mart darbesini hazırlamıştır. Milli Nizam Partisi daha önce açılan bir dava nedeniyle Anayasa Mahkemesince bu dönemde kapatılmıştır. Çok geçmeden Erbakan Milli Selamet Partisini kurmuştur. O da kapatılmış, Refah Patisi ve arkasından Selamet Partisi kurulmuştur. 1969 yılından beri Türkiye’ nin İslam’ın kurallarına göre yönetilmesi düşüncesindedir. Bunu açık açık söylemekten de çekinmemiştir. İlk partisini kurduğu günlerde “Müslüman Türkiye’nin kurulacağı”nı belirtmiş, “başörtüsünü milli kıyafet haline getireceklerini” vurgulamıştır. Partisinin Milli Gençlik Kurultayında, 18 yaşını henüz dolduran cumhuriyet çocuklarına “Abdülhamit’in torunları” diye seslenmiştir. “Maarifin kökü bozuktur. İktidarımızda okul kitaplarını değiştireceğiz. İlkokul öğrencisine önce kainatın yaratıcısını öğreteceğiz” biçiminde konuşan da Erbakan’dır.
Daha 1970’lerde “aya gitmek üç astronota mal edilmesin. Bunların hesapları kitapları Müslümanlıktan çıkmıştır” söylemiyle bilimsel gerçeklerden uzaklaşan Erbakan, “nikahı imamlara kıydıracağız” , “hafta tatilini cuma günü yapacağız”, “başörtüsüne uzanan eller kırılacaktır” biçimindeki yaklaşımıyla uygar dünyayı karşısına aldığı gibi, Atatürk ilkelerini de tanımak istememiş, anayasaya aykırı davranışlar sergilemiştir. Ve aynı günlerde “çok evliliğe engel olunmasının nedenini anlayamadığını” söyleyerek çağının uygarlık anlayışını reddetmektedir. Aynı gün korkusuzca Mustafa Kemal’in Kurtuluş savaşını başlatmak üzere 19 Mayıs 1919’da Samsun’a girişinin Gençlik ve Spor bayramı olarak kutlanması yasası ve geleneğine değinerek şunları söylemiştir: “Biz 19 Mayıs’ı bilmiyoruz. Bizim için kurtuluş 29 Mayıstır. Yani İstanbul’un fethidir." Ve şunları da eklemiştir sözlerine: “Millet evlatlarını önce İmam-Hatip okullarına verecek, ondan sonra isterse mühendis, isterse mimar yapacak. Bu millete ahlak imamla gelir, müezzinle gelir.”
Refah Partisi kurulduktan sonra “adil düzenin mutlaka geleceğini, ama bunun kanlı mı kansız mı, acı mı tatlı mı, sert mi yumuşak mı geleceğinin belli olmadığı” yolundaki sert çıkışı nedeniyle, Türk insanının düşüncesini büsbütün bulandırmıştır. Bilindiği gibi rejime aykırı davranışları ve bu sözleri nedeniyle partisinin kapatılmasına yol açmıştır. Erbakan daha sonra da tutum ve davranışından bir adım bile sapmamış, kendi partisinden olmayanların patates partisinden olacağını belirterek “bizim partimize girmezseniz cehennemde yanarsınız” gibi ipe sapa gelmeyen sözler söylemiştir. “Atatürk’ün annesinin ve kardeşinin giydiği kıyafetleri Meclis’e sokmak istiyoruz” biçimindeki yaklaşımıyla da uygarlığın ve çağdaşlığın ne olduğunu bilmediğini kanıtlamıştır.
Erbakan Yerine Erdoğan
En sonunda yasa dışı davranışlara da başvurduğu için mahkeme kararıyla parti liderliğini de terk etmek zorunda kalan Erbakan, şimdi istirahata çekilmiş durumdadır. Yerini kendisi gibi düşünen, bir zamanlar karşısında el pençe divan duran kişilere devretmiştir. Erbakanlar, Şevket Kazanlar, Şevki Yılmazlar gitmiş, Erdoğanlar, Cemil Çiçekler, Abdullah Güller gelmiştir. Bilindiği gibi AKP daha önceki köktendinci partilerin bir uzantısıdır. Hamurunda din ağırlıklı Milli Nizam, Milli Selamet ve Refah Partilerinin mayası vardır. Kapatılan bu partiler gibi referansını din olarak belirlemiş, Atatürk’ün toplumsal alan için önerdiği ulusallık birimi yerine din birimini benimsemiştir. Bu nedenle de çağdaş düşünceden ve Atatürkçü çizgiden çok uzaklardadır. Yeni kurulduğu için Kuran kurslarını başlatan parti değilse de, bu uygulamayı destekleyen ve sürdürmek isteyen bir partidir. Ayrıca Kuran kurslarının yurdumuzda “dindar insan değil, yobaz insan” yetiştirdiğinin bilincinde de değildir. Siyasal İslam düşüncesinin Atatürk’le birlikte iflas ettiğini göz ardı etmekte, bir damlacık çocuklarımızı bilinçli olarak Kuran kurslarına özendirmeye çalışmaktadır. Bilimsel gerçeklerle dinsel gerçekleri birbirinden ayıramamaktadır.
Kuran kursları bilgisizliği ortadan kaldırmak için değil, Kuranı hafızlamak için düşünülmüş bir sistemdir. Bilimsel eğitimle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Oysa eğitimin temel ilkesi, büyük devlet adamı Atatürk’ün belirttiği gibi “bilgisizliği gidermek” tir. Bu nedenledir ki Medrese eğitimine karşı bilimsel eğitimi, Şeriata karşı laikliği savunmuştur. Onun içindir ki Kuran kurslarına, imam okullarına değer vermemiş, çağdaş okullar ve üniversiteler açarak, bu okulları “Türk kültürünün ekseni” haline getirmiştir. Akıl ve bilime dayanmayan bir yönetimin zulüm yönetimi olacağını söylemiştir. Akıl ve bilime dayanmayan iktidarlar, her çağda ve her yerde Şeriat devletini savunmuşlar, din devletine yönelmişlerdir. “Eline bir silah, bir hançer, bir taş alıp İslam’ın düşmanlarını öldüren bir kişinin cennetteki yeri hazırdır. İslam devleti tüm dünya imana gelinceye kadar savaş halinde olan devlettir” diye konuşmuşlardır.
Daha önce de belirttiğimiz gibi Atatürk’ün aydınlık Türkiye’sinde gericilik, 1950’lerde başlamıştır. Önce Türkçe ezan yerine Arapça ezan getirilmiş, sonra da devletin en üst katına çıkanlar hilafetten söz etmeye başlamışlardır. 1970’lerin politikacıları daha da ileri gitmişler, “Müslüman Türkiye’yi kuracaklarını” ve “başörtüsünü milli kıyafet haline getireceklerini” gündeme getirmişlerdir. “Egemenlik Allah’ındır, ulusun değildir” biçiminde nutuklar çekmişlerdir. “Bizim temel prensibimiz, batılılaşmak değil İslamiyet’e dönmektir” söylemleriyle Atatürkçülüğe karşı savaş açmışlardır. “Anayasayı din kurallarına göre değiştireceklerini, nikahı imamlara kıydıracaklarını ve hafta tatilini Cuma gününe çevireceklerini” söyleyerek çağdaş uygarlığı karşılarına almışlardır. Bu düşünce dizgesine sahip olanlar bir kaç kez iktidara ortak da olmuşlar, ne var ki Türk ulusunun sağduyusu karşısında uzun süre iktidarda kalamamışlardır.
Sonuç
İşte günümüzün iktidarı bu gibi söylemleri Türk ulusuna layık gören partilerin uzantısıdır. AKP, bu düşünceleri benimsemiş ve özümsemiş olan bir partidir. Bu söylemlerle yatmakta, bu söylemlerle kalkmaktadır. Aklı fikri bu düşünceleri uygulayabilmektir. Milletvekillerinin çoğunun eşleri ve çocukları türbanlıdır. Atatürk’ün aydınlık düşüncesinden uzaktır. Bu parti bir yandan dini sömürerek, ama bunu gizlemeye çalışarak iktidarını sürdürmektedir. Son günlerde bu gizlilikten vazgeçmiş açıktan açığa din sömürüsüne başlamıştır. Türbanı tüm Türkiye’ye yaymaya ve kamu alanına sokmaya çalışmaktadır. İmam okullarına ağırlık tanımakta ve tüm cumhuriyet okullarını imam okulu konumuna dönüştürmek istemektedir. Yasaya aykırı Kuran kurslarını korumakta, bu kursları açanların cezalarını bağışlamaktadır. Gericilere karşı hoşgörülü davranmakta, ilericilere göz açtırmamaktadır.
Bu konularda başarılı olup olamayacağı henüz belli değildir. Belli değildir ama, Türk ulusunun büyük çoğunluğunun Atatürkçü çizgiden ayrılmayacağını, bu gibi görüş ve eylemlere izin vermeyeceğini hesaba katmalı, davranışını ona göre düzenlemelidir. Hiçbir zaman unutmamalıdır ki Türk ulusu, koşullar ne olursa olsun Atatürkçü cumhuriyeti koruyacak, kollayacak ve yaşatacak güçtedir.
M. İskender Özturanlı
Kamilce
Hayat;
Sadece doğmak değildir
Yaşamak içinde yaşamak hiç değildir
Boşa geçen her dakika gereksiz kullanılıyorsa hebadır.
Görmek ağaçtaki yeşilin mantığına sırrına varmaktır, Yoksa boşa bakan gözdür.
Niye geldik düşünmektense ne yapayım demektir
Izdırabıda sevebilmekdir
Aşkı sevdayı özünde hissedebilmektir
Dost arayan değil aranan olmaktır
Toprak Ananın Suyu temizleyip bize içirdiği gibi içimiz temiz olmalıdır sunduğumuzunda temiz olacaktır.
Hayat, Dünya, Yaşam, Hak Aşkı, Pir Aşkı, Yol Aşkı, Yar Aşkı ve Daha Nice Aşklarla Güzeldir. Yeterki Sevmeyi bilelim.
Hep Derim Ömrüm Var oldukça Daima söyleyeceğim Benim En büyük Aşkım Pir'imin Aşkı, Pir'im Ali, Ali'de Hak'tır. Pir'imi Sevmek Hakkı Sevmektir. Dünyadaki yaşanacak en güzel aşkta bu aşktır hepsi içimizde zamanla içinde azalabilir hatta yok olabilir ama o aşk bitmez tanıdıkça daha çok aşık eder insanı
Yürekten bir esintiydi.
Sadece doğmak değildir
Yaşamak içinde yaşamak hiç değildir
Boşa geçen her dakika gereksiz kullanılıyorsa hebadır.
Görmek ağaçtaki yeşilin mantığına sırrına varmaktır, Yoksa boşa bakan gözdür.
Niye geldik düşünmektense ne yapayım demektir
Izdırabıda sevebilmekdir
Aşkı sevdayı özünde hissedebilmektir
Dost arayan değil aranan olmaktır
Toprak Ananın Suyu temizleyip bize içirdiği gibi içimiz temiz olmalıdır sunduğumuzunda temiz olacaktır.
Hayat, Dünya, Yaşam, Hak Aşkı, Pir Aşkı, Yol Aşkı, Yar Aşkı ve Daha Nice Aşklarla Güzeldir. Yeterki Sevmeyi bilelim.
Hep Derim Ömrüm Var oldukça Daima söyleyeceğim Benim En büyük Aşkım Pir'imin Aşkı, Pir'im Ali, Ali'de Hak'tır. Pir'imi Sevmek Hakkı Sevmektir. Dünyadaki yaşanacak en güzel aşkta bu aşktır hepsi içimizde zamanla içinde azalabilir hatta yok olabilir ama o aşk bitmez tanıdıkça daha çok aşık eder insanı
Yürekten bir esintiydi.
Kamilce
Cumhuriyet Sizden Fikri Hür, Vicdanı Hür, İrfanı Hür Nesiller İster
Kayıp bir nesil
Gelecekleri yok edilmiş
Değerler dersen yok
Hedefleri belli değil
Fikirleri hapsedilmiş
Düşünceleri amaçsız
Kayıp bir gelecek
Varoluş sebepleri amaçsız
Düşünceleri sömürülmüş
Hedeflerinden saptırılmış
Yürüdükleri yollar belirsiz
Hedefleri yok
Yürünecek yolları yok
Düşünceleri yok
Fikirleri yok
Gelecekleri yok
Çalınmış her şeyleri
İpotek altına alınmış
Değerleri hapsedilmiş
Ruhsuz büyüyen bedenler
Sizler böyle bir nesil yönetmek istiyorsunuz
Özgür düşüncemi istiyorum
Kendimi ifade edecek hür fikirlerimi
Tartışmak istiyorum
Ülke meselelerinde bende varım demek istiyorum
Haykırmak istiyorum gelecek benim
Ülke benim, Anadolu benim, Cumhuriyet benim
Haykırışlarıma prangalar vurulmak
Düşüncelerim zincirlenmek
Geleceğim mahkûm edilmek isteniyor
Hani Atatürk’ün söylediği
Cumhuriyet sizden Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister sözü
Nerede benim hür fikirlerim
Nerede benim hür vicdanım
Nerede benim hür irfanım
Sizler hür fikirlerimi susturuyorsunuz
Sizler hür vicdanımı tutukluyorsunuz
Sizler hür irfanımı hapsediyorsunuz
Şimdi soruyorum sizlere
Benim geleceğimi yok etmeye hakkınız var mı?
Bu hakkı size kimler veriyor
Bu cesareti kimden alıyorsunuz
Ben Türk genciyim ve Cumhuriyetin emanetçisi olarak
Bu hakkı, bu cesareti size hiç vermedim, vermemde
Ben Türk Genciyim
Bu ülkenin geleceğiyim
Cumhuriyetin emanetçisiyim
Ben Atatürk’ün söylediği
Cumhuriyetin Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiliyim
Fikirlerime, vicdanıma, irfanıma hükmedemeyeceksiniz
Bizlerde cumhuriyete ve tüm değerlerimize sahip çıkacak
Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller olarak yetişeceğiz
Dinçer Demirel
Kayıp bir nesil
Gelecekleri yok edilmiş
Değerler dersen yok
Hedefleri belli değil
Fikirleri hapsedilmiş
Düşünceleri amaçsız
Kayıp bir gelecek
Varoluş sebepleri amaçsız
Düşünceleri sömürülmüş
Hedeflerinden saptırılmış
Yürüdükleri yollar belirsiz
Hedefleri yok
Yürünecek yolları yok
Düşünceleri yok
Fikirleri yok
Gelecekleri yok
Çalınmış her şeyleri
İpotek altına alınmış
Değerleri hapsedilmiş
Ruhsuz büyüyen bedenler
Sizler böyle bir nesil yönetmek istiyorsunuz
Özgür düşüncemi istiyorum
Kendimi ifade edecek hür fikirlerimi
Tartışmak istiyorum
Ülke meselelerinde bende varım demek istiyorum
Haykırmak istiyorum gelecek benim
Ülke benim, Anadolu benim, Cumhuriyet benim
Haykırışlarıma prangalar vurulmak
Düşüncelerim zincirlenmek
Geleceğim mahkûm edilmek isteniyor
Hani Atatürk’ün söylediği
Cumhuriyet sizden Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister sözü
Nerede benim hür fikirlerim
Nerede benim hür vicdanım
Nerede benim hür irfanım
Sizler hür fikirlerimi susturuyorsunuz
Sizler hür vicdanımı tutukluyorsunuz
Sizler hür irfanımı hapsediyorsunuz
Şimdi soruyorum sizlere
Benim geleceğimi yok etmeye hakkınız var mı?
Bu hakkı size kimler veriyor
Bu cesareti kimden alıyorsunuz
Ben Türk genciyim ve Cumhuriyetin emanetçisi olarak
Bu hakkı, bu cesareti size hiç vermedim, vermemde
Ben Türk Genciyim
Bu ülkenin geleceğiyim
Cumhuriyetin emanetçisiyim
Ben Atatürk’ün söylediği
Cumhuriyetin Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiliyim
Fikirlerime, vicdanıma, irfanıma hükmedemeyeceksiniz
Bizlerde cumhuriyete ve tüm değerlerimize sahip çıkacak
Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller olarak yetişeceğiz
Dinçer Demirel
Konuyu Okuyanlar: 4 Ziyaretçi
