[COLOR="red"]Güngör Mengi
İstifanın keyfini çıkar Sevigen!
Mehmet Sevigen dün CHP Genel Sekreter Yardımcısı görevinden istifasını açıklarken ilginç bir soru ortaya attı:
“İstifamı isteyen gazeteci ağabeylerim bakalım şimdi ne diyecekler?”
Kendi hesabıma ben kutluyorum!
Adının karıştığı olayın gazetede yayınlandığı ilk gün yapsaydı bu işi daha iyi olurdu ama yine de siyaset kültürümüze olumlu bir katkıda bulunmuş sayılabilir.
Çünkü o, böyle bir gölge ile makam işgal etmenin yanlışlığını AKP’deki benzeri Şaban Dişli’den daha erken fark etmiştir.
Sevigen’in bu meselede kendisini yenilgiye uğramış hissederek hınçlanması, attığı doğru adımı sakatlayacağı gibi kendisine de zarar verecektir.
Dünkü açıklaması sırasında kullandığı “haysiyet cellâdı” sıfatını kime, kimlere lâyık gördü, onu söylemelidir.
Kendisi arsa satışına aracılık eden ve kâr payı anlaşması yapan bir siyasetçidir. Üstelik ana muhalefet partisinin üst düzey yetkilisi konumundadır.
“Menfaat sağlamadım” diyor.
Diyor ama “menfaat sağlamak istediği ve bunun için bazı hizmetler yaptığı” belgelenmiş haldedir.
Buna fırsatçılık denir
Bir siyasi yönetici olarak katıldığı hizmet 5,2 milyon dolarlık arsayı 14 milyon dolarlık bir gayrimenkule dönüştürürken, vaat ettiği 200 bin dolarlık sermaye katkısı
1.1 milyon dolarlık menfaat getirecekti.
Yani hizmetin getiri katsayısı 2.7 iken Sevigen’in 200 bin doları 5.6 katına çıkacaktı.
Yaptığımız iş, kamu adına denetim görevidir, yani medya fonksiyonunun iyi bir örneğidir.
İstifa ile sonuçlanması ise, Sevigen’in haysiyetine fazladan bir zarar vermediği gibi onun tecrübesinde yaşanan ibret hiç kuşkusuz birçok yeni siyasetçinin haysiyetini benzer günahlara karşı koruyacaktır.
Türk siyasi kültürünün pek alışkın olmadığı istifa fedakârlığında bulunurken Sevigen’in bir de özür dilemesini beklemiyorduk. Ama istifa mecburiyetini doğuran sebebi unutarak bulunduğu durumdan menfaat çıkarmaya kalkışması hatadır, hatta tehlikelidir.
Buna “düştüğü yerden bir avuç toprakla kalkma” fırsatçılığı derler!
Ve böyle davranması, istifasının genel başkanını, partisini ve çalışma arkadaşlarını korumak için verdiğine dair sözlerinin samimiyetine gölge düşürür.
Tehlikeli bir kumar
VATAN yönetimine üstü kapalı suçlama yönelten Sevigen, milletten aldığı yetkiyi kullanırken hassasiyet gösterdiği için cezalandırıldığını düşündürmeye çalışıyor.
Yaptığı yalnız Zafer Mutlu’ya değil VATAN ailesine yöneltilmiş bir iftiradır.
İstifasına sebep olan rezalet patlak verdiği gün Sevigen’in, sağda solda Bakırköy adaylığı için nüfuz kullanmasını istediğimizi neye dayanarak seslendirdiğinin hesabını soran Mutlu’ya tanıklar önünde “Ben böyle bir şey söylemedim” dediği halde dün aynı çamurla oynamaya kalkışması, bu istifanın zannedilenin ötesinde hayırlar getireceğini göstermiştir.
“Efendim CHP’ye yönelik bu yayın AKP’nin yolsuzlukları ile denge sağlama girişimi” imiş!
Hayır efendim değil... Yapılan, bağımsız tarafsız, namuslu gazeteciliğin gereğidir.
Denge sağlama girişimi diyemezsiniz buna.
Olsa olsa temiz siyaset özlemine adanmış bir avuç cesur gazetecinin iktidar-muhalefet demeden kirlenen siyaseti arındırma girişimi diyebilirsiniz!
Sevigen sonunda iyi bir iş yaptı. Gördüğü takdirlerin tadını çıkarmaya baksın.
Pişmanlıktan kahramanlık üretmeye kalkışmak şaşkınlık olur!
Ekonomist Görüşleri...
Ekonomist Görüşleri...
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Güngör Mengi
Asabi baba...
Mantık, halkın seçim fırsatını iktidardan kurtulmak için kullanacağını düşündürüyor.
Ama manzara bunu doğrulamıyor.
Kriz, işsizlik, yoksulluk ve yolsuzluklar...
Bunların her biri sandıkta hükümeti yok edecek sebeplerdir ama Başbakan Erdoğan bu kamburları adeta avantaja çeviren sihirbazlıklar sergiliyor.
Anketler, artan olumsuzlukların AKP oylarında erime yaratmadığını gösteriyor.
Sıcak odalarını pek seven muhalefet liderleri, kış kıyamet demeden Anadolu’yu bir uçtan öbürüne harmanlayan Tayyip Erdoğan’ın en büyük şansıdır.
Fakat galiba Türkiye’ye özgü sosyolojik gerçekler, yani Recep İvedik 2’ye rekorlar kırdıran beğeni ölçütleri de bu işte çok etkili oluyor.
Meselâ Erdoğan’ın Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı’na tepki gösterirken kullandığı dil, uluslararası zeminde “diplomatik rezalet” diye tanımlandı ama Başbakan’ı aynı sebep Türkiye’de “Davos Fatihi” yaptı.
Önceki gün Sinop’taydı. Açılış törenindeki bir aksaklığa tepkisi şu oldu:
“Şimdi küfür ettireceksiniz bana!”
Bankacılarla yaptığı kapalı toplantıda Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’e sinirlenip “Başlatma şimdi” diye giriştiği azarlama seansı medyaya yeni sızdı.
Halkın çoğunluğu bayılıyor herhalde bu üsluba.. Mesela dün Nevşehir’deydi ve oy avcılığı amaçlı yardımların Anayasa’ya aykırı olduğunu söyleyen Yüksek Seçim Kurulu’na kulak asmayacağını, hedef seçtiği kitlenin hoşuna gittiğini düşündüğü sözcükle bağırıyordu:
“Devam edeceğiz... Yani CHP şöyle diyor bu böyle diyor; bizi ırgalamaz!”
Başbakan bu “asabi baba” rolünü içinden gelerek mi, yoksa en yüksek desteği o rolle yakalayacağını düşündüğü için mi oynuyor?
Bilmiyoruz ama yarattığı tablo bana Levent Kırca’nın yıllar önce TV’de sahnelediği bir parodiyi hatırlattı:
Zınga zınk dolu bir lokantanın sahibi, sinek avlayan komşu lokantanın sahibine sırlarını açıklarken müşterilerini azarlıyor, onlara kaba davranıyor, fasulye isteyene pırasa veriyor, itiraz edenin başına kepçeyle vuruyor ve “Bizim ahali sertlikten hoşlanır, kim kazıklıyorsa onu sever” diyor.
Başbakan “Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir” sözünü iyi anlamakla kalmamış, halkın şifrelerini de doğru çözmüş olabilir.
Ama bu toplumun daha iyi bir yönetimi hak ettiğini düşüneceği bir zaman hiç gelmeyecek mi?
Yoksa kendi lâyık gördüğü de bu mu?
Kılıcını haklı kullan!
Beşiktaş’taki “Selenium Panorama” öyküsündeki bahtı kara arsa Başbakan’ın sınıf arkadaşı M. Emin Erkan’ın ellerinde 23 katlı bir gökdelen haline gelmiş.
Evet ama büyük rantı doğuran başrolü de CHP Genel Sekreter Yardımcısı Sevigen oynamış. Peki, satıcıyı bulup anlaşmayı sağlayan Sevigen dua almak için mi yapmış bu hizmetleri? Hayır..
VATAN’ın bugünkü manşeti, Sevigen’in iş bitiminde esaslı bir menfaat sağlayacağına dair belgeyi önümüze koyuyor.
İmar atraksiyonları, kent rantları yoluyla halkın arsızca soyulmasıdır.
CHP İstanbul adayı Kılıçdaroğlu şöhretini AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’yi bu suçun üstünde yakaladığı için hak etmişti.
Bu başarının AKP’ye de hizmeti oldu, partinin önemli bir koltuğu Dişli’den kurtuldu.
Şimdi aynı hizmeti kendi partisine yapma fırsatı Kılıçdaroğlu’nun önündedir.
Sevigen’in istifasını sağlamadan seçime girmesi, onun bütün kirli adamlara değil, sadece AKP’dekilere muhalif olduğunu gösterir. Çekiciliğini alır götürür.
Kendi evini temizleme cesareti göstermesi ise onu yüceltir. Haydi!
Asabi baba...
Mantık, halkın seçim fırsatını iktidardan kurtulmak için kullanacağını düşündürüyor.
Ama manzara bunu doğrulamıyor.
Kriz, işsizlik, yoksulluk ve yolsuzluklar...
Bunların her biri sandıkta hükümeti yok edecek sebeplerdir ama Başbakan Erdoğan bu kamburları adeta avantaja çeviren sihirbazlıklar sergiliyor.
Anketler, artan olumsuzlukların AKP oylarında erime yaratmadığını gösteriyor.
Sıcak odalarını pek seven muhalefet liderleri, kış kıyamet demeden Anadolu’yu bir uçtan öbürüne harmanlayan Tayyip Erdoğan’ın en büyük şansıdır.
Fakat galiba Türkiye’ye özgü sosyolojik gerçekler, yani Recep İvedik 2’ye rekorlar kırdıran beğeni ölçütleri de bu işte çok etkili oluyor.
Meselâ Erdoğan’ın Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı’na tepki gösterirken kullandığı dil, uluslararası zeminde “diplomatik rezalet” diye tanımlandı ama Başbakan’ı aynı sebep Türkiye’de “Davos Fatihi” yaptı.
Önceki gün Sinop’taydı. Açılış törenindeki bir aksaklığa tepkisi şu oldu:
“Şimdi küfür ettireceksiniz bana!”
Bankacılarla yaptığı kapalı toplantıda Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’e sinirlenip “Başlatma şimdi” diye giriştiği azarlama seansı medyaya yeni sızdı.
Halkın çoğunluğu bayılıyor herhalde bu üsluba.. Mesela dün Nevşehir’deydi ve oy avcılığı amaçlı yardımların Anayasa’ya aykırı olduğunu söyleyen Yüksek Seçim Kurulu’na kulak asmayacağını, hedef seçtiği kitlenin hoşuna gittiğini düşündüğü sözcükle bağırıyordu:
“Devam edeceğiz... Yani CHP şöyle diyor bu böyle diyor; bizi ırgalamaz!”
Başbakan bu “asabi baba” rolünü içinden gelerek mi, yoksa en yüksek desteği o rolle yakalayacağını düşündüğü için mi oynuyor?
Bilmiyoruz ama yarattığı tablo bana Levent Kırca’nın yıllar önce TV’de sahnelediği bir parodiyi hatırlattı:
Zınga zınk dolu bir lokantanın sahibi, sinek avlayan komşu lokantanın sahibine sırlarını açıklarken müşterilerini azarlıyor, onlara kaba davranıyor, fasulye isteyene pırasa veriyor, itiraz edenin başına kepçeyle vuruyor ve “Bizim ahali sertlikten hoşlanır, kim kazıklıyorsa onu sever” diyor.
Başbakan “Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir” sözünü iyi anlamakla kalmamış, halkın şifrelerini de doğru çözmüş olabilir.
Ama bu toplumun daha iyi bir yönetimi hak ettiğini düşüneceği bir zaman hiç gelmeyecek mi?
Yoksa kendi lâyık gördüğü de bu mu?
Kılıcını haklı kullan!
Beşiktaş’taki “Selenium Panorama” öyküsündeki bahtı kara arsa Başbakan’ın sınıf arkadaşı M. Emin Erkan’ın ellerinde 23 katlı bir gökdelen haline gelmiş.
Evet ama büyük rantı doğuran başrolü de CHP Genel Sekreter Yardımcısı Sevigen oynamış. Peki, satıcıyı bulup anlaşmayı sağlayan Sevigen dua almak için mi yapmış bu hizmetleri? Hayır..
VATAN’ın bugünkü manşeti, Sevigen’in iş bitiminde esaslı bir menfaat sağlayacağına dair belgeyi önümüze koyuyor.
İmar atraksiyonları, kent rantları yoluyla halkın arsızca soyulmasıdır.
CHP İstanbul adayı Kılıçdaroğlu şöhretini AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’yi bu suçun üstünde yakaladığı için hak etmişti.
Bu başarının AKP’ye de hizmeti oldu, partinin önemli bir koltuğu Dişli’den kurtuldu.
Şimdi aynı hizmeti kendi partisine yapma fırsatı Kılıçdaroğlu’nun önündedir.
Sevigen’in istifasını sağlamadan seçime girmesi, onun bütün kirli adamlara değil, sadece AKP’dekilere muhalif olduğunu gösterir. Çekiciliğini alır götürür.
Kendi evini temizleme cesareti göstermesi ise onu yüceltir. Haydi!
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Güngör Mengi
Lâyığımız bu mu!
Turgut Özal “Anayasa’yı bir kez çiğnemekle bir şey olmaz” demişti. Yanılmış rahmetli...
Çünkü devamlı çiğnemekle de pek bir şey olmuyor!
Ülke bugün Anayasa Mahkemesi’nin “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olmaktan mahkûm ettiği bir partinin yönetiminde.
Bu iktidar, muhalefetin güçlü olduğu Tunceli’de seçim şansını arttırmak için seçmenlere beyaz eşya ve mobilya dağıtıyor.
Yüksek Seçim Kurulu dün bu eylemin yeni bir “Anayasa ihlâli” olduğuna oybirliği ile karar verdi.
Ne olacak şimdi?
Suçlular yakalanıp hapse mi atılacak?
Rüşvetle kirletilen bölgede seçimler iptal mi edilecek?
Suç işleyen parti ceza mı görecek?
Hayır... Bu ahlâksızlığı yapanlar baskın çıkacaklardır. “Daha birçok yerde muhtaç aileleri donatacaktık, mani oldular” diye yoksulları intikamcı duygularla sandığa göndermenin tahriklerini tezgâhlayacaklardır!
CHP’nin İstanbul adayı Kılıçdaroğlu’nun her gün başka bir rezaleti toplumun önüne koyduğuna bakarak endişeye kapılanlar ve “Önümüzdeki üç aylık propaganda dönemini besleyecek kadar yolsuzluğu nereden bulacak?” diye ümitsizlik ifade edenler yanılıyor olabilirler.
AKP, yolsuzluk araştırıcıları için altın madeni gibi.
İşte Kılıçdaroğlu son olarak Atasay Kuyumculuk’un sahibi ile Başbakan arasındaki ilişkinin aile dostluğunu aşıp ticari ortaklık boyutlarında yaşandığını ortaya çıkarmıştır.
Kılıçdaroğlu sayesinde Erdoğan’ın iki oğlunun Atagold şirketindeki ortaklıkları deşifre edilmiş, ortaklıklarını gizlemek amacıyla alınmış tedbir de şüphe gölgelerini artırmaktan başka işe yaramamıştır.
Başbakan kaçamayacağı suçlamalardan onları küçülterek kurtulmaya çalışıyor.
Oğlunun gemisi ortaya çıktığında “gemicik” demişti. Şimdi yarısına çocuklarının ortak oldukları kuyumcuya ne ad bulacak?
Atatürk Havalimanı dış hatlar terminalinde yıllık kirası 870 bin Avro olan gösterişli mağazaya “dükkâncık” deyip çıkar mı?
Mümkündür.
Toplumun hakkını arama şuuru ve cesareti bir yandan baskı, öbür yandan da yoksulluğun yarattığı bağımlılık ve çaresizlikle yok edilmiş durumdadır.
Türkiye’nin temiz insanlar tarafından yönetilen bir hukuk devleti haline gelme şansı, yakın gelecek için pek yüksek görünmüyor!
***
Adalete giden yol
Emekli Orgeneral Hurşit Tolon 220 gün sonra tahliye oldu.
Bu 220 günlük tutukluluk, pratikte “cezanın öne çekilmesi” veya “önceden çektirilmesi” anlamına gelmişse sormak gerekir:
Hurşit Paşa hangi suçun cezasını çekmiştir?
Onun için kahırdan ölmeye yetecek suçlamalar, tahliye kararını veren mahkeme tarafından kabule değer bulunmamış, deliller yeterli görülmemiştir.
O zaman niçin tutuklandı?
Yedi ay boyu tekrarlanan tahliye talepleri niçin geri çevrildi?
Tahliye kararını veren mahkemenin gerekçeleri, savcılara mesaj değeri taşıyor.
Bu mesajın doğru anlaşılması ve uygulanması, haksızlıkları önleyeceği gibi Ergenekon davasında adaletli bir sona geç kalmadan ulaşılmasını kolaylaştıracaktır.
Mahkeme, bir çete varsa en kısa yoldan ulaşmaya bakmalıdır. Bunun çaresi örneğin Danıştay cinayeti gibi, Cumhuriyet gazetesine bomba atılması gibi olayların ardındaki gerçeği bir an önce ortaya çıkarmaktır.
Yeterli delile dayanmadan tutuklanan kişilerin varlığı, davanın ayak bağıdır.
Bu moral engeli ne kadar çabuk aşarsak adalete o kadar erken ulaşırız!
Lâyığımız bu mu!
Turgut Özal “Anayasa’yı bir kez çiğnemekle bir şey olmaz” demişti. Yanılmış rahmetli...
Çünkü devamlı çiğnemekle de pek bir şey olmuyor!
Ülke bugün Anayasa Mahkemesi’nin “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olmaktan mahkûm ettiği bir partinin yönetiminde.
Bu iktidar, muhalefetin güçlü olduğu Tunceli’de seçim şansını arttırmak için seçmenlere beyaz eşya ve mobilya dağıtıyor.
Yüksek Seçim Kurulu dün bu eylemin yeni bir “Anayasa ihlâli” olduğuna oybirliği ile karar verdi.
Ne olacak şimdi?
Suçlular yakalanıp hapse mi atılacak?
Rüşvetle kirletilen bölgede seçimler iptal mi edilecek?
Suç işleyen parti ceza mı görecek?
Hayır... Bu ahlâksızlığı yapanlar baskın çıkacaklardır. “Daha birçok yerde muhtaç aileleri donatacaktık, mani oldular” diye yoksulları intikamcı duygularla sandığa göndermenin tahriklerini tezgâhlayacaklardır!
CHP’nin İstanbul adayı Kılıçdaroğlu’nun her gün başka bir rezaleti toplumun önüne koyduğuna bakarak endişeye kapılanlar ve “Önümüzdeki üç aylık propaganda dönemini besleyecek kadar yolsuzluğu nereden bulacak?” diye ümitsizlik ifade edenler yanılıyor olabilirler.
AKP, yolsuzluk araştırıcıları için altın madeni gibi.
İşte Kılıçdaroğlu son olarak Atasay Kuyumculuk’un sahibi ile Başbakan arasındaki ilişkinin aile dostluğunu aşıp ticari ortaklık boyutlarında yaşandığını ortaya çıkarmıştır.
Kılıçdaroğlu sayesinde Erdoğan’ın iki oğlunun Atagold şirketindeki ortaklıkları deşifre edilmiş, ortaklıklarını gizlemek amacıyla alınmış tedbir de şüphe gölgelerini artırmaktan başka işe yaramamıştır.
Başbakan kaçamayacağı suçlamalardan onları küçülterek kurtulmaya çalışıyor.
Oğlunun gemisi ortaya çıktığında “gemicik” demişti. Şimdi yarısına çocuklarının ortak oldukları kuyumcuya ne ad bulacak?
Atatürk Havalimanı dış hatlar terminalinde yıllık kirası 870 bin Avro olan gösterişli mağazaya “dükkâncık” deyip çıkar mı?
Mümkündür.
Toplumun hakkını arama şuuru ve cesareti bir yandan baskı, öbür yandan da yoksulluğun yarattığı bağımlılık ve çaresizlikle yok edilmiş durumdadır.
Türkiye’nin temiz insanlar tarafından yönetilen bir hukuk devleti haline gelme şansı, yakın gelecek için pek yüksek görünmüyor!
***
Adalete giden yol
Emekli Orgeneral Hurşit Tolon 220 gün sonra tahliye oldu.
Bu 220 günlük tutukluluk, pratikte “cezanın öne çekilmesi” veya “önceden çektirilmesi” anlamına gelmişse sormak gerekir:
Hurşit Paşa hangi suçun cezasını çekmiştir?
Onun için kahırdan ölmeye yetecek suçlamalar, tahliye kararını veren mahkeme tarafından kabule değer bulunmamış, deliller yeterli görülmemiştir.
O zaman niçin tutuklandı?
Yedi ay boyu tekrarlanan tahliye talepleri niçin geri çevrildi?
Tahliye kararını veren mahkemenin gerekçeleri, savcılara mesaj değeri taşıyor.
Bu mesajın doğru anlaşılması ve uygulanması, haksızlıkları önleyeceği gibi Ergenekon davasında adaletli bir sona geç kalmadan ulaşılmasını kolaylaştıracaktır.
Mahkeme, bir çete varsa en kısa yoldan ulaşmaya bakmalıdır. Bunun çaresi örneğin Danıştay cinayeti gibi, Cumhuriyet gazetesine bomba atılması gibi olayların ardındaki gerçeği bir an önce ortaya çıkarmaktır.
Yeterli delile dayanmadan tutuklanan kişilerin varlığı, davanın ayak bağıdır.
Bu moral engeli ne kadar çabuk aşarsak adalete o kadar erken ulaşırız!
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Ruşen Çakır
AKP’yi sarsacak dört muhalefet tarzı
Bundan 20 yıl önce, dönemin tek başına iktidar partisi olan ANAP yerel seçimlere hayli iddialı girmiş ve büyük bir hüsrana uğramıştı. O tarihten itibaren de ANAP kendini toparlayamadı ve bugün yok olma noktasına geldi. Tarih 20 yıl sonra tekerrür eder mi? ANAP gibi epey güçlü olan AKP benzer bir başarısızlık yaşar mı?
Sanmıyorum. 29 Mart’ın AKP için “sonun başlangıcı” olabileceğine dair elimizde herhangi bir işaret yok. Hatta iktidar partisinin, gerilemek bir yana oy oranını artırması da kuvvetle muhtemel.
Bununla birlikte iktidar partisinin, bu seçim döneminde etkisi daha sonra, örneğin ilk genel seçimlerde ortaya çıkacak çok ciddi, hatta öldürücü yaralar aldığını düşünüyorum. Çünkü belki de ilk kez, AKP’nin rakipleri, daha doğrusu rakip partiler içindeki bazı kişiler, ayakları yere basan, “sahici” ve sarsıcı muhalefet stratejileri geliştiriyorlar. Sırayla gidelim:
1) Dosyalı yolsuzluk takipçisi Kemal Kılıçdaroğlu:
1994 yerel seçimlerinde Refah Partisi’nin patlama yapmasının temel nedenlerinden biri yolsuzluğa bulaşmamış ve buna karşı etkili bir şekilde mücadele edeceği şeklindeki imajıydı. RP’nin bu stratejisinin tutmasında merkez sol belediyelerin yolsuzluk batağına batmış olmaları da epey yardımcı olmuştu. İşte Kılıçdaroğlu 15 yıl sonra bu oyunu tersine çeviriyor ve AKP’yi kendi silahıyla vuruyor. Şaban Dişli, Dengir Fırat ve Melih Gökçek karşısında elde etmiş olduğu somut başarılar gittiğin yolun doğru olduğununun kanıtı. Fakat bunlar tek başına yeterli değil ve son Mehmet Sevigen olayında da görüldüğü gibi kendi partisi de aynı dertten muzdarip. Eğer CHP, Kılıçdaroğlu’na gerçekten yardımcı olabilirse ve yolsuzluğun yanısıra yoksulluğa karşı da etkili projeler geliştirebilirse AKP’yi epey zor durumda bırakabilir. Kılıçdaroğlu’nun, seçilemese bile, partisini oylarını belirgin bir şekilde artırması AKP için alarm anlamına gelecektir.
2) Becerikli belediyeci Mansur Yavaş:
Ankara Beypazarı’nın MHP’li Belediye Başkanı Mansur Yavaş, yerel yönetim konusunda pek parlak bir sicili olmayan partisinde bir istisna yaratarak küçük çaplı bir efsane haline gelmişti. MHP Lideri Bahçeli ilk bakışta riskli gözüken ama zamanla çok akılcı olduğu anlaşılan bir adımla Yavaş’ı Ankara Büyükşehir’e aday gösterdi. AKP (daha önce de RP ve FP) MHP’nin yerel yönetimlerdeki beceriksizliğini hep suiistimal etmiş ve “sola karşı oylar bölünmesin” sloganıyla MHP tabanından bol miktarda ödünç oy devşirmişti. Gökçek’in ne zamandır CHP adayı Karayalçın’dan çok Yavaş’a karşı bir kampanya yürütüyor olması Yavaş’ın çıkışının bu ksır döngüyü yıkmaya aday olduğunu gösteriyor. Yavaş’ın seçilemese bile, partisini oylarını belirgin bir şekilde artırması AKP için ikinci bir alarm anlamına gelecektir. Hele Gökçek sırf MHP yüzünden CHP’ye karşı kaybederse bu hem kendisi, hem partisi için gerçek bir yıkım olur.
3) Solcu İslamcı Mehmet Bekaroğlu:
Kimilerine göre AKP’yi yıkabilecek yegane parti olan SP aslına bakılırsa ülke genelinde çok sakin ve yumuşak bir kampanya yürütüyor, İstanbul’da Bekaroğlu hariç. Son on yılda Türk siyasi hayatının tanıdığı en ilginç, çalışkan ve değerli isimlerden biri olan Bekaroğlu, medyanın tüm kesimleriyle varolan iyi ilişkilerini de sonuna kadar kullanıyor ve belki SP’lileri de ürkütecek boyutta, İslamcılığın temel ilkelerinden olan “sosyal adalet” i söyleminin omurgasına oturtuyor. Dünkü basın toplantısıyla, yolsuzluk alanına da giren Bekaroğlu’nun “solcu” çıkışları, bu partiden gelebilecek olan dinsel temelli itirazlara karşı kendini hazırlamış ve Davos’u kendine kalkan etmiş olan AKP’yi ve Erdoğan’ı epey rahatsız ediyor.
4) Kürtçe kozuna sahip çıkan Ahmet Türk:
DTP Lideri Türk’ün TBMM Grubu’ndaki konuşmasının bir bölümünü Kürtçe yapmış olmasının AKP’nin Güneydoğu’ya yönelik birçok planını bozduğu açıktır. İktidar partisi, DTP’nin PKK’nın gölgesinden kurtulamayıp bir türlü somut projeler üretememesinden, hatta Kürt sorunuyla ilgili reformlara (örneğin TRT 6’ya) mesafeli durmasından hayli memnundu. Böylece “bunların derdi Kürt sorununu çözmek değil, sadece Öcalan’ı ve diğer PKK liderlerini kurtarmak” şeklinde propaganda yapabiliyorlardı. Fakat Ahmet Türk, Bahçeli ile tokalaşmaktan sonra DTP’nin en (belki de tek) anlamlı çıkışını yaparak AKP’nin bocalamasına yol açtı.
Eğer CHP, MHP, SP ve DTP muhalefetlerini bu kanallardan akıtmayı sürüdürlerse 29 Mart’ta olmasa bile sonraki seçimlerde AKP’nin yükselişini hep birlikte durdurabilirler.
AKP’yi sarsacak dört muhalefet tarzı
Bundan 20 yıl önce, dönemin tek başına iktidar partisi olan ANAP yerel seçimlere hayli iddialı girmiş ve büyük bir hüsrana uğramıştı. O tarihten itibaren de ANAP kendini toparlayamadı ve bugün yok olma noktasına geldi. Tarih 20 yıl sonra tekerrür eder mi? ANAP gibi epey güçlü olan AKP benzer bir başarısızlık yaşar mı?
Sanmıyorum. 29 Mart’ın AKP için “sonun başlangıcı” olabileceğine dair elimizde herhangi bir işaret yok. Hatta iktidar partisinin, gerilemek bir yana oy oranını artırması da kuvvetle muhtemel.
Bununla birlikte iktidar partisinin, bu seçim döneminde etkisi daha sonra, örneğin ilk genel seçimlerde ortaya çıkacak çok ciddi, hatta öldürücü yaralar aldığını düşünüyorum. Çünkü belki de ilk kez, AKP’nin rakipleri, daha doğrusu rakip partiler içindeki bazı kişiler, ayakları yere basan, “sahici” ve sarsıcı muhalefet stratejileri geliştiriyorlar. Sırayla gidelim:
1) Dosyalı yolsuzluk takipçisi Kemal Kılıçdaroğlu:
1994 yerel seçimlerinde Refah Partisi’nin patlama yapmasının temel nedenlerinden biri yolsuzluğa bulaşmamış ve buna karşı etkili bir şekilde mücadele edeceği şeklindeki imajıydı. RP’nin bu stratejisinin tutmasında merkez sol belediyelerin yolsuzluk batağına batmış olmaları da epey yardımcı olmuştu. İşte Kılıçdaroğlu 15 yıl sonra bu oyunu tersine çeviriyor ve AKP’yi kendi silahıyla vuruyor. Şaban Dişli, Dengir Fırat ve Melih Gökçek karşısında elde etmiş olduğu somut başarılar gittiğin yolun doğru olduğununun kanıtı. Fakat bunlar tek başına yeterli değil ve son Mehmet Sevigen olayında da görüldüğü gibi kendi partisi de aynı dertten muzdarip. Eğer CHP, Kılıçdaroğlu’na gerçekten yardımcı olabilirse ve yolsuzluğun yanısıra yoksulluğa karşı da etkili projeler geliştirebilirse AKP’yi epey zor durumda bırakabilir. Kılıçdaroğlu’nun, seçilemese bile, partisini oylarını belirgin bir şekilde artırması AKP için alarm anlamına gelecektir.
2) Becerikli belediyeci Mansur Yavaş:
Ankara Beypazarı’nın MHP’li Belediye Başkanı Mansur Yavaş, yerel yönetim konusunda pek parlak bir sicili olmayan partisinde bir istisna yaratarak küçük çaplı bir efsane haline gelmişti. MHP Lideri Bahçeli ilk bakışta riskli gözüken ama zamanla çok akılcı olduğu anlaşılan bir adımla Yavaş’ı Ankara Büyükşehir’e aday gösterdi. AKP (daha önce de RP ve FP) MHP’nin yerel yönetimlerdeki beceriksizliğini hep suiistimal etmiş ve “sola karşı oylar bölünmesin” sloganıyla MHP tabanından bol miktarda ödünç oy devşirmişti. Gökçek’in ne zamandır CHP adayı Karayalçın’dan çok Yavaş’a karşı bir kampanya yürütüyor olması Yavaş’ın çıkışının bu ksır döngüyü yıkmaya aday olduğunu gösteriyor. Yavaş’ın seçilemese bile, partisini oylarını belirgin bir şekilde artırması AKP için ikinci bir alarm anlamına gelecektir. Hele Gökçek sırf MHP yüzünden CHP’ye karşı kaybederse bu hem kendisi, hem partisi için gerçek bir yıkım olur.
3) Solcu İslamcı Mehmet Bekaroğlu:
Kimilerine göre AKP’yi yıkabilecek yegane parti olan SP aslına bakılırsa ülke genelinde çok sakin ve yumuşak bir kampanya yürütüyor, İstanbul’da Bekaroğlu hariç. Son on yılda Türk siyasi hayatının tanıdığı en ilginç, çalışkan ve değerli isimlerden biri olan Bekaroğlu, medyanın tüm kesimleriyle varolan iyi ilişkilerini de sonuna kadar kullanıyor ve belki SP’lileri de ürkütecek boyutta, İslamcılığın temel ilkelerinden olan “sosyal adalet” i söyleminin omurgasına oturtuyor. Dünkü basın toplantısıyla, yolsuzluk alanına da giren Bekaroğlu’nun “solcu” çıkışları, bu partiden gelebilecek olan dinsel temelli itirazlara karşı kendini hazırlamış ve Davos’u kendine kalkan etmiş olan AKP’yi ve Erdoğan’ı epey rahatsız ediyor.
4) Kürtçe kozuna sahip çıkan Ahmet Türk:
DTP Lideri Türk’ün TBMM Grubu’ndaki konuşmasının bir bölümünü Kürtçe yapmış olmasının AKP’nin Güneydoğu’ya yönelik birçok planını bozduğu açıktır. İktidar partisi, DTP’nin PKK’nın gölgesinden kurtulamayıp bir türlü somut projeler üretememesinden, hatta Kürt sorunuyla ilgili reformlara (örneğin TRT 6’ya) mesafeli durmasından hayli memnundu. Böylece “bunların derdi Kürt sorununu çözmek değil, sadece Öcalan’ı ve diğer PKK liderlerini kurtarmak” şeklinde propaganda yapabiliyorlardı. Fakat Ahmet Türk, Bahçeli ile tokalaşmaktan sonra DTP’nin en (belki de tek) anlamlı çıkışını yaparak AKP’nin bocalamasına yol açtı.
Eğer CHP, MHP, SP ve DTP muhalefetlerini bu kanallardan akıtmayı sürüdürlerse 29 Mart’ta olmasa bile sonraki seçimlerde AKP’nin yükselişini hep birlikte durdurabilirler.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Tuna Kiremitçi
Salaklık modası
Aziz Nesin vaktiyle ne demişti: “Türk halkının yüzde altmışı aptaldır.” Düşünüyorum da, üstat bize hakikaten ayıp etmiş. Çünkü sadece biz Türklerin değil, insanlığın en az yüzde ellisi aptal.
Bütün mesele de bu zaten.
Mesela, şu medeniyetler çatışması dedikleri aslında Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında değil.
Salaklarla salak olmayanlar arasında...
***
Şimdi böyle bir moda var. Ne kadar salak olursak o kadar iyi.
Hatta bu yüzden akıllı olanlar bile icabında “salağa yatmaya” bakıyor. Göze batmamak için.
Magazin programları beynimizdeki suyu emerek bu sürece hizmet ediyor.
Ergenekon bile magazinleşebiliyor. Çünkü o kadar salağız ki ancak magazinleştiği zaman bir şeyle ilgileniyoruz.
Her gün dünyanın etrafını turlarken bizi de peşinden koşturan küresel sermaye salaklaşmamıza hizmet ediyor.
Her şeyin fiyatını bilen ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen yöneticiler işin zaten hep içinde.
Sonra “bıngıl bıngıl” sabah programları, manyakça yarışmalar, sirkleşmiş haber bültenleri, reklâmlar...
Salaklaşmanın gereçleri hepsi...
***
Peki niye oluyor bu? Niye salaklaşıyor insanlar?
Yanıtı çok basit: Salaklaşıyoruz çünkü moda böyle.
İnanın bana, Soner Yalçın çıkıp dünyanın tepesinde bütün bunları tezgâhlayan on kişilik bir gizli şebeke olduğunu kanıtlasa çok rahatlayacağım.
“Hiç olmazsa başımızda akıllı birileri varmış” diyeceğim. Şeytani bir zekâya bile tav olacağım yani.
Ama korkarım yok. Her şey para peşinde koşmaktan beyni oksijensiz kalmış bizlerin eseri...
Küresel kriz de, Gazze’de ölen çocuklar da, dedikodu programları da, Endonezya’daki Nike fabrikasında köle gibi çalışanlar da, töre uğruna öldürülen kızlar da, fanatizm de...
Hepsinin nedeni aynı: Salaklığımız.
Bin yıl sonranın ilkokul öğrencileri halimize bakıp “yuh” diyecek: “Bu kadar da salaklık olmaz.”
Salaklık modası
Aziz Nesin vaktiyle ne demişti: “Türk halkının yüzde altmışı aptaldır.” Düşünüyorum da, üstat bize hakikaten ayıp etmiş. Çünkü sadece biz Türklerin değil, insanlığın en az yüzde ellisi aptal.
Bütün mesele de bu zaten.
Mesela, şu medeniyetler çatışması dedikleri aslında Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında değil.
Salaklarla salak olmayanlar arasında...
***
Şimdi böyle bir moda var. Ne kadar salak olursak o kadar iyi.
Hatta bu yüzden akıllı olanlar bile icabında “salağa yatmaya” bakıyor. Göze batmamak için.
Magazin programları beynimizdeki suyu emerek bu sürece hizmet ediyor.
Ergenekon bile magazinleşebiliyor. Çünkü o kadar salağız ki ancak magazinleştiği zaman bir şeyle ilgileniyoruz.
Her gün dünyanın etrafını turlarken bizi de peşinden koşturan küresel sermaye salaklaşmamıza hizmet ediyor.
Her şeyin fiyatını bilen ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen yöneticiler işin zaten hep içinde.
Sonra “bıngıl bıngıl” sabah programları, manyakça yarışmalar, sirkleşmiş haber bültenleri, reklâmlar...
Salaklaşmanın gereçleri hepsi...
***
Peki niye oluyor bu? Niye salaklaşıyor insanlar?
Yanıtı çok basit: Salaklaşıyoruz çünkü moda böyle.
İnanın bana, Soner Yalçın çıkıp dünyanın tepesinde bütün bunları tezgâhlayan on kişilik bir gizli şebeke olduğunu kanıtlasa çok rahatlayacağım.
“Hiç olmazsa başımızda akıllı birileri varmış” diyeceğim. Şeytani bir zekâya bile tav olacağım yani.
Ama korkarım yok. Her şey para peşinde koşmaktan beyni oksijensiz kalmış bizlerin eseri...
Küresel kriz de, Gazze’de ölen çocuklar da, dedikodu programları da, Endonezya’daki Nike fabrikasında köle gibi çalışanlar da, töre uğruna öldürülen kızlar da, fanatizm de...
Hepsinin nedeni aynı: Salaklığımız.
Bin yıl sonranın ilkokul öğrencileri halimize bakıp “yuh” diyecek: “Bu kadar da salaklık olmaz.”
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
Cumhuriyet
03.12.2009
‘Dubai’den sonra sırada Şanghay ve Mumbai var’
Ekonomi Servisi - Yatırımcı Mark Mobius, özellikle Şanghay ve Mumbai’yi işaret ederek, Çin ve Hindistan’ın bazı bölgelerini, Dubai’nin izinden giderek bundan sonraki kriz oluşacak yerler olarak gösterdi. Mobius, “Bu ülke çapında kriz değil, aşırı harcama ve fazla kaldıraçlı borçlanma sonucu bölgesel sınırlı çöküşler olacak. Bu yarın olmayacak ama buralara yatırılan para ve halka arzlara bakınca bu kesinlikle mümkün” dedi.
Dubai’nin iflas etmeyeceğini ve kurtarılacağını belirten Mobius, Dubai krizinden sonra son iki günde düşen Dubai şirketleri arasında başta Emaar Properties PJSC olmak üzere birçok inşaat şirketinin hisselerini tavsiye etti. Mobius, “Bütün inşaat yatırımları kötü durumda değil, aralarında nakit akışı konusunda iyi durumda olanlar var. Uzun dönemli baktığınızda da gerçekten yerle bir olmuş sektörle ilgilenmek lazım” diye konuştu.
Öte yandan piyasalar, Dubai’nin borç krizini çabuk unuttu. Borçların zaman içerisinde ödeneceğinin açıklanması ve bu sorunun yayılmayacağına olan inançla borsalar kaldığı yerden yükselişine devam etti. Önceki gün son 14 ayın zirvesine çıkan ABD borsası dün de yükselişini sürdürdü. Asya ve Avrupa borsalarında da olumlu bir hava hâkim oldu. İMKB yüzde 3’ün üzerinde değer kazanırken dolar tekrar 1.50’nin altına indi.
Dubai World borcu görüşecek
Dubai krizinin aşılması için yeni adımlar atılmaya devam ediliyor. Dubai World’ün 6 bankadan oluşan kreditörleri bir komite oluşturduğu ve bu komitenin gelecek hafta şirketle bir araya geleceği ifade edildi. Komitenin, 2 BAE Bankası Emirates NBD ve Abu Dabi Commercial ile Standard Chartered, HSBC, RBS ve Lloyds’u içerdiği belirtildi.
03.12.2009
‘Dubai’den sonra sırada Şanghay ve Mumbai var’
Ekonomi Servisi - Yatırımcı Mark Mobius, özellikle Şanghay ve Mumbai’yi işaret ederek, Çin ve Hindistan’ın bazı bölgelerini, Dubai’nin izinden giderek bundan sonraki kriz oluşacak yerler olarak gösterdi. Mobius, “Bu ülke çapında kriz değil, aşırı harcama ve fazla kaldıraçlı borçlanma sonucu bölgesel sınırlı çöküşler olacak. Bu yarın olmayacak ama buralara yatırılan para ve halka arzlara bakınca bu kesinlikle mümkün” dedi.
Dubai’nin iflas etmeyeceğini ve kurtarılacağını belirten Mobius, Dubai krizinden sonra son iki günde düşen Dubai şirketleri arasında başta Emaar Properties PJSC olmak üzere birçok inşaat şirketinin hisselerini tavsiye etti. Mobius, “Bütün inşaat yatırımları kötü durumda değil, aralarında nakit akışı konusunda iyi durumda olanlar var. Uzun dönemli baktığınızda da gerçekten yerle bir olmuş sektörle ilgilenmek lazım” diye konuştu.
Öte yandan piyasalar, Dubai’nin borç krizini çabuk unuttu. Borçların zaman içerisinde ödeneceğinin açıklanması ve bu sorunun yayılmayacağına olan inançla borsalar kaldığı yerden yükselişine devam etti. Önceki gün son 14 ayın zirvesine çıkan ABD borsası dün de yükselişini sürdürdü. Asya ve Avrupa borsalarında da olumlu bir hava hâkim oldu. İMKB yüzde 3’ün üzerinde değer kazanırken dolar tekrar 1.50’nin altına indi.
Dubai World borcu görüşecek
Dubai krizinin aşılması için yeni adımlar atılmaya devam ediliyor. Dubai World’ün 6 bankadan oluşan kreditörleri bir komite oluşturduğu ve bu komitenin gelecek hafta şirketle bir araya geleceği ifade edildi. Komitenin, 2 BAE Bankası Emirates NBD ve Abu Dabi Commercial ile Standard Chartered, HSBC, RBS ve Lloyds’u içerdiği belirtildi.
"İlim Çin'de de olsa gidip alınız."- Hz. Ali.
"İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır."- Hacı Bektaşi Veli.
"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir." -Atatürk.
Söz bir, söyleyen bir.
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi