]Akaryakıt sektörüne üçlü inceleme kıskacı [/color]
AKARYAKIT sektörü, Maliye Bakanlığı denetim elemanları tarafından "ani denetime" tabi tutuldu. Rafineri ve akaryakıt dağıtım şirketlerine giden Maliyeciler, marker ve fiili envanter çalışması yaptı. 60 gelirler kontrolörü, 140 vergi denetmeninin de yardımıyla, 16 ildeki akaryakıt tesislerine ve depolarına giderek, sayıma başladı. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ile Denizcilik Müsteşarlığı’nın da katkıda bulunduğu inceleme, İstanbul, İzmir, Kocaeli, Kırıkkale, Batman, Trabzon, Antalya, Artvin, Tekirdağ, Bursa, Çanakkale, Mersin, Gaziantep, Hatay, Mardin ve Samsun’da 60 noktada gerçekleştirildi. Perşembe sabahı başlayan denetim çalışması tamamlandı.
Rafineri ve depolar Tüpraş’a ait rafineriler ile Petrol Ofisi, Opet, Total, Akpet, Alpet, Shell, BP, Petline, Molpet, Delta, Energy, Elf, Turquaz ve diğer kuruluşların antrepo ve depolarına giden denetim elemanları, gerek gümrük sahası dışında bulunan, gerekse gümrük işlemleri yapılarak millileştirilmiş olan akaryakıt ürünleriyle ilgili tespitlerde bulundu. Tüpraş’ın üretim ve satış rakamları ile stokları kaydedildi. Aynı şekilde akaryakıt dağıtım firmalarının Tüpraş’tan aldıkları akaryakıt miktarı ile ithal ettikleri akaryakıt, satış rakamları ve stok miktarları tek tek belirlendi.
Marker kaçağı var mı Denetim çalışması öncesinde Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’ndan (EPDK) işletmelerin yıl içinde aldıkları marker rakamları da istendi. Tespitler sırasında marker kaçağı olup olmadığı da ayrıca inceleme konusu edildi. Bu çerçevede firmalardan marker projeksiyonları alındı.
Ekonomi Gündemi...
Konu Sahibi / Yazar
Kongo Madagasgar
Kategori / Forum
Ekonomi
Yorumlar / Cevaplar
584
Okunma / Görüntüleme
153222
Anket Borsa sizce ne olur...
Bu ankette oy kullanma yetkiniz yok.
22.000
4 (33.33%)
26.000
1 (8.33%)
19.000
3 (25.00%)
15.000
2 (16.67%)
30.000
1 (8.33%)
21.500
1 (8.33%)
* Siz bu anket için oy kullanmışsınız.
Toplam:: 12 (100%)
Ekonomi Gündemi...
Ekonomi Gündemi...
ABD borsalarında deprem sürüyor!!!
New York Menkul Değerler Borsası, bugünü de büyük bir düşüşle kapattı.
AA
Dün son yüzde 5,07'lik düşüşle 5,5 yılın en düşük düzeyine gelen Dow Jones Sanayi Endeksi, bugün de yüzde 5,56 oranında değer yitirerek 444 puan geriledi ve 7 bin 552 puandan kapandı.
Nasdaq Bileşik Endeksi ise 70 puan (yüzde 5,07) gerilemeyle 1.316 puandan günü tamamladı.
The Standard & Poor's 500 endeksi de 1997'deki düzeyine indi ve son 10 yıllık kazancının tamamını geri vermiş oldu. Bu endeks, 54 puan kayıpla (yüzde 6,71) 752'den kapandı.
New York Menkul Değerler Borsası, bugünü de büyük bir düşüşle kapattı.
AA
Dün son yüzde 5,07'lik düşüşle 5,5 yılın en düşük düzeyine gelen Dow Jones Sanayi Endeksi, bugün de yüzde 5,56 oranında değer yitirerek 444 puan geriledi ve 7 bin 552 puandan kapandı.
Nasdaq Bileşik Endeksi ise 70 puan (yüzde 5,07) gerilemeyle 1.316 puandan günü tamamladı.
The Standard & Poor's 500 endeksi de 1997'deki düzeyine indi ve son 10 yıllık kazancının tamamını geri vermiş oldu. Bu endeks, 54 puan kayıpla (yüzde 6,71) 752'den kapandı.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomi Gündemi...
]Emisyon hacmi arttı [/color]
Dolaşımdaki kağıt para miktarını gösteren emisyon hacmi dün, önceki güne göre 153 milyon 919,7 bin YTL artarak, 32 milyar 521 milyon 586,8 bin YTL olarak gerçekleşti.
AA
Merkez Bankası verilerine göre, 19 Kasım Çarşamba günü 32 milyar 367 milyon 667,2 bin YTL düzeyindeydi.
Bu arada, dün piyasaya interbank işlemleriyle 2 milyar 148 milyon 429,3 bin YTL, açık piyasa işlemleri ile 1 milyar 101 milyon 971,8 bin YTL verildi
Dolaşımdaki kağıt para miktarını gösteren emisyon hacmi dün, önceki güne göre 153 milyon 919,7 bin YTL artarak, 32 milyar 521 milyon 586,8 bin YTL olarak gerçekleşti.
AA
Merkez Bankası verilerine göre, 19 Kasım Çarşamba günü 32 milyar 367 milyon 667,2 bin YTL düzeyindeydi.
Bu arada, dün piyasaya interbank işlemleriyle 2 milyar 148 milyon 429,3 bin YTL, açık piyasa işlemleri ile 1 milyar 101 milyon 971,8 bin YTL verildi
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomi Gündemi...
Enflasyonda saklı bedel
Ekim ayındaki fiyat endekslerindeki artış ‘mevsimsel ürün artışı’ diye açıklanarak geçiştirilebilir. Oysa ‘geçmişte yediğimiz hurmaların midemizi tırmalamaya’ başladığı gerçeği ile yüzleşiyoruz. Bundan sonrası da pek parlak görünmüyor. Reformsuz günlerin bedeli bugün ödeniyor. Ekim ayında yüzde 2.6’lık aylık tüketici enflasyonu gerçekten de oldukça yüksek bir artış demek. Buna katkı ise şöyle; gıda ve içecek fiyat artışının katkısı 1.1 puan, giyim ve ayakkabı fiyat artışının katkısı 0.68 puan, konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıt harcamalarındaki artışın katkısı 0.63, diğer kalemlerdeki artışların katkısı ise 0.17 puan oldu.
Gıda fiyatlarındaki artış mevsimsel ‘şablonun’ oldukça üzerinde bir artışı gösteriyor. Mevsimlik ürünlerdeki aylık artış yüzde 13, benzer ürünleri içerse de kategorik olarak ayrı bir alt kalem olan işlenmemiş gıda ürünlerindeki artış da yüzde 8’e yakın olmuş. Temel olarak domates, biber, patlıcan gibi ürünlerdeki artış etkili olmuş görünüyor. Giyim ve ayakkabı kesiminde fiyat hareketleri ise mevsimsel özellikler içeriyor. Sıra dışı olan ikinci unsur, konutta ısınma ve pişirme gibi işlevlere ilişkin enerji giderlerindeki artışlar. Kira artışı görece yavaşlayarak yıllık bazda giderek TÜFE artışına yaklaşırken, enerji fiyatlarındaki anomali ‘can acıtmaya’ başlıyor. İş bununla kalsa iyi, tam da ekim ayı sonundaki doğal gaz fiyat artışı kasım ayı fiyat artışlarını etkileyecek. Sırada elektrik fiyat artışları da olacak.
Kasım ayında doğal gaz fiyat artışı dışında, ekim ayında artan döviz kurundan gelecek yansımalar da olacak. Şimdiden, daha birkaç gün önce açıklanan Merkez Bankası’nın 2008 yılsonu için öngördüğü baz senaryodaki tahmini (yüzde 11.1) şaşacağa benziyor. Bugünkü ılımlı bir tahminle bile yılsonu enflasyonu yüzde 12.5’in altında görünmüyor.
Gıda enflasyonu konusunda son bir yılda özellikle yüksek artışa neden olan ‘işlenmiş gıda’ fiyatlarında ise olumlu katkı hâlâ ortada yok. Malum, uluslararası emtia piyasalarında tahıl fiyatları nisan ayına göre neredeyse yarı yarıya gerilemiş durumda. Örneğin buğdayda uluslararası borsalarda sadece ekim ayındaki düşüş yüzde 15 oranında gerçekleşti. Oysa başta bulgur olmak üzere bazı işlenmiş gıda ürünlerinde ölçülen fiyat seviyesi, rekor seviye olan nisan ayı fiyat seviyesinde. Uluslararası piyasalarda kayda değer düşüşler olurken, içeride işlenmiş gıda fiyatlarında gerileme olmamasını tabii ki temel nedenleri arasında döviz kurundaki yüzde 30’luk artış da var. Bu görünüm, fiyatlama davranışı açısından; döviz kuru artışının kalıcı olup olmayacağı konusundaki beklentinin, ‘kalıcı olacağı’ yönünde ağırlık kazandığı izlenimi yaratıyor. Diğer taraftan, ekonomi politikası yönsüzlüğünün de döviz kuru artışına ilave bir katkısının olduğu açık.
Ekim ayı fiyat artışlarına dönersek, TÜFE artışına katkı bakımından sıra dışı görünen unsur enerji kaynaklı fiyat artışlarıdır. Bunlar da, bu alandaki reformları yapmamanın ve biriken zararların küresel kriz dönemine kalması gibi bir ‘talihsizlik’ içeriyor. Enerji alanında şimdi uygulanan otomatik fiyatlama nedeniyle, kaçınılmaz olarak yapılan bu zamlar ister dar gelirli hane halkı açısından, isterse üretim alanındaki girişimciler açısından ‘can sıkıcı’ oluyor. Tabii genel enflasyon oranı ve beklentiler açısından da. Tüm bu ‘talihsizliğin’ ise Hükümetin son 6 yılda bu alanda yapması gereken reformlara gözünü kapayıp ertelemesinin bedeli olduğunu da anımsatmak isteriz.
Bu konuda tek sorumlu Hükümet olsa da; reformlar konusunda ısrarlı olmayan, ‘iyi günün Hükümet dostu’ özel sektörün de bu konuda sorumluluğunun olduğunu da unutmamak gerekiyor. 2002-2007 yılları arasında 5 yıl boyunca elektriğe zam yapılmaması gibi enerji subvansiyonları yapılırken, ‘bunların bedelinin nasıl ödeneceği’ gibi bir soruyu sormayan, enerjide arz artışı ile fiyat rekabeti yaratacak reformları ve adımları güçlü biçimde talep etmeyen özel sektör bunların bedelini krizde ödemeyecek mi?
Belki de, yapılmayan reformların bedelinin İşsizlik Sigortası Fonu’ndan ‘ödenmesi’
talep edilir kim bilir?
Ekim ayındaki fiyat endekslerindeki artış ‘mevsimsel ürün artışı’ diye açıklanarak geçiştirilebilir. Oysa ‘geçmişte yediğimiz hurmaların midemizi tırmalamaya’ başladığı gerçeği ile yüzleşiyoruz. Bundan sonrası da pek parlak görünmüyor. Reformsuz günlerin bedeli bugün ödeniyor. Ekim ayında yüzde 2.6’lık aylık tüketici enflasyonu gerçekten de oldukça yüksek bir artış demek. Buna katkı ise şöyle; gıda ve içecek fiyat artışının katkısı 1.1 puan, giyim ve ayakkabı fiyat artışının katkısı 0.68 puan, konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıt harcamalarındaki artışın katkısı 0.63, diğer kalemlerdeki artışların katkısı ise 0.17 puan oldu.
Gıda fiyatlarındaki artış mevsimsel ‘şablonun’ oldukça üzerinde bir artışı gösteriyor. Mevsimlik ürünlerdeki aylık artış yüzde 13, benzer ürünleri içerse de kategorik olarak ayrı bir alt kalem olan işlenmemiş gıda ürünlerindeki artış da yüzde 8’e yakın olmuş. Temel olarak domates, biber, patlıcan gibi ürünlerdeki artış etkili olmuş görünüyor. Giyim ve ayakkabı kesiminde fiyat hareketleri ise mevsimsel özellikler içeriyor. Sıra dışı olan ikinci unsur, konutta ısınma ve pişirme gibi işlevlere ilişkin enerji giderlerindeki artışlar. Kira artışı görece yavaşlayarak yıllık bazda giderek TÜFE artışına yaklaşırken, enerji fiyatlarındaki anomali ‘can acıtmaya’ başlıyor. İş bununla kalsa iyi, tam da ekim ayı sonundaki doğal gaz fiyat artışı kasım ayı fiyat artışlarını etkileyecek. Sırada elektrik fiyat artışları da olacak.
Kasım ayında doğal gaz fiyat artışı dışında, ekim ayında artan döviz kurundan gelecek yansımalar da olacak. Şimdiden, daha birkaç gün önce açıklanan Merkez Bankası’nın 2008 yılsonu için öngördüğü baz senaryodaki tahmini (yüzde 11.1) şaşacağa benziyor. Bugünkü ılımlı bir tahminle bile yılsonu enflasyonu yüzde 12.5’in altında görünmüyor.
Gıda enflasyonu konusunda son bir yılda özellikle yüksek artışa neden olan ‘işlenmiş gıda’ fiyatlarında ise olumlu katkı hâlâ ortada yok. Malum, uluslararası emtia piyasalarında tahıl fiyatları nisan ayına göre neredeyse yarı yarıya gerilemiş durumda. Örneğin buğdayda uluslararası borsalarda sadece ekim ayındaki düşüş yüzde 15 oranında gerçekleşti. Oysa başta bulgur olmak üzere bazı işlenmiş gıda ürünlerinde ölçülen fiyat seviyesi, rekor seviye olan nisan ayı fiyat seviyesinde. Uluslararası piyasalarda kayda değer düşüşler olurken, içeride işlenmiş gıda fiyatlarında gerileme olmamasını tabii ki temel nedenleri arasında döviz kurundaki yüzde 30’luk artış da var. Bu görünüm, fiyatlama davranışı açısından; döviz kuru artışının kalıcı olup olmayacağı konusundaki beklentinin, ‘kalıcı olacağı’ yönünde ağırlık kazandığı izlenimi yaratıyor. Diğer taraftan, ekonomi politikası yönsüzlüğünün de döviz kuru artışına ilave bir katkısının olduğu açık.
Ekim ayı fiyat artışlarına dönersek, TÜFE artışına katkı bakımından sıra dışı görünen unsur enerji kaynaklı fiyat artışlarıdır. Bunlar da, bu alandaki reformları yapmamanın ve biriken zararların küresel kriz dönemine kalması gibi bir ‘talihsizlik’ içeriyor. Enerji alanında şimdi uygulanan otomatik fiyatlama nedeniyle, kaçınılmaz olarak yapılan bu zamlar ister dar gelirli hane halkı açısından, isterse üretim alanındaki girişimciler açısından ‘can sıkıcı’ oluyor. Tabii genel enflasyon oranı ve beklentiler açısından da. Tüm bu ‘talihsizliğin’ ise Hükümetin son 6 yılda bu alanda yapması gereken reformlara gözünü kapayıp ertelemesinin bedeli olduğunu da anımsatmak isteriz.
Bu konuda tek sorumlu Hükümet olsa da; reformlar konusunda ısrarlı olmayan, ‘iyi günün Hükümet dostu’ özel sektörün de bu konuda sorumluluğunun olduğunu da unutmamak gerekiyor. 2002-2007 yılları arasında 5 yıl boyunca elektriğe zam yapılmaması gibi enerji subvansiyonları yapılırken, ‘bunların bedelinin nasıl ödeneceği’ gibi bir soruyu sormayan, enerjide arz artışı ile fiyat rekabeti yaratacak reformları ve adımları güçlü biçimde talep etmeyen özel sektör bunların bedelini krizde ödemeyecek mi?
Belki de, yapılmayan reformların bedelinin İşsizlik Sigortası Fonu’ndan ‘ödenmesi’
talep edilir kim bilir?
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomi Gündemi...
Kriz derinleştikçe örtüler kalkıyor
Avrupa Birliği’nde ortak bir fon oluşturup ortaya çıkan banka krizlerine müdahale etme, zor duruma düşen bankalara sermaye desteği sağlama düşüncesi, Almanya tarafından ‘püskürtüldü’. İster ABD’de şimdilik 700 milyar dolarlık çerçevesi olan paket olsun, isterse Avrupa Birliği’nde düşüncesi dile getirilen toplu kurtarma ya da ülkelerin tek tek kurtarma müdahaleleri olsun, bunların nihai olarak ‘faturası’ ülkelerin bütçelerine çıkacak.
Almanya’nın itirazının temeli de olasılıkla bu çerçeveye olsa gerek. Yani, krizde olan finansal kurumlara maddi boyutu olan her bir kamu müdahalesi bütçeden çıkacak; bütçe açıkları artacak, borç stokları şişecek. Bunun sonucu da uzun vadeli faizlerin artması demek. AB gibi 25 üyeli bir ülkede ‘ortak kurtarma fonu’ oluşturmak demek, büyükten küçüğe orantılı biçimde ulusal bütçelerden maddi katkı demek olacaktı. İşte bu nedenle, AB liderlerinin bir araya geldiği toplantıda, ortak kurtarma fonu değil, ‘her koyun kendi bacağından asılmalı’ yaklaşımı kabul gördü. Toplu kurtarma değil, ‘her ülke kendi krizine müdahale etsin’ ilkesi benimsendi. Çünkü hangi kurumda nasıl ve ne büyüklükte bir finansal risk olduğu bilinmediği gibi, kimin ne kadarlık bir kurtarma desteğine ihtiyacı olduğu da bilinemiyor. İşte İzlanda örneği ortada. Örtü kalkınca ortaya çıkıyor. ‘Ortak kurtarma fonu’ oluşturmaya kalktığınızda, temel ilke ‘büyük ülkeler, büyük katkı ödeyecek’ olacaktı.
AB’nin büyük ülkeleri Fransa ve Almanya, 2002-2006 arası dönemde bütçe açığında yüzde 3’lük sınırın üzerine çıkmışlar, daha sonra ise bu açık tam sınırda götürülmekte idi. Şimdi büyük bir olasılıkla bütçe açıkları, AB’nin Maastricht kriterleri içinde sayılan GSYH’nın en fazla yüzde 3’üne kadar olan sınırı aşacaktır. Son liderler toplantısında üzerinde anlaşmaya varılan en önemli gündem maddesi de bu oldu: Bu sınırın aşılması. AB içinde şimdiye değin çok dillendirilmeyen, ama en az ABD kadar derin niteliği olan finansal krizin üzerindeki ‘örtü’ kalkmıştır. AB içinde oluşturulması önerilen ‘ortak kurtarma fonunun’ kurulması halinde; bütçe kaygıları bir tarafa, olasılıkla bunun ‘krizin yaygın ve derin olduğu’ biçiminde bir algılama yaratılacağı da düşünülmüş olmalı.
Ne düşünülürse düşünülsün, ekonomik gündem kadar AB’nin yeni siyasal gündemi de finansal krizdir. Finansal krize karşı alınacak her önlem; ister mevduat garantisi olsun, ister sıkıntıda olan bankalara kamu kesimi tarafından sermaye desteği sağlanması olsun, bunlar ülkelerin iç kamuoylarında da tartışma konusu olacak. Özellikle de, bütçe kısıtları olan, Maastricht bütçe kriterini tutturmak için sıkıntıya giren ülkelerde. Öyle ya, çoğu ekonomik ve sosyal soruna bütçe kısıtlarını işaret ederek kaynak ayıramayan büyük AB ülkeleri, banka kurtarma adımları ile kamuoyunda şiddetli eleştirilerle karşı karşıya kalacak. Bu da siyasal platformda, AB üyesi 25 ülkenin kendi aralarındaki ilişkilerde, Türkiye gibi müzakere sürecinde olan ülkelerle olan ilişkilerde de bu krizin masada olacağını not etmek gerekiyor. ABD’de 2007 Şubat ayından bu yana aralıklarla ve farklı boyuttaki dalgalanmalarla süregelen finansal kriz şimdi ‘resmi olarak’ Avrupa bölgesinde. ‘Çökenin’ yerine, yeni bir küresel finansal mimari kurulacağı kesin. Kurulana kadar da, çok farklı boyutta gelişmelere tanık olacağımız da çok açık.
Avrupa Birliği’nde ortak bir fon oluşturup ortaya çıkan banka krizlerine müdahale etme, zor duruma düşen bankalara sermaye desteği sağlama düşüncesi, Almanya tarafından ‘püskürtüldü’. İster ABD’de şimdilik 700 milyar dolarlık çerçevesi olan paket olsun, isterse Avrupa Birliği’nde düşüncesi dile getirilen toplu kurtarma ya da ülkelerin tek tek kurtarma müdahaleleri olsun, bunların nihai olarak ‘faturası’ ülkelerin bütçelerine çıkacak.
Almanya’nın itirazının temeli de olasılıkla bu çerçeveye olsa gerek. Yani, krizde olan finansal kurumlara maddi boyutu olan her bir kamu müdahalesi bütçeden çıkacak; bütçe açıkları artacak, borç stokları şişecek. Bunun sonucu da uzun vadeli faizlerin artması demek. AB gibi 25 üyeli bir ülkede ‘ortak kurtarma fonu’ oluşturmak demek, büyükten küçüğe orantılı biçimde ulusal bütçelerden maddi katkı demek olacaktı. İşte bu nedenle, AB liderlerinin bir araya geldiği toplantıda, ortak kurtarma fonu değil, ‘her koyun kendi bacağından asılmalı’ yaklaşımı kabul gördü. Toplu kurtarma değil, ‘her ülke kendi krizine müdahale etsin’ ilkesi benimsendi. Çünkü hangi kurumda nasıl ve ne büyüklükte bir finansal risk olduğu bilinmediği gibi, kimin ne kadarlık bir kurtarma desteğine ihtiyacı olduğu da bilinemiyor. İşte İzlanda örneği ortada. Örtü kalkınca ortaya çıkıyor. ‘Ortak kurtarma fonu’ oluşturmaya kalktığınızda, temel ilke ‘büyük ülkeler, büyük katkı ödeyecek’ olacaktı.
AB’nin büyük ülkeleri Fransa ve Almanya, 2002-2006 arası dönemde bütçe açığında yüzde 3’lük sınırın üzerine çıkmışlar, daha sonra ise bu açık tam sınırda götürülmekte idi. Şimdi büyük bir olasılıkla bütçe açıkları, AB’nin Maastricht kriterleri içinde sayılan GSYH’nın en fazla yüzde 3’üne kadar olan sınırı aşacaktır. Son liderler toplantısında üzerinde anlaşmaya varılan en önemli gündem maddesi de bu oldu: Bu sınırın aşılması. AB içinde şimdiye değin çok dillendirilmeyen, ama en az ABD kadar derin niteliği olan finansal krizin üzerindeki ‘örtü’ kalkmıştır. AB içinde oluşturulması önerilen ‘ortak kurtarma fonunun’ kurulması halinde; bütçe kaygıları bir tarafa, olasılıkla bunun ‘krizin yaygın ve derin olduğu’ biçiminde bir algılama yaratılacağı da düşünülmüş olmalı.
Ne düşünülürse düşünülsün, ekonomik gündem kadar AB’nin yeni siyasal gündemi de finansal krizdir. Finansal krize karşı alınacak her önlem; ister mevduat garantisi olsun, ister sıkıntıda olan bankalara kamu kesimi tarafından sermaye desteği sağlanması olsun, bunlar ülkelerin iç kamuoylarında da tartışma konusu olacak. Özellikle de, bütçe kısıtları olan, Maastricht bütçe kriterini tutturmak için sıkıntıya giren ülkelerde. Öyle ya, çoğu ekonomik ve sosyal soruna bütçe kısıtlarını işaret ederek kaynak ayıramayan büyük AB ülkeleri, banka kurtarma adımları ile kamuoyunda şiddetli eleştirilerle karşı karşıya kalacak. Bu da siyasal platformda, AB üyesi 25 ülkenin kendi aralarındaki ilişkilerde, Türkiye gibi müzakere sürecinde olan ülkelerle olan ilişkilerde de bu krizin masada olacağını not etmek gerekiyor. ABD’de 2007 Şubat ayından bu yana aralıklarla ve farklı boyuttaki dalgalanmalarla süregelen finansal kriz şimdi ‘resmi olarak’ Avrupa bölgesinde. ‘Çökenin’ yerine, yeni bir küresel finansal mimari kurulacağı kesin. Kurulana kadar da, çok farklı boyutta gelişmelere tanık olacağımız da çok açık.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomi Gündemi...
[color=Red]Krize karşı ‘ilahi kalkanımız’ mı var?
ABD ve Avrupa Birliği’nde derinden hissedilen finansal krize karşı küresel işbirliği para politikası çerçevesinde sağlanabildi. Kurtarma paketleri ise her ülkenin ulusal politikası olarak kaldı. İlk adımlar da atıldı. Peki ya biz ne yapıyoruz? Yapmaktan öte, nasıl yaklaşıyoruz? Haydi son iki yıl bir tarafa, son bir yıl neyse, krizin en derin dip noktasında nasıl yaklaştığımız ürkütmüyor mu? Bakın son birkaç günde, krize yaklaşım konusunda Türkiye’de en üst seviyedeki görüntü şöyle: Birincisi, Cumhurbaşkanı Gül, olasılıkla NTV’deki Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz söyleşisinin yayınını gördükten sonra anımsamış olmalı, ‘krizde durum nedir?’
sorusunun yanıtını almak için Başkan Yılmaz’ı Köşk’e çağırmış. Çünkü yayından önce böyle bir görüşme programında yok. Görüşme daveti yayından sonra gelmiş. Bunun kamuoyu iletişimi dilinde mesajı; ‘bakın gelişmelerle ilgiliyim’. Ama neredeyse ikinci yılına giren ve ‘göstere göstere gelen’ bu sürecin sorulması için ‘çok geç kalınmadı mı?’ sorusu da bizim aklımıza takılmıyor değil! Peki, Başkan Yılmaz’la görüşen Cumhurbaşkanı, hükümetten bilgi istedi mi? “Hangi önlemleri aldınız?” diye sordu mu? Böyle bir şey varsa neden bu kamuoyu ile paylaşılmadı?
İkincisi de, Başbakan Erdoğan’ın önceki gün Çek Başbakanı ile yaptığı basın toplantısında “Ekonomideki küresel dalgalanma sürüyor. AB’yi de etkilemiş durumda. Türkiye’de de bugün piyasalar hareketli. Dolarda bir yükseliş var. Borsada düşüş var.
Bir önlem söz konusu olacak mı?” sorusuna karşılık olarak söylediklerinin özeti şu sözlerde; “piyasalarla ilgili zaten böyle bir etkilenmenin olacağı görünen bir gerçekti. Fakat bunun gelip geçici olduğu inancı bende mevcut.”
Bu görüntü, üst seviyede bile küresel krizi anlayamamış olduğumuzu, geçici olduğu ‘inancıyla’ günlerimizi geçirdiğimizi göstermiyor mu? Dünyanın dört bir köşesinde krize karşı önlemler alınırken, bizi koruyan bir ‘ilahi kalkan’ mı olduğu düşünülüyor? Yoksa aklımızda olan yerel seçimler mi?
Türkiye, son bir yıllık dönemi hiçbir ekonomik program ve reform takvimi hazırlamayarak boşa harcadı. 2001 Yılındaki reformları, bugün ‘hamdolsun’ diye anarak bizi ilelebet koruyacağını zannediyoruz. Gelin yeni baştan bu krizin Türkiye’yi nasıl etkileyeceğini adım adım ele alalım:
1. Finansal piyasalarda portföy yatırımları olan yatırımcıların varlık satışları yoluyla çıkmaya çalışmalarına tanık oluyoruz, olmaya da devam edeceğiz. Bunun anlamı, hisse senedi ve tahvil fiyatlarının düşmesi, döviz kurlarının artmasıdır. Bu hareket ‘oldu, geçti gitti’ denilebilecek bir kısa vadeye değil, orta vadeye uzanacaktır.
2. Finansal piyasalarda finansal kurumların sağlığına ilişkin kaygılar dışarıda geliştiği gibi olmayacaktır. Belki de kısa vadede en az kaygı duyulması gereken alan budur. Ancak ülkemizin dışarıdan sağladığı yabancı kaynak girişinde azalma, hâttâ çıkışa tanık olacağız. Kendi ülkesindeki şirketlere ya da bankalara kredi imkânı sağlama konusunda tereddütleri olan kreditör bankalar, ülkemizin bankalarına ve şirketlerine açtığı kredileri de kısacaktır. Bu da, ödemeler dengesi finansmanında sıkışıklık, daralma demek olacaktır. Bunun orta vadede nihai sonucu döviz kurunun yukarı doğru seyretmesidir.
Bu satırlarda bir yıl öncesinden vurgulayarak anımsattığımız
konu budur.
3. Portföy kanalı, kredi kanalı yanında ticaret kanalından gelecek etkiyle ihracat olanaklarımız azalacaktır. Resesyona girecek olan ABD ve Avrupa ekonomilerinden mallarımıza olan talep orta vadede azalacaktır. Ekonomi ticaret kanalından gelen bu etkiyle yavaşlayacaktır. İstihdam daralması söz konusu olacaktır. Yani işsizlik artışı ile
karşı karşıya kalacağız.
4. Portföy çıkışları, dış kredi olanaklarının azalması, ihracat olanaklarında azalma; tüketim ve yatırım harcamalarının azalması, reel sektör şirketlerinin sıkıntıya düşmesi demektir. Bu krizin Türkiye’ye getireceği sonuç ve bırakacağı iz, kayda değer ölçekte reel kesim şirketinin batması olacaktır.
Peki, böyle bir görünüm hükümet tarafından nasıl dikkate alınmaz?
Bunun yanıtının bizim anlamakta zorlandığımız kadar çetrefilli değil çok basit olduğu anlaşılıyor:
Hükümet bu krizi, iktidara geldiği 2002 yılından bu yana tanık olduğu 2004 ve 2006 yılındaki küçük çaplı uluslararası piyasa sarsıntılarından biri zannediyor olmalı!
Britanya’nın planı çalışır!
Küresel krizin bugün için bilebildiğimiz en derin noktasındayız. Finansal kurumların birbirlerine olan güveninin kalmadığı, sistemin ‘tutulduğu’ bir durumdayız. Bankacılık reel ekonominin ‘kalbi’ olarak tanımlanırsa böyle bir ‘tutulmanın’ devamında, tüm dünyada reel kesimin ciddi bir krizle karşı karşıya kalması söz konusu olacak. İşte önceki gün Britanya hükümeti tarafından açıklanan kurtarma planı, sorunun tanısının akılcı ve doğru yapıldığını, sonuçta da işleyecek biçimde tasarlanmış bir plan olarak görünüyor.
Planın açıklanmasından sonra borsaların düşmesine aldırmamak gerekiyor, bu planın işlemesi zaman içine yayılacak. Bizdeki gibi “bugün sünnet, yarın deniz” sonucu beklenmemeli. 50 milyar sterlin nakitle bankalara sermaye koymayı, 250 milyar sterlinlik garanti ile bankaların orta vadeli borçlanmalarına destek sağlamayı içeren bu kurtarma paketine, ayrıca Britanya Merkez Bankası tarafından sağlanan ilave 200 milyar sterlinlik likidite desteği de iliştirildi. Daha önce 90’lı yıllarda İskandinavya’daki bankacılık krizi sırasında bankalara kamu sermayesi konulmuş, bu da ‘İsveç Modeli’ olarak anılmıştı.
Bu kurtarma modeli, ABD’deki 700 milyar dolarlık paketin ‘ambalajı’ olarak sunulan ‘kötü varlıkların satın alınmasından’ çok daha sağlıklı çalışacak bir model. Olasılıkla ABD ve diğer Avrupa ülkeleri de çok kısa sürede bu modeli örnek alarak uygulamaya koyacaklar. Aslında ABD’de kabul edilen kurtarma paketinin bankalara kamu sermayesi konulmasına olanak tanıdığını anımsatalım.
Bir de dışarıda bu kurtarma paketleri gündemde iken, ülkemizdeki geçmiş krizlere ilişkin bir muhasebe de ister istemez yapılmalıdır. Britanya’nın tasarladığı modelin ülkemizde 2001 krizi sırasında tüm bankalara olmasa da bazı bankalara uygulanabileceği, toptan el koyma yerine düşük bir kamu sermayesi ilavesi ile bugün TMSF’nin üstlendiği zararlar ve ‘zarar taşıma’ maliyetinin çok daha düşük olabileceği olgusunu da iyi değerlendirmek gerekiyor.
‘İsveç Modeli’ nasıldı?
1990’lı yılların başında İsveç’te bankacılık krizi ortaya çıktığında hükümet bankalara sermaye koydu. Bunun boyutu GSYH’sının yüzde 4’ü kadar oldu. Hükümet mevduat ve banka hissedarları dışında tüm kreditörlerin olası zararlarına garanti sağlarken, bankalardan da yeniden sermayelendirme için hükümete başvuru yapmadan tüm zararları yazmaları istendi. Kötü varlıklar temizlendi. İyileşme sonrasında kamu hisseleri satıldı. Sonuçta maliyetin GSYH’nın yüzde 2’si seviyesinde kaldığı hesaplandı. Bazı hesaplara göre ise hükümetin kazançlı çıktığı bile iddia ediliyor. İsveç deneyimi, hükümet ve muhalefetin ortak hareket etmesi bakımından da iyi bir kriz yönetimi örneğidir
ABD ve Avrupa Birliği’nde derinden hissedilen finansal krize karşı küresel işbirliği para politikası çerçevesinde sağlanabildi. Kurtarma paketleri ise her ülkenin ulusal politikası olarak kaldı. İlk adımlar da atıldı. Peki ya biz ne yapıyoruz? Yapmaktan öte, nasıl yaklaşıyoruz? Haydi son iki yıl bir tarafa, son bir yıl neyse, krizin en derin dip noktasında nasıl yaklaştığımız ürkütmüyor mu? Bakın son birkaç günde, krize yaklaşım konusunda Türkiye’de en üst seviyedeki görüntü şöyle: Birincisi, Cumhurbaşkanı Gül, olasılıkla NTV’deki Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz söyleşisinin yayınını gördükten sonra anımsamış olmalı, ‘krizde durum nedir?’
sorusunun yanıtını almak için Başkan Yılmaz’ı Köşk’e çağırmış. Çünkü yayından önce böyle bir görüşme programında yok. Görüşme daveti yayından sonra gelmiş. Bunun kamuoyu iletişimi dilinde mesajı; ‘bakın gelişmelerle ilgiliyim’. Ama neredeyse ikinci yılına giren ve ‘göstere göstere gelen’ bu sürecin sorulması için ‘çok geç kalınmadı mı?’ sorusu da bizim aklımıza takılmıyor değil! Peki, Başkan Yılmaz’la görüşen Cumhurbaşkanı, hükümetten bilgi istedi mi? “Hangi önlemleri aldınız?” diye sordu mu? Böyle bir şey varsa neden bu kamuoyu ile paylaşılmadı?
İkincisi de, Başbakan Erdoğan’ın önceki gün Çek Başbakanı ile yaptığı basın toplantısında “Ekonomideki küresel dalgalanma sürüyor. AB’yi de etkilemiş durumda. Türkiye’de de bugün piyasalar hareketli. Dolarda bir yükseliş var. Borsada düşüş var.
Bir önlem söz konusu olacak mı?” sorusuna karşılık olarak söylediklerinin özeti şu sözlerde; “piyasalarla ilgili zaten böyle bir etkilenmenin olacağı görünen bir gerçekti. Fakat bunun gelip geçici olduğu inancı bende mevcut.”
Bu görüntü, üst seviyede bile küresel krizi anlayamamış olduğumuzu, geçici olduğu ‘inancıyla’ günlerimizi geçirdiğimizi göstermiyor mu? Dünyanın dört bir köşesinde krize karşı önlemler alınırken, bizi koruyan bir ‘ilahi kalkan’ mı olduğu düşünülüyor? Yoksa aklımızda olan yerel seçimler mi?
Türkiye, son bir yıllık dönemi hiçbir ekonomik program ve reform takvimi hazırlamayarak boşa harcadı. 2001 Yılındaki reformları, bugün ‘hamdolsun’ diye anarak bizi ilelebet koruyacağını zannediyoruz. Gelin yeni baştan bu krizin Türkiye’yi nasıl etkileyeceğini adım adım ele alalım:
1. Finansal piyasalarda portföy yatırımları olan yatırımcıların varlık satışları yoluyla çıkmaya çalışmalarına tanık oluyoruz, olmaya da devam edeceğiz. Bunun anlamı, hisse senedi ve tahvil fiyatlarının düşmesi, döviz kurlarının artmasıdır. Bu hareket ‘oldu, geçti gitti’ denilebilecek bir kısa vadeye değil, orta vadeye uzanacaktır.
2. Finansal piyasalarda finansal kurumların sağlığına ilişkin kaygılar dışarıda geliştiği gibi olmayacaktır. Belki de kısa vadede en az kaygı duyulması gereken alan budur. Ancak ülkemizin dışarıdan sağladığı yabancı kaynak girişinde azalma, hâttâ çıkışa tanık olacağız. Kendi ülkesindeki şirketlere ya da bankalara kredi imkânı sağlama konusunda tereddütleri olan kreditör bankalar, ülkemizin bankalarına ve şirketlerine açtığı kredileri de kısacaktır. Bu da, ödemeler dengesi finansmanında sıkışıklık, daralma demek olacaktır. Bunun orta vadede nihai sonucu döviz kurunun yukarı doğru seyretmesidir.
Bu satırlarda bir yıl öncesinden vurgulayarak anımsattığımız
konu budur.
3. Portföy kanalı, kredi kanalı yanında ticaret kanalından gelecek etkiyle ihracat olanaklarımız azalacaktır. Resesyona girecek olan ABD ve Avrupa ekonomilerinden mallarımıza olan talep orta vadede azalacaktır. Ekonomi ticaret kanalından gelen bu etkiyle yavaşlayacaktır. İstihdam daralması söz konusu olacaktır. Yani işsizlik artışı ile
karşı karşıya kalacağız.
4. Portföy çıkışları, dış kredi olanaklarının azalması, ihracat olanaklarında azalma; tüketim ve yatırım harcamalarının azalması, reel sektör şirketlerinin sıkıntıya düşmesi demektir. Bu krizin Türkiye’ye getireceği sonuç ve bırakacağı iz, kayda değer ölçekte reel kesim şirketinin batması olacaktır.
Peki, böyle bir görünüm hükümet tarafından nasıl dikkate alınmaz?
Bunun yanıtının bizim anlamakta zorlandığımız kadar çetrefilli değil çok basit olduğu anlaşılıyor:
Hükümet bu krizi, iktidara geldiği 2002 yılından bu yana tanık olduğu 2004 ve 2006 yılındaki küçük çaplı uluslararası piyasa sarsıntılarından biri zannediyor olmalı!
Britanya’nın planı çalışır!
Küresel krizin bugün için bilebildiğimiz en derin noktasındayız. Finansal kurumların birbirlerine olan güveninin kalmadığı, sistemin ‘tutulduğu’ bir durumdayız. Bankacılık reel ekonominin ‘kalbi’ olarak tanımlanırsa böyle bir ‘tutulmanın’ devamında, tüm dünyada reel kesimin ciddi bir krizle karşı karşıya kalması söz konusu olacak. İşte önceki gün Britanya hükümeti tarafından açıklanan kurtarma planı, sorunun tanısının akılcı ve doğru yapıldığını, sonuçta da işleyecek biçimde tasarlanmış bir plan olarak görünüyor.
Planın açıklanmasından sonra borsaların düşmesine aldırmamak gerekiyor, bu planın işlemesi zaman içine yayılacak. Bizdeki gibi “bugün sünnet, yarın deniz” sonucu beklenmemeli. 50 milyar sterlin nakitle bankalara sermaye koymayı, 250 milyar sterlinlik garanti ile bankaların orta vadeli borçlanmalarına destek sağlamayı içeren bu kurtarma paketine, ayrıca Britanya Merkez Bankası tarafından sağlanan ilave 200 milyar sterlinlik likidite desteği de iliştirildi. Daha önce 90’lı yıllarda İskandinavya’daki bankacılık krizi sırasında bankalara kamu sermayesi konulmuş, bu da ‘İsveç Modeli’ olarak anılmıştı.
Bu kurtarma modeli, ABD’deki 700 milyar dolarlık paketin ‘ambalajı’ olarak sunulan ‘kötü varlıkların satın alınmasından’ çok daha sağlıklı çalışacak bir model. Olasılıkla ABD ve diğer Avrupa ülkeleri de çok kısa sürede bu modeli örnek alarak uygulamaya koyacaklar. Aslında ABD’de kabul edilen kurtarma paketinin bankalara kamu sermayesi konulmasına olanak tanıdığını anımsatalım.
Bir de dışarıda bu kurtarma paketleri gündemde iken, ülkemizdeki geçmiş krizlere ilişkin bir muhasebe de ister istemez yapılmalıdır. Britanya’nın tasarladığı modelin ülkemizde 2001 krizi sırasında tüm bankalara olmasa da bazı bankalara uygulanabileceği, toptan el koyma yerine düşük bir kamu sermayesi ilavesi ile bugün TMSF’nin üstlendiği zararlar ve ‘zarar taşıma’ maliyetinin çok daha düşük olabileceği olgusunu da iyi değerlendirmek gerekiyor.
‘İsveç Modeli’ nasıldı?
1990’lı yılların başında İsveç’te bankacılık krizi ortaya çıktığında hükümet bankalara sermaye koydu. Bunun boyutu GSYH’sının yüzde 4’ü kadar oldu. Hükümet mevduat ve banka hissedarları dışında tüm kreditörlerin olası zararlarına garanti sağlarken, bankalardan da yeniden sermayelendirme için hükümete başvuru yapmadan tüm zararları yazmaları istendi. Kötü varlıklar temizlendi. İyileşme sonrasında kamu hisseleri satıldı. Sonuçta maliyetin GSYH’nın yüzde 2’si seviyesinde kaldığı hesaplandı. Bazı hesaplara göre ise hükümetin kazançlı çıktığı bile iddia ediliyor. İsveç deneyimi, hükümet ve muhalefetin ortak hareket etmesi bakımından da iyi bir kriz yönetimi örneğidir
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomi Gündemi...
IMF de kaynak arıyor!!!
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Dominique Strauss-Kahn, IMF'nin küresel ekonomik düzelmeye yardımcı olmada büyük bir rol oynaması için daha fazla kaynağa ihtiyacı olduğunu söyledi.
Strauss-Kahn, BBC'ye yaptığı açıklamada, “IMF'nin muhtemelen gelecek altı ayda en az 100 milyar dolarlık ek kaynağa ihtiyacı var” diye konuştu.
IMF'nin yakın gelecekte yeterli parası olmasına rağmen, muhtemelen daha fazlasına ihtiyacı bulunduğunu ifade eden Strauss-Kahn, “Ancak aynı zamanda sorunları olan ülkelerin sayısı önemli oranda arttı ve IMF'den destek istediler. Bu yüzden daha fazla kaynağa ihtiyacımız var” dedi.
Japonya'nın IMF'ye 100 milyar dolar taahhüt etmesini “önemli bir adım” olarak değerlendiren Strauss-Kahn, “IMF'nin şimdi bugün karşı karşıya olduğumuz sorunla ilgilenmek için yeteri kadar kaynağı var. Sorun şimdiden itibaren önümüzdeki altı ayda karşılaşacağımız problemi halledebilmek ve bütün devlet ve hükümet başkanlarının güçlü bir IMF'ye ihtiyaç bulunduğunun farkında olduklarını düşünüyorum” diye konuştu.
Strauss-Kahn, “düzenlemelerin sonuçlarından nüfusun en fazla zarar görebilecek bölümünü korumak için bazı sosyal güvenlik programları uygulama çabası içinde olacaklarını” da belirtti.
ABD ve Japonya gibi dünyanın bazı ülkelerinde faiz oranlarında önemli kesintilere gidildiğini, bunun dünyanın diğer yerlerinde de yapılabileceğini ifade eden Strauss-Kahn, Avrupa Merkez Bankası'nın (AMB) da faiz oranında yeni bir kesintiye gitmesi gerektiğini düşündüğünü söyledi.
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Dominique Strauss-Kahn, IMF'nin küresel ekonomik düzelmeye yardımcı olmada büyük bir rol oynaması için daha fazla kaynağa ihtiyacı olduğunu söyledi.
Strauss-Kahn, BBC'ye yaptığı açıklamada, “IMF'nin muhtemelen gelecek altı ayda en az 100 milyar dolarlık ek kaynağa ihtiyacı var” diye konuştu.
IMF'nin yakın gelecekte yeterli parası olmasına rağmen, muhtemelen daha fazlasına ihtiyacı bulunduğunu ifade eden Strauss-Kahn, “Ancak aynı zamanda sorunları olan ülkelerin sayısı önemli oranda arttı ve IMF'den destek istediler. Bu yüzden daha fazla kaynağa ihtiyacımız var” dedi.
Japonya'nın IMF'ye 100 milyar dolar taahhüt etmesini “önemli bir adım” olarak değerlendiren Strauss-Kahn, “IMF'nin şimdi bugün karşı karşıya olduğumuz sorunla ilgilenmek için yeteri kadar kaynağı var. Sorun şimdiden itibaren önümüzdeki altı ayda karşılaşacağımız problemi halledebilmek ve bütün devlet ve hükümet başkanlarının güçlü bir IMF'ye ihtiyaç bulunduğunun farkında olduklarını düşünüyorum” diye konuştu.
Strauss-Kahn, “düzenlemelerin sonuçlarından nüfusun en fazla zarar görebilecek bölümünü korumak için bazı sosyal güvenlik programları uygulama çabası içinde olacaklarını” da belirtti.
ABD ve Japonya gibi dünyanın bazı ülkelerinde faiz oranlarında önemli kesintilere gidildiğini, bunun dünyanın diğer yerlerinde de yapılabileceğini ifade eden Strauss-Kahn, Avrupa Merkez Bankası'nın (AMB) da faiz oranında yeni bir kesintiye gitmesi gerektiğini düşündüğünü söyledi.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Konuyu Okuyanlar: 2 Ziyaretçi