You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)

Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)

Posting Freak
Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)
Jamblichos

(Tahminen 270 - 330) Kendisinden kalan birkaç parça dokümanda onun felsefesinin tam anlamıyla hayalci birtakım görüşlere dayandığını görüyoruz. Bu dokümanlarda Jamblichos görülen şeylerden çok görülmeyen şeylerden meleklerden şeytanlardan daimonlardan... söz eder. Onun öğrencileri Jamblichos'a "Kutsal" unvanı vermiş ve hocalarına mucizeler yüklemiştir.

Sonraki gelişiminde Yeni Eflâtunculuk tümüyle efsaneye dönüşmüştür. Yani bu felsefe bir süre sonra çeşitli ulusların çeşitli zamanlarda inandıkları bir yığın efsane ile dolu olan bir ilahiyat olmuştur.

İlkçağın son döneminde bir dinsel kaynaşma yani çeşitli dinlerin birbiriyle kaynaşması olayı karakteristik bir görünüm kazanmıştır. Bu dönemde özellikle Romalılar şu ya da bu dindeki Tanrıların reel bir varlığa sahip olduklarına inanıyorlardı. Bu arada bu Tanrıların güçlü ya da güçsüz oldukları da benimseme görüyordu. O kadar ki bilinmeyen Tanrıların sayısının bilinen Tanrılardan fazla olduğu söyleniyordu.

Nitekim bu dönemde yazılmış olan bir Hıristiyan eserinden öğrendiğimize göre Atina'da bir tapınma yeri yapılmış ve üzerine de "Bilinmeyen Tanrı İçin" yazısı yazılmıştır. Bu dönemde Tanrıların bedenine inanıldığı için Tanrılara saygıda kusur olmasın diye bilinmeyen Tanrılara ayrılmış tapınakların yalnız Atina'da değil hemen her yerde kurulmuş olduğunu düşünebiliriz. Sayısız Tanrıları kapsayan bir Panteon'da ilahiyat biliminin oluşması doğaldır.

Bu dönemde ilahiyat için en temel ortam görevini Yeni Eflâtunculuk üstlenmiştir. Yeni Eflâtunculuğun kendisinin de sonunda bir ilahiyat şekline geldiğini biliyoruz. Tüm dinlerin birbiri içine girdiği İlkçağın son dönemi sayısız Tanrılardan oluşan Panteon'un başına en yüksek Tanrı olarak Yeni Eflâtunculuğun "Bir"ini. koymuştur.

Bu dönemin çok Tanrıcılık (politeizm) akımı yönünden dikkat çekici ismi imparator Julianus Apostata'dır. Konstantin M.S. 300 yıllarında Hıristiyanlığı resmen tanıdı. Fakat onun yeğeni ve de kendisine Roma tahtında halef olan Julianus can çekişen Roma dinini yeniden canlandırma girişiminde bulunmuştur.

Bunun için Hıristiyanlığın yayılmasına engel olmak istemiş bu yönde pekçok önlemlere başvurmuştur. Bu nedenle kendisine "apostata Murted" denilen Julianus teorik alanda Yeni Eflâtunculuk sistemine dayanır. Felsefi söylevlerinde Jullianus'u hocası Jamblikos'a bağlı bir öğrenci olarak görüyoruz onda da karışık bir teolojiye rastlıyoruz.

Yeni Eflâtunculuğa dayanarak Hıristiyanlığın karşısına çıkmak isteyen Roma dini başarısızlığa uğradı. Çünkü Yeni Eflâtunculuk daha çok bilginlere aydınlara seslenen bir dünya görüşü sunuyordu. Bu felsefe sistemi bir yandan kurgucu bir hayal gücünün öte yandan skolastik bir zekânın ürünüdür. Yani bu felsefe içinde; bir kavramlar sistemi bu kavramlar sistemi ile ilişkilendirilen ve hayalciliğin ürünü yapılan Tanrı kurguları yanyana bulunurlar.

Yeni Eflâtunculuğun son dönemlerinin dikkat çeken temsilcilerinden biri tam ve mükemmel matematikçi olan Proklos'tur.
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)
William James

Pragmatizmin kurucusu olan Amerikalı filozof. İrlanda asıllı zengin bir göçmen ailenin çocuğudur. Çocukluğu Avruğa'da seyahatlerde geçti. Önceleri düzenli bir öğrenim göremedi. Sonradan Harvard'da tıp ve tabiat bilimleri tahsili yaptı. 1869'da tıp doktoru 1885'de Harvard'a profesör oldu. Burada fizyoloji biyoloji felsefe ve psikoloji dersleri verdi. İlk önemli eseri Psikolojinin Prensipleri'dir (1890). Felsefi sistemin esaslarını Pragmatizim (1907) adlı kitabında ortaya koydu. Felsefi görüşü pratiklik faydalılık ve verimlilik kavramlarına dayanır.

James'e göre bilgi kişilik bilinç gerçek düşünce gibi şeyler faydalılık verimlilik pratiklik ölçüsüyle değerlendirilir. Mühim olan teori değil iş ve uygulamadır. Hayatta var olan uygulanabilen ve bir etki meydana getiren şey gerçektir. Zihnen ve soyut olarak ne kadar doğruu olur veya görünürse görünsün pratiği olmayan ve hayatta bir etki meydana getirmeyen şey ise bir değer ifade etmez ve gerçek de sayılmaz.

William James (1842-1910) hem gerçekçiliğin hem de pragmatizmin kurucusu sayılabilir. Dr. Whitehead'in son kitapları gerçekçilerin yöntemlerini uygulayarak az çok Bergsoncu denilebilecek bir ¤¤¤¤fiziğin savunmasını yapar. Birçok filozof epeyce bir mantık gösterisinden de kaçınmayarak Einstein'ın doktrinlerinin Kant'ın zaman ve uzayın öznel olduğu yolundaki kanısına bilimsel bir temel oluşturduğu görüşünü benimsemektedir. Görülüyor ki olgulardaki belirginlik mantıktaki belirginlik kadar net değildir. Bununla beraber mantıktaki belirginlik düşüncelerin sınıflandırılmasını olanaklı kılan bir çerçeve oluşturması açısından yarar sağlar.
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)
Karpokrates

(M.S. II. yüzyıl) Platoncu Yunan filozofu. İskenderiye'de dersler vermiş bir gnostik ilahiyatçı olan Karpokrates Platon'un Tanrı idea ve ruhlarla ilgili görüşlerini benimsedi. Sonradan bu fikirleri Hıristiyanlık ile garip bir şekilde bağdaştırdı. Ona göre dünya ilk saflıklarını kaybeden ve ebedi madde ile birleşmiş melekler tarafından yaratılmıştır. Dünyanın kendisi de mülkiyet evlilik siyaset ve din gibi yapma engellerle insanları bölmüş ve Tanrı ilkesinden kopmuştur. Bu bakımdan dünya kötüdür dolayısıyla yasalarda hiçe sayılmalıdır.

Karpokrates bu kurtuluşa Tanrıbilim vaya gnostik ile ulaşılabileceğini savunur. Pythagoras Platon Aristoteles bunu başarmışlardır. Yahudi İsa'nın da benimseyerek salık verdiği kurtuluş budur. Karpokrates'in çömezlerinin en ünlüsü oğlu Epiphanos'tur. Karpokrates taraftarları Akdeniz bölgelerine yayıldılar Pagan ayin usullerine Hıristiyan terminolojisini uyguladılar ve kendilerini büyücülüğe verdiler. Bazı metinlerden IV. yüzyıl'da Kyrenaik'de Karpokratesçi eğilimlerin var olduğu anlaşılmaktadır.
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)
KARNEADES:


Şüpheci çığır Arkesilaos’un Akademia başkanlığında yerine geçenlerden Kyreneli Kardeades’te (214-129) büyük bir ilerleme göstermiştir. O da Arkesilaos gibi başlıca Stoa ile tartışır.; Arkesilaos Zenon ile savaşmıştı Karneades is Khrysipppos ile savaşır. Karneades de başlıca eleştirmesini yine Stoalıların bu “ doğruluğun kriteriumu” kavramına kataleptik tasavvur anlayışına yönelmiştir. Ona göre doğru ve yanlış tasavvurları birbirinden ayırt edebilecek güvenilir bir ölçü bir belirti elimizde yok. Karneades Stoa’nın yalnız bu doğruluk anlayışını eleştirmekle kalmamış öğretinin bütününe karşı çıkmıştır. Şüpheciliğini Arkesilaos ile ölçüldüğünde çok daha ilke bakımından temellendirmiş olan Karneades için güvenilecek bir doğruluk ölçüsü yoktur çünkü bu ölçü ya duyu algılarında ya da düşünmede (akılda) aranabilir. Duyu algılarının hepsi relatiftir. Örneğin aynı kule uzaktan yuvarlak yakından dört köşe görünür aynı bir gemi üzerinde bulunana duruyor kıyıda bulunana yürüyor görünür; böylece her algının karşısına karşıtı çıkarılabilir. Düşünmenin (aklın) de güvenilir bir kaynak bir dayanak olmadığını göstermek için Karneades dialektik güçlükleri ele alıp Megaralıların ileri sürdükleri şaşırtıcı bozuk sonuç çıkarmaları (sophisma paralogisma) gösterir. Bu yüzden düşünce ile yapılan belirlemeler de algılarınkinden daha az relatif değiiler.

Stoalılarir önerme (axioma) ya doğrudur ya da yanlıştır diyorlardı. Buna karşı Karneades “yalancı sofismi” ile çıkar; bu önerme hem doğru hem yanlıştır. Bir Stoalı Karneades’ e “ Sen doğru bilinemez diyorsun ama hiç olmazsa bu ‘doğru bilinemez’ sözünün doğru ve bilinen bir şey olması gerekir” demiş. Buna karşılık Karneades kendi önermesinin de kural dışı kalamayacağını söylemiş: yani kendi savının da mutlak doğruluğu yok bu bakımdan ancak olasılı bir değeri var: bu da ancak sübjektif bir kanı. Burada Karneades’in olasılık öğretisiyle (probabilism) karşılaşmaktayız. Olasılık bilinemeyen doğru’nun bize kapalı olan doğru’nun bilgisinin yerine geçen şeydir ve pratik hayat için teorik temel budur. Bu anlayışa Karneades tasavvurda bir sübjektif bir de objektif yön ayırmakla varmıştır: Her tasavvur ilkin objenin bir bilgisi bir yansısıdır; ikinci olarak sübjektif bir şeydir süjenin bir durumudur. Objektif olarak tasavvur doğru ya da yanlış gerçek ya da gerçek değildir; sübjektif bakımdan da az ya da çok olasıdır yani bizde az ya da çok bir inanma yaratır bize dışarıdaki bir objeyi az ya da çok karşılıyor görünür. Bize doğruluğu olası görünen bir tasavvuru bu tasavvur başkalarıyla çelişik olmadıkça kabul eder ve ona uyarız. Yalnız bu kabulümüzün sadece sanı (doxa) olduğunu da bilmeliyizdir. Bundan dolayı şüpheci bir bilgenin özel belirtileri şunlar olabilir: Zekice bir ihtiyat her şeyi her yönünden görmeye çalışmak bilgimizin bilgimize güvenimizin sınırlarını açık olarak bilmek bütün olanakları hesaba katmak. Stoa felsefesinin bütününün eleştirmeden geçiren Karneades bu arada Stoa’nın teolojisini de ele alır. Karneades’e göre: Bir kere her ulusta tanrı inancının olduğu tanıtlanmış değildir; her insanda var deniyorsa buna karşı Tanrıtanımazların (atheist) bulunduğu gösterilebilir. Sonra: Stoalılar için bu dünya yetkindir dolayısıyla akıllı ve ruhludur; bu dünyada akıllı varlıklar var dolayısıyla dünyanın nedeni akıllıdır. Buna karşılık Karneades: Aynı kanıtlama yolu ile dünya için başka şeyler de söylenebilir; örneğin bu dünyayı kitara çalan varlıklar yaratmıştır dolayısıyla dünya da kitara çalıyor bu sonucu çıkarabiliriz diyor. Sonra: Yıldızlar hareket ediyor diye bundan onların canlı ve tanrısal oldukları sonucu da çıkarılamaz bu hareket pekala doğal bir biçimde de açıklanabilir. Karneades bir de Stoa’nın Tanrısal bir soluğun ( pneuma) bütün evrenin gelişmesini yönettiği ona biçim kazandırdığı düşüncesine şiddetle çatar. Evrenin gelişmesinin periodik olduğu düşüncesini de Karneades şöyle çürütüyor: Bir dönemin sonunda bütün varolanları kemirip bitiren ateşin artık kendisinin besleyecek bir şey kalmadığı için kendinin de sönmesi gerekir. Tanrının insanları koruyup kayırdığı onlarla ilgilendiği düşüncesi de Stoalıların doğru olamaz çünkü bunu yalanlayacak bir yığın örnek gösterilebilir; sözgelimi birçok iyi insanların hali hiç de parlak değil. Deniliyor ki kötü insanlar ama sonunda cezalarını buluyorlar; öyle de olsa tanrıların kötü insanları hiç yaratmamaları daha doğru olmaz mıydı? Aklın insanlara tanrıların en değerli armağanı olduğu söyleniyor: ama insanlar bu değerli armağanı ne kadar kötüye kullanıyorlar ve bu armağan ne de şüpheli şey! Stoalıların pek değer verdikleri kahinliği (mantike) de Karneades pek yersiz bulur: kahinlik ne ile ilgili? Duyuların objeleri ile mi? Burada duyu organlarına inanırız. Bilimin objeleri ile mi? Burada da uzmanlara –fizikçilere hekimlere tarihçilere –danışırız; güneşin yerden ne kadar büyük olduğunu bir geometrik şeklin niteliklerinin ne olduğunu her halde kahinden sormayız; ¤¤¤¤lerimizin ne olduğunu da filozoftan öğreniriz. Geriye sadece rastlantılı olanı bilmek kalıyor kahine ama rastlantılı olanı yani bir nedeni olmayan şeyi kahin nasıl bilebilir? Stoalıların astroloji’ye inanmalarını da Karneades şöyle eleştirir: Bu inanç doğru olsaydı aynı yıldız altında doğanların alınyazılarının bir olması tersine olarak da alınyazıları bir olanların (örneğin aynı savaşta ölenlerin) aynı yıldız altında doğmuş olmaları gerekirdi; oysa bu böyle değil. Karneades ruhun davranışlarında özgür olabildiği dış nedenlere bağlı olmadığı düşüncesindedir. Stoalıların dediği gibi her şey kader tarafından belirlenmiş olsaydı hiçbir şey elimizde olmazdı; bir takım şeyler elimizde olduğuna göre her şey kader tarafından belirlenmiş değildir.
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)
Gottfried Wilhelm Friedrich fon LEİBNİTZ:

Leibnitz bir filozof için bile sıradışı sayılabilecek çapta bir dahiydi. Ondan daha önce bulmuş olmasına karşın ondan bağımsız olarak kalkülüsü buldu ve yine Newton’dan önce yayımladı. Matematikçiler bugün Newton’un değil Leibnitz’in notasyonunu kullanmaktadırlar. Kinetik enerji kavramını da Leibniz buldu. Buluşunu yayımlamamakla birlikte matematik mantığını da yine Leibnitz buldu. Eğer yayımlamış olsaydı bu alan yarım yüzyıl daha ileride olurdu. Leibnitz bütün zamanların en büyük matematikçilerinden biri olmasının yanında en etkili olmuş filozoflardan biriydi. Leipzig Üniversitesi’nde görev yapan bir ahlak felsefesi profesörünün oğluydu. Henüz öğrenciyken 21’inde profesörlük teklifi alacak kadar göze batmıştı. Fakat bir hayat adamı olmak istediğinden bu öneriyi geri çevirdi. Meslek yaşamının büyük bölümünü bir saraylı diplomat kütüphaneci ve Hannover Düklerinin hizmetinde bir aile tarihçisi olarak geçirdi (Düklerden biri raslantı eseri İngiltere Kralı I. George oldu). Bütün bu sıfatlarla yolculuklara çıktı. Bu yolculuklar ve yayımlanmış yazıları (yaşlandığında ihmal edilmiş ve unutulmuş olsa da) Leibnitz’in herkesin tanıdığı hayranlık duyulan bir sima haline gelmesine neden oldu. Fakat bütün bu süreçte gizli gizli çalışan Leibniz yaşarken yayımlanmayacak eserler ortaya çıkardı. Yazarkenki düzensizliğini dokunaklı bir dille anlatır: “Bir şey yapıyorum sonra birkaç ay içinde neredeyse tamamen unutuyorum; ayıklamaya zaman bulamadığım sayfalar arasında kaybolduğumda her şeye yeniden başlamam gerekiyor”. 7
TEMEL AYRIM: Biri bize “kapı komşularım kızıl saçlı bir adamla onun şişman karısıdır” derse bu tamamen doğru olabileceği gibi aynı şekilde doğru da olmayabilir. Bunu kanıtlamanın tek kesin yolu yanda (sözgelimi siyah sarı saçlı ya da dazlak değil de) kızıl saçlı bir adamın yaşayıp yaşamadığını (sözgelimi zayıf bir eşin ya da eşsizliğin tersine) şişman bir karısı olup olmadığını ve yandaki evde sadece bu ikisinin oturup oturmadığını belirlemek için dikkatli bir araştırma yapmaktır. Fakat bize “yandaki komşum bekar ve şişman bir karısı var” denirse bu önermenin yanlış olduğunu ortalığı ayağa kaldırmaya gerek duymadan biliriz. Bunu kanıtlamak için araştırma yapmaya gerek yoktur; çünkü “bekar” evlenmemiş adam demektir; dolayısıyla yandaki komşu hem bekar hem de eşli olamaz. Bu önerme kendi içinde çelişkilidir o nedenle doğru olması olanaksızdır. Leibnitz bütün hakikatlerin mutlaka bu iki mantık türünden birine ait olduklarını ileri sürdü. Ya belli bir önermenin doğru ya da yanlış olduğunu bulmak için olguları incelememiz gerekir ya da önermenin kendi kullandığı terimlere göre doğru ya da yanlış olduğu durumlarda olguları incelemeden bir hükme varabiliriz. İkinci türdeki önermelerin doğruluğunu dışlarına bakmadan bizzat onları çözümlemek suretiyle belirleyebileceğimiz için felsefe tarihinde bu tür önermelere “analitik önerme” diğerine de “sentetik önerme” adı verilecektir. Bu iki terim bugün yaygın olarak kullanılmaktadır.

Matematik Mantık: Eğer yayımlasaydı matematik mantık üzerine yazdığı eserin önemi çok büyük olurdu; çünkü bu eser matematik mantığı yaklaşık yüzelli yıl önce Leibniz’in kurduğunun kanıtı olacaktı. Ancak Leibnitz’in bu alanın öncüsü olduğu Frege ile Russell’a kadar kabul edilmedi.
Bu ayrım üç yüz yıldır ince ince işlenerek geliştirildi ve Leibnitz ile Kant arasındaki dönemde ortaya çıkan ampirik felsefe geleneğinin daha sonra da Kant’ın felsefesinin merkezi haline geldi ve 20. yüzyılda da Mantıksal Pozitivizm’e temel oluşurdu. Hiç olmazsa bu ayrımı iyi anlayan bir felsefe öğrencisinin çabalarının boşa gitmemiş olduğu söylenir. Zamanla bütün mantığın ve matematiğin analitik önermelerden ampirik dünyayla ilgili bütün bilgilerimizden ampirik dünyayla ilgili bütün bilgilerimizin de sentetik önermelerden oluştuğu kabul edildi. Bu her iki tür bilginin tasarımlanma ve edinilme tarzını derinden etkiledi. Bu ayrımın aynı zamanda önemli olumsuz sonuçları da vardır. Analitik açıdan doğru olan bir önermenin reddedilmesi kendisiyle çelişir dolayısıyla doğru olması olanaksızdır. Oysa sentetik açıdan doğru olan bir önermenin reddedilmesi kendiyle çelişmez; o doğru da olabilecek ya da olmayabilecek bir başka sentetik önermedir. O yüzden birincisi olasısızdır ikincisiyse olası.
KALKÜLÜS: 1676’da Leibnitz Londra’yı ziyaret etti ve Isaac Newton’ın çevresinden matematikçilerle yaptığı tartışmalar daha sonra infinitesimal kalkülüsü kendisinin mi yoksa Newton’ın mı bulduğu konusunda bir çekişmenin doğmasına yol açtı. Leibnitz kendi sistemini 1684’te Newton ise (gerçi daha önceki çalışmalarıyla ilişkilendirmiş olsa da) 1687’de yayımladı. Royal Society 1711’de Newton’dan yana karar verdiyse de bu tartışma gerçek anlamda çözüme kavuşmadı.
Buradan hareketle Leibnitz modern felsefeye alternatif olası dünyalar kavramını soktu. İnsanın her elinde altı ya da üç parmağın bulunması tamamen olasılık dahilindedir; ancak aynı anda hem altı hem de üç parmağa sahip olabileceğimiz olası bir dünya yoktur. Dolayısıyla her ikisi de olası olmakla beraber bir olasılığın gerçekleşmesi diğerinin gerçekleşmesini önler. Bu bizi “uyumlu olasılık” –birbiriyle bağdaşmayan olasılıklara karşı bağdaşan olasılıklar –kavramına götürür. Bir dizi uyumlu olasılığın toplamı olası bir dünya oluşturur ve böyle sonsuz sayıda uyumlu olasılıklar dizisi vardır. Leibnitz Tanrı’nın (elbette olası olması şartıyla) bu dünyayı seçerek yarattığına fakat kusursuz bir varlık olarak en olası dünyayı yaratmayı seçtiğine inanmaktaydı. Özgür iradenin dolayısıyla zulmün ve kötülüğün de bulunduğu bir dünya özgür iradenin bulunmadığı bir dünyadan daha iyidir. Kusursuz bir varlık olan Tanrı’nın neden bunca kötülüğün olduğu bir dünya yarattığının açıklaması budur.

“Ruh Yok Edilemez Bir Evrenin Aynasıdır” GOTTFRIED WILHELM LEIBNİTZ

Kandid (1759) romanında Voltaire olası dünyaların en olası olanında her şeyin en olası olduğunu söyleyen budalaca iyimser filozof Pangloss karakterine benzettiği Leibniz’i alaya almıştır. Gerçekten nefis çizilmiş taklitlerin çoğunda olduğu gibi Kandid’de de Leibnitz’e hiç de adil davranılmamıştır; çünkü Leibnitz’in sözlerinin gerisinde ciddi bir noktanın bulunduğundan hiç bahsedilmemiştir.
YETERLİ NEDEN: Leibnitz’in felsefeye getirdiği bir başka düşünce “yeterli neden” ilkesi diye bilinir. Konu olan her şey için onun konu olmasının bir nedeni olmalıdır der Leibnitz. Eğer sözkonusu hakikat analitikse dışsal gerçekliğe başvurulmadan ister mantıksal ister matematiksel ister tümdengelimsel kanıtlamanın başka bir biçimiyle; ya da konu anlam içeriyorsa tanımlara; ya da bir oyunda veya adetleri olan bir uğraş alanında olduğu gibi bir kuralın yönettiği bir etkinlikse kurallara ya da adetlere başvurularak ispatlanabilir. Eğer hakikat olgusal bir durum içeren sentetik bir hakikatse bu durumda yeterli nedenler zorunlu sonucu bu özgül durumu yaratmak olan fiziksel nedenlerdir. Şimdi herhangi bir şeye uygun bir açıklama getirmek onun için geçerli olan yeterli nedeni ortaya koymak demektir. Dolayısıyla özgür bir durumda öncelikle onun hangi türden bir hakikat olduğunu belirtmemiz sonra bu tür bir hakikate uygun türden yeterli nedenin ne olabileceğini araştırmamız gerekir. Bu formülasyon araştırmacılara o zamandan beri kullandıkları bir yöntem ilkesi sundu.

Leibnitz pek çok bakımdan şaşırtıcı ölçüde modern bir düşünürdü. Önceki düşünürler maddeyi hareketsiz ve hareketi de bu hareketsiz maddenin bir tür itme sağlayarak neden olduğu bir şey olarak görürlerken Leibniz hareketi –ya da herhalükarda etkinliği veya etkinlik eğilimini –maddenin doğasına içkin bir şey olarak gördü. Aslında maddeyi nihai olarak oluşturan parçaların maddi değil etkinliğin maddi olmayan merkezleri olduğu kanısındaydı.
Bugün biz bütün maddenin enerjiye indirgenebilir olduğunu biliyoruz: Bu açıdan Leibnitz’in düşünceleri şaşırtıcı bir öncü niteliğe sahiptir. Fakat 17. yüzyılda insanlar etkinliğin maddi olmayan merkezlerinden söz ederken ellerindeki yegane sözcükler akıl tin ya da ruhla ilintiliydi. Bu da Leibniz’in kendini ifade ederken ne denli zorlandığını gösterir. Leibnitz maddeyi oluşturan etkinlik eğilimli noktaları boşluktaki noktaları dolduran bilinç noktaları olarak gördü. Bunlara “monad” adını verdi ve her şeyin bunlardan meydana geldiğine inandı. Bütün monadları kendi içlerinde boşluksuz olarak gördüyse de yelpazenin en alt ucunda inorganik maddeyi meydana getirenlerden her biri bir monad olan insan aklına daha sonra da yine bir monad olan Tanrı’ya kadar çok değişken yoğunluklarda olduklarını düşündü. Her monad gerçekliğin geri kalanıyla ilişkili bir bakış noktasıdır; her biri bir dünyadır. Bu açıdan monadlar etkileşmezler; örneğin insanların bilinci birbirine benzemez; Leibniz bizim için “penceresiz” der. Fakat Tanrı biz monadları aynı dünyada birlikte yaşamak üzere yaratmıştır; bu anlamda herkesin ve her şeyim birlikte var olabileceği şekilde bir uyum taktir etmiştir. Bu “önceden saptanmış uyum” ifadesi Leibniz’in sistemini anlatırken kullanılan en genel terim halini aldı. Leibnitz filozofların filozofu olarak tarif edilebilir. Eserlerinin çoğu eğitimsiz okurlar için fazla tekniktir; fakat diğer filozoflar üzerinde muazzam bir etki yaratmıştır.
Etik Görüşü: Herşeyin Tanrı tarafından önceden kurulmuş bir uyuma bağlı olduğu bu düzende özgürlüğe yer yok gibi görünmektedir. Leibniz’e göre bu evrende herşey mekanik bir zorunluluğa tabidir. İnsan da bu düzenin ayrılmaz bir parçasıdır. Onun mekanist doğa anlayışında insan başlangıçta ayarlanmış bir yaşamın kendini açığa vurmasından başka bir şey değildir. Öyleyse insan yaşamındaki her şey önceden belirlenmiştir. Determinist bir etik görüşü benimseyen Leibnitz için özgürlük insanın bu durumun yani söz konusu zorunluluğun bilincinde olmasından meydana gelir. Öte yandan Leibnitz’e göre insan için gerçek hayat akla dayanan entelektüel faaliyetle belirlenen bir hayattır. İnsan için gelişme bulanık ve belirsiz düşüncelerden doğru düşüncelere yükselme potansiyel güçleri gerçekleştirme anlamına gelir. İnsan güçlerini gerçekleştirdiği zaman varlıkların gerçekte niçin oldukları gibi olduklarını anlar. İnsan yaptığı şeyi niçin yapmakta olduğunu bilir. İnsan için özgürlüğün anlamı budur; özgürlük irade seçme özgürlüğü olmayıp insanın gelişmesi ve böylelikle kendisindeki ve evrendeki zorunluluğun tam olarak bilincinde olmasıdır. Temel erdem de bilgeliktir.

Ahmet Cevizci Paradigma Felsefe Sözlüğü
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)
John LOCKE:

İngiliz empirizminin kurucusu olan ünlü filozof. 1632-1704 yılları arasında yaşamış olan Locke'un temel eserleri An Essay concerning Human Understanding (İnsan Zihni Üzerine Bir Deneme) ve Two Treatises of Government (Yönetim üzerine İki Deneme)'dir.

Bilgi görüşleri: Empirist bir bilgi teorisinin temel ögretilerini yani zihinde doğuştan düşünceler bulunduğunu ve bilginin deneyimden üretildigi ilkelerini mekanik bir gerçeklik görüşüyle birleştiren John Locke modern felsefenin tavrına uygun olarak felsefesinde öncelikle bilgi konusunu ele almıştır. O insan bilgisinin sınırlarına ve kapsamına ilişkin araştırmasında insan zihninde idelerin nasıl ortaya çiktigini araştırır. İdelerle de Locke algı içeriklerini izlenimleri tasarımları düşünceleri kısacası bilincin tüm içeriklerini insanın kendisiyle ilgili olarak bilinçli olduğu herşeyi anlar. Ona göre insan bilgi sahibi olan bir varlıktır. Başka bir deyişle o insan bilgisini açıklanmak durumunda olmayan apaçık bir olgu olarak alır. Bilmek ise zihinde birtakım idelere sahip olmaktan başka bir şey değildir. Doğuştancılığa karşi çikan Locke insanın bilgiye temel olan malzemeyi sonradan deneyim yoluyla kazandığını söyler. Onun deyimiyle karanlık bir oda olan insan zihnine ışık getiren tek pencere deneyimdir. Bilginin kaynağı konusunda empirist olan Locke biri dış deneyim diğeri de iç deneyim olmak üzere iki tür tecrübe bulunduğunu söyler. Bunlardan birincisinde yani dış deneyimde insan beş duyu yoluyla dış dünyadaki şeyleri tecrübe eder; insan zihni Locke'a göre burada tümüyle alıcı olup pasif durumdadır. İkincisinde yani refleksiyon veya içebakışta ise insan varlığı kendi zihninde kendi iç dünyasında olup bitenleri tecrübe eder. İnsan zihnindeki tüm ideler işte bu iki kaynağın birinden ya da diğerinden gelir.
İnsan zihnindeki tüm ideler İngiliz empirizminin kurucusu olan Locke'a göre basit ideler ve kompleks ideler olmak üzere iki başlık altında toplanabilir. Bu ayırım Locke'a zihnin tümüyle pasif olduğu durumlarla aktif olduğu durumları birbirlerinden ayırma imkanı verdiği için önemli bir ayırımdır. Basit ideler dış dünyadaki cisimlerin ve onların niteliklerinin duyu-organlarımız üzerindeki etkisi sonucunda duyularımız aracılığıyla kazanılmış olan idelerdir. İnsan zihni bu basit ideleri birbirleriyle çesitli şekillerde birleştirdiği zaman kompleks idelere sahip olur. Locke'a göre insan zihni basit ideleri biriktirdikten sonra onları birbirlerinden ayırt eder birbiriyle karşilaştırır ve birbiriyle çesitli şekillerde birleştirir. Locke insanda yeni bir ide icad etme gücü olmasa bile insan zihninin kompleks ideleri meydana getirirken tümüyle aktif durumda bulunduğunu söyler. Ona göre basit ideler kompleks idelerden hem psikolojik ve hem de mantıksal bakımdan önce gelmek durumundadır. İnsan zihni Locke'a göre belli şekillerde faaliyet gösterir. İnsan zihninin bu faaliyetleri ise sırasıyla algı bellek ayırd etme ve karşilaştırma yetisi birleştirme ve soyutlamadır. Bu yetilerden en önemlilerinden olan birleştirme yetisi söz konusu olduğunda insan zihni sahip olduğu basit ideleri bir araya getirir ve bu ideleri birleştirerek kompleks ideler meydana getirir. Soyutlamada ise insan zihni genel kavramları gösteren genel sözcüklere yükselir. Varolan herşey Locke'a göre bireyseldir. Bununla birlikte insan varlığı çocukluktan yavaş yavaş çikarken insanlarda ve şeylerdeki ortak nitelikleri gözlemler. Locke bilginin söz konusu yetilerin algı yoluyla kazanılan basit ideleri işlemesinin sonucunda ortaya çiktigini savunur. Ve bilgi idelerin birbirleriyle olan bağlantısına ve uyuşmasına ya da birbirleriyle uyuşmayıp birbirlerini kabul etmemelerine ilişkin algıdan başka bir şey değildir. Locke'a göre ideler arasında dört tür bağıntı vardır ya da ideler birbirleriyle dört bakımdan uyuşur. 1 Özdeslik 2 İlişki 3 Birlikte varoluş ya da zorunlu bağıntı ve 4 Gerçek varoluş.

Dine Dair Görüşleri: Dinle bağlamında Locke Hıristiyanlığın ahlaki boyutunu vurgulamaya özel bir önem atfeder ve kutsal kitapta bulunan ahlak kurallarının aklın keşfettiği kurallarla tam bir ahenk içinde olduğunu belirtir. Akılla inanç arasındaki ilişkiler üzerinde de duran filozof hem akıl ve hem de vahiy yoluyla keşfedilen hakikatler bulunduğunu öne sürerken akılla çelisen hakikatler söz konusu olduğunda bu doğruların onların kaynağında vahyin bulunduğu söylense bile hiçbir şekilde kabul edilmemesi gerektiğini savunur. Buna karşin akılla ne örtüsen ne de çakisan hakikatlere gelince Locke bunların gerçek dinin özünü meydana getirdiğini öne sürer. Fakat Locke aklın burada bile vazgeçilmez bir rol oynadığını vurgular: Akıl bir şeyin vahiy olup olmadığına karar vermeli ve vahyi ifade eden sözcüklerin anlamlarını incelemelidir. Ona göre akıl her konuda nihai yargıç ve yolgösterici olmalıdır. O Hıristiyanlığın özünde pek az temel ve onsuz olunamaz inanç parçası bulunduğunu söylerken mezhepler arasındaki çatismalara şiddetle karşi çikmis ve dini hoşgörüyü engelleyecek hiçbir şey bulunmadığını belirtmiştir. Bu bağlamda ona göre dinin görevi insan ruhunu günahtan kötülüklerden; hükümetin görevi ise bireyin yaşam özgürlük ve mülkiyet haklarını korumaktır.

Siyaset Felsefesi: Locke siyaset felsefesi alanındaki görüşleri bakımından da önemli bir filozoftur. O mutlakiyetçiliğe şiddetle karşi çiktigi ve güçler ayrılığını hararetle savunduğu için liberalizmin kurucusu olarak görülmektedir. Meşruti bir monarşiden yana olan ve toplumun bir sözleşme temeline dayanması gerektiğini savunan Locke insanların hukuğun veya iktidarın sağladığı avantajlardan yoksun olarak birlikte yaşadıkları hipotetik bir doğa hali düşüncesinden yola çikmistir. Böyle bir doğa halinin dezavantajları insanların hukuğun ve devletin yönetimi altına girmeleri için bileyerek ve isteyerek bir sözleşme yapmalarını fazlasıyla haklı kılar. Toplumsal sözleşmenin amacı düzeni ve yasayı ihdas etmek doğa halinin belirsizliklerini ortadan kaldırmak ve bireyin haklarını koruyacak kurumları yaratmaktır.
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)
Lukianos

(M.S. 125- 192) Yunan filozofu ve belagatçisi. İlk olarak öğrenimini tamamlamak için İonia okullarına gitti. Gezgin sofistlere duyduğu yakınlık yüzünden konferanslar vererek çeşitli ülkeleri gezdi. 161'e doğru yeniden Doğuya dönerek önce İonia'da sonra Antakya ile Samosata'da kaldı (163). Bir yıl sonra Atina'ya gitti ve orada yirmi yıl kaldı. Hayatının son yıllarında yeniden gezici sofistliğe başladı sonra Mısır'da yüksek memur olmak için sofistliği bıraktı ve orada öldü.

Lukianos imzasını taşıyan ¤¤¤¤en iki eser ve bir de taşlamalar derlemesi vardır. Bu eserlerin bir kısmının gerçekliği tartışma götürür. Lukianos önce bir süre belagat kitapları yazdı. Bunun yanında felsefi ahlaki eserler ve hicivli taşlamalar yazdı. Bu çok zengin ve çok çeşitli eserlerinde Lukianos değişik üsluplar kullandı çağının bütün fikirlerini didikledi gelenekleri ve ön yargıları alaya aldı. Böylece hiciv diyalogu türünü yarattı ve tam anlamıyla Atinalılara özgü olan arı bir üslup içinde zekası ve atılganlığıyla bu diyalogu geliştirdi.
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.