You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)

Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)

Posting Freak
Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)
FRİEDRİCH AUGUST VON HAYEK



1899-1992 yılları arasında yaşamış Avusturya doğumlu İngiliz iktisatçısı ve filozofu. Temelde ya da öncelikle bir iktisatçı olarak tanınan Hayek’in temel eserleri Road ta Serfdam [Köleliğe Giden Yol] The Pure Theory of Capital [Saf Sermaye Teorisi] The Constitution of Liberty [Özgürlüğün Anayasası] Law Legislation and Liberty [Yasa Yasama ve Özgürlük]’dir.

İktisat alanındaki veriminden ötürü Nobel Ödülüne layık görülen Hayek’in iktisatçılığının ardalanında önemli felsefi vukufların olduğu söylenir. Söz konusu vukufların temelinde ise epistemolojik birtakım kavrayışlar yer almaktadır. Ona göre insan bilgisi sınırlı olup akıl her zaman birtakım engellerle karşı karşıya kalır. Bu sınırlamalar büyük bir toplumun yapısı araştırılıp işleyişi incelenmeye ve doğru tahmin edilmeye kalkışıldığı zaman sadece toplumun karmaşıklığından dolayı değil fakat insanın toplumsal ve iktisadi davranışı bilmede söz konusu olan genel güçlükler dolayısıyla da belirgin ve hayli keskin bir hal olur. Bununla birlikte milyonlarca bireysel faile dağılan bilgi kendiliğinden gelişen gelenek ve alışkanlıklarda yoğunlaştığı için özetlenip serbest pazarın işleyişinden çıkartılabilir. Hayek’in epistemolojisi işte bu durumun bir sonucu olarak onu akılcı reformistler karşısında kurumsal ve etik muhafazakarlığın müdahale ekonomisinin karşısında da serbest pazarın savunucusu olmaya sevk etmiştir. Onun muhafazakar görüşüne göre devletin serbest piyasadaki kontrolü veya serbest piyasadaki müdahalesi enflasyon işsizlik durgunluk ve çöküntü gibi iktisadi hastalıkların yalnızca daha da artmasına yol açar. Nitekim o parça parça gerçekleştirilen ılımlı reformların ve devlet müdahalelerinin kaçınılmaz olarak Hitler gibi diktatörlere kapı açan ulusal yıkımlarla sonuçlanacağını tekrar tekrar ifade etmiştir.
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)
Martin Heidegger:


(1889-1976) Felsefe tarihinin yatağını değiştirme amacı güden düşünceleriyle XX. yüzyıl Eelsefesine damgasını vurmuş kimi felsefe çevrelerinde "varoluşçuluk"un kurucularından sayılan Alman fılozof. Başyapıtı sayılan Varlık i!e Zaman (Sein und Zeit) henüz 192Tde yayımlanmış olmasına karşın Heidegger bütün yaşamı boyunca daha pek çok önemli yapıt vermiştir. Bu yazı üretkenliğinin altında hiç kuşkusuz Heidegger'in çeşitli üniversitelerde yaptığı konuşmaların verdiği derslerin başli başına bir kitap değeri taşıyor olmasının çok önemli bir payı vardır. 1933 ile 1934 yıllarında Hitler rejimine verdiği destek nedeniyle pek çok eleştiriye maruz kalan Heidegger sonradan verdiği desteği temellendirmeye çalışmış; dönemin atmosferinin gerçek sorumlu olduğunu belirtmekle birlikte özellikle Hitler'in ülkülerini desteklemek amacıyla yaptığı rektörlük konuşmasının ("Alman Üniversitesi' nin Kendini Doğrulamasi “yanlişliğını üstü örtük bir biçimde de olsa kabullenmiştir. Bir bütün olarak Heidegger 'in düşünceleri görüngübilimden yorumbilgisine yapısökümden yazın kuramına insanbilimden tanrıbilime çok geniş bir alanda çok geniş yankılar uyandırmıştır ve uyandırmayı da sürdürmektedir. Heidegger 'in çoğu yerde izlemesi son derece güç diliyle (kendine özgü Almancası ile Yunancasından kendine özgü bir sözcükbilgisi türetmiş; her biri "çetrefıl" yüzlerce yeni kavram üretmiştir) ortaya koyduğu felsefeyi özetlemek bu düşüncelerin doğasıyla çelişkili bir durum oluşturmaktadır. Yine de düşüncelerine şöyle bir bakıldığında Heidegger 'in en genel anlamda "varlık" denilen şeyin ne olduğunu açıklıkla ortaya koymak istediği açıktır. Nitekim başyapıtı Varlık ile Zaman da bütünüyle varlığın anlaşılmasına yönelik olarak yazılmış bir kitaptır. Söz konusu yapıtında ortaya konan felsefeye Heidegger genelde varlığın anlamını açıklığa kavuşturma amacı doğrultusunda insan varlığını (Dasein) dizgeli bir .biçimde bütün yönleriyle olduğu gibi kavramayı amaçlayan "temel varlıkbilgisi" adını vermektedir. Ne var ki başta tasarlandığının tersine kitabın yalnızca yansını oluşturan bölümleri yazılmıştır. Heidegger'in uğradığı dönüşüm ya da geçirdiği dönemeç (Kehre) nedeniyle kitabın geri kalan yarısı için öngörülen izlence büyük ölçüde başkalaşıma uğrayarak ilerleyen yıllarla birlikte dizgeli olmayan bir biçimde ele alınmıştır. Heidegger varlık (varolan herhangi bir şey) ile varlığın Varlığı arasında çok önemli bir ayrım yaparak işe koyulur. "Varlıkbilgisel ayrım" diye adlandırdığı bu ayrımın bir tarafında yer alan "varlığın Varlığı" ile Heidegger insanın deneyimlerinde varlığın bulunuşuna anlam kazandıranı anlamaktadır. Heidegger 'in hep büyük harfle yazma gereği duyduğu Varlık bir varlığı varlık yapan onun nasıl öyle olduğunu tanımlayan hep olduğu gibi olmasını sağlayandır. Bu bağlamda insanın varlık olmaktalığını öteki varlıklardan ayıran varlık olmaktalığına değgin varoluşsal farkındalığıdır. Heidegger Batı felsefesinin genelde varlığın anlamını ve özelde de insan tekinin varlığının doğasını baştan beri yanlış kavramış olduğu inancındadır. Kendi bakış açısına göre bu iki şey iç içe geçmiş derecede birbiriyle bağlantılıdır. İnsan olmak buna göre olmakta olanın varlığını ortaya sererek anlamaktır. Dolayısıyla insan varlığının doğru ya da yanliş anlaşılması son çözümlemede başka her şeyin varliğının doğru ya da yanliş anlaşılması anlamına gelmektedir. Heidegger 'in "Dasein" diye adlandırdığı "insan varliğı" bu bağlamda geleneksel Eelsefenin söz- dağarağına yer etmiş kimi teknik terimlerle anlamlamayacak bir şeye karsılık gelmektedir. "Dasein" geleneksel felsefelerde temellendirilmeye çalışıldığı gibi ne bilinçtir ne öznelliktir ne de ussallik. "Dasein" kendine özgü bir varlik türü oluşuyla (her insan tekinin olduğu üzere) hem kendisini hem de öteki bütün varlikların varliğını açığa vurmaktadır. Heidegger bu özel varlığın varlığını "varoluş" olarak nitelendirerek "Dasein" diye adlandırdığı bu insan varlığının en belirgin niteliği olarak "zamansal" oluşunu öne çıkarmaktadır. Burada zamansal oluştan anlaşılması gereken saatte içerimlenen "kronolojik" zamansallik olmayıp doğrudan varoluşun kendine özgü yaşamasının zamansallığıdır. Son çözümlemede varoluş ile aynı anlama gelen insan varlığı öteki varlıklar arasında bir varlık olarak bu dünyada durağan bir biçimde ya da tamamlanarak son halini almış biçimde varolan bir şey değildir. Tersine insan olmak demek Heidegger'e göre olanaklar içinde geleceğe yansıtılmış bir biçimde kişinin oluşmasıyla kişinin oluş içinde olmasıyla eşdeğerdir. Bundan daha da önemlisi Heidegger bu oluş sürecinin seçime konu olmayıp doğrudan zorunlu olduğunu söylemektedir. Dasein'ın kendi olanaklarında içerimlenen ufku önünde her zaman için geleceğe yönelmiş olduğunu söyleyen Heidegger Dasein'ın zamansallığının bir başka yere değil doğrudan doğruya kendi ölümüne doğru yönelmiş olduğunu belirtmektedir. Bir başka deyişle insan varlığının varoluş sürecindeki enson olanağı yaşamındaki bütün olanakların hepsini birden sona erdiren olanak "ölüm"dür. İnsan varlikları özünde sonludur ve zorunlu olarak ölümlüdür; dolayısıyla da kişinin oluş sürecindeki farkındalığı ölüm beklentisi içinde olmasından öte bir şey değildir. Nitekim Heidegger bu ölümlü oluşu "ölüme doğru olmakta olan varlik" diye adlandırmışar. Bu anlamda oluş içinde olunduğunu bilmek daha açıkçası ölümlü olunduğunu bilerek geleneksel felsefenin diliyle söylenecek olursa kişinin kendini bilmesine karılık gelmektedir. Ne var ki Heidegger 'e göre insanın varlığının sonlu oluşuna kendi ölümüne doğgin varoluşuna değgin farkındaliğı çoğunluk gündelik yaşam içinde karşılaşacağı şeyler içinde yitirilmekte; dolayısıyla da böylesine önemli bir varoluş gerçeğinin unutulması gibi son derece kabul edilemez bir durum doğmaktadır. Heidegger' in "bırakılmışlik" (Verlassenheit) ya da "fırlatılmışlik" (Geworfenheit) adını verdiği bu durum gerçek anlamda şeylerle karşılaşmayı olanakli kılan oluşun da bütünüyle unutulmasına yol açmaktadır. Heidegger böyle bir firlatılmışlik içinde insan varlığının unuttuğu sonluluğunu ona yeniden anımsatacak olanın kendisini ancak birtakım temel yaşantı biçimlerin- de açığa vurduğunu savunmaktadır. Bu en temel yaşantı biçimlerinin başında "içdaralması" "kaygı" "kuşku" ve "merak" gelmektedir. Söz konusu yaşantıların hepsinin de insanın buradalığının burada olmama zemini üstüne kurulduğunu göstermesi bakımından uyuyan "Dasein" üzerinde "ayıltıcı" bir etkisi vardır. Heidegger bu ayıltıcı etkiyi betimlemek amacıyla çoğunluk şiirsel bir dil söylemi içinde yarattığı özel eğretilemelere başvurma gereği duymuştur. Sözgelimi kaygıyı "vicdanın çağrısı" eğretilemesiyle anlamlandırma yoluna gitmiştir. Ancak burada "vicdan" ile denmek istenen geleneksel felsefede anlaşıldığı biçimiyle ahlâksal bir yeti olmaktan çok uyuklayan varlığın uyanmakta oluşunu yani sonluluğunu anımsamaya başlayışıdır. Söz konusu vicdan çağrısı insan varlığının suçluluğunu anlayıp kabullenmesine yönelik bir çağrıdır aynı zamanda. Bu çağrıyı yanıtlamak Heidegger'e göre kişinin sonluluğunu seçmekle seçmemek arasında yaşanan bir çatışkı olarak yaşanır. Yani kişi çağrıyı olurlayarak sonlu olduğunu seçebileceği gibi kendisine gönderilen bu çağrıyı olumsuzlayarak ya da göz ardı ederek sonlu olduğu gerçeğini çağrıyla bir dahaki yüzleşmesine değin erteleyebilir de. Burada seçilen ya da ertelenen Heidegger'e göre uyumayı sürdürmek ile ayılmayı istemek arasında verilecek bir varoluş kararıdır. Böyle bir durum karşısında insan varlığının ağrıyı yanıtlaması kendi özünü gerçekleştirmesi böylelikle de "sahicilik" (Eigentlichkeit) yaşanasına geçmesi anlamına gelirken çağrının duymazdan gelinerek yanıtsız bırakılması sahici olmayan bir yaşana durumunda kalınarak sahici olmayan bir kendini anlamayla varolmak demektir. Heidegger Varlık ile Zaman 'da şeylerin insan varlığına neden anlamlı bir biçimde sunuldukları yanında şeylerin insan varliğına sunulma biçimlerini de ayrıntılı bir biçimde incelemektedir. Buna göre insanın kendine yeter görüldüğü kuramsal "ben" tasarımına dayalı insan varlığı kuramlarının tersine Heidegger insan varlığını hiçbir içkinlik varsayımında bulunmaksızın hep toplumsal etkileşim ile pratik ilgilerce belirlenen "dışarısı" olarak kavramaktadır. Heidegger bu varoluş gerçeğinin en temel kanıtı olarak insanın her zaman için verili bir dizi ilişki ve ilgi içinde varolmasını göstermektedir. Bütün bu ilgi ve ilişkiler alanını "dünyâ' diye adlandırmasına karşın burada Heidegger'in dünyadan anladığı kesinlikle belli varlıkların uzam ile zaman içinde varolduğu güneş sisteminde yer alan "yeryüzü" gezegeni değildir. Dünya daha çok bütün insan olanaklarının düzene konduğu dinamik bir ilişkiler evrenine karşılık gelir. Dünya'da insan varlığının ilişkide bulunduğu şeylere anlam ve önem kazandırılması söz konusudur. Tıpkı sanatçının dünyası ressamın dünyası ya da filozofun dünyası gibi deyişlerle parmak basıldığı üzere dünya anlam ve önem kazandırma yoluyla her anlamda yaratılan bir şeydir. Heidegger için insan çoğunluk birbiriyle örtüşen bu türden pek çok dünya içerisinde aynı anda yaşamaktadır. Ama bu dünyaların özünü oluşturan Heidegger'in kendi deyişiyle "bütün bu dünyaların dünyaliklarını" belirleyen insan ilgileri bağlamında şeyler üzerine kunılan olanakli anlamlandırmalardır. Heidegger bu düşüncelerini Sanat Yapıtının Kökeni nde (Der Ursprung des Kunstwerkes 1960) Van Gogh 'un "Köylü Ayakkabıları" adli portresine ilişkin yaptığı açımlamalarla ayrıntılı bir biçimde dile getirmiştir. Buna göre köylü ayakkabılarında o ayakkabıları giyen köylünün bütün bir dünyası açıklıkla gözler önüne serilmektedir.

Heidegger'e göre burada kendisini gösteren dünya doğrudan Varlığın kendisini göstermesi olarak anlaşılmalıdır. Buna karşı Heidegger in- san varliklarına en yakın olan dünyayı "gündelik yaşam dünyası" diye adlandırmaktadır. Bu dünyanın en belirgin özetliği insanın yaşamsal gereklerini yerine getirmek amacıyla oluşturulmuş bir dünya olmasıdır. Sözgelimi barınmak için bir ev yapma amacı böyle bir yaşamsal gereğin sonucudur. Bu anlamda gündelik yaşam dünyasının anlamlandırımı birtakım araç-gereçlerin belli amaçlar doğrultusunda doğrudan ya da dolaylı olarak kullanılmasıyla kendisini gösteren yararlardan doğmaktadır. Heidegger 'in düşüncelerinin önemli bir başka boyutunu da varlık ile dil arasında kurduğu özsel bağlantının temellendirilmesi oluşturmaktadır. Geleneksel felsefede hep yapılageldiği üzere dil ile varlik arasında öncelik sonralik ilişkisi doğrultusunda anlaşılması gereken bir ayrılık olmadığını savunan Heidegger en iyi anlamını "Dil varliğın evidir" tümcesinde bulan ve dile hak ettiği saygınliğı yeniden vermeyi amaçlayan bir felsefe anlayışı geliştirmiştir. Varlığın ancak dilde kavranabileceğini ancak dilde dile getirilebileceğini ileri süren bu görüş daha sonra Heidegger in en önemli öğrencisi sayılan Gadamer tarafından "Anlaşılabilecek tek varlık vardır o da dil" biçiminde yeniden dillendirilmiştir. Nitekim Heidegger dil ile anlama görüngüleri üzerine dile getirdiği düşünceleriyle yakın dönem çağdaş felsefenin gözde akımı yorumbilgisinin son biçimini almasına büyük katkılarda bulunmuştur. Heidegger bu bağlamda hemen bütün düşüncelerini pratik deneyimler dünyasının varlıkların varlığının kavranmasına beşik oluşturduğu savı üstünden dile getirmektedir. Anlamanın her zaman için birtakım ilişkilere değgin bir farkındalık gerektirdiğini savunan Heidegger insan varlıklarının daha en başta şeylerin varlığına yönelik kuram öncesi ya da varlik- bilgisi öncesi bir anlamaları olduğunu belirtmektedir. Yorumbilgici anlama buna göre bütün yönleriyle dünyada olmaktalığı insanın olanaklar içerisine bırakılmışlığını ve bu bırakılmışlık içindeki yapıp etmelerini anlama çabasıdır. Bu anlamda "özne-yüklem" çatısı ile kurulan gidimli usyürütmenin tersine varlıkların varliğını yani varlığın kendini açığa vurma biçimlerini anlamanın en temel yoludur. Bu noktada Heidegger Eski Yunanca'daki aletheia sözcüğünün sunduğu çokanlamlılık olanaklarından hareketle "doğruluk"ya da "hakikat"in örtüsü kaldırılarak görülebilen bir şey olduğunu ileri sürer. Doğruluk insan anlaması önünde çelişik bir durum sergilemektedir. Doğruluğun bir yandan kendini açığa vururken öbür yandan kendini gizliyor oluşu açıkça gidimli usyürütme yoluyla kavranamazlığının kanıtıdır. Özellikle son dönemlerinde Heidegger felsefenin geleceği yolunda şiirsel düşünmenin gücünü öne çıkarmış başta Georg Trakl ile Hölderlin 'in şiirleri olmak üzere şiir dilinin çok büyük olanaklar sunduğu düşüncesiyle çeşitli şairlerin şiirlerine getirdiği yorumlarla düşünme yolunu seçmiştir. Bunun en belirgin örneğini Dil Yolunda (Unterwegs zur Sprache 1959) başlıklı kitabında görmek olanaklıdır. Heidegger neredeyse kitabın bütününde Trakl'ın "Tin gariptir şu yeıyüzünde" dizesine dayanarak insan varlığının dünyada olmaktalığını ne anlama geldiğini açık kılmaya çalışmaktadır. Heidegger’in kendine özgü düşünceleri kendinden sonra gelen düşünürler üzerinde çok önemli etkilerde bulunmuş olmakla birlikte "gizemciliği" özellikle Soktates öncesi fılozoflar bağlamında kendisini gösteren "geçmiş özlemciliği" en önemlisi de siyasal bakımdan tutucu içerimleri bulunan varlık anlayışı büyük eleştiriler almıştır. Üretkenlik konusunda sınır tanımayan Heidegger'in başyapıtı Varlık ile Zaman dışında öteki önemli yapıtları şunlardır: Rickert ile Husserl 'in öğrencisi olduğu yılların hemen ardından doktora tezi olarak sunduğu ve Husserl 'in görüngübiliminden açık izler taşıyan ilk yapıtı Die Lehıe wom Urteil im Prychologirmus Ein krisisch-poritiver Beitrag zur L.ogik (Ruhbilimde Yargı Öğretisi: Mantığa Eleştirel- Olumlu Bir Katkı 1914) Kant und das Pmblem der¤¤¤¤physik (Kant ve ¤¤¤¤fizik Sorunu 1929) ; Wast ist ¤¤¤¤physikl (¤¤¤¤fızik Nedir? 1929) Wom Wesen des Grundes (Temellendirmenin Neliği Üzerine 1929) Hölderin und dıu Weren der Dichtung (Hölderlin ve Şiirin Neliği 1936) Platons Lehre von der Wabreit (Platon'un Doğruluk Öğretisi 1942) Brief über den Humanismus (İnsancılik Üzerine Mektup 1947) Holzwege (Ormanyolu 1950) Die Technik und die Kehız (Teknik ve Dönüş 1950) Einführırng in die ¤¤¤¤physik (¤¤¤¤fiziğe Giriş 1953); Wast Beisst Denken (Düşünmek Ne Demektir? 1954) Was ist das die Philasophie (Nedir bu Felsefe? 1956) Der Satz wom GrıındTemellendirme Ilkesi 1957) Identitüt and Differenz(Özdeşlik ve Ayrım t 957) Nietzsche Kants These über dar Sein (Kant'ın Varlik Üstüne Savı 1962).
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)
[COLOR="Yellow"]HERAKLEITOS:


Parmenides'in durağan ve değişmez varlığına karşi niteliksel değişme olarak oluşun gerçekliğini öne süren Yunan filozofu. Bilgi bakımından empirik ya da duyusal bilgiye hiç değer vermeyen Herakleitos gözlerin ve kulakların kötü tanıklar olduğunu öne sürerek rasyonalizmin savunuculuğunu yapmıştır. Çok şey bilmeye ansiklopedik bir bilgiye karşi çikan filozof çok şey bilmenin akıllı olmayı ögretmedigini söylemiştir. Siyasi alanda demokrasi karşitı eğilimlerini çogunluk geniş halk yığınlarına karşi duyduğu nefretle birleştiren ve 'bir kişinin yetkin biriyse eğer kendisi için on bin kişiden daha değerli olduğunu' söyleyen Herakleitos'un ¤¤¤¤fiziğinin en önemli tezi hiç kuşku yok ki çatisma ve savaşin herşeyin babası olduğu düşüncesidir. Ona göre karşitların savaşi varlık ya da oluşun tek ve en önemli koşuludur. Zira bu savaş olmasaydı hiçbir şey varolmayacaktı. Bundan dolayı varlıkların doğuş ya da varlığa gelişi birbirlerine karşit olan ve dolayısıyla birbirlerini varlıkta tutan karşitların çatismasina bağlıdır. Onun varlık ögretisinin ikinci tezi ise herşeyin birliğini ortaya koyar. Birlik tıpkı İyonyalı düşünürlerde olduğu gibi evrenin ilk maddesinden evrendeki herşeyin kendisinden doğduğu maddi tözden meydana gelir. Bu birliği ateşte bulan Herakleitos'a göre ateş örnegin yoğunlaştığı zaman nemli hale gelir ve basınç altında suya dönüşür. Su donduğu zaman ise toprak olup çikar. Onun ilk madde olarak ateşi seçmesi daha çok ondaki oluşu değişme ve birlikten çokluga geçiş sürecini en iyi yakarak ve yıkarak yaşayan ateş ifade ettiği için önem taşir.
Herakleitos birliğin olduğu kadar çoklugun da hakkını veren bir filozoftur. Başka bir deyişle o monist bir filozof olduğu kadar aynı zamanda bir çokluk filozofudur. Onun çokluk filozofu olmasını mümkün kılan şey ise oluşu ön plana çikartmis olmasıdır. Herakleitos'a göre çokluk ya da karşitlar olmaksızın varlık ya da oluş olamaz. O bir yandan da çoklugun birliğe dayandığını söylemiştir. Bundan dolayı çokluk olmadan birlik birlik olmadan da çokluk olamaz. Evren aynı zamanda hem bir ve hem de çoktur; bu da oluşla ifade edilir. Herakleitos birlikten çokluga geçiş ve oluş sürecini ateşle ve dolayısıyla akış düşüncesiyle ifade etmiştir. Bu onun varlık görüşünün üçüncü temel tezini meydana getirmektedir. Şeylerin sürekli akışı herşeyin akmakta oluşu evrenle ilgili en önemli doğrudur. Ona göre evrende kalıcılık ve durağanlık yoktur; herşey değişmekte yakarak yıkarak yaşamaktadır. Herakleitos kendisinden önceki filozofların boşu boşuna evrende kalıcılık ve süreklilik aradıklarını oysa evrende kalıcılık bulunmayıp mutlak bir değişmenin söz konusu olduğunu öne sürmüştür. Nehir akıp gittiği için o aynı nehre iki kez giremeyeceğimizi belirtir. Evrende hiçbir nesne nesnelerin hiçbir özelligi yoktur ki değişmeden aynı kalsın. Herşey bir başka şeyin yıkımı ve ölümü sayesinde varlığa gelmekte ve daha sonra yok olup gitmektedir. Evrendeki tüm ögeler arasında sürekli bir çatisma ve savaş hali vardır ve değişmeyen tek şey bu değişme halinin sonucu olan kozmik denge durumudur.
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)
Homeros

M.Ö. 8. yüzyılda İzmir'de veya Sakız Adası'nda yaşadığı sanılan Homeros Yunan duygu ve düşüncesinin ilk ürünleri olan İlyada ve Odysseia adlı destanların derleyicisidir. Troya Savaşı'na ilişkin söylenceleri toplayan İlyada'da eski Yunanlıların gelenek ve görenekleri dini ve felsefi inançları ve Çanakkale'nin tarihi coğrafyası hakkında önemli bilgiler vardır.

Konusu kuruluşu ve anlatım yöntemleri bakımından İlyada'dan farklı olan Odysseia'da ise Troya'nın yıkılışından sonra yurdu İthake'ye dönmek üzere yola çıkan Akha önderlerinden Odysseus'un 10 yıl süren yolculuğu sırasında başından geçen olaylar anlatılır. Bu destanda da aynı türden bilgilere rastlamak mümkündür.

M.Ö. 4. yüzyılda Atina'da yazıya aktarılan Homeros Destanlarındaki dini anlayış Atinalılar tarafından aynen benimsenmiş ve İlyada ve Odysseia Yunan eğitiminin temeline yerleştirilmiştir. Bunların Yunan toplumundaki işlevi M.Ö. 4. yüzyılda Platon'un Devleti'nde eleştirilinceye dek hiç sorgulanmamıştır.
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)
LUC IRİGARAY



Çağdaş Fransız feminist düşünür. Parlern ‘est pas jamais neutre [Asla Yansız Olmayan Konuşma] La ¤¤¤e linguistique [Linguistik Cinsiyeti ¤¤¤es et Geneologies [Cinsiyetler ve Soy kütükleri] Je tu nous: Pour une Culture de la Diffarance [B]en Sen Biz: Bir Farklılık Kültürüne Doğru].

Felsefeye psikiyatri ya da psikoloji alanından gelen Irigaray çağın önemli kadın düşünürlerinin başında gelir. Derrida’nın ¤¤¤¤fiziğin zorunlu kıldığı bastırma ve marjinalleştirmelere dair açıklamasından ilham alan Irigaray tüm dikkatini kültür tarafından baskı altına alınana yöneltmiştir. O nitekim kadının gerek ¤¤¤¤fizik ya da felsefede ve gerekse de kültürde dışlanmış olduğunu öne sürer. Kadın Batı ‘nın kültürel imarjinerinde var değildir. Batı kültürü Freud’un Totem ve Tabu’sunun baba katlinden çok daha eski olan bir ana katli üzerine inşa edilmiştir. (Eudipus ve Electra kompleksleri)

Buna göre Irigaray öncelikle felsefe tarihinde unutulmuş olan kadını arar. O bu bağlamda görme duyusundan nesne bilgisinden uzaklaşan ve özü varlığın formu gerçekliğin ölçüsü yapan Platon’dan başlayarak günümüze kadar olan bütün bir Batı felsefesi geleneğini eleştirir. Irigaray bununla da kalmayıp dildeki cinsel yönelimleri araştırmıştır. Kadının fallik olan dilde temsil edilmediğini öne süren filozofa göre iletişimde bulunmak ve başkalarıyla ilişki kurabilmek yani sosyal olabilmek için kadınlar ya erkeklerin dilini konuşmak ya da kendi dillerini yaratmak zorundadırlar. Geleneğin kendisini eksik bir Gestalt erkek öznenin uçuk akıldışı hiçbir zaman tam olamayan bir yansıması olarak gördüğünü söylediği kadının dilde temsil edilmediğini tekrar tekrar ifade eden Irigaray özgül kadınca söylemin eski/yeni sözlerini egemen düzenin çeşitli şekillerde yıkıldığı köşe taşlarına yerleştirmeye çalışmıştır. Buna göre o kadın cinsel organının biçimiyle ilgili bambaşka yapılar ortaya atarak psikanalizin fallüsüyle alay etmiş erkek düşüncesinin kadın için aynada oluşturduğu imgeyi parçalamaya veya boşaltmaya kalkışmıştır.

Irigaray aynı şeyin kadının sosyal statüsü için de geçerli olduğunu dile getirdikten sonra kadının erkeğin erkeğin de kadının yerinde hiçbir zaman olamayacağı bir farklılık etiği geliştirmiştir. Bir cinsel farklılık etiğinin kadın jeneolojileriyle olan bağlarını yeniden kurması gerektiğini savunan Irigaray’a göre kadının jeneolojisini yeniden inşa etmek veya canlandırmak bastırılmış kadını desteklemek ona bir ifade imkanı kazandırmak kendine özgü kültürünü iade etmektir. O kadınların son yıllarda kazandıkları hakların büyük bir bölümünün onların erkek postuna bürünmelerine izin veren haklar olduğunu iddia eder. Ona göre eşit haklara sahip olma ve hukuk düzeninin tarafsız olduğu mitosuna karşı farklılık ilk olarak haklarda kadınlar için ayrılık yapılmasıyla aşikar hale getirilmelidir. Zira bu durumda yapılan klasik hukukun erkek damgalı şekli karşısında kadınları eşitliğe zorlamak olacaktır. İkinci olarak da cinslerin hukukta ilk kez kendilerini göstermeleri gerekmektedir.
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)
İbn-i SİNÂ:[/color]


(980 - 1037)

Ailesi Belh'ten gelerek Buhara'ya yerleşmişti. İbn Sinâ babası Abdullah maliyeye ait bir görevle Afşan'dayken orada doğdu. Olağanüstü bir zekâ sahibi olduğu için daha 10 yaşındayken Kur‘an-ı Kerim'i ezberledi. 18 yaşında çağının bütün ilimlerini öğrendi. 57 yaşındayken Hemedan'da öldüğü zaman 150'den fazla eser bıraktı. Eserleri Latince’ye ve Almanca’ya çevrilmiş tıp kimya ve felsefe alanında Avrupa’ya ışık vermiştir. Onu Latinler “Avicenna” adıyla anarlar ve eski Yunan bilgi ve felsefesinin aktarıcısı olarak görürler.

İbn Sinâ daha çocukluğunda çevresini hayrete düşüren bir zekâ ve hafıza örneği göstermiştir. Küçük yaşta çağının bütün ilimlerini öğrenmişti. Gündüz ve gece okumakla vakit geçirir mum ışığında saatlerce çoğu zaman sabahlara kadar çalışırdı. Pek az uyurdu.

Buhara Emiri Nuh İbni Mansur’u ağır bir hastalıktan kurtardı ve bu yüzden de Samanoğulları sarayının kütüphanesinde çalışma iznini aldı. Bu sayede pek çok eseri elinin altında bulduğu için vaktini kitap okumak ve yazmakla geçirdi. Hükümdar öldüğü zaman o henüz yirmi yaşındaydı ve Buhârâ'dan ayrılarak Harzem'e gitti: EI-Birûni gibi büyük bir şöhret ve değerin onun çalışkanlığına bilgisine değer vermesi kendisini yanına kabul etmesi beraber çalışması hakkında kıskançlığa yol açtı. Bu yüzden takibata bile uğradı. Harzem'de barınamayarak yeniden yollara düştü. Şehirden şehre dolaşarak nihayet Hemedan'a kadar geldi ve orada kalmaya karar verdi.

İbni Sinâ çoğu fizik astronomi ve felsefeyle ilgili olarak 150 civarında eser yazmıştı. Farsça olan birkaçı dışında bunların hepsi Arapça'dır. Çünkü o devirde ilim eserlerini Arap diliyle yazmak âdetti. Arapça'ya bu bakımdan değer verilirdi. Bilhassa tıp ilmine dair araştırmaları son derece orijinal ve doğrudur. Bu yüzden doğu ve batı hekimliğine kelimenin tam anlamıyla 600 yıl hükmetmiştir.

Eserleri Batı dillerine Latince yoluyla çevrilerek Avicenna diye şöhrete ulaşan İbn Sinâ yanlış olarak bir süre Avrupa'da İranlı hekim ve filozof olarak tanınmıştır. Bunun da sebebi eserlerini Türkçe yazmamış olmasındandır... Bununla beraber batılılar da kendisini Hâkim-i Tıb yani hekimlerin piri ve hükümdarı olarak kabul etmişlerdir. 16 yaşındayken pratik hekimliğe başlayan İbn Sinâ resmi saray doktorluğu da yapmıştır.

Matematik astronomi geometri alanlarında geniş araştırmaları vardır. İbni Sinâ tıp araştırmaları yaparken bazı hastalıkların bulaşmasında göze görünmeyen birtakım yaratıkların etkisi olduğunu yani mikropların varlığını sezmiş ve bu bilinmeyen mahluklardan eserlerinde sık sık bahsetmiştir. Mikroskobun henüz bilinmediği bir devirde böyle bir yargıya varmak çok ilginçtir.

Şifa adlı eseri bir felsefe ansiklopedisidir. Diğer eserlerine gelince bunlar arasında en tanınmış olanlarından: el-Kanun fi’t-Tıb isimli kitabı tamamen bir tıp ansiklopedisidir. Necât ve İşârât adlı kitapları ve Aristo’nun felsefesini anlatan yirmi ciltlik Kitâbü’l-İnsâf’ı başta gelen eserlerindendir.İbn Sinâ kimya alanında da çalıştı ve önemli keşiflerde bulundu. Bu hususta Berthelet kimya ilminin bugünkü hale gelmesinde İbn Sinâ’nın büyük yardımı olduğunu söyler.Bu çalışmaları ve etkileriyle İbn Sinâ Doğu ve Batı kültürünü geliştiren büyük bilginlerden biri oldu. Bütün bunlardan başka İbn Sinâ çok güzel şiirler yazdı. Hatta Türkçe olarak yazmış olduğu şiirler de vardır.

İbn Sinâ 1037 tarihinde Hemedan’da mide hastalığından öldü.
İbn Sinâ’nın asıl büyüklüğü doktorluğundadır. Şifâ adındaki 18 ciltlik ansiklopedisi ismine rağmen tıptan çok matematik fizik ¤¤¤¤fizik teoloji ekonomi siyaset ve musiki konularını içine alır. Onun tıp şaheseri kısaca Kanûn diye bilinen el-Kanûn Fi’t-Tıb adlı büyük kitabıdır. Eser fizyoloji hıfzıssıhha tedavi ve farmakoloji bahislerine ayrılmıştır. Konular dikkatle incelendiğinde İbn Sinâ’nın bugünkü tıp için bile geçerli olan pek çok ileri görüşleri bulunduğunu; mesela mikroskop olmadığı halde hastalıkların ‘mikrop’ mefhumuna benzer yaratıklarca meydana getirildiğini sezebildiğini görürüz.
İbn Sinâ’nın Kanûn adlı eseri XII. yüzyılda Latince’ye çevrildi ve Batı tıp aleminde bir patlama tesiri yaptı. Roma’nın Galen’i de Er Razi’de ilimde eriştikleri tahtlarından indirildiler ve çağın Fransa’sının en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Lauvain Üniversiteleri’nin temel kitabı Kanûn oldu. Durum XVII. yüzyılın ortalarına kadar böyle devam etti ve İbn Sinâ 700 yıl Avrupa’nın tıp hocası oldu. Altı yüzyıl önce Paris Tıp Fakültesi’nin kütüphanesinde bulunan 9 ana kitabın en başında İbn Sinâ’nın Kanûn’u yer almıştır.

Bugün hala Paris Üniversitesi’nin tıp fakültesi öğrencileri St. Germain Bulvarı yanındaki büyük konferans salonunda toplandıklarında iki kişinin duvara asılı büyük boy portresiyle karşılaşırlar. Bu iki portre İbn Sinâ ve er-Razi’ye aittir.

Aristotelesçi felsefe anlayışını İslam düşüncesine göre yorumlayarak yaymaya çalışmış görgücü-usçu bir yöntemin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Buhara yakınlarında Hormisen'de doğdu 21 Haziran 1037'de Hemedan'da öldü. Gerçek adı Ebu'l-Ali el-Hüseyin Abdullah İbn Sinâ'dır. Babası Belh'ten göçerek Buhara'ya yerleşmiş Samanoğulları hükümdarlarından II.Nuh döneminde sarayla ilişki kurmuş yüksek görevler almış olan Abdullah adlı birisidir. İbn Sinâ önce babasından sonra çağın önde gelen bilginlerinden Natili ve İsmail Zahid'den mantık matematik gökbilim öğrenimi gördü. Bir süre tıpla ilgilendi özellikle hastalıkların ortaya çıkış ve yayılış nedenlerini araştırdı sağıltımla uğraştı. Bu alandaki başarısı nedeniyle II. Nuh'un özel hekimi olarak görevlendirildi onu sağlığa kavuşturunca dönemin önde gelen tıp bilginlerinden biri olarak önem kazandı.

İbn Sinâ'nın felsefeye karşı ilgisi deney bilimleriyle başlamış Aristoteles ve Yeni-Platoncu görüşleri incelemekle gelişmiştir. İslam ve Yunan filozoflarının görüşlerini yorumlayan ve eleştiren İbn Sinâ'nın ele aldığı sorunlar genellikle Aristoteles ve Farabi'nin düşünceleriyle bağımlıdır. Bunlar da bilgi mantık evren (fizik) ruhbilim ¤¤¤¤fizik ahlak tanrıbilim ve bilimlerin sınıflandırılmasıdır. Belli bir düşünce dizgesine göre yapılan bu düzenlemede her sorun bağımsız olarak ele alınıp çözümüne çalışılır.

Bilgi sezgi ile kazanılan kesin ilkelere göre sonuçlama yoluyla sağlanır. Bu nedenle bilginin gerçek kaynağı sezgidir. Bilginin oluşmasında deneyin de etkisi vardır ancak bu etki usun genel geçerlik taşıyan kurallarına uygundur. Ona göre "bütün bilgi türleri usa uygun biçimlerden oluşur." Bilginin kesinliği ve doğruluğu usun genel kurallarıyla olan uygunluğuna bağlıdır. Us kuralları insanın anlığında doğuştan bulunan değişmez ve genel geçerlik taşıyan ilkelerdir. Sonradan duyularla kazanılan bilgi için de bu kurallara uygunluk geçerlidir. Deney verileri us ilkelerine göre yeni bir işlemden geçirilerek biçimlenir onların bundan öte bir önem ve anlamı yoktur. Çelişmezlik özdeşlik ve öteki varlık ilkeleri usta bulunur deneyden gelmez.

İbn Sinâ'ya göre varlık tasarlamakla bağlantılıdır. Bütün düşünülenler vardır ve var olanlar tasarlanabilen düşünülür biçimlerdir (makuller). Bu nedenle düşünmekle var olmak özdeştir. Atomcu görüşün ileri sürdüğü nitelikte bir boşluk yoktur. Uzay ise bir nesnenin kapladığı yerin iç yüzüdür. Varlık kavramı altında toplanan bütün nesnelerin değişmeyen sınır ve niteliklerini koruyan belli bir yeri vardır. Devinme bir nesnenin uzayda eyleme geçişidir.
Mantık insanı gerçeklere ulaştırmaz yalnız birtakım yanılmalardan korur. Düşünme yetisi gerçeği kavramak için mantıktan geçici bir araç olarak yararlanır. Düşünme eyleminin sağlıklı olması için mantık ilkeler ve kurallar koyabilir anlıkta bulunan ve bilinen bilgilerden yola çıkarak bilinmeyenleri saptama olanağı sağlar. Bu özelliği nedeniyle mantık düşünmenin genel kurallarını bulan düzenleyen bu kurallar arasındaki gerekli bağlantıyı ve birliği kuran bir bilimdir. Mantık kuralları genel geçerlik taşıyan ve değişmeyen kesin kurallardır. Mantığın kavramlar ve yargılar olmak üzere iki alanı vardır. Her bilimsel bilgi ya kavram ya da yargılara dayanır. Kavram ilk bilgidir ve terim ya da terim yerine geçen bir nesneyle kazanılır. Yargı ise tasımla kazanılır.

Mantığın konusu incelenirken tanım temel alınmalıdır. Tanımlar birbirlerine bağlandıklarında kanıt ve çıkarıma varılır. Kavram önce tekil bir algıdır (sezgi). Yargı ise iki tekil terim arasındaki ilişkidir. Kavramlar açık ve kapalı belirleme olarak ikiye ayrılır. Varlığın töz nicelik nitelik ilişki yer zaman durum iyelik etki edilgi gibi on kategorisi vardır.

İbn Sinâ mantığında en önemli yeri tanım tutar. Bir kavramı tanımlamak için bu kavramın bireylerinden biri göz önüne alınmalıdır. Tikelin belirlenmesi tümelden kolaydır. Eksiksiz bir tanım yakın cins ile yapılmalıdır. En yetkin tanımsa kavramın yakın cinsi ile türsel ayrımdan oluşur. Tanım ikiye ayrılır; Gerçek tanım ve sözcük tanımları.

Önermeler yüklemli ve koşullu olabilirler. Yüklemli önerme bir düşünce ötekine yüklendiği zaman ya onaylanır ya da yadsınır. Koşullu önermeler bir ötekinin koşulu ya da sonucu olarak bağlanan terimlerde görülür. Önermeler varsayımlı nitelik ve nicelikleri bakımından tekil belirsiz ve belirli olur. Tasım bitişik ve ayrık olmak üzere ikiye ayrılır. Bitişik tasımların öncüleri anlam bakımından sonuç önermesini içerir. Ayrık tasımlarda ise sonuç önermesi öncüllerde bulunabilir.

Tümeller bütün varlık türlerinin oluşumundan önce Tanrı düşüncesinde birer tanrısal kavram olarak vardır. Varlıkların oluş nedeni ve onlara biçim kazandıran tümellerdir. Tümeller Tanrı'da ussal olarak bulunan nesnelerde ve bireylerde içkin olan öteki de nesnelerin dışında ve anlıkla birlikte olan mantıksal tümel diye üçe ayrılır. Birinci türe giren tümel ¤¤¤¤fiziği ilgilendirir. İbn Sinâ fiziği ¤¤¤¤fiziğe giriş olarak düşünür.

Fiziğin konusu madde ve biçimden oluşan nesnelerdir. Biçim maddeden önce yaratılmıştır. Maddeye bir töz özelliği kazandıran biçimdir. Maddeden sonra ilinek gelir. Biçimler maddeye ilinekler ise töze katılır. Doğal nesneler kendi öz ve nitelikleriyle bilinir. Bütün nitelikler de birinci nitelikler ve ikinci nitelikler olmak üzere ikiye ayrılır. Birinci nitelikler nesnelere bağlıdır ikinciler ise nesnelerden ayrı olarak varlığını sürdürür. İbn Sinâ'ya göre nesnel evrende bulunan güç ve devinimin temelini ikinci nitelikler oluşturur. Nesneler kendilerinde bulunan gizli güçle devinime geçerler. Bu güç ise doğal güç öznel güç tinsel güç olmak üzere üç türlüdür. Doğal güç nesnede doğal biçim ve yerlerle ilgili nitelikleri taşır. Çekim ve ağırlık bu türdendir. Öznel güç nesneyi devingen ya da durağan duruma getirir. Bunda da bilinçli ya da bilinçsiz olma özelliği bulunur. Tinsel güç herhangi bir organın aracın yardımı olmaksızın doğrudan doğruya bir istençle eylemde bulunmaktadır. Buna gök katlarının özleri adı da verilir. İbn Sinâ'nın geliştirdiği bu güç kuramının kaynağı Aristoteles ve Yeni-Platonculuk'tur. Ancak o bu güçlerin sonsuz olduğu kanısında değildir. Ona göre zaman ve devinim kavramları da birbirine bağlıdır çünkü devinimin bulunmadığı algılanmadığı bir yerde zaman da yoktur

İbn Sinâ'nın felsefesinde Aristoteles'in geliştirdiği düşünce dizgesine uygun olarak ruh kavramının önemli bir yer tuttuğu görülür. Ona göre biri bitkisel öteki insanla ilgili olmak üzere iki türlü ruh vardır. İnsan ruhu gövdeye gereksinme duymadan doğrudan doğruya kendini bilir bu nedenle tinsel bir tözdür. Gövdeyi devindiren ona dirilik kazandıran bu tözün başka bir özelliği de yetkin düşünme yeteneği anlık olmasıdır. Düşünme eylemi yaratan ruhtur o gövdeyi gerektirmez ancak gövde var olabilmek için tini gereksinir. İnsan ruhu gövde biçiminde değildir usa uygun biçimleri kavramaya elverişli bir töz olduğundan gövdesel yapıda yer alamaz. Gövde bölünebilen öğelerden oluşmuş bir bütündür oysa tin bir birliktir bölünmeye elverişli değildir sürekli olarak özünü ve birliğini korur. Tin bütün izlenimleri gövde aracılığıyla alır anlık yoluyla kavramları kavramlara dayanarak usa vurmayı oluşturur. Bu yüzden gövdeyle dolaylı bir bağlantısı vardır. Ancak bu bağlantı tin için bir oluş koşulu değildir.
Canlı sorununa gözleme dayalı bir ruhbilim anlayışıyla çözüm arayan İbn Sinâ'ya göre dirilik bir bileşimdir. Doğal organların göksel güçler yardımıyla bileşmesinden canlılar ortaya çıkar. Bu olay da belli aşamalara uygun olarak gerçekleşir. İlk ortaya çıkan canlı bitkidir. Bitkide tohumla üreme beslenme ve büyüme güçleri vardır. İkinci aşamada ortaya çıkan hayvanda ise kendi kendine devinme ve algı güçleri bulunur. Devinme gücünden isteme ve öfke doğar. Algı gücü de iç ve dış algı olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan özü doğal evrim sürecinde en üst düzeyde gerçekleşmiş bir oluşumdur bu nedenle öteki varlıklardan ayrılır. İnsanda dış algı duyumlarla iç algı da beynin ön boşluğunda bulunan ortak duyu ile sağlanır. Duyularla alınan izlenimler bu ortak duyu ile beyne gider. Beynin ön boşluğunda sonunda tasarlama yetisi bulunur. Bu yeti duyu izlenimlerini sağlamaya yarar. İnsan için en önemli olan düşünen öz yapıcı ve bilici güçlerle donatılmıştır. Yapıcı güç (us) gerekli ve özel eylemler için gövdeyi uyarır. Bilici güç ise yapıcı gücü yönlendirir. Özdekten ayrılan tümel biçimlerin izlerini alır. Bu biçimler soyutsa onları kavrar değilse soyutlayarak kavrar. İnsanda iyiyi kötüden yararlıyı yararsızdan ayıran yapıcı güçtür bu nedenle bir istenç niteliğindedir.

Us konusunda İbn Sinâ ayrı bir düşünce ortaya atmıştır. Ona göre us beş türlüdür. Özdeksel us bütün insanlarda ortak olup kavramayı bilmeyi sağlayan bir yetenektir. Bir yeti olarak işlek us yalın açık ve seçik olanı bilir eyleme yöneliktir durağan bir güç niteliğinde değildir. Eylemsel us kazanılmış verileri kavrar ve ikinci aşamada bulunan ustan daha üstündür. Kazanılmış us kendisine verilen ve düşünebilen nesneleri bilir. Aşama bakımından usun olgunluk basamağında bulunur. Bu aşamada usun kavrayabileceği konular kendi özünde de vardır. Kutsal us usun en yüksek aşamasıdır. Bütün varlık türlerinin özünü kaynağını onları oluşturan gücü başka bir aracıya gereksinme duymadan bir bütünlük içinde kavrar.

İnsan ayrıntıları duyularla algılar tümelleri usla kavrar. Tümelleri kavrayan yetkin us nesneleri anlama yeteneği olan etkin usa olanak sağlar. İnsan usunun algıladığı ayrıntılar kendi varlıkları dolayısıyla değil nedenleri yüzünden vardır. Us bu kavranabilir nesneleri kazanabilmek için ilkin duyu verilerinden yararlanır. Sonra duyu verilerini usun genel kurallarına göre işlemden geçirir yargıları ortaya koymada onları aşar.

Yaratılış konusunda İbn Sinâ varlığın sıralı düzeninde "bir'den bir çıkar" ilkesine dayanır. İlk "bir" zorunlu varlık Tanrı'dır. O'nun varlığı yalnız kendisini gerektirir. Var olma Tanrı'nın özünden gelen gerekimdir. İlk neden ilk gerçekliktir. Tanrı'dan ilk us ortaya çıkar. Çokluk bu usla başlar. Bundan da felek ve nefsin usları türer. Her ustan da o usun özü ve cismi oluşur. Us cismi aracısız olarak devindiremeyeceği için uslar sırasının sonunda etkin us akıl bulunur. Ondan da dünya ile ilgili nesnelerin maddesi cisimlerin biçimleri ve insan özleri doğar. Etkin us tümünün yöneticisidir. Yaratılış önsüzdür ve yeri de maddedir. Madde soyut ve tüm varlığın öncesiz olanı nefsin eylem alanı sınırı ve tüm parçaların kaynağıdır. İlk us kendisini ve zorunlu varlığı bilir. Buradan ikilik doğar. İlk us kendinde olanaklı ilk varlık için ise zorunludur. Her tikel feleğin ilk kımıldatıcısı vardır. İlk kımıldatıcıları eyleme sokan tinsel varlıklardır. Her feleğin de iyiliğini düşünen kımıldatıcı bir nefsi vardır. Nefsin eylemi etkin usa ulaşır.
Evrenin varlığı zorunlu olan Tanrı'yı gerektirir. Başka bir varlığın etkisiyle var olan evren sonsuz olamaz. Devinme nesnenin özünde saklı güçten doğar. Her nesnenin özünde devindirici bir güç vardır. Nesne kendini kendinin etkin öznesi değildir. Bu güç nesneye biçim de kazandırır.

İbn Sinâ ¤¤¤¤fiziği genelde Aristoteles ¤¤¤¤fiziği ile Yeni-Platonculuk ve Kelam'ın bireşimidir. Konusu ilkler ilki tüm oluşların yaratışların varlık bütününün kaynağı olan Tanrı'dır. Tanrı bütünlüğü nedeniyle nesnelerde olay ve eylemlerde görünüş alanına çıkar. Varlık vardır yok olamaz.
[COLOR="#0000ff"]
Varlık üç bölüme ayrılır:

1. Olanaklı varlık nesnelerle ilgili değişimin oluş ve bozulmanın egemen olduğu varlıktır. Bu varlık ortamında görülen ne varsa belli bir süre içinde başlar ve biter.

2. Kendiliğinden olanaklı varlık. Olanaklı olmasına karşın ilk nedenle ilişkilerinden dolayı zorunluluk kazanır. Tümellerin yasaların bulunduğu evren. Gök kürelerin usları böyledir.

3. Kendiliğinden zorunlu varlık ilk neden ya da Tanrı'dır. Değişmez ve çoğalmaz. Çokluklar ondadır. Tanrısal zorunluluk ilkesi tüm yaratılanların da temel ilkesidir.

İbn Sinâ'nın benimsediği tanrıbilim dört ana konuyu içerir; Evren ötedünya ahiret peygamberlik Tanrı.

Evren yaratılmıştır. Yaratıcı ve varedici Tanrı'dır. O Kelamcılar'ın dediği gibi özgün yapıcı değildir zorunludur. İlk neden önsüz ve sonsuzdur. Evrenin yaratılması Tanrı'nın daha önceden varoluşunu gerektirir. Evrenin bütününde yer alan gök katları tanrısal evrenin varlıklarıdır bunların özleri meleklerdir. Madde dünyasında oluş ve bozulma vardır. Onların tanrısal niteliği yoktur. Bu yaratma olayı da bir fışkırmadır.

Ölüm tinin gövdeden ayrılmasıdır. Gövdelerden ayrılan tinlerin geldikleri kaynakta toplanmaları insanda ötedünya kavramını oluşturur. Ruh tinsel bir tözdür ölümsüzdür. Gövdeye egemendir. Ruh gövdeye girmeden önce etkin usta vardı. İnsana bireyselliğini kazandıran odur. Gövdenin yok olması ruhun varlığını etkilemez. Dirilme tinseldir.

İnsanları yaratan Tanrı onlara verdiği özgür istençle iyi ile kötüyü seçme olanağı sağladı. İstenç özgürlüğü usla utku arasındaki çatışmadan ve ilkinin üstünlüğünden doğar. İnsan elinden çıkan bütün bağımsız eylemler tanrısal kayra ile gerçekleşir. Özgür istenç tüm insanlarda vardır. Peygamberler de bu bakımdan birer insandır. Ancak onlarda insanların en yüceleri olan bilginlerde bilgilerde olduğu gibi bir seziş vardır. Bu üstün seziş gücü kavrayış yeteneği peygamberlerin etkin us ile buluşmalarını gerçekleri kavramalarını sağlar. Bu üstün güç ve kavrayış vahy adını alır. Üstün anlayış gücü taşıyan melekler vahyi peygamberlere ulaştırırlar.
Tanrı özü gereği bilicidir. Kendi özünü bilmesi yaratmayı gerekli kılar. İbn Sinâ İslam dinine ve Kuran'a dayanarak bilmeyi yaratma olarak niteler. Yaratma eylemi Tanrı'nın kendi özüne karşı duyduğu sevgiden dolayıdır. Tanrı tümelleri bilir. Tikellerle ilgili bilgisi de tümel nedensellikleri bilmesindendir.

Madde ve biçimin ilişkileri üzerinde bilimleri iç bölümde ele alırlar:

1. Maddeden ayrılmamış biçimlerin bilimi: Doğa bilimleri ya da aşağı bilimler.

2. Maddesinden iyice ayrı biçimlerin bilimi: ¤¤¤¤fizik mantık gibi yüksek bilimler.

3. Maddesinden ancak zihinde ayrılabilen kimi yerde ayrı kimi yerde bir olan biçimlerin bilimi:

Matematik geometri orta bilimler. Zihin bu biçimleri doğru olarak maddesinden soyutlar.

Felsefe ise kuramsal ve pratik diye ikiye ayrılır. Kuramsal olan bilmek yeteneğiyle elde edilen bilgileri kapsar. Doğa felsefesi matematik felsefesi ve ¤¤¤¤fizik gibi pratik felsefe bilmek ve eylemde bulunmak üzere elde edilen bilgilere dayanır.

İbn Sinâ gerek Doğu gerekse Batı filozoflarını etkiledi. Gazali özellikle ruh anlayışında ondan etkilendi. İbn Sinâ'nın deneyci yanı Gazali'yi kuşkuculuk'a götürdü. Yapıtları 12.yy'da Latince'ye çevrildi ünü yayıldı. Tanrıbilimci filozof Albertus Magnus tin ve us ile güçleri konusunda İbn Sinâ'dan yararlandı.

Başlıca Yapıtları:

El-Kanun fi't-Tıb (ö.s) 1593 ("Hekimlik Yasası");

Kitabü'l-Necat (ö.s) 1593 ("Kurtuluş Kitabı");

Risale fi-İlmü'l-Ahlak (ö.s) 1880 ("Ahlak Konusunda Kitapçık");

İşarat ve'l-Tembihat (ö.s) 1892 ("Belirtiler ve Uyarılar");

Kitabü'ş-Şifa (ö.s) 1927 ("Sağlık Kitabı").
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Düşünce Dünyasının AbideLeri.. (alfabetik Sırayla)
ACONTIUS Jacobus:


( ? -1565) İtalyan düşünür. Aristoteles mantığını yeni bir yorumla tanrıbilime uygulamıştır. Tam olarak yılını bilemediğimiz 16. yy başlarında Taranto'da doğdu. Yaşamı ilk gençlik dönemi ailesi ve öğrenimi konusunda kesin bir bilgi yoktur. Kimi kaynakların bildirdiğine göre çağdaşı bilgeler gibi Acontius da serüvenlerle dolu gezilere çıkmış reform olaylarından etkilenerek italya' dan göç etmiştir. Önce Bale' a sonra da yapıtlarının çoğunu yayımladığı Strasbourg' a yerleşmiştir. Ardından İngıltere' ye gitmiştir.ti. Orada kendisine savaş tekniği konusunda yazdığı kitaptan ötürü kraliçe buyruğuyla mühendislik aylığı bağlanmıştır. Reformcu bir Protestan olan Acontius' a göre mantık gerçeği bulma ve başkalarına bildirme öğretisidir. Bu öğretinin başlıca dayanağı da yöntemdir. Yöntem "gerçeği arama bilgiyi sağlayan verilerin edinilmesini izleme kazanılan bilgiyi başkalarına aktarma yoludur." Bilgiyi sağlayan onu biçimlendiren ve ona bütünlük geçerlik kazandıran yöntemdir. Bilgi edinmenin iki yolu vardır: Biri ilk gereç niteliğinde olan olayların algılanması öteki de olaylar arasındaki neden sonuç bağlantısının bilinmesidir. Bu işlemleri denetleyen yöntem iki bölümlüdür. Birincide derin araştırma olayların kaynağına kurucu öğelerine varma ikincide ise "gösterme" ortaya koyup açıklama söz konusudur. Derin araştırma nedenlerle sonuçları kavramaya ve aralarındaki bağlantıyı bulmaya yarayan matematiğe özgü bir çözümlemedir. Bu işlem doğuştan bilgiler için de geçerlidir. Acontius her alanda kullanılabilecek olan çözümleme yöntemini tanrıbilim konularım içeren Stratagematum Satanae Libre Octo ("Sekiz Kitapta Şeytanın Oyunları") adlı kitabında uyguladı ileri sürdüğü düşünceleri kanıtlamada önce amacını açıklar sonra genel ilkelerle bu amaç-düşünce arasındaki bağlantıyı kurar. Böylece neden-sonuç ilişkisini bulur. Acontius'un kendinden sonra gelenler üzerinde etkisi uzun sürdü. Onun düşüncelerini benimseyenler yaratıcı bağımsız üstün bir bilge olduğunu tanrıbilimi ve mantık alanında yenilikler getirdiğini ileri sürdüler. Özellikle yazı dili konusunda Orta Çağ' ın ağır sıkıcı anlatımını bırakıp akıcı kolay anlaşılır yalın bir söyleyişi olduğu görüşünü savundular. Ona karşı çıkanlar ise tanrıbilim alanında aşırılığa vardığını alışılmış yoldan çıkıp genel ilkelere aykırı davrandığını ortaya atarak yapıtlarını acı bir dille eleştirip yerdiler. Bütün olumlu olumsuz eleştirilere karşın Acontlus mantık alanında çağdaş çözümsel yöntemin ilk uygulayıcılarından sayılır.

• YAPITLAR: Arttum aç Saenüarum Ratione 1558 ("Sanatların ve Bilimlerin Yöntemi"); Jacobi Acontil Tridentini de Methode 1558 ("Jacobus Acontius' un Yöntem Üstüne Üç Görüşü") Stratagematum Satanae Libre Octo 1565 ("Sekiz Kitapta Şeytanın Oyunları.")

• KAYNAKÇA:
1) Türk ve Dünya Ünlüleri Ansıklopedisi.
2) Felsefe Ansıklopedisi. Cemil Sena
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.