You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Dersim Tarihini Değiştiren Belge

Dersim Tarihini Değiştiren Belge

Posting Freak
Dersim Tarihini Değiştiren Belge
darkleon62 yazdı:paylaşmanızı bekliyor olacağım

KİTAP VE KAYNAKLAR
1-Dersim gerçeleri UĞUR MUMCU

2-Dersm Tartışması nereye gidiyor Prof. Dr. Ali Demirsoy

3-Dersim Jandarma Genel Komutanlığı Raporu (3.Baskı). İstanbul: Kaynak Yayınları.

4-AKGÜL, S. (2001) Dersim İsyanları ve Seyit Rıza. Ankara: Berikan Yayınları.

5- EZER, F. (2003). Yakın Tarihimizde Dersim İsyanları. Doğu Anadolu Bölgesi Araştırmaları,1(3).

6-ÖZKÖK, B. (1937) Osmanlılar Devrinde Dersim İsyanları. İstanbul: İstanbul Askeri Matbaası.

7- YILMAZ, K. (1991). 3'üncü Ordu Bölgesinde Çıkan Ayaklanmalar ve Ayaklanmaların Bastırılması.

8- AKGÜL, S. (2000). Dersim Bölgesi İsyanları ve Alınan Tedbirler, Yedinci Askeri Tarih Semineri Bildirileri I, Ankara: Genelkurmay Basımevi.

9-GÜNEL, N. (1999). Dersim İsyanı (1938). Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Anabilim Dalı.

10- 3’üncü Ordu Bölgesinde Çıkan Ayaklanmalar ve Ayaklanmaların Bastırılması, 1991

11- [FONT=CourierNewPSMT][FONT=CourierNewPSMT]Dersim İsyanları ve Seit Rıza Gerçeği RIZA ZELYURT

12-ATATÜRK'ün Doğu politikası ve kürt isyanları TURAN BOZKURT

13-Belgelerle dersim gerçeleri TURA BOZKURT
Nefsi “Pir”in gölgesinden başka hiçbir şey öldüremez; o “nefs öldüren”in eteğini sımsıkı tut.
''HZ MEVLANA''

ÜSEYİN'in Aşkına Şahitsen, Bu Şahadet Kutlu Olsun... Sen ÜSEYİN'in Aşkı ile Her Dem Diri Kalanlardansın, Ve Sen
'' Aşkın Şehidi'sin!..''
Ben HZ. ÜSEYİN'DEN NASIL YAŞAMAYI VE NASIL ÖLMEYİ ÖĞRENDİM
ÇELEBİ
Junior Member
Dersim Tarihini Değiştiren Belge
kitapyurdu: kitap - Dersimli Diyap Ağa - Kağan Gökalp,Suat Bulut, dersimli diyap ağa, DERSIMLI DIYAP AĞA,

kitapyurdu: kitap - Kızılbaş Türkler & Tarihi Oluşumu ve Gelişimi - Nihat Çetinkaya, kızılbaş türkler & tarihi oluşumu ve gelişimi, KıZıLBAŞ TÜRKLER & TARIHI OLUŞUMU VE GELIŞIMI105066417,

bide o bölgenin yerlileriyle konuşun.
bide şöyle bişey vardı dersimin kayıp kızları o konu hakkındada umarım bilginiz vardır

ben dersim katliamında atatürkü suclu bulmuyorum atatürkün emri dışında bi katliam yapılmıştır.
selcuklulardan beridir aleviler o bölgede mahrum edilmiş katledilmiştir bunu en iyi sizler bilmelisiniz
seyyid rızayı ben pir veya kutsal biri olarak görmem ama gercekleride araştıralım
seyyid rızanın o mektubu yazmadğını bilmekteyim kendi öz torunu acıklıyor eğer sizlerde o mektubu seyyid rızanın yazdığını idda ediyorsanız o bölge kürt demektir

1970lere kadar o bölge hiçbirzaman kendini ne kürt nede pkklı olarak görmüştür
aksine 80 -85 lere kadar kendini thkp-c li görüp pkk ya karşı örgütlenmiş bi örgüttür terör örgütü olarak göreblrsnz thkp-c yi ama 2 zıt örgüt ne işse 90lardan sonra asıl çatışmayı yaşıyorlar 95lere doğru dhkp-c biterken ne işse tüm tunceli halkı olmasada coğunlk pkk ya sempati duyuyor bir nevi düşman oldukları başka bi örgüte sempati ve ne işse 85-90 arası doğanlar ve o tarihten sonra doğanlar kendilerini kürt olarak lanse etmekteler
tarih üzerinde oynanan ufak kalem değişiklikleride bu asimile politikasınn ekmeğine yağ sürmektedir.
o bölgede isyan var sözüm yok yukarıdaki yazılarımdada belirttim
günümüz tuncelisinin yüzde 50si atatürkcü yüzde 50si ise atatürke düşmandır. bunun sebebi ise dersimli baytar nurinin seyyid rızayı kullanmasıdır.

yukarıda verdiğim 2 kitabı okumanızı öneririm
Son Düzenleme: 08/03/2012, 20:15, Düzenleyen: darkleon62.
Junior Member
Dersim Tarihini Değiştiren Belge
elazığ gibi faşist sayabileceğimiz yerde 36-37 yıllarında elazığ öğretmen evi snırsam elazığda atatürkün emriyle dersim aşiret liderleri cağrılır ve bi balo verilir bu balodada semah dönülür
dersime alevi okulları acılır sonraki hükümetlerce kapatılır teker teker...
ama bi hata varsa hepsini dersim halkında aramamak gerek...
ister dersim deyin ister tunceli ister kalan ama bölgede canlar yandı isyanda vardı yok değil
Posting Freak
Dersim Tarihini Değiştiren Belge
darkleon62 yazdı:kitapyurdu: kitap - Dersimli Diyap Ağa - Kağan Gökalp,Suat Bulut, dersimli diyap ağa, DERSIMLI DIYAP AĞA,

kitapyurdu: kitap - Kızılbaş Türkler & Tarihi Oluşumu ve Gelişimi - Nihat Çetinkaya, kızılbaş türkler & tarihi oluşumu ve gelişimi, KıZıLBAŞ TÜRKLER & TARIHI OLUŞUMU VE GELIŞIMI105066417,

bide o bölgenin yerlileriyle konuşun.
bide şöyle bişey vardı dersimin kayıp kızları o konu hakkındada umarım bilginiz vardır

ben dersim katliamında atatürkü suclu bulmuyorum atatürkün emri dışında bi katliam yapılmıştır.
selcuklulardan beridir aleviler o bölgede mahrum edilmiş katledilmiştir bunu en iyi sizler bilmelisiniz
seyyid rızayı ben pir veya kutsal biri olarak görmem ama gercekleride araştıralım
seyyid rızanın o mektubu yazmadğını bilmekteyim kendi öz torunu acıklıyor eğer sizlerde o mektubu seyyid rızanın yazdığını idda ediyorsanız o bölge kürt demektir

1970lere kadar o bölge hiçbirzaman kendini ne kürt nede pkklı olarak görmüştür
aksine 80 -85 lere kadar kendini thkp-c li görüp pkk ya karşı örgütlenmiş bi örgüttür terör örgütü olarak göreblrsnz thkp-c yi ama 2 zıt örgüt ne işse 90lardan sonra asıl çatışmayı yaşıyorlar 95lere doğru dhkp-c biterken ne işse tüm tunceli halkı olmasada coğunlk pkk ya sempati duyuyor bir nevi düşman oldukları başka bi örgüte sempati ve ne işse 85-90 arası doğanlar ve o tarihten sonra doğanlar kendilerini kürt olarak lanse etmekteler
tarih üzerinde oynanan ufak kalem değişiklikleride bu asimile politikasınn ekmeğine yağ sürmektedir.
o bölgede isyan var sözüm yok yukarıdaki yazılarımdada belirttim
günümüz tuncelisinin yüzde 50si atatürkcü yüzde 50si ise atatürke düşmandır. bunun sebebi ise dersimli baytar nurinin seyyid rızayı kullanmasıdır.

yukarıda verdiğim 2 kitabı okumanızı öneririm

değerli kardeşim
öncelikle bu güzel paylaşımın için teşekkür ederim. söylediğin kitapları mutlaka inceleyeceğim. sizle paylaştığım kaynaklarda ve belgelerde, şu gerçek ortaya cıkmaktaydı,( zaten sizde yazınızda bunu belirtmişsiniz.)
Dersimde Emparyalist güçlerin oyunuyla bir isyan vardı, bu isyanlar bastırlıdı, sizinde belirtiğiniz gibi dersimde Bir katliyam olduysa coluk Cocuk mazlum katledildiyese bunun sorumlusu asla ve asla ULU ÖNDERİMİZ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK DEĞİLDİ, dersim konusu incelendiğinde 1937- 1938-1939 yıllarınına cok dikkat edilmelidir. ve dersim 3 aşamadan incelenmelidir.
Seyit Rıza benim için bir isyancıdır, sonuçta bir aşiret lideri ve yapılan toprak reformlardan rahatsız , diyer aşiret liderleriyle birleşip , emparyalist güçlerden silah yardımı alarak isyanın önderliğini yapmıştır, kaynak ve belgelerle sabittir...
Kişi bilgisiz ve bilinçsiz olabilir. Ancak devlet, bu bağlamda devlet adamları, tarihimizin geçmişindeki eylemler için bilgisiz ve bilinçsiz olamaz; çünkü bir devletin yıllarca birikmiş istihbaratı, arşivi; olayları günü gününe izleyen ilgili kurumları, gizli ve açık anlaşmalara ulaşma yetkisi, yetkili danışmanları vardır. Buna karşın bir devlet adamı çıkıp da doğru olmayan açıklamalarda bulunuyorsa ya kendine söylenenleri anlamamıştır ya çevresine aptalları seçmiştir ya da seçtiği insanların gizli bir amacı vardır ya da bu açıklamayı yapanların kısa vadeli çıkarları vardır ya da bu düzeni yıkmak için ve elde edilenleri silip süpürmek için gizli bir hedefleri vardır. Çünkü neresinden bakarsanız bakınız yabancıların kışkırtmasını görmezden gelerek devletimizin kurucusu MUSTAFA KEMAL ATAMI suçlanması yenilir yutulur bir açıklama değildir... Yetkililerin kürsülere çıkıp devlet katliam ya da soykırım yapmıştır diyerek yeşil kalemle üzerine bir şeyler çizilmiş kâğıtları sallaması devlet adamlığına yakışmaz. Seyit Rıza'nın Türkiye Cumhuriyetinden "Ulusal Çıkarlarımız" ile başlayan taleplerini içeren mektubu belge diye sallamalıydı başbakanımız.
Birileri belge diye bir şeyleri sallarken, acaba bu kurumun Cumhuriyeti korumaya yeminli olduğu söylenen yetkilileri hazır ol konumuna biraz ara verip arşivindeki belgeleri sallayamaz mı? Aslında yeni bir şey eklemeleri ve konuşmaları da gerekmiyor. Sadece Genel Kurmay Başkanlığının çıkarmış olduğu "]İç İsyanlar " kitabını ellerinde tutsunlar yeter. En az Başkomutan Atatürk'ün Dersim Hançeriyle sinsi bir biçimde hançerlenmesine göz yumulmasın...
Bir ülkenin yöneticileri tarihinin önemli olayları yerine, karşı partinin sülalesindeki kişilerin dinlerini, mezheplerini, ırklarını, hatta boylarını postlarını araştırmaya daha çok zaman ayırmaya ve onu uluorta konuşmaya başlamışsa o ülkenin başında karabulutlar toplanmaya başlamış demektir.

Dersim olayı aslında üstü kapalı ya da açık bir şekilde Kürtçülüğün yanı sıra Alevilik ile ilişkilendiriliyor. Alevi vatandaşlarını bir yerlere çekmek için. Aslında Tunceli halkı, 1515 yılında Yavuz Sultan Selim'in İran Seferinde Sünni Kürt halkının desteğiyle Şah İsmail'e karşı kılıç sallaması ve Şah İsmail'e sempati duyan Kemah civarında yerleşmiş olan Türkmen Alevi topluluğu korkutarak dağlık Tunceli'ye sığınmaları ile oluşmuş bir Türkmen-Alevi topluluğudur.
Kurtuluş Savaşının başlangıçlarında Koçkırı ayaklanması olarak bilinen hareket, bağımsız bir Kürdistan devleti kurma amacıyla başlatılmıştır. Bunu, kendisi koyu bir Kürt Milliyetçisi olan ve Baytar Nuri diye bilinen Dersimli Veteriner Mehmet Nuri'nin yazmış olduğu "Kürdistan Tarihinde Dersim" isimli kitapta açık açık okuyabilirsiniz. Günümüzün devlet yöneticilerine okumalarını öneririm. Koçkırlı Alişar ve Baytar Nuri, Seyit Rıza'yı etkilemişlerdir. Keşke sadece onu etkilemeyle kalsaydılar. Günümüz politikacılarını da etkiledikleri görülüyor. Örneğin Türklere ölüm diye bağıran-yazan Baytar Nuri, abartılmış ölü oranlarını da verendir (isyana katılan aşiretlerin toplam nüfusu 20.000 olmasına karşın, ölü sayısı 50.000 olarak pompalanmıştır), Kürtlerin mağaralara doldurarak zehirli gaz ile öldürüldüğünü söyleyen de odur. Ne yazık ki bugün kürsülerden hitap edenler ve satılmış köşe yazarları bu hain kaynakları kullanmaktadırlar.
Tunceli halkı hep Atatürkçülüğün yanında, Atatürk'ün kurmuş olduğu partinin de arkasında olmuştur. Ben Kemalist partiyim diyen CHP'yi %80 oyu ile destekleyen başka bir ilimiz var mı? Türkiyede Tüm Alevilerin evlerinde Atamızın fotografı vardır,Kimse Alevilerin bu fotoğrafı indirip de yerine bilmem kimin fotoğrafını asacaklarını beklemesinler; bu insanlar satılmaya yatkın değillerdir. Ancak bütün bunlar tarihi gerçeği kendi kısa çıkarlarımız için saptırmaya yeltendirmemelidir. Osmanlının da Türkiye Cumhuriyetinin de burada sürekli askeri baskı kurmuş olduğunu kimse ret edemez.] Ancak çok sayıda insan öldürülmüş olsa bile buranın halkına soykırım yapıldığını söylemek insafsızlık olur. Hele bunun Atatürk yaptı demek, Türkiye Cumhuriyetine ihanet olur. Çünkü silahlı başkaldırı söz konusudur ve en önemlisi bu ülkenin geleceğine göz dikmiş ülkelerin tetikçiliğine soyunma gibi küçültücü bir rolle bürünmüşlerdir. Eğer yabancı ülkelerin dersim olaylarındaki rolü göz ardı edilirse, bugün 50.000'e ulaştığı söylenen terör faillerinin ölümü de birileri tarafından gelecekte soy kırımı olarak nitelendirilecektir.

saygılarımla
Nefsi “Pir”in gölgesinden başka hiçbir şey öldüremez; o “nefs öldüren”in eteğini sımsıkı tut.
''HZ MEVLANA''

ÜSEYİN'in Aşkına Şahitsen, Bu Şahadet Kutlu Olsun... Sen ÜSEYİN'in Aşkı ile Her Dem Diri Kalanlardansın, Ve Sen
'' Aşkın Şehidi'sin!..''
Ben HZ. ÜSEYİN'DEN NASIL YAŞAMAYI VE NASIL ÖLMEYİ ÖĞRENDİM
ÇELEBİ
Son Düzenleme: 08/03/2012, 21:53, Düzenleyen: Hür_Şehit.
Posting Freak
Dersim Tarihini Değiştiren Belge
]ASLINDA DERSİM KONUSU BAKILDIĞINDA SORUNUN 1936 37 38 DEĞİL SORUNUN OSMANLI İMP. VE KURTULUŞ SAVAŞINA DAYNDIĞINI GÖRMEKTEYİZ. BİR COK BELGE VE KİTAP İNCELENDİĞİNDE DOĞUDA YAŞAYAN KÜRT KÖKENLİ AŞİRETLERİN BİR COK DIŞ MİHRAPLI DEVLETLERLE OSMANLIYI ARDINDANDA KURULAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ YIKMAK VE BURDA KENDİLERİNE BAĞLI BİR KÜRDİSTAN KURMAKTIR.

Anayasa referandum ile gündeme gelen ve yeni anayasa hazırlıkları ile restleşmeye sürüklenen Dersim Hareketi!

[B]Bilgisizliğin tescili!


Hırs bitmiyor, 16.08 2010 tarihinde, Tayyip Erdoğan, vergi vermediler diye CHP (başka parti olmadığı için o günün Türkiye Cumhuriyeti'ni kast ederek) ve onun başkanı İsmet İnönü (sayını olmadan), Dersimde masum insanları bombalatarak katletmiştir gibi ağır bir açıklamada bulundu. Neresinden bakarsanız bakın bir hükümet için utanç verici bir durum... Çünkü:

25 Aralık 1935'te Tunceli Kanunu çıkarılır. Bu kanunla birlikte Dersim'in adı Tunceli olarak değiştirilir. Demenan aşireti ile bazı Nazımiye aşiretleri kendi bölgelerinde yapımı başlatılan karakollara ve askeri birliklere baskınlar düzenlemeye başlarlar. Çatışma böyle başlar (1936). Seyit Rıza, askeri vali Alpdoğan'dan Tunceli Kanunu'nun iptalini (olağanüstü rejimin lağvını) ve Dersim'in ulusal haklarının tanınmasını talep eder. Bu hakkın talebi bile başlı başına bir isyandı. Aslında daha önce müdahale edilmesi gereken bu ayaklanmaya geç kalınmasının nedeni Musul ve Hatay gibi önemli sorunların öncelikle çözülmesine yoğunlaşmaydı.

Dersimin bombalandığı 1937 tarihinde (ilk Dersim Harekâtı) Cumhurbaşkanı Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal, başbakan ise İsmet İnönü'dür. Birinci Dersim Harekâtını bizzat Mustafa Kemal Yürütmüştür.

Ancak Dersim ayaklanmasının tümüyle temizlenmesi ve suçluların idam edilmesi sırasında (İkinci ve Üçüncü Dersim Harekâtı) başbakan bugünkü sağ-gerici akımları kuluçkaya koyan hükümetlerin cumhurbaşkanı Celal Bayar'dır (görev süresi: 25 Ekim 25 1937 ? 25 Ocak 1939). Yani bir anlamda AKP'nin de dedesidir, hamisidir... Mustafa Kemal Atatürk, çok hasta olduğu için, Celal Bayar ikinci dersim harekâtını bizzat yürütmüştür. Başbakan Celal Bayar Dersimdeki isyancılara karşı saldırıyı onayladı ve İkinci Tunceli Harekâtı (2 Ocak - 7 Ağustos 1938) başlatıldı. En büyük can yitirilmesi 1938 yılının 22-28 Haziran arasında (Kalan bölgesindeki Baltalı-kürekli muharebesinde), 19-24 Temmuz arasında (Laç Deresi'nde) ve 15 Ağustos'ta (Zeç baskınında ve Zımek Çatışmasında) yaşanır. Yani en ağır olaylar Celal Bayar'ın Başbakan ve etkili olduğu dönemde yaşanmıştır. Ancak bugünkü iktidarın manevi kurucusu olarak tanımlayabilece ğimiz Celal Bayar için "tıss" yok.

Vergi vermediler onun için bombaladılar demesi de bir devlet adamı için utanç vericidir; çünkü cehaletin en karasını sergilemektedir . İngiliz ve Fransız arşivleri açıldı; oynanan oyunlar belirli ölçüde ortaya çıktı. Seyit Rıza'nın hami ülkelere yazdığı mektuplar yayınlandı. Okuma bilmiyorsanız bu sizin ayıbınızdır. Devletimizin yetkili yerlerindeki görevliler, rektörlerin, generallerin, yargıçların, yazarların, bilim adamlarının telefonlarını dinleteceğine, tarihindeki temellerine dinamit koyanları tanıması beklenilmez mi?

İngiliz, Fransa ve Türk arşivleri tarafsız ve bilimsel olarak incelendiğinde Dersim Olayının nedenini anlamak mümkün olacaktır. Çünkü Dersim Olayı Şeyh Sait olayının başka bir sürümüdür. Bunun için önce Şeyh Sait isyanının iyi bilmek gerekiyor. Ancak Şeyh Sait din yaygarası ile ortaya çıktığı için zamanımızın dine dayalı politikacıların a tenkit için pek uygun düşmüyor. Dersim olayı gibi, şimdi yaşadığımız Güney Doğu olayları gibi, Şeyh Sait olayı da bu coğrafyada gözü olan emperyalistleri n kışkırtması ile çıkmıştır.

İngilizler Nusaybin, Siirt ve Hakkâri yöresinde bulunan Nasturi (bazen Asuriler, Doğu Kilisesi, Doğu Süryanileri olarak da bilinir) ve daha sonra Papanın zorlaması ile yine Hıristiyan olan Keldanileri (Nasturiler ve Keldaniler bugün Katolik mezhebine bağlıdır) bahane ederek nüfusunun neredeyse yarısı Nasturi ve Keladeni olan Hakkâri'yi Irak'a bağlamak, daha doğrusu Musul ile Türkiye Cumhuriyeti arasında yeni bir devlet kurmak üzere (o zaman Irak, İngilizlerin sömürgesiydi) talepte bulununca, Kerkük'ü ve Musul'u Misak-i Milli sınırlarımız içinde sayan Atatürk'ün bu bölgeye askeri hareket yapma kararlılığını anladı ve böylece bugün terörizm altında hortlatıldığı gibi, geçmişte de Şeyh Sait İsyanını başlattılar (yıl 1925). Böylece gücünü o günlerde küçük çapta da olsa yine de dikkat edilmesi gereken Dersim isyanlarına ve Şeyh Sait İsyanına yoğunlaştıran Türkiye, Musul ve Kerkük hareketini rafa kaldırmak durumunda kaldı; öyle de kaldı (zengin petrol yatakları da İngilizlere ve günümüzde ek olarak Amerikalılara kaldı) .

Atatürk için Türkiye'nin üç yumuşak bağrı vardı: Kerkük-Musul, Kıbrıs ve Batı Trakya ; bunlardan taviz verilemezdi. Bu ayaklanmaya destek verdiği söylenen ve bu nedenle hakkında soruşturma açılan Terakkiperver (İlerici) Cumhuriyet Fırkası (yani partisi) çok geçmeden hükümet kararnamesiyle kapatıldı. Bu partinin kurucuları, Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü haricinde, Amasya Tamimi ile Milli kurtuluş Savaşını başlatan diğer beş kişiydi (Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Adnan Adıvar). Bu partinin içine İngiliz yanlısı kişilerin sızdığı ve din istismarı ile cumhuriyete karşı bir direnç geliştirilmeye çalışıldığı birçok yerde vurgulanmaktadı r. Nitekim Atatürk, Nutuk'ta Terakkiperver Fırka kurucularını cumhuriyet düşmanlığı, saltanatçılık, halifecilik, İngiliz yandaşlığı, isyan kışkırtıcılığı ve vatan hainliği ile suçlar. Her devirde haini olan bir devlet...

Bu gelişmenin sonunda Keldanilerin merkezi Diyarbakırken, önce Musul'a daha sonra da Bağdat'a taşındı. Bu olay o günkü devlet adamlarına Türkiye'deki her isyan ve ayaklanma hareketinin arkasında o günün egemen gücünün parmağı olduğunu öğretmişti. Belli ki geçen bunca zaman içinde belleğimizi yitirdiğimiz için ? bu gün yaşadıklarımızı- doğru değerlendiremiy oruz...

Daha sonra Hatay'ın Suriye'ye mi yoksa Türkiye'ye mi bağlanma oylaması gündeme gelince, Fransa ve Suriye başta olmak üzere batılıların onlarca isyanı kışkırttıkları gibi, o gün de yerli işbirlikçileri kışkırtarak Dersim İsyanını çıkarttılar. Türkiye Musul ve Kerkük'teki gibi bir daha böyle bir çıkmaza düşmeyi göze alamadı. Atatürk, İnönü (Birinci Dersim Harekâtı) ve Celal Bayar (İkinci Dersim Harekâtı), Fransa ve İngilizlerin bu oyununu yutmadılar; gerekli önlemleri zamanında aldılar. Dersim harekâtına karşı çıkanlar, saptıranlar aslında efendileri emperyalistleri n oyununu bozan Türk politikasına kızgınlıklarını dile getiriyorlar. Sonunda bu başarılı politika, Hatay'ın Türkiye'ye bağlanmasını sağladı (23 Haziran 1939). Daha sonra Türkiye'nin başına dert olacak PKK kalkışması başladığı zaman, yere göre koyamadığımız Turgut Özal gibi "birkaç çapulcu işi" diyerek, hafife alıp, ülkenin geleceğini ateş yerine çevirmediler.

Elimde belge var diye kâğıtları sallayan yetkililerin okuması dileğiyle

İstenirse devlet arşivlerinde de hemen bulunabilecek gerçek birkaç belgeyle işin aslı öğrenilebilir. Bakın neler olmuş:

"Koçkırı Aşireti Reisi Alişan Bey 1920 yılında Wilson Prensiplerine dayanarak Hozat'ta Kürdistan'ın bağımsızlığı için toplantı yaptı ve Ankara Hükümetine aşağıdaki muhtırayı verdi:

1. Kürdistan'ın bağımsızlığına olur diyen İstanbul Saltanat Hükümeti'nin kararını Mustafa Kemal Hükümeti'nin de resmen kabul edip etmeyeceğinin açıklanması.

2. Kürdistan bağımsızlık kararına Mustafa Kemal Hükümeti'nin görüş noktasının ne olduğu hususunda, Dersimlilere acele cevap verilmesi.

3. Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan mıntıkaları hapishanelerind e mevcut bütün Kürt tutukluların hemen serbest bırakılması.

4. Kürt çoğunluğu bulunan mıntıkalardan Türk memurlarının çekilmesi.

5. Koçkırı mıntıkasına gönderildiği bildirilen askeri birliklerin derhal geri çekilmesine (Ender Erdemli'ye göre Akgül, 2001: 22-23)."

Alişan Bey'in, bu muhtırayla da yetinmeyip, Ankara Hükümetine; "Sevr derhal uygulansın, yoksa silahlı mücadele başlatacağız" şeklinde ultumatom verdiği de bilinmektedir.

Dersim Harekâtı Ermeni Komiteleri ile de birlikte çalıştığı söylenen Seyit Rıza'nın Ankara hükümetine verdiği şu ultimatom:

"1. İçimize karakollar yapmayacaksınız .

2. Kaza ve Nahiye merkezleri kurmayacaksınız .

3. Köprü ve yol yapmayacak, silahlarımıza dokunmayacaksın ız.

4. Vergilerimizi önceden olduğu gibi pazarlık usulü vereceğiz"

ve silahlı başkaldırı (isyan) ile başladı. 1937 yılında Mustafa Kemal ve Celal Bayar'la birlikte Tunceli'ye gelip, Murat Nehri üzerindeki Singeç Köprüsü'nün açılışını yapacaktı. Köprünün ucundaki karakol basıldı 33 asker şehit edildi; daha sonra telefon hatları kesildi, pusu kuruldu, Mazgirt Köprüsü havaya uçuruldu, jandarma taburuna saldırılarak, 56 asker daha şehit edildi. Herhalde elimde belge var diye kâğıt sallayanların bundan haberi vardır.

Diyelim ki yabancılar kışkırtmadı; isyancı Seyit Rıza'nın talimatıyla askeri birliklere saldırılarak çok sayıda insan öldürüldü ve vergi vermeyeceklerin i, askerlik yapmayacakların ı ilan ettiler. Böyle bir hareketin tanımı her dilde isyandır. O zamanın yöneticileri, daha sonraki gafiller gibi (1984'den bu yana olduğu gibi), birkaç çapulcu diyerek hafife almadılar ya da sınır kapılarında bu işbirlikçileri davul zurnayla karşılamadılar. Böylece neredeyse 50.000 yaklaşan insanın ölümüne neden olmadılar. Ne yazık ki bu sefer İngiliz-Fransa Oyununun değil, bu olayı çarpıtarak faturayı başkalarının üzerine yıkmaya çalışan Neo-işbirlikçilerin tuzağına düşmek üzereyiz...

Kişi bilgisiz ve bilinçsiz olabilir. Ancak devlet, bu bağlamda devlet adamları, tarihimizin geçmişindeki eylemler için bilgisiz ve bilinçsiz olamaz; çünkü bir devletin yıllarca birikmiş istihbaratı, arşivi; olayları günü gününe izleyen ilgili kurumları, gizli ve açık anlaşmalara ulaşma yetkisi, yetkili danışmanları vardır. Buna karşın bir devlet adamı çıkıp da doğru olmayan açıklamalarda bulunuyorsa ya kendine söylenenleri anlamamıştır ya çevresine aptalları seçmiştir ya da seçtiği insanların gizli bir amacı vardır ya da bu açıklamayı yapanların kısa vadeli çıkarları vardır ya da bu düzeni yıkmak için ve elde edilenleri silip süpürmek için gizli bir hedefleri vardır. Çünkü neresinden bakarsanız bakınız yabancıların kışkırtmasını görmezden gelerek devletimizin önde gelenlerinin suçlanması yenilir yutulur bir açıklama değildir...

Yetkililerin kürsülere çıkıp devlet katliam ya da soykırım yapmıştır diyerek yeşil kalemle üzerine bir şeyler çizilmiş kâğıtları sallaması devlet adamlığına yakışmaz. Seyit Rıza'nın Türkiye Cumhuriyetinden "Ulusal Çıkarlarımız" ile başlayan taleplerini içeren mektubu belge diye sallamalıydı başbakanımız. Türk ulusunun içinde yeni bir ulusu tabii ki Atatürk ve yanındakiler kabul edemezlerdi. Gereğini de yaptılar. Ancak bugün Türkiye cumhuriyetinin içinde başka uluslar yaratılması girişimlerine göz yumanlar ya da öyle olmasını tezgâhlayanlar için Seyit Rıza gözlüğü takmışlar demekten başka içimizden bir şey gelmiyor.

Dersim Harekâtını yürüten Türk Silahlı Kuvvetleriydi. Seyit Rıza'nın taleplerini içeren mektuplar (örneğin Dersim Başkomutanı olarak yazdığı (30 Temmuz 1937 tarihli) muhakkak Genel Kurmay'ın Harp Tarihi Dairesinde de mevcuttur. Eğer yine de tatmin olmazsanız Londra'da The National Archives (Devlet Arşivi)'de "FO 371/20864/E5529" numaralı belgeye bakmanız yeterlidir. Birileri belge diye bir şeyleri sallarken, acaba bu kurumun cumhuriyeti korumaya yeminli olduğu söylenen yetkilileri hazır ol konumuna biraz ara verip arşivindeki belgeleri sallayamaz mı? Aslında yeni bir şey eklemeleri ve konuşmaları da gerekmiyor. Sadece Genel Kurmay Başkanlığının çıkarmış olduğu "İç İsyanlar" kitabını ellerinde tutsunlar yeter. En az başkomutan Atatürk'ün Dersim Hançeriyle sinsi bir biçimde hançerlenmesine göz yumulmasın...

Böyle bir açıklamaya tepkinin uygar bir ülkede olağan üstü sertlikte olması beklenirken, bu ülkede birkaç politikacının ?şeflerini koruma güdüsüyle- haricinde cılız bir ses bile çıkmamıştır; çıkmamaya da devam ediyor. En azından üniversitelerim izin Tarihçi kadrosundan ya da İnkılâp Tarihçisi kadrosundan maaş alan, güya unvanlı bilim adamlarınca açıklama yapılması beklenirdi. Onlar da yaz aylarında kış uykusundalar...

Halkın önemli bir kısmı da tepki göstermemiştir. Çünkü üniversite bitirenler bile bu gün Dersim'in yerini harita üzerinde gösteremediği gibi, Dersim ile Tunceli (Hozat) arasındaki ilişki konusunda tek bir kelime bile söyleyecek durumda değillerdir. Dersim olayları ile küresel sömürgecilik arasındaki derin ilişkiyi ve bağlantıyı ise, bugün dolaylı bir şekilde devamını acı bir şekilde yaşadığımız, her gün bir ya da birçok vatan evladını toprağa verdiğimiz Hakkâri İlindeki olayların bir terör olayı mı, yoksa bu isyanların rövanşı ile ilgili olup olmadığını, Hatay'ın Türkiye'ye bağlanması ile ilgili olup olmadığını, devletin en başındaki yetkililerin bile bilemediği bir ülkede bulunmanın utancını yaşıyoruz.

Bir ülkenin yöneticileri tarihinin önemli olayları yerine, karşı partinin sülalesindeki kişilerin dinlerini, mezheplerini, ırklarını, hatta boylarını postlarını araştırmaya daha çok zaman ayırmaya ve onu uluorta konuşmaya başlamışsa o ülkenin başında karabulutlar toplanmaya başlamış demektir.

Dersim olayı aslında üstü kapalı ya da açık bir şekilde Kürtçülüğün yanı sıra Alevilik ile ilişkilendirili yor. Alevi vatandaşlarını bir yerlere çekmek için. Aslında Tunceli halkı, 1515 yılında Yavuz Sultan Selim'in İran Seferinde Sünni Kürt halkının desteğiyle Şah İsmail'e karşı kılıç sallaması ve Şah İsmail'e sempati duyan Kemah civarında yerleşmiş olan Türkmen Alevi topluluğu korkutarak dağlık Tunceli'ye sığınmaları ile oluşmuş bir Türkmen-Alevi topluluğudur.

Kurtuluş Savaşının başlangıçlarınd a Koçkırı ayaklanması olarak bilinen hareket, bağımsız bir Kürdistan devleti kurma amacıyla başlatılmıştır. Bunu, kendisi koyu bir Kürt Milliyetçisi olan ve Baytar Nuri diye bilinen Dersimli Veteriner Mehmet Nuri'nin yazmış olduğu "Kürdistan Tarihinde Dersim" isimli kitapta açık açık okuyabilirsiniz . Günümüzün devlet yöneticilerine okumalarını öneririm. Koçkırlı Alişar ve Baytar Nuri, Seyit Rıza'yı etkilemişlerdir . Keşke sadece onu etkilemeyle kalsaydılar. Günümüz politikacıların ı da etkiledikleri görülüyor. Örneğin Türklere ölüm diye bağıran-yazan Baytar Nuri, abartılmış ölü oranlarını da verendir (isyana katılan aşiretlerin toplam nüfusu 20.000 olmasına karşın, ölü sayısı 50.000 olarak pompalanmıştır) , Kürtlerin mağaralara doldurarak zehirli gaz ile öldürüldüğünü söyleyen de odur. Ne yazık ki bugün kürsülerden hitap edenler ve satılmış köşe yazarları bu hain kaynakları kullanmaktadırl ar.

Bu konunun daha iyi anlaşılması ve şu anda kimlerin gaflet içinde bulunduğunun bilinmesi için bu konuda geniş araştırmaları olan Rıza Zelyut'an, çoğunluğu Dersim Harekâtını tetikleyen Baytar Nuri'nin kitabından alınmış olan bir alıntıyı vermek istiyorum:

"Türkiye, işgal edilmiş; Ankara'da yeni bir Meclis kurulmuştur. Yunan ordusu Batı Anadolu'dan Bursa'ya doğru işgalini sürdürmektedir. İşte tam bu sıradaki durumu Baytar Nuri şöyle anlatıyor: 'Dersim'e giderek babam ve Seyit Rıza ile görüştüm. Alişer ile işbirliği yapmalarını sağladım. (...) Artık Dersim'de büyük bir kaynaşma başlamış ve Ankara hükümetinden Kürdistan'ın muhtariyetinin kabul edilmesi isteği ileri sürülmüştü. (...) Dersimliler adına mufassal (ayrıntılı) bir rapor tanzim ederek Kürdistan Teali Cemiyeti vasıtasıyla İtilaf Devletleri (işgalci devletler) temsilcilerine gönderdik. (...) bağımsız bir Kürdistan yaratılmasını istedik. (...) 336 yılı (1920) başlangıcında Kangal İlçesi'nin Yellice Nahiyesi'nin Hüseyin Abdal tekkesinde önemli bir toplantı yaptırmıştım. (...) toplantıda bulunanların cümlesi ant içerek Sevr Anlaşması'nın takibini ve Diyarbakır, Van, Bitlis, Elaziz, Dersim, Koçkırı mıntıkasını ihtiva eden bağımsız bir Kürdistan teşkilini başarmak için silaha sarılmaya ve sonuna kadar savaşmaya tam bir ittifakla karar verdiler. (sayfa 125-126) 15 Kasım 1920'de Hozat'ta bir toplantı daha yapılıp Kürdistan'ın tanınması için Ankara'ya ültimatom verilir. Yoksa silahla bu hakkı alacağız diyenler; Batı Dersim Aşiret Reisleri olarak ültimatom imzalamışlardır . (Aslı için bak: s. 129)

Ne yazık ki Kuvayı Milliye güçleri Türkiye'yi kurtarmak için Batı'da Yunanlılarla çarpışırken Batı Dersim aşiret reisleri; Seyit Rıza'nın da desteği ile Koçkırı ayaklanmasını başlatmışlardır . Böylece Ankara hükümetini arkadan vurmaya kalkışmışlardır . En az başlangıçta işin içinde İngilizlerin olduğunu görmemek mümkün de değildir. Daha sonra Hatay sorunu ile birlikte 1937/1938 isyanlarında Fransızlar katılmıştır.

Kuzeyde Pontusçularla da mücadelenin sürdüğü bir dönemde bu ayaklanma güçlükle bastırılmıştır. İdama mahkûm edilenler arasında, kaçaklardan Baytar Nuri ile Alişer olduğu halde; tümü de Atatürk tarafından affedilmişlerdi r. Ankara hükümetinin isyanı bastırırken halka dokunulmadığı, Atatürk ve Türk düşmanı Baytar Nuri'nin yazdıklarından anlaşılmasına karşın; günümüzdeki bazı devlet adamları ve sözde aydınlar; bu operasyonu bile katliam gibi göstermeye çalışmaktadırla r. Hâlbuki Ankara hükümeti, 1937 yılına kadar Dersimliler'e gayet hoşgörülü davranmıştır."

Dersimliler bu coğrafyanın en çok ızdırap çeken halkıdır. Aşiretlerin elinde perişan olmuştur. Bölge tarıma uygun değildir, temiz hava ve suyunun haricinde bilinen zengin bir kaynağı yoktur. Başkaldırı nedenlerinin biri de devletin burada kadastro başlatarak aşiret reislerinin elindeki arazileri fakir halka dağıtma niyeti olmuştur. Osmanlı'da Yavuz Sultan Selim'den başlayıp günümüze kadar uzanan süreçte her gelen vurmuştur. Küçümsenmiştir, güvenlik güçleriyle üzerlerinde baskı kurmuştur, dilleriyle ve inançlarıyla oynanmaya çalışılmıştır; harekâtlar ve çatışmalar sırasında yurtlarından sürülmüşlerdir, Alevilik en çok onlarla özdeştirilerek ötekileştirilmi şlerdir. Bunların hepsi doğrudur. Bir kısmına komşu ilde büyüdüğüm için de tanık olmuşumdur. Aslında öğrenmeye, aydınlığa ve değişmeye en yatkın olan topluluktur. Çünkü yaşadıkları coğrafyanın vahşiliği ve koşulları onları yeniliklere açık yapmıştır. Türkiye'de yönetimlerden şikâyet etmeye hak verilecek iller sıraya dizilse, en başa Tunceli konmalıdır. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Bütün bunlara karşın Tunceli halkı hep Atatürkçülüğün yanında, Atatürk'ün kurmuş olduğu partinin de arkasında olmuştur. Ben Kemalist partiyim diyen CHP'yi %80 oyu ile destekleyen başka bir ilimiz var mı? Anadolu'da gezmiş olduğum Alevi evlerinde muhakkak başköşede Atatürk Fotoğrafı ve Türk Bayrağı değişmez bir simgedir. Kimse Alevilerin bu fotoğrafı indirip de yerine bilmem kimin fotoğrafını asacaklarını beklemesinler; bu insanlar satılmaya yatkın değillerdir.

Ancak bütün bunlar tarihi gerçeği kendi kısa çıkarlarımız için saptırmaya yeltendirmemeli dir. Osmanlının da Türkiye Cumhuriyetinin de burada sürekli askeri baskı kurmuş olduğunu kimse ret edemez. Ancak çok sayıda insan öldürülmüş olsa bile buranın halkına soykırım yapıldığını söylemek insafsızlık olur. Hele bunun Atatürk ve o günün devlet büyüklerinin talimatlarıyla yapıldığını söylemek Türkiye Cumhuriyetine ihanet olur. Çünkü silahlı başkaldırı söz konusudur ve en önemlisi bu ülkenin geleceğine göz dikmiş ülkelerin tetikçiliğine soyunma gibi küçültücü bir rolle bürünmüşlerdir. Eğer yabancı ülkelerin dersim olaylarındaki rolü göz ardı edilirse, bugün 50.000'e ulaştığı söylenen terör faillerinin ölümü de birileri tarafından gelecekte soy kırımı olarak nitelendirilece ktir.

Bu gerçekler ortada iken, yöneticilerin Alevileri bir partiden (CHP) uzaklaştırmak için böyle tehlikeli bir denizde yelken açmaları Türkiye'nin hem geleceği hem de geçmişteki eylemlerini savunabilmeleri açısından son derece tehlikelidir.

Bu ülkede silahlı kalkışmanın ödenmesi gereken bir bedeli vardır. Atatürk ve arkadaşları bu bedeli ödetmede kararlı olduklarını göstermişlerdir . Eğer siz kalkışmanın sonuçlarını katliam ve soykırım olarak nitelendirirsen iz, bölgede hemen hemen hiçbir Ermeni'nin kalmadığı 1915 olaylarındaki Ermeni Kalkışmasını bastırmanın haklı gerekçelerine artık "hiç" sahip çıkamazsınız. En azından bugün Dersim'de Dersimliler dilleri ve inançları ile ?istenen düzeyde olmasa bile- yaşamaya devam ediyor.

Kaldı ki basından edindiğimiz kadarıyla bizzat hükümet yetkililerinin açıklamalarına göre, elde tutarlı bir kanıt olmamasına karşın bu ülkenin üst düzey komutanları, askerleri, rektörleri, yazarları, çizerleri silahlı kalkışma yapacaklar kuşkusu ile idamla Silivri'de yargılanıyorlar . Bırakın eylemi, kuşkunun bile idamlık suç sayıldığı bir dönemde hükümet başkanının bu şekildeki yaklaşımı doğrusu tarihe geçecek niteliktedir. Bu tartışma tarihe geçecek başka unsurları da içinde bulundurmaktadı r. Avrupa'nın birçok ülkesinde sözde Ermeni Soykırımını sözlü ya da yazılı olarak ret edenler cezalandırılaca ktır diye yasa çıkarılırken, bu ülkede silahlı kalkışmayı silahla bastırmayı katliam ve soy kırım olarak nitelendirenler hakkında savcıların duyarsız kalmasını, duymazlıktan gelmesini de bu ülkenin başka talihsizliği olarak görmek gerekiyor.

Dersimle ilgili böyle bir açıklama ve tartışma gelecek açısından son derece tehlikeli görülüyor. Aynen Ermeni ve Dersim olaylarında olduğu gibi bugün de bir grup insan bağımsızlık ve özerklik istemiyle silahlı mücadeleye girmiş bulunmaktadır ve bir rakama göre de bu kalkışma şimdilik 50.000 cana mal olmuştur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin bu kalkışma ile mücadelesi, yarın bu ülkenin başbakanının Dersim Olaylarını tanımlaması örnek gösterilerek ?hiç kuşkunuz olmasın- katliam ve soykırım olarak karşımıza dikilecektir. Her üçünün arasındaki fark nedir? Bir düşünün: Bağımsızlık, özgürlük, kendi emrinde kolluk kuvvetleri, vergi toplama yetkisi talebi ve silahlı kalkışma her üçünde de aynı; arkasında yabancı güçlerin desteği ise her üçünde de var. Türkiye bu açıklamanın altından kalkamaz; Türkiye Cumhuriyeti geçmişiyle ve geleceğiyle ateşe atılıyor. Hükümet açıklayamıyorsa lafı ağızlarında geveleyen diğer partiler şu cümleyi halka duyurmalıdırlar : Bu ülkede silahlı kalkışmanın bedeli ödetilir. Yarın çok geç olacaktır biline...

Yetkililerin ?silahlı isyanın silahla bastırılmasını doğru bulmayıp da- katliam ve soykırım yapılmıştır gibi beyanları ve bunun belgeli olduğunu söylemeleri ürkütücü sonuçlar doğuracaktır. Beyanlardan anladığımız kadarıyla durup dururken hiçbir kusuru olmayan halk birden bire silahlı saldırılırla yok edilmiştir dercesine getiriliyor (sanki Tunceli halkının ortadan kaldırılması Türkiye Cumhuriyetine nasıl bir yarar sağlayacaksa). Bir devlet adamı böyle söylüyorsa ve bunun için devlet adına özür diliyorsa, dayandığı bir kanıt olmalıdır. O zaman bugün ya da yarın, birileri söylenen bu katliamın ya da soykırımın ödenmesi gereken bedelini önünüze koyacaktır. Öldürülen insanların akrabalarına tazminat ödenmesi, sürülen insanların topraklarının geri verilmesi ahlaki ve yasal bir zorunluluk olarak gündeme gelecektir. Herhalde insan haklarına önem veren hükümetimiz bunu da en yakın zamanda gündemine alacaktır... Durum hükümet başkanımızın dediği gibiyse Türkiye bu ağır bedeli ödemelidir. Doğal olarak aynı durumda olan Ermeniler ve şu anda silahlı kalkışma durumda olanların da sıraya girmesi beklenilmelidir . Emsal emsaldir...

Siyasette amaca ulaşmak için birçok araç kullanılabilir; ancak bir ülkenin geçmişini haksız yere karalayacak ve geleceğine ipotek koyduracak görüşlerin resmi ağızlardan dile getirilmesi basit bir suç olarak görülemez...

Burada gözden kaçan ve acı olan bir başka husus daha vardır. Şimdilik geçerli olan anayasamız, ülkenin bütünlüğüne yönelik her türlü eylemi suç saymıştır (yasayla değil, anayasa ile). Tarihi gerçekleri tahrif ederek ve olaylarla ilgisi olmayan tarihi kişilikleri töhmet altında bırakarak halkın bir kısmını galeyana getirmek anayasal bir suç oluşturmuyor mu? Bunları kanıtlamak için de özel belge üretmeye ya da telefon dinleyerek kanıt toplamaya gerek yok; bu beyanlar meydanlarda ve kürsülerde yapıldı. Nerede cumhuriyeti ve anayasanın amir hükümlerini kollamakla- korumakla yükümlü olan cumhuriyet savcıları, başsavcıları? Galiba onlar rektörleri, yazarları, sendikacıları, parti başkanlarını, terörle mücadele için yaşamını harcamış insanları sorgulamakla meşguller de onun için...

Ekonomik bazı rakamları gündeme getirerek kalkınıyoruz görüntüsü verme, yine tarihi birçok olayı bilmiyoruz demektir. Tarihte, zenginleşen; ancak ahlak değerlerini ve adalet duygusunu yitiren birçok toplumun ve devletin, zenginliğinin altında kaldığını biliyoruz. Ticareti ve adaleti, kendi güdümüne göre yönlendiren ve yandaşlarına peşkeş çeken tarihteki her ülkenin (Roma'nın, Bizans'ın Osmanlı'nın...) çöküşü gibi bir çöküşü görmek istemiyoruz...

Birçok ülkeye ilham kaynağı olmuş; dünya emperyalizmine ilk başkaldırı olarak bilinen Türkiye Cumhuriyeti devrimlerini ve onun ürünü olan Türkiye Cumhuriyetinin geçmişini kulaktan dolma bilgilerle yıpratmak hem ahlaki görünmüyor hem de sadece ülkemizi değil tüm bu coğrafyayı belirsizliğe sürükleyecek bir davranış olarak görünüyor.

*** *** ***

Sayın Kardeşim

Daha önce size göndermiş olduğum "Bertaraf Olacağım" adlı yazının devamı ne yazık ki dozu gittikçe artan Dersim Harekâtı tartışması ile gündeme oturuyor. Bilgisizlerin, yıkıcıların, Truva atlarının, işbirlikçilerin , Cumhuriyet düşmanlarının, gündemi saptırmak isteyenlerin cirit attığı; konuşması gereken kesimlerin ? özellikle üniversitelerin- sus pus olduğu bir final yaşanıyor. Bu tartışmanın savcısı hükümet, avukatı da CHP olmamalı. Bu Cumhuriyetin getirilerine ve değerlerine herkes sahip çıkmalı.

Cumhuriyetin aşındırılmasına yönelik her saldırıya karşı koymayı ve bildiğim yönleriyle görüşlerimi, nitelikli kitle olarak tanımladığım sizlerle paylaşmayı milli bir görev olarak benimsediğim için "Dersim tartışması milli bir tehdit haline dönüştürülmeden önce" yazmış olduğum Dersim Harekâtının arka planını da içeren yazımı son ithamlara yanıt olacak biçimde düzenleyerek sizlerle paylaşmak istedim. İyi okumalar...

Dersim İsyanı Ve Sonuçları!

(1) Coğrafi Durum
Doğu Anadolu Bölgesinde yer alan Tunceli, doğusunda Bingöl, batısında Malatya, kuzeyinde Erzincan ve güneyinde Elazığ illeri ile çepeçevre kuşatılmış olup 7774 kilometre karelik bir alana sahiptir. Tarihte bu bölge Dersim adıyla anılmaktadır.
Genişliği 100 km. derinliği 30 km. olan Munzur (Mercan) Dağları Dersim'in kuzeyini bir set gibi kaplamaktadır. Bütün geçitleri Temmuzdan Eylül sonuna, bazen de Ekim ortalarına kadar geçişe müsaittir. Diğer zamanlar ise karla kaplıdır. Küçükgöl Dağı (Bobyezbaba Dağı) - Koçkerekbaba Dağı hattının kuzey tarafı Dersim'in en sarp, bölgesidir. Bazı aşiretler (Kalan, Abbasan, Kırgan, Bahtiyar, Beyit uşakları) sıkıştıkça bu bölge içindeki en sarp vadiyi teşkil eden Kutu Deresine sığınmışlardır. Burada binlerce kişiyi barındırabilece k mağaralar mevcuttur. Dersim'in batı kısmında, Çemişkezek'in 10 km. kuzeyindeki Ali Boğazı, Kutu Deresi gibi sarp ve yüzlerce insanı barındırabilece k mağaralara sahip çok geniş bir vadiyi teşkil etmektedir. Bu bölgeler bazı aşiretlere yurt olduğu gibi, bazı kanun kaçakları için de sığınak olmuştur.

(2) Cumhuriyet Öncesi
Osmanlı devrinde idari teşkilatta ilk olarak Erzurum Beylerbeyliğine bağlı bir sancak olarak gördüğümüz Dersim, Tanzimata kadar bölgedeki beylerin hâkimiyeti altında merkezi otoriteden uzak bir şekilde yönetilmiştir. Devlet, coğrafi açıdan erişilmesi son derecede zor olan bu bölgede bir sorun çıktığında, olayı bastırmakta zorlandığı için, konuyu yerel beylerle çözmeyi yeğlemiş, bu durum da günümüzde bu bölgede halen sürmekte olan aşiret düzeninin devamına ve bölgede feodal bir yapının kemikleşmesine yol açmıştır.

Fransa'dan etkilenerek 1788-1789 tarihlerinden sonra yapılan idari düzenlemelerle birlikte, ilçelerin mülki amiri olarak kaymakamlıklar ihdas edilmiş ama tüm bu makamlar mahalli beylere verilmiştir.

Böylece bölgedeki tüm kaymakamlar, bölgenin Kürt beylerinden oluşmuştur. Bu durum ağa ve seyyidlerin büyük bir nüfuz kazanmasına ve bölgedeki asayişin daha da bozulmasına neden olmuştur.

Bütün bunların üstesinden gelmek üzere, her alanda ıslahat hareketlerine girişen III. Selim, özellikle döneme uygun, o güne göre çağdaş bir ordu kurmasına, her alanda yenileşme hareketlerine hız vermesine rağmen, bu yeniliklere daima karşı çıkan yobaz kesimin tepkisiyle karşılaşmış, yeniçerilerle birleşen bu güruh Kabakçı Mustafa isyanı sonucunda padişahı katletmiş, devletin belki de çağdaşlaşması için son şansı ne yazık ki heba olup gitmiştir. (1807).

Kabakçı Mustafa isyanını bastırarak III. Selimi kurtarmak üzere Rumeli'den yola çıkan Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa ne yazık ki geç kalmıştır ama gericilerin tahta geçirdiği IV. Mustafa, bu kez Alemdar tarafından tahttan indirilerek, yerine II. Mahmut'un geçmesi sağlanmıştır. (1808). Sadrazamlığa getirilen Alemdar Paşa bu isyanı çok kanlı bastırarak düzeni yeniden kurmuş ama sonuçları Dersim olaylarına kadar yansıyan büyük bir hatayı da yapmıştır.

Yapılan hata şudur: Tüm ülkede sarsılan otoriteyi yeniden kurmak isteyen Alemdar Paşa, bu konuda neler yapılabileceğin i saptamak üzere "yerel güçlerle", "ayanlarla" görüşme, onların da fikirlerini alma yoluna gitmiştir. Bu görüşmeler sonunda tespit edilen ve belli esaslardan oluşan bir belgeyi böylece Padişah II. Mahmut, ayanlarla karşılıklı olarak imzalamak zorunda kalmıştır.

Bu, Osmanlı Devleti'nde ilk kez karşılaşılan bir durumdur ve 7 Ekim 1808 tarihinde imzalanan ve tarihe "Sened-i İttifak" olarak kaydedilen bu belge ile padişah artık yerel beyleri, ayanları resmen tanımaktadır, bunun karşılığı olarak da ayanlar ve yerel güçler de devlet otoritesini (lütfedip) kabul edeceklerdir. Bunun diğer bir anlamı "aksi halde kabul etmeyebilecekle rdir". Adeta padişahın otoritesi, pazarlık haline getirilmiştir ve özellikle Merkeze uzak olan örneğin Doğu Anadolu'da Kürt Beyleri'nin nüfuzu bu nedenle çok artmış ve bugünkü feodal yapının oluşmasına neden olmuştur. Daha sonra, yeniden isyan eden yeniçerilerin başkaldırması üzerine II. Mahmut Alemdar Mustafa Paşa'nın yardımına gitmeyecek, bu isyan sonucunda Alemdar öldürülecek (Kasım 1808), daha sonra padişah yeniden tüm gücü elinde toplamaya çalışacaktır.

Doğu Anadolu'da sık sık çıkmakta olan başkaldırıları daha kolay defetmek için 1860-1877 yılları arasında Osmanlı yönetimi Hozat ve Mazgirt'te birer kışla yaptırmış, bu kışlalarla Dersim'e nüfuz etmeğe çalışmıştır. Dönemin padişahları Sultan Abdülmecit ve Sultan Abdülaziz'dir. Buna en büyük tepkiyi ise Osmanlı yönetiminin bölgeye atadığı Kaymakam unvanını taşıyan kişiler, yani yerel Kürt Beyleri göstermiştir.

Dersim ağaları, nüfuz ve güçlerinin zayıflayacağı endişesiyle sadece Osmanlı'nın girişimlerini engellemekle kalmamış, aynı zamanda 1877 - 1878 Osmanlı-Rus harbi sırasında Ruslara yardım vaadinde de bulunmuşlardır. Hozat ve Mazgirt kışlalarındaki asker cepheye alınınca ise aşiret ağaları bu merkezlere hücum ederek kışlaları yakmışlar ve kasabaları talan etmişlerdir. Osmanlı-Rus harbi sırasında ve 1892 yılına kadar Dersim aşiretlerinin yaptıkları birçok saldırı, ancak kuvvet kullanılarak bertaraf edilmiştir. Ne var ki bölgedeki Osmanlı varlığını ortadan kaldırmak için saldıranlar daima Kürt aşiretleri olmuş, bölgedeki asker hep savunmada kalmıştır.

1893-1905 yılları arasında, Sultan II. Abdülhamit döneminde de Dersim'de karışıklıklar devam etmiştir. Bir taraftan Ermeni isyanları devam ederken, sık sık Kürt başkaldırılarıy la devlet uğraşmak zorunda kalmıştır. Meydana gelen olaylar üzerine, civar köy ve kasabaların, devlete başvurarak, tecavüze uğradıklarını beyan eden şikâyetleri olmuştur. Hükümet bazı ıslahat girişimleri düşünmüşse de, bu yaklaşım düşünceden ileri gidememiş, bu sebeple Dersim eşkıyalarının soygunculuk hareketleri devam etmiştir.

1907'de; bu kez Kureyşanlı aşiretinden Ali Çavuş 2000 kişi ile Kiğı köylerine saldırmıştır. Aynı zamanda Hozat'ın Koçuşağı, Şamuşağı ve Resik aşiretleri de Kemah ve Çemişgezek köylerine saldırmış, birçok eşya ve hayvan gasp ederek insanları öldürmüşlerdir. Köylüler ise köylerini boşaltarak kasabalara sığınmak zorunda kalmışlardır. Bunun üzerine yeniden bir askeri harekât yapılmıştır. 4-5 gün süren bu harekât asilerin dağıtılması üzerine sonlandırılmışt ır.

1907 yılındaki harekât hava ve arazi koşulları nedeniyle arzu edildiği şekilde bitirilememiş ve Dersim aşiretleri sonuçtan daha da cesaretlenmişle rdir.

1908 yılında tekrar ve bu kez daha çok aşiretin katılımıyla büyük bir isyan daha başlamıştır. Osmanlı hükümetinin yeterli reaksiyonu göstermemesi üzerine bu isyan hareketi daha da cesaretlenerek güç kazanmıştır. Bunun üzerine birlikler takviye edilerek isyan bastırılmış ve asiler dağıtılmıştır. Fakat harekât iyi sevk ve idare edilmemiş ve halkı silahtan tecrit etmek asıl hedef olması gerekirken bu konu üzerinde gerekli özen gösterilmemişti r. Bu nedenle harekât amacına ulaşmamıştır.

1911-1912 ve 1914 yılları arasında Dersim'de bir takım olaylar meydana gelmişse de önemli bir hal almamıştır. Ancak I. Dünya Savaşı'nın çıkması üzerine bölgede büyük bir gerginlik yaşanmış ve 1916 yılında da büyük bir isyan patlak vermiştir. Bu durumdan yaralanmak isteyen Ruslar, Ermenilerle birlikte yöredeki isyanları desteklemiştir. Ne var ki, Rus ve Ermenilerin bazı aşiret mensuplarına olumsuz davranmaları üzerine, Dersim aşiretlerinden bazıları Ruslar aleyhine dönmüş, bu durumu değerlendiren Türk kuvvetleri isyanı tamamen bastırmıştır.

Cumhuriyet dönemine kadarki olaylar bu şekilde özetlenebilir.

(3) Cumhuriyet Dönemi
Cumhuriyet yönetiminin birinci hedefi, ülkeyi hızla bir çağdaş devlet olarak yeniden yapılandırmaktı r. Devrimin lideri olan Mustafa Kemal, "çağdaş uygarlık düzeyini" aşılması gereken bir hedef olarak belirlemiş ve tüm ulusunu, böyle bir hedefe ulaşabilmek için gerekli reformlar konusunda sık sık tüm ülkeyi baştanbaşa gezerek bilgilendirmişt ir. Ülkenin en yoksul ve ihmal görmüş yöresinin Dersim bölgesi olduğunu bilmekte, özellikle bu bölgeye her türlü hizmetin süratle götürülmesi gereğini sık sık yinelemektedir. Elbette bunun kolay olmayacağını, bölgedeki feodal yapının devamında çıkarı olan şeyhlerin, seyitlerin, ağaların arkalarına aşiretleri alarak buna olanak vermemeye çalışacaklarını bilmektedir.

Ama devrimin lideri, Doğu Anadolu'daki bu feodal zinciri kırmakta kararlıdır.

Devlet bir taraftan Doğu'da 1925 yılında patlayan Kürt (Şeyh) Sait isyanıyla uğraşırken, diğer taraftan da Dâhiliye Vekâleti İçişleri Bakanlığı), Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey'den, Dersim ile ilgili bir rapor hazırlamasını istemiştir. Hamdi Bey hazırlamış olduğu raporunda "Kürtleşme" "Aşiretleri n Hareket Tarzı", "Çabaların Yetersizliği", "Ağaların Ağırlığı" konularına değinmiş, Dersim'de süratle ve kati bir şekilde genel tedip harekâtının yapılması gerektiğini bildirmiştir. Tedip, yöre halkını terbiye etme, edebe davet etme harekâtı demektir.

Daha sonra bu kez Dersim'i tetkike memur edilen Diyarbakır Valisi Cemal Bey'in bizzat dolaşarak hazırladığı raporunda ise, "Kürt-Türk Sorunu", "Hükümet Nüfuzunun Eksikliği", "Dersim'in Islahı Projesi" gibi konulara yer verilmiştir.

Bunlarla yetinilmemiş, Cumhurbaşkanı Atatürk bizzat İçişleri Bakanı ve İçişleri Bakanlığı'nın diğer müfettişlerinin de bölgeyi tümüyle gezerek rapor hazırlamalarını istemiş, Genelkurmay Başkanlığı'nın raporları doğrultusunda Dersim ıslahatının zorunlu olduğuna kanaat getirilmiş ve esaslar belirlenerek uzunca bir programa bağlanmıştır.

(4) İsyan Öncesi Durum
Bu raporlar neticesinde, 2510 sayılı "İskân Kanunu" 7 Haziran 1934'te TBMM'de müzakere edilerek kabul edilmiştir. Bu kanunla aşiret reisliği, beyliği, ağalığı ve şeyhliği kısaca aşiret hayatı sona erdirilmiştir.

Bu kanun, Osmanlı Devleti'nin bir türlü uygulamaya cesaret edemediği fakat Cumhuriyet Hükümetlerinin kesinlikle görmezden gelemeyeceği Doğu'daki feodal yapıya son verme konusunda yönetimin ne kadar kararlı olduğunu göstermektedir.

İskân Kanunu ile başlayan Dersim'in güvenliği çalışmalarının bir devamı olarak 25 Aralık 1935 tarihinde TBMM tarafından çıkarılan 2884 sayılı kanunla Tunceli Vilayeti kurulmuştur. Kanunda Dersim, "Tunceli" olarak değiştirilmiş, ayrıca Korgeneral rütbesinde bir kişi Vali ve Komutan olarak görevlendirilmi ştir.

Bu vali ve komutan Dördüncü Umum Müfettişliğinde , Umumi müfettiş olmaktadır.
Görevlendirilen kişi Korgeneral Abdullah Alpdoğan'dır.

Dersim'in Tunceli'ye dönüştürülerek vilayet yapılmasındaki asıl sebep, bölgeye vilayet düzeyinde hizmet götürmek, kaldırılan aşiret hayatına karşı geleceği belli olan yerleşik düzenin ürünü aşiretlerin isyanı halinde duruma derhal müdahale etmektir. O güne kadar tüm bölgeye hükümdar gibi hükmeden şeyh, ağa, bey, seyit gibi kişilerin bu imtiyazları kaybedecek olmaları nedeniyle tüm güçleriyle isyan edecekleri açıktır. O nedenle bölgede askeri birlikler, müfettişlik emrinde olarak bekler duruma getirilmişlerdi r.

4'üncü Genel Müfettiş Korgeneral Abdullah Alpdoğan bölgedeki gergin durumun farkına vararak, yayınladığı bir tebliğ ile Dersim'deki bütün aşiretlerin silahlarını teslim etmelerini istemiştir. Ancak birçok aşiret buna yanaşmamıştır. Dersim halkının ve isyancıların lideri Seyit Rıza daha da ileri giderek, Korgeneral Abdullah Alpdoğan'dan TBMM'nin Dersim hakkında çıkardığı kanunu kaldırmasını, vilayet olmak istemediklerini , Dersim için özel ve milli haklarını sağlayan bir "özel idare"nin kurulmasını istemiştir.

(5) 1937 Yılı Harekâtı
1934 yılından itibaren planlı bir şekilde Dersim sorunu üzerine eğilen hükümetin bölgede güç kazanmaya başlaması üzerine, bir takım iç ve dış faktörlerin sonucu, ağa, şeyh ve seyitlerin yönlendirdiği huzursuzluklar ardı ardına ortaya çıkmıştır. Seyit Rıza'nın önderliğinde devlet aleyhine bölgede yoğun bir propaganda başlatılmış ve neticesinde aşiretler arasında toplantılar yapılmış ve devlete bir ültimatom verilmesine karar verilmiştir.

Bu ültimatomda ;

-İçimize karakollar yapmayacaksınız .
-Köprü ve yol yapmayacak, silahlarımıza dokunmayacaksın ız.
-Kaza ve Nahiye merkezleri kurmayacaksınız .
-Her zaman olduğu gibi pazarlık usulü vergi vereceğiz,
-Askere ise kimseyi göndermeyiz, denilmekteydi.

Bu talep edilenler, Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliği ile bağdaşamazdı, üstelik dünya savaşının galiplerine karşı bir Kurtuluş Savaşı vererek kurulan bu devletin, Padişah'a bile kafa tutmaktan çekinmeyen hiçbir hükümeti böyle bir zilleti kabul edemezdi. O halde çatışma kaçınılmaz görünüyordu.

İlk olay Harçik deresi üzerinde, Pah (Kocakoç) ile Kahmut arasındaki tahta köprünün 21 Mart 1937 gecesi yakılması ve Kahmut ile Pah arasındaki telefon hattının kesilmesi ile başlamış, sonrasında ise 26 Nisan tarihinde Askisar Karakoluna, 27 Nisan'da ise Taht Komutanlığındak i Bölüğe saldırı düzenlenmiştir. Saldırılara bölgede bulunan birliklerle karşılık verilmiştir. Bu sıralarda alınan duyumlarla Dersimlilerin bu şekilde saldırılarına devam edeceği öğrenilmiş ve 4'üncü Genel Müfettişlik birlikleri takviye edilmiştir.

( 1 Mayıs itibariyle 122 Sb., 4683 Er., 234 gayri muharip er ).

1 Mayıs saat 20:00 de eşkıya gruplarının birliklerimize saldırmaları üzerine müsademe sabaha kadar devam etmiş, sabaha karşı eşkıya ormanlık alanlara dağılmıştır.

3 Mayıs'ta hava kuvvetlerine bağlı bir uçak filosu aşiret reisleri toplantı halinde iken bölgeyi bombalamıştır. Genelkurmay Başkanlığı'nın 3 Mayıs tarihinde verdiği emirde; 1 Mayıs'tan beri asi kuvvetlerin saldırılarına sadece savunma ile mukabele edilmesi nedeniyle asilerin cesaretlendiği belirtilmiş, ayrıca bundan sonra asilerce yapılacak saldırılara karşı taarruzla karşılık verilerek sonuç alınması istenmiştir. Ayrıca birlikler takviye edilecektedir.

Saldırıların devam etmesi, hükümet güçlerinin de buna karşılık vermesiyle Dersim sorunu geniş bir hal almıştır. Bunun üzerine Bakanlar Kurulu 4 Mayıs 1937'de tenkil ( Nakletme, bastırma, uzaklaştırma) harekâtına dair, gizli bir karar almış, bu kararda isyana şiddetle karşı konulması ve bir an önce bitirilmesi istenmiştir. Birlikler yeniden takviye edilmiştir.

4'üncü Genel Müfettişlik, Mayıs'taki takviyelerle birlikte 17'nci Tümen, 17'nci Tugay, Tunceli Vilayet Jandarma Komutanlığı, Tayyare Alayı'ndan oluşmaktadır.

Devam eden tarama faaliyetlerinde sıkıştırılan eşkıya grupları ile yapılan çarpışmalarda ağır zayiat verdirilmiştir. Temmuz sonunda ayaklanmaya katılan aşiretlerin bölgelerinde taranmamış hiçbir yer kalmamış, fakat Seyit Rıza henüz yakalanamamıştı r.

16-17 Ağustos gecesi harekete geçen birliklerce, Seyit Rıza ve yardakçılarıyla yeniden müsademeye girişilmiş, bu esnada 30 kadar asi öldürülmüş ve harekâta 18 Ağustos'a kadar devam edilmiştir. 9 Eylül'de Seyit Rıza'nın yeri tespit edilmiş, yakalanması için yeni bir harekâtın hazırlıklarına devam edilirken, 10 Eylül 1937 günü, Seyit Rıza silahsız olarak iki kişi ile birlikte Erzincan Jandarmasına teslim olmuştur.

Atatürk elbette Dersim'e bir an önce huzurun gelmesini ve bölgenin egemeni olan aşiretlerin baskısı ve talanı altında yüzlerce yıldan beri yaşam savaşı vermekte olan diğer aşiretlerin bir an önce tüm bu baskılardan tamamen kurtarılmasını arzu etmektedir.

Dolmabahçe'de kendisini ziyarete gelen bir Diyarbakır heyetine hitap ederken gömleğinin kolunu sıyırmış ve kolunu ve damarlarını göstererek: "...hepimiz aynı cevherin damarları gibiyiz..." demiş, ülkede yaşayan tüm insanlarımızın aynı derecede öneme sahip olduğuna işaret etmiştir.

Bu tarihlerde Hükümet Nyon Konferansı ile çok yakından ilgilidir ve izlenmekte olan politika konusunda Atatürk ile Başbakan İnönü arasında bir gerginlik yaşanmaktadır. Nitekim 18 Eylül 1937 akşamı Çankaya'daki sofrada bu gerginlik, kopmaya yol açmış, ertesi gün İnönü, hastalığı neden gösterilerek görevinden istifa etmiştir. Artık Bayar dönemi başlamaktadır.

O halde, Seyit Rıza'nın yakalanmasından yani 10 Eylül 1937'den 10 Kasım 1938 tarihine kadar 14 ay boyunca, Başbakan Celal Bayar'dır.

[Resim: 20.jpg]

Seyit Rıza'nın Ekim ayında başlayan mahkemesi, 15 Kasım'daki oturumda sonuçlanmıştır. Mahkeme sonucunda 11 kişi idama, 33 kişi ağır hapse mahkûm olmuş; idama mahkûm olan 4 kişinin cezası yaşlı olmalarından dolayı hapis cezasına çevrilmiştir. İdam cezaları aynı gün infaz edilmiş ve 1937 dersim isyanı sona ermiştir.

(6) 1938 Yılı Harekâtı
1937 İsyanında ele geçirilemeyen ve Tunceli arazisine saklanan eşkıyalar birkaç ay sonra yeniden soygun, talan, propaganda, silahlanma ve devlete karşı birleşme faaliyetlerine başlamıştır. Kör Abbas, Kecel ve Baluşağı aşiretlerine mensup eşkıya grubunun 2 Ocak 1938 günü asker kaçaklarını aramakla görevli Jandarma birliğini pusuya düşürülerek 8 askerimizi ve Mercan karakolunu basarak iki erimizi şehit etmesi üzerine, 21 Mart 1938'de, Haziran'da yapılacak tenkil ve silah toplama harekâtına karar verilmiştir.

Hükümetçe alınan karara göre 1938 yılında yapılacak faaliyetler şunlardı:

-Kış aylarındaki olayları yapanların tedip edilmesi,
-Asker bakaya ve kaçaklarının takibi,
-Silah toplamanın ikmali,
-İsyancıların nakli ve bu isyanlara katılmadığı gibi hükümet güçlerine destek verenlere ise tapu verilmesi.
-Bölgede Yatırımlara devam edilmesi.

4'üncü Genel Müfettişlik harekâtını; Mercan Deresi, Merho Deresi ve Kalan Deresi temizleme safhaları olarak 3 aşamada gerçekleştirece ktir.

11/12 Haziran gecesinden itibaren tedip bölgesine girilmeye başlanmıştır. 29 Haziran'a gelindiğinde tenkil kuvvetlerinden 60 yaralı ve 33 şehit verilmiş, isyancılardan ise 163 kişi ölü ve yaralı olarak ele geçirilmiş, 866 kişi ise güvenlik güçlerine sığınmıştır. Başbakan Celal Bayar 30 Haziran'da TBMM'de daha ciddi tedbirlerin alınması kararını işaret etmiştir. Artık 3'üncü Ordu Harekata dâhil edilecektir.

4'üncü Genel Müfettişlik tarama ve tedip faaliyetlerine 8 Ağustos'a kadar devam etmiştir. 3'üncü Ordu Müfettişliği harekâtı ise gerçekte fiilen bir tedip niteliğinde olmayıp, 4'üncü Genel Müfettişliğin bu bölgede yaptığı harekâtın tamamlanması niteliğindedir. Harekâtın amacı; bölgedeki halkı silahtan tamamıyla tecrit etmek, Tunceli'nin her sene ayrı ayrı sahalarında beliren haydutluğa tamamen son vermektir.

Tunceli bölgesi 7 iç bölgeye ayrılmış ve her birine birer Tümen tahsis edilmiştir. Harekâtın 10 Ağustos'ta başlayıp 10 gün sürmesi, 26 Ağustos'u kesinlikle geçmemesi planlanmış ve 17 Ağustos'ta sona ermiştir. Harekâtın sonunda adları daha önceden belirlenmiş binlerce kişi yakalanmış ve emredilen bölgelere sevk edilmiştir.

Bu harekât esnasında Munzur dağlarına kaçarak yakalanamayan Koçuşağı aşireti daha sonra köylerine geri dönmüş ve civar köylerde tekrar soygunculuğa başlamışlardır. 3'üncü Ordu Müfettişliği'ni n harekâtının ikinci safhasının amacı Koç Uşağı aşiretidir. 6 Eylül'de başlayan harekât için iki bölge belirlenmiştir.

Harami Deresi-Hozat uzanımı hattının doğusu 3'üncü Tümen, batısı 8'inci Kolordu sorumluluğundad ır. 15 Eylül'de bitirilen harekâtta tam bir tarama yapılarak yüzlerce haydut imha edilmiş, yüzlercesi de yakalanmıştır.

Bütün bu gelişmeler olurken, Atatürk 1 Haziran - 26 Temmuz tarihleri arasında Savarona'da, daha sonra ise Dolmabahçe'dedi r ve hastalığının son ve en kritik dönemlerini yaşamaktadır.

3) SONUÇ
Sonuç olarak; çeşitli dış ve iç nedenlerin de büyüttüğü ve 21 Mart 1937-16 Eylül 1938 tarihleri arasında meydana gelen Dersim İsyanı Devletin kararlı tutumu sayesinde sonlandırılmış, isyanın elebaşları yargılanarak cezalandırılmış tır.

Orhan ÇEKİÇ

]
FAYDALANILAN KAYNAKLAR

a. Dersim Jandarma Genel Komutanlığı Raporu (3.Baskı). İstanbul: Kaynak Yayınları.

b. AKGÜL, S. (2001) Dersim İsyanları ve Seyit Rıza. Ankara: Berikan Yayınları.

c. EZER, F. (2003). Yakın Tarihimizde Dersim İsyanları. Doğu Anadolu Bölgesi Araştırmaları,1 (3).

ç. ÖZKÖK, B. (1937) Osmanlılar Devrinde Dersim İsyanları. İstanbul: İstanbul Askeri Matbaası.

d. YILMAZ, K. (1991). 3'üncü Ordu Bölgesinde Çıkan Ayaklanmalar ve Ayaklanmaların Bastırılması.

e. AKGÜL, S. (2000). Dersim Bölgesi İsyanları ve Alınan Tedbirler, Yedinci Askeri Tarih Semineri Bildirileri I, Ankara: Genelkurmay Basımevi.

f. GÜNEL, N. (1999). Dersim İsyanı (1938). Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Anabilim Dalı. g. 3’üncü Ordu Bölgesinde Çıkan Ayaklanmalar ve Ayaklanmaların Bastırılması, 1991. [/B]
]Yazılar dersim konusu bu kaynaklardan yazılmıştır.
Seke seke geldim ayağım yoktur
Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
Kimi kafir olmuş karnısı boktur
Süzünü süzünü postunda otur.

Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
Muhammet elçisi Ana’dır deyin
Hak için dergaha niyaza inin.


Bildiren: Pir Zöhre Ana
Posting Freak
Dersim Tarihini Değiştiren Belge
T.C DAHİLİYE VEKALETİ JANDARMA UMUM KUMANDANLIGI

Ankara /4.6.1937/Sayı:15146

ÖzüBig Grinersim Kız ve Erkek Çocuklarının Yatılı Mekteplerinde Yetiştirilmeleri

KÜLTÜR BAKANLIGINA

Bugünlerde Dersimde yapilmağa başyalan Islahat meyanında Türk kesafeti olan ve Dersimden oldukça uzak yerlerde kız ve Erkek yatılı Mekteplerinin de açılması ve bu mekteplerde Dersimden getirilcek olan beş yaşını doldurmuş kız ve erkekler okutturulup büyütülemesi ve muvazi surette yetiştirilecek olan bunlar yekdigeriyle evlendirilerek Baba ve Analarından mevrus enval ve arazileri içinde birer Türk Yuvası kurmaları temin ve bu suretle Türk Kültürünün Dersimde esaslı bir surette yerleştirilmiş olacagını düşünülmektedir.

Çünkü Dersim halkı kendilerini Horasandan gelmiş ve Türk olduklarını beyan ederler. Fakat (Kurmanca)denilen ve Fars bozması bir dille konuşan insanlarla fazla temasları neticesi olarak her gün biraz daha ana dil karakterinden uzaklaşmışlar ve Alevilik ve Bektaşilik bunlar arasında kolaylıkla da ragbet bulmuştur.

Dersimliler Kürt gibi konuşan ve fakat henüs onun karakterini hazmetmeyen kendi akideler ile onu yenmege çalışan ve Türk ile Kürt arasında kalmış bir camia halindedir.Dikkat çeken en mühim nokta Dersim anasının Dersim babasından evvel Kürtleşmeye başlamasıdır.Bunda en muhim saik erkeklerin Civarla temasları neticesi Türkçeyi Ögrenmelerine ragmen kadınların muhitlerinden bir yere ayrılmamaları yüzünden bir kelime bile Türkçe konuşamamaktadırlar ve bundan ötürü de çocuklarına Türkçe ögretememekteler.Binaenaleyh kanında Türk kanı ekseriyeti olan bu halk kitlesini geriye yani Milli varlıklarına doğru çocukların bu gibi leyli mekteplerinde yetiştirilmeleri zaruri ve lüzumlu oldugu Vekaletimizce mütalaa edilmekte oldugundan muktezasına müsaade-i Devletlerini arz ederim.

Dahiliye vekili Şükrü kaya sayfa 10/ 11 belge

Kitabın Adı Dersim Gerçekleri Turan Bozkurt

Arkadaşım dersimde elbette bi isyan olmuştur.Haklı Haksız bi cok insan hayatını kaybetmiştir.Ama bu isyanın emrini Mustafa Kemal Atatürk veren diyenlere her zaman cevapımız vardır.gerek belgelerle her zaman arkasında duracagız.

Neden Dersimde bi isyan cıkarılmıştır? Hangi Güçler Bunu yapmıştır? tarihlere iyi bakalım.O zaman bizler neler kaybetmişiz.
Seke seke geldim ayağım yoktur
Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
Kimi kafir olmuş karnısı boktur
Süzünü süzünü postunda otur.

Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
Muhammet elçisi Ana’dır deyin
Hak için dergaha niyaza inin.


Bildiren: Pir Zöhre Ana

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.