You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Posting Freak
Dersim Olayları
Adnan Menderes yazdı:Sayın GARİP

Ben Tarih yazdım size göre neyse ona siz karar vereceksiniz her tarihi uydurma desek Tarih ortada kalmazı ve İsmet İnönü ile Celal Bayar bunu ne için yapsın Atatürk sonrası İsmet İnönü İktidar"a gelmedimi tüzak olsaydı neden o kadar harekat başarısız olurdu !! biz bölücü değilim ve konuya bakarsanız bir yerde isyan bile yazmadım konu başlıktan uzak olmasın diye ama yine bunu başardınız


Ya kardeşim,Sende devamlı, Son kullanma Tarihi gecen, Konserveye Benzeyen, tarih kitaplarını nerden buluyorsun.

Yazdıklarının içine bakıyoruz,hep yalan dolan kokuyor. Dışına bakıyoruz rakamlar uymuyor, değiştirilmiş. Sende kalkıp bize Yedirmeye çabalıyorsun.Sad

yani bizim suçumuz ne ? Senin konserveni de yemeyincede kalkıp bunlar bana hakaret ediyorlar diye şikayet ediyorsun hıh.

Şimdi Senin , içi ,dışı değiştirilmiş tarihi konservelerin Zarar dan başka birde yan etkileri var. Mesela Açılım sancısı, soykırım sancısı, vatanı satma sancısı ve daha nice yan etkileri belirsiz virüsler.

Yanı o Kitaplar la milleti kandırmaya Çalışan iki ayaklı konzerve beyinliler.

.

ON İKİ  İMAMLAR
*** *** *** *** *** *** *** *** *** ***
  1. İmam ALİ
  2. İmam CAFER
  3. İmam ZEYNEL
  4. İmam BAKIR
  5. İmam RIZA
  6. İmam CAFERİ SADIK
  7. İmam HASAN
  8. İmam TAĞI NAĞI
  9. İmam MEHDİYE HÜDA
10. İmam HÜSEYİN,İ DEŞTİ KERBELA
11. İmam CAFER -İ ZÖHRE YE HİBA
12. KIRKLAR DERGAHA


*** *** *** *** **** *** *** *** **** ***
Son Düzenleme: 25/04/2010, 20:20, Düzenleyen: SultanG..
Administrator
Dersim Olayları
Dersim, Osmanlı mirasıdır!

Sanıldığı gibi Dersim olayları Cumhuriyetle başlamamış, aksine Cumhuriyet, Dersim’deki hastalıklı yapıyı Osmanlı’dan miras almıştır. Dersim, Osmanlı asırları boyunca da hep sorun olmuştur. Bu bağlamda Dersim ve civarındaki Kürtçülük faaliyetlerinin kitlesel hale dönüşmesinin alt yapısını 1918’de İstanbul’da İngiliz desteğiyle kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti hazırlamıştır. Daha sonra 1927 yılında Kürtçü ve Ermenici aşiret liderlerinin çabası sonucu Kürt Milli Genel Kurultayı yapılmıştır. Bu kurultayla Hoybun örgütünün temeli atılmıştır. Türk düşmanı ve ayrılıkçı Kürt örgütü Hoybun, Ermenilerle ittifak yapmıştır. İngiliz ve Fransız güdümündeki bu Kürt Ermeni örgütü, Doğu Anadolu’daki isyanların hazırlayıcısı ve kışkırtıcısı olmuştur. Hoybun örgütü, kurulması düşünülen Kürdistan Devletine Dersim’i de dahil etmiştir.

Devlete karşı isyan kararı!

Bağımsız Kürdistan için aşiret ağası Seyit Rıza ve Alişir, 5 Eylül’de Ovacık’a bağlı Lerenk Köyünde birçok aşiretin katıldığı bir toplantı düzenlemiştir. Toplantıda devlete karşı isyan etmek için “kavli karar” edilmiştir. Alişir toplantıda, “Avrupa devletlerinin dört vilayetten ibaret bir Kürdistan’ı kabul ve tasdik ettiklerini ancak Ankara Hükümeti’nin bunu kabul etmediğini, ayrıca Alevilerin tamamının mahvı için Türk subaylarının cebinde talimat olduğunu” belirterek halkı isyan etmeleri için kışkırtmıştır. Böylece aşiret taifesi devletin yaptığı yollara, köprülere, okullara, karakollara ve güvenlik güçlerine karşı saldırıya geçmişlerdir. Olayların gelişmesi Çağlayangil’in hatıralarında şöyle anlatılır: “Fırat, Şeytan Köprüsü denen mevkide dört metreye kadar daralır. Burada devlet bir köprü yapmış. Köprünün başında bir karakol var. Karakolda da otuz üç asker bulunuyor. Askerlerin başında İsmail Hakkı adında bir yedek teğmen vardır. Köprüye Dersimliler bir baskın düzenliyorlar. Baskında karakol yakılıyor ve otuz üç asker şehit ediliyor. İşte bu olay, Dersim İsyanı’nın başlamasıdır.



Atatürk ve Dersim



""""""

Atatürk’ün Dersim’e olan özel yakınlığı ve sevgisi... Anlatayım...



Erzurum Kongresi sonrası Mustafa Kemal Sivas’a geçecektir. Sarayın emriyle Elazığ Valisi Galip Bey Dersim’in en güçlü isimlerinden Haydar Ağa’yı çağırır. Ona yüklüce bir para verir. Görevi Mustafa Kemal’i pusuya düşürmek ve öldürmektir.

Vali Galip Bey bu görevi verirken yanında bugünlerin de güçlü politik isimlerinden birinin dedesi vardır. Mustafa Kemal yola çıkar “Kutu Deresi” mevkiinde otomobili Haydar Ağa ve silahlı adamları tarafından çevrilir. Mustafa Kemal vakur bakışlarla onları süzer ve “Kastınız beni öldürmek mi?” mealinde bir soru sorar.

HAYIR PAŞAM

Haydar Ağa “Hayır paşam bunu vermektir mücadeleniz için lazım olur” diye yanıtlar ve Elazığ Valisi Galip Bey’den aldığı yüklüce parayı sunar. Mustafa Kemal duygulanır. Teşekkür eder.

AĞA ANKARA'YA GEL

Ankara sürecinde Mustafa Kemal Haydar Ağa’yı Ankara’ya davet eder ve Dersim Mebusu olmasını ister. Haydar Ağa teşekkür eder ama öneriye şöyle cevap verir: “Biz buranın toprağına dağına çiçeğine kuşuna alışmışız. Ankara’da yaşamam zor ama sana kardeşim Diyap’ı göndereyim. Kabul edersen Dersim Mebusu o olsun.” Ve böylece Diyap Ağa Dersim Mebusu olur. Atatürk Diyap Ağa’ya daima özen ve ilgi gösterir. Üstü açık Mercedes makam otomobilinde Mustafa Kemal Atatürk’ün yanındaki o ak sakallı heybetli adam Diyap Ağa’dır.



ATA DERSİM’E GÜVENİRDİ

Mustafa Kemal yakın çevresinde 6-7 Dersim kökenliyi mutlaka bulundururdu. Diyap Ağa Mehmet Bey Binbaşı Hasan Hayri Bey (sınıf arkadaşı olan Hasan Hayri Bey’in Atatürk’ü çok üzen dramını aşağıdaki satırlarda yansıtacağım) Girnevikli Hüseyin Ağa...

Bektaşi babası olan Albay Ragıp Bey ve gene Bektaşi babası olan Doçent Bedri Noyan ise Atatürk’ün özel doktorlarıydı.

Oda hizmetlisi Bektaş Çavuş da (Mustafa Timisi’nin kayınpederiydi) Aleviydi. Aleviler ve Dersimliler Atatürk’ü severlerdi.

Duvarlardaki Hazreti Ali’nin resimlerinin yanında Atatürk fotoğrafı da asılı olurdu. Atatürk’ün emriyle Dersim’e köPage Rankingüler kurulmuş yollar açılmış okullar yapılmıştır. Hepimizin yüreğinde acısı olan Dersim olaylarına gelince...

DERSİM OLAYLARINDAN ATATÜRK'ÜN HABERİ YOKTUR

Dersim ve dolaylarında toprak azdır. Hatta Atatürk bu nedenle Dersimlilere daha fazla toprak olanaklarının yaratılması emrini de vermiştir. Ancak... Dersim’den civardaki iller ve özellikle Erzincan’dan şikâyetler vardır. O civar vilayetlerin milletvekillerinden “Dersim’den gelip hayvanlarımızı alıyorlar. Bunları devlet tedip etsin” gibi öneriler gelmektedir.

İsmet İnönü ve Mareşal Fevzi Çakmak Dersim coğrafyasında düzenin sağlanması işini üstlenir. Onlar da harekât için Şükrü Paşa’yı görevlendirir. Ve ne yazık ki hepimizin yüreklerini dağlayan çok acı bir silahlı operasyon yapılır.

Bugün hâlâ izleri derin olan bir dramdır Dersim halkının maruz kaldıkları...Araştırmalardan ve birinci ve ikinci nesil ağızlardan dinlediğim kadarıyla Atatürk’ün “amacını çok aşan” ve çocukları kadınları da kapsayan ölümlerden bilgisi yoktur.

İDAMLARI DURDURUN

O kadar ki... Sonunda güvenilir biri tarafından “Paşam sizin çok sevdikleriniz yakın bulduklarınız idam ediliyor” diye bir uyarı alır. Gerçekten 3 önemli isim için idam sehpaları kurulmuştur. Bunlardan biri sınıf arkadaşı Binbaşı Hasan Hayri Bey’dir. Diğeri Kâreli Mehmet Bey’dir. 3’üncüsü ise Hz. Muhammed soyundan bir Alevi dedesidir. Atatürk “Derhal durdurulsun” emrini verir. Ama... Ne yazık ki çok geç... Hasan Hayri Bey ve Kâreli Mehmet Bey infaz edilmişlerdir bile...

ALEVİ DEDESİ İDAM EDİLMEMİŞTİR

İlginç bir ayrıntı var. Önce Peygamber soyundan Alevi dedesi idam edilecektir ama Hasan Hayri Bey “Ben senin idamını görmeye dayanamam. Önce beni assınlar. Sen duamı yap” demiştir. Kâreli Mehmet Bey de aynı isteği tekrarlamıştır.

Atatürk’ün “durdurulsun” talimatı geldiğinde sadece Alevi dedesi henüz asılmamıştır. Böylece hayatta kalmıştır.

Onun adını şimdilik anmayalım. Kimseyi rahatsız etmemek için kimliğini yazmıyorum. Onun kanını taşıyanlar tarafından adı ve nefesi en güzel şekilde sürdürülüyor

Tarihi Doğrularıyle irdelemek Lazım...
Posting Freak
Dersim Olayları
Adnan Menderes yazdı:]Sevgili Aygan

]Dersim olayları 1938 de Şeyh Sait olayları 1925 te yaşanmış bunlar nasıl birbirine bağladınız anlayamadım !! İsmet inönü Atatürk"un en yakın arkadaşıydı ve ölüme kadar onu savundu ve Atatürk Hakkında sözlerinde hiç bir kin nefret yoktur ve o zaman Atatürk hasta değildi isyan başlatığı ertesi gecesinde Dersim"e gidecekti hasta olsaydı gitmezdi

]Ben bu olayı Atatürk le bağlantısı var demiyorum Tarih nediyorsa onu diyorum ve konunun Atatürk"le ilgisi yoktur

Dalgınlıkla Seyit Rıza yazacağıma şeyh sait yazmışım olur böyle ufak tefek hatalar...

İsmet inönü mayasından olsa gerek içten pazarlıklıydı. Yani içindeki çekememezliği açık belli etmemiştir...

Atatürk 1937 yılında, ismet inönünün son zamanlarda almış olduğu yanlış kararlar yüzünden başbakanlık görevini bıraktırıp celal bayarın yerine geçmesini sağlamıştır. inönü buna çok bozulmuştur. Bu bile ismet inönünün o olayları tertipleyipm Atatürk'e mal etmesi için büyük bir sebeptir...

Atatürk hasta yattığı dönemler de inönüyü başbakanlıktan aldıktan sonra o hasta haliyle Hatay sorunuyla bizzat kendisi ilgilenmiştir. Çünkü önce vatan gelir. Vatan toprağı kaderine terkedilemezdi. Dolayısıyla Atatürk'ün bir yerden bir yerlere gitmesi bir şeyi değiştirmez. Dersim olaylarının olduğu dönemden 10 kasıma kadar Atatürk'ün rahatsılığı sık sık tekrarlanıyordu. Bazen çok ağır geçiyordu. Bunları iyi bilmek lazım. O katliamın olduğu günlerde Atatürk çok ağır hasta yatıyordu...

Ancak dersim olaylarında Atatürk yanlızca ayaklanmayı çıkaran kişinin etkisiz hale getirilmesini istemiştir. İsmet inönü o bölgeye gönderdiği emirde Atatürk sanki ayaklanmaya katılan bütün halkı etkisiz hale getirin şeklinde yansıtması nedeniyle böyle acı bir olay yaşanmıştır...

Sonuçta akıl mantık var. Bir Alevi Lider Alevileri neden öldürmek istesin...
Mustafa dediler benim adıma
Bir sıfatı Ali bindi atıma
Şimdi de ZÖHRE ANA geldi sıfata
Duyulsun şanımız Yüce Allah' a

(PİR ZÖHRE ANA)
Son Düzenleme: 18/04/2010, 18:28, Düzenleyen: adgan.
Posting Freak
Dersim Olayları
Adnan Menderes can yasaklı olduğu için bir hafta süreyle yazamayacak.

Cevap hakkı doğuran mesajlar lütfen yazmayalım.
[size=7]"Benim Testim Kerbela Suyudur..."[/size]

[size=7]Zöhre Ana[/size]
Cezalı Üye
Dersim Olayları
adnan menderes yazdı:]sayın garip[/color]

]ben tarih yazdım size göre neyse ona siz karar vereceksiniz her tarihi uydurma desek tarih ortada kalmazı ve ismet inönü ile celal bayar bunu ne için yapsın atatürk sonrası ismet inönü iktidar"a gelmedimi tüzak olsaydı neden o kadar harekat başarısız olurdu !! Biz bölücü değilim ve konuya bakarsanız bir yerde isyan bile yazmadım konu başlıktan uzak olmasın diye ama yine bunu başardınız[/color]


can sen yaz tarihini ama şu sözü de sözü söyleyenide unutma bence :
Tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir ancak yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.


mustafa kemal atatürk.
Son Düzenleme: 18/04/2010, 17:11, Düzenleyen: Pirim_Ali.
Cezalı Üye
Dersim Olayları
adgan yazdı: Dalgınlıkla Seyit Rıza yazacağıma şeyh sait yazmışım olur böyle ufak tefek hatalar...

İsmet inönü mayasından olsa gerek içten pazarlıklıydı. Yani içindeki çekememezliği açık belli etmemiştir...

Atatürk 1937 yılında, ismet inönünün son zamanlarda almış olduğu yanlış kararlar yüzünden başbakanlık görevini bıraktırıp celal bayarın yerine geçmesini sağlamıştır. inönü buna çok bozulmuştur. Bu bile ismet inönünün o olayları tertipleyipm Atatürk'e mal etmesi için büyük bir sebeptir...

Atatürk hasta yattığı dönemler de inönüyü başbakanlıktan aldıktan sonra o hasta haliyle Hatay sorunuyla bizzat kendisi ilgilenmiştir. Çünkü önce vatan gelir. Vatan toprağı kaderine terkedilemezdi. Dolayısıyla Atatürk'ün bir yerden bir yerlere gitmesi bir şeyi değiştirmez. Dersim olaylarının olduğu dönemden 10 kasıma kadar Atatürk'ün rahatsılığı sık sık tekrarlanıyordu. Bazen çok ağır geçiyordu. Bunları iyi bilmek lazım. O katliamın olduğu günlerde Atatürk çok ağır hasta yatıyordu...

Ancak dersim olaylarında Atatürk yanlızca ayaklanmayı çıkaran kişinin etkisiz hale getirilmesini istemiştir. İsmet inönü o bölgeye gönderdiği emirde Atatürk sanki ayaklanmaya katılan bütün halkı etkisiz hale getirin şeklinde yansıtması nedeniyle böyle acı bir olay yaşanmıştır...

Sonuçta akıl mantık var. Bir Alevi Lider Alevileri neden öldürmek istesin...



View image: ata53sm.jpg
resimde Atatürk 3 uçakı filosu nu beklemektedir


Atatürk"un manevi kızı Sabiha gökçen 3 uçakı filosu ile hava saldırı yapan ekibin üyesi"ydi
Posting Freak
Dersim Olayları
Adnan Menderes yazdı:View image: ata53sm.jpg
]resimde Atatürk 3 uçakı filosu nu beklemektedir


]Atatürk"un manevi kızı Sabiha gökçen ]3 uçakı filosu ile hava saldırı yapan ekibin üyesi"ydi

Dersim olayları ile ilgili bir çok çarpıtmalar olmuştur. Özellikle de Sabiha gÖKÇEN ÜZERİNDEN ATATÜRK'E OLAYLARI MAL ETMEK İÇİN BİR SÜRÜ YALAN DOLAN ŞEYLER YAZILMAKTADIR. DİKKAT EDİNİZ BU OLAYLA İLGİLİ GÖZLE GÖRÜLÜR ELLE TUTULABİLİR BİR KANIT YOK. HEP BU TÜR RESİMLER ÜZERİNDEN İŞLERİNE GELDİĞİ GİBİ YORUMLAR YAPILARAK BU OLAYLAR ATATÜRK'E MAL EDİLMEK İSTENİYOR...

Ancak kimse Sabiha Gökçenin direk kendi ağzından anlattıklarını konuşmuyor. O ysa Sabiha Gökçen kendisi çok net belirtiyor. O Dersim üzerindeki uçuşları tamamen keşif amaçlı yapmıştır. Üstelik bu onun ilk tecrübesidir. Yani direk bombardımana katılması nasıl mümkün olabilir...

Resimde Atatürk Sabiha Gökçeni bekliyor diyor ancak bu ne zamana ait bir fotoğraf olduğu belli değildir. Dersim olayları öyle bir günde olmuş bitmiş olaylar değildir. Aylarca sürmüş olaylardır. Bu Aylarca süren ayaklanmaları bastırma hareketlerinde Atatürk belki ilk zamanlar konuyu bizzat takip etmek açısından bazı yerlerde bulunmuş olabilir. Ancak bu demek değildir ki katliamın olduğu tarihte de Atatürk ayaktaydı. Ve olayları yönetiyordu. Bunları birbirine karıştırmamak lazım. Yani dersim katliamının olduğu tarih olmadığı kesin, çünkü Sabiha Gökçenin ilk keşif uçuşunun olduğu tarihlerdir. Çünkü Katliamın olduğu tarihte Atatürk Hasta yatağındaydı. Yaptığı keşif uçuşundan sonra döndüğünde Atatürk'ün hava alanında kendisini beklediğini bizzat Sabiha Gökçen anlatıyor. Yani iddia edildiği gibi öyle katliam dönüşü falan değildir...

Ayrıca yine dikkat edin Atatürk'ün orda Sabiha Gökçene yaptığı konuşmasında tamamen Dersimdeki baş kaldıran çete başlarına yönelik bir söylem vardır. Ve bir kez daha tekrarlıyorum Atatürk bir Aleviydi. Alevileri katletmesi için ne sebep olabilir. Ancak inönünün bir çok şeyi sayılabilir...

Bakın Sabiha Gökçen Dersim üzerinde yaptığı ilk keşif uçuşlarını kendi dilinde nasıl anlatıyor. Onun anlattıklarına göre yanlızca alınan istihbarat doğrultusunda ayaklanmalarda bulunan içerdeki düşmanların yerleri ve hareket şekilleri tesbit ediliyormuş. Bu durumda daha sonra orda halka karşı kurşun sıkılmış ise bu tamamen inönünün başlattığı yanlış müdahaleden kaynaklanmaktadır. Yoksa Sabiha Gökçen kısmı katliamın olduğu tarih öncelerine denk gelmektedir...

Sabiha Gökçenin ağzından Dersim üzerinde yapılan uçuşlar;

Nokta dergidinden bir röportajı:“ ]Harekat sırasında ölen yoktu. Keşif ]yapılıyordu, ordunun da istihbaratı vardı. Biliniyordu bu kötü kişilerin nerede olduğu. Çoluk çocuk olan yerleri doğrudan tahrip etmek insanlık dışı olurdu. Böyle bir şey olmamıştır.”

Bir kitap yazarına anlattıkları;( Yazının hepsini okumak istemeyenler en azından yazının ortalarında ve sonlarında renkli işaret ettiğim bazı önemli kısımları okuyabilirler.)

[FONT=Symbol][B]]· [COLOR=#3b5998]Dilşer Dersim Sabiha Gokcen [/B]
Atatürkle Bir Omur
Anilari Kaleme Alan Oktay Verel

2. Basim Altin Kitaplar 1996 Istanbul
Sayfa 111-126

BİR KUTSAL GÖREV,BİR KUTSAL HEYECAN

Dersim Harekâtı

ve

Namusumu Koruyacak Silah!

Savaş meydanlarından gelmişti Mustafa Kemal... Yedi düvele karşı savaşarak, kan ve barutların arasından, şehit çocuklarımızın kara topraklar üzerinde gözlerini kendi elleriyle kapayarak, ağızları köpük köpük olmuş çatlayan atların sırtından inip şahlanan atların sırtına binerek bugünlere gelmişti.. Onun ülkeyi ve ulusu bölenlere, kendi çıkarları için Türkiye'nin huzurunu kaçıranlara asla müsamahası yoktu..

ESKİŞEHİR ASKERİ TAYYARE OKULU'NDA EĞİTİM İKİ YILDI.

ATATURK'ÜN DE DEDİĞİ GİBİ BURADA HEM ASKERİ DİSİPLİN

EGEMENDİ, HEM DE HAVACILIK DİSİPLİNİ.. BU İKİSİNİ BİRDEN

BENİMSEYENLER ÇOK ÇABUK ORTADAN SİLİNİP GİDİYOR. LARDI. Nüveyre öğretmen ile Hatice Bacı benim en büyük destekleyicim idi.. Okuldan dönüşte zor bir gün geçirdiğimi bildikleri içjn önce istirahatıma, sonra beslenmeme dikkat ediyorlar, bütün bunlar yerine getirilince de çalışma masasına çağırıyorlardı. Tabii, nazari derslere geceleri de evde devam etmeye mecburdum.

Bana burada da özel bir uçak tahsis edilmişti. Öğretmenim yine Muhittin hoca idi. Çok akıllı, çok bilgili, çok ta sabırlı bir insandı Muhittin Hoca.. Uçuşta «postalar» diye tabir edilen gruplar vardı. Yani, bir öğretmen üç dört öğrenci alır, bunlara uçuşu öğretirdi. Bir öğrenci günde en çok bir buçuk saat kadar uçabiliyordu. Oysa, ben Muhittin hocanın tek öğrencisi olduğumdan diğerlerinden daha çok uçmak, daha çok deney sahibi olmak şansına sahiptim. Burada ilk bakışta bana «iltimas» yapıldığı fikri doğabilir. Bu fikre kesinlikle ka-pılmamanızı rica ederim. Çünkü Atatürk, çok zamanlar kendisi için bile ayrıcalık gösterilmemesini söylemişti, bunu yapanları huzurundan ve çevresinden uzaklaştırmıştı. Evet, Muhittin Hoca'nın tek öğrencisiydim, benim için özel bir de uçak yapılmıştı ama, bunun bir nedeni vardı..

Benim uçağımla başkası uçamıyordu! Boyum kısa olu-duğundan uçağın pedallarına özel ekler yapılmıştı. Bunlar yerlerine iyice oturtulduğundan uçağı benden başkasının kullanabilme olanağı yoktu. Pedalları söküp takmak mümkün değildi. İşte benim şansım da bu idi. Belki de hayatta biraz kısa boylu olmam ilk kez işe yaramıştı. Uçuş sürem fazla olduğu için de okuldaki bu uçuş dönemi programımı diğer arkadaşlarımdan daha önce bitirerek «yalnız uçuşÂ» brövemi aldım.

Brövemi aldığım günün ertesinde Eskişehir Birinci Tayyare alayına verildim. Orada da sabahları uçuş yapıyor, öğleden sonra daha bir üst düzeyde okulda derslere devam ediyordum. Birinci Tayyare Alayı'nın ikinci bölüğünde görev yapıyordum. Bu görevler savaş uçakları ile yapılıyordu. Örneğin keşif filo uçuşu ve atışlar gibi. O tarihte alayda Brege (19 - 7) uçakları vardı. Bunlar zamanın bombardıman uçakları

Ben hem bunlarla uçuyordum, hem de Amerika'dan alınan tek ki-.0 Hog avcı uçakları ile göreve gidiyordum. Şunu belirtmeliyim ki, skeri uçaklarla havalanmanın, görev yapmanın, savaşa hazır çakmalarda bulunmanın, bazı harekâta fiilen katılmanın çok daha .yd bir zevki, çok daha ayrı bir heyecanı vardır.. Bunu tadanlar bilir-

Alayda ayrıca tabye dersleri de alıyordum. Tam bir subay gibi ye-

liştiriliyordum. Bir gün Polonya'dan alınan yine tek kişilik ve yine avcı yçağı olan bir Pezetel'le göreve çıktım. Uzun süre uçtum. İşim bitince inişe geçtim. İşte ne olduysa o sırada oldu. Uçak ters donuverdi. Hem de oldukça sert bir şekilde sırtüstü yere yapıştı!.. Buna havacılıkta «kapotaj oldu» denir.. Neye uğradığımı anlayamamıştım. Oysa Pe-zetel'ler o yıllarda bu gibi kazaları çokça yapıyorlardı. Nitekim bir süre geçince bunlarla uçmak yasaklanmıştı. Evet, ne diyordum? Neye uğradığımı anlayamamıştım.. Bu sert ters dönüşten fena halde hırpalanmıştım. Birden ortalık mezar karanlığına bürünüverdi. Ne oluyorduk? Bu karanlık da neyin nesi idi? Etrafımda birtakım heyecanlı sesler, aceleci konuşmalar duyuyor fakat hiç kimseyi göremiyordum. Yoksa kör mü olmuştum? Bir de bu felaket de mi gelecekti başıma? Arkadaşlar beni güçlükle çıkardılar uçaktan. «Dur Gökçen..» dediler. «Sakın heyecanlanma!» Bunu söylemek kolaydı.. Nasıl heyecanlan-ınazdım? Nasıl korkmaz, nasıl üzülmezdim? Dünyam kararıyordu.. Ebediyen karanlıkta yaşamaya mahkûm olabilirdim. Böyle bir körlük yaşamımdaki her şeyin sonu olurdu. Bütün vücudum zangır zangır titriyordu.. Hayır, korkudan değil, üzüntüden..

Doğruca hastaneye götürdüler. Uzunca bir muayeneden geçtim. Sakinleştirci bir iğne yaptılar. Saniye sektirmeden tedaviye aldılar. Korktuğum başıma gelmemişti. Geçici bir körlüktü bu. Bazı uçucularda görülen bir durum. Konuyu derhal Atatürk'e aksettirmişler. O da beni bir uçakla istanbul'a göndermelerini emretmiş. Mevsim yaz olduğundan kendisi Florya deniz evinde hem çalışıyor, hem de istirahat 6%ordu. Gittiğim gün köşkte iki göz hastalıkları profesörünü beni bek-ler durumda buldum. Uzun uzun muayene ettiler. Nihayet içimi ferahlatan, Atatürk'ün de endişelerini yok eden cümleyi çıkardılar ağızlarından : «Geçici bir durumdan başka bir şey değil; sapasağlam maşallah!»

Bir akşam üzeri çay içerken Atatürk hayatından son derece memnun şöyle konuştu :

«Türk Hava Kurumu ulusal görevini yerine getiriyor, Türk-kuşu'nda gençler artık istikbalin göklerde olduğu inancı içinde yetişiyorlar.. Bir de uçak teknolojisini Türkiye'ye getirebilirsek artık gözüm açık gitmeyecek Gökçen.. Evet, sonunda savaşı bugün için piyade bitirir ama, geleceğin savaşları hep göklerde olacak. Göklere kim egemense savaşı da o kazanacak.. Hatta belki de bugün gördüğümüz en güçlü uçaklar bile o gün birer oyuncak gibi kalacak yeni uçakların, yeni silahların yanında.. Bir ülkeden bir ülkeyi dövebilecek, kendi insanını yitirmeden karşı ülkenin insanını yok edecek silahların yapılmayacağını söyleyebilir misin? Savaş teknolojisi acımasızca ilerliyor.. Biz saldırgan, başkasının toprağında gözü olan bir ulus değiliz. Ama başkasına da verecek bir karış toprağımız yok.. Emperyalizm bizim inançlarımızın, kitabımızın, dışında kalan bir konudur. Böyle olmasına rağmen, memleketimizi, toprak bütünlüğümüzü, bağımsızlığımızı ve özgürlüğümüzü korumak için her gün savaş olacakmış gibi ordumuzu, savaş araçlarımızı ve gereçlerini hazır bulundurmaya mecburuz.. Düşmanlarımızın Türkiye üzerine besledikleri gizli ve menhus emeller henüz bitmiş değildir. Bu bugün için böyleyse, yarın için de böyle olacaktır. Yalnız askeri havacılığın değil, sivil havacılığın da bu savaşlarda önemli rol oynayacağını şimdiden görür gibi oluyorum.



[COLOR=#3b5998]Dilşer Dersim Kadınlı erkekli, cesaretinden bir nebze kaybetmemiş bir millet olarak ayakta durmalıyız..» Çayından birkaç yudum aldıktan sonra yüzüme dikkatle bakarak sordu :

«Gökçen, gerçi vereceğin cevabı biliyorum ama, bir kere daha senin ağzından duymak isterim bunu..»

«Emredin Paşam!.»

«Savaşta nasıl bir görev almak isterdin?» «Uçağımla düşman hedeflerini dövmek, düşman uçaklarını düşürmek, ülkemi bunlardan korumak..» «Peki ölümden korkmuyor musun?» «Hayır! Hele memleketim ve insanlarım için olursa!.» Paşa bu kez yüzüme daha başka bir şekilde bakıyordu : «Ölümden korkmadığından emin misin?» «Eminim Paşam!.»

Bunun üzerine birden cebinden bir tabanca çıkardı. Namlusu pırıl-pırıl yanan bir tabancaydı bu. Yeni temizlenmişe benziyordu. Silahı bana uzatarak:

«Al bakalım şu tabancayı Gökçen..» dedi. Sesi silah kabzası kadar soğuktu.

«Bunu şakağına daya ve tetiğe bas! Unutma ki beynine saplanacak olan bir kurşun artık seni benden alıp götürecektir!.» Ciddiydi bunları söylerken. Silahı aldım. Şakağıma dayadım. Gözlerimi Atatürk'ün gözlerinden ayırmadan tetiğe bastım. Küçük bir «tık» sesi çıktı. Alnımdan terler boşanıyordu! Sınav bitmişti. Korku duvarını başarı ile aşmıştım. Atatürk yerinden kalkarak yanıma geldi. Silahı elimden aldı. İpek mendili ile terlerimi sildikten sonra alnımdan öperek: «Gökçen..» dedi. «Sen tam bir Türk kızısın..» Sonra devam etti: «Havacılıkta sana güvenim tam.. Daha çok çalışmanı istiyorum.. Seni tek başına dış ülkelere göndereceğim uçağınla. Hatta Avusturaiya'ya..»

1937 yılı ilkbaharında bir sabah görev uçuşundan döndüğümde bölük arkadaşlarımda sevinçli bir heyecan gördüm. Bunun nedenini sorduğumda hiçbiri kesin bir yanıt vermediler. Ancak tüm konuşmalardan ve faaliyetlerden önemli bir şeylerin olduğunu anlamak mümkündü. Sonunda kendisini yakın bulduğum bir subay arkadaşı köşeye sıkıştırarak:

«Ben de sizden biri değil miyim? Ben de sizler gibi eğitim görüyor, uçmuyor muyum? Beni bir düşman gibi görerek sır vermek istemeyişinizin sebebi nedir Allah aşkına?» diye sor-' dum.

O bu soruma şu yanıtı verdi:

»Elbette bizden birisin Gökçen.. Ancak emir var. Bu konuda konuşulmayacak. Sanırım sabah erkenden gidiyoruz. Bir harekâta katılacağız..» »Bir harekâta mı?» «Evet..» «Nerede?»

«Dersim'de! Burada küçük bir başkaldırma varmış. Bunu bastırmak için kafi emir aldık..»

Öğreneceğimi öğrenmiştim. Görünüşe bakılırsa beni Dersim harekâtının dışında tutuyorlardı. Hemen bölük komutanımızın odasına koştum. «Komutanım..» dedim, «Ben de Dersim harekâtına arkadaşlarımla birlikte katılmak istiyorum..» Komutan bir süre yül züme baktıktan sonra: «Senin hakkında böyle bir kararı ben vermem Gökçen..» dedi; «Alay komutanı emir verirse gidebilirsin..» Aldığım bu yanıt çok gücüme gitmişti. Çünkü bölükte arkadaşlarla her görevi birlikte yaparken bir ayırım gözetmiyorlardı. Burada ise onlardan kopuyordum elimde olmayarak.

Bu kez alay komutanı Zeki beyin odasına çıktım. Komutan Zeki Doğan gerçekten de son derece değerli bir insandı. İsteğimi dikkatle dinledikten sonra: «Gökçen, bu önemli bir harekâttır..» dedi; «Ve sen bir kızsın.. Üstelik de Atatürk'ün kızısın.. Bu nedenle oraya gidebilmem için bizim karar vermemiz imkânsız.. Şayet Atatürk izin verirse, tabii sen de diğer arkadaşlarına katılıp vatani görevini yaparsın..»

Bunun üzerine bana bir uçakla iki saat izin vermesini rica ettim.1 Ankara'ya bizzat giderek durumu Atatürk'e anlatacağımı söyledim. Anlayışlı bir askerdi. İsteğimi yerine getirdi. Uçağıma atlayıp doğruca Ankara'ya gittim. Beni o saatte ve heyecanlı bir şekilde gören Paşa durumu hemen anlamıştı. Oturmamı işaret ederek :

«Niçin geldiğini biliyorum Gökçen..» dedi. «Ama bu harekât içi boş bir silahı şakağa dayayıp tetiği çekmeye benzemez!.» Düşünmeden yanıt verdim :

«O silahı ben dolu olarak kabullenmiştim efendim.. O gün beni cesaretimden dolayı övmüştünüz. Bu sözlerinizde samimi idiyseniz şimdi bana bu görevin verilmesini için emir buyurunuz..»

Yüzünde bir ışık yanıp söndü :

«Peki..» dedi. «Madem ki bu kadar istiyorsun ben sana izin veriyorum.. Ama Sayın Maraşel Çakmak'a da bir kere sormamız lazım.. Bu bir askeri harekâttır. Eğer o müsaade ederse gidersin.. Yalnız şunu unutma, sen bir kızsın. Alacağın görev oldukça çetin. Aldatılmış bir eşkıya çetesiyle karşı karşıya kalacaksın. Onların da ellerinde birtakım silahlar var. Uçağın arıza yapacak olursa mecburi inişe geçecek ve sonunda onlara teslim olacaksın. Bunun ne demek olduğunu başına gelmedikçe bilemezsin.. Bu takdirde ne yapacağını düşündün mü?»

Ona şu yanıtı verdim :

«Hakkınız var.. Nihayet altımızdaki bir uçak. Her an arıza yapabilir. Düşebilir, çakılabilir.. Şayet böyle bir şanssızlık olursa, hiç merak etmeyin, ben kendimi onlara canlı olarak teslim etmem..»

Sözlerim Atatürk'ü çok duygulandırmıştı : «O halde ben sana kendi kullandığım tabancayı vereyim Gökçen..» dedi. «Çünkü sen onunla daha iyi nişan alabiliyorsun!» Ve daima yanında taşıdığı, İstanbul'da Florya deniz köşkünde şakağıma dayattığı Simitvesson'u uzatarak şunları söyledi :

«Bu kez içi doludur dikkatli ol.. Umarım kötü bir durumla karşılaşmazsın. Fakat herhangi bir zamanda senin şeref ve haysiyetine dokunacak bir olayla, bir durumla karşılaştığında hiç tereddüt etmeden bu silahı ya karşındakine karşı ya da kendi beynine boşaltmaktan asla çekinme!»

Tabancayı aldım; önce Atatürk'ün elini sonra da silahı öptüm : »Paşam..» dedim, «Bu sözlerinizi ömür boyu unutmayacağım ve sözünüzü mutlaka tutacağım!.»

Burada, yeri gelmişken, kısaca tabanca konusuna değineceğim.. Atatürk'le zaman zaman atış talimleri yapıyorduk köşkte iken. Kendisi bana bir Simitvesson armağan etmişti. Atış sırasında birlikte nişan almamızı isterdi. Ne yazık ki ben bu konuda pek becerikli olamıyor, isabet kaydedemiyordum. Bir gün kendi tabancası ile isabetli atışlar yaptım ve her seferinde hedefi vurdum. Bunu görünce: «Senin tabancanın namlusu kısa olduğu için iyi atışlar yapamıyorsun. Oysa benim tabancamla her seferinde hedefe girdin..»

İşte Dersim harekâtından önce tabancasını bana vermesi bu olaydan ileri geliyordu. Bilindiği gibi harekâta ertesi sabah gidilecekti. Atatürk, Dersim'e gidebilmem için Sayın Fevzi Çakmakla temas ederek yazılı bir izin belgesi almıştı. O zamanlar uçaklar örneğin Eskişehir'den Elazığ'a gidebilmek için iki defa benzin ikmali yapıyorlardı. İlk ikmal Ankara, ikincisi ise Kayseri oluyordu. Bu nedenle ben o gece Eskişehir'e dönmedim. Onlara Ankara'dan katılacaktım. Durum komutana bildirildi. O gece sofrada Dersim harekâtı ve aldatılmış kişilerle ilgili bazı konular üzerinde durulduktan sonra Atatürk arkadaşlarına : Â«İşte yine Türk kızına görev düştü..» dedi. «Bizim Gökçen uçağı ile Dersim harekâtına katılacak yarın sabah.. O artık bir genç kız değil bir genç askerdir.. Arkadaşlarından geri kalmayacağından, görevini bihakkin yerine getireceğinden ben nasıl eminsem, sizler de emin olmalısınız.. Bunun ne derece tehlikeli bir şey olduğunu biliyor. Ama göreve gönderilmediği takdirde böyle bir ayrımın onun en çok sevdiği meslek olan havacılık mesleğinden kopmasına neden olabileceği düşüncesindeyim.. Yetiştiği ocakta bu gibi hallerde göreve koşması öğretildi kendisine. O halde? O halde şafakla beraber Dersim harekâtına katılacak.. Haydi şimdi sen git yat, bir güzel uyku çek.. Sabah erkenden kalkacaksın.

][FONT=Symbol]·
[COLOR=#3b5998]Dilşer Dersim İzin isteyip odama çıktım. Işığr söndürüp yatağıma yattım. Ellerimi yaşımın arkasına kenetleyip düşünmeye başladım. Tavanda savaş alanları görür gibi oluyordum. Bu isyan hareketinin nedenleri, aldatılan zavallı insanların çıkar için kurban edilmeleri bir bir gözlerimin önünden bir sinema filmi gibi geçiyordu.. Bu ne kadar sürdü bilemiyorum. Dalmışım.

Gözlerimi açtığımda Atatürk'ü başucumda buldum. O hiç yatmamıştı:

«Haydi çocuğum, vakit geldi!.» dedi.

Kısa sürede hazırlanarak hareket ettik. Atatürk'te benimle birlikte geliyordu havaalanına. Hemşireleri de bizimle beraberdi. Hemen hemen hiç konuşmadık desem yeridir. Paşa biraz heyecanlı, biraz da endişeli gibiydi.. Hayır yanlış söylüyorum; endişeli değil üzüntülü idi.. Belki de bu işin sonunda benim dönmeme ihtimalimi düşünüyordu. Eskişehir'den gelen subay arkadaşlar Atatürk'ü karşılarında görünce çok sevinmişlerdi. Bu büyük insanın kendilerini uğurlamaya gelişi mo-rellerini yükseltmişti. Paşa hepsinin ayrı ayrı ellerini sıkarak teker teker konuştu. Gönüllerini aldı. Küçük savaş anıları anlattı. «Bakın..» dedi. «Gökçen de sizinle beraber gidiyor.. Bunun anlamı Dersim harekâtına kadınlı erkekli hepimiz katılıyoruz..»

Bizler de Ata'nın ellerini öperek uçaklarımıza bindik ve mutlu bir şekilde Ankara'dan havalandık.. Atatürk uçaklar tamamen gözden kay-boluncaya kadar alanda kalarak bizleri izledi..

1 Mayıs 1937 günü Elazığ Vertetik alanına indik. Karargâhımız orası idi. Harekâtı Diyarbakır Alay Komutanı Feyzi Uçaner idare ediyordu. Bizim bölüğümüz takviye için istenmişti. Gelen bölükte benim de bulunduğumu öğrenen o tarihte ordu müfettişi olarak orada bulunan paşa ile eşi beni karşılamaya gelmişlerdi..

Harekâta katılan tek genç kız bendim. Üstelik de bunu bir havacı olarak yapıyordum. Bu nedenle paşalar beni kendi evlerinde konuk ettiler. Arkadaşlarım ise özel hazırlanmış lojmanlara alındılar. Bu lojmanlar ve çadırlar havaalanının hemen yanında bulunuyordu. O gece geç saatlere kadar Dersim'deki olaylar üzerinde duruldu. Üst rütbeli

subayların hepsi aynı kanıda idiler: «]Bu ayaklanmayı çok ]küçük bir topluluk kendi çıkarları için yapmışlardı.. Ulusumuzu bölmek, bu arada henüz yeni yeni kendine gelmekte olan genç Türkiye'yi yeniden büyük bir tehlikenin içine atarak parçalamanın yollarını aramak, yabancı devletlerle işbirliği yaparak kendi kötü ve çirkin emellerine erişmek!.» Buna hiç kimse uzak kalamazdı kuşkusuz. Ulusal Kurtuluş Savaşı gibi bir tarih destanı yazan, bu uğurda hiçbir özveriden çekinmeyen, kendi topraklarının sınırlarını kanı ile çizen bir ulusu bölmeye, onu yeniden bir serüvene sürüklemeye hiçbir güç yetmeyecekti.. Biz havacılar olarak olayı kökünden kazıyacağımıza inanıyor, bunu arkadaşlarımıza söylüyorduk. Karacıların da yüzlerinde, gözlerinde aynı inanç, aynı iman pırıl pırıl yaşıyordu.. Onlar daha düne kadar topsuz, tüfeksiz, aç, susuz düşmanla göğüs göğüse savaşmışlar, bir büyük Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuşlardı. Şehitlerimizin kani hâlâ topraklarımızın üstünde bir buhurdan gibi tütüyor, bize ne yapmamız gerektiğini hatırlatıyordu..

İnsan bir yandan da üzülüyordu elbet.. Biz, tek bir vücut olarak, Türküm diyen bir yüce birlik olarak savaşmamış mıydık düşmanla? Peki, şimdi neden oluyordu bu ayaklanmalar? Niçin Dersim'de aldatılmış zavallı bir grup silahlanarak anlamsız birtakım hareketlere yöneliyordu? Gerçekten de çıkar düşüncesi dışında bu soruya anlamlı bir yanıt verebilmek mümkün değildi. Su uyur düşman uyumaz derlerdi ya, doğru bir sözdü bu.. Düşman içerde ve dışarda uyu-, muyordu. Atatürk ayaklanmanın kesin olarak ve en kısa zamanda bastırılmasını, yapanların da en ağır bir şekilde cezalandırılmalarını emretmişti. Onun ülkeyi ve ulusu bölenlere, kendi çıkarları için Türkiye'nin huzurunu kaçıranlara karşı asla hoşgörüsü yoktu.. Savaş meydanlarından gelmişti Mustafa Kemal.. Yedi düvele karşı savaşarak, kan ve barutların arasından, şehit çocuklarımızın kara topraklar üzerinde gözlerini kendi elleriyle kapayarak, ağızları köpük köpük olmuş çatlayan atların sırtından inip şahlanan atların sırtına binerek bugünlere gelmişti.. Hayır! Türkiye, Türk ulusu yeniden böyle bir kan deryasına atılmayacaktı. Buna başta Atatürk olmak üzere hiç kimse izin veremezdi. Vermedi de..
Oralarda sabah erken oluyordu. Alacakaranlıkta uyanıp giyindim. Atatürk'ün verdiği silahı bir kez daha öpüp başıma koyduktan sonra belime taktım. O soğuk silah bana bir garip sıcaklık veriyordu. Onun silahı ile katılıyordum harekâta.. Bunun çok başka bir anlamı vardı benim için. Moralim erkek arkadaşlarım kadar yüksekti., meydana vardığımda arkadaşlarımı da hazır buldum. Hepsinin yüzü cesaret güneşi ile aydınlanmış gibiydi. Alay komutanı bizi toplayarak o günkü ödevlerimizi harita üzerinde en ince ayrıntısına varıncaya kadar açıkladı. Hepimiz bütün dikkatimizi onun sözlerine vermiştik. Komutanın konuşması bitince, bizler de yapacağımız görevi kendisine tekrarladık. Bakışlarından kendisini cankulağı ile dinlediğimiz için memnun olduğu belli oluyordu.

Son sözü şu oldu :

«Bugün sizi genç Cumhuriyetimizin en şerefli vazifelerinden biri bekliyor.. Bu Cumhuriyete ve Türk ulusuna, onun mutluluğuna, aydınlığına kastedenlerle çarpışacaksınız. Bunun idraki içinde olduğunuzu memnuniyetle ve gururla görüyorum.. Gerektiğinde seve seve ve gözkırpmadan şehit olabileceğinize de inanıyorum. Atatürk buradan beklediği iyi haberlerin geleceğinden emin olduğu içindir ki Ankara'da müsterihtir.. Şunu da hemen ifade etmeliyim ki, büyük kurtarıcımız ve başkomutanımız, bu harekâtın bastırılması sırasında sizin yanıbaşınızda, yüreğinizde ve damarlarınızdaki kanda yaşayacaktır.. Hepimize başarılar dilerim. Silahlarınızı yanınıza aldınız mı?»

Hep birlikte başarı dileklerine «sağol!» dedikten sonra, sorusuna ellerimizi silahlarımıza götürmekle yanıt verdik. O gün bana verilen görev oldukça önemli bir keşifdi. Ayaklananların bulundukları yerleri, arazi durumunu en kısa süre içinde saptayarak geri dönecektim. İki saat kadar uçtuktan sonra meydanımıza dönerek komutanımıza gerekli raporu verdik. Yapılan görev sağlıklıydı. Komutan hayatından memnun bir şekilde gülümseyerek : «Gökçen seni kutlarım!» dedi. ]«Tam bir Atatürk kızı gibi görev yaptın. Getirdiğin bilgiler bize ışık tutacak nitelikte.. Şimdi git, biraz istirahat et.. Daha yapacak çok işimiz var.. Anlaşılan bu adamlar dağlık bölgelere iyice yerleşmişler.. Kendilerine göre sözümona bir gerilla savaşı vermeye niyetleniyorlar. Sabah erkenden tekrar uçacaksın.. Bunun kaç gün süreceğini kestirmeme imkân yok.. Ama görevimizi tam olarak bitirmeden, şerefle yerine getirmeden buradan ayrılmayacağız..»

Hazırlanan plana göre ben bir gün rasıt, (gözleyici) bir gün pilot olarak uçuyordum. Günler bu şekilde geçip gidiyordu. Ayaklananlar pabucun çok pahalı olduğunu yavaş yavaş arılıyorlardı. Oldukça kapalı bir havada tekrar göreve çıktım.. O gün pilot olarak görev almıştım. Bu gibi havalarda uçmak oldukça tehlikeliydi. Hatta çoğu zaman uçakların motorlarını öğretmenlerimiz çalıştırmazlardı bile.. Ancak bu bir eğitim uçuşu olmadığından, her koşul altında görev yapmaya çalışmamız gerekiyordu... Dediğim gibi kapalı ve oldukça sert bir havada uçağımızın tekerlerini yerden kestik. Belirli bir yere kadar gittikten sonra her birimize verilen bölgeyi tarayarak görevi yerine getirecektik.

]Ben bana verilen bölge üzerinde uçtum. Rasıtım da kendisine düşen görevi yaptı. İkimiz de emirleri yerine getirdiğimiz için memnunduk ama, hava giderek daha da bozuyordu. Bulutların içinde kalmıştık birden.. Olduğumuz yerde durmadan ispiral yapıp duruyorduk. Buna ne kadar süre devam edebilirdik? Bir ara rasıtım sigara paketine bir şeyler yazarak bana uzattı. Şunları yazmıştı : «Eğer hava böyle gidecek olursa paraşütle atlamak için hazırlanalım!» Belki bunu yaz-makta hakkı vardı ama, bulunduğumuz yer tam ayaklanmaların yoğun olduğu bölgeydi. Atladığımız anda bizi yakalayıp olduğumuz yerde öl-dürmeleri işten bile değildi. Atatürk'ün gözleri hâlâ kulaklarımda çın-: lıyordu: «Sana kendi silahımı vereceğim Gökçen.. Çünkü sen onunla daha iyi nişan alabiliyorsun.. Bu kez içi doludur, dikkatli ol., umarım kötü bir durumla karşılaşmazsın. Fakat herhangi bir zamanda senin şeref ve haysiyetine dokunacak bir olayla, bir durumla karşılaştığında hiç tereddüt etmeden bu silahı ya kar-şındakine karşı ya da kendi beynine boşaltmaktan asla çekinme!»
Elbette çekinmeyecektim.. ]Hava koşulları durumumuzun hiç ]de parlak olmadığını gösteriyordu. Altımızdaki uçak da o ]zamanların ilkel uçaklarından biriydi. Böyle havalara daha fazla dayanabilmesine ola-nak yoktu. Arkadaşlarımın hakkı vardı. Düşerek parçalanmaktansa, paraşütle atlayıp bir çıkış yolu aramamız en doğru hareket olacaktı. Ancak önce de belirttiğim gibi, ayaklananların tam üstünde bulunuyorduk. Bizi kolay kolay ellerinden kaçırmayacaklardı. Oysa, daha yaşamamız gerekliydi. Yapacak çok işimiz vardı. Bir avuç havacıydık buralarda.. İşin bir başka tarafı da, uçağımızın ancak üç saat havada Kalabilecek kapasitede oluşu idi. Her geçen dakika aleyhimize oluyordu. Bir yandan hava bastırıyor, uçuş olanağı ortadan kalkıyor, bir yandan da yakıtımız tükeniyordu. Çabuk bir karar vermemiz gerekiyordu. Ne yapmalıydık?

Birden bulutların arasında bir ışık belirir gibi oldu. Derhal o ışıktan yana uçmaya başladım. Rasıtım da bu ışığı görünce heyecanlanmıştı. Evet bir ışık vardı ama, biz nerede olduğumuzu bilemediğimizden, ışığın da kimlere ait olduğunu kestiremiyorduk.. Ansızın ateş hattının içine düşebilirdik.. Birkaç dakika böyle uçtuktan sonra bulutların içinden çıkıverdik. Rasıtım etrafı iyice tetkik ettikten sonra yerimizi tayin ettiğini yine sigara paketine yazdı : «Yirmi dakika uçabilirsek bizim meydana inebiliriz!» İkimiz de derin bir nefes almıştık. Demek Allah bize yardım ediyordu. Sağ salim geriye dönecek, ertesi gün tekrar memleket hizmeti için göklere çelik kanatlarımızla yükselebilecektik..

Evet, tam yirmi dakika sonra, yakıtımızın son damlalarını da harcayarak meydanımıza döndük.. Meydanda pek içaçıcı durum göze çarpmıyordu. Bütün uçaklar çok gecikmişlerdi. Başta komutanlar olmak üzere herkes merakla bizleri gözlüyorlardı. Abdullah Paşa ile i eşi, uçağımız yere iner inmez bize doğru koştular.. Abdullah Paşa : «Çok şükür sizler de sağ salim dönebildiniz..» dedi. «Sizden önce bir uçağımız daha döndü. Uçak pilotu Teğmen Vahit yaralanmış. Onu hemen hastaneye kaldırdık. Uçağına atılan mermi koluna isabet etmiş. Kurşun kolda kalmış. Ameliyat edildi. Sanırım tehlikeyi atlatacak.. Şimdi sıra üçüncü uçağın inmesinde.. Onların da yakıtları ha bitti, ha bitecek.. Şayet aşağıdan bir isabet almadıysa yakıtsızlıktan zorunlu inişe geçebilir.. Bu havada yere sağlıklı bir iniş yapsalar bile, düşmanın kendilerini yaşatacaklarını sanmam..»

Bütün bunları çok büyük bir soğukkanlılıkla söylemişti Abdullah Paşa.. Eşinin gözlerine baktım. Dolu dolu olmuştu. İyi bir asker karısı olduğu halde, böyle olaylara pek tahammül edemediği belliydi. Onu teselli etmeye çalıştım : «Şayet şehit düşerlerse, bu onlar için en kutsal bir ölüm tarzı olacaktır efendim.. Ben de lalettayin bir şekilde ölmektense şehit düşmeyi yürekten isterim.. Üzülmeyiniz..» Bu sözlerim üzerine gözyaşlarını silerek beni yanaklarımdan öptü: «Haklısın Gökçen..» dedi. «Bir şerefli ölüm olur bu. Ama insan dayanamıyor nedense..»

Hepimizin gözleri havadaydı. Bir umut ışığı görebilmek için dikkat kesilmiştik. Üçüncü uçağın da meydana kazasız belasız dönmesi için dua ediyorduk. Bütün kötü ihtimalleri düşündüğümüz halde, bunu açıkça söylemekten, konuşmaktan kaçınıyorduk. Sadece Abdullah Paşa tam bir asker gibi açık açık konuşmuş, durum değerlendirmesi yapmıştı. İşin garip tarafı o her şeyi açık açık söylerken, bizim içimize en ufak bir korku bile düşmemiş olmasıydı. Ulusal bilinç tüm harekâta katılanlara egemen olmuştu.

Herkesin yüreğini hoplatan bir sesle birden bağırmaktan kendimi alamadım : «Döndüler! Geliyorlar!. Geliyorlar!.» Sevinçle birbirimize sarıldık.. Uçağa doğru koştuğumuz sırada erlerimizin bir koyunu yatırıp kurban etmekte olduklarını gözyaşları içinde gördük.

][FONT=Symbol]·
[COLOR=#3b5998]Dilşer Dersim ] Görülecek bir manzara idi bu.. Meğer onlar, bu Mehmetçikler, daha bizler havada iken bu adakta bulunmuşlar. Çok geçmeden bölükçe doğru hastaneye gittik. Yaralı arkadaşımız Teğmen Vahit'i ziyarete.. O da henüz ameliyattan çıkmış, yeni yeni kendine gelmişti. Bizi görür görmez ilk sorusu şu oldu : «Bütün arkadaşlar salimen dönebildiler mi?» Başımızı salladık. Dudaklarında mutluluk yaşayan bir gülümseme belirdi. Tüm acısını unutmuştu bile. Türk ordusunda görev ve arkadaşlık anlayışı buydu işte..

]Vahit teğmenin beni çok duygulandıran bir sözünü yaşam boyu unutamadım. O durumda bile bana şunları söylemişti bu kahraman arkadaşımız: «Gökçen bu yarayı senin almanı çok isterdim kardeşim.. Seni bir gazi olarak görmek bizlere daha da büyük şeref kazandıracaktı.. Gazilik payesi sana hepimizden daha çok yaraşırdı.-» Vahit bir süre sonra iyileşerek hastaneden çıktı, kendisine ujray istirahat verdiler.. Teğmeni bu verilen istirahat çok üzdü, çok.. O tekrar uçmak, milletin ve memleketin bütünlüğüne kastedenlere ders vermek için çırpınıyordu.. «Beni görev yapma şerefinden yoksun bırakmayın!» diye çok direndi ama, komutan geleceği açısından kendisinin istirahat süresini doldurması gerektiğinde ısrar etti..

]]Burada Dersim harekâtının nedenleri ve sonuçları üzerinde duracak değilim. Ben bu harekâtta ülkemin verdiği görevi yerine getirmeye çalıştım arkadaşlarımla birlikte. ]

Dersim harekâtı bir ay kadar sürdü.. Hava harekâtı bitmişti. Haziran ortalarında da benim sınavlarım başlayacaktı.. Orada yapılan bir törenden sonra Ankara'ya döndüm. Meydana indiğim zaman Atatürk, hemşiresi ve Ata'nın birçok yakın arkadaşı beni,büyük bir heyecan ve coşkuyla karşılamışlardı. Ben uçaktan iner inmez doğruca Atatürk'ün yanına giderek elini öptüm. O da beni alnımdan ve yanaklarımdan öperek şunları söyiedi:
]<<Seninle iftihar ediyorum Gökçen! Yanlız ben değil, bu olayı çok yakından izleyen bütün bir Türk ulusu iftihar ediyor.. Genç kızlarımızın neler yapabileceklerini bir kez daha bütün dünyaya ispat ettiğin için övünsen yeridir.. Bilinmelidir ki, herhangi bir ayaklanma değil, en büyük ayaklanmalar, en büyük istila planları memleketimizi ve ulusumuzu bölemeye-cektir. Türkiye Cumhuriyeti'ne, Türk ulusunun mutluluğuna kastedenler hüsrana uğrayacaklar, hareketlerinin cezasını en ağır şekilde ödeyeceklerdir. Gelecek kuşaklara bugünleri en ince ayrıntılarına kadar anlatacak, içerdeki ve dışardaki düşmanlarımızın neler yapabileceklerini, nelere tevessül edebileceklerini anlatacak, öğreteceğiz.. Biz asker bir ulusuz.. Yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine asker yaratılmış bir ulus.. Ancak bizim askerlik anlayışımız asla emperyalist düşüncenin yarattığı bir anlayış değildir. Biz başkalarının topraklarında, başka ülkelerin insanlarının mutluluklarında gözü olan bir topluluk değiliz.. Aksine, her ulusun müreffeh ve barış içinde yaşamasından yanayız. Bunun için de barışı destekleriz. Askerlik anlayışımız kendi ülkemizi korumak, kötü emeller besleyenlere karşı her zaman hazır durmak, hazır bulunmak felsefesi ile bağdaşmaktadır.. Bir zamanlar savaş alanlarında söylediğim söz, her zaman geçerli olacaktır: Hattı müdafaa yok, sathı müdafaa vardır. Bu satıh bütün bir memlekettir.. Barış amacı ile asker olan bir ulusun dünyadaki yeri barış bayrağının yanıdır. Bizim ne bir başkasının bir karış toprağında gözümüz vardır, ne de bir başkasına verecek bir karış toprağımız.. Bunu şu vesile ile bir kere daha dünyaya duyurmak isterim.. Türkiye bu topraklar üzerinde yaşayan bütün insanlarımızla bir bütündür.. Bu bütüne uzanacak eller, ister içerden gelsin ister dışardan, kırılmaya, kahrolmaya mahkûmdur..»

Mustafa dediler benim adıma
Bir sıfatı Ali bindi atıma
Şimdi de ZÖHRE ANA geldi sıfata
Duyulsun şanımız Yüce Allah' a

(PİR ZÖHRE ANA)
Son Düzenleme: 24/04/2010, 23:32, Düzenleyen: adgan.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.