[COLOR="#000000"]Mustafa Tatcı
Röportaj: Birdenbire Dergisi
Yıl:6, Sayı 31 2011.
Birdenbire: Röportaj talebimizi Kabul ettiğiniz; bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederek başlamak istiyoruz.
Mustafa Tatcı: Bizimle röportaj yapmak için bu kadar zahmet etmiş, yorulmuşsunuz, asıl ben teşekkür ederim. Biz, öğrenmeye çalışan, hakikat ehlinin ayağına toprak olmaya çalışan sıradan bir kişiyiz, bu kadar zahmete değmezdi’
Birdenbire: Sağolun. Geçenlerde gerçekleşen Yunus Emre Sempozyumunda dedenizden bahsetmiş; ’Yunus Emre gibi bir sufiydi, biz onun elinde büyüdük.’ demiştiniz. Dedenizin bugününüze nasıl tesir ettiğinden bahseder misiniz?
Mustafa Tatcı: Efendim, Yunus Emre Sempozyumunda dedemden bahsettim. Daha önce de Niyazi Mısri hazretleri hakkında düzenlemiş olduğumuz sempozyumda dedemden bahsetmiştim. Dedemin, Niyazi Mısri'yi anlama problemi olmadığından söz etmiştim. Gerçekten de Onun anlama problemi yoktu, çünkü dedem içerdeydi. Anlama problemi olanlar dışarıdakilerdir. İçeri gelmek, içeri girmek gereklidir. Şimdi tabii ki insanın çevresi, bir Lutf-ı ilâhidir. Bir sufi çevrede, hakikâti bilenlerin yaşadığı bir çevrede doğmak büyümek, onların kültürüyle hemhal olmak elbette bir lutf-ı ilâhidir. Ben de hakikati sessiz sedasız yaşayan bir topluluk içinde doğdum, büyüdüm, yaşadım. Fakir; Denizli ilinin, Tavas ilçesi, Kızılcabölük beldesindenim. Tabii çocukluğum ve gençliğim kendi beldemizde geçti. Orada şimdi adlarını burada tek tek anamayacağım ’gizli yaşamış’; hakikati yudum yudum içmiş fakat ortalığa dökmemiş; sokaktan geçenin yahut kapı komşusunun bilmeyeceği tanımayacağı hakikat erbabıyla beraber oldum. Onların kültürüyle, düşünceleriyle, halleriyle hemhal olmaya çalıştım. Fakat içinde yaşadığım balçanağının farkında değildim. Seneler sonra Üsküdar'da rahmetli hocamız Ahmet Yüksel Özemre ile tanışıp, onun ’Üsküdar’da Bir Attar Dükkanı’ isimli eserini okuyunca, yaşadığım çevrenin ne kadar kıymetli olduğunu anladım. -Bu arada Özemre Hocamın vefatının üzerinden iki sene geçti bile’ Haziranda üçüncü sene-i devriyesi olacak.- İşte, fakir o kitabı okuyuncaya kadar yaşadığım çevreyle ilgili bir bilinç yoktu doğrusu. Yayınlamış olduğum eserlerden bir tanesi, 1605 senesinde vefat eden; Mısri mektebinin mürşidlerinden Ümmi Sinan Hazretlerinin üstadı, Eroğlu Nuri Hz.'lerinin İlâhiyatıdır. Eroğlu Hz.'leri Antalya'nın Elmalı ilçesi ile Finike arasında Alacadağ’da birkaç haneli bir köyde yaşamış. Hazret Divân’ının bir yerinde ’Füsûs ile Fütûhât, ikisi âb-ı hayât’ diyor. Kendisi ümmi, sessiz sedasız bir bucakta yaşamış. ’Eroğlu Ümmi’ diye tanınıyor. Elmalı ve Finike'nin dışına çıkmamış bir zat. Füsûs ile Fütûhat, Şeyhü’l-Ekber İbn-i Arabi Efendimizin kitabıdır. Bugün de hakikat yoluna gönül verenlerin, araştırmacıların en çok tartıştığı, anlamaya çalıştığı eserlerin başında bu iki eser gelir. Bu iki kitap hakkında; ’Füsûs ile Futûhat, ikisi âb-ı hayât’ diyor. Peki, ey mübarek, Anadolu’nun ücra bir köşesinde nereden aldı bu kültürü? Bunları nasıl söylüyor? Bu hususun iyi anlaşılması gerekiyor. Tabii güçlü bir gelenekle karşı karşıyayız. Bendeniz, seneler sonra yaşadığım çevreye dönüp baktığımda, ellerinde Niyazi Mısri, Yunus Emre, hatta gibi sünni çevrenin aykırı gördüğü bir Pir Sultan Abdal Hazretleri gibi zatların divanları dolaşan hukukçu, subay, yahut ilkokulu zor zahmet bitirmiş dokumacı,inşaat ustası, yahut bağında bahçesinde çiftçilikle meşgul olan gönül ehli ağabeylerimiz geliyor gözümün önüne.Şimdi bu kişiler gönül eğitimini nereden aldılarsa, Eroğlu hazretleri de aynı şekilde almıştır. Bu zevatın yaşadıkları manâ ile Hz. Mevlânâ’nın yaşadığı manâ arasında zerre kadar fark yoktur. Böyle olunca, Dedemin Niyâzi’yi anlama problemi de yoktu. Zira aynı damardan besleniyordu.
Ben kendimi on beş-on altı yaşlarımda bu çevrenin içinde buldum. Ama tesadüfen bu çevrenin içine düşmüş değilim. Cenâb-ı Hakk lutfetti, bunların arasına sevk etti beni. Çünkü kendimi bildim bileli benim bir derdim vardı. Tam hatırlayamıyorum -zira yaşımız elli ikiye merdiven dayadı.- ama on bir, on iki yaşlarındayken eşyaya soru soruyorum; ’sen kimsin ve nesin?’ ’Nerden gelip nereye gidiyorsun?’ Tabii aynı soruyu kendi nefsime de soruyorum; ’Sen kimsin, nereden gelip, nereye gidiyorsun?’ ’Ne haldesin?’ ’Ne haldeydin?’ ’Ne hale dönüşeceksin?’ Tüm bunları soruyorum kendime. Ama cevap yok tabii... Seneler sonra anlayacaktım ki, bu içine düştüğüm güzel gönüllü insanlar da bu soruların cevaplarını aramışlar, bulmuşlar. Niyazi Mısri Hazretlerinin dediği de budur:
’Nerden gelip gittiğini bilmeyenler hayvan imiş’
Öyleyse ben, nefsime sorduğum bu sorunun, ’Sen kimsin, nereden gelip nereye gidiyorsun!’ sorusunun cevabını bulmalı, bilenlerin izini sürmeliydim.
Dedem kendini gizlemiş bir sufi'ydi, sessiz sedasız yaşadı, evdeki insanlar bile onun halini bilmezdi. Dedemin kültürüyle, davranışlarıyla, bana anlattıklarıyla çevremdeki güzel insanların kültürü üst üste geldi ve ben Yunusların, Mevlanaların, ’Bu Mısri denen balçığa her bir ayak basmak gerek’ diyen bir üstadın izinden gidenlerin peşine düştüm. Kendi nefsimin hakikatinin peşine düştüm. Yani onların peşine düşmek demek, onları anlamak demek, aslında bir nevi, insanın kendisini anlaması demekti. Ne yapmalıydım? Tabii, bu zatları derinden anlamalı, onlar gibi yaşamalıydım.
Bu sıralarda kitaba yöneldim. Tabii o zaman ortada fazla eser de bunları alacak kudretimiz de yoktu. Basılı eserler azdı. Yayınlanmış olanları benim temin edecek gücüm de yoktu. Yaşadığım beldede kütüphane bile yoktu. Çok şükür şimdi var.
Lise tahsilim sırasında, Nezihe Araz Hanımefendinin ’Anadolu Evliyaları’ kitabı elime geçti; yudum yudum içtim onu’ O kadar güzel bir üslupla yazılmıştı ki, her okuduğum şahsın hayatının sonunda kendi kendime; ’Acaba ben de bunlar gibi olabilir miyim?’ diyordum. Bu zatların içinde en çok etkilendiğim şahıslardan birisi tabii ki Hz. Yunus, ikincisi Şeyh Şabân-ı Veli hazretleridir. Aslında hepsi birbirinden güzeldi ama bir de insanın o andaki hissiyatına tercüman olan hayatlar, menkıbeler, problemini gideren sözler, şahsiyetiyle aynileştiği şahıslar vardır. Ben de o dönemde bu iki şahıstan çok etkilendim.
Anadolu Evliyaları Kitabınından okuduğum mevzular hakkında çok düşündüm. İçimden ’bu kitabı yazan Nezihe Araz’ın ellerinden öpmek lazım’ diye geçirmiştim. Hemen burada bir parantez açayım; seneler sonra -2000 senesindeydi zannedersem-, Konya'da Hz. Mevlânâ ihtifallerinde Kültür Bakanlığının hazırlamış olduğu Uluslararası Mevlânâ Sempozyumu’na katılmıştım. Nezihe Araz Hanımefendi bu sempozyuma katılmıştı. Bir hayli yaşlanmıştı. Kendisiyle müşerref olduk ve Hz. Mevlana'nın dergâhının bahçesinde, şadırvanın yanında, su sesleri içinde kendisine; ’Size benim gönül borcum var. Lütfederseniz elinizi öpmek istiyorum’ dedim. ’İyi de evladım neden?’ dedi. Uzattı elini ama neden olduğunu merak etti. Kendimi tanıttım; ’Bendeniz Mustafa Tatcı, lise tahsilim sırasında Anadolu Evliyalarını okudum. Yazıp yayınlamış olduğum yüz kadar eserimin sermayesi Anadolu Evliyaları’dır.’ Deyince duygulandı.
Dedemden, tasavvufun halini, nasıl yaşanacağını; kendi beldemizdeki gönül ehli kişilerden tasavvufun kültürünü; Anadolu Evliyaları’ndan ise bu zatların tanınması için kütüphanelerdeki eserlerin peşine düşmek gerektiğini anladım. Bugün bir noktaya geldiysek -iç dünyamızı tabii Cenab-ı Hakk bilir- yazdıklarımızın, çizdiklerimizin arkasında ne var diye merak ediyorsanız işte bunlar var; bu güzel insanlar var. Taşlıcalı Yahya’nın bir mısraı beni etkilemiştir. O diyor ki, ’Taşlı yerlerden de çıkar ’ab-ı zülâl!’ hakir görmemek lazımdır. Hiç ummadığınız bir yerde bir ârif-i billah vardır. Anadolu gerçekten dolu! ’Şair ’Arslanlar yatar mişede’ diyor. Yine ’Kepenek altında er yatar!’ demiş atalarımız. Ne güzel insanlar vardır da insan gaflet ile basar geçer. Gafletten Allah’a sığınırız.
Birdenbire: Niyazi Mısri çalışmalarından, Yunus Emre’ye geçiş nasıl oldu?
Mustafa Tatcı: Tabiatıyla bendenizin akademisyen bir yönü var. Efendim, 1986 senesinde Ankara’daki Gazi Üniversitesi'ne öğretim üyesi olarak geldim. O günden bu güne aynı yerde çalışıyoruz; şu anda yardımcı doçentim. Tabii ki bir de akademik kariyer yapmak ihtiyacını duydum. Bilgilerimizi daha genişletelim, belki de temellerini örelim istedim. Bunu neden söylüyorum? Tasavvuf mutlaka kitabi olarak öğrenilecek bir şey değildir. Bunu, okuyanların, duyanların, düşünenlerin bilmesinde fayda var. Tasavvuf, kitabi bir ilim değil; satırdan sadra geçen bir irfandır. Sadırdan-sadıra, gönülden-gönüle, dudaktan dudağa geçen bir ilim. Bilinen ve bilinmeyen yüzlerce kaynağımız var, eserlerimiz var, şahıslar var. Bunların ortaya konması lazım. Ben fakir de 1986 senesinde doktoraya başlayacaktım. Tabii konu lazım, bir taraftan dersler devam ederken, bir taraftan da bir konu üzerinde çalışmam icap ediyor. Lisans tahsilimde Niyazi Mısri Hazretleriyle ilgilendim. Hz. Mısri'yi öğreneyim, fikirleriyle hemhal olayım diye onu tercih ettim. O, önceden bildiğim bir zat; demin de arz ettiğim gibi lise tahsilinde hatta ortaokulun son sınıfından bildiğim, adını duyduğum bir zat o’ Çevreden dolayı bazı beyitlerini de anlar-anlamaz tekrar ediyorum ve gönlümü çarpan ifadeler olduğunu hissediyorum. İşte böyle onun aşkıyla dolaşıyorum. Belki de onun için, üniversiteye geldiğimde Niyazi Mısri'yi, Yunus'u, Mevlâna'yı (k.s.) tanıyan bir kişiyim. Sonradan tanımış değilim, hepsi bahsettiğim çevremden dolayı tanıdığım zatlar...
Lise ikinci sınıfta ’Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar’ı okudum. Anladığım söylenemez belki ama bu kitabı okumam gerektiğini biliyordum en azından. 1986 senesinde doktoraya başladığım zaman Yunus'un da Mısri hazretlerinin de yeniden ele alınması gerektiğini anladım. Önce bende acaba bunların hangisinden başlamak gerekiyor diye bir sendeleme oldu. Hocalarımızla bunu tartışırken yani Niyazi'mi? Yûnus mu? Hangisi diye düşünürken, Sadık Kemâl Tural Hocam ısrarla ’Yunus’ diyor; Yunusla uğraşmamı söylüyordu. Ben ise, Niyâzi üzerinde duruyordum. Niyâzi Hazretlerinin eserleri daha fazla, onu çözersek bütün eserlerini ortaya koyar, divânı tahlil ederek anlar hale gelirsek Yunus da kendiliğinden çözülecektir diye düşünüyordum. Sadık Kemal Tural hocam önce Yunus Emre üzerinde çalışmamın daha iyi olacağına karar verdi; ben de bunu uygun gördüm ve çalışmaya başladım. Tabi ki benim Yunus Emre üzerinde çalışma yapmaktaki esas gayem, tenkitli metin idi. Yani bütün yazma nüshaları karşılaştırıp eseri ortaya koyduktan sonra, sistematik tahlil dediğimiz bir metotla şiirleri açıklamaktı. Yunus'taki dini ve tasavvufi kavramları; eşyayla, tabiatla, kozmik âlemle ilgili unsurları izah etmekti. Fakat tenkitli metin o günkü şartlarda fakiri o kadar zorladı ki sormayın! Kaynak temini çok güç idi. Bu çalışma, iki buçuk, üç senemi aldı. Yayınladığım o eserde sadece yirmi tane nüsha kullandım ve tabii o güne kadar yayımlanmış olan eserler ters yüz oldu. Böylelikle mevcut eserlerin yeniden ele alınması gayet güzel oldu, onun üzerine divân tahlili inşaa ettik. Fakat divân tahlilindeki kavramlar dini, tasavvufi kavramlarla sınırlandırılmış oldu. Şimdi netleştireyim; bizim şu anda altı cilt bir külliyatımız var, onun ikinci cildi tenkitli metin dediğimiz yirmi nüshaya dayalı bir çalışmadır. Birinci cilt ise ikinci cilt olan divândan hareketle tasavvufi kavramların tahlilidir. Şimdi birinci cilt ne işe yarar? Yunus Emre'de bu kavramların karşılıklarının ne olduğunu anlamaya yarar. Bu kitap okunduktan sonra divânın yorumuna geçebilirsiniz artık! Diğer türlü yorumlarımız daima eksik kalacaktır. Çünkü o kavramın manâsını künhünden hareketle yorumlamak başka, sadece bir beyitte ifade ettiği manâyı yorumlamak başkadır. Dolayısıyla birinci cilt çok önemli bir cilttir, onu okuduktan sonra Yunus Emre yorumuna geçmek icap eder. Biliyorsunuz, Yunus'un bu külliyat içinde Risâletün Nushiye adlı, altı yüz beyitlik bir Mesnevisi var; üçüncü cilt onun metni ve tahlilidir. Beş nüshadan hareketle kurduğumuz bu metinde önceki yayınlardaki hem yanlış okumalar giderilmiştir, hem tertip bozuklukları tamir edilmiştir. Bir de beş yüz yetmiş üç beyitlik eser, altı yüz beyite çıkmıştır. Dolayısıyla o eser de belli bir noktaya gelmiştir. Yine de Risâle’nin bu tenkitli metinle mükemmel bir şekle ulaştığı söylenemez. Mutlaka yeni kaynaklar bulundukça veya yeni görüşler ortaya çıktıkça bilim adamları zaman zaman dönmeli tenkitli metinleri tamir etmelidir. Biliyorsunuz bunlar, şifahi kaynaklardan gelen, metinlerdir. Bir kişinin üstesinden geleceği metinler değildir. Mutlaka tekrar tekrar bakılması gerekir. Dördüncü ciltte de Yunus'un olmayan ama Yunus mahlasını taşıyan şiirler var. Hatta şu anda televizyonlarda, radyolarda, kaset ya da cd'lerde dinlediğimiz pek çok Yunus mahlaslı ilahi bizim Yunus'a ait değildir. Bizim Yunus'dan yüz sene sonra, Emir Sultan zamanında yaşamış olan bir büyük Yunus daha var; Aşık Yunus... Kendisi Bursalı, 1400 yılı ortalarında vefat etmiş, Kübrevi veya Nurbahşi dervişi yani Halveti. Emir Sultan yoluna mensup bir derviş. Ãşık Yunus mahlasıyla şiirler yazıyor. Bursa'da bugünkü Emir Sultan'a yakın, Karamezak Mahallesi diye bir mahalle var; kabri orada bir evin içinde. Sırası gelmişken buradan yetkililere söyleyeyim; kabrin çevre düzenlemesi yapılmalı; etrafı mutlaka açılmalıdır. Bizim Yunus olmasa da, Bursa'da bir Ãşık Yunus yaşıyor, o kesindir. Tarihi belgeleri, yazdığım esere koydum değerlendirdim; onun için gönlümde endişe edecek bir şey yok. Yani ilmi veriler orada bir Ãşık Yunus'un yaşadığını gösteriyor. Hatta Ãşık Yunus’un eserleri o kadar baskın çıkmış ki, bizim Yunus’un eserlerinin yerine onun eserleri icra edilir olmuş. Ãşık Yunus’un yolunu takip edenlerin musiki ile de iç içe olduğu anlaşılıyor, zira bestelenen eserler, o şahsın, o şiirlerin yaşamasını da kolaylaştırmıştır. Yani beste eserlerin yaşamasını sağlıyor’
Külliyatımızın beşinci cildinde Yunus'un kendine mahsus bir üslûbu var. Bir Yunus üslubu, bir Yunus okulu var. Hatta Hz. Mısri diyor ki;
Bu sözün Yunus’u Mısri değildir
Lugaz bunda muammasın ol eyler
’Bu sözün Yunus'u Mısri değildir’ demek, ben Yunus'un ağzından söylerim’ demektir. Yine Mısri Hazretleri:
Niyazi'nin dilinden Yunus durur söyleyen
Herkese bir can gerek Yunus durur can bana
Derken, ’benim üslubum, benim kelimelerime hayat veren, Yunus'tur’ demek istiyor. Şimdi iyi düşünmemiz lazımdır. Malumdur ki, ’Cevher-i hakikat çıkar mecâzdan!’ Burada Mısri ’Üslubuma can veren Yunus'tur,’ derken, Yunus'un nerede gezdiğini, gönül semasının neresinde kanat vurduğunu iyi anlamamız gerekir. Yunus fenâ ve bekâ makamlarını yaşamış ve nutk-ı şeriflerini bu iki makam arasından halka arz etmiştir. Türkçe’nin Cibril’idir, O! vahyi Türkçeleştiren adamdır Yunus! İyi anlamak lazımdır, derken kasdettiğim budur. Tabii ben burada yumuşak söylemek durumundayım; o bizim vahiy dilimizdir demekle yetiniyorum. Hz. Mısri, ’Niyazi’nin dilinden Yunus durur söyleyen’ derken, Yunus’un vahiy dilimizin kurucusu olduğunu vurgulamak istiyor. Dolayısıyla ona, onun makamına ve o makamın sözlerine tâbi oluyor. Yunus, Arapça ve Farsçanın konuşulup yazıldığı bir ortamda bu dilleri bir kenara bırakıyor, kendi dilini, annemizin babamızın konuştuğu günlük dili, konuşma dilini üst bir seviyeye taşıyor. Türkçeyi bir mânâ dili haline getiriyor. Zaten Ehlullahın nutku, fenâ ve bekâ, cem ve fark makamlarını idrak ettikten sonra nutk-ı Hak'tır. Mâlumunuz, bu noktada tereddüdün olmaması icap eder. Hz. Yunus'un da her sözü her kelâmı bir nutk-ı Hak'dır. Hz. Mısri'nin ifade etmek istediği bu noktadır; yani nutk-ı Hak noktasıdır. Dolayısıyla bu bilgilerden sonra söylememiz gerekeni söyleyelim; Yunus Emre, bizim mânâ dilimizin, aşk dilimizin kurucusudur. Arkasından gelen Hak âşıkları bu üslubun peşine düşmüşler; onu anlamaya, yorumlamaya çalışmışlardır. Esasen yazılan her divân-ı İlâhiyat bir Yunus tefsiridir. Meclislerde daima Yunus okunmuş ve yorumlanmaya çalışılmıştır. Hatta yine Mısri hazretlerinin silsilesinden büyük mürşit Vahid Ümmi Hazretleri boşuna:
Biz Yunus’un sebâkın evliyadan okuduk
Gizli değil belliyiz şimdi zaman içinde
Dememiştir. Vâhib Ümmi hazretleri ’Biz Yunus’un dersini evliyadan okuduk’ derken, Mürşidi Yiğitbaşı Ahmed Marmaravi Hazretlerini ve onun derslerinde Yunus’u okuttuğunu kastetmektedir. Yani, hazret, mürşidimiz sohbetlerinde bizi Yunus'un divânını okuttu demek istiyor. Halbuki kendisi de büyük bir zat ve eserleri var. Dolayısıyla mürşidimiz derslerinde ’Kendi divânını okuttu’ demiyor, ’Yunus’u okuttu.’ diyor. Zaten erenler mutlaka ustalara, kendilerinden önce yaşamış olan kâmillere yaslanır; onların hatıralarını anlatıp sözlerini naklederler. Hadis kültürü de, Peygamberlerimizden itibaren böyle rivayet edilerek gelmiştir. Sufi sohbetlerinde büyüklerin sözleri nakledilir. Onların her biri bir tefekkür malzemesidir. Dinleyenler de anlamaya, onunla hemhal olmaya çalışırlar. Bir gün anladıklarında onlar da ’garik-i bahr-i vahdet’ olur; vahdet denizinde kaybolurlar.
Birdenbire: Hocam biraz da Çıktım erik dalına şiirinden bahseder misiniz?
Mustafa Tatcı: ’Çıktım erik dalına, anda yedim üzümü’’ Yunus şiirlerinin içinde en çok okunanı, hakkında en çok şerhler yazılanıdır. Bu şiir bazılarına göre şathiye, bazılarına göre sembolik bir manzumedir. O şiirin 1990’a kadar iki üç şerhi biliniyordu. Bu fakir onu dört’e çıkardı evvela, sonra bir tane daha bulduk beş’e çıktı. Derken şu an, klasik tarzda yazılmış sekiz tane şerhi bilinmektedir. Külliyatımızın beşinci cildinde yedi tanesini topladım; kısa birer giriş yazdım, motif indekslerini çıkardım. Onun dışında Yunus'un veya Ãşık Yunus’un şerh edilmiş başka şiirleri de var. Onlarla beraber o eserde on beş’e yakın küçüklü büyüklü şerh bulunmaktadır. Altıncı cilt Dil Tarih Coğrafya Fakültesi kütüphanesindeki 16. Asırda yazılmış bir Yunus Divanı yazmasının tıpkıbasımıdır. Önceki neşirlerimde de ben tıpkı basımlar yaptım. Almanya'da bulunan bir nüshanın, Türkiye'deki bazı nüshaların tıpkı basımını yaptım. Bu tıpkı basımları yapmak, o eseri şişirmek gayesine matuf bir düşünce değil. Tıpkı basımlar, Yunus'un Türkçesi üzerine düşünenlerin eline verilmiş birer kaynaktır.
*
Henüz Yunus ve izinden gidenlerin çözümlendiği söylenemez. Bu tesbit, kanaatimce bizim yaptığımız Yunus yorumları okunduktan sonra daha iyi anlaşılacaktır.
Yunus Emre, bize çok sade ya da basit gelebilen ifadeler kullanmış olsa da, okuyup, tefekkür ettikçe bu ifadelerin derin manâlar taşıdığı anlaşılacaktır. Dolayısıyla Yunus yeniden yorumlanmalı; kelime kelime yeniden düşünülmelidir. Onun için tıpkı basımlara ihtiyaç vardır. Bir de bugün yanlış olarak okuduğumuz, anlamadığımız kelimeler var. Bu işin uzmanları da zaman zaman bu yanlış okuma tuzağına düşebiliyor; toz'u tuz, tuz'u toz okuyabiliyorlar. Bunların içinde tabii ki bizler de varız, istisna değiliz. Çünkü biz Cumhuriyet nesliyiz, tekke ve tarikat kültüründen uzaklaşmışız. Tabii, tasavvuf kültürü, yaşayan bir kültürdür, tekkede yaşamadığımız, modern zamanlarda yaşadığımız için o dönemlerde kullanılan pek çok söz bize yabancılaşmış durumda. ’Kepenek altında er yatar’, ’Selmana çıkmak’, ’Tığ teber şâh-ı merdân’ gibi deyimler tasavvuf kültürüyle ilgili. Bunlar ilk anda aklıma gelenlerdir. Mesela ’Tığ teber şah-ı merdân’ tabirinden ne anlayacağız? ’Aslanlar yatar meşede’ yani ’ormanda aslanlar yatar’dan ne anlayacağız? Orman neyin nesidir? Bunları bilmiyoruz. Bu mevzuları o günün şartlarında düşünmek için tarihi belgelere kaynaklara gitmemiz gerekiyor. Hülasa yeni yorumlara ihtiyaç var. Bu dönemleri, tekke hayatını bilen insanlar kayboldu gitti. Hatta günümüzde hiç yok denilebilecek kadar azdır sayıları. Bunları tarihi belgelerden çıkararak, Yunus'un izinden gidenleri yeniden yorumlamamız icap ediyor diye düşünüyorum.
Birdenbire: Niyazi Mısri çalışmalarından, Yunus'a geçiş’ Bundan bahsetmiştiniz.
Mustafa Tatcı: Ben Yunus'u esas aldım; sonra Niyazi Mısri hazretlerine geçtim. Az evvel de arzettiğim gibi ’Niyazi’nin dilinden Yunus durur söyleyen’ demiş ya hazret... Niyazi Mısri'yi çözmek Yunus'u çözmek, Yunus'u çözmek Niyazi Mısri'yi çözmek demektir aslında. ’Biz nereden başlayalım?’ diyenlere ben ’Niyazi Mısri'den başlayın!’ derim, Yunus biraz daha arkaiktir çünkü... Tabiri caizse, o arkaizmi anlayıncaya kadar insanın göbeği çatlar. Onun için Mısri'den başlamak lazım. Yine de bu ilâhiler bir üstat elinde yetişenler için anlam kazanacaktır, üstatsız olacağını zannetmiyorum.
Niyazi Mısri hazretlerini kim anlayabilir? Tasavvufu seven ama dışında olan kişiler anlayamaz; anladığını zanneder. İçerde olanlar, seyr ü sülûk çıkaranlar, bir ustattan gönül terbiyesi görenler anlayabilir. Üstatları onlara, yaşadıklarını çıraklarının nefislerinde tatbik ettirerek, sâliklerin hâl olarak idrak ettiklerini Niyâzi Mısri'den tasdik ettirerek yürütür. Dolayısıyla Hazret-i Mısri'nin divânı özellikle bir seyr ü sülûk kitabıdır. Yani bir sülûknâmedir. Bunu okuyucunun bilmesi lazım. Dolayısıyla sülûk çıkarmayanlara bu kitabın okunmasına izin verilmez, ustat izin verdiği zaman o kitap anlam kazanır.
Hazret-i Mısri meselesi böyle’
Sonra Yunus'a geçilebilir. ’Neden ilk etapta tavsiye etmediniz? Neden Yunus'u okuma durumunu geriye attınız?’ derseniz; çünkü Yunus Divanı, şifahi kaynaklardan derlenmiş; terkibi bozulmuş bir divandır. Yunus divânını toplayanlar oradaki cem ve fark dengesini bozmuş, yahut anlayamamışlardır. Burası önemli. Şimdi bizim Yunus'un, mezarlıktan bahseden, ölümden ürperdiğini gösteren bir şiiri hangi şartlarda söylediğini nasıl anlamamız gerektiğini bilemeyiz. Burada farktaki ve cemdeki hâllerin dengesini iyi idrâk etmek lâzım. Cem, cem’den sonra fark dengesini iyi anlamak lazımdır. Tabii ehline malumdur bunlar. Çok da detaylara girmeyeyim. Hazret-i Mısri'nin divanı, fark ve cem dengesini taşıyan bir numaralı kitaptır. Onun için Ehlullah elinden düşürmez bu divanı. Ondan ders verir...
Birdenbire: Sizden sık sık ’aşk medresesi’ sözünü duyuyoruz. Nedir aşk medresesi?
Mustafa Tatcı: Evet! Bu tabir benim değil, Yunus'un tabiridir. Şöyle diyor Yunus:
Biz tâlib-i ilmleriz aşk kitâbın okuruz
Çalab müderris bize aşk hod medresesidir
Aşk Medresesi; Mürşid-i Kâmil'in huzurudur. Çalap; Cenâb-ı Hak İnsan-ı Kâmil'den bilinir. Kur'ân'da âdem’e secde emri vardır. O, aslında mürşide tabii olma, ona rabıta etme emridir; böyle anlamak icap eder. Cenâb-ı Hak, zatıma secde edin demiyor Adem'e secde edin diyor. Çünkü zatının tecelligâhıdır Ãdem. Süleyman Çelebi Hazretleri ’Bile (birlikte) yazdım adın ile adımı’ darken Hazret-ı nûr-ı Muhammed’de hakkın zâti tecellisini ima etmektedir. Öyleyse ’Secde et ve yaklaş’ emri de Adem'le bağlantılıdır. Evvela insan anlaşılacak, İnsan-ı Kâmil anlaşılacak, onun içinden Cenâb-ı Hak kendiliğinden çıkacaktır. Yani Cenab-ı Hakk insanın içinde meknuz bir varlıktır. Onun zatı insan-i kâmil yüzünden anlaşılacaktır. Aşk medresesinin müderrisi tabii ki Hakk'tır ama onun adına bu medresede müderrislik yapan Mürşid-i Hakiki'dir. Neden ’Mürşid'i Hakiki'ler demedim? Çünkü onlar ayrı ayrı gömleklerde görünen ’bir kişi’den ibarettir.
Birdenbire: Seyr ü Sülûk?
Mustafa Tatcı: Seyr ü Sülûk kendinden kendine yolculuktur. Aslında varlık âlemi ve görüntüye gelen bütün eşya misafirdir; yani sefer halindedir. Sefer nerden nereyedir? Kendinden kendine. İkinci bir varlık söz konusu değildir. O, kendini açıyor, kendini kapatıyor, kendi biliyor, kendini bildiriyor, bildiği noktada da zevkleniyor. Cenâb-ı Hakk sıfatlarından dolayı böyle bir özelliğe sahip. Dolayısıyla buna seyr ü sülûk demek lazım. Sülûk bir yoldan gitmek bir yolun sonuna varmak, belki çıktığın noktaya tekrar dönmek demektir. Ama bu yolu seyrederek gitmek ayrı bir şeydir. Bir yerden bir yere uçakla gitmek veya paraşütle bir yere inmek başka, bir de otobüsle dura kalka seyrede seyrede göre göre gitmek başka. Tasavvufta, esmadan müsemma'ya gitmek diye bir tabir vardır. Yanılmıyorsam Melamiler, doğrudan doğruya ’bu budur’ diyerek, hazmını istedikleri bir süluk yöntemini benimsiyorlar. Hazret-i Ali Efendimize dayanan tarikler ise seyr-i süluk'ta daha çok esma ve müsemmayı birlikte, paralel olarak götürürler. Bu tabii zevkle alakalı bir şey’ Hangisi daha üstündür? Hayır birbirlerine üstünlükleri söz konusu değildir. Bunlar insanların meşrebi ile alakalıdır. Hazret-i Ali'ye giderseniz ’Ben görmediğim Allah'a inanmam’ der. Hazreti Ebubekir'e giderseniz ’Ya Resulallah sen ne dersen doğrudur’ der... Bana da ’Bu meşreplerden hangisindensiniz?’ derseniz, ben ’Ali gibiyim’ derim. Fakat Eba Bekir’in de ayağının tozu olurum.
Birdenbire: ’Aşk Bir Güneşe benzer’ ile ’Aşk Güneşe Benzer’ arasında ’Bir’ fark var. ’Aşk Güneşe Benzer’ değil de Aşk Bir Güneşe Benzer demenin, farkı nedir? Ya da anlatmak istediğiniz neydi? Çünkü güneşler fiziki manada pek çok olsa da, ’güneş’ dendiğinde aklımıza ilk olarak kendimize ait hissettiğimiz; bizi ısıtan, bizi aydınlatan kendi sistemimizin yıldızı gelir. Ya da kısaca ’aşk neye benzer’ diyelim?
Mustafa Tatcı: Aşk, hiç bir şeye benzemez. Aşk bir yerde kendisidir, zatıdır. Tecelli ettikten sonra, sıfatlara, elbiseye büründükten sonra bir şeye benzer. Sıfatlar âleminde arayandır, aşk. Tekrar öze, zata döndükte yine kendisidir. Bu arayış içine girdiğinde her şeye benzer ama tekrar aslına döndüğünde hiç bir şeye benzemez. Erenler:
Aşk odu evvel maşuka düştü sonra âşıka
Şem-i gör yanmadan yandırmadı pervaneyi’ demişler.
Aşk benzetme yapacaksak, bir manada güneşe benzer. Girdiği her pencereden o pecerenin hacmi ne kadarsa orayı o kadar aydınlatır, ama evin kendisi aşk olursa güneşe de ihtiyaç kalmaz. İşte İnsan-ı Kâmil için aşk hiçbir şeye benzemez. Zira kamil insan aşkın kendisidir. Aşk makamında en güzel benzetmelerden bir tanesi güneştir. Çünkü güneş nur kaynağıdır ve karanlıkları aydınlatır. Aşkın nuru da tıpkı güneş gibi olan içimizdeki kaanlığı giderir. Hülasa güneşin burada aydınlatıcı vasfı önemlidir. Son olarak ’Aşk Bir Güneşe Benzer’deki ’bir’e pek takılmamak gerekir.
Birdenbire: ’Nefesler’ kitabınızdaki şu dörtlükte anlatılmak istenen hakikati biraz açar mısınız bize?
Mevcut ile mevcutsun
Hem mevcuda vücutsun
Vücutlarda mevcutsun
Hazret-i Câvit Baba
Mustafa Tatcı: Vahdet-i vücut. Evet, mevcut kelimesinin kökenine bakalım; vücut! Onun kökenine bakalım; vecd! Yani vecd kelimesi Türkçe, onun karşılığı ne olabilir? ’olma’ ’oluş’ diye tercüme edebiliriz. Tabiri caizse Yegâne varlık vecde geliyor; vücut olarak kendini gösteriyor; vücut cuşa geliyor, mevcut oluyor. Seyyit Nesimi hazretlerinin ’Kevn ile mekan huruşa geldi’ dediği bu. Vücut vecd'in eseridir. Vecd, kendindeki kudreti açığa çıkarıyor. Şimdi ’Denizin dalgası nerden geliyor?’ dediğin zaman, denizden geliyor. Yani onun sahibi de denizdir. Mevcut da böyle bir şey; mevcut vücudun dalgalarıdır. Bir tek vücut var; mevcut onun dalgalarıdır. Dalga ne kadar görüntüye gelebilir? Bir saniye? O büyük zaman -biz buna an diyelim- an içinde bir şey kendini ne kadar gösteriyorsa, biz varlığı o kadar algılıyoruz. Hazreti Mısri'ye dönelim; ’Kesret-i emvaca bakma’ dalgaların çokluğuna bakma ’hepsi bir derya durur’ diyor. Kesret-i emvaca bakma çokluğa bakma, çoğula bakma, hepsi bir derya durur. Dalgalara vücut vermek doğru değildir. İşte bu okuduğunuz dörtlük dalgalardan etkilenmeyip de varlığın bir olduğunu idrak eden kişinin söylediği bir sözdür. Evet Turgut Babanın sözü yani vecd ile mevcudun aynı olduğunu, bir ile çoğun aynı olduğunu görenin sözüdür. Çok gibi görünen bir, bir gibi görünen çoktur aslında. Şimdi bunu Kur'an ifadeleriyle söyleyelim; ’Hakk tecelli edince halk; halk tecelliden önceki haline dönünce Hakk olur. İbn-i Arabi'nin Füsus’ta ve diğer eserlerinde zikrettiği ’Sen kulsun, sen Rabb'sın’ şu yönüyle kulsun, şu yönüyle Rabb'sin diye meşhur bir ifadesi var malumunuz. Yani insan Rabb'deki orijinal halini bilirse vahdette; kulluk halini bilirse kesrettedir. Kesrette kulluk çok üst bir mertebedir. Melâminin melâmeti de budur. Kulluk makamında Rabb ile Rabbü’l-alemin ile birlikte olma hali...
Melâmete girmişken birkaç kelime söyleyeyim. Melâmiliği başlı başına bir tarikat olarak benimsemiş kişiler var, bir de her tarikin içinde melâmilik, melâmet kavramı vardır diyenler. O yönüyle bütün tarikatların yetiştirdiği salikler, şekilde kaldıkları müddetçe hakikate vasıl olamazlar. Şekli kırmaları lazım, yani içlerindeki ve dışlarındaki putları kırmaları lazım. Melamet, bir put kırma olayıdır. Saliklerin her türlü şekilden kurtulup bağımsızlaştıkları, hür hale geldikleri noktadır. Bu manada melamet, hakikat ehlinin ortak vasfıdır. Melâmeti dışına vurarak bir yaşam biçimi haline getirerek yaşayanlar da vardır. Onlar, işte Türkçede ’Kepenek altında er yatar’ ifadesiyle anlatılan kişilerdir. Bu tür kişilerin, dünyevi hayatları öyledir’ Yattıkları yerde kediler köpekler yatmaz; yedikleri kapta insan yemek yiyemez. İnsanlarla hemhal olmamak için her türlü oyunu oynar, insanları kendilerinden uzaklaştırırlar, onlar. Mesela Şems, Konya'ya geldiğinde Hazret-i Mevlâna'dan başka kimsenin onu tanımaması icap ediyordu. Biliyorsunuz, elbise içinde evliya arayan, evliya bulamaz, dolayısıyla Şems’in tanınmaması icabediyordu. O, melâmet örtüsüyle örtülmüştü ama sorduğu soruyla nerede dolaştığını sezdirmiş oldu. Öyle Melâmiler vardır ki, izlerini tozlarını belli etmezler. İlk gurupta olanlar yani tarikat olarak benimsemiş olanlar Melameti bir tarik haline getirmişlerdir. Adapları, erkânları vardır. Muhammet Nur'ül-Arabi hazretleri, -ruhaniyetine selâm olsun,- ve onun gibi kişiler bu yolu benimsemişlerdir. Onlar kınayanların kınamasından korkmazlar yollarına devam ederler. Cem ve Fark idrakine varmış veya varmaya çalışan insanlardır. Kendilerine göre usulleri vardır. Derginiz Melâmet ve Melâmilik ağırlıklı bir dergi olduğuna göre bu işin içindesiniz benden iyi biliyorsunuz. Dolayısıyla konunun o kısmına girmemize gerek yok. Ama sizin gibi kardeşlerimiz şunu da bilsinler, bütün tarikatlarda bir de mürşid-i hakikilerin gizledikleri melâmet ehli kişiler vardır. Bunlar elbiseleriyle yahut davranışlarıyla tanınmazlar. Hakikatte melamet ehli denilen kişiler bunlardır. Hazret-i Mısri'nin
İzi yoktur ki, izinden biline
Dahi tozmaz ki tozundan biline
Sen onu sanma sözünden biline
Hakikat ehlinin yoktur nişanı
Diye tarif ettiği kişiler işte bunlardır. Meczubinden görünebilirler, başka türlü görülebilirler. Sâlik bilmelidir ki bunlardan istifade edilmez. İlm-i ledün tahsil etmek isteyen kişiler bunlardan istifade etmeye kalkmamalıdırlar. Bu tür insanları tanımak istiyorsanız fakirin, ’İstanbul'da 16. ve 18. Asırlarda Yaşayan Veliler Ve Deliler’ adlı bir kitabımız var. Enfi Hasan Ağa'nın yazdığı bir kitap, oraya müracaat etsinler. Türlü türlü Melâmi görürsünüz orada. Onlar tabiat şartlarından da etkilenmezler, yani soğukta üşümezler, sıcakta yanmazlar tasarruf ehlidirler, böyle özellikleri vardır.
Birdenbire: Yunus Emre'den bahsederken ’Gönül eğitiminden geçenler, dini ilimleri tahsil edenler gibi değildir. Onlar içten içe, hiçten hiçe aşk ile eğitilmişlerdir’ diyorsunuz. Hz. Yunus'un ’Medreseler müderrisi okumadılar bu dersi’ ifadesine dikkat çekiyorsunuz. Gönlümüze tastamam yatan bu ifadeler zaman zaman bizlerin şeriatsizlikle suçlanmamıza sebep olmuştur. Oysa dini ilimler aşk'ın eteğine yapıştığı zaman ortaya muhteşem bir üslup çıkıyor’ Öyle değil mi?
Mustafa Tatcı: Bir kitaplık soru... Tabii ki tasavvuf eğitimi; medresede veya bugünün şartlarına göre söyleyeyim; imam hatipte, ilahiyat fakültesinde yapılan gibi bir eğitim değil. Şu kadar ayet ezberlersen şöyle olur, şu kadar hadis ezberlersen şöyle olur, şeklinde bir eğitim değil; ancak bunların dışında olan bir eğitim de değil’ Ãrifler dini öğrenen değil, yaşayan insanlardır. Şimdi annem mesela’ Okuması yazması yok, ne olacak? Müslüman olması için, İlahiyat fakültesine mi gönderelim? Buna gerek yok. Nefsin Müslüman edilmesi için insan içinden eğitilecektir. İnsanın içinden eğitilmesi, muhabbet ile aşk ile eğitilmesi demektir. Onun da kendine göre kaideleri vardır. İnsan-ı Kâmil, insanda ne zaaf varsa, ona göre oyun kurar. Sâliki o oyunun içine koyup öylece yetiştirir. ’Erenler meydanında yuvarlanır top idim, Padişah çevganında kaldım ise ne oldu’ ifadesi, Yunus'un bir oyun içinde kaldığını gösteriyor. Sabırsızdır o, ’Gel oğlum sen ikinci emre kadar dağdan odun getir!’ der, sabır eğitimi verir, hakikat içten içe gönlünde tecelli eder. Hülasa şeriatin sözleri hakikatsiz bilinmez, hakikatin sırları tarikatsiz bulunmaz. Tarikatlar devrinde Miyar-ı Tarikat veya Adab-ı Tarikat adlı kitaplar yazılmıştır. O eserlerde mutlaka sözle ilgili unsurlar vardır. Söz eğitimi, yani konuşma eğitimi üzerinde çok durmuşlardır. Salike, şunu şöyle diyeceksin bunu böyle demeyeceksin diye basit bir kural verirler. Diyelim ki bardağa bardak demeyeceksin, kupa diyeceksin. Kediye kedi demeyeceksin, hırre diyeceksin. Karpuza karpuz demeyeceksin, bostan diyeceksin gibi.... Ya Efendim böyle desek ne olacak? Meselâ cevize, ceviz demeyeceksin, koz diyeceksin diyor yiğit başı Marmaravi Hazretleri.... Ya Efendim koz desek ne olacak? Ceviz desek ne olacak? Ceviz Farsçaya gitmiş, koz olmuş. Biz ikisini de almışız kullanıyoruz. İkisini de söylesek ne olacak? Hayır! bundan ne çıkacak diye sormayacaksın, bundan ağız terbiyesi çıkacak. Tasavvufta dil terbiyesi neden önemlidir? Sâlikler arasından ola ki Rical-i Gayb içinde görevli kişiler çıkar. Eğer sâlik tasavvuftan tasarrufa geçerse her konuştuğu kelâm âleme yansıyacaktır. Attığın zaman sen atmadın, senden atan biziz, sırrı budur işte. Ãrifler yediklerini, dediklerini, giydiklerini gezdiklerini dikkat etmek durumundadır. Zira her tavırları âleme yansıyacaktır. Hülasa, tasavvuf terbiyesi azâların terbiyesiyle başlar. Peygamberlere dikkat edin Musa(a.s.) dil terbiyesinden geçmiş, kelimullah olmuştur. Hz. İbrahim göz terbiyesinden geçmiştir, yanılsamalar var. Yanılsamayı biliyorsunuz, varmış gibi görme gece olunca yıldızları gördü; ’Bu benim Rabbimdir’ dedi. Bu kadar basit bir pozisyona düşebileceğini aklınız kabul ediyor mu? Etmiyor, dolayısıyla bir peygamber bu kadar basit bir pozisyona düşmez, bu bir yanılsamadır. İnsan-ı Kâmiller bu eğitimde yanılsamaları gidermek için oyun kurar. Baktığın şeye doğru bak. ’İnsan sıfatı kendi Hak/İnsandır Hakk, doğru bak’ diyor Yunus... Baktığımız şeye doğru bakacağız. Yanılsamaları gidermek için oyunlar kuruyor Cenab-ı Hakk. Gece olunca yıldızları gördü; ’Batanları sevmem, batanları Rabb kabul etmem’ dedi. Güneşi gördü; ’Batanları kabul etmem’ dedi. Nereye doğru gidiyor? Hakikate doğru gidiyor. O üstat, ezel üstadı gözündeki perdeyi yavaş yavaş kaldırıyor Hz. İbrahim’in. Hakk ve hakikati kalıpla sıfatlarla sınırlandırmaktan kurtarıyor. Bakıyorsunuz, bir diğer peygamber başka şekilde eğitiliyor.
Ruh, gönül terbiyesinden geçmeden ruh olmaz. Makam-ı Muhammed’ Peygamberimiz mükemmel bir terbiyeden geçmiş İlâhi ahlaka ulaşmış. ’Beni Rabb'im terbiye etti, ne güzel terbiye etti’ noktasına yükselmiş. Sünnet nedir? Sünnet; Muhammed olmak demektir. Bütün aza terbiyesini, gönül terbiyesini tamamlamış insan Makam-ı Muhammed'e gelmiştir; olay budur. Diğer Peygamberler yanılsama içindedirler. Onlar esmâ, ef'al, sıfatta tabiri caizse belli makamları temsil eden hakikat erbabıdır ama Hakk ve hakikate tam mazhar düşmüş, tam dönmüş, yetkin bir sıfatla sıfatlanmış kişiler değildir. Makam-ı Muhammed’e gelmek lazımdır. Şimdi nerden çıkmıştık? Gönül eğitiminden. Evet gönül eğitiminden geçenler dini ilimler tahsil edenler gibi değildir. Burada ön yargılarla hareket edenlere yani cemaatlere şuraya buraya takılıp da ön yargılarla vahdet-i vücuda gelemeyen kişilere söylediğim bir cümle bu... Sadede gel kardeş! diyorum; buralarda oyalanma’ Yani Sübhaneke’yi, Ettahiyatü’yü Fatiha’yı okuyunca adam oldum zannetme; sadede gel. hakikati içinden öğreneceksin. Gönül terbiyesinden geçince anlaşılacak bunlar, çünkü. ’Varlığını saygıl yoğa çün dost içinden doğa’ diyor Yunus. Varlığını yok sayanların içinden doğacak dost. Hiçten hiçe, içten içe derken bunları kasdediyorum. Demin güneşten de bahsettim Hakikat Güneşi içinden doğar insanın. Hakikat güneşi doğunca da ’Hakikatin güneşi doğmuş durur dolanmaz’ diyecek Hz. Niyazi. İşte anlatmak istediğim bu. Tabii ki insan içten içe eğitilir... Kırk sene odun taşıttırıyor. ’Efendim neden böyle?’ ’Neden bu kadar eziyet?’ dese sepetlenecek Yunus. ’Sepetlenme’ tabirini özellikle kullandım, turuk-ı aliye erbabı bilir bu tabiri. Yani erbab-ı hakikat düşürdüğü mendili tekrar cebine koymaz. Gel, gel, gel! Ne olursan ol yine gel! Öyle bir şey yok! Nereye geliyorsun, temizlenmeden? Hazret-i Mevlâna'nın değildir o gel gel gel’ Değişmeden geleceksin (!) Olur mu yani, böyle bir şey yok. Tevhide boyanıp da gelmek zaruridir. Huzura gelen, sıbgatullah olacak; Allah'ın rengine boyanacak. Hacı Bayram-ı Veli (ks) gibi Rengine aşkın cümle boyandım diyecek o. Tabii ki içten içe eğitilecek kişi. Kim eğitilir? Eğitimi kabul eden eğitilir. Tasavvuf eğitiminin bir numaralı şartı, insanın eğitimi kabul etmesidir, eğitimi kabul etmeyen isterseniz dilinizle kuş tutun eğitilemez. Hiçten hiçe’ Tabii ki burada bir Allah var, bir sen varsan etti iki’ Allah var, ben yokum dediğiniz zaman bu yolculuk asan olacak, devam edecektir. Hiçten hiçe insan hiçliğini kabul etmeli. Hiçliğini kabul eden, hep olur; Allah'ta olduğunu bilir. ’Biz onun parçalarıyız’ gibi laflar ederler. Söyleyecek söz bulamıyor insan. Ne parçası? Biz O’yuz! O’ndanız! Şimdilik ’O’ndanız’ diyebilirim. İçine girince de tabii ki O’yuz. Ne zaman tam O’na döneceğiz, O olacağız, O’nda seyredeceğiz? ’Varlığından soyunup üryan olan anlar bizi’... Vahdet-i Vücuda soktunuz gayri beni’ O zaman Allah arzu edene nasip etsin inşallah.
Birdenbire: Hallac-ı Mansur menakıbnamesinde okuduk; Hallac-ı Mansur, son demlerinde hizmetçiye şöyle söylüyor; ’Benim külümü Dicle nehrine attıklarında, su kuvvetle coşacak, öyle ki, suda gark olma korkusu Bağdat'ı saracak. O saatte hırkamı Dicle kenarına götür ki, su sakinleşsin.’ ve söyledikleri oluyor. Olayı sadece keramet olarak görmek, Hallac'ın manasına haksızlık olmaz mı?
Mustafa Tatcı: Burada celaline mukabil yine halka rahmetle mukabele ediyor. Çünkü o artık garik-i bahr-i vahdettir; orda ondan tasarruf eden Hakk'ın kendisidir. Dolayısıyla Hak makamında olan o, önceki celalini cemale dönüştürerek, halka dönüp rahmetiyle tecelli ediyor. Olay bu! Çünkü orada Hallac'dan bahis yoktur; artık Allah vardır. ’Benden benliğim gitti hep mülkümü dost tuttu’ diyor Yunus; artık oradaki mülk Allah'a aittir. Dolayısıyla celal, cemâle dönüşmüştür artık.
Birdenbire: Röportaja şu sözlerinizle başlamışdık; ’Bizimle röportaj yapmak için bu kadar zahmet etmiş, yorulmuşsunuz, teşekkür ederim’’ Şimdi biz de diyoruz ki; ’Bize cevap vermek icin bu kadar zahmet edip yoruldunuz; teşekkür ederiz. Büyüklerimizden öğrendik ki, hakikatleri bilen, vakıf olan hiç bir insan ’vakıfım’ demiyor. Bize gösterdiğiniz, sabır ve ayırdığınız zaman için tekrar teşekkür ederiz. İnşallah diğer sayılarımızda da birlikte oluruz.
Mustafa Tatcı: İnşallah efendim. Hak erenler destgiriniz olsun.
Biz Yunus’un dersini evliyâdan okuduk
Konu Sahibi / Yazar
GAMZE
Kategori / Forum
Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları
Yorumlar / Cevaplar
1
Okunma / Görüntüleme
4067
Biz Yunus’un dersini evliyâdan okuduk
Biz YunusÂun dersini evliyâdan okuduk
Gamze çok teşekkür ederim paylaşımın için. Sabırla okudum ve kafama en az 3-4 paragraf yazdım diyebilirim.
]"... Tabii ki tasavvuf eğitimi; medresede veya bugünün şartlarına göre söyleyeyim; imam hatipte, ilahiyat fakültesinde yapılan gibi bir eğitim değil. Şu kadar ayet ezberlersen şöyle olur, şu kadar hadis ezberlersen şöyle olur, şeklinde bir eğitim değil; ancak bunların dışında olan bir eğitim de değil… Ãrifler dini öğrenen değil, yaşayan insanlardır. Şimdi annem mesela… Okuması yazması yok, ne olacak? Müslüman olması için, İlahiyat fakültesine mi gönderelim? Buna gerek yok. Nefsin Müslüman edilmesi için insan içinden eğitilecektir. İnsanın içinden eğitilmesi, muhabbet ile aşk ile eğitilmesi demektir..."
]"... Tabii ki tasavvuf eğitimi; medresede veya bugünün şartlarına göre söyleyeyim; imam hatipte, ilahiyat fakültesinde yapılan gibi bir eğitim değil. Şu kadar ayet ezberlersen şöyle olur, şu kadar hadis ezberlersen şöyle olur, şeklinde bir eğitim değil; ancak bunların dışında olan bir eğitim de değil… Ãrifler dini öğrenen değil, yaşayan insanlardır. Şimdi annem mesela… Okuması yazması yok, ne olacak? Müslüman olması için, İlahiyat fakültesine mi gönderelim? Buna gerek yok. Nefsin Müslüman edilmesi için insan içinden eğitilecektir. İnsanın içinden eğitilmesi, muhabbet ile aşk ile eğitilmesi demektir..."
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi