You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Bilim Adamları Biyografileri

Bilim Adamları Biyografileri

Posting Freak
Bilim Adamları Biyografileri
Robert Edwin PEARY (1856-1920)

[INDENT][Resim: pearywz8.jpg]
[/INDENT]Kuzey Kutbu'na ilk kez ayak basan kâşif olarak kabul edilen Robert Edwin Peary[Resim: 3.gif] ABD'nin Pennsylvania eyaletindeki Cresson kentinde doğdu. Brunswick'teki Bowdoin College'i bi­tirdikten sonra ABD donanmasına katıldı. 1886'da Grönland'a yaptığı bir yolculuktan sonra Kuzey Kutup Bölgesi'nde keşifler yap­maya karar verdi. 1891–1908 arasında Grön­land'a yapılan beş seferi yönetti.
Peary[Resim: 3.gif] Kuzey Kutup Bölgesi'ndeki gezile­rinde edinmiş olduğu deneyimlerden Grönland'dan Kuzey Kutbu'na yaptığı kesil gezi sinde yararlandı. Peary'nin gemisi Roosevelt[Resim: 3.gif] Kuzey Kutup Bölgesi'ndeki keşif gezileri için özel olarak yapılmıştı. İlk iki gezisinde Kuzey Kutbu'na ulaşamayan Peary[Resim: 3.gif] Kuzey Kutbuna ulaşmak için yaptığı üçüncü ve son seferinde[Resim: 3.gif] Grant Arazisi'ndeki Columbia Burnu'ndan büyük bir grupla ve taşınabilecek en fazla araç gereçle yola çıktı. Kâşifler küçük bir öncü kolunun seçip işaretlediği yolu izliyordu. Belirli aralıklarla ana gruptan ayrılan küçük gruplar[Resim: 3.gif] ancak geri dönmelerine yetecek ka­dar erzak alıp geri kalanını yola devam edenlere bırakarak hareket üslerine dönüyordu. Yol­culuğun 255 kilometrelik son bölümü başlar­ken grupta yalnızca Peary[Resim: 3.gif] Matthew Henson ve dört Eskimo kalmıştı. Kâşifler kutup nok­tasına ulaştıklarına karar verince[Resim: 3.gif] orada 30 saat kadar kalarak gözlemlerde bulundular ve bilimsel veriler topladılar. Peary yaptığı keşif gezileriyle Grönland'ın bir ada olduğunu ka­nıtladı ve Eskimolar'a ilişkin araştırmalar yürüttü. Kuzey Kutup Bölgesi'ndeki denizler[Resim: 3.gif] gelgit olayı ve rüzgârlarla ilgili bilgiler topla­dı. Ne var ki[Resim: 3.gif] Peary'nin olayları kaydetmekte titizlik göstermemiş olması ve bazı bilgilerin eksikliği uzmanlar arasında kuşkulara yol açtı ve Peary'nin Kuzey Kutbu'na ulaşıp ulaşma­dığı tartışma konusu oldu. Peary kutup nokta­sının 8 kilometrelik çevresinde derinlik öl­çümleri yapmış ve 2.700 metrede bile deniz dibine ulaşamamıştı. Böylece Kuzey Kutbu' nun buzla kaplı büyük bir denizin ortasında olduğunu kanıtlamış oldu.

[Resim: pearymapih3.gif]

Peary'nin 1909 yılında keşif güzergah ı


[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Bilim Adamları Biyografileri
Daniel Rutherford
Vikipedi[Resim: 3.gif] özgür ansiklopedi Daniel Rutherford (d. 3 Kasım 1749 - ö. 15 Kasım 1819) İskoç kimyacı ve doktordur. 1772 yılında azot diğer bir adıyla nitrogen 'in (Latince nitrum[Resim: 3.gif] Yunanca "doğal soda"[Resim: 3.gif] "genler"[Resim: 3.gif] "şekillenmek" anlamında olan Nitron kelimesinden gelmektedir) izolasyonunda ün kazanmıştır.
Edinburgh'ta doğan bilim adamı[Resim: 3.gif] babası John Rutherford (1695–1779)'un tıp alanında profesör olduğu Edinburgh Üniversitesi'nde eğitim görmüştür. Öğrenci gibi[Resim: 3.gif] 1772'de Azot izolasyonunu ve 1778'de oksijeni hayati hava olarak tanımlamıştır.
Daniel Rutherford 1772'de azotu keşfettiğinde onu zararlı hava veya sabit hava olarak adlandırmıştır. Havanın belli bir oranının yanma olayında yer almadığı[Resim: 3.gif] 18. yüzyıl kimyacıları tarafından iyi bilinmekteydi. Azot[Resim: 3.gif] yaklaşık aynı tarihlerde Carl Wilhelm Scheele[Resim: 3.gif] Henry Cavendish ve Joseph Priestley tarafından da araştırılmaktaydı.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Bilim Adamları Biyografileri
(1809 -1882) Düşünce tarihinde pek az bilim adamı Darwin ölçüsünde tepki çekmiştir. Evrim kuramını içine sindiremeyenler onu hiç bir zaman bağışlamamışlardır. Yaşadığı dönemde "Maymunla akrabalık bağın annen tarafından mı baban tarafından mı?" diye alaya alınmıştı. Günümüzde ise daha ileri giden onu bir "şarlatan" dahası bir "şeytan" diye karalamak isteyen çevreler vardır.

Bir bilim adamına gösterilen bu tepkinin nedeni neydi? Darwin kimdir ne yapmıştı?

Darwin küçük yaşında iken de horlanmıştı hem de babası tarafından: "Seni anlaşılan ava çıkma köpeklerle eğlenme ve fare yakalama dışında hiç bir şey ilgilendirmiyor. Geleceğin kendin ve ailen için yüz karası olacaktır!"

Geleceğinin yüz karası olacağı söylenen çocuk biyolojinin anıt yapıtı Türlerin Kökeni'nin yazarı tüm çağların sayılı bilim adamlarından biri olur.

Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Charles Darwin sekiz yaşına geldiğinde annesini yitirir. Çocuğunun iyi yetişmesi yolunda hiç bir şey esirgemeyen babası başarılı ve saygın bir hekimdi. Dedesi Erasmus Darwin evrim konusuyla ilgilenen tanınmış bir doğa bilginiydi.

Entellektüel bir çevrede büyüyen Charles okulda parlak bir öğrenci değildi. Öğretmenleri arasında ona "aptal" gözüyle bakanlar bile vardı. Oysa bu bakış yüzeysel bir izlenimi yansıtmaktaydı; sıkıntı Charles'ın okul programıyla bağdaşmayan kendine özgü ilgilerinden kaynaklanıyordu. Hayvanlara özellikle böceklere derin bir ilgisi vardı. Daha küçük yaşında onu saran bu ilgi ilerde belirginlik kazanan üstün gözlemleme yeteneğinin itici gücüydü.

Üniversitede ilk iki yılını alan tıp öğrenimi başarısız geçer. Dönemin tartışma konuları arasında onu yalnızca canlıların kökeni sorunu ilgilendirmekteydi. Ama babası umudunu tümüyle yitirmek istemiyordu; hekim olmak istemeyen oğlunu hiç değilse din adamı olmaya ikna eder.

Edinburg'dan Cambridge Üniversitesine geçen delikanlı burada da teoloji öğreniminin yanı sıra böcek toplama etkinliğini sürdürür; oluşturduğu zengin koleksiyonla bilim çevrelerinin beğenisini kazanır. Bu arada botanik ve jeoloji derslerini de izlemekten geri kalmaz.

Yirmi iki yaşında üniversiteyi bitirir ama kilisede görev almaya yönelik değildir. Bir rastlantı aradığı olanak kapısını ona açar. Güney Amerika kıyılarından başlayarak uzun süreli bir araştırma gezisine çıkmaya hazırlanan kraliyet gemisi Beagle'e doğa araştırmacısı aranmaktaydı. Botanik profesörünün tavsiyesi üzerine Darwin'e masraflarını kendisinin karşılaması koşuluyla bu görev verilir. Ancak genç bilim adamının babasının desteğini sağlaması kolay olmaz.

1831'de başlayan geziye Darwin beş yıl süren yoğun ve çetin bir uğraşla dünyanın henüz bilinmeyen pek çok kıyı ve adalarında türlere ilişkin fosil ve örnekler toplar; gözlemsel bilgiler edinir notlar alır. Doğa onun için tükenmez bir laboratuvardı. Özellikle Gallapagus adalarındaki dev kaplumbağalar ile kuşlar üzerindeki gözlemleri değişik çevre koşullarında türlerin nasıl oluştuğu konusunda ona önemli ipuçları sağlamıştı. Kimi türlerin çevreyle uyum kurarak sürdürdüğü kimi türlerin ise değişen koşullarda uyumsuzluğa düşerek yok olduğu izlenimi kaçınılmazdı.

Ülkesine döndüğünde Darwin'in yapması gereken şey topladığı bilgileri işlemek evrim olgusuna kanıtlara dayalı açıklık getirmekti. Ne var ki bu kolay olmayacaktı. Bir kez toplanan gözlem verilerinin düzenlenmesi bile yıllar alacak bir işti. Sonra evrim konusu dikenli bir sorundu; yerleşik önyargılara ters düşmek kolayca göze alınamazdı.

Darwin incelemelerinden türlerin sabit olmadığını uzun süreli de olsa çevre koşullarına göre değiştiğini öğrenmişti. Ama "evrim" denen bu değişimin düzeneği neydi? Bu soruya yanıt arayışı içinde olan Darwin'e 1838'de okuduğu bir kitap ışık tutar. Thomas Malthus'un yazdığı Nüfus Üzerine Deneme adlı bu kitap ilginç bir aaa ortaya koyuyordu: canlılar için yaşam bir var olma ya da yok olma savaşımıdır; çünkü hemen her çevrede nüfus artışı beslenme olanaklarını kat kat aşmaktadır. Bu savaşımda güçlüler karşısında zayıf kalanlar yok olup gider; çevresiyle uyumsuzluğa düşenler elenirken uyum kuranlar çoğalır.

19. yüzyılın acımasız kapitalizminin "laissez faire et laissez passer" (bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler) sloganında da yansıyan bu düşünce Darwin'in yirmi yıl sonra açıkladığı evrim kuramının özünü oluşturur: doğal seleksiyon evrimin itici gücü ilerlemenin dayandığı düzenekti.

Evrim düşüncesi insanın kendi varlık kökenini bilme merakım da içermektedir. İlkel topluluklarda bile kendini açığa vuran bu merakın özellikle mitoloji ve dinlerin oluşumundaki rolü yadsınamaz. Ancak bilim öncesi açıklamalar masalımsı birer öğreti niteliğindedir. Her şey gibi insan da Tanrısal gücün ürünüdür. Gelişmiş dinlerde bile evrim düşüncesi yer almamıştır.

Evrimden ilk söz edenler M.Ö. 6. yüzyılda yaşayan İyonya'lı filozoflar olmuştur. Thales tüm nesneler gibi canlıların da sudan oluştuğu savındaydı. Daha çarpıcı görüşü onu izleyen Anaximander'de bulmaktayız: "Canlıların kaynağı denizdir. Başlangıçta balık olan atalarımızdan bugünkü formumuza evrimleşerek ulaştık." Gene o dönemin bir başka filozofu Herakleitus canlıların gelişmesinde aralarındaki çatışmanın rolüne değinir. Bunlardan ikiyüz yıl sonra gelen antik çağın ünlü filozofu Aristoteles'te evrim düşüncesi daha belirgindir. Onun görüşünde aşağıdaki ilginç noktaları bulmaktayız:

(1) Canlıların en ilkel düzeyde kendiliğinden oluştuğu
(2) Organizmaların basitten daha karmaşık formlara doğru geliştiği
(3) Canlıda organların ihtiyaca göre oluştuğu.

Ancak ortaçağ teolojisinde bu tür düşüncelere yer yoktu. Gerçek kutsal kitaplarda açıklanmıştı. Evrim düşüncesi bir sapıklıktı.

Evrime bilimsel yaklaşım Aydınlık Çağı'nın sağladığı göreceli özgür düşünme ortamını bekler. Bu alanda ilk adımı Fransız doğa bilimcisi Buffon'un attığı söylenebilir. Buffon canlıların sınıflanmasına ilişkin Aristoteles sistemini düzeltme ve geliştirme amacıyla çalışmaya koyulur. İlgilendiği konuların başında evrim geliyordu. Fosil ve diğer kanıtlara dayanarak canlı türlerin evrimle oluştuğu görüşüne ulaşmıştı. Ama kilisenin sert tepkisiyle karşılaşınca Buffon "Kutsal kitapta bildirilenlere ters düşen sözlerimi geri alıyorum" diyerek sessizliğe gömülür.

Ünlü isveç botanikçisi Linnaeus'un modern sınıflama yöntemine ilişkin çalışması evrim düşüncesine destek sağlayan başka bir girişimdir. Darwin'in dedesi Erasmus Darwin de Buffon gibi canlıların yaşam dönemlerinde edindikleri beceri veya özelliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştiği görüşündeydi.

Bu görüşü geliştiren Fransız doğa bilgini Lamarck ise evrim konusunda oldukça tutarlı ilk kuramı oluşturur. Kısaca "canlıların yaşam dönemlerinde kazandıkları özelliklerin ya da uğradıkları değişikliklerin (bunlar çevre koşullarının etkisinde ortaya çıkabileceği gibi organların kullanış veya kullanışsızlık nedeniylede olabilir) kalıtsal yoldan yeni kuşaklara geçtiği" diye özetleyebileceğimiz bu kuram sağduyuya yatkın görünmesine karşın bilim dünyasında beklenen ilgiyi bulmaz.

Kuramın olgusal içerik yönünden yetersizliği bir yana bilinen kimi gözlemsel verilere ters düşmesi benimsenmesine olanak vermiyordu. Açıklama gücünü bugün de koruyan daha kapsamlı ve tutarlı evrim kuramını Darwin'e borçluyuz. 1859'da yayımlanan Türlerin Kökeni adlı yapıtta ortaya konan bu kuramın benimsenmesine ortam hazırdı. Kısa sürede bir kaç yeni basım yapan kitap insanlığın dünya anlayışında eşine pek rastlanmayan köklü bir devrime kapı açmaktaydı.

Dönemin seçkin bilginlerinden T. H. Huxley'in şu sözlerinin çağdaşı pek çok bilim adamının duygularını dile getirdiği söylenebilir: Biz türlerin oluşumuna ilişkin doğruluğu olgusal olarak yoklanabilir bir açıklama arayışı içindeydik. Aradığımızı Türlerin Kökeni'nde bulduk. Kutsal kitabın masalımsı açıklaması geçerli olamazdı. Bilimsel görünen diğer açıklamaları da yeterli bulamıyorduk. Darwin kuramı her yönüyle bilimsel yeterlikte idi.

Kuramın dayandığı iki temel nokta vardır:

(1) Canlı dünyada yeni türlerin oluşumuna yol açan sürekli ama yavaş giden değişim;

(2) "Doğal seleksiyon" dediğimiz evrim sürecini işler kılan düzenek.

Birinci nokta türlerin sabitliği varsayımını içeren yerleşik öğretiye ters düşmekteydi. İkinci nokta evrimin tüm ereksel görünümüne karşın salt mekanik terimlerle açıklanabileceğini göstermekteydi.

Darwin kuramının özünü oluşturan doğal seleksiyon başlangıçtan günümüze değin değişik eleştirilere uğramıştır. Bu nedenle ilkenin öncelikle açıklığa kavuşturulması gerekir. Darwin'in evrim kuramı gözlenebilir üç olgu ve iki ilke içerir.

İlk olgu üreme biçimleri ne olursa olsun canlıların geometrik diziyle çoğalma eğilimidir.

İkinci olgu bu eğilime karşın türlerde nüfusun aşağı yukarı sabit kaldığıdır. Bu iki olgudan Darwin 'yaşam savaşımı' ilkesine ulaşır.

Üçüncü olgu canlıların (bir türü hatta bir aileyi oluşturan bireylerin bile) az ya da çok belirgin farklılıklar sergilemesidir. Yaşam savaşımı ilkesiyle birleşen bu olgu Darwin'i temel ilkesi olan doğal seleksiyon düşüncesine götürür. Belli bir çevrede farklı özellikler taşıyan bireyler arasında yaşam savaşımı varsa doğal koşullara uyum bakımından özellikleri üstünlük sağlayan bireylerin (veya türlerin) egemenlik kurması diğerlerinin elenmesi kaçınılmazdır.

Evrim sürecinin dayandığı bu düzeneğe tüm eleştiri ve uğraşlara karşın daha geçerli diyebileceğimiz bir alternatif bulunamamıştır. Ayrıntılarında kimi değişikliklere uğramakla birlikte kuramın sürgit Darwinci kalmayacağını gösteren herhangi bir belirti yoktur ortada!

[BNewton yerçekimi ilkesiyle devinim yasalarının yersel ya da göksel tüm nesneler için geçerli genellemeler olduğunu göstermişti. Darwin de yaşam savaşımı doğal seleksiyon çevreye uyum gibi bir kaç ilke içeren kuramıyla evrim olgusuna bilimsel açıklama getirdi; insanın ottan çiçeğe amipten maymuna uzanan canlı dünyanın bir parçası olduğunu gösterdi.[/B]
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Bilim Adamları Biyografileri
Julius Robert Oppenheimer (d. 22 Nisan 1904[Resim: 3.gif] ö. 18 Şubat 1967)[Resim: 3.gif] ABD'li fizikçi. 2. Dünya Savaşı sırasında nükleer silah üretmek için başlatılan Manhattan Projesinin bilimsel başkanı. Atom bombasının babası olarak da tanınır.

Hayatı
Dindar olmayan Yahudi bir ailenin ilk çocuğuydu. Babası Julius S. Oppenheimer Almanya'dan ABD'ye göç etmiş varlıklı bir tekstil ithalatçısı[Resim: 3.gif] annesi Ella Friedman ise ressamdı. Kendisinden sekiz yaş küçük erkek kardeşi Frank da fizikçi olmuştur.
Harvard Üniversitesi'ndeki kimya öğrenimini üç yılda tamamladı. Aynı zamanda fizik bölümünden de dersler almıştı. Bu arada sanat[Resim: 3.gif] edebiyat ve çeşitli dillerle de ilgileniyordu. O dönemde fizik eğitimi Avrupa'da ABD'den daha iyi olduğu için Harvard Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra İngiltere'ye gitti. Burada yaptığı laboratuar çalışmalarında[Resim: 3.gif] laboratuar ortamının kendisine göre olmadığını gördü ve eğitimine teorik fizik konusunda devam etmeye karar verdi. 1926 yılında Max Born ile beraber çalışmak üzere Göttingen Üniversitesi'ne gitti. Burada arkadaşlık kurduğu Werner Heisenberg[Resim: 3.gif] Pascual Jordan[Resim: 3.gif] Wolfgang Pauli[Resim: 3.gif] Paul Dirac[Resim: 3.gif] Enrico Fermi and Edward Teller gibi öğrenciler de daha sonra kendisi gibi ünlü fizikçiler oldular. 1927 yılında[Resim: 3.gif] sadece 22 yaşındayken doktora derecesini aldı. Göttingen'de özellikle kuantum teorisi ile ilgili birçok makale yayınladı. Eylül 1927'de teorik fizik uzmanı olarak Harvard Üniversitesi'ne döndü. 1928'de Kaliforniya Üniversitesi'nde fizik dersleri vermeye başladı.
1930'larda komünist görüşlerden etkilendi. 1937 yılında ölen babasından kalan 300.000 dolarlık mirasla sol görüşlü çeşitli gruplara maddi destek verdi. Komünist partinin birçok üyesiyle düzenli temas halinde olmasına rağmen partiye katılmadı.
Kasım 1940'ta Katherine ("Kitty") Puening Harrison ile evlendi. 1941 ve 1944'te iki çocuğu oldu.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Bilim Adamları Biyografileri
1822 -1895) Bilim tarihinde pek az bilim adamı Louis Pasteur ölçüsünde insan yaşamım doğrudan etkileyen buluşlar ortaya koymuştur. Günlük dilimize bile geçen "pastörizasyon" terimi onun buluşlarından yalnızca birini dile getirmektedir.

Kristaller üzerindeki kuramsal çalışmalarının yanı sıra kimi hastalıklara bağışıklık sağlama yolundaki çalışmaları bu arada özellikle "şarbon" (ya da antraks) denilen koyun ve sığırlarda görülen bulaşıcı hastalıkla kuduza karşı geliştirdiği aşı yöntemi ona dünya çapında ün kazandırmıştır. Bugün Fransa'da pek çok bulvar ve alan onun adını taşımaktadır. Kendi kurduğu "Pasteur Enstitüsü" dünyanın önde gelen araştırma merkezlerinden biridir. Fransızların gözünde Pasteur ulusal bir kahramansa bunun nedeni onun yalnızca büyük bir bilim adamı olması değil aynı zamanda yaşamı boyunca ortaya koyduğu özveri ve insanlığa hizmet tutkusuydu.

Louis Fransız Devrimiyle özgürlüğüne kavuşan bir kölenin torunuydu. Babası Napolyon ordusunda üstün atılım gücüyle "Legion de Honour" alan bir ast-subâydı. Baba Pasteur'ün Napolyon'un düşmesiyle ordudan ayrılmasına karşın İmparator'un anısına beslediği derin bağlılık duygusu ilerde oğlu Louis'in olağan üstü direnç ve yeteneklerim de yönlendiren katıksız yurtseverliğe dönüşmüştü.

Geçimini dericilikle sağlayan Pasteur ailesi yoksuldu ama çocuklarının eğitimi için her türlü sıkıntıyı göze almıştı. Louis daha küçük yaşlarında güçlükleri göğüslemede sergilediği direnç ve istenç gücüyle dikkatleri çekiyor coşkuyla başladığı okul öğreniminde kendisiyle birlikte kardeşlerinin de başarılı olması için uğraş veriyordu.

Gerçi okulda pek parlak bir öğrenci değildi; dahası ilk gençlik yıllarında ilerde büyük bilim adamı olacağını gösteren bir belirti de yoktu ortada. Tam tersine Louis'in belirgin merakı portre çizmekti. Üstün bir yeteneği yansıtan tabloları bugün de Pasteur Enstitüsünde asılı durmaktadır.

Louis 19 yaşma geldiğinde sanatı bırakır bilime yönelir. Başlangıçta öğretmenlerinin yönlendirmesiyle öğretmen olmaya karar verir ünlü eğitim enstitüsü Ecole Normale Superieure'e başvurur. Giriş sınavını kazanmasına karşın matematik fizik ve kimyada derslere daha hazırlıklı başlamak için öğrenimine bir yıl sonra başlar.

Amacı iyi bir öğretmen olarak yetişmekti. Ne var ki öğrenimini tamamladığında tüm ilgi ve coşkusunun bilimsel araştırmaya yönelik olduğunu fark eder. Kristaller üzerindeki ilk çalışmaları onu bir tür büyülemişti. Öğrencisinin özgün düşünme ve kavrayış gücünü sezen kimya profesörü onu basit araçlarla yeni kurduğu laboratuvarına araştırma asistanı olarak alır. Bu genç bilim adamının hayal bile edemediği bir fırsattı.

Pasteur hemen çalışmaya koyulur ilk aşamada tartarik asit kristalleri üzerindeki optik deneylerini yoğunlaştırır. Çok geçmeden bilim çevrelerinin dikkatim çeken buluşları kimi tanınmış bilim adamlarının teşvikiyle Fransız Bilimler Akademisine sunulur.

Pasteur bilim dünyasınca tanınma yolundadır ama Eğitim Bakanlığı onu bir ortaokula öğretmen olarak atamakta ısrarlıdır. Akademinin ve kimi bilim adamlarının giderek artan baskısına daha fazla karşı koyamayan Bakanlık bir yıl sonra Pasteur'ün Strasburg Üniversitesi'ne yardımcı profesör olarak dönmesine izin verir.

Pasteur'ün bir özelliği de kararlı olması duraksamalarla vakit öldürmemesiydi. Üniversiteye gelişinin daha ilk haftasında Rektöre kızıyla evlenmek istediğini bildirir. Başvuru mektubu ilginçtir:

Saklamama gerek yok tümüyle yoksul bir kimseyim. Tek varlığım sağlığım yürekliliğim ve üniversitedeki isimdir. ... Geleceğim şimdiki eğilimim değişmezse kimyasal araştırmalara adanmış olacaktır. Çalışmalarımdan beklediğim sonucu alırsam ilerde Paris'e yerleşmeyi düşünüyorum.

İsteğimi olumlu bulursanız resmi evlenme önerisi için babam hemen Strasburg'a gelecektir. İstek olumlu karşılandı. Pasteur yaşamı boyunca tüm bilimsel çalışmalarında kendisine destek veren tutku ve sorunlarını paylaşan Marie Laurent'le 1849'da yaşamını birleştirir.

Bayan Pasteur gerçekten özveri ve sevgi bağlılığıyla olağan üstü bir eşti. Mutlu evlilik ne yazık ki yıllar sonra trajik bir dönemden geçer: Pasteurler dört çocuklarından üçünü küçük yaşlarında tifo ve benzer hastalıklar nedeniyle yitirirler. Geriye kalan oğulları yirmi yaşında iken 1871 savaşında Almanlara esir düşer.

Pasteur bilimsel çalışmalarını bir yana iterek eşiyle birlikte oğlunun dönüşünü bekler; Fransa'nın yenilgisiyle birlikte cepheden kaçan binlerce genç arasında oğlunu aramaya koyulur. Sonunda bulunduğunda oğlan bitkin ve ağır yaralıydı. Pasteur Almanları hiç bir zaman bağışlamadı; öyle ki yıllar sonra bilimsel başarıları için Alman hükümetinin önerdiği madalyayı kabul etmedi.

Şimdi Paseur'ü bilimin öncüleri arasına yükselten bilimsel çalışmalarına değinelim.

Pasteur'ün yaşamımızı bugün de etkileyen buluşlarından biri fermentasyon (mayalanma) olgusuna ilişkindir. "Fermentasyon" terimi bilindiği gibi kimi maddelerde oluşan bir değişiklik sürecini dile getirmektedir. Örneğin şarap üzümden bu işlemle elde edilir; istenirse gene bu işlemle siraaae dönüştürülebilir. Aynı şekilde sütün şekeri laktik aside dönüştüğünde süt ekşir. Yumurta ve et türünden maddeler de fermentasyonla bozularak yenmez hale gelebilir.

Üretimi fermentasyona dayanan şarap Fransa'da çok önemli bir konuydu. Ne var ki bu işlemin güvenilir teknolojisi henüz yeterince bilinmiyordu. Göreneklere bağlı yöntemler her zaman istenen sonucu vermiyor kimi zaman şarap yerine sirke ya da kullanıma elvermeyen bozuk bir sıvı elde ediliyordu.

Sorunu ilk kez Pasteur bilimsel olarak incelemeye koyulur: sonunda ulaştığı açıklama (fermentasyonun mikrop teorisi) geçerliğini bugün de korumaktadır. Buna göre doğada organik maddelerdeki hemen tüm değişiklikler gözle görülemeyen birtakım küçük canlılar tarafından oluşturulmaktadır.

Pasteur bu mikroorganizmaların ısıyla kontrol altına alınabileceğini göstererek şarap üretimim sağlam bir yöntemle güvenilir kılmakla kalmaz "pastörizasyon" dediğimiz işlemle modern süt endüstrisine de yol açar.

Pasteur'ün önemli bir başka çalışması da ipekçiliği büyük bir sıkıntıdan kurtarmasıdır. Hastalıklı ipek böcekleri üreticileri sık sık büyük kayıplara uğratıyordu. Soruna çözüm bulması mikrop teorisiyle ünlenen Pasteur'den istenir. Bilim adamı her zamanki yoğun ve dikkatli yaklaşımıyla sorunu değişik boyutlarıyla inceler; sağlıklı ipek böceği yumurtalarını seçmede "pratik" diyebileceğimiz bir yöntem oluşturarak ipekçiliği güvenilir bir üretim teknolojisine kavuşturur.

Pasteur'ün başarıları bir tür zincirleme tepki içinde biribirine yol açmaktaydı. Kristaller üzerindeki çalışmaları onu canlı yaşamın gizemi sorununa götürmüştü. Canlılar üzerindeki incelemeleri ise onu fermentasyonu açıklayan mikrop teorisine ulaştırmıştı. Doğruluğundan artık kimsenin kuşku duymadığı bu teori başlangıçta tepkiyle karşılanmıştı: pek çok kimse için öyle bir düşünce uydurma bir açıklama olmaktan ileri geçemezdi.

"Spontane üreme" diye bilinen yerleşik görüşe göre kurtçuk tırtıl tenya sinek fare vb. yaratıklar elverişli koşullarda kendiliğinden oluşmaktaydı. Oysa Pasteur "kendiliğinden oluşumu" mikroskopik organizmalar için bile olanaksız görüyordu.

Mikrop teorisinin özellikle bulaşıcı hastalıkların denetim altına alınması yolunda yeni araştırmalara yol açması kaçınılmazdı. Pasteur çok geçmeden şarbonun yanı sıra kangren kan zehirlemesi loğusa humması vb. hastalıklar üzerinde de araştırmaların yoğunlaştırır. Onun çarpıcı bir başarısı da kuduza karşı oluşturduğu aşıdır. Kuduz özellikle köpeklerin taşıdığı ölümcül bir hastalıktır.

Pasteur'e gelinceye dek kuduza karşı bilinen tek çare ışınları yerin kızgın bir demirle derinlemesine dağlanmasıydı. Kaldı ki gecikme halinde bu yöntemin hastanın canını yakma dışında bir etkisi olmadığı da biliniyordu.

Pasteur hayvanlar üzerinde denediği ama insanlara henüz uygulamadığı aşısıyla dokuz yaşındaki bir çocuğun yaşamım kurtarır. Azgın bir köpeğin ondört yerinden ısırdığı çocuğa kızgın demir uygulaması yapılamazdı. Umutsuz annenin çırpınışına dayanamayan Pasteur aşısını ilk kez bu çocukta denemekten kendini alamaz. Sonuç çocuk için kurtuluş gelecek kuşaklar için bir müjde olur. Büyük bilim adamı ölümünden önce yaşam felsefesini şöyle özetlemişti:

Hiç kuşkum yok ki Bilim ve Barış cehalet ve savaşı yok edecektir. Ulusların yıkmak yok etmek için değil yaşamı yüceltmek için birleşeceğine geleceğimizi bu yolda uğraş verenlere borçlu olacağımıza inanıyorum.

Pasteur'ün öyküsünde anlamlı bir yaşam arayışındaki her genç için çarpıcı ve güzel bir örnek vardır.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Bilim Adamları Biyografileri
Rönesans sonrası Avrupa'da Kopernik'le başlayan Kepler Galileo ve Newton'la 17. yüzyılda doruğuna ulaşan bilimsel devrim kökleri Helenistik döneme uzanan bir olaydır. O dönemin seçkin bilginlerinden Aristarkus güneş-merkezli astronomi düşüncesinde Kopernik'i öncelemişti; Arşimet yaklaşık iki bin yıl sonra gelen Galileo'ya esin kaynağı olmuştu; Öklid çağlar boyu yalnız matematik dünyasının değil matematikle yakından ilgilenen hemen herkesin gözünde özenilen yetkin bir örnekti.

Öklid M.Ö. 300 sıralarında yazdığı 13 ciltlik yapıtıyla ünlüdür. Bu yapıt geometriyi (dolayısıyla matematiği) ispat bağlamında aksiyomatik bir dizge olarak işleyen ilk kapsamlı çalışmadır. 19. yüzyıl sonlarına gelinceye kadar alanında tek ders kitabı olarak akademik çevrelerde okunan okutulan Elementler'in kimi yetersizliklerine karşın değerini bugün de sürdürdüğü söylenebilir.

Egeli matematikçi Öklid'in kişisel yaşamı aile çevresi matematik dışı uğraş veya meraklarına ilişkin hemen hiçbir şey bilinmemektedir. Bilinen tek şey; İskenderiye Kraliyet Enstitüsü'nde dönemin en saygın öğretmeni; alanında yüzyıllar boyu eşsiz kalan bir ders kitabının yazan olmasıdır. Eğitimini Atina'da Platon'un ünlü akademisinde tamamladığı sanılmaktadır. O akademi ki giriş kapısında "Geometriyi bilmeyen hiç kimse bu kapıdan içeri alınmaz!" levhası asılıydı.

Öklid'in bilimsel kişiliği unutulmayan iki sözünde yansımaktadır: Dönemin kralı I. Ptolemy okumada güçlük çektiği Elementler'in yazarına "Geometriyi kestirmeden öğrenmenin yolu yok mu?" diye sorduğunda Öklid "Özür dilerim ama geometriye giden bir kral yolu yoktur" der. Bir gün dersini bitirdiğinde öğrencilerinden biri yaklaşır "Hocam verdiğiniz ispatlar çok güzel; ama pratikte bunlar neye yarar?" diye sorduğunda Öklid kapıda bekleyen kölesini çağırır "Bu delikanlıya 5-10 kuruş ver vaktinin boşa gitmediğini görsün!" demekle yetinir.

Öklid haklı olarak "geometrinin babası" diye bilinir; ama geometri onunla başlamış değildir. Tarihçi Herodotus (M.Ö. 500) geometrinin başlangıcını Nil vadisinde yıllık su taşmalarından sonra arazi sınırlarını belirlemekle görevli kadastrocuların çalışmalarında bulmuştu. Geometri "yer" ve "ölçme" anlamına gelen "geo" ve "metrein" sözcüklerinden oluşan bir terimdir. Mısır'ın yanı sıra Babil Hint ve Çin gibi eski uygarlıklarda da gelişen geometri o dönemlerde büyük ölçüde el yordamı ölçme analoji ve sezgiye dayanan bir yığın işlem ve bulgudan ibaret çalışmalardı. Üstelik ortaya konan bilgiler çoğunlukla kesin olmaktan uzak tahmin çerçevesinde kalan sonuçlardı.

Örneğin Babilliler dairenin çemberini çapının üç katı olarak biliyorlardı. Bu öylesine yerleşik bir bilgiydi ki; pi'nin değerinin 3 değil 22/7 olarak ileri sürenlere bir tür şarlatan gözüyle bakılıyordu. Mısırlılar bu konuda daha duyarlıydılar: M.Ö. 1800 yıllarına ait Rhind papürüslerinde onların pi'yi yaklaşık 3.1604 olarak belirledikleri görülmektedir; ama Mısırlıların bile her zaman doğru sonuçlar ortaya koyduğu söylenemez. Nitekim kesik kare piramidin oylumunu (hacmini) hesaplamada doğru formülü bulan Mısırlılar dikdörtgen için doğru olan bir alan formülünün tüm dörtgenler için geçerli olduğunu sanıyorlardı.

Aritmetik ve cebir alanında Babilliler Mısırlılardan daha ilerde idiler. Geometride de önemli buluşları vardı. Örneğin "Pythagoras Teoremi" dediğimiz bir dik açılı üçgende dik kenarlarla hipotenüs arasındaki bağıntıya ilişkin önerme "bir dik üçgenin dik kenar karelerinin toplamı hipotenüsün karesine eşittir" buluşlarından biriydi. Ne var ki doğru da olsa bu bilgiler ampirik nitelikteydi; mantıksal ispat aşamasına geçilememişti henüz.

Ege'li Filozof Thales'in (M.Ö. 624-546) geometrik önermelerin dedüktif yöntemle ispatı gereğini ısrarla vurguladığı bu yolda ilk adımları attığı bilinmektedir. Mısır gezisinde tanıştığı geometriyi dağınıklıktan kurtarıp tutarlı sağlam bir temele oturtmak istiyordu. İspatladığı önermeler arasında; ikizkenar üçgenlerde taban açılarının eşitliği; kesişen iki doğrunun oluşturduğu karşıt açıların biribirine eşitliği vb. ilişkiler vardı.

Klasik çağın "Yedi Bilgesi"nden biri olan Thales'in açtığı bu yolda Pythagoras ve onu izleyenlerin elinde matematik büyük ilerlemeler kaydetti sonuçta Elementler'de işlenildiği gibi oldukça soyut mantıksal bir dizgeye ulaştı. Pythagoras matematikçiliğinin yanı sıra sayı mistisizmini içeren gizliliğe bağlı bir tarikatın önderiydi. Buna göre; sayısallık evrensel uyum ve düzenin asal niteliğiydi; ruhun yücelip tanrısal kata erişmesi ancak müzik ve matematikle olasıydı.

Buluş ve ispatlarıyla matematiğe önemli katkılar yapan Pythagorasçılar sonunda inançlarıyla ters düşen bir buluşla açmaza düştüler. Bu buluş karenin kenarı ile köşegenin ölçüştürülemeyeceğine ilişkindi. gibi bayağı kesir şeklinde yazılamayan sayılar onların gözünde gizli tutulması gereken bir skandaldi. Rasyonel olmayan sayılarla temsile elveren büyüklükler nasıl olabilirdi? (Pythagorasçıların tüm çabalarına karşın üstesinden gelemedikleri bu sıkıntıyı daha sonra tanınmış bilgin Eudoxus oluşturduğu irrasyonel büyüklükler için de geçerli olan Orantılar Kuramı'yla giderir).

Öklid Pythagoras geleneğine bağlı bir ortamda yetişmişti. Platon gibi onun için de önemli olan soyut düşünceler düşünceler arasındaki mantıksal bağıntılardı. Duyumlarımızla içine düştüğümüz yanlışlıklardan ancak matematiğin sağladığı evrensel ilkeler ve salt ussal yöntemlerle kurtulabilirdik. Kaleme aldığı Elementler kendisini önceleyen Thales Pythagoras Eudoxus gibi bilgin-matematikçilerin çalışmaları üstüne kurulmuştu. Geometri bir önermeler koleksiyonu olmaktan çıkmış sıkı mantıksal çıkarım ve bağıntılara dayanan bir dizgeye dönüşmüştü. Artık önermelerin doğruluk değeri gözlem veya ölçme verileriyle değil ussal ölçütlerle denetlenmekteydi. Bu yaklaşımda pratik kaygılar ve uygulamalar arka plana itilmişti.

Kuşkusuz bu Öklid geometrisinin pratik problem çözümüne elvermediği demek değildi. Tam tersine değişik mühendislik alanlarında pek çok problemin bu geometrinin yöntemiyle çözümlendiği; ama Elementler'in eğreti olarak değindiği bazı örnekler dışında uygulamalara yer vermediği de bilinmektedir.Öklid'in pratik kaygılardan uzak olan bu tutumunun matematik dünyasındaki izleri bugün de rastladığımız bir geleneğe dönüşmüştür.

Gerçekten özellikle seçkin matematikçilerin gözünde matematik şu ya da bu işe yaradığı için değil yalın gerçeğe yönelik sanat gibi güzelliği ve değeri kendi içinde soyut bir düşün uğraşı olduğu için önemlidir.

Matematiğin tümüyle ussal bir etkinlik olduğu doğru değildir. Buluş bağlamında tüm diğer bilimler gibi matematik de sınama-yanılma tahmin sezgi içedoğuş türünden öğeler içermektedir. Yeni bir bağıntıyı sezinleme değişik bir kavram veya yöntemi ortaya koyma temelde mantıksal olmaktan çok psikolojik bir olaydır. Matematiğin ussallığı doğrulama bağlamında belirgindir. Teoremlerin ispatı büyük ölçüde kuralları belli ussal bir işlemdir; ama sorulabilir: Öklid neden geometrinin ölçme sonuçlarıyla doğrulanmış önermeleriyle yetinmemiş bunları ispatlayarak mantıksal bir dizgede toplama yoluna gitmiştir?

Öklid'i bu girişiminde güdümleyen motiflerin ne olduğunu söylemeye olanak yoktur; ancak Helenistik çağın düşün ortamı göz önüne alındığında başlıca dört noktanın öngörüldüğü söylenebilir:

1) İşlenen konuda çoğu kez belirsiz kalan anlam ve ilişkilere açıklık getirmek;

2) İspatta başvurulan öncülleri (varsayım aksiyom veya postulatları) ve çıkarım kurallarım belirtik kılmak;

3) Ulaşılan sonuçların doğruluğuna mantıksal geçerlik kazandırmak (Başka bir deyişle teoremlerin öncüllere görecel zorunluluğunu yani öncülleri doğru kabul ettiğimizde teoremi yanlış sayamayacağımızı göstermek);

4) Geometriyi ampirik genellemeler düzeyim aşan soyut-simgesel bir dizge düzeyine çıkarmak (Bir örnekle açıklayalım: Mısırlılar ile Babilliler kenarları 3 4 5 birim uzunluğunda olan bir üçgenin dik üçgen olduğunu deneysel olarak biliyorlardı; ama bu ilişkinin 3 4 5 uzunluklarına özgü olmadığını başka uzunluklar için de geçerli olabileceğini gösteren veriler ortaya çıkıncaya dek kestirmeleri güçtü; buna ihtiyaçları da yoktu. Öyle kuramsal bir açılma için pratik kaygılar ötesinde salt entellektüel motifli bir arayış içinde olmak gerekir. Nitekim Egeli bilginler somut örnekler üzerinde ölçmeye dayanan belirlemeler yerine bilinen ve bilinmeyen tüm örnekler için geçerli soyut genellemeler arayışındaydılar. Onlar kenar uzunlukları a b c diye belirlenen üçgeni ele almakta üçgenin ancak eşitliği gerçekleştiğinde dik üçgen olabileceği genellemesine gitmektedirler).

Öklid oluşturduğu dizgede birtakım tanımların yanı sıra beşi "aksiyom" dediği genel ilkeden beşi de "postulat" dediği geometriye özgü ilkeden oluşan on öncüle yer vermiştir (Öncüller teoremlerin tersine ispatlanmaksızın doğru sayılan önermelerdir). Dizge tüm yetkin görünümüne karşın aslında çeşitli yönlerden birtakım yetersizlikler içermekteydi. Bir kez verilen tanımların bir bölümü (özellikle "nokta" "doğru" vb. ilkel terimlere ilişkin tanımlar) gereksizdi. Sonra daha önemlisi belirlenen öncüller dışında bazı varsayımların belki de farkında olmaksızın kullanılmış olması dizgenin tutarlılığı açısından önemli bir kusurdu.

Ne var ki matematiksel yöntemin oluşma içinde olduğu başlangıç döneminde bir bakıma kaçınılmaz olan bu tür yetersizlikler giderilemeyecek şeyler değildi. Nitekim 18. yüzyılda başlayan eleştirel çalışmaların dizgeye daha açık ve tutarlı bir bütünlük sağladığı söylenebilir. Üstelik dizgenin irdelenmesi beklenmedik bir gelişmeye de yol açmıştır: Öncüllerde bazı değişikliklerle yeni geometrilerin ortaya konması. "Öklid-dışı" diye bilinen bu geometriler sağduyumuza aykırı da düşseler kendi içinde tutarlı birer dizgedir. Öklid geometrisi artık var olan tek geometri değildir. Öyle de olsa Öklid'in düşünce tarihinde tuttuğu yerin değiştiği söylenemez.

Çağımızın seçkin filozofu Bertrand Russell'ın şu sözlerinde Öklid'in özlü bir değerlendirmesini bulmaktayız: "Elementler'e bugüne değin yazılmış en büyük kitap gözüyle bakılsa yeridir. Bu kitap gerçekten Grek zekâsının en yetkin anıtlarından biridir. Kitabın Greklere özgü kimi yetersizlikleri yok değildir kuşkusuz: dayandığı yöntem salt dedüktif niteliktedir; üstelik öncüllerini oluşturan varsayımları yoklama olanağı yoktur. Bunlar kuşku götürmez apaçık doğrular olarak konmuştur. Oysa 19. yüzyılda ortaya çıkan Öklid-dışı geometriler bunların hiç değilse bir bölümünün yanlış olabileceğini bunun da ancak gözleme başvurularak belirlenebileceğini göstermiştir."

Gene Genel Rölativite Kuramı'nda Öklid geometrisini değil Riemann geometrisini kullanan Einstein'ın Elementler'e ilişkin yargısı son derece çarpıcıdır: "Gençliğinde bu kitabın büyüsüne kapılmamış bir kimse kuramsal bilimde önemli bir atılım yapabileceği hayaline boşuna kapılmasın!"
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Bilim Adamları Biyografileri
[Resim: 327.jpg]

Heinrich Schliemann[Resim: 3.gif] (6 Ocak 1822 - 26 Aralık 1890) Alman tüccar ve amatör arkeologdur.

Heinrich Schliemann İliada'yı iyice okuyup inceledikten sonra[Resim: 3.gif] Homeros'un anlattığı Troia'nın[Resim: 3.gif] yani İlios kentinin[Resim: 3.gif] Çanakkale Boğazı'nın (Hellespont) güneyinde yer alan[Resim: 3.gif] 100x250 metre boyutlarındaki Hisarlık Tepesi’nde aranması gerektiğine inanmıştı. Bu ören yeri[Resim: 3.gif] Ege kıyılarında yaklaşık 6 km.[Resim: 3.gif] Çanakkale Boğazı kıyısından ise 4.5 km. uzaklıkta[Resim: 3.gif] stratejik açıdan önemli bir noktada[Resim: 3.gif] Skamander (Karamenderes) ve Simoeis (Dümrek) vadileri arasında uzanan kireç taşı bir yükseltinin ucundadır. 1863-1865 yılları arasında Troia'da küçük kazılar yapan Frank Calvert[Resim: 3.gif] daha önceden Hisarlık Tepesi'nin bir höyük olarak meydana geldiğinin farkına varmıştır.

Büyük çaptaki ilk kazılar (1870 yılındaki sondajlardan sonra) 1871-1874 yılları arasında[Resim: 3.gif] dokuz çalışma döneminde tamamlanmıştır. Bu kazılar 1890'a kadar[Resim: 3.gif] bu uğurda servetin büyük bir bölümünü harcayan Schliemann başkanlığında yapılmıştır. Troia II dönemini İliada'daki Troia olarak kabul eder ve bu dönem tabakaları arasında ünlü Priamos Hazinesi'ni bulur. Schliemann 1873'te Truva hazineleri bulmuş[Resim: 3.gif] önce Atina'ya sonra Berlin'e kaçırmıştır. Schliemann'ın ölümünden sonra[Resim: 3.gif] çalışma arkadaşı ve mimar Wilhelm Dörpfeld kazı başkanlığını 1893 ve 1894 yıllarında üstlenerek[Resim: 3.gif] çalışmaları geçici bir sonuca ulaştırmıştır.



[Resim: 328.jpg]
Agamemnon maskesi
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.