Behlül-i Dana
Meczûb. Hak âşığı. Çok tanınmış evliyâdan biri. Asıl ismi Vüheyb bin Ömer Sayrâfi'dir. Behlûl-i Dânâ adıyla şöhret buldu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Kûfeli olduğu hâlde ömrünün çoğunu Bağdât'ta geçirdi. Hârûn Reşid'in kardeşi olduğuna dâir rivâyetler varsa da aslı yoktur. Hârûn Reşid'e nasihat verirdi. Herkese ders olacak hikmetli sözleri çok meşhûrdur. 805 (H.190) senesi Bağdât'ta vefât etti. Dicle kenarında Şunûziyye kabristanlığına defnedildi.
Behlül-i Dânâ, zamânın büyüklerinin sohbetlerinde bulundu. Eymen bin Nâbil, Amr bin Dinâr ve Ãsım bin Ebi'n-Necid'den hadis-i şerif öğrendi. İbretli mânâlı sözler söyledi. Menkıbeleri dilden dile aktarıldı.
Oyun için yaratılmadık
Behlül-i Dânâ bir gün Bağdât sokaklarından birinde giderken, oynayan çocuklar gördü. Çocuklardan biri ise bir köşeye çekilmiş onlara bakıyor ve ağlıyordu. Behlül-i Dânâ o çocuğun yanına gitti ve;
"Ey çocuk niçin ağlıyorsun? Gel sana bir şeyler alayım da sen de arkadaşlarınla oyna." dedi ve çocuğun başını okşadı.
Çocuk bakışlarını Behlül'e çevirdi ve;
"Ey aklı az adam! Biz oyun için yaratılmadık." dedi.
Behlül bu söze şaştı ve çocuğa;
"Ey oğlum! Peki niçin yaratıldık." diye sordu.
Çocuk;
"Allahü teâlâyı bilmek ve O'na ibâdet etmek için." dedi.
Behlül hazretleri;
"Peki bunun öyle olduğunu nereden biliyorsun?" diye sordu.
Çocuk, Mü'minûn sûresinin 115. âyet-i kerimesini okuyuverdi. Meâlen; "Sizi ancak boşuna yarattığımı ve gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?"
Hazret-i Behlül tekrar;
"Ey çocuk. Sen hakimâne konuştun. Bana biraz daha nasihat et." dedi ve ağlamaya başladı. Kendinden geçmişti.
Kendine geldiğinde çocuğa;
"Ey oğlum! Senin günâhın yok. Sen bir çocuksun. Nasıl oluyor da böyle düşünebiliyorsun?" diye sordu.
Çocuk da;
"Ey Behlül! Babamı ateş yakarken gördüm. İri odunları küçük çırpılarla tutuşturuyordu. Ben de Cehennem'in yanan küçük odunlarından olacağımdan korkuyorum." dedi.
Bu sözler üzerine Behlül-i Dânâ hazretleri tekrar ağladı. Kendinden geçti. Kendine geldiğinde çocuğu yanında göremedi. Oradakilere bu çocuğun kim olduğunu sordu.
Onlar;
"Tanımadın mı?" dediler.
Behlül;
"Hayır." deyince, onlar;
"Bu, hazret-i Hüseyin evlâdından seyyid bir çocuktur." dediler.
Behlül de; "Ancak böyle bir ağacın meyvesi bu kadar olgun olabilirdi." deyip oradan ayrıldı.
Sayıya sığmaz
Bir gün Behlül-i Dânâ'ya;
"Basra'daki Hak âşıklarını sayar mısın?" dediler.
O;
"Bunlar sayıya sığmaz. İsterseniz öyle olmayanları söyleyeyim. Zirâ bunlar birkaç tânedir." diye cevap verdi.
Soranlar özür dileyip oradan ayrıldılar.
Sohbet
Bir gün Behlül'ü kabristanda gördüler. Ayaklarını kabir taşları arasına sokmuş toprakla oynuyordu.
Kendisine;
"Ey Behlül ne yapıyorsun?" diye sordular.
Onlara gâyet sâkin olarak;
"Bana eziyet etmeyen, gıybetimi yapmayan insanlarla oturup sohbet ediyorum. Bunlar sağ olanlardan daha emin." diye cevap verdi.
Ne Nasihat İstiyorsun?
Bir gün devrin halifesi Hârûn Reşid ile karşılaştı.
Halife;
"Seni gördüğüme çok sevindim. Çünkü uzun zamandır seninle konuşmayı arzu ediyordum." dedi.
Hazret-i Behlül güldü ve;
"Benim böyle bir arzum yoktu." cevâbını verdi. Buna rağmen Hârûn Reşid kendisinden nasihat istedi. "Ne nasihatı istiyorsun? Şu sarayına bak, bir de kabirlere bak! Bunlardan ibret almayan, nasihat almayan nelerden alır! Hâlin ne olacak, ey müminlerin emiri! Yarın Cenâb-ı Hakk'ın huzûruna çıkacaksın. Büyük küçük yaptığın her şeyden suâl olunacaksın. Bunlara nasıl cevap vereceksin iyi düşün! Bu hesap zamânında aç ve susuz olacaksın, çıplak bulunacaksın. Orada bulunanlar sana bakıp gülecekler. Perişan hâlin orada meydana çıkacak, başka nasihatı ne yapacaksın?" dedi. Adâleti ile meşhûr olan Hârûn Reşid onun nasihatlarından çok istifâde ettiğini bildirdi.
Buğday tanesi bir dinar olsa
Bir zaman Bağdât'ta fiyatlar çok yükselmişti. Hayat pahalılığı çekilmez bir hâl aldı. Muhammed bin İsmâil bin Ebi Fudayl gelerek;
"Ey Behlül! Müslümanların ve bütün insanların hattâ hayvanların rahatlaması için Allahü teâlâya duâ etmez misin?" dedi.
O şöyle cevap verdi:
"Allahü teâlâya yemin ederim ki, ben bu işe karışmam. Eğer bir buğday tânesi bir dinar olsa, bize emrettiği gibi Allahü teâlâya ibâdet etsek, O bize vâdettiği gibi rızkımızı verir." Sonra ellerini birbirine vurarak; "Ey dünyâyı ve süslerini toplayan, gözleri uykudan lezzet almayan kimse, nefsinle uğraşıp âhirete bir tedârik yapmadın, kıyâmet gününde Allahü teâlâya ne cevap vereceksin?" dedi.
Benim de Rabbimdir
Abdullah bin Mihran anlatıyor:
Hârûn Reşid hacca gitti. Dönüşünde bir müddet Kûfe'de istirahat etti. Sonra yola çıkacağı zaman herkes kendisini yolcu etmek için sokağa döküldü. Behlül de çıkmıştı. Çocuklar onunla oynayıp eğleniyorlardı. Tam o sırada Hârûn'un develer üzerinde muhteşem kâfilesi gözüktü. Çocuklar da Behlül'ü bırakıp onun seyrine koyuldular. Tam Hârûn'un geldiği sırada Behlül yüksek sesle:
"Ey Hârûn!" diye seslendi.
Hârûn, perdeyi kaldırarak:
"Buyur Behlül, ne istiyorsun?" dedi. Behlül:
"Ey Müminlerin Emiri! Eymen bin Nâil, Kudame bin Abdülâmir'den bize şöyle haber verdi ve dedi ki:
"Ben Resûl-i ekremi Arafat'tan dönüşte görmüştüm. Kızıl bir deveye binmişti. Yanında kimse dövülmediği gibi, kimse de kovulmazdı. "Yol verin, yol verin!" diyen münâdileri de yoktu. Sen de bu usûle riâyet eyle. Bilmiş ol ki; tevâzu ile yolculuk etmen, kibir ile seyâhatinden hayırlıdır."
Behlül Dânâ yine;
"Bağdât ve etrafını nûrlandırıp aydınlatacak hediyeler götürüyor musun?" dedi.
Halife;
"Bu hediyeler nasıl olur?" deyince,
Behlül hazretleri;
"İnsanlara Allahü teâlânın sevgisini, O'ndan korkmayı, onlara örnek olacak şekilde hâl ve hareketler, onlar hakkında temiz ve güzel düşüncelere sâhib olmak en güzel hediyedir." dedi.
Bunu dinleyen Hârûn Reşid ağlayarak;
"Ey Behlül, biraz daha anlat!" dedi.
Behlül:
"Memleketinin bir köşesinde bir mazlum zulme uğrasa, sen memleketin diğer köşesinde bile olsan, Allahü teâlâ bunun hesâbını senden soracak. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerimde meâlen; "Şüphesiz ki iyiler Naim Cenneti'ndedir. Kötüler ise Cehennem'dedir." buyurdu (İnfitar sûresi: 13-14). Ãhirette, Cennet veya Cehennem dışında gidilecek üçüncü bir yer yoktur. O hâlde hazırlığını buna göre yap." dedi.
Halife;
"Amellerimiz hakkında ne dersiniz?" diye sordu.
Behlül hazretleri;
"Allahü teâlâdan korkarak ve emrettiğine uygun olarak yapılan amel makbuldür." buyurdu.
Halife;
"Peygamber efendimizle, akrabâlık olarak yakınlığımız hakkında ne dersiniz?" diye sordu.
Behlül;
"Peygamber efendimize akrabâlıktan ziyâde, bildirdiği hükümlere bağlılıkta yakın olmak daha mühimdir." dedi.
Halife;
"Peygamber efendimizin şefâatine kavuşabilecek miyiz?" deyince de,
Behlül;
"Onu Allahü teâlâ bilir." buyurdu.
Halife;
"Nasıl yaşayalım?" diye sordu.
Behlül;
"Allah'tan kork. Her hâlinde Muhammed aleyhisselâmın sünnetine tâbi ol. Bu durumda en kârlı yolu seçmiş olursun." dedi.
Halife;
"Çok güzel söylüyorsun, şu hediyemi kabûl et." dedi.
Behlül hazretleri de;
"Onu kimden aldınsa ona ver. Dünyâdaki sâhipleri yakana yapışmadan önce, verenin yoluna harca. Bunu burada yap. Ãhirete kalırsa onlara bir şey bulup veremezsin, râzı edemezsin." diye cevap verdi.
Parayı almayınca, Hârûn Reşid;
"Para borcun varsa onu ödeyelim." dedi.
Behlül:
"Kûfe'de birçok ilim sâhipleri vardır. Borç ile borcun ödenmeyeceğinde ittifak etmişlerdir." dedi.
Hârûn Reşid:
"Bâri ihtiyâcını temin edelim." deyince,
Behlül hazretleri;
"Allahü teâlâ senin Rabbin olduğu gibi, benim de Rabbim'dir. Seni hatırlayıp beni unutması muhâldir." buyurdu.
Hârûn Reşid, bu sözleri işitince ağladı.
Her koyun kendi bacağından
Bir gün halka doğru yolu göstermek için söylediği sözlerden rahatsız olanlar, Hârûn Reşid'e gidip;
"Sultanım, bizim yaptıklarımızın ona ne zararı var? Bizi kendi hâlimize bıraksın. Sonra her koyun kendi bacağından asılır." gibi sözlerle şikâyet ettiler. Bunun üzerine Hârûn Reşid, Behlül Dânâ'yı çağırtıp, halkın isteğini bildirdi.
Behlül Dânâ hiç sesini çıkarmadan sarayı terk etti. Birkaç koyun alıp kesti, bacaklarından mahallenin köşe başlarına astı. Bunu gören halk gülerek; "Deliden başka ne beklenir, yaptığı işler hep böyle zâten." diyorlardı. Aradan günler geçtikçe, asılan hayvanlar kokuyor, bundan da bütün mahalle zarar görüyordu. Kokudan durulmaz hâle gelince, aynı kişiler Hârûn Reşid'e gidip, durumu anlattılar. Behlül Dânâ'yı çağırtıp, sorduğunda:
"Bir kötünün herkese zararı olduğunu herhalde anladılar. Ben bir şey yapmadım, her koyunun kendi bacağından asıldığını onlara gösterdim." diye cevap verdi.
Bazımızı Bazımıza
Hasan bin Sehl anlatır:
Bir gün çocuklar, hazret-i Behlül'e taş atmağa başladılar. Taşın birisi vücûdunu kanatınca,
"Ey çocuklar! Ben, Allahü teâlâya tevekkül ettim. O elbette bana kâfidir. O ne güzel vekildir. Ancak Allahü teâlâya yaklaşmak insana rahatlık verir. İnsanlara ezâ ve cefâ yapanlar hiç merhametli olur mu?" dedi. Ben dayanamadım.
"Ey Behlül, çocuklar sana taşla vuruyorlar, sen onlara merhamet ediyorsun. Bu nasıl iştir?" dedim.
O da,
"Sus!.. Allahü teâlâ, benim üzüntü ve acımı, onların da sevincinin çokluğunu elbet biliyor. Bâzımızı, bâzımıza bağışlaması umulur." buyurdu.
Kaybolan deve
Adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibâdetleri yapmaz ama her gece yatarken;
"Yâ Rabbi! Bana Cennet'ini ver!" diye duâ ederdi.
Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp;
"Kimsin, orada ne arıyorsun?" dedi.
Damda bulunan Behlül Dânâ idi ve;
"Devem kayboldu da onu arıyorum." dedi.
Ev sâhibi,
"Kaybolan deve damda olması mümkün mü? Bu akılsızlık değil midir?" deyince,
Behlül-i Dânâ;
"Senin, hiç ibâdet etmemen ve sonra da Allahü teâlâdan Cennet'i istemen daha akılsızlık değil midir?" buyurdu.
Ev sâhibi O zaman, Behlül-i Dânâ'nın kendisine nasihat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatâsını anlayıp, tövbe etti ve ibâdetlerini aksatmadan yapmaya başladı.
Bu kapıya gelecek
Bir gün Behlül-i Dânâ'nın evine hırsız girmiş, evde ne bulduysa götürmüştü. Doğruca kalkıp kabristânlığa gitti ve kapısına oturdu. Bunun farkına varanlar başına toplanıp;
"Niçin hırsızın peşinden gitmedin de buraya geldin?" dediler.
Onlara;
"Yolunu şaşırmış o adamcağızı burada bekliyorum." diye cevap verdi.
Bu söze oradakiler kahkaha ile güldüler ve;
"Hay Allah iyiliğini versin, o adamın burada işi ne?" dediler.
Bunun üzerine Behlül hazretleri;
"Siz hiç merak etmeyin o mutlakâ bu kapıya gelecek. Ecel onu buraya getirecektir." buyurdu. Bu sözler üzerine herkes derin düşüncelere daldı.
Boş Taht
Behlül bir gün Hârûn Reşid'in taht odasını boş buldu ve çıkıp tahta oturuverdi. Bunu gören askerler onu kamçı ile dövmeye başladılar. Askerler vurdukça o;
"Vah Hârûn Reşid. Vah Hârûn Reşid!" diyordu.
O esnâda halife geldi ve manzara karşısında donup kaldı. Askerleri uzaklaştırdıktan sonra;
"Ey Behlül! Bu ne hâl?" diye sordu.
Behlül;
"Senin için ağlıyorum. Burada tahtı boş bulup bir an oturdum. Bu kadar kırbaç yedim. Sen ise senelerdir bu tahtın üzerinde oturuyorsun. Hâlin ne olur diye düşündüm."
Hârûn Reşid;
"Peki ne yapmam lâzım?" dedi.
ehlül;
"Mâdem ki bu yükün altına girdin. Zulme meyletme. Adâlet üzere ol. Böylece tahtında otur." buyurdu.
En çok
Behlül Dânâ hazretlerinin halife Hârûn Reşid'e bir nasihati de şöyle oldu.
Bir gün halifeye;
"Ey Hârûn Reşid! Yer içinde, yer üzerinde ve göklerde çok olan nedir?" diye sordu.
Hârûn Reşid;
"Bunu bilmeyecek ne var? Yer içinde ölüler, yer üzerinde hayvanlar ve bitkiler, gökte ise meleklerdir." dedi.
Behlül; "Değil." buyurdu.
Halife;
"Nedir?" deyince,
Behlül-i Dânâ;
"Ey Halife! Yer içinde çok olan ölülerin pişmanlıkları, yer üzerinde insanların hırs ve tamahı, gökte ise âdil hükümdarların sevaplarıdır." buyurdu.
Bu sözler üzerine Hârûn Reşid ağlamaya başladı.
Rüyadaki padişahlık
Bir gün Hârûn Reşid, Behlül ile görüşmek, hikmetli sözlerini duymak istedi. Bu şekilde adamlarını gönderip Behlül'ü getirmelerini söyledi. Gidenler Behlül'ü boş bir mezar içinde uyur buldular. Uyandırdıklarında;
"Siz ne yaptınız. Beni pâdişâhlık makâmından indirdiniz. Şimdi ben ne yapacağım." dedi.
Görevliler gidip bu sözleri halifeye bildirdiler. Hârûn Reşid onun bu hâline bir mânâ veremedi, huzûruna geldiğinde;
"Ey Behlül! Bu ne iş. Sen hangi pâdişâhlıktan indirildin?" dedi.
O, bu soru üzerine;
"Ey Halife! Rüyâmda kendimi hükümdâr olmuş gördüm. Tahtımda oturuyordum. Hizmetçilerim vardı. Saltanat ve ihtişam içinde idim. Lâkin senin adamların beni uyandırdı ve tahtımdan oldum."
Bu sözlere Hârûn Reşid güldü ve;
"Ey Behlül! Rüyâdaki pâdişâhlığa itibâr olur mu?" dedi.
Bunun üzerine Behlül hazretleri;
"Ey müminlerin emiri! Benim hükümdarlığım ile seninki arasında ne fark var. Ben gözlerimi açınca hayat buldum. Sen gözlerini kapayacak olsan ebediyyen emirlikten düşecek saltanatından olacaksın ve nedâmet, pişmanlık günün başlayacak. O halde hangimizin hükümdârlığına itibâr yoktur siz söyleyin." dedi.
Bunun üzerine Hârûn Reşid söyleyecek söz bulamadı.
Ne söylersen söyle
Behlül-i Danâ hazretleri bir gün Bağdât sokaklarından birinde giderken, iki kişinin kıyasıya kavga ettiklerini gördü. Biri diğerine ağza alınmayacak şeyler söylüyordu.
Behlül-i Dânâ onun yanına yaklaşıp;
"Sen bize gel ne söylersen söyle lâkin bizden bir tek kelime karşılık alamazsın." dedi.
Öfkeden deliye dönmüş adam birden durdu ve;
"Ey Behlül; Beni o mağlûb edemedi. Lâkin sen mağlûb ettin." dedi. Böylece kavgacılar dövüşü bırakarak hatâlarını anladılar.
Hırka
Bir gün halife Hârûn Reşid Behlül-i Dânâ'ya kıymetli bir hırka hediye etmek istedi:
"Ey Behlül! Şu paha biçilmez hırkayı giy. Benim sana hediyemdir." dedi.
Behlül-i Dânâ hazretleri geri çekilip;
"Ben ancak pamuklu hırka giyebilirim. Pederimin bana nasihat ve vasiyeti şu idi: "Oğlum! Toprak üstünde yat. Lâkin bir döşek kazanmak için kimsenin önünde eğilip, el etek öpme, pamuk hırka ile de yetin."
Birisi Behlül-i Dânâ'ya gidip; "Ey Behlül! Oğlum vefât etti. Kabir taşına ne yazayım." dedi. Behlül hazretleri buna gülüp; "Dün altımda olan çimenler bugün üstümde yeşerdi. Ey yolcu, bil ki şu toprak, günahlardan başka her şeyi örtmektedir, yaz." dedi.
Biz de vaktiyle güzel yiyeceklerdik
Halife Hârûn Reşid bir gün Behlül-i Dânâ ile sohbet ederken;
"Ey Behlül! Sana sarayımda bir oda ve hizmetçiler vereyim. Yeter ki bu eski elbiselerden kurtul. Yenilerini giy. İnsanlar arasına karış." dedi.
Bunun üzerine hazret-i Behlül;
"Müsâde ederseniz bir danışayım." dedi.
Halife;
"Kime danışacaksın, kimsen yok ki?" diye cevap verdi.
Behlül de; "Ben danışacağım yeri biliyorum." dedi ve oradan ayrıldı.
Hârûn Reşid arkasından adamlar salıp danışacağı yeri öğrenmek istedi. Behlül gide gide şehir dışında bir mezbeleliğe gitti. Başını eğip bir şeyler dinlermiş gibi yaptı. Bir şeyler söylendi. Daha sonra oradan ayrıldı. Saraya yöneldi. Sultanın adamları ondan önce saraya dönüp hâdiseyi halifeye bildirmişlerdi. Behlül huzûra girince, halife Hârûn Reşid ona;
"Ey Behlül! Söyle bakalım vereceğin cevâbı." dedi.
Behlül;
"Danıştım efendim. Lâkin insanlar arasına karışmam mümkün değil." dedi.
Halife heybetle;
"Ey Behlül! Sen gidip çöplere danışmışsın, haberim oldu." dedi.
Behlül de;
"Doğru söylüyorsun ben de onlara danıştım. Onlar bana cevap verdiler ve;
"Ey Behlül! Biz de vaktiyle en güzel ve nefis yiyecekler idik. Bütün güzellikler bizde idi. Sevgi ve itibarımız çoktu. Ne zaman ki insanlar arasına karıştık. İşte bu hâle geldik. Çöpe atıldık. Sen de sakın insanların arasına karışma." dediler. Bu sözlerdeki ince mânâları anlayan Hârûn Reşid: "Haklısın." deyip düşüncelere daldı.
1) Fevâtü'l Vefâyât; c.1, s.228, 230
2) El-A'lâm; c.2, s.77
3) El-Beyân ve't-Tebyin; c.2, s.230
4) Tabakâtü'l Kübrâ li'ş-Şa'râni; c.1, s.68
5) Ravd-ur-Reyyâhin; s.60
6) Muhâdarât-ül-Ebrâr; s.409
7) İslâm Ãlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.137
Behlül-i Dana (Muhtemel Olarak Pehlül-ü Birdane)
Behlül-i Dana (Muhtemel Olarak Pehlül-ü Birdane)
Behlül-i Dana (Muhtemel Olarak Pehlül-ü Birdane)
[quote=T U N Ç]Behlül-i Dana
Meczûb. Hak âşığı. Çok tanınmış evliyâdan biri. ]Asıl ismi Vüheyb bin Ömer Sayrâfi'dir. Behlûl-i Dânâ adıyla şöhret buldu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Kûfeli olduğu hâlde ömrünün çoğunu Bağdât'ta geçirdi. ]Hârûn Reşid'in kardeşi olduğuna dâir rivâyetler varsa da aslı yoktur. Hârûn Reşid'e nasihat verirdi. Herkese ders olacak hikmetli sözleri çok meşhûrdur. 805 (H.190) senesi Bağdât'ta vefât etti. Dicle kenarında Şunûziyye kabristanlığına defnedildi.
Behlül-i Dânâ, zamânın büyüklerinin sohbetlerinde bulundu. Eymen bin Nâbil, Amr bin Dinâr ve Ãsım bin Ebi'n-Necid'den hadis-i şerif öğrendi. İbretli mânâlı sözler söyledi. Menkıbeleri dilden dile aktarıldı.
Oyun için yaratılmadık
Behlül-i Dânâ bir gün Bağdât sokaklarından birinde giderken, oynayan çocuklar gördü. Çocuklardan biri ise bir köşeye çekilmiş onlara bakıyor ve ağlıyordu. Behlül-i Dânâ o çocuğun yanına gitti ve;
"Ey çocuk niçin ağlıyorsun? Gel sana bir şeyler alayım da sen de arkadaşlarınla oyna." dedi ve çocuğun başını okşadı.
Çocuk bakışlarını Behlül'e çevirdi ve;
"Ey aklı az adam! Biz oyun için yaratılmadık." dedi.
Behlül bu söze şaştı ve çocuğa;
"Ey oğlum! Peki niçin yaratıldık." diye sordu.
Çocuk;
"Allahü teâlâyı bilmek ve O'na ibâdet etmek için." dedi.
Behlül hazretleri;
"Peki bunun öyle olduğunu nereden biliyorsun?" diye sordu.
Çocuk, Mü'minûn sûresinin 115. âyet-i kerimesini okuyuverdi. Meâlen; "Sizi ancak boşuna yarattığımı ve gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?"
Hazret-i Behlül tekrar;
"Ey çocuk. Sen hakimâne konuştun. Bana biraz daha nasihat et." dedi ve ağlamaya başladı. Kendinden geçmişti.
Kendine geldiğinde çocuğa;
"Ey oğlum! Senin günâhın yok. Sen bir çocuksun. Nasıl oluyor da böyle düşünebiliyorsun?" diye sordu.
Çocuk da;
"Ey Behlül! Babamı ateş yakarken gördüm. İri odunları küçük çırpılarla tutuşturuyordu. Ben de Cehennem'in yanan küçük odunlarından olacağımdan korkuyorum." dedi.
Bu sözler üzerine Behlül-i Dânâ hazretleri tekrar ağladı. Kendinden geçti. Kendine geldiğinde çocuğu yanında göremedi. Oradakilere bu çocuğun kim olduğunu sordu.
Onlar;
"Tanımadın mı?" dediler.
Behlül;
"Hayır." deyince, onlar;
"Bu, hazret-i Hüseyin evlâdından seyyid bir çocuktur." dediler.
Behlül de; "Ancak böyle bir ağacın meyvesi bu kadar olgun olabilirdi." deyip oradan ayrıldı.
Sayıya sığmaz
Bir gün Behlül-i Dânâ'ya;
"Basra'daki Hak âşıklarını sayar mısın?" dediler.
O;
"Bunlar sayıya sığmaz. İsterseniz öyle olmayanları söyleyeyim. Zirâ bunlar birkaç tânedir." diye cevap verdi.
Soranlar özür dileyip oradan ayrıldılar.
Sohbet
Bir gün Behlül'ü kabristanda gördüler. Ayaklarını kabir taşları arasına sokmuş toprakla oynuyordu.
Kendisine;
"Ey Behlül ne yapıyorsun?" diye sordular.
Onlara gâyet sâkin olarak;
"Bana eziyet etmeyen, gıybetimi yapmayan insanlarla oturup sohbet ediyorum. Bunlar sağ olanlardan daha emin." diye cevap verdi.
Ne Nasihat İstiyorsun?
Bir gün devrin halifesi Hârûn Reşid ile karşılaştı.
Halife;
"Seni gördüğüme çok sevindim. Çünkü uzun zamandır seninle konuşmayı arzu ediyordum." dedi.
Hazret-i Behlül güldü ve;
"Benim böyle bir arzum yoktu." cevâbını verdi. Buna rağmen Hârûn Reşid kendisinden nasihat istedi. "Ne nasihatı istiyorsun? Şu sarayına bak, bir de kabirlere bak! Bunlardan ibret almayan, nasihat almayan nelerden alır! Hâlin ne olacak, ey müminlerin emiri! Yarın Cenâb-ı Hakk'ın huzûruna çıkacaksın. Büyük küçük yaptığın her şeyden suâl olunacaksın. Bunlara nasıl cevap vereceksin iyi düşün! Bu hesap zamânında aç ve susuz olacaksın, çıplak bulunacaksın. Orada bulunanlar sana bakıp gülecekler. Perişan hâlin orada meydana çıkacak, başka nasihatı ne yapacaksın?" dedi. Adâleti ile meşhûr olan Hârûn Reşid onun nasihatlarından çok istifâde ettiğini bildirdi.
Buğday tanesi bir dinar olsa
Bir zaman Bağdât'ta fiyatlar çok yükselmişti. Hayat pahalılığı çekilmez bir hâl aldı. Muhammed bin İsmâil bin Ebi Fudayl gelerek;
"Ey Behlül! Müslümanların ve bütün insanların hattâ hayvanların rahatlaması için Allahü teâlâya duâ etmez misin?" dedi.
O şöyle cevap verdi:
"Allahü teâlâya yemin ederim ki, ben bu işe karışmam. Eğer bir buğday tânesi bir dinar olsa, bize emrettiği gibi Allahü teâlâya ibâdet etsek, O bize vâdettiği gibi rızkımızı verir." Sonra ellerini birbirine vurarak; "Ey dünyâyı ve süslerini toplayan, gözleri uykudan lezzet almayan kimse, nefsinle uğraşıp âhirete bir tedârik yapmadın, kıyâmet gününde Allahü teâlâya ne cevap vereceksin?" dedi.
Benim de Rabbimdir
Abdullah bin Mihran anlatıyor:
Hârûn Reşid hacca gitti. Dönüşünde bir müddet Kûfe'de istirahat etti. Sonra yola çıkacağı zaman herkes kendisini yolcu etmek için sokağa döküldü. Behlül de çıkmıştı. Çocuklar onunla oynayıp eğleniyorlardı. Tam o sırada Hârûn'un develer üzerinde muhteşem kâfilesi gözüktü. Çocuklar da Behlül'ü bırakıp onun seyrine koyuldular. Tam Hârûn'un geldiği sırada Behlül yüksek sesle:
"Ey Hârûn!" diye seslendi.
Hârûn, perdeyi kaldırarak:
"Buyur Behlül, ne istiyorsun?" dedi. Behlül:
"Ey Müminlerin Emiri! Eymen bin Nâil, Kudame bin Abdülâmir'den bize şöyle haber verdi ve dedi ki:
"Ben Resûl-i ekremi Arafat'tan dönüşte görmüştüm. Kızıl bir deveye binmişti. Yanında kimse dövülmediği gibi, kimse de kovulmazdı. "Yol verin, yol verin!" diyen münâdileri de yoktu. Sen de bu usûle riâyet eyle. Bilmiş ol ki; tevâzu ile yolculuk etmen, kibir ile seyâhatinden hayırlıdır."
Behlül Dânâ yine;
"Bağdât ve etrafını nûrlandırıp aydınlatacak hediyeler götürüyor musun?" dedi.
Halife;
"Bu hediyeler nasıl olur?" deyince,
Behlül hazretleri;
"İnsanlara Allahü teâlânın sevgisini, O'ndan korkmayı, onlara örnek olacak şekilde hâl ve hareketler, onlar hakkında temiz ve güzel düşüncelere sâhib olmak en güzel hediyedir." dedi.
Bunu dinleyen Hârûn Reşid ağlayarak;
"Ey Behlül, biraz daha anlat!" dedi.
Behlül:
"Memleketinin bir köşesinde bir mazlum zulme uğrasa, sen memleketin diğer köşesinde bile olsan, Allahü teâlâ bunun hesâbını senden soracak. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerimde meâlen; "Şüphesiz ki iyiler Naim Cenneti'ndedir. Kötüler ise Cehennem'dedir." buyurdu (İnfitar sûresi: 13-14). Ãhirette, Cennet veya Cehennem dışında gidilecek üçüncü bir yer yoktur. O hâlde hazırlığını buna göre yap." dedi.
Halife;
"Amellerimiz hakkında ne dersiniz?" diye sordu.
Behlül hazretleri;
"Allahü teâlâdan korkarak ve emrettiğine uygun olarak yapılan amel makbuldür." buyurdu.
Halife;
"Peygamber efendimizle, akrabâlık olarak yakınlığımız hakkında ne dersiniz?" diye sordu.
Behlül;
"Peygamber efendimize akrabâlıktan ziyâde, bildirdiği hükümlere bağlılıkta yakın olmak daha mühimdir." dedi.
Halife;
"Peygamber efendimizin şefâatine kavuşabilecek miyiz?" deyince de,
Behlül;
"Onu Allahü teâlâ bilir." buyurdu.
Halife;
"Nasıl yaşayalım?" diye sordu.
Behlül;
"Allah'tan kork. Her hâlinde Muhammed aleyhisselâmın sünnetine tâbi ol. Bu durumda en kârlı yolu seçmiş olursun." dedi.
Halife;
"Çok güzel söylüyorsun, şu hediyemi kabûl et." dedi.
Behlül hazretleri de;
"Onu kimden aldınsa ona ver. Dünyâdaki sâhipleri yakana yapışmadan önce, verenin yoluna harca. Bunu burada yap. Ãhirete kalırsa onlara bir şey bulup veremezsin, râzı edemezsin." diye cevap verdi.
Parayı almayınca, Hârûn Reşid;
"Para borcun varsa onu ödeyelim." dedi.
Behlül:
"Kûfe'de birçok ilim sâhipleri vardır. Borç ile borcun ödenmeyeceğinde ittifak etmişlerdir." dedi.
Hârûn Reşid:
"Bâri ihtiyâcını temin edelim." deyince,
Behlül hazretleri;
"Allahü teâlâ senin Rabbin olduğu gibi, benim de Rabbim'dir. Seni hatırlayıp beni unutması muhâldir." buyurdu.
Hârûn Reşid, bu sözleri işitince ağladı.
Her koyun kendi bacağından
Bir gün halka doğru yolu göstermek için söylediği sözlerden rahatsız olanlar, Hârûn Reşid'e gidip;
"Sultanım, bizim yaptıklarımızın ona ne zararı var? Bizi kendi hâlimize bıraksın. Sonra her koyun kendi bacağından asılır." gibi sözlerle şikâyet ettiler. Bunun üzerine Hârûn Reşid, Behlül Dânâ'yı çağırtıp, halkın isteğini bildirdi.
Behlül Dânâ hiç sesini çıkarmadan sarayı terk etti. Birkaç koyun alıp kesti, bacaklarından mahallenin köşe başlarına astı. Bunu gören halk gülerek; "Deliden başka ne beklenir, yaptığı işler hep böyle zâten." diyorlardı. Aradan günler geçtikçe, asılan hayvanlar kokuyor, bundan da bütün mahalle zarar görüyordu. Kokudan durulmaz hâle gelince, aynı kişiler Hârûn Reşid'e gidip, durumu anlattılar. Behlül Dânâ'yı çağırtıp, sorduğunda:
"Bir kötünün herkese zararı olduğunu herhalde anladılar. Ben bir şey yapmadım, her koyunun kendi bacağından asıldığını onlara gösterdim." diye cevap verdi.
Bazımızı Bazımıza
Hasan bin Sehl anlatır:
Bir gün çocuklar, hazret-i Behlül'e taş atmağa başladılar. Taşın birisi vücûdunu kanatınca,
"Ey çocuklar! Ben, Allahü teâlâya tevekkül ettim. O elbette bana kâfidir. O ne güzel vekildir. Ancak Allahü teâlâya yaklaşmak insana rahatlık verir. İnsanlara ezâ ve cefâ yapanlar hiç merhametli olur mu?" dedi. Ben dayanamadım.
"Ey Behlül, çocuklar sana taşla vuruyorlar, sen onlara merhamet ediyorsun. Bu nasıl iştir?" dedim.
O da,
"Sus!.. Allahü teâlâ, benim üzüntü ve acımı, onların da sevincinin çokluğunu elbet biliyor. Bâzımızı, bâzımıza bağışlaması umulur." buyurdu.
Kaybolan deve
Adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibâdetleri yapmaz ama her gece yatarken;
"Yâ Rabbi! Bana Cennet'ini ver!" diye duâ ederdi.
Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp;
"Kimsin, orada ne arıyorsun?" dedi.
Damda bulunan Behlül Dânâ idi ve;
"Devem kayboldu da onu arıyorum." dedi.
Ev sâhibi,
"Kaybolan deve damda olması mümkün mü? Bu akılsızlık değil midir?" deyince,
Behlül-i Dânâ;
"Senin, hiç ibâdet etmemen ve sonra da Allahü teâlâdan Cennet'i istemen daha akılsızlık değil midir?" buyurdu.
Ev sâhibi O zaman, Behlül-i Dânâ'nın kendisine nasihat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatâsını anlayıp, tövbe etti ve ibâdetlerini aksatmadan yapmaya başladı.
Bu kapıya gelecek
Bir gün Behlül-i Dânâ'nın evine hırsız girmiş, evde ne bulduysa götürmüştü. Doğruca kalkıp kabristânlığa gitti ve kapısına oturdu. Bunun farkına varanlar başına toplanıp;
"Niçin hırsızın peşinden gitmedin de buraya geldin?" dediler.
Onlara;
"Yolunu şaşırmış o adamcağızı burada bekliyorum." diye cevap verdi.
Bu söze oradakiler kahkaha ile güldüler ve;
"Hay Allah iyiliğini versin, o adamın burada işi ne?" dediler.
Bunun üzerine Behlül hazretleri;
"Siz hiç merak etmeyin o mutlakâ bu kapıya gelecek. Ecel onu buraya getirecektir." buyurdu. Bu sözler üzerine herkes derin düşüncelere daldı.
Boş Taht
Behlül bir gün Hârûn Reşid'in taht odasını boş buldu ve çıkıp tahta oturuverdi. Bunu gören askerler onu kamçı ile dövmeye başladılar. Askerler vurdukça o;
"Vah Hârûn Reşid. Vah Hârûn Reşid!" diyordu.
O esnâda halife geldi ve manzara karşısında donup kaldı. Askerleri uzaklaştırdıktan sonra;
"Ey Behlül! Bu ne hâl?" diye sordu.
Behlül;
"Senin için ağlıyorum. Burada tahtı boş bulup bir an oturdum. Bu kadar kırbaç yedim. Sen ise senelerdir bu tahtın üzerinde oturuyorsun. Hâlin ne olur diye düşündüm."
Hârûn Reşid;
"Peki ne yapmam lâzım?" dedi.
ehlül;
"Mâdem ki bu yükün altına girdin. Zulme meyletme. Adâlet üzere ol. Böylece tahtında otur." buyurdu.
En çok
Behlül Dânâ hazretlerinin halife Hârûn Reşid'e bir nasihati de şöyle oldu.
Bir gün halifeye;
"Ey Hârûn Reşid! Yer içinde, yer üzerinde ve göklerde çok olan nedir?" diye sordu.
Hârûn Reşid;
"Bunu bilmeyecek ne var? Yer içinde ölüler, yer üzerinde hayvanlar ve bitkiler, gökte ise meleklerdir." dedi.
Behlül; "Değil." buyurdu.
Halife;
"Nedir?" deyince,
Behlül-i Dânâ;
"Ey Halife! Yer içinde çok olan ölülerin pişmanlıkları, yer üzerinde insanların hırs ve tamahı, gökte ise âdil hükümdarların sevaplarıdır." buyurdu.
Bu sözler üzerine Hârûn Reşid ağlamaya başladı.
Rüyadaki padişahlık
Bir gün Hârûn Reşid, Behlül ile görüşmek, hikmetli sözlerini duymak istedi. Bu şekilde adamlarını gönderip Behlül'ü getirmelerini söyledi. Gidenler Behlül'ü boş bir mezar içinde uyur buldular. Uyandırdıklarında;
"Siz ne yaptınız. Beni pâdişâhlık makâmından indirdiniz. Şimdi ben ne yapacağım." dedi.
Görevliler gidip bu sözleri halifeye bildirdiler. Hârûn Reşid onun bu hâline bir mânâ veremedi, huzûruna geldiğinde;
"Ey Behlül! Bu ne iş. Sen hangi pâdişâhlıktan indirildin?" dedi.
O, bu soru üzerine;
"Ey Halife! Rüyâmda kendimi hükümdâr olmuş gördüm. Tahtımda oturuyordum. Hizmetçilerim vardı. Saltanat ve ihtişam içinde idim. Lâkin senin adamların beni uyandırdı ve tahtımdan oldum."
Bu sözlere Hârûn Reşid güldü ve;
"Ey Behlül! Rüyâdaki pâdişâhlığa itibâr olur mu?" dedi.
Bunun üzerine Behlül hazretleri;
"Ey müminlerin emiri! Benim hükümdarlığım ile seninki arasında ne fark var. Ben gözlerimi açınca hayat buldum. Sen gözlerini kapayacak olsan ebediyyen emirlikten düşecek saltanatından olacaksın ve nedâmet, pişmanlık günün başlayacak. O halde hangimizin hükümdârlığına itibâr yoktur siz söyleyin." dedi.
Bunun üzerine Hârûn Reşid söyleyecek söz bulamadı.
Ne söylersen söyle
Behlül-i Danâ hazretleri bir gün Bağdât sokaklarından birinde giderken, iki kişinin kıyasıya kavga ettiklerini gördü. Biri diğerine ağza alınmayacak şeyler söylüyordu.
Behlül-i Dânâ onun yanına yaklaşıp;
"Sen bize gel ne söylersen söyle lâkin bizden bir tek kelime karşılık alamazsın." dedi.
Öfkeden deliye dönmüş adam birden durdu ve;
"Ey Behlül; Beni o mağlûb edemedi. Lâkin sen mağlûb ettin." dedi. Böylece kavgacılar dövüşü bırakarak hatâlarını anladılar.
Hırka
Bir gün halife Hârûn Reşid Behlül-i Dânâ'ya kıymetli bir hırka hediye etmek istedi:
"Ey Behlül! Şu paha biçilmez hırkayı giy. Benim sana hediyemdir." dedi.
Behlül-i Dânâ hazretleri geri çekilip;
"Ben ancak pamuklu hırka giyebilirim. Pederimin bana nasihat ve vasiyeti şu idi: "Oğlum! Toprak üstünde yat. Lâkin bir döşek kazanmak için kimsenin önünde eğilip, el etek öpme, pamuk hırka ile de yetin."
Birisi Behlül-i Dânâ'ya gidip; "Ey Behlül! Oğlum vefât etti. Kabir taşına ne yazayım." dedi. Behlül hazretleri buna gülüp; "Dün altımda olan çimenler bugün üstümde yeşerdi. Ey yolcu, bil ki şu toprak, günahlardan başka her şeyi örtmektedir, yaz." dedi.
Biz de vaktiyle güzel yiyeceklerdik
Halife Hârûn Reşid bir gün Behlül-i Dânâ ile sohbet ederken;
"Ey Behlül! Sana sarayımda bir oda ve hizmetçiler vereyim. Yeter ki bu eski elbiselerden kurtul. Yenilerini giy. İnsanlar arasına karış." dedi.
Bunun üzerine hazret-i Behlül;
"Müsâde ederseniz bir danışayım." dedi.
Halife;
"Kime danışacaksın, kimsen yok ki?" diye cevap verdi.
Behlül de; "Ben danışacağım yeri biliyorum." dedi ve oradan ayrıldı.
Hârûn Reşid arkasından adamlar salıp danışacağı yeri öğrenmek istedi. Behlül gide gide şehir dışında bir mezbeleliğe gitti. Başını eğip bir şeyler dinlermiş gibi yaptı. Bir şeyler söylendi. Daha sonra oradan ayrıldı. Saraya yöneldi. Sultanın adamları ondan önce saraya dönüp hâdiseyi halifeye bildirmişlerdi. Behlül huzûra girince, halife Hârûn Reşid ona;
"Ey Behlül! Söyle bakalım vereceğin cevâbı." dedi.
Behlül;
"Danıştım efendim. Lâkin insanlar arasına karışmam mümkün değil." dedi.
Halife heybetle;
"Ey Behlül! Sen gidip çöplere danışmışsın, haberim oldu." dedi.
Behlül de;
"Doğru söylüyorsun ben de onlara danıştım. Onlar bana cevap verdiler ve;
"Ey Behlül! Biz de vaktiyle en güzel ve nefis yiyecekler idik. Bütün güzellikler bizde idi. Sevgi ve itibarımız çoktu. Ne zaman ki insanlar arasına karıştık. İşte bu hâle geldik. Çöpe atıldık. Sen de sakın insanların arasına karışma." dediler. Bu sözlerdeki ince mânâları anlayan Hârûn Reşid: "Haklısın." deyip düşüncelere daldı.
Behlülü Dana diyenin herhalde kendisinde bir danalık varmış ki ismi böyle layık görmüş.
Asıl adı Pehlül-ü Birdane olan Pir,Muhammed-Ali soyundan gelmektedir.Zira Muhammed-Ali soyundan gelmeyen hiç kimse evliya olamaz.
Ömer isminden hiç kimsenin evliya olduğu görülmemiştir.
Pehlül-ü Birdane , Harun Reşit'in(Reşat) kardeşidir bildiğim kadarıyla ama burada anlatılanlar gibi değil aksine kötülük etmiştir.Lanetle anılmıştır.
Zöhre Ana'mdan aktarıyorum;
Pehlül-ü Birdane'ye deli demişler,Allah'ın delisi,aşkın delisidir,Üseyin delisidir,evliyasıdır.
Budala delisine zaten Allah O'na vurmuştur,kul neyine araştırırki
Maslahat delisi parasına güvenir,imansız,gümanlı,herşeyi bilmiş gibi görünür,kimseyi gözü görmeyen küçümseyen
Hınzır Vali tahtı,bunlarında Sultan tahtının yanında mum kadar değeri kalmaz,O'nun büyüklüğü,Sultanlarında aşkı söylenir.
Meczûb. Hak âşığı. Çok tanınmış evliyâdan biri. ]Asıl ismi Vüheyb bin Ömer Sayrâfi'dir. Behlûl-i Dânâ adıyla şöhret buldu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Kûfeli olduğu hâlde ömrünün çoğunu Bağdât'ta geçirdi. ]Hârûn Reşid'in kardeşi olduğuna dâir rivâyetler varsa da aslı yoktur. Hârûn Reşid'e nasihat verirdi. Herkese ders olacak hikmetli sözleri çok meşhûrdur. 805 (H.190) senesi Bağdât'ta vefât etti. Dicle kenarında Şunûziyye kabristanlığına defnedildi.
Behlül-i Dânâ, zamânın büyüklerinin sohbetlerinde bulundu. Eymen bin Nâbil, Amr bin Dinâr ve Ãsım bin Ebi'n-Necid'den hadis-i şerif öğrendi. İbretli mânâlı sözler söyledi. Menkıbeleri dilden dile aktarıldı.
Oyun için yaratılmadık
Behlül-i Dânâ bir gün Bağdât sokaklarından birinde giderken, oynayan çocuklar gördü. Çocuklardan biri ise bir köşeye çekilmiş onlara bakıyor ve ağlıyordu. Behlül-i Dânâ o çocuğun yanına gitti ve;
"Ey çocuk niçin ağlıyorsun? Gel sana bir şeyler alayım da sen de arkadaşlarınla oyna." dedi ve çocuğun başını okşadı.
Çocuk bakışlarını Behlül'e çevirdi ve;
"Ey aklı az adam! Biz oyun için yaratılmadık." dedi.
Behlül bu söze şaştı ve çocuğa;
"Ey oğlum! Peki niçin yaratıldık." diye sordu.
Çocuk;
"Allahü teâlâyı bilmek ve O'na ibâdet etmek için." dedi.
Behlül hazretleri;
"Peki bunun öyle olduğunu nereden biliyorsun?" diye sordu.
Çocuk, Mü'minûn sûresinin 115. âyet-i kerimesini okuyuverdi. Meâlen; "Sizi ancak boşuna yarattığımı ve gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?"
Hazret-i Behlül tekrar;
"Ey çocuk. Sen hakimâne konuştun. Bana biraz daha nasihat et." dedi ve ağlamaya başladı. Kendinden geçmişti.
Kendine geldiğinde çocuğa;
"Ey oğlum! Senin günâhın yok. Sen bir çocuksun. Nasıl oluyor da böyle düşünebiliyorsun?" diye sordu.
Çocuk da;
"Ey Behlül! Babamı ateş yakarken gördüm. İri odunları küçük çırpılarla tutuşturuyordu. Ben de Cehennem'in yanan küçük odunlarından olacağımdan korkuyorum." dedi.
Bu sözler üzerine Behlül-i Dânâ hazretleri tekrar ağladı. Kendinden geçti. Kendine geldiğinde çocuğu yanında göremedi. Oradakilere bu çocuğun kim olduğunu sordu.
Onlar;
"Tanımadın mı?" dediler.
Behlül;
"Hayır." deyince, onlar;
"Bu, hazret-i Hüseyin evlâdından seyyid bir çocuktur." dediler.
Behlül de; "Ancak böyle bir ağacın meyvesi bu kadar olgun olabilirdi." deyip oradan ayrıldı.
Sayıya sığmaz
Bir gün Behlül-i Dânâ'ya;
"Basra'daki Hak âşıklarını sayar mısın?" dediler.
O;
"Bunlar sayıya sığmaz. İsterseniz öyle olmayanları söyleyeyim. Zirâ bunlar birkaç tânedir." diye cevap verdi.
Soranlar özür dileyip oradan ayrıldılar.
Sohbet
Bir gün Behlül'ü kabristanda gördüler. Ayaklarını kabir taşları arasına sokmuş toprakla oynuyordu.
Kendisine;
"Ey Behlül ne yapıyorsun?" diye sordular.
Onlara gâyet sâkin olarak;
"Bana eziyet etmeyen, gıybetimi yapmayan insanlarla oturup sohbet ediyorum. Bunlar sağ olanlardan daha emin." diye cevap verdi.
Ne Nasihat İstiyorsun?
Bir gün devrin halifesi Hârûn Reşid ile karşılaştı.
Halife;
"Seni gördüğüme çok sevindim. Çünkü uzun zamandır seninle konuşmayı arzu ediyordum." dedi.
Hazret-i Behlül güldü ve;
"Benim böyle bir arzum yoktu." cevâbını verdi. Buna rağmen Hârûn Reşid kendisinden nasihat istedi. "Ne nasihatı istiyorsun? Şu sarayına bak, bir de kabirlere bak! Bunlardan ibret almayan, nasihat almayan nelerden alır! Hâlin ne olacak, ey müminlerin emiri! Yarın Cenâb-ı Hakk'ın huzûruna çıkacaksın. Büyük küçük yaptığın her şeyden suâl olunacaksın. Bunlara nasıl cevap vereceksin iyi düşün! Bu hesap zamânında aç ve susuz olacaksın, çıplak bulunacaksın. Orada bulunanlar sana bakıp gülecekler. Perişan hâlin orada meydana çıkacak, başka nasihatı ne yapacaksın?" dedi. Adâleti ile meşhûr olan Hârûn Reşid onun nasihatlarından çok istifâde ettiğini bildirdi.
Buğday tanesi bir dinar olsa
Bir zaman Bağdât'ta fiyatlar çok yükselmişti. Hayat pahalılığı çekilmez bir hâl aldı. Muhammed bin İsmâil bin Ebi Fudayl gelerek;
"Ey Behlül! Müslümanların ve bütün insanların hattâ hayvanların rahatlaması için Allahü teâlâya duâ etmez misin?" dedi.
O şöyle cevap verdi:
"Allahü teâlâya yemin ederim ki, ben bu işe karışmam. Eğer bir buğday tânesi bir dinar olsa, bize emrettiği gibi Allahü teâlâya ibâdet etsek, O bize vâdettiği gibi rızkımızı verir." Sonra ellerini birbirine vurarak; "Ey dünyâyı ve süslerini toplayan, gözleri uykudan lezzet almayan kimse, nefsinle uğraşıp âhirete bir tedârik yapmadın, kıyâmet gününde Allahü teâlâya ne cevap vereceksin?" dedi.
Benim de Rabbimdir
Abdullah bin Mihran anlatıyor:
Hârûn Reşid hacca gitti. Dönüşünde bir müddet Kûfe'de istirahat etti. Sonra yola çıkacağı zaman herkes kendisini yolcu etmek için sokağa döküldü. Behlül de çıkmıştı. Çocuklar onunla oynayıp eğleniyorlardı. Tam o sırada Hârûn'un develer üzerinde muhteşem kâfilesi gözüktü. Çocuklar da Behlül'ü bırakıp onun seyrine koyuldular. Tam Hârûn'un geldiği sırada Behlül yüksek sesle:
"Ey Hârûn!" diye seslendi.
Hârûn, perdeyi kaldırarak:
"Buyur Behlül, ne istiyorsun?" dedi. Behlül:
"Ey Müminlerin Emiri! Eymen bin Nâil, Kudame bin Abdülâmir'den bize şöyle haber verdi ve dedi ki:
"Ben Resûl-i ekremi Arafat'tan dönüşte görmüştüm. Kızıl bir deveye binmişti. Yanında kimse dövülmediği gibi, kimse de kovulmazdı. "Yol verin, yol verin!" diyen münâdileri de yoktu. Sen de bu usûle riâyet eyle. Bilmiş ol ki; tevâzu ile yolculuk etmen, kibir ile seyâhatinden hayırlıdır."
Behlül Dânâ yine;
"Bağdât ve etrafını nûrlandırıp aydınlatacak hediyeler götürüyor musun?" dedi.
Halife;
"Bu hediyeler nasıl olur?" deyince,
Behlül hazretleri;
"İnsanlara Allahü teâlânın sevgisini, O'ndan korkmayı, onlara örnek olacak şekilde hâl ve hareketler, onlar hakkında temiz ve güzel düşüncelere sâhib olmak en güzel hediyedir." dedi.
Bunu dinleyen Hârûn Reşid ağlayarak;
"Ey Behlül, biraz daha anlat!" dedi.
Behlül:
"Memleketinin bir köşesinde bir mazlum zulme uğrasa, sen memleketin diğer köşesinde bile olsan, Allahü teâlâ bunun hesâbını senden soracak. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerimde meâlen; "Şüphesiz ki iyiler Naim Cenneti'ndedir. Kötüler ise Cehennem'dedir." buyurdu (İnfitar sûresi: 13-14). Ãhirette, Cennet veya Cehennem dışında gidilecek üçüncü bir yer yoktur. O hâlde hazırlığını buna göre yap." dedi.
Halife;
"Amellerimiz hakkında ne dersiniz?" diye sordu.
Behlül hazretleri;
"Allahü teâlâdan korkarak ve emrettiğine uygun olarak yapılan amel makbuldür." buyurdu.
Halife;
"Peygamber efendimizle, akrabâlık olarak yakınlığımız hakkında ne dersiniz?" diye sordu.
Behlül;
"Peygamber efendimize akrabâlıktan ziyâde, bildirdiği hükümlere bağlılıkta yakın olmak daha mühimdir." dedi.
Halife;
"Peygamber efendimizin şefâatine kavuşabilecek miyiz?" deyince de,
Behlül;
"Onu Allahü teâlâ bilir." buyurdu.
Halife;
"Nasıl yaşayalım?" diye sordu.
Behlül;
"Allah'tan kork. Her hâlinde Muhammed aleyhisselâmın sünnetine tâbi ol. Bu durumda en kârlı yolu seçmiş olursun." dedi.
Halife;
"Çok güzel söylüyorsun, şu hediyemi kabûl et." dedi.
Behlül hazretleri de;
"Onu kimden aldınsa ona ver. Dünyâdaki sâhipleri yakana yapışmadan önce, verenin yoluna harca. Bunu burada yap. Ãhirete kalırsa onlara bir şey bulup veremezsin, râzı edemezsin." diye cevap verdi.
Parayı almayınca, Hârûn Reşid;
"Para borcun varsa onu ödeyelim." dedi.
Behlül:
"Kûfe'de birçok ilim sâhipleri vardır. Borç ile borcun ödenmeyeceğinde ittifak etmişlerdir." dedi.
Hârûn Reşid:
"Bâri ihtiyâcını temin edelim." deyince,
Behlül hazretleri;
"Allahü teâlâ senin Rabbin olduğu gibi, benim de Rabbim'dir. Seni hatırlayıp beni unutması muhâldir." buyurdu.
Hârûn Reşid, bu sözleri işitince ağladı.
Her koyun kendi bacağından
Bir gün halka doğru yolu göstermek için söylediği sözlerden rahatsız olanlar, Hârûn Reşid'e gidip;
"Sultanım, bizim yaptıklarımızın ona ne zararı var? Bizi kendi hâlimize bıraksın. Sonra her koyun kendi bacağından asılır." gibi sözlerle şikâyet ettiler. Bunun üzerine Hârûn Reşid, Behlül Dânâ'yı çağırtıp, halkın isteğini bildirdi.
Behlül Dânâ hiç sesini çıkarmadan sarayı terk etti. Birkaç koyun alıp kesti, bacaklarından mahallenin köşe başlarına astı. Bunu gören halk gülerek; "Deliden başka ne beklenir, yaptığı işler hep böyle zâten." diyorlardı. Aradan günler geçtikçe, asılan hayvanlar kokuyor, bundan da bütün mahalle zarar görüyordu. Kokudan durulmaz hâle gelince, aynı kişiler Hârûn Reşid'e gidip, durumu anlattılar. Behlül Dânâ'yı çağırtıp, sorduğunda:
"Bir kötünün herkese zararı olduğunu herhalde anladılar. Ben bir şey yapmadım, her koyunun kendi bacağından asıldığını onlara gösterdim." diye cevap verdi.
Bazımızı Bazımıza
Hasan bin Sehl anlatır:
Bir gün çocuklar, hazret-i Behlül'e taş atmağa başladılar. Taşın birisi vücûdunu kanatınca,
"Ey çocuklar! Ben, Allahü teâlâya tevekkül ettim. O elbette bana kâfidir. O ne güzel vekildir. Ancak Allahü teâlâya yaklaşmak insana rahatlık verir. İnsanlara ezâ ve cefâ yapanlar hiç merhametli olur mu?" dedi. Ben dayanamadım.
"Ey Behlül, çocuklar sana taşla vuruyorlar, sen onlara merhamet ediyorsun. Bu nasıl iştir?" dedim.
O da,
"Sus!.. Allahü teâlâ, benim üzüntü ve acımı, onların da sevincinin çokluğunu elbet biliyor. Bâzımızı, bâzımıza bağışlaması umulur." buyurdu.
Kaybolan deve
Adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibâdetleri yapmaz ama her gece yatarken;
"Yâ Rabbi! Bana Cennet'ini ver!" diye duâ ederdi.
Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp;
"Kimsin, orada ne arıyorsun?" dedi.
Damda bulunan Behlül Dânâ idi ve;
"Devem kayboldu da onu arıyorum." dedi.
Ev sâhibi,
"Kaybolan deve damda olması mümkün mü? Bu akılsızlık değil midir?" deyince,
Behlül-i Dânâ;
"Senin, hiç ibâdet etmemen ve sonra da Allahü teâlâdan Cennet'i istemen daha akılsızlık değil midir?" buyurdu.
Ev sâhibi O zaman, Behlül-i Dânâ'nın kendisine nasihat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatâsını anlayıp, tövbe etti ve ibâdetlerini aksatmadan yapmaya başladı.
Bu kapıya gelecek
Bir gün Behlül-i Dânâ'nın evine hırsız girmiş, evde ne bulduysa götürmüştü. Doğruca kalkıp kabristânlığa gitti ve kapısına oturdu. Bunun farkına varanlar başına toplanıp;
"Niçin hırsızın peşinden gitmedin de buraya geldin?" dediler.
Onlara;
"Yolunu şaşırmış o adamcağızı burada bekliyorum." diye cevap verdi.
Bu söze oradakiler kahkaha ile güldüler ve;
"Hay Allah iyiliğini versin, o adamın burada işi ne?" dediler.
Bunun üzerine Behlül hazretleri;
"Siz hiç merak etmeyin o mutlakâ bu kapıya gelecek. Ecel onu buraya getirecektir." buyurdu. Bu sözler üzerine herkes derin düşüncelere daldı.
Boş Taht
Behlül bir gün Hârûn Reşid'in taht odasını boş buldu ve çıkıp tahta oturuverdi. Bunu gören askerler onu kamçı ile dövmeye başladılar. Askerler vurdukça o;
"Vah Hârûn Reşid. Vah Hârûn Reşid!" diyordu.
O esnâda halife geldi ve manzara karşısında donup kaldı. Askerleri uzaklaştırdıktan sonra;
"Ey Behlül! Bu ne hâl?" diye sordu.
Behlül;
"Senin için ağlıyorum. Burada tahtı boş bulup bir an oturdum. Bu kadar kırbaç yedim. Sen ise senelerdir bu tahtın üzerinde oturuyorsun. Hâlin ne olur diye düşündüm."
Hârûn Reşid;
"Peki ne yapmam lâzım?" dedi.
ehlül;
"Mâdem ki bu yükün altına girdin. Zulme meyletme. Adâlet üzere ol. Böylece tahtında otur." buyurdu.
En çok
Behlül Dânâ hazretlerinin halife Hârûn Reşid'e bir nasihati de şöyle oldu.
Bir gün halifeye;
"Ey Hârûn Reşid! Yer içinde, yer üzerinde ve göklerde çok olan nedir?" diye sordu.
Hârûn Reşid;
"Bunu bilmeyecek ne var? Yer içinde ölüler, yer üzerinde hayvanlar ve bitkiler, gökte ise meleklerdir." dedi.
Behlül; "Değil." buyurdu.
Halife;
"Nedir?" deyince,
Behlül-i Dânâ;
"Ey Halife! Yer içinde çok olan ölülerin pişmanlıkları, yer üzerinde insanların hırs ve tamahı, gökte ise âdil hükümdarların sevaplarıdır." buyurdu.
Bu sözler üzerine Hârûn Reşid ağlamaya başladı.
Rüyadaki padişahlık
Bir gün Hârûn Reşid, Behlül ile görüşmek, hikmetli sözlerini duymak istedi. Bu şekilde adamlarını gönderip Behlül'ü getirmelerini söyledi. Gidenler Behlül'ü boş bir mezar içinde uyur buldular. Uyandırdıklarında;
"Siz ne yaptınız. Beni pâdişâhlık makâmından indirdiniz. Şimdi ben ne yapacağım." dedi.
Görevliler gidip bu sözleri halifeye bildirdiler. Hârûn Reşid onun bu hâline bir mânâ veremedi, huzûruna geldiğinde;
"Ey Behlül! Bu ne iş. Sen hangi pâdişâhlıktan indirildin?" dedi.
O, bu soru üzerine;
"Ey Halife! Rüyâmda kendimi hükümdâr olmuş gördüm. Tahtımda oturuyordum. Hizmetçilerim vardı. Saltanat ve ihtişam içinde idim. Lâkin senin adamların beni uyandırdı ve tahtımdan oldum."
Bu sözlere Hârûn Reşid güldü ve;
"Ey Behlül! Rüyâdaki pâdişâhlığa itibâr olur mu?" dedi.
Bunun üzerine Behlül hazretleri;
"Ey müminlerin emiri! Benim hükümdarlığım ile seninki arasında ne fark var. Ben gözlerimi açınca hayat buldum. Sen gözlerini kapayacak olsan ebediyyen emirlikten düşecek saltanatından olacaksın ve nedâmet, pişmanlık günün başlayacak. O halde hangimizin hükümdârlığına itibâr yoktur siz söyleyin." dedi.
Bunun üzerine Hârûn Reşid söyleyecek söz bulamadı.
Ne söylersen söyle
Behlül-i Danâ hazretleri bir gün Bağdât sokaklarından birinde giderken, iki kişinin kıyasıya kavga ettiklerini gördü. Biri diğerine ağza alınmayacak şeyler söylüyordu.
Behlül-i Dânâ onun yanına yaklaşıp;
"Sen bize gel ne söylersen söyle lâkin bizden bir tek kelime karşılık alamazsın." dedi.
Öfkeden deliye dönmüş adam birden durdu ve;
"Ey Behlül; Beni o mağlûb edemedi. Lâkin sen mağlûb ettin." dedi. Böylece kavgacılar dövüşü bırakarak hatâlarını anladılar.
Hırka
Bir gün halife Hârûn Reşid Behlül-i Dânâ'ya kıymetli bir hırka hediye etmek istedi:
"Ey Behlül! Şu paha biçilmez hırkayı giy. Benim sana hediyemdir." dedi.
Behlül-i Dânâ hazretleri geri çekilip;
"Ben ancak pamuklu hırka giyebilirim. Pederimin bana nasihat ve vasiyeti şu idi: "Oğlum! Toprak üstünde yat. Lâkin bir döşek kazanmak için kimsenin önünde eğilip, el etek öpme, pamuk hırka ile de yetin."
Birisi Behlül-i Dânâ'ya gidip; "Ey Behlül! Oğlum vefât etti. Kabir taşına ne yazayım." dedi. Behlül hazretleri buna gülüp; "Dün altımda olan çimenler bugün üstümde yeşerdi. Ey yolcu, bil ki şu toprak, günahlardan başka her şeyi örtmektedir, yaz." dedi.
Biz de vaktiyle güzel yiyeceklerdik
Halife Hârûn Reşid bir gün Behlül-i Dânâ ile sohbet ederken;
"Ey Behlül! Sana sarayımda bir oda ve hizmetçiler vereyim. Yeter ki bu eski elbiselerden kurtul. Yenilerini giy. İnsanlar arasına karış." dedi.
Bunun üzerine hazret-i Behlül;
"Müsâde ederseniz bir danışayım." dedi.
Halife;
"Kime danışacaksın, kimsen yok ki?" diye cevap verdi.
Behlül de; "Ben danışacağım yeri biliyorum." dedi ve oradan ayrıldı.
Hârûn Reşid arkasından adamlar salıp danışacağı yeri öğrenmek istedi. Behlül gide gide şehir dışında bir mezbeleliğe gitti. Başını eğip bir şeyler dinlermiş gibi yaptı. Bir şeyler söylendi. Daha sonra oradan ayrıldı. Saraya yöneldi. Sultanın adamları ondan önce saraya dönüp hâdiseyi halifeye bildirmişlerdi. Behlül huzûra girince, halife Hârûn Reşid ona;
"Ey Behlül! Söyle bakalım vereceğin cevâbı." dedi.
Behlül;
"Danıştım efendim. Lâkin insanlar arasına karışmam mümkün değil." dedi.
Halife heybetle;
"Ey Behlül! Sen gidip çöplere danışmışsın, haberim oldu." dedi.
Behlül de;
"Doğru söylüyorsun ben de onlara danıştım. Onlar bana cevap verdiler ve;
"Ey Behlül! Biz de vaktiyle en güzel ve nefis yiyecekler idik. Bütün güzellikler bizde idi. Sevgi ve itibarımız çoktu. Ne zaman ki insanlar arasına karıştık. İşte bu hâle geldik. Çöpe atıldık. Sen de sakın insanların arasına karışma." dediler. Bu sözlerdeki ince mânâları anlayan Hârûn Reşid: "Haklısın." deyip düşüncelere daldı.
Behlülü Dana diyenin herhalde kendisinde bir danalık varmış ki ismi böyle layık görmüş.
Asıl adı Pehlül-ü Birdane olan Pir,Muhammed-Ali soyundan gelmektedir.Zira Muhammed-Ali soyundan gelmeyen hiç kimse evliya olamaz.
Ömer isminden hiç kimsenin evliya olduğu görülmemiştir.
Pehlül-ü Birdane , Harun Reşit'in(Reşat) kardeşidir bildiğim kadarıyla ama burada anlatılanlar gibi değil aksine kötülük etmiştir.Lanetle anılmıştır.
Zöhre Ana'mdan aktarıyorum;
Pehlül-ü Birdane'ye deli demişler,Allah'ın delisi,aşkın delisidir,Üseyin delisidir,evliyasıdır.
Budala delisine zaten Allah O'na vurmuştur,kul neyine araştırırki
Maslahat delisi parasına güvenir,imansız,gümanlı,herşeyi bilmiş gibi görünür,kimseyi gözü görmeyen küçümseyen
Hınzır Vali tahtı,bunlarında Sultan tahtının yanında mum kadar değeri kalmaz,O'nun büyüklüğü,Sultanlarında aşkı söylenir.
Kelimelerim sistem hatasından yanlış yerden ayrılıyor...
ÂÇalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşama yollarını aramayı itiyat haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.Â
![[Resim: imza3cp.gif]](http://img29.exs.cx/img29/203/imza3cp.gif)
Özü bitmiş, gümanı pak olmamış,şeytana tapmış, nefsi çıkarı için arayıpta birşey bulamamış, kuyruk acısı varsa,Derviş Muhammed'in de dediği gibi" bir kılını çektiyse" Zöhre Ana, onu değerlendirmek ister aklısüre.Ehlibeyt'in meyvası bitmez, dalı budağı kurumaz,sen ne kadar kezzap dökersen dök, O'nun Zemzem çeşmesi ALİ'dir
Derviş'in HAK kelamını can kulağıyla dinliyebliyorsan yeter,firdevs bağından bir gül alabiliyor musun,O'nun ibadetine,saldığı yola,yaşatmak istediği güzelliğe canı gönülden yürüyebiliyorsan en büyük mutluluk budur.
(Pir Zöhre Ana)
ÂÇalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşama yollarını aramayı itiyat haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.Â
![[Resim: imza3cp.gif]](http://img29.exs.cx/img29/203/imza3cp.gif)
Özü bitmiş, gümanı pak olmamış,şeytana tapmış, nefsi çıkarı için arayıpta birşey bulamamış, kuyruk acısı varsa,Derviş Muhammed'in de dediği gibi" bir kılını çektiyse" Zöhre Ana, onu değerlendirmek ister aklısüre.Ehlibeyt'in meyvası bitmez, dalı budağı kurumaz,sen ne kadar kezzap dökersen dök, O'nun Zemzem çeşmesi ALİ'dir
Derviş'in HAK kelamını can kulağıyla dinliyebliyorsan yeter,firdevs bağından bir gül alabiliyor musun,O'nun ibadetine,saldığı yola,yaşatmak istediği güzelliğe canı gönülden yürüyebiliyorsan en büyük mutluluk budur.
(Pir Zöhre Ana)
Behlül-i Dana (Muhtemel Olarak Pehlül-ü Birdane)
Pehlül-ü Birdane bir Hak aşığı Hak evliyasıdır. Harun reşit ile kardeştirler. Harun reşit saltanat içinde zevki sefa içerinde yaşayan gaddar bir hükümdardı. Pehlül-ü Birdane ise sürekli sokakta üstü başı yırtık fakir bir hayat yaşardı. Harun reşit sürekli mübarekle dalga geçer, onun yaptıklarını hiç onaylamazmış. Sürekli böbürlenirmiş...
Pehlül-ü Birdane'yi her kes deli olarak görürdü. Ancak Mübarek Allah delisi, Hüsey'in aşığı bir evliyaydı. Ancak kimse bunun farkında değildi...
Harun reşit tahtının kürküne aşıktı. Mübarek ise Hüseyin Postuna aşıktı...
Ne zaman ki Harun reşit geberip ahirete göçünce Pehlül,ü Birdane'yi cennette görünce kendisinin dünyadaki varlıklarının tahtının hiç bir geçerliliğinin olmadığının farkına varıyor. İşte o zaman gerçekleri anlayıp pişman olup Pehlül-ü Birdane'ye yalvarıyorsa da son pişmanlık fayda etmediği için hakkettiği belasını buluyor...
Aslında Pirimiz Zöhre Ana çok detaylı olarak mübareğin hayatını anlatmıştı. Fakat akılda bir şey kalmadığı için yüzeysel olarak aklımda kalanı anlattım. Yanlışlarım varsa Pirimiz affetsin...
Pehlül-ü Birdane'yi her kes deli olarak görürdü. Ancak Mübarek Allah delisi, Hüsey'in aşığı bir evliyaydı. Ancak kimse bunun farkında değildi...
Harun reşit tahtının kürküne aşıktı. Mübarek ise Hüseyin Postuna aşıktı...
Ne zaman ki Harun reşit geberip ahirete göçünce Pehlül,ü Birdane'yi cennette görünce kendisinin dünyadaki varlıklarının tahtının hiç bir geçerliliğinin olmadığının farkına varıyor. İşte o zaman gerçekleri anlayıp pişman olup Pehlül-ü Birdane'ye yalvarıyorsa da son pişmanlık fayda etmediği için hakkettiği belasını buluyor...
Aslında Pirimiz Zöhre Ana çok detaylı olarak mübareğin hayatını anlatmıştı. Fakat akılda bir şey kalmadığı için yüzeysel olarak aklımda kalanı anlattım. Yanlışlarım varsa Pirimiz affetsin...
Mustafa dediler benim adıma
Bir sıfatı Ali bindi atıma
Şimdi de ZÖHRE ANA geldi sıfata
Duyulsun şanımız Yüce Allah' a
(PİR ZÖHRE ANA)
Behlül-i Dana (Muhtemel Olarak Pehlül-ü Birdane)
Meczûb. Hak âşığı. Çok tanınmış evliyâdan biri. ]Asıl ismi Vüheyb bin Ömer Sayrâfi'dir. Behlûl-i Dânâ adıyla şöhret buldu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Kûfeli olduğu hâlde ömrünün çoğunu Bağdât'ta geçirdi. ]Hârûn Reşid'in kardeşi olduğuna dâir rivâyetler varsa da aslı yoktur. Hârûn Reşid'e nasihat verirdi. Herkese ders olacak hikmetli sözleri çok meşhûrdur. 805 (H.190) senesi Bağdât'ta vefât etti. Dicle kenarında Şunûziyye kabristanlığına defnedildi.
Behlülü Dana diyenin herhalde kendisinde bir danalık varmış ki ismi böyle layık görmüş.
Asıl adı Pehlül-ü Birdane olan Pir,Muhammed-Ali soyundan gelmektedir.Zira Muhammed-Ali soyundan gelmeyen hiç kimse evliya olamaz.
Ömer isminden hiç kimsenin evliya olduğu görülmemiştir.
Pehlül-ü Birdane , Harun Reşit'in(Reşat) kardeşidir bildiğim kadarıyla ama burada anlatılanlar gibi değil aksine kötülük etmiştir.Lanetle anılmıştır.
Zöhre Ana'mdan aktarıyorum;
Pehlül-ü Birdane'ye deli demişler,Allah'ın delisi,aşkın delisidir,Üseyin delisidir,evliyasıdır.
Budala delisine zaten Allah O'na vurmuştur,kul neyine araştırırki
Maslahat delisi parasına güvenir,imansız,gümanlı,herşeyi bilmiş gibi görünür,kimseyi gözü görmeyen küçümseyen
Hınzır Vali tahtı,bunlarında Sultan tahtının yanında mum kadar değeri kalmaz,O'nun büyüklüğü,Sultanlarında aşkı söylenir. [/QUOTE]
Behlülü Dana diyenin herhalde kendisinde bir danalık varmış ki ismi böyle layık görmüş.
Asıl adı Pehlül-ü Birdane olan Pir,Muhammed-Ali soyundan gelmektedir.Zira Muhammed-Ali soyundan gelmeyen hiç kimse evliya olamaz.
Ömer isminden hiç kimsenin evliya olduğu görülmemiştir.
Pehlül-ü Birdane , Harun Reşit'in(Reşat) kardeşidir bildiğim kadarıyla ama burada anlatılanlar gibi değil aksine kötülük etmiştir.Lanetle anılmıştır.
Zöhre Ana'mdan aktarıyorum;
Pehlül-ü Birdane'ye deli demişler,Allah'ın delisi,aşkın delisidir,Üseyin delisidir,evliyasıdır.
Budala delisine zaten Allah O'na vurmuştur,kul neyine araştırırki
Maslahat delisi parasına güvenir,imansız,gümanlı,herşeyi bilmiş gibi görünür,kimseyi gözü görmeyen küçümseyen
Hınzır Vali tahtı,bunlarında Sultan tahtının yanında mum kadar değeri kalmaz,O'nun büyüklüğü,Sultanlarında aşkı söylenir. [/QUOTE]
Kelimelerim sistem hatasından yanlış yerden ayrılıyor...
ÂÇalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşama yollarını aramayı itiyat haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.Â
![[Resim: imza3cp.gif]](http://img29.exs.cx/img29/203/imza3cp.gif)
Özü bitmiş, gümanı pak olmamış,şeytana tapmış, nefsi çıkarı için arayıpta birşey bulamamış, kuyruk acısı varsa,Derviş Muhammed'in de dediği gibi" bir kılını çektiyse" Zöhre Ana, onu değerlendirmek ister aklısüre.Ehlibeyt'in meyvası bitmez, dalı budağı kurumaz,sen ne kadar kezzap dökersen dök, O'nun Zemzem çeşmesi ALİ'dir
Derviş'in HAK kelamını can kulağıyla dinliyebliyorsan yeter,firdevs bağından bir gül alabiliyor musun,O'nun ibadetine,saldığı yola,yaşatmak istediği güzelliğe canı gönülden yürüyebiliyorsan en büyük mutluluk budur.
(Pir Zöhre Ana)
ÂÇalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşama yollarını aramayı itiyat haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.Â
![[Resim: imza3cp.gif]](http://img29.exs.cx/img29/203/imza3cp.gif)
Özü bitmiş, gümanı pak olmamış,şeytana tapmış, nefsi çıkarı için arayıpta birşey bulamamış, kuyruk acısı varsa,Derviş Muhammed'in de dediği gibi" bir kılını çektiyse" Zöhre Ana, onu değerlendirmek ister aklısüre.Ehlibeyt'in meyvası bitmez, dalı budağı kurumaz,sen ne kadar kezzap dökersen dök, O'nun Zemzem çeşmesi ALİ'dir
Derviş'in HAK kelamını can kulağıyla dinliyebliyorsan yeter,firdevs bağından bir gül alabiliyor musun,O'nun ibadetine,saldığı yola,yaşatmak istediği güzelliğe canı gönülden yürüyebiliyorsan en büyük mutluluk budur.
(Pir Zöhre Ana)
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi