7. İmam Musa-i Kâzım'ın 1 Eylül 799 tarihinde, Bağdat’da, Abbasi Halifesi Harun el Reşit tarafından "Sindi b. Şahik" hapishanesinde zehirlettirilerek şehit edilmesinden sonra paniğe kapılan çocukları Arabistan'a giderken, iki oğlundan İmam Ali Rıza, Horasan'a, İbrahim El Mucap da Nişabur'a gitmiştir. İmam Musai Kazım'ın çok sayıda evlatları olmuştur. Türkler arasına gidip yerleşen İmam Ali Rıza ile İbrahim El Mucap, bulundukları yerlerde Türklerle evlenmişler fakat, baba tarafından Hz. Ali'ye ulaştıklarını ve neseplerini unutmamışlardır. Ancak, Seyyidlerin çoğalmaları sonucu, bugünkü Ocaklar oluşmuştur. Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi'nde de, Hacı Bektaş Veli'nin 11. kuşaktan İmam Musa-i Kâzım'ın diğer oğlu İbrahim El Mucap'a dayandığı bildirilmektedir.
5. İmam Muhammed Bakır, daha önce Emevi Halifesi Hişam'ın kardeşi oğlu İbrahim bin Velid bin Abdulmelik'in tarafından 28 Mart 733 tarihinde, 57 yaşında iken zehirletilerek şehit edildi. Künyesi ’’Ebu Cafer’’dir. En yaygın lakabı ’’Baki’’dir. (189) İmam Mumammed Bakır evlatları da, diğer Ehl-i Beyt mensupları gibi, İmam Musa-i Kazım’ın 799 tarihinde, Abbasiler tarafından şehit edilmeleri sonucu diğer akrabaları gibi, her biri bir tarafa dağıldı. Ancak İmamet görevlerini sürdüren bir kol sürekli Mezopotamya / Medine ekseninde kaldılar ve bunlar başka bölgelere göç etmeyerek imamet görevlerini sürdürdüler. Bu yüzden de İmam Musa-i Kazım’ın zehirlettirilerek şehit edilmesinden sonra da, diğer imamlar bu alanda görevlerini devam ettirmişlerdir.
5. İmam Muhammed Bakır’ın 6 erkek, 3 Kız olmak üzere toplam 9 çocuğu olmuştur. Çocuklarının isimleri şöyledir. 1 - İmam Cafer Sadık ( 6. İmam), 2 - Abdullah, 3 - Ebu-l Kasım, 4 - Muhammed, 5 - İbrahim, 6 - Abdullahi-l Esgar, 7 - Zeynep, 8 - Rukiye, 9 - Ümmü Gülsüm’dür. Bu evlatlardan bir kısmı Mekke’den Medine’ye, oradan da tarihi net olarak bilinmemekle beraber, 9. Yüzyılda Horasan’a göç ettiler.
Seyyidler ve Türkmen / Oğuz Boyları, 12 Büyük kabile halinde Horasan'dan Anadolu'ya göç ettikten sonra, her biri ayrı ayrı oymakta, daha sonra nüfusun çoğalması sonucu, aynı boy içinde birer grup aileye pirlik ve dedelik yapmışlardır. Bu İslam inancı süreç içinde çeşitli değişim evreleri geçirmesine rağmen özünü koruyarak günümüze kadar süregelmiştir
Seyyidler de tıpkı Bektaşilikte görüldüğü gibi, bir dergâhta hizmet edip, rüşdünü ispatlamak kaydı ile (Rüşdünü ispatlamak : Hizmetinin görülmesi, Bilgi ve görgüsünün artması ve tasavvufu özümsemesi) destur aldığı Piri / Mürşüdü tarafından icazet alarak Dergâhta Postnişin olan Pirler gibi, nüfuz ve kudretlerine göre merkezdeki en büyük ve etkin postnişe daima bağlı kalarak, halkı kurulan dergahlarda, inanç hizmetlerinin yanında, sosyal, toplumsal ve siyasal olarak etkilemiş ve yol göstermişlerdir. Günümüzde hala Doğu Anadolu'da "Dedelik ve Seyyidliklerini" sürdüren tarikat pirleri, Horasan'dan geldiklerini ve soy itibariyle genellikle Horasan'a gidip yerleşen İmam Musa-i Kazım'ın oğlu İmam Ali Rıza'ya dayandıklarını söylemektedirler. Ancak bu Ocaklardan köklü bir Ocak olan Seyyit Baba Mansur ocağından gelenler genellikle 5. İmam, Muhammet Bakır’ın soyundan geldiklerini vurgularlar. Seyitlik kuralları gereğince, kendilerine bağlı taliplerden kız alıp vermezler. Bireysel evlenmeler dışında, genellikle bir seyyit, başka bir seyyidin kızı ile evlenir.
"Ocaklar, birbirlerinden kız alıp verirler. Soylarının müridlere karışmamasına özen gösterirler. Ocağa bağlı köyler, obalar vardır’’. Bu, bir ölçüde de sosyal bir dayanışma ve örgütlenme biçimidir. Anadolu'da Aleviler en yoğun baskı dönemlerinde bile seyyitlik işlevini sürdürmüş, Dinsel, sosyal, siyasal, toplumsal sorumluklarını başarı ile yerine getirmiş, toplumu bir arada tutmanın temel aracı olmuşlardır.
Kimi ocakzade seyyitler de kendilerini, doğrudan 4. İmam, Zeynel Abidin'e bağlarlar. Celal Abbas veya Ali – Abbas ocakları ise kendilerini, İmam Ali’nin evlatlarından, Annesi Hanefi adlı, Kerbela şehitlerinden Abbas’ın soyuna dayandırırlar.
Seyyitler tüm örgütlenme ve icraat alanlarında birbirine bağlıdır. Bu örgütlenme biçimi, bir zincirin halkalarını andırır. Her seyyit ocağının görülebileceği başka bir ocak vardır. Böylece gerektiğinde seyyitler de toplumdan bir birey gibi dinsel törende bulunur, başka seyyitler önünde hesap verirler, yargılanırlar. Alevi inancındaki "El ele, el hakka" ilkesi, seyyitlik örgütünde kendisini gösterir.
Seyyitler ayrıca diğer talipleri gibi Musahip tutar, kivre edinir ve görülürler. Taliplerine uyguladıkları tüm sorumluklara, başka bir seyyit aracılığı ile kendileri de uymak zorundadırlar. Seyyitlik onlara bu konuda bir ayrıcalık veya istisna tanımaz.
Bütün Anadolu'da köylerin ve diğer yerleşim alanlarında seyyitlerin de birbirine bağlı olduğu bu örgütlenme biçimi ile Alevi toplumu her zaman birbirinden haberi olan, birbirini tanıyan bir toplum olarak yaşaya gelir. Bu nedenle uzak bölgelerdeki Aleviler de seyyitleri aracılığı ile birbirini bilip tanırlar. Kimi zaman seyyitler, taliplerine bildikleri ve tanıdıkları diğer alanlarda yaşamaya teşvik ederler. Talip hiç tanımadığı veya az bildiği bu yeni alanda Seyyidinden büyük desdek görür. Seyyit onu diğer Talip ve Seyyitlerle tanıştırarak, orada daha eski zamandan beri ikâmet etmekte olan seyyit ve taliplerin kendisine çok yönlü yardımcı olmalarının desdeği ile kısa zamanda oradaki halk ile kaynaşmasına yardımcı olur.
Bazı kaynaklara göre, Baba Mansur, Anadolu’ya gelmeden önce İran / Horosan’da, Türkmenistan Yesevi çevresinde iken “Mansur Ata” olarak adlandırılır. “Ata”, eski ve yeni Türk lehçelerinde “baba” anlamına gelir. Bu deyim “Soy” kavramını da içerir. Oğuzlar arasında geçen Korkut Ata, İrkıl Ata... gibi. Halk arasında saygınlığı olan, dahası kutsallık kazanmış halk bilgeleri, ozanlar, Şamanlık dönemindeki büyük Kamlar çoğunluk “ata” adıyla anılmışlardır. Bu saygı bu coğrafyada bir şehire (Alma Ata) isim verecek kadar güçlüdür. Türkler içerisinde tasavvuf akımının yayılmasıyla; bu tür nitelikte olan kişilere, şeyh ve dervişlere “ata” lakabıyla birlikte “baba” da denilmeye başlanmıştır. Asya da Şamanizmin yaygın olduğu döneminde “ata” adı, Anadolu coğrafyasına yerleşme ve İslamileşme döneminde “baba” adına dönüşmüştür. Kısaca, Anadolulaşma ve İslamileşme dönemi olan bu ikinci evrede “baba”, “ata”nın yerini almış ve onun yerine kullanılmıştır. Yeseviliğin içerisinde yetişen ve Harzem - Türkistan bölgesinin önemli şeyhleri; Çoban Ata, Hakim Ata, Zengi Ata ve Mansur Ata’lardır ve tümüyle “ata” adıyla anılmışlardır