attilâ ilhan'ın anısına..
Zannederim, 2005 yazının ortalarıydı: Attilâ İlhan, Cumhuriyet’teki yazılarına ara vermişti ve ‘tatil’ olması gereken bu süreç epey uzamıştı; sonra, bir Pazartesi günü ‘son yazısı’ gazetede yer aldı: “Bilmem söylemiş miydim, benim sicilimde bir enfarktüs sâbıkası vardır; geçtiğimiz yayın döneminde, -hekimlere bakarsan, aşırı çalışmadan- bazı ârâzı nüksetti, gazeteye mümkün mertebe aksettirmeden, iki defa 'yoğun bakım'da kızağa çekildim. Yeni yayın dönemine başlamadan, görüşlerine başvurduğum dört farklı hekimin dördü de, üzerimdeki yükü hafifletmemin bir 'sağlık mecburiyeti' olduğunu belirtti; dediklerine göre, iki yayınevi, bir gazete ve bir televizyondaki yoğun çalışmayı kaldıramazmışım. Cumhuriyet'teki yıllarım, meslek hayatımın en hareketli, en renkli, en bereketli yılları oldu. Her şey, -bilhassa tahammülünüz ve sabrınız- için hepinize teşekkür ederim.”
Bu ‘veda’ yazısının yayınlandığı günün, aynı zamanda ‘hayata’ veda günü olduğunu kim bilebilirdi...
10 Ekim 2005’te ‘büyük usta’ Attilâ İlhan aramızdan ayrılıp, ebediyete göç etti (ölümü nüfustaki kayıtta ‘11 Ekim’ olarak geçmektedir); her ölümlü için ‘beklenen’ o gün, usta şair için -80 yaşına rağmen- çok erken gelmişti; Cemal Süreya’nın dediği gibi ‘Her ölüm, erken ölümdür’; fakat İlhan, ülkesi için ‘durmak bilmeden’ çalışırken Tanrı’nın onu aramızdan alması bizlere ‘haksızlık’ gibi gelmişti.
Oysa kendisi, ölüme çok daha ‘soğukkanlı’ yaklaşıyordu: ‘o günün’ gelişini ise bakın, mısralarında nasıl anlatıyordu:
“görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatli bir bombadır patlar
an gelir
attilâ ilhan ölür”
* * *
Attilâ İlhan, Türk halkının sağ-sol diye ‘birbirine düştüğü’ dönemde, iki kutbun da esas ‘mahiyetlerini’ eserleriyle ortaya koymuş; ülkedeki ‘cinsel tabular’ın yıkılması için didinmiş, kitaplar yazmış; son olarak da –ölümüne dek- ismini ‘dip dalgası’ koyduğu, ‘ulusalcı’ bir akıma ‘öncülük’ etmişti. Türk halkının, ölümü üzerinden bir yıl da on yıl da geçse İlhan’ın fikirlerine ihtiyacı çoktur; çünkü onun benimsediği yol ‘aklın yolu’ydu; aynen bizlere anlatmaya çabaladığı ‘Mustafa Kemal’inki gibi.
Onu düşünürken ‘ulusalcı’ yönünü; ‘tam bağımsızlık’ vurgusunu ve ‘Anadolu İhtilâli’ne verdiği önemi hiç unutmamalıyız; ancak... Ancak, ne olursa olsun Attilâ İlhan, kendisinin de kabul ettiği gibi ‘aslen’ şairdi: ‘aşk’ların, ’40 karanlığı’nın, ‘baskı’nın, ‘dikta’nın şairi... ‘Halk’ın şairi...
Zaten tüm sorunlara eğilişinin de ardında yatan esas neden bu ‘şair duyarlılığı’dır; üstâdın -daha 1959’da- dediği gibi: “Başlangıçta daima şairler vardı. Başlangıçta daima şairler olacak.”
* * *
İsterseniz Attilâ İlhan’ı anlatmaya daha fazla uğraşmayıp; sözü kendisine bırakalım, bir şiiriyle o anlatsın:
“sahi ben ne hırçın bir çocuktum
ele avuca sığmaz aklı fikri şiirde
mısra mısra başımı belaya soktum
izmir cezaevi dokuz yüz kırk bir’de
kaşla göz arası liseden kovuldum
inanmakta geç sevmekte çabuktum
bazen yaşadıklarım aklıma gelir de
kaç kere umutsuzluğun yolunu tuttum
istenmeyen adam hemen her devirde
hemen her devirde ateşten bir buluttum
binlerce umuttan belki bir umuttum”
“Bu yazı, ilk olarak 10 Ekim 2006’da Gazete Avrupa’da yayınlanmıştır”