Alıntı:Yorumumu yapayım hz ali hiçbir zaman alevi piri olmadı o müslümandı ,müslüman öldü ,müslümanlık için savaştı.
Sayın Karul Türk Tarih Araştırmacısı Emel Esin'in Alevilik ve türk tarihi ile ilgili bir araştırması var okudunuzmu?
Okumadıysanız okumanızı öneririm. Orada geçmiş ile ilgili kanıtlarıyla çok bilgiye ulaşacaksınız.
Kısa bir Pragraf Yayınlayayım sanırım size cevap olacaktır.
Coğrafyacı Abu Dulaf'ın (941-942) Anlattıklarına Kulak Verelim
Hazar denizinin güneyinde ve doğusunda, İran'ın kuzeyinde, Ortaasya bozkır ve kentlerinde yaşayan çok sayıda Türk toplulukları Ortodoks ya da Heterodoks İslamlıkla karşılaştıklarında, çok çeşitli dinlere mensuptular. Budizm, Zerdüşt-Mazdek, Manikheizm, Nestorianizm-Hristiyanlık, Musevilik'ten tutunuz, Şamanizm, Çoktanrıcılık-Doğa güçlerine inanma, Fetişizme ve Animizm'e kadar geniş inanç yelpazesi altındaydılar. Bu yelpazenin tümüyle kalkması birkaç yüzyılı alan bir süreç içinde gerçekleşti. Yani, resmi Türk tarihlerinin yazdığı gibi ``Türkler 10.yüzyılda toplu halde İslam dinine'' girmediler.
Heterodoks İslamlık, Emevi ve Abbasi Orthodoks İslam yönetiminin ezeli muhalifi Ali soyundan gelenler ve yandaşları tarafından - mutasavvıflar da buna dahil - taşınmış, yerleşik ve göçebe Türk toplulukları arasında Ehlibeyt-Ali inancı, yani Alevilik olarak geniş kabul görmüştür. Bu yeni inançla karşılaştıklarında, hakan, kağan, yabgular başkanlığındaki Türk toplulukları federasyonlar halinde, öz-törelerle yaşıyorlardı.
Emel Esin, Bizi burada ilgilendiren ilk ``Alevi Türkler'' betimlemesidir.
Makalede, arkeolojik kazılarda ele geçirilen mezar heykelciklerinin ya da insan resimlerinin ve minyatürlerdeki figürlerin ortaya koyduğu tiplemeler, 10. yüzyıl Arap gezgini Abu Dulaf'ın bazı bölgelerde karşılaşıp, tasvir ettiği Alevi toplulukların giyim-kuşam ve görünümleriyle karşılaştırılmakta, diğer çağdaş Arap tarihçilerin verdikleri özgün bilgiler özetlenmektedir. Veriler, yalnız sözlük değil bugünkü anlamıyla ilk ``Alevi'' Türkler, kavram ve tanımlamalarıyla birlikte, bazı gerçekleri ilk kez su yüzüne çıkarmaktadır.
Yahya bin Zeyd'den (ö.743) başlayarak Ebu Müslim yandaşları, Abbasilerin siyah rengine karşı ``beyaz bayrak'' altında toplanarak ayaklanmış ve ``Beyaz giyimliler'' ya da ``Müslimiyye'' adıyla heterodoks İslam (Alevi) toplulukları olarak oldukça güçlenmişlerdir. Makdısi'ye göre, onun adlandırmasıyla bütün Transoksian'ı kapsayan ``Hayatila ülkesinde'' çok sayıda ``Beyaz giyimliler'' vardı.
Hayatila'da şu eyaletler bulunmaktaydı: Buhara, Usrusana, Nasaf, Kes, Sas (Taşkent), Fergana (Uzkend), İspicab (Sayram), Ilak. Bütün bu bölgelerde Müslüman Türk halkları yaşıyor ve Türk hanedanlar tarafından yönetiliyorlardı. (Emel Esin, Turcica XVII, s.11-12, dpnt.12, 13, 14)
Afşin hanedanının Usrusana sarayındaki duvar resimleri, kesinlikle Manicheist betimlemeler değildir. Bunların dışında, Ahangaran ırmağı boyunca sıralanmış bulunan eski Oğuz kentlerinde gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda ortaya çıkartılan, açılan çadır biçimindeki kubbeli ve kemiklikler (Ossuarium) ihtiva eden anıtsal mezarlar önemlidir. Bu çeşit ölü gömme bölgesel modelinin, Ortaasya'nın güneybatısındaki bölgelerde yaşayan Türklere özgü olduğu bugün açık biçimde kabul edilmektedir. Bu mezarlarda bulunmuş olan bir mezar heykelciği (M.E.Masson, Axsengeran, Taşkent-1953, res.20-21), özellikle bölgenin sakalsız fakat bıyık taşıyan insan tipinin örneğidir.
Bu tipin Uygur çağındaki Mani dini rahibi tipleriyle hiçbir benzerlik yoktur. (karş. Bahaeddin Ögel, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, 3.baskı, Ankara-1988, lev.35, 36, 37) Emel Esin'in kendi sözleriyle; ``Bu tip 10.yüzyılda Halife Ali'yi aşırı sevip sayan (Alevi) Türklerin betimlerini çağrıştırmaktadır. `Alevi' Türkler tanımlamasını ilk kez, 10.yüzyıl gezgini Abu Dulaf'ın kullandığı bilinir.'' (Emel Esin, Turcica XVII, s.12)
Abu Dulaf Misar bin Muhalhil, Samaniler devletinin (Samanoğulları) en güçlü hükümdarı Nasr bin Ahmed'in (914-943), saltanatının son yıllarında Çin'e elçilik göreviyle gönderdiği kişidir. Abu Dulaf'un bu seyahatının ayrıntılı raporu günümüze ulaşmıştır. Bu devlete altın çağını yaşatan Nasr bin Ahmed'in en büyük şansı Abu Abdullah el-Ceyhani gibi bir başvezire sahip bulunmasıydı. Ceyhani, yetkin bir yönetici olduğu kadar, tanınmış bir coğrafyacı ve bilgindi. 922'de seyahati sırasında İbn Fadlan'ı karşılayıp, çocuk yaştaki hükümdar Nasr bin Ahmed'in huzuruna çıkartan Ceyhani, (İbn Fadlan, agy, s.10-11) kuşkusuz, kendisi gibi bilgin ve coğrafyacı olan Abu Dulaf'ın gezilerini de hazırlamıştı.
Abu Dulaf'ın yaptığı iki seyahatla ilgili yapıtı, iki coğrafya risalesi olarak tanınır. Ortaasya Türk kabileleri arasında, Çin ve Hindistan'da 941-943 yıllarında yaptığı gezileri anlatan birinci bölüm, Yakut'un (ö.1229) yapıtının bünyesi içindedir. (Mudjam al Buldan III, s.445-458) Abu Dulaf ikinci gezisini İran'ın kuzey ve batı bölgelerinde gerçekleştirmiştir. (The Cambridge History of İran Vol.IV, s.141- 143; V. Minorsky, Abu Dulaf Misar bin Muhalhil's Travels in Iran, Cairo-1955, s.14-15)
941-42 yılı içerisinde Çin'e doğru yola çıkmış olan Abu Dulaf, Tibet'e ulaşmadan önce, Bagraç'lar bölgesine gelmek için çeşitli Türk boylarının yaşadığı ülkelerden geçti. Keçe giyimli, sakalsız fakat bıçak vurulmamış pos bıyıklarıyla dikkati, çok iyi ata binen ve savaşçı olan bu Türkler (Bağraçlar), Yahya bin Zeyd'in bir oğlundan gelen bir Ali soylu tarafından yönetiliyorlardı.
Abu Dulaf onların, içinde
şehit Zeyd bin Zeynelabidin için yakılmış ağıtların da yer aldığı, tevil edilmiş, Sünni İslama aykırı bir Kuran sakladıklarını, Arabların asıl kıralı olarak Zeyd'i tanıdıklarını ve tanrısallığın Ali'de cisimlendiğine-vücut bulduğuna inandıklarını yazmaktadır. Yine onun anlattıklarına göre bu ``Alevi Türkler'', Ali'nin indiği ve tekrar geri döndüğü gökyüzüne doğru avuçlarını açıp, bağırarak dua etmekteydiler. (Yakut, Mudjam al Buldan: III, Beyrut-1376, s.441-442.; Z.V.Togan, İbn Fadlans Reisebericht, Leipzig-1939, XXIV.)
Okumanı öneririm Tarihe ışık tutan bir kaynak.