Bu toprakların en uzun süreli sorunu ’Alevi sorunu’ olmuştur. Kürt sorunu, Ermeni sorunu esas itibariyle son yüzyılın, bilemediniz yüzeli yılın sorunudur. Şah İsmail 1514’de Çaldıran’da Yavuz Selim’e karşı kaybedince tarih Sünni bakışın egemenliğine göre şekillenmiştir. Baba Yavuz Selim, Halifeliği Kahire’den İstanbul’a taşımış, oğul Süleyman ise Halifeliği de arkasına alarak Sünniliği Anadolu topraklarında kurumsallaştırmış, Alevileri tümüyle devletin kurumsal kimliği dışına itmiş, kentlerden tasfiye etmiş, Bektaşiliği de önemli ölçüde ’kendisine benzetmiştir.’ Alevi olan Hacı Bektaş Veli’yi, Yunus Emre’yi, Nasrettin Hoca’yı, Köroğlu’nu bugün bile ’Sünni’ gibi gösterme çabası o yıllarda başlar’
1980’lerin ikinci yarısından itibaren yeniden şekillenen modern tarzdaki Alevi örgütlenmesi Hacı Bektaş Veli’yi önemli ölçüde ’Sünni algısından’ kurtarırken aynı şeyi henüz Yunus Emre, Nasrettin Hoca ya da Köroğlu için başaramamıştır. Bu önemli şahsiyetler bu nedenle kamuoyunda halen Sünni’ymiş gibi algılanmaya devam edilirler’
16. Yüzyıldan itibaren kentler de dahil olmak üzere kendilerine kır dışında yaşam alanı tanınmayan Aleviler, siyasal ve ekonomik alanın da dışına itilerek, fiili olarak ’toplumsal hayattan’ da tasfiye edilmişlerdir.
Yani yaklaşık 500 yıldır bu topraklarda Alevilere yönelik adaletsizlik diz boyudur. ’Bin yıllık kardeşlik’ de, ’kız aldık kız verdik, etle tırnak gibiyiz’ edebiyatı da tümüyle yalandır.
Cumhuriyet’in kuruluş sürecindeki birkaç yıl hariç, 1946 yılında ’rey’ talebi ortaya çıkana kadar Alevilerin yurttaş oldukları bile pek akla gelmemiştir. Aleviler 1960’larda iç ve dış göçlerle kente göçmeye başlayınca, 1980’lerin sonunda sosyalist sistemin çökmesinden sonra ise bütün dünyada öne çıkan inançsal ve etnik kimliklerde olduğu gibi, Türkiye’de Aleviler de daha talepkâr olmaya, sistemden pay almaya başlayınca aslında yüzlerce yıla yayılan ’sorun’ sanki yeniymiş gibi bir kez daha keşfedilmiştir!
Ancak, sistem Alevilere ekonomik, sosyal, siyasal olarak pay vermek ve iktidarı paylaşmak istemediği için sorun devam etmektedir. Kağıt üzerinde var olan ’vatandaşlığın ve eşitliğin’ hayatın içinde bir karşılığı yoktur. Bu anlamıyla, Maraş, Çorum, Sivas birer sonuçtur. Siyasal İslam'ın kin ve nefret söylemi de bu sonuçların beslendiği kaynaktır.
Araya karbon kağıdı konmuş gibi, hazırlanış ve yapılış şekilleri birbirine çok benzeyen Alevi katliamlarına ’katliam’ diyememe, suçu hep birilerine havale etme, Aziz Nesin örneğinde olduğu gibi, her seferinde bir ’tahrikçi’ bulma çabası, ’dış güç’ ve ’provokasyon’ edebiyatı asıl itibariyle, ’eşit yurttaşlığın’ kafalarda reddedilmesinden kaynaklanmaktadır. Yine aynı şekilde, Sivas katliam davasında mahkemenin verdiği ’zamanaşımı’ kararını ’beş kişiyi ilgilendiren küçük bir iş’ gibi küçük gösterme ’ideolojik borazanlık’ olarak adlandırma çabası da buradan kaynaklanmaktadır.
Böyle bakınca, Alevilerin Sivas katliam davasındaki zamanaşımı kararına itirazları aslında adaletsizliğe karşı tam beş yüz yıllık ve gecikmiş bir itirazdır. Bu itiraza cevap vermenin bir tek yolu vardır: Ülkede adaleti tesis etmek, eşit yurttaşlığı kabul etmek! Kin ve nefret içeren, ayrımcılık yapan her şeye karşı yaptırım uygulamak’ Aleviler işte bunun için, ’adalet için’ bir kez daha toplu olarak meydana çıkıyorlar. 31 Mart’ta, yani bu cumartesi Kadıköy’de yapılacak mitinge katılmak gecikmiş adaletin sağlanmasını hızlandırabilir. Bu talebi isteyen Aleviler olsa da adalet istemek için Alevi olmak gerekmez. 31 Mart’ta saat 12’de Kadıköy’de buluşalım ve birlikte ’adalet’ diyelim!
Aleviler Âadalet için buluşuyorÂ
Cihana gelmişim Mustafa diye
Atatürk büyüktür sıfat kim ile
Allahın yolunda dervişler ile
Mürşüt kapısıdır Zöhre Ana size
PİR ZÖHRE ANA
Atatürk büyüktür sıfat kim ile
Allahın yolunda dervişler ile
Mürşüt kapısıdır Zöhre Ana size
PİR ZÖHRE ANA