ALEVİLİK NEDİR ;
Alevilik ; İnsanı merkezine koyan, (İnsanı merkez alan) Anadolu’ ya özgü, eşi ve benzeri olmayan bir felsefe, bir inanç, bir yaşam biçimi, bir kültür, bir öğreti ve hatta bunların tümünü de aşan bir toplumsal olgudur.
Alevilik Orta Asya, Ön Asya, Orta Doğu ve Mezopotamya kökenli birçok din, inanç, ve öğreti ve kültür mirasının, Anadolu’da uzun bir süreçte, değişik sos yo-ekonomik ortamlarda yeniden yapılanmasıyla oluşmuş, bağdaştırmacı, (senkretik) ve kamu tanrıcı (panteist) bir inanç sistemi, kültür, yaşam biçimi ve felsefesidir.
“Her şey eşittir ve birdir,” anlayışıyla doğada / evrende varolan“varlıkların birliği” felsefesini savunan Alevilik tarihsel ve toplumsal bir olgu, bir gerçeklik olan Aleviliği tek bir din ya da inanç yapısı içinde düşünmek ve yorumlamak olanaklı değildir. Çünkü, Alevilik kendine özgü bir inançtır.
Alevi felsefesi, maddi olan “ben” ile ideal olan “ben” arasındaki ilişkinin tasarımını yapar ve açıklamaya çalışır. Kabul ettiği hoşgörü, insancıllık (hümanizm) ve “her şeyde birlik” arayışı ve anlayışı nedeni ile de evrenseldir.
Alevilik bu dünyayı, insanı sosyal toplumu, gelişimi, değişim ve eşit paylaşımı, aydınlanmayı esas alır.
İnançlarının tüm gerekleri ve ritüellerini, ibadet biçimi olarak kabul ettikleri “cemlerde”, “cem” leri de “cemevleri” nde dedelerin önderliğinde gerçekleştirirler.
Sonuç olarak ; Alevilik tanrıyı, evreni ve insanı kendince algılama ve yorumlama biçimidir.
hubyarNET
Alevi nedir-Alevilik nedir?
Konu Sahibi / Yazar
donanma44
Kategori / Forum
Tartışmalar
Yorumlar / Cevaplar
22
Okunma / Görüntüleme
27278
Anket Bir Alevi olarak temel ibadetlerinizi düzenli olarak yapabiliyor musunuz?
Bu ankette oy kullanma yetkiniz yok.
İbadetlerimi düzenli yapıyorum
0 (0%)
İbadetlerimi ara ara yapıyorum
2 (100.00%)
Zamanım olmuyor
0 (0%)
* Siz bu anket için oy kullanmışsınız.
Toplam:: 2 (100%)
Alevi nedir-Alevilik nedir?
Alevi nedir-Alevilik nedir?
Alevilik Nedir?Alevilik, kelime manası itibariyle ÂAli evinden gelenler, Ali yanda [Iş [Ilar [Iı [I veya Ehli-Beyit dostlar [Iı [I’ olarak nitelenir. Alevilik, Allah, Muhammed, Ali kutsallı-ğını kalbinde taşıyan, Hz. Ali’nin adaletinden ayrılmayan, temelinde insan sevgisi bulunan her dine, mezhebe her inanca saygı duyan ve hoşgörü ile bakan, dil, din, ırk, renk, farkı gözetmeyen eline, diline, beline sahip olma ilkelerini şart koşan, gelmek isteyen, inançlı insanları çatısı altına alarak manevi susuzluklarını gideren, eştlikçi, paylaşımcı düşünceyi savunan, zalime ve zulme karşı gelen, mazlumun yanında olan, İslam dinini kendine göre yorumlayan, aslı doğruluk, kemali dostluk, cevheri merhamet, görüşü eşitlik, hazinesi bilgi, meyvası sevgi hamuru ile yoğrulmuş, insanı Kamil olma yoludur. Alevilik, İslam’ı evrensel boyutuyla yorumlayıp, insanlığa yeni kapılar açan, ilahi Tasavvuf anlayışı ile hayat bulan bir inanç bütünlüğüdür. Hiçbir şekilde ırk, renk ve cinsiyet ayrımı yapmaksızın, yeryüzünde yaşayan tüm insanların, hatta tüm canlıların yüce yaratanın tecellisi olarak görülmesi, ilkesinden hareketle, tüm yaratılmışları aynı kutsal değerde olduğunu savunan tasavvuf yolludur. Alevilik Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Nesimi, Fuzuli, Hallaci-Mansur, Şah İsmail Hatayi, Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultan gibi hikmet sahibi velilerin görüşlerinden ilham alarak, Anadoluda şekillenmiştir. Alevilik Kadın erkek ayrımı yapmadan, Kuran’ı sazıyla, semahıyla, yorumlayıp ve her varlık da, Yüce Allahın mevcudiyetini gören ’inanç sistemi’dir. ’Ete kemiğe büründüm, Yunus gibi göründüm’ ve ’Yaratılanı severiz, yaratan´dan dolayı’ deyip Kuran’ın özüne inanmanın yoludur. Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin tüm insanlığa örnek yaşamlarını kendilerine rehber olarak gören, Ehl-i Beyt’e aşkı muhabbetle bağlı yolun adıdır. Temelini, güzel ahlaklı olma anlayışından alan, Alevi inancına sahip insanlar, barış, hoşgörü, kardeşlik duygularıyla birbirine yaklaşıp, gönül kırmadan, kul hakkı yemeden, karşılıklı rızalık çerçevesinde, erdemli insanlar olarak yaşamaya çalışırlar. Alevi inancında amaç; eline, diline, beline sahip kâmil insan olmaktır. [IHaz [Iı [Irlayanlar :
Bülent Korkmaz (Dipl. Sozialpädagog / AGD Disiplin Kurulu Başkanı)
Muhammet Ali Yaşar (Çevre Uzmanı / AGD Genel Sekreter Yardımcısı)
Bülent Korkmaz (Dipl. Sozialpädagog / AGD Disiplin Kurulu Başkanı)
Muhammet Ali Yaşar (Çevre Uzmanı / AGD Genel Sekreter Yardımcısı)
Alevi nedir-Alevilik nedir?
Alevilik nedir?
Alevilik, kelime manası itibariyle "Ali evinden gelenler, Ali yandaşları veya Ehli-Beyit dostları’ olarak nitelenir. Alevilik, Allah, Muhammed, Ali kutsallı-ğını kalbinde taşıyan, Hz. Ali’nin adaletinden ayrılmayan, temelinde insan sevgisi bulunan her dine, mezhebe her inanca saygı duyan ve hoşgörü ile bakan, dil, din, ırk, renk, farkı gözetmeyen eline, diline, beline sahip olma ilkelerini şart koşan, gelmek isteyen, inançlı insanları çatısı altına alarak manevi susuzluklarını gideren, eştlikçi, paylaşımcı düşünceyi savunan, zalime ve zulme karşı gelen, mazlumun yanında olan, İslam dinini kendine göre yorumlayan, aslı doğruluk, kemali dostluk, cevheri merhamet, görüşü eşitlik, hazinesi bilgi, meyvası sevgi hamuru ile yoğrulmuş, insanı Kamil olma yoludur.
Alevilik, İslam’ı evrensel boyutuyla yorumlayıp, insanlığa yeni kapılar açan, ilahi Tasavvuf anlayışı ile hayat bulan bir inanç bütünlüğüdür. Hiçbir şekilde ırk, renk ve cinsiyet ayrımı yapmaksızın, yeryüzünde yaşayan tüm insanların, hatta tüm canlıların yüce yaratanın tecellisi olarak görülmesi, ilkesinden hareketle, tüm yaratılmışları aynı kutsal değerde olduğunu savunan tasavvuf yolludur.
Alevilik Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Nesimi, Fuzuli, Hallaci-Mansur, Şah İsmail Hatayi, Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultan gibi hikmet sahibi velilerin görüşlerinden ilham alarak, Anadoluda şekillenmiştir.
Alevilik Kadın erkek ayrımı yapmadan, Kuran’ı sazıyla, semahıyla, yorumlayıp ve her varlık da, Yüce Allahın mevcudiyetini gören ’inanç sistemi’dir.
’Ete kemiğe büründüm, Yunus gibi göründüm’ ve ’Yaratılanı severiz, yaratan´dan dolayı’ deyip Kuran’ın özüne inanmanın yoludur.
Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin tüm insanlığa örnek yaşamlarını kendilerine rehber olarak gören, Ehl-i Beyt’e aşkı muhabbetle bağlı yolun adıdır.
Temelini, güzel ahlaklı olma anlayışından alan, Alevi inancına sahip insanlar, barış, hoşgörü, kardeşlik duygularıyla birbirine yaklaşıp, gönül kırmadan, kul hakkı yemeden, karşılıklı rızalık çerçevesinde, erdemli insanlar olarak yaşamaya çalışırlar.
Alevi inancında amaç; eline, diline, beline sahip kâmil insan olmaktır.
Hazırlayanlar:
Bülent Korkmaz (Dipl. Sozialpädagog / AGD Disiplin Kurulu Başkanı)
Muhammet Ali Yaşar (Çevre Uzmanı / AGD Genel Sekreter Yardımcısı)
Alevilik, kelime manası itibariyle "Ali evinden gelenler, Ali yandaşları veya Ehli-Beyit dostları’ olarak nitelenir. Alevilik, Allah, Muhammed, Ali kutsallı-ğını kalbinde taşıyan, Hz. Ali’nin adaletinden ayrılmayan, temelinde insan sevgisi bulunan her dine, mezhebe her inanca saygı duyan ve hoşgörü ile bakan, dil, din, ırk, renk, farkı gözetmeyen eline, diline, beline sahip olma ilkelerini şart koşan, gelmek isteyen, inançlı insanları çatısı altına alarak manevi susuzluklarını gideren, eştlikçi, paylaşımcı düşünceyi savunan, zalime ve zulme karşı gelen, mazlumun yanında olan, İslam dinini kendine göre yorumlayan, aslı doğruluk, kemali dostluk, cevheri merhamet, görüşü eşitlik, hazinesi bilgi, meyvası sevgi hamuru ile yoğrulmuş, insanı Kamil olma yoludur.
Alevilik, İslam’ı evrensel boyutuyla yorumlayıp, insanlığa yeni kapılar açan, ilahi Tasavvuf anlayışı ile hayat bulan bir inanç bütünlüğüdür. Hiçbir şekilde ırk, renk ve cinsiyet ayrımı yapmaksızın, yeryüzünde yaşayan tüm insanların, hatta tüm canlıların yüce yaratanın tecellisi olarak görülmesi, ilkesinden hareketle, tüm yaratılmışları aynı kutsal değerde olduğunu savunan tasavvuf yolludur.
Alevilik Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Nesimi, Fuzuli, Hallaci-Mansur, Şah İsmail Hatayi, Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultan gibi hikmet sahibi velilerin görüşlerinden ilham alarak, Anadoluda şekillenmiştir.
Alevilik Kadın erkek ayrımı yapmadan, Kuran’ı sazıyla, semahıyla, yorumlayıp ve her varlık da, Yüce Allahın mevcudiyetini gören ’inanç sistemi’dir.
’Ete kemiğe büründüm, Yunus gibi göründüm’ ve ’Yaratılanı severiz, yaratan´dan dolayı’ deyip Kuran’ın özüne inanmanın yoludur.
Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin tüm insanlığa örnek yaşamlarını kendilerine rehber olarak gören, Ehl-i Beyt’e aşkı muhabbetle bağlı yolun adıdır.
Temelini, güzel ahlaklı olma anlayışından alan, Alevi inancına sahip insanlar, barış, hoşgörü, kardeşlik duygularıyla birbirine yaklaşıp, gönül kırmadan, kul hakkı yemeden, karşılıklı rızalık çerçevesinde, erdemli insanlar olarak yaşamaya çalışırlar.
Alevi inancında amaç; eline, diline, beline sahip kâmil insan olmaktır.
Hazırlayanlar:
Bülent Korkmaz (Dipl. Sozialpädagog / AGD Disiplin Kurulu Başkanı)
Muhammet Ali Yaşar (Çevre Uzmanı / AGD Genel Sekreter Yardımcısı)
Alevi nedir-Alevilik nedir?
Alevi nedir, Alevilik nedir?
Alevi Bektaşi inancı, merkezine insanı alan ve insanın bedensel, ruhsal ve zihinsel olarak niteliklerini geliştirmeyi amaç edinen bir İslam yorumudur. Düşüncenin kavramlarına girdiğimiz zaman yaratılışın özünün insan olduğu, yaratıcıya duyulan sevginin her şeyin üstünde tutulduğunu görürüz. Bu düşüncelerin analizi, bizi batıda aydınlanma çağı sürecindeki hümanist düşüncelere kadar götürmektedir. Batı aydınlanmasından yaklaşık 300 yıl kadar önce Horasan’da geliştirilen İslam düşüncesi içindeki insan sevgisinin bütün canlılığı ile yaşaması son derece dikkat çekicidir. Alevi Bektaşi inancı bu düşünceleri Anadolu’ya taşıyan, burada olgunlaşmasını sağlayarak 13. Yüzyılda Anadolu aydınlanmasını hazırlayan geleneğin günümüzdeki devamıdır. Anadolu’nun yedi yüzyıl içinde geçirdiği sosyal, siyasal ve kültürel büyük çalkantılara rağmen halen Anadolu kırsalında bu düşünceler bütün canlılığı ile yaşamakta ve evrensel bir değer olarak insanlığın dikkatlerine sunulmayı beklemektedir.
Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Mevlana, Yunus Emre, Pir Sultan, Şah Hatayi ve daha birçok Horasan ve Rum ereni Anadolu’da sevginin, barışın ve kardeşliğin hamurunu yoğurmuşlar, Asya, Avrupa, Kuzey Afrika’da bu ışık, yüzyıllardır aydınlatma görevini sürdürmüştür. Bu düşünce öncelikle insanın kendisini tanımasını, eksikliklerini gidererek kendisini arıtmasını esas almaktadır. Bu süreç ile, insan-ı kamil niteliğinde bireyler yetiştirerek, toplum-u kamil (erdemli insanlardan oluşan bir toplum) oluşturmak amacındadır. Bu yüzdendir ki “Okunacak en büyük kitap insandır” ilkesi ile hareket edilir. Din, dil, ırk ve cinsiyet farkı gözetmeksizin bütün insanlara saygıyı ve sevgi esas alınır. Hatta yaratılmış her şey, yaratıcısı yüzünden sevilir ve saygı duyulur.
Batı aydınlanmasının da kaynağını oluşturan bu düşüncelere günümüzde hem ülkemizin hem de bütün insanlığın ihtiyacı vardır. Tarihin derinliklerinden gelen bu güzellikleri yaşatmamız ve bütün insanlığa yaygınlaştırmamız gerekir. Bilimsel doğrular çerçevesinde ve ön yargılardan arınmış bir şekilde kaynağından araştırılması ve anlaşılması halinde bir sorun gibi gösterilen bu inancın aslında toplumumuzun vazgeçemeyeceği dinamiklerinden biri olduğu görülecektir. Bu kültürü anlamak birlik ve beraberlik ruhunu güçlendirecek, kendimize duyduğumuz saygı ve özgüveni artıracaktır.
Alevi Bektaşi Kültür Enstitüsü Bilim Kurulu
Alevi Bektaşi inancı, merkezine insanı alan ve insanın bedensel, ruhsal ve zihinsel olarak niteliklerini geliştirmeyi amaç edinen bir İslam yorumudur. Düşüncenin kavramlarına girdiğimiz zaman yaratılışın özünün insan olduğu, yaratıcıya duyulan sevginin her şeyin üstünde tutulduğunu görürüz. Bu düşüncelerin analizi, bizi batıda aydınlanma çağı sürecindeki hümanist düşüncelere kadar götürmektedir. Batı aydınlanmasından yaklaşık 300 yıl kadar önce Horasan’da geliştirilen İslam düşüncesi içindeki insan sevgisinin bütün canlılığı ile yaşaması son derece dikkat çekicidir. Alevi Bektaşi inancı bu düşünceleri Anadolu’ya taşıyan, burada olgunlaşmasını sağlayarak 13. Yüzyılda Anadolu aydınlanmasını hazırlayan geleneğin günümüzdeki devamıdır. Anadolu’nun yedi yüzyıl içinde geçirdiği sosyal, siyasal ve kültürel büyük çalkantılara rağmen halen Anadolu kırsalında bu düşünceler bütün canlılığı ile yaşamakta ve evrensel bir değer olarak insanlığın dikkatlerine sunulmayı beklemektedir.
Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Mevlana, Yunus Emre, Pir Sultan, Şah Hatayi ve daha birçok Horasan ve Rum ereni Anadolu’da sevginin, barışın ve kardeşliğin hamurunu yoğurmuşlar, Asya, Avrupa, Kuzey Afrika’da bu ışık, yüzyıllardır aydınlatma görevini sürdürmüştür. Bu düşünce öncelikle insanın kendisini tanımasını, eksikliklerini gidererek kendisini arıtmasını esas almaktadır. Bu süreç ile, insan-ı kamil niteliğinde bireyler yetiştirerek, toplum-u kamil (erdemli insanlardan oluşan bir toplum) oluşturmak amacındadır. Bu yüzdendir ki “Okunacak en büyük kitap insandır” ilkesi ile hareket edilir. Din, dil, ırk ve cinsiyet farkı gözetmeksizin bütün insanlara saygıyı ve sevgi esas alınır. Hatta yaratılmış her şey, yaratıcısı yüzünden sevilir ve saygı duyulur.
Batı aydınlanmasının da kaynağını oluşturan bu düşüncelere günümüzde hem ülkemizin hem de bütün insanlığın ihtiyacı vardır. Tarihin derinliklerinden gelen bu güzellikleri yaşatmamız ve bütün insanlığa yaygınlaştırmamız gerekir. Bilimsel doğrular çerçevesinde ve ön yargılardan arınmış bir şekilde kaynağından araştırılması ve anlaşılması halinde bir sorun gibi gösterilen bu inancın aslında toplumumuzun vazgeçemeyeceği dinamiklerinden biri olduğu görülecektir. Bu kültürü anlamak birlik ve beraberlik ruhunu güçlendirecek, kendimize duyduğumuz saygı ve özgüveni artıracaktır.
Alevi Bektaşi Kültür Enstitüsü Bilim Kurulu
Alevi nedir-Alevilik nedir?
Alevilik Nedir?
Hz Muhammed’in ölümünden hemen sonra, Arap aristokrasisini oluşturan Kureyş kabilesi ve ticareti elinde bulunduran Emevi’lerin yoksul Araplara ve sonradan Müslüman olduğu için, Mevali olarak adlandırılan diğer Müslümanlara karşı, adeta köle muamelesi yapmaları, İslam’da ki büyük ayrışmayı tetikleyen en önemli unsur olmuştur. Bu ayrışmayla beraber, iktidarı ele geçirenlerin Peygamberin torunlarına karşı giriştikleri, akıl almaz zulüm ve cinayetler, Arap ordularının, bir zamanlar yangın ve yıkımlarla Müslümanlığa zorladıkları, Arap olmayan ulusların hafızalarında büyük yaralar açmıştır. Yarattıkları vahşet nedeniyle, zaten nefretle anılan Emevi’ler; İslam’ın ilk zamanlarındaki, eşitlikçi ideolojiden tamamen uzaklaştıkları için, Arap olmayan Müslüman topluluklarda değişik arayışlar ortaya çıkmıştır. Anadolu Aleviliği tam da bu süreçte, kısa bir süre Hilafeti elinde bulunduran Peygamberin amcası oğlu ve ilk Müslümanlardan olan, Hz Ali’nin kimliğiyle bütünleşmiş ve büyük bir coşkuyla kendini ifade etmeye başlamıştır.
Hz Muhammed’in, konuşan Kuran olarak nitelediği Hz Ali, olağanüstü dürüstlüğü ve adaletten asla ayrılmayan, adil tutumuyla, Arap aristokrasisinin ayrıcalıklı konumunu reddederek, yoksullardan yana tavır koymuş ve bu tavrı sonucu da öldürülmüştür. Hz Ali’nin ölümünden sonra oğulları, Hasan ve Hüseyin’den; Hasan’ın zehirlenerek, Hüseyin’in ise tamamı peygamber soyundan olan, yakınlarıyla beraber Kerbela’da katledilmesinden sonra, onlara büyük bir gönül bağıyla bağlı olan Aleviler. Biz onları katledenlerin tuttuğu yolu da gittikleri Camii yi de reddediyoruz diyerek, kendi inançlarını yaymaya başlamışlardır.
Bunun sonucudur ki Arap, Selçuklu ve Osmanlı egemenlerince Rafızi (din dışı ve din kurallarını hiçe sayan), Mülhid (Allah’ı inkar eden) ve Münafık (Ahrete inanmayan) diye nitelendirilmişlerdir.
Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yaşayan Aleviler; Işık taifesi, Kızılbaş, Türkmen, Yörük, Sıraç, Abdal, Çepni, Tahtacı, ve Bektaşi adıyla da anılmışlardır. Anadolu Alevileri, Şeriatçı Sünni anlayışın bir hakaret tanımlaması gibi kullandığı Kızılbaş terimini, her zaman gururla savunmuşlardır. Büyük Alevi Ozanı Şah Hatayi bu durumu şöyle ifade etmiştir. ’Yüreği dağ olmayınca, bağru kanlu la’l tek, heç kimin haddi yoktur kim Kızılbaş olmaya’ Bu dizeler günümüz Türkçesiyle ’Bağrı kana bulanmış lal gibi, kızgın demirle yüreği dağlanmadan, Kızılbaş olmak, hiç kimsenin haddi değildir’ anlamındadır.
Peki; şeriatçı Sünnileri ve zulüm üreten egemenleri, yüzyıllar boyunca bu denli korkuya salan Alevilik nedir ve neden Arap, Selçuklu ve Osmanlı saltanat düzeninde, en büyük tehlike olarak bilinmiştir? Nedeni gayet açıktır, çünkü Anadolu Aleviliği, zulme sürekli başkaldıran bir tepki yumağıdır. Daima iyi ve güzeli arayan insani bir muhalefettir. Yeri geldiğinde münkür’e kılıç çalıp mazlumun hakkını alan Ali’dir. Yeri geldiğinde mazlumların şahı İmam Hüseyin’dir. Dünyayı kardeşçe yaşamak gerekir diyen Baba İlyas ile Baba İshak’tır. Bilimle yol ışıtan Hacı Bektaşı Veli’dir. En-el Hak dediği için, çarmıhlara gerilerek yakılan, külleri Dicle’ye saçılan Hallac-ı Mansur’dur. Derisi yüzülen Can Nesimi’dir. Abdal Musa’dır, Bu dergâhın eşiğinden tek bir eğri odun giremez diyen Yunus’tur. Emevi yezit zulmünü yer ile yeksan eden Eba Müslüm Horasani dir. Bedreddin ve Pir Sultan Abdaldır. Hâsılı kelam, Alevilik İnsandır. O Zahir’in şekli ibadetini, cennet cehennem korkusunu bir tarafa bırakıp, insanın özünde ki Tanrıyı arar. Onun yolu karanlığın yolu değil bilimin ışığıdır. Hacı Bektaşı Veli o yolu şöyle anlatır.
İlim irfan mürşittir, karanlıkları kovar
İnsanları karanlık, gaflet bunaltıp boğar
İnanç akılla olur, akıl başta sultandır
İlimle gidilmeyen, yolun sonu karanlıktır
İşte Alevilik böyle bir yaşam biçimidir. Öteki dünyayı değil, bu dünyayı, efsaneyi değil gerçeği esas alırken hurafeyi değil, insanı arar. Onun inancının merkezinde doğadaki bütün canlılar vardır, onun semahında evrenin varoluşu ve büyük patlama vardır.
Alevilik; ne Sünni inancının, ne de Şiiliğin tapınç kültüyle algılar İslamiyeti. Onun inancında, Kırklar meclisine, ben peygamberim diye gelen, Muhammed’in dahi bir yeri yoktur. Ona; bizim peygambere ihtiyacımız yoktur, sen ihtiyacı olana git derler. Ne zaman ki ben yoksul Muhammed’im sözünü söyler, o zaman açarlar gönül kapılarını Muhammed’e.
Alevilik En-el Hak sırrına vakıf olmak, ermektir, bilmektir. Şeriatı, tarikatı, geçip gitmektir. Aleviliğin arayışında, ancak ve ancak, hakikat ve marifet vardır.
Günümüzde Aleviliği çarpıtmak isteyen, Sünni kafalı yobazlar şunu iyi bilmelidir ki Aleviliğin sünneti, şeriatı yoktur ve de olmayacaktır.
Alevilikte Eline, Beline, Diline üçlemesiyle belirlenen öğreti, insan olmayı öğütleyen en temel kuraldır. Camide, Kilisede, Havrada dua etmek ne ise, ’Benim Kâbem insandır’ demek odur. Ki bu ilke, sadece beş vakit namazda değil. Her yerde, her zaman, yirmi dört saat geçerlidir. Bu inanç, yüz bin gönül yıkıp, Kâbe dönerek, Tanrıdan af ummak değildir. Bu yol sahte değil, özdür. Öz Semah’tır, Telli Kuran’dır, Söz’dür. Özün farkında olan, gerçeğin demi için yaşar hayatı.
Alevilikte ulu olan, yoldur ve menzili güzel kılan, insanın kardeşliğidir. Bu dünyayı, Kayğusuz Abdal’ın dile döktüğü gibi algılar Alevilik;
Dervişlik hırkada, tacda değildir.
Hararet nardadır, sacda değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir.
Alevilik bir insanlık mirasıdır. Bu soylu inanç, kadim dünyadan günümüze gelmiş en değerli armağandır. Aleviler, bu dünyanın göreceği en güzel rüyanın öncülleridir. Onlar Haktan gelen Nida’yı günümüze taşımak için nice zulümlere, nice katliamlara, sabırla katlandılar ve bu büyülü dünyayı savunmaktan asla vazgeçmediler. ’ Demirin üstünde Karınca izi, karanlık gecede görenler gelsin’ diyerek bize birçok ipuçları verdiler. Aleviliğin varoluş sebebi, Yaradılışa, evrime, evrene ve insanın halk edilişine ait olan gerçeğin ta kendisidir. Alevi ibadetinin temel taşı Ayin-i Cem’dir. Ayin-i Cem, evreni doğuran büyük mucizenin, bütün evrelerinin Semah, Müzik ve Şiir’le anlatımıdır.
Alevilik bir gerçeklere tapınma ve kendini gerçek için feda etme inancıdır. Bu yüzden ölümü korkuyla değil, saygıyla karşılar ve ölümden Hakka yürümek olarak söz eder.
Alevilik insan emeğinin kutsallığını savunurken, onun ürettiği nimetin kardeşçe paylaşımını arzular. Şii ve Sünni yobazlığının, kadını neredeyse şeytan olarak gören, akıl dışı hurafelerine karşı, hem Ayin-i Cem’de, hem de toplumsal yaşamda, kadının eşitliğini en doğal hak olarak bilir ve yaşar.
Yazılı tarihi ve yarattığı güzellikler, akıl dışı Şii ve Sünni yobazlarca yok edilen, bu kadim inanç, kendisini kuşaktan kuşağa aktarmanın sözlü yolunu bularak, deyişlere gizlediği sırlarla, günümüze kadar kendini koruyabilmiş ve ışık saçmaya devam etmiştir. Ne mutlu bize ki bu güzel inancın çocuklarıyız. Uğruna can verdiğimiz, Dar’a çekildiğimiz, yakıldığımız gerçekler, bizi bu demden, bu cemden, bu yoldan mahrum etmesin.
Gerçeklerin demine Hüü! Hüü Erenler, Meydan-ı Aşk olsun!
Kaynakça:
1. Vechi Timuroğlu  İnançları uğruna öldürülenler.
2. Aleviliğin Gizli Tarihi  Erdoğan Çınar.
3. Geçmiş ve Gelecek Gözüyle Alevilik  Rıza Algül.
4. Anadolunun Gizli Kültürü Alevilik  Nejat Birdoğan.
Yazan: Zeynel Can
Hz Muhammed’in ölümünden hemen sonra, Arap aristokrasisini oluşturan Kureyş kabilesi ve ticareti elinde bulunduran Emevi’lerin yoksul Araplara ve sonradan Müslüman olduğu için, Mevali olarak adlandırılan diğer Müslümanlara karşı, adeta köle muamelesi yapmaları, İslam’da ki büyük ayrışmayı tetikleyen en önemli unsur olmuştur. Bu ayrışmayla beraber, iktidarı ele geçirenlerin Peygamberin torunlarına karşı giriştikleri, akıl almaz zulüm ve cinayetler, Arap ordularının, bir zamanlar yangın ve yıkımlarla Müslümanlığa zorladıkları, Arap olmayan ulusların hafızalarında büyük yaralar açmıştır. Yarattıkları vahşet nedeniyle, zaten nefretle anılan Emevi’ler; İslam’ın ilk zamanlarındaki, eşitlikçi ideolojiden tamamen uzaklaştıkları için, Arap olmayan Müslüman topluluklarda değişik arayışlar ortaya çıkmıştır. Anadolu Aleviliği tam da bu süreçte, kısa bir süre Hilafeti elinde bulunduran Peygamberin amcası oğlu ve ilk Müslümanlardan olan, Hz Ali’nin kimliğiyle bütünleşmiş ve büyük bir coşkuyla kendini ifade etmeye başlamıştır.
Hz Muhammed’in, konuşan Kuran olarak nitelediği Hz Ali, olağanüstü dürüstlüğü ve adaletten asla ayrılmayan, adil tutumuyla, Arap aristokrasisinin ayrıcalıklı konumunu reddederek, yoksullardan yana tavır koymuş ve bu tavrı sonucu da öldürülmüştür. Hz Ali’nin ölümünden sonra oğulları, Hasan ve Hüseyin’den; Hasan’ın zehirlenerek, Hüseyin’in ise tamamı peygamber soyundan olan, yakınlarıyla beraber Kerbela’da katledilmesinden sonra, onlara büyük bir gönül bağıyla bağlı olan Aleviler. Biz onları katledenlerin tuttuğu yolu da gittikleri Camii yi de reddediyoruz diyerek, kendi inançlarını yaymaya başlamışlardır.
Bunun sonucudur ki Arap, Selçuklu ve Osmanlı egemenlerince Rafızi (din dışı ve din kurallarını hiçe sayan), Mülhid (Allah’ı inkar eden) ve Münafık (Ahrete inanmayan) diye nitelendirilmişlerdir.
Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yaşayan Aleviler; Işık taifesi, Kızılbaş, Türkmen, Yörük, Sıraç, Abdal, Çepni, Tahtacı, ve Bektaşi adıyla da anılmışlardır. Anadolu Alevileri, Şeriatçı Sünni anlayışın bir hakaret tanımlaması gibi kullandığı Kızılbaş terimini, her zaman gururla savunmuşlardır. Büyük Alevi Ozanı Şah Hatayi bu durumu şöyle ifade etmiştir. ’Yüreği dağ olmayınca, bağru kanlu la’l tek, heç kimin haddi yoktur kim Kızılbaş olmaya’ Bu dizeler günümüz Türkçesiyle ’Bağrı kana bulanmış lal gibi, kızgın demirle yüreği dağlanmadan, Kızılbaş olmak, hiç kimsenin haddi değildir’ anlamındadır.
Peki; şeriatçı Sünnileri ve zulüm üreten egemenleri, yüzyıllar boyunca bu denli korkuya salan Alevilik nedir ve neden Arap, Selçuklu ve Osmanlı saltanat düzeninde, en büyük tehlike olarak bilinmiştir? Nedeni gayet açıktır, çünkü Anadolu Aleviliği, zulme sürekli başkaldıran bir tepki yumağıdır. Daima iyi ve güzeli arayan insani bir muhalefettir. Yeri geldiğinde münkür’e kılıç çalıp mazlumun hakkını alan Ali’dir. Yeri geldiğinde mazlumların şahı İmam Hüseyin’dir. Dünyayı kardeşçe yaşamak gerekir diyen Baba İlyas ile Baba İshak’tır. Bilimle yol ışıtan Hacı Bektaşı Veli’dir. En-el Hak dediği için, çarmıhlara gerilerek yakılan, külleri Dicle’ye saçılan Hallac-ı Mansur’dur. Derisi yüzülen Can Nesimi’dir. Abdal Musa’dır, Bu dergâhın eşiğinden tek bir eğri odun giremez diyen Yunus’tur. Emevi yezit zulmünü yer ile yeksan eden Eba Müslüm Horasani dir. Bedreddin ve Pir Sultan Abdaldır. Hâsılı kelam, Alevilik İnsandır. O Zahir’in şekli ibadetini, cennet cehennem korkusunu bir tarafa bırakıp, insanın özünde ki Tanrıyı arar. Onun yolu karanlığın yolu değil bilimin ışığıdır. Hacı Bektaşı Veli o yolu şöyle anlatır.
İlim irfan mürşittir, karanlıkları kovar
İnsanları karanlık, gaflet bunaltıp boğar
İnanç akılla olur, akıl başta sultandır
İlimle gidilmeyen, yolun sonu karanlıktır
İşte Alevilik böyle bir yaşam biçimidir. Öteki dünyayı değil, bu dünyayı, efsaneyi değil gerçeği esas alırken hurafeyi değil, insanı arar. Onun inancının merkezinde doğadaki bütün canlılar vardır, onun semahında evrenin varoluşu ve büyük patlama vardır.
Alevilik; ne Sünni inancının, ne de Şiiliğin tapınç kültüyle algılar İslamiyeti. Onun inancında, Kırklar meclisine, ben peygamberim diye gelen, Muhammed’in dahi bir yeri yoktur. Ona; bizim peygambere ihtiyacımız yoktur, sen ihtiyacı olana git derler. Ne zaman ki ben yoksul Muhammed’im sözünü söyler, o zaman açarlar gönül kapılarını Muhammed’e.
Alevilik En-el Hak sırrına vakıf olmak, ermektir, bilmektir. Şeriatı, tarikatı, geçip gitmektir. Aleviliğin arayışında, ancak ve ancak, hakikat ve marifet vardır.
Günümüzde Aleviliği çarpıtmak isteyen, Sünni kafalı yobazlar şunu iyi bilmelidir ki Aleviliğin sünneti, şeriatı yoktur ve de olmayacaktır.
Alevilikte Eline, Beline, Diline üçlemesiyle belirlenen öğreti, insan olmayı öğütleyen en temel kuraldır. Camide, Kilisede, Havrada dua etmek ne ise, ’Benim Kâbem insandır’ demek odur. Ki bu ilke, sadece beş vakit namazda değil. Her yerde, her zaman, yirmi dört saat geçerlidir. Bu inanç, yüz bin gönül yıkıp, Kâbe dönerek, Tanrıdan af ummak değildir. Bu yol sahte değil, özdür. Öz Semah’tır, Telli Kuran’dır, Söz’dür. Özün farkında olan, gerçeğin demi için yaşar hayatı.
Alevilikte ulu olan, yoldur ve menzili güzel kılan, insanın kardeşliğidir. Bu dünyayı, Kayğusuz Abdal’ın dile döktüğü gibi algılar Alevilik;
Dervişlik hırkada, tacda değildir.
Hararet nardadır, sacda değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir.
Alevilik bir insanlık mirasıdır. Bu soylu inanç, kadim dünyadan günümüze gelmiş en değerli armağandır. Aleviler, bu dünyanın göreceği en güzel rüyanın öncülleridir. Onlar Haktan gelen Nida’yı günümüze taşımak için nice zulümlere, nice katliamlara, sabırla katlandılar ve bu büyülü dünyayı savunmaktan asla vazgeçmediler. ’ Demirin üstünde Karınca izi, karanlık gecede görenler gelsin’ diyerek bize birçok ipuçları verdiler. Aleviliğin varoluş sebebi, Yaradılışa, evrime, evrene ve insanın halk edilişine ait olan gerçeğin ta kendisidir. Alevi ibadetinin temel taşı Ayin-i Cem’dir. Ayin-i Cem, evreni doğuran büyük mucizenin, bütün evrelerinin Semah, Müzik ve Şiir’le anlatımıdır.
Alevilik bir gerçeklere tapınma ve kendini gerçek için feda etme inancıdır. Bu yüzden ölümü korkuyla değil, saygıyla karşılar ve ölümden Hakka yürümek olarak söz eder.
Alevilik insan emeğinin kutsallığını savunurken, onun ürettiği nimetin kardeşçe paylaşımını arzular. Şii ve Sünni yobazlığının, kadını neredeyse şeytan olarak gören, akıl dışı hurafelerine karşı, hem Ayin-i Cem’de, hem de toplumsal yaşamda, kadının eşitliğini en doğal hak olarak bilir ve yaşar.
Yazılı tarihi ve yarattığı güzellikler, akıl dışı Şii ve Sünni yobazlarca yok edilen, bu kadim inanç, kendisini kuşaktan kuşağa aktarmanın sözlü yolunu bularak, deyişlere gizlediği sırlarla, günümüze kadar kendini koruyabilmiş ve ışık saçmaya devam etmiştir. Ne mutlu bize ki bu güzel inancın çocuklarıyız. Uğruna can verdiğimiz, Dar’a çekildiğimiz, yakıldığımız gerçekler, bizi bu demden, bu cemden, bu yoldan mahrum etmesin.
Gerçeklerin demine Hüü! Hüü Erenler, Meydan-ı Aşk olsun!
Kaynakça:
1. Vechi Timuroğlu  İnançları uğruna öldürülenler.
2. Aleviliğin Gizli Tarihi  Erdoğan Çınar.
3. Geçmiş ve Gelecek Gözüyle Alevilik  Rıza Algül.
4. Anadolunun Gizli Kültürü Alevilik  Nejat Birdoğan.
Yazan: Zeynel Can
Alevi nedir-Alevilik nedir?
Alevilik nedir ne değildir?
Alevilik nedir? Bir din, bir mezhep midir? Bir taikat, yoksa bir cemaat midir? Ya da İslam'ın farklı bir yorumu mudur?
Başlarken
Son günlerde, gündemimizi meşgul eden konulardan biri de, AKP'nin "Alevi Açılım Programı"dır. Ayrıntılarını tam olarak bilmememize rağmen, bu program gündeme geldiğinde, Aleviler'de görünür bir hareketlenme başladı.
Öncelikle AKP karşıtı olan gruplar ve kesimlece, bunun AKP'nin bir seçim yatırımı olduğu söylendi ve bu karşıtlığı toplantılar, yürüyüşler ve mitinglerle eyleme dönüştürdüler.
Bu açılım programı kosunda ortaya atılan görüşlerden biri de, yıllardır CHP'ye oy veren Alevilerin sorunlarına CHP tarafından çözüm getirilememesi ve bu işi AKP'nin, bir seçim yatırımı olsada, çözüme kalkışmasaydı.
Bu konudaki bir diğer öne çıkan görüş de, gündeme getirilen "Açılım Programı"nın Alevilerin isteklerini tam olarak karşılayamayacağı idi. Özellikle de "cemevleri"(cem evleri) konusu bir hayli sorun yaratacağa benzemektedir.
Ara Not-1: Türkçe sözlüklerde ve yazım kılavuzunda, "cem etmek" sözcüğünün dışında, "cemevi" ya da "cem evi" sözcüklerini bulamadım. Bundan, Türkçe Sözlüklerin yazımına da biraz siyaset karışmış diyebilir miyiz acaba?
Yukarıda özetlemeye çalıştığım duyumlar, işin siyasi yanını ilgilendirir. Benim bu bloğu yazmaktaki amacım, "Aleviliğin ne olup olmadığı" konusunda ortaya atılan farklı görüşleri blog arkadaşlarıma aktarmak ve konu hakkında bilgisi olanlara da bir hatırlatma yapmaktır.
Bu bloğumun, bir iki görüşümün kısaca belirtilmesi dışında, genelde siyasi bir yanı yoktur ve tamamen bir tespittir. Bunun için kullandığım kaynaklardaki konuyla ilgili kişilerin görüş ve düşünce farklılıkları da onları bağlar.
Alevilik, bir mezhep, bir tarikat yoksa bir cemaat midir?
Bu soruya gerçekçi bir yanıt verebilmek için, önce Alevilik için yakıştırılan, "mezhep, tarikat, cemaat" gibi sosyal ya da dinsel nitelikli sözcüklerin anlamına bir bakmak gerekir diye düşünüyorum. Tanımlamaları, Türk Dil Kurumu'nun" bir yayını olan Türkçe Sözlük'ten yapacağım.
* Mezhep : Bir dinin görüş ve anlayış ayrılıkları sebebiyle ortaya çıkan kollarından her biri.
* Tarikat : Aynı dinin içinde, tasavvufa dayanan ve bazı ilkelerle birbirinden ayrılan, Tanrı'ya ulaşma arzusuyla tutulan yollardan her biri.
* Cemaat : Bir dinden veya bir soydan olanların topluluğu
* Cemiyet : Dernek, topluluk, toplum
* Dernek : Belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek için kurulan yasal topluluk, cemiyet.
* Topluluk : Nitelikleri bakımından bir bütün oluşturan kimselerin hepsi, toplum, camia, cemiyet
Sözlükte, bu sözcüklerin başka anlamları da vardır ama ben yalnızca konumuz ile ilgili olan anlamları aldım. Okuyucularım, bu tanımlardan birini kabul edebilir ya da kendi bilgi ve düşüncelerine göre farklı bir nitelemede bulunabilirler. Ancak, yukarıdaki sözcüklerin hepsi, zaman zaman çeşitli Alevi kuruluşlarını ya da Aleviliği ifade ederken kullanılmaktadır.
Aleviliğin kısa bir geçmişi
İslam dünyasından sıyrılarak Anadolu'ya gelen Türkler, Müslüman olmalarına rağmen Anadolu'da İslam'dan farklı bir yaşam tarzı sürdürmüşlerdir. Anadolu'daki Türk-İslam toplumu, Arap dünyası ile hemen hemen hiç bağlantı kurmaksızın gelişmiştir. Türkler için Müslümanlık, henüz büyük bir önem taşımıyordu. Onların Müslümanlığı yeni, ilkel, camileri, bilginleri ve Arapçası olmayan bir Müslümanlıktı.(1)
Bu nedenle, Türklerin Anadolu'ya gelişleri ile bu yeni yurtlarında, İslamiyet'in inanç kısmı dışında, güncel hayata uygulanan değer yargılarının değişik bir içerik ve nitelik kazandığı görülmüştür.
Kazanılan bu içerik ve nitelikler, Anadolu eski kültürleri ile birleşince ortaya çıkan sentez, İslamiyet'i, öteki İslam ülkelerindeki İslami değer ve uygulamalarından ayıran özellikler içeren, "Babailik, Mevlevilik, Bektaşilik..." gibi tarikatların doğmasına yol açmıştır.(2)
Bu tarikatlardan, " Anadolu'da Türkmenler arasında ortaya çıkan, başta dil olmak üzere müzik, raks ve resim konusunda daraltılmış olan çemberi kırarak Türkçe'nin yaşatılmasında çok büyük roller oynamış ve belirli bir gelenek ile sanat etkinliği yaratmış bir "tarikat" olarak tanımı yapılan "Bektaşilik", Alevi grupları içinde sayılmıştır.(3)
Alevilik hakkındaki farklı görüşler
* Alevi ayinlerinde kullanılan dilin Türkçe, "semah"ın tamamen Türk kökenli olduğunu söyleyenler, ciddi bir araştırma yapıldığında Aleviliğin, İslamiyet öncesindeki Türk sosyal ve kültürel hayatının bir uzantısı olduğunun belgelenerek kabul edileceğini savunurlar.(4)
* Prof. İzzettin Doğan da, Aleviliğin, Orta Asya Türk geleneklerinin İslam'a monte edilmiş şekli olduğunu ileri sürerek, Aleviliği "Türk Müslümanlığı" olarak tanımlar.(5)
* Abdülbaki Gölpınarlı, Aleviliğin bir tarikat olmadığı düşüncesinde olduğunu belirtir.(6)
* Zaman Gazetesi ise, Aleviliğin "Ehl-i sünnet dışı sapık bir mezhep" olarak görülmesi gerektiğini belirtmiştir.(7)
Ara Not-2 : Bloğumun başında, her ne kadar bu bloğun yalnızca bir tespit olduğunu, yorumsuz olacağını belirtmeme rağmen, (7) numaralı dipnotta belirilen ve maksadını aşmış görüşe katılmadığımı söylemek zorundayım. Sapkınlığa varan aşırılıklar her toplumda ve topluluklarda görülebilir; bunun genelleştirilmesi doğru değildir.
* Medyadan edindiğim bilgilere göre de, bazı Alevi kuruluşları Aleviliğin bir "cemaat" olmadığı görüşünü savunmaktadırlar.
Sonuç : Alevi düşüncesi ve inancı, ister bir "mezhep", ister bir "tarikat" ve istenirse bir "cemaat" olarak kabul edilsin, yukarıda da vurguladığım gibi Alevilik, Orta Asya Türk gelenekleri ile İslam'ın birleşmesinden doğan bir sentez; yani İslam'ın farklı bir yorumudur.
Bloğumun başında, konunun siyasi yanına değinmeyeceğimi söylemiştim ama, bu konudaki düşüncemi ifade etmekten kendimi alamayacağım. Bu konu, yani AKP'nin "Alevi Açılım Programı" aklıselim ile ele alınmazsa, korkarım, Anayasa'da güvence altına almış olan Devrim Yasaları'ndan "...Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Ünvanların Men ve İlgasına Dair Kanun"un zorlanmasına ya da en azından zedelenmesine yol açabilir.
cdenizkent
_________________ :
(1) Claude Cahen, Osmanlı'dan Önce Anadolu'da Türkler, 1971, ss.91-99
(2) Ahmet Güner, Tarikatlar Ansiklopedisi, Milliyet Yayınları, 1991
(3) Ahmet Güner, A.g.y.
(4) Muharren Ergin, Orhun Abideleri, 1970, ss.29-30
(5) "Kırmızı Koltuk" Programı, Star Televizyonu, 1 Ararlık 1991.
(6) Muharrem Ergin. A.g.y., s.26
(7) Milliyet Gazetesi, 2 Temmuz 1992, s.4
Alevilik nedir? Bir din, bir mezhep midir? Bir taikat, yoksa bir cemaat midir? Ya da İslam'ın farklı bir yorumu mudur?
Başlarken
Son günlerde, gündemimizi meşgul eden konulardan biri de, AKP'nin "Alevi Açılım Programı"dır. Ayrıntılarını tam olarak bilmememize rağmen, bu program gündeme geldiğinde, Aleviler'de görünür bir hareketlenme başladı.
Öncelikle AKP karşıtı olan gruplar ve kesimlece, bunun AKP'nin bir seçim yatırımı olduğu söylendi ve bu karşıtlığı toplantılar, yürüyüşler ve mitinglerle eyleme dönüştürdüler.
Bu açılım programı kosunda ortaya atılan görüşlerden biri de, yıllardır CHP'ye oy veren Alevilerin sorunlarına CHP tarafından çözüm getirilememesi ve bu işi AKP'nin, bir seçim yatırımı olsada, çözüme kalkışmasaydı.
Bu konudaki bir diğer öne çıkan görüş de, gündeme getirilen "Açılım Programı"nın Alevilerin isteklerini tam olarak karşılayamayacağı idi. Özellikle de "cemevleri"(cem evleri) konusu bir hayli sorun yaratacağa benzemektedir.
Ara Not-1: Türkçe sözlüklerde ve yazım kılavuzunda, "cem etmek" sözcüğünün dışında, "cemevi" ya da "cem evi" sözcüklerini bulamadım. Bundan, Türkçe Sözlüklerin yazımına da biraz siyaset karışmış diyebilir miyiz acaba?
Yukarıda özetlemeye çalıştığım duyumlar, işin siyasi yanını ilgilendirir. Benim bu bloğu yazmaktaki amacım, "Aleviliğin ne olup olmadığı" konusunda ortaya atılan farklı görüşleri blog arkadaşlarıma aktarmak ve konu hakkında bilgisi olanlara da bir hatırlatma yapmaktır.
Bu bloğumun, bir iki görüşümün kısaca belirtilmesi dışında, genelde siyasi bir yanı yoktur ve tamamen bir tespittir. Bunun için kullandığım kaynaklardaki konuyla ilgili kişilerin görüş ve düşünce farklılıkları da onları bağlar.
Alevilik, bir mezhep, bir tarikat yoksa bir cemaat midir?
Bu soruya gerçekçi bir yanıt verebilmek için, önce Alevilik için yakıştırılan, "mezhep, tarikat, cemaat" gibi sosyal ya da dinsel nitelikli sözcüklerin anlamına bir bakmak gerekir diye düşünüyorum. Tanımlamaları, Türk Dil Kurumu'nun" bir yayını olan Türkçe Sözlük'ten yapacağım.
* Mezhep : Bir dinin görüş ve anlayış ayrılıkları sebebiyle ortaya çıkan kollarından her biri.
* Tarikat : Aynı dinin içinde, tasavvufa dayanan ve bazı ilkelerle birbirinden ayrılan, Tanrı'ya ulaşma arzusuyla tutulan yollardan her biri.
* Cemaat : Bir dinden veya bir soydan olanların topluluğu
* Cemiyet : Dernek, topluluk, toplum
* Dernek : Belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek için kurulan yasal topluluk, cemiyet.
* Topluluk : Nitelikleri bakımından bir bütün oluşturan kimselerin hepsi, toplum, camia, cemiyet
Sözlükte, bu sözcüklerin başka anlamları da vardır ama ben yalnızca konumuz ile ilgili olan anlamları aldım. Okuyucularım, bu tanımlardan birini kabul edebilir ya da kendi bilgi ve düşüncelerine göre farklı bir nitelemede bulunabilirler. Ancak, yukarıdaki sözcüklerin hepsi, zaman zaman çeşitli Alevi kuruluşlarını ya da Aleviliği ifade ederken kullanılmaktadır.
Aleviliğin kısa bir geçmişi
İslam dünyasından sıyrılarak Anadolu'ya gelen Türkler, Müslüman olmalarına rağmen Anadolu'da İslam'dan farklı bir yaşam tarzı sürdürmüşlerdir. Anadolu'daki Türk-İslam toplumu, Arap dünyası ile hemen hemen hiç bağlantı kurmaksızın gelişmiştir. Türkler için Müslümanlık, henüz büyük bir önem taşımıyordu. Onların Müslümanlığı yeni, ilkel, camileri, bilginleri ve Arapçası olmayan bir Müslümanlıktı.(1)
Bu nedenle, Türklerin Anadolu'ya gelişleri ile bu yeni yurtlarında, İslamiyet'in inanç kısmı dışında, güncel hayata uygulanan değer yargılarının değişik bir içerik ve nitelik kazandığı görülmüştür.
Kazanılan bu içerik ve nitelikler, Anadolu eski kültürleri ile birleşince ortaya çıkan sentez, İslamiyet'i, öteki İslam ülkelerindeki İslami değer ve uygulamalarından ayıran özellikler içeren, "Babailik, Mevlevilik, Bektaşilik..." gibi tarikatların doğmasına yol açmıştır.(2)
Bu tarikatlardan, " Anadolu'da Türkmenler arasında ortaya çıkan, başta dil olmak üzere müzik, raks ve resim konusunda daraltılmış olan çemberi kırarak Türkçe'nin yaşatılmasında çok büyük roller oynamış ve belirli bir gelenek ile sanat etkinliği yaratmış bir "tarikat" olarak tanımı yapılan "Bektaşilik", Alevi grupları içinde sayılmıştır.(3)
Alevilik hakkındaki farklı görüşler
* Alevi ayinlerinde kullanılan dilin Türkçe, "semah"ın tamamen Türk kökenli olduğunu söyleyenler, ciddi bir araştırma yapıldığında Aleviliğin, İslamiyet öncesindeki Türk sosyal ve kültürel hayatının bir uzantısı olduğunun belgelenerek kabul edileceğini savunurlar.(4)
* Prof. İzzettin Doğan da, Aleviliğin, Orta Asya Türk geleneklerinin İslam'a monte edilmiş şekli olduğunu ileri sürerek, Aleviliği "Türk Müslümanlığı" olarak tanımlar.(5)
* Abdülbaki Gölpınarlı, Aleviliğin bir tarikat olmadığı düşüncesinde olduğunu belirtir.(6)
* Zaman Gazetesi ise, Aleviliğin "Ehl-i sünnet dışı sapık bir mezhep" olarak görülmesi gerektiğini belirtmiştir.(7)
Ara Not-2 : Bloğumun başında, her ne kadar bu bloğun yalnızca bir tespit olduğunu, yorumsuz olacağını belirtmeme rağmen, (7) numaralı dipnotta belirilen ve maksadını aşmış görüşe katılmadığımı söylemek zorundayım. Sapkınlığa varan aşırılıklar her toplumda ve topluluklarda görülebilir; bunun genelleştirilmesi doğru değildir.
* Medyadan edindiğim bilgilere göre de, bazı Alevi kuruluşları Aleviliğin bir "cemaat" olmadığı görüşünü savunmaktadırlar.
Sonuç : Alevi düşüncesi ve inancı, ister bir "mezhep", ister bir "tarikat" ve istenirse bir "cemaat" olarak kabul edilsin, yukarıda da vurguladığım gibi Alevilik, Orta Asya Türk gelenekleri ile İslam'ın birleşmesinden doğan bir sentez; yani İslam'ın farklı bir yorumudur.
Bloğumun başında, konunun siyasi yanına değinmeyeceğimi söylemiştim ama, bu konudaki düşüncemi ifade etmekten kendimi alamayacağım. Bu konu, yani AKP'nin "Alevi Açılım Programı" aklıselim ile ele alınmazsa, korkarım, Anayasa'da güvence altına almış olan Devrim Yasaları'ndan "...Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Ünvanların Men ve İlgasına Dair Kanun"un zorlanmasına ya da en azından zedelenmesine yol açabilir.
cdenizkent
_________________ :
(1) Claude Cahen, Osmanlı'dan Önce Anadolu'da Türkler, 1971, ss.91-99
(2) Ahmet Güner, Tarikatlar Ansiklopedisi, Milliyet Yayınları, 1991
(3) Ahmet Güner, A.g.y.
(4) Muharren Ergin, Orhun Abideleri, 1970, ss.29-30
(5) "Kırmızı Koltuk" Programı, Star Televizyonu, 1 Ararlık 1991.
(6) Muharrem Ergin. A.g.y., s.26
(7) Milliyet Gazetesi, 2 Temmuz 1992, s.4
Alevi nedir-Alevilik nedir?
Alevilik Nedir? Aleviler Müslüman mıdır?
Alevilik nedir, sorusuna bazı kimseler; “Alevilik bir din'dir. İslâmiyet'ten ayrı ve farklı bir din'dir”, derken, bazıları; “Alevilik Şiiliktir, Şianın Türk Milleti içindeki özel ismidir. Yani, Alevilik, bir İslâm mezhebidir” diyor. Halbuki, başka bazı kimseler; “Alevilik, ne o ne de diğeri değil, Ehl-i Sünnet vel Cemaat bir tarikattır” diyorlar.
Peki, bu görüşlerin hangisi doğru? Bize kalırsa, doğru olan, Alevilikin Ehl-i Sünnet bir tarikat olduğudur. Fakat biz gene de, bütün görüşleri teker teker ve kısa kısa gözden geçirelim. Gerçeği, bu yolla hem ortaya koymaya hem de ispatlamaya çalışalım.
Alevilik nedir, sualine; yazılı, sözlü ya da görüntülü basın- yayın kuruluşlarına çıkıp, “Aleviler müslüman değildir. Alevilik, biraz İslâm öncesi Türk Milli Dini'nden, biraz Şiadan ve biraz da kaynağı bilinemeyen şeylerden etkilenerek meydana gelmiş, apayrı bir inanç sistemidir, bir din'dir”, diyen ve kendilerini Alevi Dedesi(!) ya da Babası(!) olarak tanıtan, bazı kişiler var. Ama olsun... Onlar öyle diyor diye, hakikat değişmez! Alevilik ayrı bir din değildir. Aleviler de müslümandır! Hem de, en az Sünniler kadar!
Müslümanların yaşamadığı bir coğrafyada Alevilikten bahsetmek mümkün müdür? Kesinlikle, mümkün değildir! Peki, İslâmiyet'in olmadığı bir bölgede Aleviler var mıdır? Asla yoktur!
Öyleyse, sadece bu tesbitler bile, Alevilikin İslâmiyet ile ilgili bir şey olduğunu anlamak ve kabul etmek için yeter de artar bile! Alevilikin ayrı bir din olduğunu ileri sürenler, böyle bir tesbiti farketmediklerine göre, maksatları hayır değil, şerdir. Ulu ve yüce Allah herkesin gönlüne göre versin!
Ayrıca, hukukumuzda bir temel kaide var: “Aslı olmayanın fer'i olmaz.” Yani bir şeyin aslı olmaz ise, şubeleri de olmaz. Meselâ ağaç olmaz ise, dalları, yaprakları, meyvesi de olmaz.
Eğer, ulu ve yüce Allah, Peygamber olarak görevlendirip, O'na Kur'ân-ı Kerim'i göndermeseydi, Mekke'de kuru ekmek yiyen Amine'nin oğlu Muhammed Mustafa'yı kim tanırdı?
Peki, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed olmasa idi, O'nun ailesini, akrabalarını, çocuklarını, damadını kim, nereden, niye bilecekti? Hz. Ali'yi, Hz. Hasan'ı, Hz. Hüseyin'i kim, neden, niye tanıyacaktı?
Hz. Ali'ye, Hz. Hasan'a, Hz. Hüseyin'e ve Ehl-i Beyt'e verilmiş bütün üstün sıfatlar ile şeref ve izzet, İslâmiyet'ten ve Peygamber Efendimiz, Hz. Muhammed'den dolayı değil midir?
Fazla söze lüzum yok. İslâmiyet ve Muhammed Mustafa (s.a.v) olmadan, Alevilik olmaz. Olamaz! Madem mihver, merkez, esas ve asıl İslâmiyet'tir, Peygamber Efendimiz'dir. O halde, Alevilik ayrı bir din değildir! Ayrı bir din de olamaz!
Dünya'da, bazıları ya bilerek ve kasıtlı olarak, Türk Milleti içinde Fars (İran) emperyalizmine müsait bir zemin hazırlamak için, veya Türk Milleti'nin birlik, beraberlik ve bütünlüğünü bozmak için; bazıları da bilmeyerek ve hiçbir ardniyet taşımaksızın, sadece Alevilik'i, mezhepler tarihi içinde de, tarikatlar tarihi içinde de herhangi bir yerde bulamadıkları için; Şia'nın müteradifi veya Türk milletindeki özel adı gibi kullanıyorlar... Ancak bu da, katiyyen doğru değildir... Alevilik bir mezhep de değildir.
Çünkü, biraz aşağıda, teferruatlı olarak ortaya koyup ispat edeceğimiz gibi, Aleviler Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolundadır; itikatta Maturudi ve amelde, fıkıhta Hanefi'dirler.
Kesin olarak bilinmektedir ki, Alevilik (eşittir) Şiilik görüşü de yanlıştır... Çünkü, Alevilik Şiilik değildir... Bu durumu, Prof. Dr. Amiran Kurtkan BİLGİSEVEN, şöyle ifade ediyor: “Türkiye'de mevcut Alevilik akımını sonradan İran'da ortaya çıkan İmamiye Şia'sı ile bir tutmaya imkân yoktur.”... Alevilik Şiilik olmadığı gibi, Şia'ya mensup bir kol ya da Şii bir tarikat da değildir... Alevilik ile Şiilik başka başka şeylerdir... Şiilik (Ehl-i Şia), Ehl-i Bid'at mezheplerden bir mezhep iken, Alevilik Türklere has bir tasavvuf kolu, bir tarikattır... Bilindiği gibi mezhep başka, tarikat başka bir şeydir. Öyle iken, Alevilik (eşittir) Şiilik, görüşü nasıl doğru olabilir?
ALEVİLİK TARİKATTIR!
Evet, evet, Alevilik bir tarikattır. Adı da Bektaşiliktir! Tarikatın piri de Hünkâr Hacı Bektaşi Veli Hazretleri'dir. Ayin-i Cem denilen şey de, bu tarikatın zikir şekli ve ayinidir. Tıpkı, Mevlevi tekkesinin ayin ve zikir şeklinin Sema oluşu gibi... Ayin-i Cem'deki semah da benzer bir şeydir.
Tarikat denilince, hemen akla gelen ve iki de bir hücum edilen, Nakşibendiye Tarikatı ile bu Bektaşi Tarikatı, silsileleri incelenir ise, Hz. Ali'den gelen kol ve silsile olarak, Yusuf Hemedani Hazretlerine kadar aynilik gösterir. Sonra iki kola ayrılır.
Yusuf Hemedani'nin iki halifesi var: Biri Ahmet Yesevi Hazretleri, diğeri de Abdülhalik Gucduvani Hazretleri'dir. Bektaşilik Ahmet Yesevi'den, Nakşilik de Abdülhalik Gucduvani'den gelir. İkisi de aynı kökten gelmiş tarikatlardır. Birinin zikri cehri (açık), diğerinin zikri hafi (gizli)dir. Bütün fark bundan ibaret. Gerisi hep teferruat!
Bu durumu, merhum Prof. Dr. Erol GÜNGÖR, şöyle ortaya koyuyor: “Sünni müslümanlığın hâkim olduğu bölgelerde tarikatler sünni İslâm akidesine bağlıdır; bu akideye en aykırı görünen Bektşşilik bile şeriatı esas alır. Birçok tarikatlere alevi denmesi onların silsilelerinin Ali'ye dayanması yüzündendir, yoksa Sünniliğin karşısında bir yol tutturduklarını göstermez.”
Şurası, kat'i olarak bilinmelidir ki, Alevilik ayrı bir din değildir. Din olmadığı gibi, bir mezhep de değildir... Aleviler müslümandır! Ve, Aleviler, Ehl-i Sünnet vel Cemaat müslümandır!
Alevilik ayrı bir din değildir. Alevilik diye bir mezhep de yoktur. Alevilik, Ehl-i Sünnet vel Cemaat bir tarikattır, dedik... Dedik ama, tarikatlar tarihine bakanlar Alevilik diye bir tarikata rastlayamıyorlar... Tarikatlar tarihinde Alevilik diye bir tarikat yok... Bu nasıl oluyor? Bu işin aslı, esası nedir?
Bu haklı sualin cevabı, uzun bir hikaye. Sabrederseniz, arz edelim.
Osmanlı Hanedânı döneminde, devlet düzeni şeriat ile sağlandığı gibi, toplum ahlâkı ve disiplini de tarikat ile sağlanıyordu... Tarikat mensupları arasında yaşayan, “Pirsiz meslek haram” gibi sözler bugün bile bilinmektedir. Bu, Osmanlı devrinde çok daha etkili idi... O zamanlar, her mesleğin bağlı olduğu bir tarikat ve tekke vardı.
Türk Tarihi'nde, Osmanoğlu Orhan Gazi'ye kadar askerlik bir meslek değildi. Millet, bağında-bahçesinde, çiftliğinde, işinde gücünde çalışır, fakat, cenk davulu vurunca, kimi atlı kimi yaya, kılıcını alıp gelir. Muharebeye iştirak eder, ölürse şehit olur. Kalırsa gazi olup, tekrar evine-barkına, işine-gücüne dönerdi. Asker millet...
Orhan Gazi, işi ve mesleği askerlik olan bir ordu kurmak ister. Yeniçeri Ocağı'nı kurar. Bir grup Yeniçeri'yi de, hayır duasını almak üzere Hacı Bektaşi Veli'ye gönderir. Hazreti Hünkâr bu davranışı pek beğenir ve elini gelen askerlerden birinin başına koyarak dua eder. Böylelikle, yeni kurulan askerlik mesleği de, Pir Hacı Bektaş Veli'ye bağlanmış olur. Zaten o dönemde iki tarikat meşhurdur: Biri Mevlevilik, diğeri de Bektaşilik... Bektaşilik; avamın, halk tabakalarının tarikatı, Mevlevilik ise; havasın, okumuş-yazmış insanlar ile saray halkının tarikatıdır.
Yeniçeri Ocağı büyük hizmetlerde bulunur. Ama, her şey gibi, O'da ömrünü tamamlar... Şöyle olmuş, böyle olmuş, hepsi bahâne; Yeniçeri Ocağı ömrünü tamamlar... 1826 yılında, topa tutularak ortadan kaldırılır. Sadece, çeşitli sebeplerle Kışla dışında bulunan, Yeniçeri'ler kurtulur, diğerlerinin hepsi top mermileri ile can verir. Tarihçiler de, nedense, bu olaya sanki alay eder gibi, Vaka-i Hayriye derler.
Kıyım'dan kurtulan Yeniçeri'ler, mensubu oldukları, Bektaşi tekke ve dergâhlarına sığınır, Yeniçeri libâsını çıkarıp, Bektaşi dervişi kıyafetine bürünürler. Başlarlar, sağda-solda konuşmaya: “Padişahın yaptığı iş doğru mu? Osmanlı'nın hiç mi düşmanı yoktu? Moskofun önüne sürseydi de, bari, adamlar şehit olsaydılar” demeye.
Bektaşi tarikatı halk arasında çok yaygın ve itibarlı bulunduğu için, söylenen bu sözler, halk üzerinde müthiş tesirli olur. Halk ile devletin arasının açılması tehlikesi zuhur eder. II. Mahmut çaresiz kalır; Şeyhülislâm'dan fetva alır ve 11 Ocak 1827 tarihli bir fermanla, Bektaşi tarikatını yasaklar. Hacı Bektaşi Veli'ye duyulan saygıdan ötürü, Hacı Bektaş'taki Pir Postu hariç, bütün Bektaşi tekke ve dergâhları kapatılır. Vakıf mallarına el konulur. Muhakemeler yapılır. Bir takım Dede veya Babalar asılır, bir kısmı da, Çorum, Tokat, Sivas, Yozgat, Malatya, Erzincan ve Elazığ'a sürgün edilirler.
Fakat Bektaşiler, haklı olarak, her şeye rağmen tarikat'ı yaşatma mücadelesine girişirler. Bektaşilik yasak olduğuna göre, ne yapacaklar? İsim değiştirirler! Biz Bektaşiyiz demezler de, “biz Aleviyiz” demeye başlarlar! Alevilik ismi altında, faaliyetlerine gizli gizli devam ederler. Dikkat edin, 1827 yılına kadar olan hiçbir Osmanlı kaydında Alevilikten bahsedilmez iken, 1827'den sonra da, Bektaşilik'ten hiç söz edilmez. Ta ki, Sultan Abdülaziz bir ferman neşrederek, Bektaşi tekkesi'nin yeniden kurulmasına izin verinceye kadar.
İşte bu suretle, yasak dönemine kadar kullanılan Bektaşi kelimesi yerine, 1827'den sonra, aynı şeyi ifade etmek üzere, yasaklanmamış olan Alevi deyimi kullanılmaya başlanmıştır. Bu sebeple de, 1827 yılına kadar olan devlet arşiv belgeleri ile Baba ve Dedelerin ellerinde bulunan ferman, berat, icazet ve benzeri hiçbir belgede Alevi tabiri yoktur. Bu belgeler ve resmi yazışmalarda hep Bektaşi terimi kullanılmıştır. Bu bakımdan, 172 yıldır kullanılan Alevi kavramı, Bektaşi manâsına kullanılmaktadır. Alevilik eşittir, Bektaşilik'tir. “Legal iken Bektaşilik, illegal iken Alevilik.”
ALEVİLİK EHL-İ SÜNNET BİR TARİKATTIR!
O halde: Alevilik = Bektaşilik demek olduğuna göre, Alevilik'in hak mı yoksa bâtıl mı, Ehl-i Sünnet mi yoksa Ehl-i Bid’at mı olduğunu anlayabilmek için, bizim yapmamız gereken şey; Bektaşilik'in hak mı yoksa bâtıl mı, Ehl-i Sünnet mi yoksa Ehl-i Bid’at mı olduğunu araştırmaktır. Çünkü, böylelikle, eğer incelememiz sonunda, Bektaşilik'in hak ve Ehl-i Sünnet olduğu neticesine ulaşır isek, o zaman Alevilikin de hak ve Ehl-i Sünnet olduğu sonucuna da -kendiliğinden- ulaşmış oluruz.
Esasen, Bektaşilik'in hak ve Ehl-i Sünnet olduğu noktasında insaf ve ilim sahibi hiç kimsenin zerre kadar bile bir şüphesi yok... Bütün ilim erbâbı Bektaşilik'in hak ve Ehl-i Sünnet bir tarikat olduğunda hemfikirdir. Ama biz gene de, araştırmamızı yapalım.
Bektaşilik'in Pir'i, HACI BEKTAŞi VELÃ'nin, bugün, elimizde MAKALAT ve ŞERH-İ BESMELE isimli iki eseri bulunmaktadır. Bu eserleri inceleyen bütün uzmanlar, meselâ Prof. Dr. Esat COŞAN ile Dr. Abdülkadir SEZGİN; “Bektaşilik itikat bakımından MATURUDÃ mezhebine, ameli-fıkhi bakımdan ise, HANEFÃ mezhebine mensuptur” demektedirler. Öyle ise, Bektaşilik ve dolayısı ile Alevilik de Ehl-i Sünnet vel Cemaat, yani, hak bir tarikattır. Bu, Bektaşilik'in teori'si bakımından böyle.
Böyle olması da gayet normal! Aksi halde, Osmanlı, askeri gücünün önemli bir kısmını teşkil eden Yeniçeri Ocağı'nı, o zaman için can düşmanı olan, İranlı mollaların ellerine teslim etmiş olurdu ki, bu mümkün olmadığı gibi, aptalca olurdu! Böyle bir akılsızlığı, Osmanlı herhalde yapmazdı! Öyle değil mi?
Peki, Bektaşilik'in pratik'i bakımından durum ne? Aynı mı? Yani, Bektaşilik'in uygulaması da, Ehl-i Sünnet vel Cemaat ve hak mı? Birlikte bakalım.
Bütün tarikatlarda, tarikata katılan-giren talip bir ikrar metni okur. Bir söz verir. Bu, usuldür... Bu ikrar, talibin, bundan sonra inanacağı esaslarla tâbi olacağı kuralları belirler. Bu bakımdan, bu ikrar metni, tarikat için de, talip için de, fevkalâde önemlidir.
Bektaşilik'te de bir ikrar metni vardır. Bu metni birlikte okuyup, hükmü beraberce verelim:
“Allahü Azimüşşan'ın kuluyum. Adem Safiyyullah'ın neslindenim. İbrahim Halilullah milletindenim. Dinimiz, din-i İslâm, kitabımız Kur'an, Kıblemiz Kâbe, Muhammed Aleyhisselam'ın ümmetindenim, Şah-ı Merdan-ı Mürteza Ali'nin bendesiyim. Güruh-u Nacidenim. İmam-ı Cafer Sadık Mezhebindenim. Allahü Ekber ve lillahil hamd.”
Görüldüğü gibi, bu ikrar metninin insanı şüpheye düşüren veya anlaşılmayan hiç bir tarafı yok. Sadece iki hususun, konumuz bakımından, biraz izah edilmeye ihtiyacı var. Bu açıklamayı, gene birlikte, yapmaya çalışalım:
Birincisi, Güruh-u Naci sözü ki bu söz, Peygamber Efendimizin hadisinde de geçen, bildiğimiz fırka-i naciye yani Ehl-i Sünnet vel Cemaat anlamındadır. Bunda, hiç kimsenin, hiçbir şüphesi yok...
İkincisi ise, “İmam-ı Cafer Sadık Mezhebindenim” sözüdür ki, bu cümlenin biraz daha uzun bir izahata ihtiyacı var.
Bektaşiler veya Aleviler bu sözü, bazılarının anlamak ve yutturmak istediği gibi, fıkhi ve itikadi mezhep olan Caferilik olarak almamaktadır... (Çünkü Caferilikin kurucusu, Cafer-i Tus
adında başka birisidir.) Tasavufi anlamda almaktadırlar... Ki, bu çok daha doğru bir anlayıştır. Çünkü, gerçekten de, Bektaşi tarikatı'nın Ehl-i Beyt’e altın halka ile bağlandığı nokta, İmam-ı Cafer Sadık Hazretleri'dir... Ve, Bektaşilerin tarikat yolu, İmam-ı Cafer Sadık'ın kutlu öğretisi ve gösterdiği işaret yönünde devam etmektedir.
Bektaşiler, yukarda da belirtildiği gibi, itikadi bakımdan Maturudi ve fıkhi-ameli bakımdan ise, Hanefi'dir. Yani, Ehl-i Sünnet vel Cemaat'tır.
Ayrıca, İmam Cafer Sadık Hazretleri imam-ı kül idi. O'nun vaktinde mezheplerin kurulmasına ihtiyaç yoktu. O sebeple, İmam Cafer Sadık mezhep kurmamıştır. Mezhep imamı değildir. O devirde, O'nun gibi bir âlimin hayatta olduğu dönemde, bütün müslümanlar onun fetvalarına göre amel ediyordu. O mezhep kurmaktan da müstağni idi. Çünkü, O, Şeriat-ı Ahmediye'yi usûl ve fürû olarak babası İmam Muhammed Bakır'dan, O, babası İmam Zeynelabidin'den, O, babası Şehid-i Kerbelâ İmam Hüseyin'den, O, babası Aliyyel Mürteza'dan, O'da, doğrudan Hazreti Peygamber'den almıştır.
Bektaşi ikrarındaki, “İmam-ı Cafer Sadık Mezhebindenim” sözü, bu sebeple, “tarikat yolu olarak ve tasavvufta rehberlik anlamında İmam-ı Cafer Sadık yolundayım”, demektir... Bilindiği gibi, şeriat, tarikat ve mezhep kelimeleri, Arapça'da yol anlamındadır. Bunların dini terimler haline gelmeleri, çok daha sonra olmuştur.
Görüldüğü gibi, Bektaşilik'in ikrar metninin tetkikinden de, Bektaşilik tarikatının tatbikatının da, Ehl-i Sünnet vel Cemaat ve hak olduğu neticesi çıkmaktadır. Öyle ise, Bektaşilik demek olan Alevilik'e; kim ki, ayrı bir dindir, ya da ayrı bir mezheptir demektedir, o ya gafildir ya da haindir!
Alevilik ayrı bir din değildir! Alevilik ayrı bir mezhep de değildir! Alevilik, Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolunda, itikatta MATURUDÃ ve amelde, fıkıhta HANEFi bir tarikattır! Bu, böylece bilinmelidir.
Bakın, meşhûr Alevi-Bektaşi KAYGUSUZ ABDAL, neler yazıyor:
1 2
İslâm'ın şartını sual edersen, Savm ile salat, zekât ile hac,
İcmalin de, şartı beştir, efendi. Malın var ise, Hak yoluna saç,
Muradın eğer iman öğrenmek ise, Biri şehadettir, lisanını aç,
Anın da adedi şeştir efendi. Bu sana acaip iştir efendi.
3 4
Peygamberleri sev, onlara inan, Din, Muhammed dini, cümleden asıl, İnanmayanlardır, ol nâre yanan, Gayri dinleri bilmesem nasıl,
Melek, kitap, ahiret olmaz mı ahsen Ziyade değildir, üç farzdır gusül,
Var ise, inanın boştur efendi. Mazmaza, iştinşak, beden yaştır efendi
5 6
Biz dört biliriz abdestin farzın, On iki şartı vardır salatın,
Gel öğrenmeğe var ise kastın, Kılıp anı menzile iletin,
Dirseklerin mail, yumalı destin, Ayne'l-yakin varise illetin,
Vech ile ricleyn yaştır efendi. Anın da adeti şeştir efendi.
7 8
Hadesten, necasetten eyle taharet, Tekbir al, ellerin başına götür,
Ört avret yerini, etme kerahet, Kıyam, kıraat, rüku, sücuddur,
İstikbâl-i kıble, vakitle niyyet, Kade-i ahirede, bir miktar otur,
Bu altı saydığın dıştır efendi. Kılarsan ne güzel iştir efendi.
9
Kaygusuz Abdal'ın bildiği böyle,
Noksanı var ise, doğrusun söyle,
Su bulunmaz ise teyemmüm eyle,
İki darp, bir niyet, üçtür efendi.
Bu şiirin altına, Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolunda bir Müslüman olarak, biz, imzamızı atarız. Ya siz, siz imzanızı atmaz mısınız? Herhalde siz de atarsınız, öyle değil mi? O zaman, yazdıklarımıza da katılıyorsuz, demektir. Bizim, bir sürü lâf kalabalığı ile ispatlamaya çalıştığımız tezi, Kaygusuz Abdal bir şiir ile mükemmel bir şekilde anlatıyor. Ulu ve yüce Allah, O'ndan, razı olsun.
Alevilik konusunda, Ülkücü Hareket'in büyük mütefekkiri merhum S.Ahmet ARVASÃ Hocamız ise şöyle diyor:
“Türk tasavvuf tarihi, incelendiğinde görülmektedir ki, Türk milleti, gerek Hz. Ebubekir'den gelen, gerek Hz. Ali'den gelen bütün tarikat kollarına sahip çıkmıştır... Ãlim ve mütefekkir Doğu Türklüğü ile asker ve şair Batı Türklüğü arasındaki küçük mizaç farkları, galiba
tasavvufa da yansımış bulunmaktadır.”
“Türkistan Türklüğü, savaşçı karakteri, Ashâb-ı Kiram'a ve Ehl-i Beyt'e olan yüsek sevgisi yanında, daha çok büyük sahâbi Hz.Ebu Bekir'in tasavvuf çizgisini takibetmiş ve dolayısı ile bu mizaca uygun olarak ilim ve tefekkür sahasında isim yapmış gözükmektedir.”
“Türkler Batı'ya ve Anadolu'ya geldikten sonra, yaşamak ve varolmak için sürekli olarak kılıç kullanmak zorunda kalınca, bütün Ashâb-ı Kiram'a ve büyük imam Hz. Ebu Bekir'e olan yüksek saygısını korumakla birlikte, daha çok Hz. Ali çizgisinde gelişen tasavvuf kollarını tercih etmiştir... Nitekim, Anadolu ve Batı Türklüğünün Sünni çevrelerinin dahi Alevimeşrep olmalarının sebebi bu olsa gerek.”
“Biz, Sünni ve Alevi kelimelerini, gerçek manâları içinde kullanıyoruz. Bu kavramları, soysuzlaştırarak düşman kamplar meydana getirmek için yanlış yorumlar yapan ardniyetli çevrelerle bizim alâkamız yoktur... Bilindiği gibi, Alevi kelimesi, lügat manâsı itibarıyla, İslâm’ın yüce halifelerinden İmam-ı Ali (R.A) Hazretlerine mensubiyet ifade eder. En saf ve berrak manâsı ile Hazreti Ali'nin soyundan olan veya yolundan giden demektir... Sünni kelimesi ise, Şanlı Peygamberimiz Hazreti Muhammed'in (O'na binlerce selât ve selâm olsun), Yüce Sünnetine uyan ve O'nun mübârek yolundan giden demektir.”
“Böyle olunca, Alevi ve Sünni mefhumları arasında zıddiyet ve düşmanlık arayanlar, ya çılgın veya ardniyetli olmalıdırlar. Çünkü, bizzat yüce sahâbi Hazreti Ali, Şanlı Peygamberin soyunu devam ettirmeye memur ve O'nun sünnetine, herşeyden daha bağlı olan yüce İmam ve Halifedir. Fakat, sinsi ve kahpe düşmanlıklara bakın ki, ne yapılmışsa yapılmış, iki mübârek kelime etrafında düşman kamplar ihdas edilmiştir ve bu kamplaşmanın devam etmesi için, ne mümkünse yapılmaktadır. Bu konuda dış düşmanların tertipleri mühim olmakla birlikte, yaraları kanatıp durmakta olan din bezirgânlarının rolü de küçümsenemez.”
“Bilindiği gibi, İslâm’ın yüce halifeleri Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer Şanlı Peygamberimizin kayınpederleri, Hz.Osman ile Hz. Ali de damatlarıdır. Muhterem vâlidemiz Hz. Ayşe de şanlı Peygamberimizin sevgili eşleri... Allah'ın, kendilerinden razı olduğu bu yüce İslâm büyükleri, birbirlerine iman kardeşliği ile aile ve akrabalık bağları ile, en güçlü gönül bağları ile bağlı oldukları halde, düşman, Müslümanlara öyle bir tuzak hazırlamış bulunmaktadır ki, onlar, bunların etrafında ve manevi atmosferinde bir diğeri ile kaynaşmak ve kenetlenmek yerine bu yüce adları bahane ederek birbirlerine düşman bulunmaktadırlar. Gafletin veya ihanetin bu derecesine pes demek gerekir.”
“Kaldı ki, Ashâb-ı Kiram da insanlardan meydana gelmişti. Bütün insanlar gibi, onlar da hatâ işleyebilirlerdi. Onlar da içtihadlarında yanılabilirlerdi, onların arasında da teessüfe şayan hadiseler cereyan edebilirdi. Bütün bunları bahane ederek Müslümanları, asırlarca sürecek kin ve fitne dalgalarına itmek, birbirine düşürmek elbette doğru olmazdı. Halbuki, bu gibi konularda, Müslümanlara düşen vazife ya susmak veya hayır konuşmaktır.”
“Unutmamak gerekir ki, dinimizde, müslümanın müslümanı çekiştirmesi yasaktır. Şimdi düşünün, müslümanların Ashâb-ı Kiram'ı çekiştirmesi nedir?”
“Kesin olarak bilinmelidir ki, bu fitne devam ederse, İslâm dünyası iflâh olmaz. Zaaftan zaafa yuvarlanarak, emperyalizmin pençesinde inlemeye devam eder.”
“Bütün bu açıklamalardan sonra, rahatça belirtebiliriz ki, gerek Karahanlılar, gerek Selçuklular, gerek Osmanlılar döneminde olsun, İslâm'a girdikten sonra Türkler, Alevimeşrep Sünniler durumundadırlar. Hattâ, Hatay (yahut Kıtay) Türklerinden ve Sünni bir ailenin çocuğu olan Şah İsmail, bilhassa Batı Türklüğünün bu durumundan istifade etmeye kalkışmıştır. İran'dan sonra, Anadolu Türklüğünü de kontrolü altına almak için, Türk milletinde mevcut olan coşkun Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisinden faydalanmanın yollarını araştırmıştır. Öte yandan Türk ve İslâm dünyasının liderliğine oynayan Yavuz Selim Han, Şah İsmail'in bu oyununu görmüş ve bozmuştur. Nitekim, başarıya ulaştıktan sonra, Sultan Yavuz Selim Han, tuğrasına bir de Şah ünvanını ekliyerek, tahtını bu sevginin yörüngesinde ısrarla tutmuştur. Bununla da yetinmemiş, bütün dünya müslümanlarının da lideri (Halifesi) olmayı başarmıştır. Sünni ve Alevi bütün İslâm dünyasını, bu çapta toplayan başka bir Yavuz Selim var mıdır? Hz. Ali'ye aşk ile bağlı olan Yavuz'u, Alevi düşmanı tanıtmak büyük haksızlıktır; O gerek Türk dünyasını, gerek İslâm dünyasını, bölmek için uydurma çatışma kampları hazırlamak isteyen hırslara ve kötü niyetlere karşı çıkmış, birlik ve bütünlük için savaşmış bir Türk büyüğüdür. O'nu iyi anlamak lâzımdır.”
“SİZ, MÜSLÜMANLARI, SÜNNi VE ALEVİ DİYE UYDURMA DÜŞMAN KAMPLARA AYIRMAYA ÇALIŞAN DÜŞMAN OYUNLARINA ALDIRMAYIN. UNUTMAYIN Kİ, GERÇEK SÜNNİLER, GERÇEK ALEViLERDİR; YAHUT GERÇEK ALEViLER GERÇEK SÜNNİLERDİR.”
MEZHEPÇİLİK MESELESİ NASIL HALLEDİLİR?
Öyle ama, biz ne dersek diyelim, neye inanırsak inanalım, her şeye rağmen, ortada, bir realite olarak, Türk Milleti'nin milli birlik, beraberlik ve bütünlüğünü tehdit eden bir sıkıntı yok mu? Var... Ve, bu problemin adı, biz kabul etmesek bile, ne yazık ki, birileri tarafından Mezhepçilik Meselesi olarak konulmuş ve bu isimlendirme kamu tarafından kabul edilmiş. Öyle değil mi? Öyle! Fakat, bizim, yukarda gelişme ve oluşma tarihçesi ve dini delilleri ile ispatlamaya çalıştığımız gibi, bu, hiç de Mezhepçilik Meselesi değil. Ve bu, sadece yapay bir Alevi-Sünni zıtlaşma ve çekişmesidir. Lâkin, bir sıkıntı, bir problem ve bir mesele vardır ve mutlaka çözülmelidir. Çünkü çözülmediği sürece büyüyecektir. Nitekim büyümektedir. Peki, bu, sünni ve alevi probleminin bir çözümü var mıdır? Alevi ve Sünni meselesi nasıl çözülür?
Bu suale, en doğru ve güzel cevabı Ülkücü Hareket'in büyük mütefekkiri rahmetli S. Ahmet ARVASÃ Hocamız şöylece veriyor:
“Hemen belirtelim ki, bu problemin, ülkemizin dışına taşan çok önemli boyutları bulunmakla birlikte, bu problemin çözümünde tamamen çaresiz durumda değiliz. İç ve dış düşmanlarımızın elele vererek, kanattıkları, siyasi ve ideolojik maksatlarla istismar ettikleri, bu içtimai yaramızı elbette tedavi imkânları vardır.”
“Kanaatimizce, kendimizi, yanlış laiklik telakkisine ve kompleksine kaptırarak problemi oluruna bırakmak asla doğru değildir. Esasen, biz, bu tavrı takınarak ve dine ilgisiz kalarak ülkemizde, son yarım asır içinde meydana gelen, dini gelişmeleri ciddiyetle takip edemedik. Hatta, bu sahayı, tamamı ile iç ve dış düşmanların yahut cehaletin istismarına terkettik. En azından, din müessesesi karşısında aldığımız, bazan olumsuz, bazan ilgisiz, vaziyetten yine biz zarar gördük. Esefle belirtelim ki, dinin, asrımızda da fonksiyonel ve canlı bir müessese olduğunu gören her renkteki emperyalist güçler, bizim bu ilgisizliğimizden, tahminlerin üstünde faydalandılar.”
“Oysa, devlet, kendi temel prensipleri ile ters düşmeden, gerçek, ciddi, dosdoğru ve samimi bir din eğitimi ile hem gençlerimizi hem milletimizi bu tehlikelerden korumuş olurdu, hem de devlet ve millet bütünlüğünü pekiştirirdi. İslâmiyet'in dosdoğru anlatılması, bizce, çok kolaydır. Çünkü, İslâm dininin kaynakları, dost düşman herkesin de kabul edebileceği bir biçimde, apaçık ortadadır. Aynı Mukaddes Kitaba ve aynı Peygambere inanan insanları, bir araya getirmek pekalâ mümkündür. İslâm dünyasında ve bilhassa ülkemizde farklı kollara rağmen bütün müslümanların Kitab'ı, tektir ve bütün hayatı, yaşayışı, davranışı ve sözleri en sağlam biçimde tesbit edilmiş bir Peygamber'e inanılmaktadır. Hıristiyan dünyasında rastladığımız tarzda, birbirini nakzeden İncil'ler etrafında paraçalanmadığımıza göre, uygun bir zamanlama ve strateji ile ülkemizde, problem çözülebilir niteliktedir.”
“Biliyorum, yaranın çok derine varan kökleri ve çetin boyutları vardır. Problem, çok faktörlü ve çok biçimli bir gelişme içinde bugünlere ulaşmıştır. Ancak, iman etmekteyim ki, bu problem, bütün çetinliğine rağmen çözülmez değildir. Bence, ilk iş, bütün ithamlara rağmen, ciddi, samimi ve dosdoğru bir din eğitimi plânlanmalıdır. Din sahası, hem cehaletin hem istismarcıların hem de kara ve kızıl emperyalizmin elinden kurtarılmalıdır. Bilhassa yabancı güçlerin el ve ayakları ülkemizden uzaklaştırılmalı, yarayı kanatmaya çalışan basın ve yayın faaliyetleri durdurulmalıdır. Yanlış bir laiklik politikası ile devlet, dinin yanlış anlatılmasına ve istismar edilmesine karşı ilgisiz bırakılmamalı; bilakis, devlet, dinin dosdoğru anlatılmasına ve yorumlanmasına yardımcı olacağı ortamı hazırlamaya teşvik edilmelidir. Dinde indi ve sübjektif yorumlar yerine, edille-i şer'iyye ile tayin olunmuş ölçüler hâkim olmalıdır. Din ve vicdan hürriyeti, devletin ve milletin aleyhine kullanılmamalı, siyasi mezhepçilik yapılmamalı, inanç farkları, ideolojik ve politik çatışmalara paravan edilmemelidir.”
“Diyanet İşleri Teşkilâtı, inanmış, ehliyetli ve vatanperver kadrolarla takviye edilmeli, ilmi ve akademik çalışmalarla din sahası, babilerin, hurufilerin, bâtinilerin, istismarcıların, dedelerin, ahundların ve yobazların ellerinden ve neşriyatından kurtarılmalı; tarikat ve tasavvuf maskesi altında dinin soysuzlaştırılmasına engel olunmalıdır. Emperyalist oyunlarını tesbitte ve teşhiste devlete yardımcı olmalıdır.”
“Bizce, bu problemin çözümünde, temel tedbir eğitimdir. Devletçe ve milletçe İslâmiyet'in yanlış anlatılmasının ve yorumlanmasının önlenmesi için gerekli örgün ve yaygın eğitim tedbirlerinin ciddiyetle ve samimiyetle alınmasıdır. Şaşıyorum, biz, İslâmiyet'i başka milletlerin , başka dinden olan çocuklarına, anlatabiliyoruz da sadece kendi insanlarımıza mı anlatamıyoruz? İslâmiyet, inançları ile ibadetleri ile ve bütün cephesi ile meçhul bir şey değil ki, onu anlatmakta ve öğretmekte zahmet çekilsin” .....
“Mukaddes ve mübarek Sünni ve Alevi kavramları etrafında çirkin oyunlar oynayarak müslümanı müslümana, Türk'ü Türk'e kırdırmak istemektedirler. Hiç şüphesiz, Türkoğlu, bu oyunları da bozacaktır.”
kaynak: Ülkücüdünya.com
Alevilik nedir, sorusuna bazı kimseler; “Alevilik bir din'dir. İslâmiyet'ten ayrı ve farklı bir din'dir”, derken, bazıları; “Alevilik Şiiliktir, Şianın Türk Milleti içindeki özel ismidir. Yani, Alevilik, bir İslâm mezhebidir” diyor. Halbuki, başka bazı kimseler; “Alevilik, ne o ne de diğeri değil, Ehl-i Sünnet vel Cemaat bir tarikattır” diyorlar.
Peki, bu görüşlerin hangisi doğru? Bize kalırsa, doğru olan, Alevilikin Ehl-i Sünnet bir tarikat olduğudur. Fakat biz gene de, bütün görüşleri teker teker ve kısa kısa gözden geçirelim. Gerçeği, bu yolla hem ortaya koymaya hem de ispatlamaya çalışalım.
Alevilik nedir, sualine; yazılı, sözlü ya da görüntülü basın- yayın kuruluşlarına çıkıp, “Aleviler müslüman değildir. Alevilik, biraz İslâm öncesi Türk Milli Dini'nden, biraz Şiadan ve biraz da kaynağı bilinemeyen şeylerden etkilenerek meydana gelmiş, apayrı bir inanç sistemidir, bir din'dir”, diyen ve kendilerini Alevi Dedesi(!) ya da Babası(!) olarak tanıtan, bazı kişiler var. Ama olsun... Onlar öyle diyor diye, hakikat değişmez! Alevilik ayrı bir din değildir. Aleviler de müslümandır! Hem de, en az Sünniler kadar!
Müslümanların yaşamadığı bir coğrafyada Alevilikten bahsetmek mümkün müdür? Kesinlikle, mümkün değildir! Peki, İslâmiyet'in olmadığı bir bölgede Aleviler var mıdır? Asla yoktur!
Öyleyse, sadece bu tesbitler bile, Alevilikin İslâmiyet ile ilgili bir şey olduğunu anlamak ve kabul etmek için yeter de artar bile! Alevilikin ayrı bir din olduğunu ileri sürenler, böyle bir tesbiti farketmediklerine göre, maksatları hayır değil, şerdir. Ulu ve yüce Allah herkesin gönlüne göre versin!
Ayrıca, hukukumuzda bir temel kaide var: “Aslı olmayanın fer'i olmaz.” Yani bir şeyin aslı olmaz ise, şubeleri de olmaz. Meselâ ağaç olmaz ise, dalları, yaprakları, meyvesi de olmaz.
Eğer, ulu ve yüce Allah, Peygamber olarak görevlendirip, O'na Kur'ân-ı Kerim'i göndermeseydi, Mekke'de kuru ekmek yiyen Amine'nin oğlu Muhammed Mustafa'yı kim tanırdı?
Peki, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed olmasa idi, O'nun ailesini, akrabalarını, çocuklarını, damadını kim, nereden, niye bilecekti? Hz. Ali'yi, Hz. Hasan'ı, Hz. Hüseyin'i kim, neden, niye tanıyacaktı?
Hz. Ali'ye, Hz. Hasan'a, Hz. Hüseyin'e ve Ehl-i Beyt'e verilmiş bütün üstün sıfatlar ile şeref ve izzet, İslâmiyet'ten ve Peygamber Efendimiz, Hz. Muhammed'den dolayı değil midir?
Fazla söze lüzum yok. İslâmiyet ve Muhammed Mustafa (s.a.v) olmadan, Alevilik olmaz. Olamaz! Madem mihver, merkez, esas ve asıl İslâmiyet'tir, Peygamber Efendimiz'dir. O halde, Alevilik ayrı bir din değildir! Ayrı bir din de olamaz!
Dünya'da, bazıları ya bilerek ve kasıtlı olarak, Türk Milleti içinde Fars (İran) emperyalizmine müsait bir zemin hazırlamak için, veya Türk Milleti'nin birlik, beraberlik ve bütünlüğünü bozmak için; bazıları da bilmeyerek ve hiçbir ardniyet taşımaksızın, sadece Alevilik'i, mezhepler tarihi içinde de, tarikatlar tarihi içinde de herhangi bir yerde bulamadıkları için; Şia'nın müteradifi veya Türk milletindeki özel adı gibi kullanıyorlar... Ancak bu da, katiyyen doğru değildir... Alevilik bir mezhep de değildir.
Çünkü, biraz aşağıda, teferruatlı olarak ortaya koyup ispat edeceğimiz gibi, Aleviler Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolundadır; itikatta Maturudi ve amelde, fıkıhta Hanefi'dirler.
Kesin olarak bilinmektedir ki, Alevilik (eşittir) Şiilik görüşü de yanlıştır... Çünkü, Alevilik Şiilik değildir... Bu durumu, Prof. Dr. Amiran Kurtkan BİLGİSEVEN, şöyle ifade ediyor: “Türkiye'de mevcut Alevilik akımını sonradan İran'da ortaya çıkan İmamiye Şia'sı ile bir tutmaya imkân yoktur.”... Alevilik Şiilik olmadığı gibi, Şia'ya mensup bir kol ya da Şii bir tarikat da değildir... Alevilik ile Şiilik başka başka şeylerdir... Şiilik (Ehl-i Şia), Ehl-i Bid'at mezheplerden bir mezhep iken, Alevilik Türklere has bir tasavvuf kolu, bir tarikattır... Bilindiği gibi mezhep başka, tarikat başka bir şeydir. Öyle iken, Alevilik (eşittir) Şiilik, görüşü nasıl doğru olabilir?
ALEVİLİK TARİKATTIR!
Evet, evet, Alevilik bir tarikattır. Adı da Bektaşiliktir! Tarikatın piri de Hünkâr Hacı Bektaşi Veli Hazretleri'dir. Ayin-i Cem denilen şey de, bu tarikatın zikir şekli ve ayinidir. Tıpkı, Mevlevi tekkesinin ayin ve zikir şeklinin Sema oluşu gibi... Ayin-i Cem'deki semah da benzer bir şeydir.
Tarikat denilince, hemen akla gelen ve iki de bir hücum edilen, Nakşibendiye Tarikatı ile bu Bektaşi Tarikatı, silsileleri incelenir ise, Hz. Ali'den gelen kol ve silsile olarak, Yusuf Hemedani Hazretlerine kadar aynilik gösterir. Sonra iki kola ayrılır.
Yusuf Hemedani'nin iki halifesi var: Biri Ahmet Yesevi Hazretleri, diğeri de Abdülhalik Gucduvani Hazretleri'dir. Bektaşilik Ahmet Yesevi'den, Nakşilik de Abdülhalik Gucduvani'den gelir. İkisi de aynı kökten gelmiş tarikatlardır. Birinin zikri cehri (açık), diğerinin zikri hafi (gizli)dir. Bütün fark bundan ibaret. Gerisi hep teferruat!
Bu durumu, merhum Prof. Dr. Erol GÜNGÖR, şöyle ortaya koyuyor: “Sünni müslümanlığın hâkim olduğu bölgelerde tarikatler sünni İslâm akidesine bağlıdır; bu akideye en aykırı görünen Bektşşilik bile şeriatı esas alır. Birçok tarikatlere alevi denmesi onların silsilelerinin Ali'ye dayanması yüzündendir, yoksa Sünniliğin karşısında bir yol tutturduklarını göstermez.”
Şurası, kat'i olarak bilinmelidir ki, Alevilik ayrı bir din değildir. Din olmadığı gibi, bir mezhep de değildir... Aleviler müslümandır! Ve, Aleviler, Ehl-i Sünnet vel Cemaat müslümandır!
Alevilik ayrı bir din değildir. Alevilik diye bir mezhep de yoktur. Alevilik, Ehl-i Sünnet vel Cemaat bir tarikattır, dedik... Dedik ama, tarikatlar tarihine bakanlar Alevilik diye bir tarikata rastlayamıyorlar... Tarikatlar tarihinde Alevilik diye bir tarikat yok... Bu nasıl oluyor? Bu işin aslı, esası nedir?
Bu haklı sualin cevabı, uzun bir hikaye. Sabrederseniz, arz edelim.
Osmanlı Hanedânı döneminde, devlet düzeni şeriat ile sağlandığı gibi, toplum ahlâkı ve disiplini de tarikat ile sağlanıyordu... Tarikat mensupları arasında yaşayan, “Pirsiz meslek haram” gibi sözler bugün bile bilinmektedir. Bu, Osmanlı devrinde çok daha etkili idi... O zamanlar, her mesleğin bağlı olduğu bir tarikat ve tekke vardı.
Türk Tarihi'nde, Osmanoğlu Orhan Gazi'ye kadar askerlik bir meslek değildi. Millet, bağında-bahçesinde, çiftliğinde, işinde gücünde çalışır, fakat, cenk davulu vurunca, kimi atlı kimi yaya, kılıcını alıp gelir. Muharebeye iştirak eder, ölürse şehit olur. Kalırsa gazi olup, tekrar evine-barkına, işine-gücüne dönerdi. Asker millet...
Orhan Gazi, işi ve mesleği askerlik olan bir ordu kurmak ister. Yeniçeri Ocağı'nı kurar. Bir grup Yeniçeri'yi de, hayır duasını almak üzere Hacı Bektaşi Veli'ye gönderir. Hazreti Hünkâr bu davranışı pek beğenir ve elini gelen askerlerden birinin başına koyarak dua eder. Böylelikle, yeni kurulan askerlik mesleği de, Pir Hacı Bektaş Veli'ye bağlanmış olur. Zaten o dönemde iki tarikat meşhurdur: Biri Mevlevilik, diğeri de Bektaşilik... Bektaşilik; avamın, halk tabakalarının tarikatı, Mevlevilik ise; havasın, okumuş-yazmış insanlar ile saray halkının tarikatıdır.
Yeniçeri Ocağı büyük hizmetlerde bulunur. Ama, her şey gibi, O'da ömrünü tamamlar... Şöyle olmuş, böyle olmuş, hepsi bahâne; Yeniçeri Ocağı ömrünü tamamlar... 1826 yılında, topa tutularak ortadan kaldırılır. Sadece, çeşitli sebeplerle Kışla dışında bulunan, Yeniçeri'ler kurtulur, diğerlerinin hepsi top mermileri ile can verir. Tarihçiler de, nedense, bu olaya sanki alay eder gibi, Vaka-i Hayriye derler.
Kıyım'dan kurtulan Yeniçeri'ler, mensubu oldukları, Bektaşi tekke ve dergâhlarına sığınır, Yeniçeri libâsını çıkarıp, Bektaşi dervişi kıyafetine bürünürler. Başlarlar, sağda-solda konuşmaya: “Padişahın yaptığı iş doğru mu? Osmanlı'nın hiç mi düşmanı yoktu? Moskofun önüne sürseydi de, bari, adamlar şehit olsaydılar” demeye.
Bektaşi tarikatı halk arasında çok yaygın ve itibarlı bulunduğu için, söylenen bu sözler, halk üzerinde müthiş tesirli olur. Halk ile devletin arasının açılması tehlikesi zuhur eder. II. Mahmut çaresiz kalır; Şeyhülislâm'dan fetva alır ve 11 Ocak 1827 tarihli bir fermanla, Bektaşi tarikatını yasaklar. Hacı Bektaşi Veli'ye duyulan saygıdan ötürü, Hacı Bektaş'taki Pir Postu hariç, bütün Bektaşi tekke ve dergâhları kapatılır. Vakıf mallarına el konulur. Muhakemeler yapılır. Bir takım Dede veya Babalar asılır, bir kısmı da, Çorum, Tokat, Sivas, Yozgat, Malatya, Erzincan ve Elazığ'a sürgün edilirler.
Fakat Bektaşiler, haklı olarak, her şeye rağmen tarikat'ı yaşatma mücadelesine girişirler. Bektaşilik yasak olduğuna göre, ne yapacaklar? İsim değiştirirler! Biz Bektaşiyiz demezler de, “biz Aleviyiz” demeye başlarlar! Alevilik ismi altında, faaliyetlerine gizli gizli devam ederler. Dikkat edin, 1827 yılına kadar olan hiçbir Osmanlı kaydında Alevilikten bahsedilmez iken, 1827'den sonra da, Bektaşilik'ten hiç söz edilmez. Ta ki, Sultan Abdülaziz bir ferman neşrederek, Bektaşi tekkesi'nin yeniden kurulmasına izin verinceye kadar.
İşte bu suretle, yasak dönemine kadar kullanılan Bektaşi kelimesi yerine, 1827'den sonra, aynı şeyi ifade etmek üzere, yasaklanmamış olan Alevi deyimi kullanılmaya başlanmıştır. Bu sebeple de, 1827 yılına kadar olan devlet arşiv belgeleri ile Baba ve Dedelerin ellerinde bulunan ferman, berat, icazet ve benzeri hiçbir belgede Alevi tabiri yoktur. Bu belgeler ve resmi yazışmalarda hep Bektaşi terimi kullanılmıştır. Bu bakımdan, 172 yıldır kullanılan Alevi kavramı, Bektaşi manâsına kullanılmaktadır. Alevilik eşittir, Bektaşilik'tir. “Legal iken Bektaşilik, illegal iken Alevilik.”
ALEVİLİK EHL-İ SÜNNET BİR TARİKATTIR!
O halde: Alevilik = Bektaşilik demek olduğuna göre, Alevilik'in hak mı yoksa bâtıl mı, Ehl-i Sünnet mi yoksa Ehl-i Bid’at mı olduğunu anlayabilmek için, bizim yapmamız gereken şey; Bektaşilik'in hak mı yoksa bâtıl mı, Ehl-i Sünnet mi yoksa Ehl-i Bid’at mı olduğunu araştırmaktır. Çünkü, böylelikle, eğer incelememiz sonunda, Bektaşilik'in hak ve Ehl-i Sünnet olduğu neticesine ulaşır isek, o zaman Alevilikin de hak ve Ehl-i Sünnet olduğu sonucuna da -kendiliğinden- ulaşmış oluruz.
Esasen, Bektaşilik'in hak ve Ehl-i Sünnet olduğu noktasında insaf ve ilim sahibi hiç kimsenin zerre kadar bile bir şüphesi yok... Bütün ilim erbâbı Bektaşilik'in hak ve Ehl-i Sünnet bir tarikat olduğunda hemfikirdir. Ama biz gene de, araştırmamızı yapalım.
Bektaşilik'in Pir'i, HACI BEKTAŞi VELÃ'nin, bugün, elimizde MAKALAT ve ŞERH-İ BESMELE isimli iki eseri bulunmaktadır. Bu eserleri inceleyen bütün uzmanlar, meselâ Prof. Dr. Esat COŞAN ile Dr. Abdülkadir SEZGİN; “Bektaşilik itikat bakımından MATURUDÃ mezhebine, ameli-fıkhi bakımdan ise, HANEFÃ mezhebine mensuptur” demektedirler. Öyle ise, Bektaşilik ve dolayısı ile Alevilik de Ehl-i Sünnet vel Cemaat, yani, hak bir tarikattır. Bu, Bektaşilik'in teori'si bakımından böyle.
Böyle olması da gayet normal! Aksi halde, Osmanlı, askeri gücünün önemli bir kısmını teşkil eden Yeniçeri Ocağı'nı, o zaman için can düşmanı olan, İranlı mollaların ellerine teslim etmiş olurdu ki, bu mümkün olmadığı gibi, aptalca olurdu! Böyle bir akılsızlığı, Osmanlı herhalde yapmazdı! Öyle değil mi?
Peki, Bektaşilik'in pratik'i bakımından durum ne? Aynı mı? Yani, Bektaşilik'in uygulaması da, Ehl-i Sünnet vel Cemaat ve hak mı? Birlikte bakalım.
Bütün tarikatlarda, tarikata katılan-giren talip bir ikrar metni okur. Bir söz verir. Bu, usuldür... Bu ikrar, talibin, bundan sonra inanacağı esaslarla tâbi olacağı kuralları belirler. Bu bakımdan, bu ikrar metni, tarikat için de, talip için de, fevkalâde önemlidir.
Bektaşilik'te de bir ikrar metni vardır. Bu metni birlikte okuyup, hükmü beraberce verelim:
“Allahü Azimüşşan'ın kuluyum. Adem Safiyyullah'ın neslindenim. İbrahim Halilullah milletindenim. Dinimiz, din-i İslâm, kitabımız Kur'an, Kıblemiz Kâbe, Muhammed Aleyhisselam'ın ümmetindenim, Şah-ı Merdan-ı Mürteza Ali'nin bendesiyim. Güruh-u Nacidenim. İmam-ı Cafer Sadık Mezhebindenim. Allahü Ekber ve lillahil hamd.”
Görüldüğü gibi, bu ikrar metninin insanı şüpheye düşüren veya anlaşılmayan hiç bir tarafı yok. Sadece iki hususun, konumuz bakımından, biraz izah edilmeye ihtiyacı var. Bu açıklamayı, gene birlikte, yapmaya çalışalım:
Birincisi, Güruh-u Naci sözü ki bu söz, Peygamber Efendimizin hadisinde de geçen, bildiğimiz fırka-i naciye yani Ehl-i Sünnet vel Cemaat anlamındadır. Bunda, hiç kimsenin, hiçbir şüphesi yok...
İkincisi ise, “İmam-ı Cafer Sadık Mezhebindenim” sözüdür ki, bu cümlenin biraz daha uzun bir izahata ihtiyacı var.
Bektaşiler veya Aleviler bu sözü, bazılarının anlamak ve yutturmak istediği gibi, fıkhi ve itikadi mezhep olan Caferilik olarak almamaktadır... (Çünkü Caferilikin kurucusu, Cafer-i Tus
adında başka birisidir.) Tasavufi anlamda almaktadırlar... Ki, bu çok daha doğru bir anlayıştır. Çünkü, gerçekten de, Bektaşi tarikatı'nın Ehl-i Beyt’e altın halka ile bağlandığı nokta, İmam-ı Cafer Sadık Hazretleri'dir... Ve, Bektaşilerin tarikat yolu, İmam-ı Cafer Sadık'ın kutlu öğretisi ve gösterdiği işaret yönünde devam etmektedir.
Bektaşiler, yukarda da belirtildiği gibi, itikadi bakımdan Maturudi ve fıkhi-ameli bakımdan ise, Hanefi'dir. Yani, Ehl-i Sünnet vel Cemaat'tır.
Ayrıca, İmam Cafer Sadık Hazretleri imam-ı kül idi. O'nun vaktinde mezheplerin kurulmasına ihtiyaç yoktu. O sebeple, İmam Cafer Sadık mezhep kurmamıştır. Mezhep imamı değildir. O devirde, O'nun gibi bir âlimin hayatta olduğu dönemde, bütün müslümanlar onun fetvalarına göre amel ediyordu. O mezhep kurmaktan da müstağni idi. Çünkü, O, Şeriat-ı Ahmediye'yi usûl ve fürû olarak babası İmam Muhammed Bakır'dan, O, babası İmam Zeynelabidin'den, O, babası Şehid-i Kerbelâ İmam Hüseyin'den, O, babası Aliyyel Mürteza'dan, O'da, doğrudan Hazreti Peygamber'den almıştır.
Bektaşi ikrarındaki, “İmam-ı Cafer Sadık Mezhebindenim” sözü, bu sebeple, “tarikat yolu olarak ve tasavvufta rehberlik anlamında İmam-ı Cafer Sadık yolundayım”, demektir... Bilindiği gibi, şeriat, tarikat ve mezhep kelimeleri, Arapça'da yol anlamındadır. Bunların dini terimler haline gelmeleri, çok daha sonra olmuştur.
Görüldüğü gibi, Bektaşilik'in ikrar metninin tetkikinden de, Bektaşilik tarikatının tatbikatının da, Ehl-i Sünnet vel Cemaat ve hak olduğu neticesi çıkmaktadır. Öyle ise, Bektaşilik demek olan Alevilik'e; kim ki, ayrı bir dindir, ya da ayrı bir mezheptir demektedir, o ya gafildir ya da haindir!
Alevilik ayrı bir din değildir! Alevilik ayrı bir mezhep de değildir! Alevilik, Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolunda, itikatta MATURUDÃ ve amelde, fıkıhta HANEFi bir tarikattır! Bu, böylece bilinmelidir.
Bakın, meşhûr Alevi-Bektaşi KAYGUSUZ ABDAL, neler yazıyor:
1 2
İslâm'ın şartını sual edersen, Savm ile salat, zekât ile hac,
İcmalin de, şartı beştir, efendi. Malın var ise, Hak yoluna saç,
Muradın eğer iman öğrenmek ise, Biri şehadettir, lisanını aç,
Anın da adedi şeştir efendi. Bu sana acaip iştir efendi.
3 4
Peygamberleri sev, onlara inan, Din, Muhammed dini, cümleden asıl, İnanmayanlardır, ol nâre yanan, Gayri dinleri bilmesem nasıl,
Melek, kitap, ahiret olmaz mı ahsen Ziyade değildir, üç farzdır gusül,
Var ise, inanın boştur efendi. Mazmaza, iştinşak, beden yaştır efendi
5 6
Biz dört biliriz abdestin farzın, On iki şartı vardır salatın,
Gel öğrenmeğe var ise kastın, Kılıp anı menzile iletin,
Dirseklerin mail, yumalı destin, Ayne'l-yakin varise illetin,
Vech ile ricleyn yaştır efendi. Anın da adeti şeştir efendi.
7 8
Hadesten, necasetten eyle taharet, Tekbir al, ellerin başına götür,
Ört avret yerini, etme kerahet, Kıyam, kıraat, rüku, sücuddur,
İstikbâl-i kıble, vakitle niyyet, Kade-i ahirede, bir miktar otur,
Bu altı saydığın dıştır efendi. Kılarsan ne güzel iştir efendi.
9
Kaygusuz Abdal'ın bildiği böyle,
Noksanı var ise, doğrusun söyle,
Su bulunmaz ise teyemmüm eyle,
İki darp, bir niyet, üçtür efendi.
Bu şiirin altına, Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolunda bir Müslüman olarak, biz, imzamızı atarız. Ya siz, siz imzanızı atmaz mısınız? Herhalde siz de atarsınız, öyle değil mi? O zaman, yazdıklarımıza da katılıyorsuz, demektir. Bizim, bir sürü lâf kalabalığı ile ispatlamaya çalıştığımız tezi, Kaygusuz Abdal bir şiir ile mükemmel bir şekilde anlatıyor. Ulu ve yüce Allah, O'ndan, razı olsun.
Alevilik konusunda, Ülkücü Hareket'in büyük mütefekkiri merhum S.Ahmet ARVASÃ Hocamız ise şöyle diyor:
“Türk tasavvuf tarihi, incelendiğinde görülmektedir ki, Türk milleti, gerek Hz. Ebubekir'den gelen, gerek Hz. Ali'den gelen bütün tarikat kollarına sahip çıkmıştır... Ãlim ve mütefekkir Doğu Türklüğü ile asker ve şair Batı Türklüğü arasındaki küçük mizaç farkları, galiba
tasavvufa da yansımış bulunmaktadır.”
“Türkistan Türklüğü, savaşçı karakteri, Ashâb-ı Kiram'a ve Ehl-i Beyt'e olan yüsek sevgisi yanında, daha çok büyük sahâbi Hz.Ebu Bekir'in tasavvuf çizgisini takibetmiş ve dolayısı ile bu mizaca uygun olarak ilim ve tefekkür sahasında isim yapmış gözükmektedir.”
“Türkler Batı'ya ve Anadolu'ya geldikten sonra, yaşamak ve varolmak için sürekli olarak kılıç kullanmak zorunda kalınca, bütün Ashâb-ı Kiram'a ve büyük imam Hz. Ebu Bekir'e olan yüksek saygısını korumakla birlikte, daha çok Hz. Ali çizgisinde gelişen tasavvuf kollarını tercih etmiştir... Nitekim, Anadolu ve Batı Türklüğünün Sünni çevrelerinin dahi Alevimeşrep olmalarının sebebi bu olsa gerek.”
“Biz, Sünni ve Alevi kelimelerini, gerçek manâları içinde kullanıyoruz. Bu kavramları, soysuzlaştırarak düşman kamplar meydana getirmek için yanlış yorumlar yapan ardniyetli çevrelerle bizim alâkamız yoktur... Bilindiği gibi, Alevi kelimesi, lügat manâsı itibarıyla, İslâm’ın yüce halifelerinden İmam-ı Ali (R.A) Hazretlerine mensubiyet ifade eder. En saf ve berrak manâsı ile Hazreti Ali'nin soyundan olan veya yolundan giden demektir... Sünni kelimesi ise, Şanlı Peygamberimiz Hazreti Muhammed'in (O'na binlerce selât ve selâm olsun), Yüce Sünnetine uyan ve O'nun mübârek yolundan giden demektir.”
“Böyle olunca, Alevi ve Sünni mefhumları arasında zıddiyet ve düşmanlık arayanlar, ya çılgın veya ardniyetli olmalıdırlar. Çünkü, bizzat yüce sahâbi Hazreti Ali, Şanlı Peygamberin soyunu devam ettirmeye memur ve O'nun sünnetine, herşeyden daha bağlı olan yüce İmam ve Halifedir. Fakat, sinsi ve kahpe düşmanlıklara bakın ki, ne yapılmışsa yapılmış, iki mübârek kelime etrafında düşman kamplar ihdas edilmiştir ve bu kamplaşmanın devam etmesi için, ne mümkünse yapılmaktadır. Bu konuda dış düşmanların tertipleri mühim olmakla birlikte, yaraları kanatıp durmakta olan din bezirgânlarının rolü de küçümsenemez.”
“Bilindiği gibi, İslâm’ın yüce halifeleri Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer Şanlı Peygamberimizin kayınpederleri, Hz.Osman ile Hz. Ali de damatlarıdır. Muhterem vâlidemiz Hz. Ayşe de şanlı Peygamberimizin sevgili eşleri... Allah'ın, kendilerinden razı olduğu bu yüce İslâm büyükleri, birbirlerine iman kardeşliği ile aile ve akrabalık bağları ile, en güçlü gönül bağları ile bağlı oldukları halde, düşman, Müslümanlara öyle bir tuzak hazırlamış bulunmaktadır ki, onlar, bunların etrafında ve manevi atmosferinde bir diğeri ile kaynaşmak ve kenetlenmek yerine bu yüce adları bahane ederek birbirlerine düşman bulunmaktadırlar. Gafletin veya ihanetin bu derecesine pes demek gerekir.”
“Kaldı ki, Ashâb-ı Kiram da insanlardan meydana gelmişti. Bütün insanlar gibi, onlar da hatâ işleyebilirlerdi. Onlar da içtihadlarında yanılabilirlerdi, onların arasında da teessüfe şayan hadiseler cereyan edebilirdi. Bütün bunları bahane ederek Müslümanları, asırlarca sürecek kin ve fitne dalgalarına itmek, birbirine düşürmek elbette doğru olmazdı. Halbuki, bu gibi konularda, Müslümanlara düşen vazife ya susmak veya hayır konuşmaktır.”
“Unutmamak gerekir ki, dinimizde, müslümanın müslümanı çekiştirmesi yasaktır. Şimdi düşünün, müslümanların Ashâb-ı Kiram'ı çekiştirmesi nedir?”
“Kesin olarak bilinmelidir ki, bu fitne devam ederse, İslâm dünyası iflâh olmaz. Zaaftan zaafa yuvarlanarak, emperyalizmin pençesinde inlemeye devam eder.”
“Bütün bu açıklamalardan sonra, rahatça belirtebiliriz ki, gerek Karahanlılar, gerek Selçuklular, gerek Osmanlılar döneminde olsun, İslâm'a girdikten sonra Türkler, Alevimeşrep Sünniler durumundadırlar. Hattâ, Hatay (yahut Kıtay) Türklerinden ve Sünni bir ailenin çocuğu olan Şah İsmail, bilhassa Batı Türklüğünün bu durumundan istifade etmeye kalkışmıştır. İran'dan sonra, Anadolu Türklüğünü de kontrolü altına almak için, Türk milletinde mevcut olan coşkun Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisinden faydalanmanın yollarını araştırmıştır. Öte yandan Türk ve İslâm dünyasının liderliğine oynayan Yavuz Selim Han, Şah İsmail'in bu oyununu görmüş ve bozmuştur. Nitekim, başarıya ulaştıktan sonra, Sultan Yavuz Selim Han, tuğrasına bir de Şah ünvanını ekliyerek, tahtını bu sevginin yörüngesinde ısrarla tutmuştur. Bununla da yetinmemiş, bütün dünya müslümanlarının da lideri (Halifesi) olmayı başarmıştır. Sünni ve Alevi bütün İslâm dünyasını, bu çapta toplayan başka bir Yavuz Selim var mıdır? Hz. Ali'ye aşk ile bağlı olan Yavuz'u, Alevi düşmanı tanıtmak büyük haksızlıktır; O gerek Türk dünyasını, gerek İslâm dünyasını, bölmek için uydurma çatışma kampları hazırlamak isteyen hırslara ve kötü niyetlere karşı çıkmış, birlik ve bütünlük için savaşmış bir Türk büyüğüdür. O'nu iyi anlamak lâzımdır.”
“SİZ, MÜSLÜMANLARI, SÜNNi VE ALEVİ DİYE UYDURMA DÜŞMAN KAMPLARA AYIRMAYA ÇALIŞAN DÜŞMAN OYUNLARINA ALDIRMAYIN. UNUTMAYIN Kİ, GERÇEK SÜNNİLER, GERÇEK ALEViLERDİR; YAHUT GERÇEK ALEViLER GERÇEK SÜNNİLERDİR.”
MEZHEPÇİLİK MESELESİ NASIL HALLEDİLİR?
Öyle ama, biz ne dersek diyelim, neye inanırsak inanalım, her şeye rağmen, ortada, bir realite olarak, Türk Milleti'nin milli birlik, beraberlik ve bütünlüğünü tehdit eden bir sıkıntı yok mu? Var... Ve, bu problemin adı, biz kabul etmesek bile, ne yazık ki, birileri tarafından Mezhepçilik Meselesi olarak konulmuş ve bu isimlendirme kamu tarafından kabul edilmiş. Öyle değil mi? Öyle! Fakat, bizim, yukarda gelişme ve oluşma tarihçesi ve dini delilleri ile ispatlamaya çalıştığımız gibi, bu, hiç de Mezhepçilik Meselesi değil. Ve bu, sadece yapay bir Alevi-Sünni zıtlaşma ve çekişmesidir. Lâkin, bir sıkıntı, bir problem ve bir mesele vardır ve mutlaka çözülmelidir. Çünkü çözülmediği sürece büyüyecektir. Nitekim büyümektedir. Peki, bu, sünni ve alevi probleminin bir çözümü var mıdır? Alevi ve Sünni meselesi nasıl çözülür?
Bu suale, en doğru ve güzel cevabı Ülkücü Hareket'in büyük mütefekkiri rahmetli S. Ahmet ARVASÃ Hocamız şöylece veriyor:
“Hemen belirtelim ki, bu problemin, ülkemizin dışına taşan çok önemli boyutları bulunmakla birlikte, bu problemin çözümünde tamamen çaresiz durumda değiliz. İç ve dış düşmanlarımızın elele vererek, kanattıkları, siyasi ve ideolojik maksatlarla istismar ettikleri, bu içtimai yaramızı elbette tedavi imkânları vardır.”
“Kanaatimizce, kendimizi, yanlış laiklik telakkisine ve kompleksine kaptırarak problemi oluruna bırakmak asla doğru değildir. Esasen, biz, bu tavrı takınarak ve dine ilgisiz kalarak ülkemizde, son yarım asır içinde meydana gelen, dini gelişmeleri ciddiyetle takip edemedik. Hatta, bu sahayı, tamamı ile iç ve dış düşmanların yahut cehaletin istismarına terkettik. En azından, din müessesesi karşısında aldığımız, bazan olumsuz, bazan ilgisiz, vaziyetten yine biz zarar gördük. Esefle belirtelim ki, dinin, asrımızda da fonksiyonel ve canlı bir müessese olduğunu gören her renkteki emperyalist güçler, bizim bu ilgisizliğimizden, tahminlerin üstünde faydalandılar.”
“Oysa, devlet, kendi temel prensipleri ile ters düşmeden, gerçek, ciddi, dosdoğru ve samimi bir din eğitimi ile hem gençlerimizi hem milletimizi bu tehlikelerden korumuş olurdu, hem de devlet ve millet bütünlüğünü pekiştirirdi. İslâmiyet'in dosdoğru anlatılması, bizce, çok kolaydır. Çünkü, İslâm dininin kaynakları, dost düşman herkesin de kabul edebileceği bir biçimde, apaçık ortadadır. Aynı Mukaddes Kitaba ve aynı Peygambere inanan insanları, bir araya getirmek pekalâ mümkündür. İslâm dünyasında ve bilhassa ülkemizde farklı kollara rağmen bütün müslümanların Kitab'ı, tektir ve bütün hayatı, yaşayışı, davranışı ve sözleri en sağlam biçimde tesbit edilmiş bir Peygamber'e inanılmaktadır. Hıristiyan dünyasında rastladığımız tarzda, birbirini nakzeden İncil'ler etrafında paraçalanmadığımıza göre, uygun bir zamanlama ve strateji ile ülkemizde, problem çözülebilir niteliktedir.”
“Biliyorum, yaranın çok derine varan kökleri ve çetin boyutları vardır. Problem, çok faktörlü ve çok biçimli bir gelişme içinde bugünlere ulaşmıştır. Ancak, iman etmekteyim ki, bu problem, bütün çetinliğine rağmen çözülmez değildir. Bence, ilk iş, bütün ithamlara rağmen, ciddi, samimi ve dosdoğru bir din eğitimi plânlanmalıdır. Din sahası, hem cehaletin hem istismarcıların hem de kara ve kızıl emperyalizmin elinden kurtarılmalıdır. Bilhassa yabancı güçlerin el ve ayakları ülkemizden uzaklaştırılmalı, yarayı kanatmaya çalışan basın ve yayın faaliyetleri durdurulmalıdır. Yanlış bir laiklik politikası ile devlet, dinin yanlış anlatılmasına ve istismar edilmesine karşı ilgisiz bırakılmamalı; bilakis, devlet, dinin dosdoğru anlatılmasına ve yorumlanmasına yardımcı olacağı ortamı hazırlamaya teşvik edilmelidir. Dinde indi ve sübjektif yorumlar yerine, edille-i şer'iyye ile tayin olunmuş ölçüler hâkim olmalıdır. Din ve vicdan hürriyeti, devletin ve milletin aleyhine kullanılmamalı, siyasi mezhepçilik yapılmamalı, inanç farkları, ideolojik ve politik çatışmalara paravan edilmemelidir.”
“Diyanet İşleri Teşkilâtı, inanmış, ehliyetli ve vatanperver kadrolarla takviye edilmeli, ilmi ve akademik çalışmalarla din sahası, babilerin, hurufilerin, bâtinilerin, istismarcıların, dedelerin, ahundların ve yobazların ellerinden ve neşriyatından kurtarılmalı; tarikat ve tasavvuf maskesi altında dinin soysuzlaştırılmasına engel olunmalıdır. Emperyalist oyunlarını tesbitte ve teşhiste devlete yardımcı olmalıdır.”
“Bizce, bu problemin çözümünde, temel tedbir eğitimdir. Devletçe ve milletçe İslâmiyet'in yanlış anlatılmasının ve yorumlanmasının önlenmesi için gerekli örgün ve yaygın eğitim tedbirlerinin ciddiyetle ve samimiyetle alınmasıdır. Şaşıyorum, biz, İslâmiyet'i başka milletlerin , başka dinden olan çocuklarına, anlatabiliyoruz da sadece kendi insanlarımıza mı anlatamıyoruz? İslâmiyet, inançları ile ibadetleri ile ve bütün cephesi ile meçhul bir şey değil ki, onu anlatmakta ve öğretmekte zahmet çekilsin” .....
“Mukaddes ve mübarek Sünni ve Alevi kavramları etrafında çirkin oyunlar oynayarak müslümanı müslümana, Türk'ü Türk'e kırdırmak istemektedirler. Hiç şüphesiz, Türkoğlu, bu oyunları da bozacaktır.”
kaynak: Ülkücüdünya.com
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi