You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Alevi nedir-Alevilik nedir?

Anket Bir Alevi olarak temel ibadetlerinizi düzenli olarak yapabiliyor musunuz?

Bu ankette oy kullanma yetkiniz yok.
İbadetlerimi düzenli yapıyorum 0 (0%)
İbadetlerimi ara ara yapıyorum 2 (100.00%)
Zamanım olmuyor 0 (0%)
* Siz bu anket için oy kullanmışsınız. Toplam:: 2 (100%)

Alevi nedir-Alevilik nedir?

Posting Freak
Alevi nedir-Alevilik nedir?
Alevi olabilmek için, Alevilik yoluna yürüyebilmek lazım...

Alevilik yoluna yürüyebilmek için de Yolu gösteren ve bilen bir rehber lazım...

Alevilik yolunun rehberleri ve Önderleri Allah'ın yeryüzündeki elçileri olan Evliyalarıdır...

Alevilik yolunu sahipleri ve Önderleri olan Evliyaların yolunda yürümeyen hiç kimse kendini gerçek bir Alevi olarak görmesin...
Mustafa dediler benim adıma
Bir sıfatı Ali bindi atıma
Şimdi de ZÖHRE ANA geldi sıfata
Duyulsun şanımız Yüce Allah' a

(PİR ZÖHRE ANA)
Administrator
Alevi nedir-Alevilik nedir?
Alevi nedir, Alevilik nedir diye sorduğunuzda ağzını ballandıra ballandıra anlatıyorlar tabi resmi islam tarihine göre ancak yaşam biçimleri hiç de öyle olmuyor.

Nasıl ki bir gemi rotasız ve kaptansız hedefine ulaşamaz,rüzgar ne yönden gelirse oraya doğru sürüklenirse bizim yolumuz da bugün bunları yaşıyor.

Haktan alan rehber, mürşit, dede yok ama hepsinin önünde kaldıramayacakları bir "PİR" sıfatı var.

Televizyonlarda "Cem" yaptırıyorlar...Cem'e girmeden önce abdest yok,görgü yok...Kadınların başı bağlı, kadın erkek ayrı oturuyor, semahın içinde mevlevi tekkelerinden getirilen semazenler...

Oysa ki Hacı Bektaş Veli bir nefesinde şöyle demektedir:

“Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde,
Hak’kın yarattığı her şey, yerli yerinde.
Bizim nazarımızda kadın, erkek farkı yok,
Noksanlıkla, eksiklik senin görüşlerinde.


Pir Zöhre Ana,12 İmam evliyası bir Mürşit'tir. Aleviliğin tek kurtuluş yolu Zöhre Ana'dır. Çünkü Zöhre Ana hak ile hak olmuş,ummanlara dalan,batının sesini zahirde söyleyen,can gözü açılmış bir gerçektir. Haşa dedeler gibi önünde kağıt Ahmetin,Mehmetin yazdığı şiirleri okumuyor. Her gün derya ummanlarda ,her ceminde Ermiş,Evliya ile konuşuyor. Dedenin mersiye de okuduğu ve ancak rüyasında görebileceği İki cihanın sahibi Şahımerdan Ali'yi,Muhammed Mustafayı,İmam Üseyin'i ve diğer bütün yüce zatların mesajlarını batından zahire aktarıyor...

Rehberimiz,Işığımız,Mürşidimiz yaşayan tek Alevi piri Zöhre Ana'dır.

Yüzyıllardır Alevilerin yüzü neden gülmemiştir?

Benim tespitim; Aleviler,Evliyalarına yaşarken değil de gayb alemine gittikten sonra sahip çıkmışlardır da ondan.

Administrator
Alevi nedir-Alevilik nedir?
[color=#B22222]Alevilik Bektaşilik Nedir?

]Sözlük anlamına göre Alevi, Hz. Ali’ye bağlı ve ondan yana olan kimse demektir. Alevilik ise genel olarak Hz. Ali’yi sevmek ve onun soyunun yani Ehli Beyt’in yolundan gitmek olarak tanımlanabilir.

]Ancak bugün için dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan farklı Alevi grupların herbiri için Alevi ve Alevilik sözcüklerinin ifade ettiği anlamlar da farklı olmaktadır. Biz konuya Anadolu Alevileri açısından yaklaşmakla birlikte genel bir tarihsel perspektif de sunacağız.

]Ülkemizde bugün yaygın şekilde Alevi olarak adlandırılan kitleler için kaynaklarda birçok ismin kullanıldığını söyleyebiliriz. Anadolu’daki Alevi kitleleri nitelemek üzere kaynaklarda, kızılbaş, rafızi, ışık, mülhid ve torlak gibi adların kullanıldığını görmekteyiz. Bunlardan en çok kullanılanı Kızılbaş adı olmuştur. Anadolu Alevileri kendileri için çok anlamlı Kızılbaş adını, Osmanlı yönetiminin ahlakdışı anlamlar yükleyerek, sünni kitlelere aşılayarak bir psikolojik savaş aracı olarak kullanması sonucunda bırakmak zorunda kalmışlardır.
]Bugün Anadolu ve Balkanlar’da yaşayan Tahtacı, Çepni, Amucalı, Bedrettinli, Sıraç gibi değişik gruplar genelde Alevi olarak adlandırılırlar. Anadolu Aleviliği, tarihsel ve sosyal koşulların doğal bir sonucu olarak, kitabi olmaktan çok sözlü geleneğe dayalı eski inançların islami şekiller altında yaşamaya devam ettiği bir halk islamıdır.

]Genel olarak ifade etmek gerekirse Bektaşi sözcüğü de yukarıda değindiğimiz kitleler için kullanılmıştır. Bektaşilik Hacı Bektaş Veli’ye dayanılarak kurulmuştur. Alevilik ve Bektaşiliği birbirinden bağımsız olarak ele almak bugün gelinen noktada tarihsel ve sosyolojik açıdan mümkün görünmemektedir. Her iki terim de zaman zaman birbirinin yerine kullanılabilmektedir. Prof. Melikoff’un da belirttiği gibi “Alevilik, Bektaşilik’ten ayrılamaz. Çünkü her iki deyim de aynı olguya, Türk halk İslamlığı olgusuna bağlıdır.”Alevilik ve bektaşilik, inanç ve ahlak esasları ve edebiyatları bakımından temel olmayan farklılıklar dışında ortaktırlar. En temel farklılık, Bektaşi kitlelerin daha çok şehirde yaşamalarına karşın, Alevilerin göçebe/yarıgöçebe çevrelerde yaşamaları şeklinde ortaya çıkmış sosyal bir farklılıktır. Ancak tarihsel olarak doğru olan bu sosyal farklılık günümüzde anlamını yitirmeye başlamış, “Alevi” adı daha yaygın olarak kullanılır olmuştur. Bugün genel olarak Alevi olarak adlandırılan kitleler üç dinsel gruba bağlıdırlar:
  • Ocakzade Dedeler
  • Çelebiler
  • Dedebabalar
]Bu üç grupdan Anadolu’da en fazla etkinliğe ve nüfuza sahip olan Ocakzade Dedeler’dir. Daha sonra Çelebiler gelir. Dedebabaların ise Anadolu’da nüfuzları zayıftır, Balkanlar’da daha etkindirler.
]Türkiye’de yaşayan Alevilerin sayısı konusunda çeşitli veriler ileri sürülmektedir. Türkiye’de etnik ve mezhep konularında varolan tabular nedeniyle, yapılan resmi sayımlarda bu konu bilinçli olarak ihmal edilmekte ve dolayısıyla Alevilerin sayısı konusunu herkes işine geldiği şekilde yazmaktadır. Tarafsız araştırmacılara göre Türkiye’de en az 15 milyon Alevi bulunmaktadır. Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerindeki illerde sayıca az olmakla birlikte Türkiye’nin her yerinde Aleviler bulunmaktadırlar. Alevilerin sahip oldukları bu potansiyel onları zaman zaman Türkiye siyasetinin de merkezine yerleştirmektedir.

Ali YAMAN
Administrator
Alevi nedir-Alevilik nedir?
Alevilik Nedir?

Allah, Muhammed, Ali kutsallığını kalbinde taşıyan , Hz.Ali’nin adaletinden ayrılmayan temelinde insan sevgisi bulunan her dine , mezhebe ser inanca saygı duyan ve hoşgörü ile bakan, dil, din, ırk, renk , farkı gözetmeyen eline diline sahip olma ilkelerini şart koşan, gelmek isteyen, inançlı insanları çatısı altına alarak manevi susuzluklarını gideren, insanları yaşadıkları toplumda kendi istekleriyle kendi kendilerini yargılamalarını sağlayan, laik,demokrat, eiştlikçi, katılımcı, paylaşımcı düşünceyi savunan, zalime ve zulme karşı gelen, mazlumun yanında olan, şeriatın bağnaz kuralllarına bağlı olmayan, ve onu reddeden, İslam dinini kendine göre ve sunni inancın dışında yorumlayan, aslı doğruluk, kemali dostluk, cevheri, merhamet, görüşü eşitlik, hazinesi bilgi, meyvası sevgi hamuru ile yoğrulmuş, insanı Kamil ve erdemli insan yaratmayı ön gören, korkuyu aşıp sevgi ile tanrıya yönelen, Enel-Hak ile insanın özünde tanrıyı gören, yaradan ile yaradılan ikiliğinen Varlk Birliğine varan, edep ve ahlaklığı yaşamın temeline oturtan, insanı yücelten, hamurunda hem ilahiliğin hemde irfaniliğin mayası bulunan; kişinin ahlaklı ve karakterli yaşam ilkelerini belirleyen, Hz. Muhammed ve Hz. Ali’den gelen neslin imametini teberra ve tebelle ilkesi ile sahiplenen, dini biçim ve şekil olarak değil, gerçek anlamıyla algılayan, dini bağımsız bir irade gücü ve batını özelliği ile evrimleştiren akıl ve iman bütünlüğünde birleştiren ve tüm bunları Kırklar Cemi ile yürüten bir inanç sistemidir. Alevilik Aleviler için üst kavramı, Bektaşilik ve Kızılbaşlık ise alt kavramları oluşturur.
Alevilikte Allahtan başka Tanrı Yoktur

Aleviliğin Oluşumu
Aleviliğin oluşumu ile ilgili olarak iki farklı görüş bulunmaktadır.

Birincisi ;

Aleviliğin İslamiyet’le birlikte başladığı ve Hz.Ali ve onun soyundan gelen imamlarla birlikte Aleviliğin oluştuğu şeklindeki görüşüdür.

Hz. Muhammed’ in , ölümünden sonra damadı ve amcasının oğlu olan Hz.Ali ‘ nin halife olmasını vasiyet ettiği bilinmektedir. Ancak bu vasiyetin uygulanmamasıyla başlayan sürtüşmeler Hz.Ali’ nin ve oğulları Hasan ile Hüseyin’ in öldürülmesinin de içerisinde yer aldığı olaylarla sürmüş ve İslamiyet deki büyük ayrılığı başlatmıştır.

Bir tarafta, Hz.Ali ve onun ehlibeytine bağlı olan insanlar ki bunlar Aleviler,

Diğer tarafta ise Muaviye ve onun oğlu Yezit tarafında yer alan Sünniler yer almışlardır.

Yalnız burada Hz. Ali ve Ehlibeyt inin yanında yer alan ve İslamiyet içerisinde Şİİ olarak bilinen bir grup bulunmaktadır ki (Örn. İran) bunların İslamiyet, Hz. Ali ve Ehlibeyt e bakış açısı, yorumlama şekli ile Anadolu ve Balkanlarda bulunan Alevi-Bektaşilerin İslamiyet’e, Hz.Ali ve Ehlibeyt e bakış açıları ve yorumlama şekilleri birbirinden farklıdır. Örnek: Bir tarafta Şii olan ve katı İslam anlayışını uygulayan İran İslam Cumhuriyeti ve diğer tarafta Türkiye Cumhuriyetindeki uygulamaları bile reddeden, katı bulan Modern Anadolu Alevileri

...........İran örneğinde olduğu gibi Şiilerin İslamiyet’e bakış açıları bilinmektedir. Konuyu daha iyi anlamak için Alevi-Bektaşilerin İslamiyet’e bakış açılarını ve Anadolu Aleviliği konusundaki açıklamaları okumak gerekmektedir.


İkinci Görüş ;

....Aleviliğin oluşumu hakkında ortaya atılan ikinci görüş ise, Orta Asya 'dan göçe başlayan şaman Türkler, yüzyıllar süren bu göç esnasında karşılaştıkları yerlerdeki dinler ve kültürlerle birlikte Anadolu’ ya gelirler. Anadolu’ ya geldiklerinde burada bulunan yerli kültür ve dinlerin de etkisin içinde bulunduğu bir ortak Anadolu sentezi oluştururlar, buna da Anadolu Aleviliği denir. Bu oluşturulan sentezin içinde İslamiyet’in şii unsurları ile birlikte, Zerdüştlük, Budizm, Mani dini, Yahudilik ve çoğunlukla da Şamanizm in etkileri gözükür. Orta Asya’ nın Kam’ı Anadolu’ da DEDE olur, Davulu SAZ olur. İkinci görüşe göre Alevilik, sadece bir inanç değil aynı zamanda bir kültür , bir yaşam biçimidir.

Alıntı
Administrator
Alevi nedir-Alevilik nedir?
Alevi Ne Demektir? Alevilik nedir?

Kelime manâsıyla Alevi Hz.Ali'yi seven ve O'na mensup olan kişi demektir.

Hz.Ali'yi sevenler, başlıca iki gruba ayrılır: Hasbi ve samimi taraftarlar ve siyasi taraftarlar. Bunlardan birincisi, O'na (RA) Allah için muhabbet göstermişlerdir. Bu muhabbet safi, net ve durudur. Kaynağı salâbet ve hamiyet-i diniyedir. Bu hasbi taraftarlar, Hz.Ali'ye iki nokta-i nazardan teveccüh göstermişlerdir. Birincisi Ali'nin yüksek kemalâtı ve üstün meziyetleridir. O'nun fazilet ve kemalâtı, takva ve ubudiyeti, mü'minlerin kalb ve dimağlarında, muhabbet ve takdire inkılâp etmiştir. İkincisi, Hz.Ali'nin (RA) Ehl-i Beyt[1] silsilesinin mümessili olmasıdır. Müslümanlar o silsilenin başı olan Hz.Ali'ye (RA) samimi bir muhabbet ve derin bir saygı göstermektedirler.


Bu iki cihetten kaynaklanan muhabbet, Kur'an ve Sünnet çizgisine uygundur. Dine gölge değil, vesile olmaktadır. Meşrudur, mâkuldür. Fıtri, hasbi ve samimidir. Hz.Resûlüllah (SAV), istikbâlde ortaya çıkacak fitne ve fesatlarda, Hz.Ali'yi (RA) ümmet nazarında ithamlardan korumak için O'nun kemalât ve meziyetlerini ehemmiyetle nazara vermekte:

"Ben kimin dostu isem, Ali de onan dostudur."

"Ali'yi yalnız mü'minler sever, O'na yalnız münafıklar buğzeder."

"Ben size iki şey bırakıyorum: Kur'an ve Ehl-i Beyt'im. Bunlara temessük ederseniz, kurtulursunuz"gibi hadis-i şerifleriyle bu iki ciheti tescil ve ilân etmektedir. Hz.Resûlüllah'ın bu takdirkâr beyanları, O'nun kemalâtma bir hüccet ve delil teşkil eder. Bu emr-i Peygamberi'den dolayı başta Sahâbe-i Kirâm olmak üzere bütün Müslümanlar, Hz.Ali'ye ve Ehl-i Beyt'e teveccüh göstermişler ve o silsile-i azimeyi hasbi olarak sevmişlerdir. Bu mânâda Hz.Ali'yi sevmek, dini sevmek, Hz.Peygamber'i (SAV) sevmek demektir.

İkinci grub taraftarlar ise, O'nu siyasi mânâda sevenlerdir.

Bunlar arasında ciddi bir hedef birliği yoktur; herbiri, ayrı bir sebeble Hz.Ali'ye taraftarlık gösterirler.

Bilindiği gibi, siyasi tercih ve taraftarlığın kendine mahsus bir mantık ve bir hedefi vardır. Genellikle, siyasi faaliyetler, ister istemez siyasi varlığın tesciline ve devamına hizmet edebilecek muhtelif sâiklerin emir ve kontrolüne girer. Bilhassa siyasi tansiyonun yükseldiği zamanlarda, siyasi faaliyetler içerisinde tarafgirlik, menfaat, rekabet, kıskançlık, kin, hased, hırs, soy-sop taraftarlığı gibi hisler, şiddetli ve acımasız bir biçimde ortaya çıkar. İçtimai bünyede bir çatışma iklimine girilir. Sâikleri ve hareket noktaları birbirinden farklı birçok fikirler, aynı hedefte birleşebilir. Siyasi taraftarlık şekil ve satıh üstü hedefler açısından bir birlik ruhu gösterirken, gerçek cephesiyle, yani gaye ve niyet itibariyle birbirinden farklı ve dağınıktır. Siyasi taraftarlar, bir yığını andırır. Bu yığında farklı keyfiyette hizipler, grublar mevcuttur. Genelde her grub, her siyasi hizib, kendi maksadını tahakkuk ettirmek için siyasi kütleye güç ve kuvvet katar. Bu sebeble, siyasi tercih ve tarafgirlikte, fikri ve hissi bir insicam bulunmaz.

Bu tesbitler çerçevesinde, Hz.Ali'ye (RA) taraftar görünenlere baktığımızda hedef ve gayeleri değişik birçok siyasi grublar görürüz.

Bu grublar anahatlarıyla beşe ayrılır:

Birinci Grub: Hz.Ali'nin (RA) siyasi taraftarları içinde birinci grubu, "dinde mutaassıp, muhakeme-i akliyede noksan" insanlar teşkil ediyordu. Bu tipler, İslâmi ölçülerde oldukça taşkın ve mutaassıp ve o derecede dar görüşlü, mizansız ve muvazenesiz insanlardı. Bunların ekserisi bedevi idi. İçlerinde sahâbeden hiç kimse yoktu. Bunlar Sıffin muharebe-sinden sonra, Hakem Hâdisesinde Hz.Ali'ye karşı çıkarak O'nun ordusundan ayrıldılar. Hz.Ali'nin hakemi kabul etmesini küfür telâkki ettiler ve O'nu (RA) çok ağır bir şekilde itham ettiler. Onlara göre, Hz.Ali (RA) hakemi kabul etmekle dinden çıkmıştı. Bu grub, Hz.Ali'nin (RA) ordusundan huruç ettikleri için kendilerine "Hariciler" ismi verildi. Haricilerin ortaya çıkması ile İslâm tarihinde yeni bir fitne ve fesat grubu teşekkül ediyordu. Hz.Ali (RA) bir ordu hazırlayarak Haricilerin üzerine yürüdü ve onlara Nehrevan'da büyük kayıplar verdirdi.

Bu birinci grup, Hakem Hâdisesine kadar Hz.Ali'yi (RA) taşkın ve ölçüsüz bir surette sevdikleri halde, bu hâdiseden sonra, O'nun en büyük ve amansız düşmanı kesilmişlerdir.

İkinci Grub : Hz.Ali'nin (RA) taraftarları içinde ikinci grub, münafıklar ve Yahudi dönmeleriydi. Bunlar, iki yüzlü, dessas, sahtekâr, yalancı, karanlık fikirli ve karanlık ruhlu insanlardı. Hz.Ali'ye muhabbet ve Evlâd-ı Resul sevgisi gibi masum bir fikrin altında gerçek yüzlerini gizliyorlardı. Halkın içinde sûret-i haktan gözüküyor, Müslümanlar arasında fitne çıkartıyor, sürekli sapık fikirler üretiyorlardı. Bunların gayesi, İslâmiyet'i içten yıkmak, inanç ve itikadları sarsmak, Müslümanları birbirilerine düşürüp tefrika çıkarmaktı.

Bu grubun İslâm dünyasında yapmış olduğu ihanetin boyutları çok derindir. Bu fitne, siyaset sahasından itikad sahasına indiği için, bir kısım mü'minlerin inançlarında kapatılması müşkil gedikler açmıştır.

Üçüncü Grub: Emevilerin ırkçı idarelerinden rahatsız olarak Hasan ve Hüseyin Efendilerimizin yanında yer alan tâifelerdir.

Bilindiği gibi, Emeviler başa geçince, icraatlarında birinci derecede ırkçılığı esas aldılar; saltanatlarını Arab milliyetçiliği üzerine bina ettiler. Irkçılığın, adalet ve hakperestliği yıkma ve bozma karakteri, Emevileri diğer kavimlere karşı gayet katı, sert ve acımasızca davranmaya şevketti. Bu ise, sair kavimlerde rahatsızlık meydana getirdi. Diğer taraftan, Emevi saltanatındaki aşırı israf ve debdebe de ikinci huzursuzluk kaynağı oldu. Emevilerin bu ölçüsüz ve mes'uliyetsiz icraatlarından rahatsız olan diğer kabile ve aşiretler onlardan intikam almak için Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin'e taraftarlık gösterdi ve Onların ordusunda yer aldılar.

Dördüncü Grub:
Bu grubu İranlılar teşkil eder. Hz.Ali (RA) ve Âi-i Beyt sevgisi İranlılarda ekseriyet itibariyle çok farklı bir şekilde tezahür etmiştir. Bu sevgi, Kur'an ve Sünnet'in düsturları haricinde, aşırı ve ölçüsüzdür. Öyle ki bugün dahi İran'da, günlük hayatta, düğün ve şenliklerde, dini toplantılarda, bu ölçüsüz sevgi, etkisini sürekli olarak göstermektedir. Sazlı sözlü toplantılarda 14 asır önce Ehl-i Beyt'in başına gelen o elim facialar için gözyaşı dökülmekte, bu facialar bahane edilerek sahâbelere devamlı kin ve adavet beslenmektedir. Bu merasimler, bilhassa Muharrem ayında sıklaştırılır; bu vesile ile ruhlarda ve kalblerde intikam hisleri yeniden ihya edilir ve halkın şuuraltına zerkedilir. Yahudilerin, Ağlama Duvarı karşısına geçip ağlamaları gibi, İranlılar da Muharrem ayında bir matem havasına girerler. İran'da din, Muharrem ayında acılı bir destana döner.İnançla, kin ve intikamı birlikte, maharetle yoğuran ağıtlar yakılır, kadınlar hıçkırık ve figanlarla, erkekler dizlerini ve sırtlarını döverek içlerini boşaltırlar.

Bugün, İran'da, belli bir yaşa gelmiş her çocuk bu trajedik olayları en ince teferruatına kadar yaşar. Her çocukta, şuuraltında, bazı şahsiyetlere ve bazı değer hükümlerine karşı bir nefret uyandırılmıştır. Artık bir ömür boyu, bu telkinlerin te'sirinden kurtulamayacaktır.

Beşinci Grub: Bu grub üç zihniyetin taraftarlarından teşekkül etmiştir. Bunlar, İran'daki mecusi dininin reis ve ruhanileri, İran'daki ırkçılar ve eski saltanat hanedanının mensupları dır. Mecusi reis ve ruhâniler, inançları İslâm'ın karşısında eridiği ve kendileri de cemiyet bünyesinde eski itibarlarını kaybettikleri için, her halükârda İslâm'dan intikam almanın fırsatını kolluyorlardı.

Hanedan mensuplan ise, binlerce yıllık saltanat ve mefahirleri İslâm ile zir-ü zeber olduğundan, köle olarak baktıkları ve çıplak telâkki ettikleri bedevi Arapların, bugün kendilerine hükmetmelerini kat'iyyen hazmedemiyorlardı.

İran ırkının üstünlüğünü kabûl eden ırkçılar ise, İslâm kültürü ile eski örf ve âdetlerinin bir anda sökülüp atılmasından had safhada rahatsızdılar.

Bu üç zihniyetin mensuplan, istisnaları bir tarafa bırakılırsa, genelde İslâm'dan intikam almak için, zahiren ve şeklen İslâm oldular[2]. İslâm'ı içten yıkmanın plânlarını yaptılar ve bu gaye etrafında birleştiler.

[1] Ehl-i Beyt : Peygamber Efendimizin (SAV) evlat ve torunları.

[2] İbn-i Hazım, Fi'l-milel Ve'l-Ahvâ Ve'n-nihâl, 2. cilt, sh. 115, 1975, Beyrut.

Mehmet Kırkıncı
Administrator
Alevi nedir-Alevilik nedir?
Alevilik Nasıl Ortaya Çıkmıştır?, Bir Mezheb midir, Siyasi bir fırka mıdır?

Alevilik aslında bir fırka veya mezheb değildir. Âl-i Beyt'in muhabbetini esas alan bir tarikat şeklinde ortaya çıkmıştır.

Mes'elenin tarihi seyrine baktığımızda Aleviliğin bir tarikat şeklinde gelişmesi şöyle olmuştur:


Timur, Osmanlı Sultanı Yıldırım Bâyezid'i yendikten sonra Anadolu'dan aldığı otuz bin kadar esiri İran'a götürmüştü. Bunları Erdebil’e yerleştirmişti. Bunlar zamanla, Erdebil Şeyhi[1] olarak bilinen Şeyh Ali'ye intisap ettiler ve ondan tarikat dersi aldılar. Bir süre sonra Timur, arasıra ziyarete gittiği Erdebil Şeyhi'nin kendisinden bir arzusu olup olmadığını sorduğunda, şeyh, ’Hiçbir dileğim yok, sadece Anadolu'dan esir olarak getirmiş olduğun Türkleri serbest bırakmanı istiyorum’ dedi. Timur, şeyhin bu arzusunu memnuniyetle kabul etti ve onları serbest bıraktı. Bu esirler, bu vesile ile, şeyhe olan muhabbetlerini aşırı derecede ziyâdeleştirdiler. Şeyhin bu sofilerinin bir kısmı Anadolu'ya döndü, bir kısmı da Erdebil'de kaldı[2].

Erdebil Şeyhi, Anadolu'ya dönen bu müritleriyle alâkasını devam ettirdi. Erdebil Şeyhi'nin tarikatında Hz.Ali muhabbeti esas alındığı için, bu tarikata devam edenler Hz.Ali sevgisi ile tamamen boyandılar. Bunlara bu vasıflarından dolayı Alevi denildi. Aslında bu esirlerin ecdadları ve kendileri, bu tarikat ile intisap kuruncaya kadar, Ehl-i Sünnet itikadında idiler. Bu tarikatla irtibatlarını yoğunlaştırdıktan sonra, tamamen Erdebil tekkesinin emrine girdiler. Oradan gelen her emri, harfiyyen yerine getirmeye gayret gösterdiler. Öyle ki, bu müritler vergi, sadaka ve zekâtlarını bile Erdebil'e tahsis ettiler. Bunların bu fedakârane gayretleri ve karşılıklı diyalogları, gidip gelmeleri devam etti. Hattâ Erdebil'den gönderilen ve şeyhin halifesi olarak isimlendirilen şahıslar, Anadolu'da nezir ve sadaka namıyla para topluyor ve bu paraları gizli olarak İran'a gönderiyorlardı[3].

Böylece Erdebil Şeyhi'nin tekkesi gittikçe genişliyor, müritleri çoğalıyordu. Bu Şeyh'in asıl maksadı, gerek İran'da, gerekse Anadolu'da müritlerini çoğaltarak irşad postundan saltanat tahtına, şeyhlikten şahlığa geçmekti. Ancak bu arzusuna nâil olamadan ölünce, yerine oğlu Şeyh Cüneyd geçti. O da babasının gizli emelini sürdürmeye devam etti. Bunu hisseden o zamanın İran hükümdarı Cinahşah, kendisini İran'dan sürdü. Bunun üzerine Şeyh Cüneyd Anadolu'ya geldi. Onun altı yıl süren bu Anadolu ziyareti, tarikatına çok mürit kazandırdı. Sadece bir şeyh değil, aynı zamanda bir "seyyid" ünvanı ile de dolaştığı için umudunun fevkinde taraftar topladı[4].

Artık Erdebil tekkesi Anadolu'da güçlenmiş, küçümsenmeyecek kadar büyük bir te'sir sahasına sahip olmuştu. Şeyh Cüneyd de babasının akıbetine uğradı. Yerine geçen oğlu Şeyh Haydar da aynı gayeyi takip etti. Bütün gayret ve ihtiraslarına rağmen o da siyasi maksadına nâil olamadı. Nihayet oğlu Şah İsmail, babasının ve dedelerinin rüyalarını gerçekleştirmeye maalesef muvaffak oldu. 13 yaşında iken Anadolu'daki müritlerinden teşkil ettiği bir orduyla, o gün İran'da hâkim olan Akkoyunlulara harb ilân etti ve Akkoyunlü hükümdarını devirerek irşad postundan saltanat tahtına çıkmaya muvaffak oldu ve Safeviler Devleti'ni kurdu. Bununla beraber Şah İsmail Anadolu'dan elini çekmedi. Zaman zaman birçok halifeler göndererek Anadolu'daki nüfuzunu kuvvetlendirmek için çalıştı. Bu çeşit faaliyetler, Çaldıran Muharebesi'ne kadar artan bir hızla devam etti. Bu muharebeden sonra İran'la Osmanlı Devleti arasında kesin hudutlar çizildi. Böylece Erdebil sofileriyle Anadolu arasındaki irtibat kesilmiş oluyordu. Bunun neticesi olarak Anadolu'daki müritler, pirlerin te'sirinden gitgide uzaklaştılar. Bu tarikatın Anadolu'da kalan mensupları, Erdebil tekkesinden aldıkları te'sirle, kendilerinin dışında kalan Müslümanların Ehl-i Beyt'e gerektiği gibi muhabbet beslemedikleri zannına kapıldılar. Onların bu telâkki ve davranışları diğer Müslümanlarla aralarında bir soğukluk husule getirdi. Bu soğukluk, zamanla ihtilâfa dönüştü.

Bu ihtilâf neticesinde, Erdebil tekkesine bağlı Anadolu Türkleri medreseden uzak kaldılar. İtikada, ibadete ait birçok hükümleri gereği gibi öğrenemediler. Sadece babadan oğula intikal eden birtakım telkinlerle iktifa ettiler. Diğer Müslümanlar ise, bunlarla yakın alâka kuramadı ve onlara karşı vazifelerini lâyıkınca yerine getiremediler. Mizansız münakaşalar, yersiz ithamlar ve ölçüsüz davranışlarla, aradaki soğukluk gittikçe büyüdü ve derin bir ayrılığa dönüştü. Buna bir de idarecilerin ihmali eklenince, Anadolu Müslümanları arasında Sünnilik ve Alevilik şeklinde bir ikilik ortaya çıktı. Aslında bir Müslümanın veya bir tarikatın Hz.Ali muhabbetini meslek ve meşrebine esas almasının dinen hiçbir mahzuru yoktur. Diğer sahâbelere tecâvüz etmemek, Kur'an ve Sünnet'in ışığında namazını kılmak, orucunu tutmak ve diğer mükellefiyetlerini yerine getirmek kaydı ile, Hz.Ali ve Ehl-i Beyt muhabbetini şiar edinmenin hiçbir mahzuru yoktur. Gerçek şu ki, Kitap ve Sünnet'i bilen ve gereği gibi yaşayan hakiki bir Alevi, ancak Allah-ü Teâlâ'yı ma'bûd olarak tanır. Kendisini, İslâmiyetin bir ferdi olarak bilir, Peygamberimizi, en son Peygamber, Kur'ân-ı Kerim'i de son semavi kitap kabul eder.

Bu sun'i ayrılığın ortadan kalkmasının tek yolu, Kur'an ışığı altına girmek ve O'nu yegâne ölçü kabul etmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'de ’Hepiniz Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız ve ayrılmayınız’ buyurmakla, bütün Müslümanlara Kur'an etrafında toplanmayı emretmektedir.

Bediüzzaman, ’Milliyetimiz bir vücuttur.Ruhu islamiyet , aklı Kur’an ve imandı’ buyurarak bunun reçetesini ortaya koymaktadır.

Müslümanların birlik ve beraberlikleri ancak böylece te'min edilebilir, ihtilâflar O'nun esaslarıyla bertaraf edilebilir. Her türlü hurafe ve safsatalardan ancak böylece uzak kalınabilir.

Evet, Hakk'ı bulmanın, hakikate ermenin tek yolu, Kur'ân'a iman ve muktezasiyle amel etmektir. Çünkü, Kur'ân, insanlığı mutlak hayır ve hakikata sevketmek için, bizzat Allah-ü Teâlâ tarafından gönderilmiş bir Mukaddes bir kitabtır. İnsanın dünyevi ve uhrevi saadetini izhar ve ikmâl edecek olan O'dur. O, insanı iman ve tevhide, tâat ve ibadete, uhuvvet ve muhabbete davet eder. iman ve amel-i sâlihe ait ölçülerin en güzelini O vazetmiştir. İslâmiyet ancak ve ancak O'nun ölçüleriyle te'sis edilmiştir. O'nun rasin ve muhteşem düsturlarının haricinde hiçbir hakikat yoktur ve aranılmaz. O'nun güzel görüp tasdik ettiği herşey hakikat; çirkin bulup reddettiği herşey ise hurafattır. O'nun te'sis ettiği İslâmiyet köhne hurafeleri, bâtıl itikadları, rezalet ve fuhşiyatı şiddetle takbih eder. Şu halde, helâla, harama, zikre, fikre, muhabbete ait kudsi hakikatları, O'nun terazisiyle tartacaklardır.

Kur'an âyetlerinin Allah'a ait beyanları her insanı ikna edecek bir kuvvettedir. Avam, O'nun beyanının sadeliğine meftun, kibir erbabı da fesahat ve belâğatına hayrandır. "Kalbler O'nun zikriyle mutmain olur" ve her seviyedeki fikir erbabı, inanma ihtiyaçlarını O'nunla karşılarlar. O'na uymakla kemâle ererler.

Kur'ân, insanları tefekküre teşvik etmiş ve bunun ölçülerini aklın eline vermiştir. İnsanlar ancak O'nun ders verdiği ölçülerle kâinat kitabı'nı okuyabilmişler ve O'ndaki gizli hakikatları keşfedip Haliklarını, Ma'bûdlarını bulabilmişlerdir. O, hayatın karanlık ve fırtınalı yollarını aydınlatmak için aklın eline verilen bir ilâhi meş'aledir. Güneş, madde âlemini aydınlattığı gibi, Kur'ân da maneviyat âlemini aydınlatmak için nazil olmuştur.

Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:

"Gerçekten bu Kur'ân, insanları en doğru yola götürür." (İsrâ Sûresi, 9)

Bir fende terakki etmek için, o fennin kanunlarına uymak bir zaruret olduğu gibi, hak ve hakikati bulmak için de, Kur'ân ve Sünnet'in düsturlarını rehber kabul etmek elzemdir.

Evet, insan Cenâb-ı Hakk'ın zâtını, sıfatlarını ancak Kur'an'ın ve Sünnet'in irşadiyle bilebilir. Nereden gelip, nereye gittiğini, dünyadaki vazifesinin ne olduğunu, gideceği âhiret âleminin mahiyetini, hakikatını ve o âlemde nelerin makbul, nelerin merdud olduğunu, ancak bu iki vesile ile anlayabilir. Hangi fiil ve hareketlerin, hangi hâl ve tavırların Cenâb-ı Hakk'ın rızasını, hangilerinin de gadabını celbedeceğini; neyin hak, neyin bâtıl ve neyin hata, neyin doğru olduğunu yine Allah'ın Kitabı ve O'nun sevgili Peygamberinden (SAV) öğrenecektir. Her Müslüman, kendi inanç ve ibadet dünyasını, bu iki hakikatin rehberliğinde tanzim etmekle mükelleftir.

Nelere, nasıl inanmakla iman dairesine gireceğini ve hangi amelleri işleyip nelerden içtinab etmekle İslâm dairesinde kalacağını yine bu iki esasdan, yâni Kitap ve Sünnet'ten öğrenecektir.

Madem ki, bütün Müslümanların ölçüsü Kur'ân ve Sünnet'tir, o halde bir Müslüman beşeri her fikri, her iddiayı, her inancı, her itikadı Kur'ân'a ve O'nun birinci derecede tefsiri olan Hadis-i Şeriflere göre değerlendirecek ve muvazene edecektir.

Kur'ân-ı Azimüşşân, imanın birinci rüknü olan Allah'a imanı bizlere ders verdiği gibi, melâikelere, semavi kitaplara, peygamberlere, ahirete, kadere (hayır ve şerri O'nun yarattığına) iman etmeyi de ders verir. Bir insan, ancak iman hakikatlarına Kur'an'ın bildirdiği gibi iman etmekle mü'min olur.

Hem Kur'ân-ı Kerim, Allah-ü Teâlâ'nın bütün emir ve yasaklarından ibaret olan İslâmiyeti mü'minlere ta'lim etmiştir. Bir mü'min, bu emir ve yasaklara harfiyyen uymakla kâmil bir Müslüman olur.



[1] Bu Erdebil Şeyhi, Şah İs mail'in dedesidir.

[2] Prof.Dr. Walter Hinz, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, Cev.: Tevfik Bıyıkoğlu, Türk Tarih Kurumu yayını, IV. Seri, No: 5, s.9. Ayrıca bak: Bekir Kütükoğlu, Osmanlı-İran Siyasi Münasebetleri, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fak. yayını, sh. 7

[3] Dr. Bekir Kütükoğlu, Osmanlı-İran Siyasi Münasebetleri, s. 7.

[4] Erdebil, İran'da Tebriz'in takriben 200 km. doğusunda bir kasabadır. Erdebil tarikatının kurucusu Safiyüddin İshak'ın atası Firuz Şah, X. y.y.'da İran'a gelmiş ve yerleşmiştir.

Safiyüddin'den sonra Erdebil tarikatının başında, Sadreddin, Sultan Hoca Ali, İbrahim, Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar, Sultan Ali ve Şah İsmail bulunmuşlardır. Erdebil Şeyhi Safiyüddin'in torunlarından olan Şeyh Cüneyd, Erdebil'de irşad postuna oturduktan kısa bir müddet sonra, pek çok mürid kazanmış ve İran'da kendisi ve müridleri siyasi bir tehlike arzedince Karakoyunlular'ın 3. Meliki olan Mirza Cihan Şah zamanında, İran'dan çıkartılmışlardır. Şeyh Cüneyd, taraftar-larını artırmak için, seyyidlik iddiasında bulunmuş, kendini Hz.Ali ahfadından saymıştır. Gerçekte Erdebil şeyhlerinin seyyidlik ile alakası olmayıp Firuz Şah neslinden geldiği kesin şekilde ortaya konulmuştur.

İran'dan ayrılan Şeyh Cüneyd, Diyarbakır'a gelmiş, Akkoyunlü hükümdarı Uzun Hasan'ın himayesine sığınmış ve onun teveccühünü kazanmıştır. Uzun Hasan'ın kızkardeşi ile evlenen Şeyh Cüneyd'in, bu evlilikten Şeyh Haydar adlı oğlu doğmuştur. Bu zât, Şah ismail'in babasıdır. Şeyh Cüneyd'in tahrikiyle Akkoyunlular Azerbaycan'a savaş açmış ve Azerbaycan'ın alınmasından sonra tekrar Erdebil'e dönen Şeyh Cüneyd irşad postuna oturarak dini perde altında si-yasi faaliyetlere başlamıştır. Şeyh Cüneyd'in müridleri sadece İran'lılara inhisar etmemiş, Osmanlılardan da pek çok sofileri kendine celbetmiştir. Şeyh Cüneyd, adamlarını Anadolu'ya salıyor, bu adamlar gittikleri yerlerde çeşitli desise ve hilelerle bazı saf insanları kendilerine raptediyorlardı. Aslında sünni olan Osmanlı sofileri, yapılan telkinlerin te'siriyle bilâhare Şiiler gibi düşünmeye başlıyorlardı. Hattâ öyle ki birbirini tanıyabilmek, ülfet ve ünsiyet etmek için aynı tarzda konuşuyorlar, aynı tip ve tarzda elbise giyiyorlardı. (Bak: Prof. Faruk Sümer. Safevi Devleti'nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, s.2).

Mehmet Kırkıncı
Posting Freak
Alevi nedir-Alevilik nedir?
[h=5] Alevilik , tanımı dışındaki anlamıyla şudur;

Hz.Peygamberimizin Şahımerdan Hz.ALi hakkındaki sözleri ;

"ALi sırrı, Arı sırrı " Arıyı tutun Ali'nin sırrını ondan alın"

"Hz.ALi'ye Şahımerdan ismini vermiş, Merdan mertliktir,mertliğinden bileğin bükülmeyecektir"

"Ben ilim şehriyim, ALi O'nun kapısıdır,ilmi almak isteyen kapıya gelsin "

"Ali'yi yalnız mü'minler sever, O'na yalnız münafıklar buğzeder."

" Ali, Omuzumdaki baş gibidir"

"Ben kimin dostu isem, Ali de O'nun dostudur."

"Ben size iki şey bırakıyorum: Kur'an ve Ehl-i Beyt'im . Bunlara temessük ederseniz, kurtulursunuz" Ali'nin eti , etimdir- Ali'nin canı canımdır. Ali'nin kanı kanımdır. Her kim ki Ali'yi severse, beni sever, Beni seven de Allahı sever. Her kim ki Ali'ye düşman olur, bana düşman olur, Bana düşman olan Allaha da düşman olur.
Ali'nin dostluğunu kazanan benim dostluğumu, benim dostluğumu kazanan da Allahın dostluğunu kazanır?

Allahım, Ali'yi koruyanı sen koru, ona ikramda bulunana sen de ikramda bulun, onu hor göreni sen de hor gör .

Biz Ehl-i Beyt'in sevgisine sarılın. Çünkü Allah'ın huzuruna bizi severek çıkan kimse, bizim şefaatimizle Cennete gider. Nefsimin elinde olduğu Allah'a yemin ederim ki, bizim hakkımızı tanımadıktan sonra hiçbir kulun ameli kendine bir fayda sağlamayacaktır.

Fatıma'yı Ali ile evlendirmemi Allah bana emretti.

Hiç bir peygamber yoktur ki, onunla Ali gizli olarak gönderilmiş olmasın, benimle ise açık olarak gönderilmiştir.

Hikmet, on parçaya bölündü, dokuzu Ali'ye verildi, kalanı da diğer insanlara pay edildi.

Ya Ali, doğumuna şahit olmasaydım, hikmetinin sırrına akıl erdiremezdim
Kelimelerim sistem hatasından yanlış yerden ayrılıyor...

“Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşama yollarını aramayı itiyat haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.”
[Resim: imza3cp.gif]


Özü bitmiş, gümanı pak olmamış,şeytana tapmış, nefsi çıkarı için arayıpta birşey bulamamış, kuyruk acısı varsa,Derviş Muhammed'in de dediği gibi" bir kılını çektiyse" Zöhre Ana, onu değerlendirmek ister aklısüre.Ehlibeyt'in meyvası bitmez, dalı budağı kurumaz,sen ne kadar kezzap dökersen dök, O'nun Zemzem çeşmesi ALİ'dir

Derviş'in HAK kelamını can kulağıyla dinliyebliyorsan yeter,firdevs bağından bir gül alabiliyor musun,O'nun ibadetine,saldığı yola,yaşatmak istediği güzelliğe canı gönülden yürüyebiliyorsan en büyük mutluluk budur.
(Pir Zöhre Ana)

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.