Alevi nedir-Alevilik nedir-Alevilik Tarihi ve Batından Zahire Yolumuz
ALEVİLİĞİN KISA TARİHİ
a) Aleviliğin Tarihi
b) Anadolu Aleviliğinin Tarihi
c) Alevi Kimliği Nasıl Tanımlanacak
d) Tarih, Aleviliği Tanımlıyor
İslamiyet İçindeki İlk Bölünme ve Aleviliğin Doğuşu
İslamın ilkelerini oluşturup, müslümanlığı geniş bir alana yayan Muhammed’ in ölümü üzerine, onun yerine kimin geçeceği yani iktidarın kimde olacağı tartışmaları başlar. Tartışmanın pek çok tarafı vardır. Kimi peygamberin ölümü öncesinde Ali’ yi halife gösterdiğini iddia eder. Kimi soy bakımından yakınlığın, kimileri ise bilgi, tecrübe anlamında yetkinliğin baz alınmasını savunur.
Gelenekçiler Ebubekir’ i, soy ve bilgiyi öne çıkanlar ise Ali’ den yana tavır alırlar.Daha henüz peygamber yeni ölmüş, Ali ve yakınları onun cenaze işiyle uğraşırken yandaşları Ebubekir’ i halife ilan ederler. Bazı İslam ileri gelenleri, bunu kabul etmez ancak Ali onları yatıştırır. İlk görüş ayrılıkları işte bu sürecin ürünüdür.
Ebubekir ölümden önce kendine Ömer’ i halife gösterir. O ölünce de İmamlık yine sorun olur. Süreci takip ederken, olayı elbette yalnızca ” kişisel” bir çatışma olarak görmemek gerekir. Çünkü sorun, siyasal ve ekonomik iktidarı ele alma sorunudur. Ali’ yi savunanlar onun göreve gelmesini isterler. Sorunun seçim yoluyla çözümü kararlaştırılır ve Ömer halife olur. Ali, bu sonuç karşısında da müslümanlar arasında bölünme ve kırgınlık olmaması için tarafları yatıştırma yolunu seçer. Hatta Ömer’ e saygı gösterir. Ömer, iktidarının üzerinden 10 yıl geçtikten sonra bir suikastçı tarafından namaz kılarken öldürülür. Hilafet yine sorun olur. Ali’ ye karşı olanlar Osman’ ı aday gösterirler. Bu kez seçimlerde bir takım oyunlar çevrildiği iddia edilmektedir. Çevrilen oyunlar, ortaya çıkar ve iş savaşa dökülür. Ancak Ali, yine araya girer ve savaşı önler. Osman’ a karşı herhangi bir soğukluk göstermez.Osman’ ın halifeliği 12 yıl sürer ve o da Ebubekir’ in oğlu tarafından öldürülür. Ondan sonra herhangi bir aday çıkmaz ve Ali Halife seçilir.Bunca olay ve ayak oyunları doğal ki, toplumda da yankısını bulur. Üst düzeyde yaşanan tartışmalar topluma yayılır. Yalan, riya ve dedikoduların sonu gelmez. Osman’ ın halifeliği döneminde Suriye valisi olan Muaviye, Osman’ ın öldürülmesinden Ali’ yi sorumlu tutarak ona karşı savaş ilan eder. Ali, çatışmalara son vermek için çalışsa da başarılı olamaz. Sonunda o da, namaz kıldığı bir gün camide suikastla öldürülür.Bu olay arkasından Muaviye, halifelik makamına oturur. Kendisinden sonra halifeliğe Ali’ nin oğlu Hasan’ ın gelmesi konusunda anlaşma yapar ancak sözünde durmaz ve onu zehirleterek öldürür. Oğlu Yezid’ i aday gösterir. Ve bu süreçten sonra halifelik babadan oğula geçen bir kurum haline getirilir.Ali’ nin taraftarları buna karşı çıkarlar. Ali’ nin oğullarından Hüseyin’ i çağırtarak halife seçeceklerini belirtirler. Ancak, Hüseyin ve yakınları Kerbela’ da kuşatılır, günlerce susuz bırakılır ve toplam 72 kişi tümüyle kılıçtan geçirilip öldürülür. Bir tek Zeynel Abidin adlı kişi sağ kalır. O günden sonra işte bu olay tarihi bir önem kazanır.
12 İmam Alevilik köken olarak Şiilikten kaynaklanmaktadır ancak zaman içönemli değişikliklere uğramış ve özgün bir inanç akımı, özgün bibir mezhep haline gelmiştir.
Aleviler Alevilerin ve Şiilerin ortak inancına göre İslam dünyasına yön vermek ve yönetmek işi, Ali’ nin soyuna tanınmış bir haktır. Yine bu inanca göre, Ali’ nin soyu kendisi ile birlikte 12 kuşak devam etmiş ve 12 İmam bu süreci götürmüştür. Alevi ve Şii inancında kendilerine mukaddes nitelikler atfedilen 12 İmam şunlardır:
1- ) Ali
2- ) Hasan (Ali’ nin oğlu)
3- ) Hüseyin (Ali’ nin oğlu)
4- ) Zeynel Abidin (Hüseyin’ in oğlu)
5- ) Muhammed Bakır (Z. Abidin’ in oğlu)
6- ) Cafer Sadık (M.el- Bakır’ ın oğlu)
7- ) Musa Kazım (Cafer’ in oğlu)
8- ) Ali Rıza (Kazım’ ın oğlu)
9- ) Muhammed Taki
10- ) Ali Naki
11- ) Hasan Askeri
12- ) Muhammed Mehdi
Muhammed el- Mehdi, 869 yılında doğmuş ve rivayete göre dört yaşındayken orada kaybolmuştur. İnanca göre, halen sağdır ve kıyametten önce ortaya çıkacak, dünyaya adalet ve esenlik getirecektir.Ali’ nin soyundan gelenler ve onun taraftarları süreç içinde geniş bir coğrafyaya yayıldılar. Daha sonra Kızılbaşlık, Bektaşilik adlarıyla anılan iki büyük kol daha çok Anadolu’ da yaygınlaştı. Üçüncü kol ise İran’ da kaldı.
Şiiliğin (İran Alevileri) bir mezhep olarak ortaya çıkışı 10. yüzyılın ortalarına rastlar. Aslında Şii öğretisi 8. yüzyıl başlarında belirlenmiştir. 6. İmam Cafer es- Sadık, Şiiliğin en yaygın kolu sayılan Caferiye fıkhının kurucusudur. Şii öğretisinin temelinde ise halifenin Ali’ nin soyuna ait olması gereği yatmaktadır. Şii düşüncesi, Araplardan çok İranlılar yani Farsiler arasında nüfuz bulmuştur. Bu anlamıyla Şii- Sünni farklılaşması, İran toplum ve uygarlığının, Araplaşmaya, Arap yönetimine bir tepki olarak yorumlanmaktadır. Ki islamiyet İran’ a ulaştığında o topraklarda uygarlık Araplara göre çok daha yüksek düzeydedir. İşte bu süreçte Şiilik, bir nevi toplumsal kimliği koruma aracı haline gelmiştir.
Nitekim bu kısmen Alevilik için de geçerlidir. Ön Asya’ dan gelen Türkmen- Oğuz boyları da bu süreçten etkilenmiş ve aynı sorunu yaşayarak resmi İslam düşüncesinden kopmuş, onu kendine göre yorumlamış ve bu özellikleri Anadolu’ ya taşımıştır.
10. yüzyılda ise Şiilik siyasal bir kimlik de edinmiştir. İran’ da kurulan Büveyhoğulları, Mısır’ daki Fatimiler birer Şii devleti olarak tarihte yeralmışlardır.
Şiilik, Kızılbaşlık, Bektaşilik
Aleviliğin doğuşunun Hazreti Muhammed’ in ölümü ertesinde ortaya çıkan halifelik ve imamlık meselesine dayandığını belirtmiştik. İşte bu mesele yüzünden, o çatışma ve ayrılıkları takiben Tarikat- i Muhammediye’ yi aynen kabul edenler Sünni, Hazreti Ali’ yi halife ve imam olarak tanıyanlar ise Şii diye anılmaya başlamıştır.
Alevilik mezhebi, İslamiyetteki siyasal kökenli ilk büyük mezhep ayrılığında ortaya çıkan Şiilikten kaynaklanmıştır. Ancak 16. yüzyıldan sonra Alevilik, Şii öğretisinden önemli ölçüde koparak farklılaşmış ve Anadolu insanına özgü bir islamiyet yorumu haline gelmiştir. 16. yüzyıl, Osmanlı Devleti ile Safevi devleti arasındaki çekişme ve çatışmaların had safhaya vardığı bir süreçtir ve Alevilik bu dönemle birlikte Osmanlı’ nın baskısıyla önemli değişimlere uğramıştır. Bu süreçle birlikte, değişim, daha çok içe kapanma ve Şii öğretisinden uzaklaşma olarak ortaya çıkmıştır. Kendi içine kapanan Aleviler, gördükleri onca baskı ve büyük kıyımlara rağmen Dedelik kurumu ve yaşattıkları gelenekler sayesinde ayakta kalmış ve tekrar tekrar kendini üretmeyi başarmıştır. Buradan yola çıkarsak özetle, Aleviliğin Şii mezhebinden kaynaklandığını ve çeşitli etkilere uğrayarak Anadolu’ da farklılaştığını ve kendine özgü bir islami yorum biçimini aldığını söylemek mümkündür.
Görüldüğü gibi sorun başlangıçtan beri siyasal içerikli bir sorundur. Alioğulları ya da zaman içinde anlam genişlemesiyle Ali taraftarları anlamını kazanan Alevilik, dinsel gerekçelerden yola çıkıp toplumsal bir yaşam tarzına ulaşmış, islamiyeti kabullenen topluluklarda egemen dinsel görüşe ve baskılara karşı bir inanç hareketi niteliği kazanmıştır. Ve yine zaman içinde istenildiği kadar gözden ırak tutulmaya çalışılırsa çalışılsın, sınıflar savaşının gelişmesi, halkların kendi iktidarlarını kurma çabası içinde Aleviler yüzyıllardır süren ezilmişlik ve dışlanmışlıklarının etkisiyle bu savaşa hep aktif olarak katılmış ve en hızlı siyasallaşan kesimlerden biri olmuşlardır.
Ali’ nin yolunda gidenler zaman içinde 3′e ayrılmışlardır.
1- ) Şiiler
2- ) Kızılbaşlar
3- ) Bektaşiler
Şiiler, İran Alevileri; Kızılbaşlar, bir kısım Türkmenler; Bektaşiler ise Şehir Alevileridir. Tabii ki, bu çok kesin sınırları olan bir ayrım da değildir. Bu inanışları, belirtilenler dışındaki halk kesimlerinde de şu ya da bu ölçüde yaygınlık gösterebilmişlerdir.
Şiilik Üzerine…
Şiilik kavramı, şia yani ” uymak, yandaş olmak” kavramından türemiştir. Bugün bunu ” Ali’ ye yandaş olanlar” diye nitelemek mümkündür.
İslam içinde bu mezhep 5. mezhep olarak adlandırılır. İlk dört mezhep, tümü Sünnilik içinde görülen mezheplerdir. Bunlar; Hanefi, Maliki, Hanberi ve Şafii’ dir.
Bir ibadet ve inanç sistemi olarak Şiilik, Halife Ömer döneminde Arap ırkçılığına karşı bir tepki olarak oluşmuştur. Arapların baskısı sonucu ve Emevi devleti sürecinde gerçek yerine oturmuştur. Bu anlamıyla İslam’ daki Şii hareketi, bir açıdan da Arap olmayan halkların ulusal kimlik arayışı olarak değerlendirilebilir. Her ülkede kendi ulusal özelliklerine göre biçim almıştır. Bu tarihsel gelişim içinde, Şiiliğin bir yorumu olan Şiilik arasında pek az ortak nokta kalmıştır. Hatta denilebilir ki, aralarında temel benzerlik sadece Ali’ ye ve Ehl- i Beyt’ e (Peygamberin ailesi ve soyuna) bağlılıktır.
Kızılbaşlık üzerine…
Anadolu’ da Yörük olarak yaşayan Türkmen oymaklarının bir kısmı Alevi olmuşlardır. Bu kesimlere geçmişten bugüne Kızılbaş demek adet olmuştur. Bunun nasıl böyle olduğu konusunda türlü rivayetler vardır.
Bu rivayetlerden birine göre, Hz. Muhammed bir savaşta başından vurulmuş ve kafası kızıla bürünmüştür. O günden sonra da savaşlara kızıl bir taç ile katılmıştır. Ad buradan gelmektedir.
Bir diğer rivayet ise, Şah İsmail’ in askerlerini Anadolu’ dan Suriye’ ye geçirirken askerlerine kızıl takkeler giydirdiğidir. Bu olaydan sonra da Şiilere ve Anadolu Alevilerine Kızılbaş demek adet olmuştur.
Bu rivayetlerin hiçbirini kabul etmeyen kimi tarihçiler ise konuyu daha farklı izah etmektedirler. Buna göre sonradan Alevi mezhebine geçen Türkmenlerin Müslümanlıktan önceki dinleri Şamanlıktır. Türk şamanları özellikle çeşitli tören ve ayinleri yönetirken başlarına kırmızı bir külah giyerlerdi. Aleviliğe geçildikten sonra bu kesimin din büyüklerine Dede veya Seyid Dede denilmeye başlandı. Bu dedeler de başlarına kızıl külah geçirip cemler düzenledi, toplantılar idare etmeye başladılar. İşte tüm bu nedenler yüzünden ise Sünni Türkler tarafından bu kesime Kızılbaş demek adet oldu.
Bektaşilik Üzerine…
Bektaşilik bugün özellikle İstanbul’ da kümelenmiş kimi işbirlikçilerin dediği gibi ” Alevilikten farklı bir yol” değildir. Konu üzerinde özellikle bugün kitleleri aldatmak için olmadık oyunlar oynanmaktadır. Amaç bellidir. Amaç, halkın bölünmesi ve tarih boyunca egemen sınıflara karşı bir başkaldırı geleneği haline gelen Aleviliğin güçten düşürülmesidir. Bu öyle bir noktaya varmış durumdadır ki, örneğin Bektaşilik piri sayılan Bektaş- ı Veli’ nin adındaki hacı sıfatı sonradan eklemedir. Bektaş- ı Veli, günümüzdeki anlamıyla Hacı falan değildir. Asıl lakabı Hacım’ dır.
Gerçekte hiçbir inançları olmayıp, tüm dinleri, imanları mezhepleri ” para” olan egemen sınıflar, bugün fikirleri yadsınamayacak bir etki taşıyan kimi Alevi büyüklerini karalayamadıkları, gözden düşüremedikleri noktada onu sahiplenme numarası yapmakta, gerçek kimliğinden, görüşlerinden soyutlamaya çalışmaktadırlar. Cumhurbaşkanı’ ndan MHP’ li faşistlere,Alevi bezirganlarına kadar cümle halk düşmanlarının sık sık Kırşehir’ e, Bektaş- ı Veli’ ye yüz sürmeleri de bu oyunun parçalarından biridir.
Bektaşilik Alevilikten farklı birşey değildir. Tek farkı, dede kaynağı açısındandır. Türkiye’ de ağırlıklı dede kaynağı Hacı Bektaş soyudur. Diğer kaynak ise Ocakzadelerdir. Bu iki kolun da dünya görüşü, yolu, yöntemi – küçük ayrıntılar hariç- aynıdır. Hacım Bektaş- ı Veli Anadolu Aleviliğinin piri durumundadır. O genelde kendine özgü bir yol yaratmamıştır. Büyük pir, Alevi’ dir.
Bektaşilik, tam anlamıyla Anadolu’ ya özgü bir alevi öğretisidir. Erdemli olmayı ve hoşgörüyü esas alır. Horasan’ da doğan Bektaş- ı Veli, Ahmet Yesevi dergahından eğitim görmüş ve daha sonra 13. yüzyıl sonlarına doğru Anadolu’ ya göçmüştür.
Aynı yıllar Anadolu’ da Baba İshak ve Baba İlyas’ ın önderliğini yaptığı ve daha adil, eşitlikçi ve faziletli bir düzen kurma amacına yönelik halk ayaklanmaları vardır. Bektaş- ı Veli bu ayaklanmalardan da etkilenmiş ve nitekim öğretisini fazilet, eşitlik, adalet ve dayanışma ilkeleri üzerine inşa etmiştir.
Bu öğreti zaman içinde özellikle Osmanlı devleti içinde öyle etkin bir hal almıştır ki, örneğin Bektaş- ı Veli, Yeniçeri Ocağı’ nın manevi önderi seçilmiştir. Bu öğreti, 15. yüzyıl sonlarına doğru örgütlü bir yapı haline gelmiştir.
Bektaşiliğin örgütsel yapısı dergahlar, tekkeler üzerine kurulmuştur.
Kısacası, Bektaşilik Aleviliğin bir koludur ve Kızılbaşlık, Cepnilik, Tahtacılık gibi tarikat sayılabilecek Alevi topluluk inançlarından farklı değildir.
Alevilerin Yayıldığı Coğrafya ve Nüfus
Aleviler yoğun olarak Türkiye, Suriye, Irak, Arnavutluk ve Yugoslavya sınırları içinde yaşamaktadırlar.
Türkiye’ de ağırlıklı olarak Erzincan, Tunceli, Malatya, Elazığ, Çankırı, Ankara, İstanbul, Bingöl, Muş, Erzurum, Kars, Ağrı, Antep, Muğla, Balıkesir, Çanakkale, İzmir, Aydın, Antalya, Isparta, Hatay, Sıvas, Yozgat ve Tokat yörelerinde yaşamaktadırlar.
Alevilerin Türkiye sınırları içindeki sayısı konusunda birçok tahmin olmasına rağmen, kesin rakamsal veriler de yoktur. Tüm farklı ulus ve milliyetleri, inançları yok sayan egemen sınıflar, bunun doğru tespit edilmesine bile engel olmuşlardır.
Ancak tüm veri ve tahminlerin ortak noktası, genel olarak herkesin söylediği, nüfusun aşağı yukarı üçte birine yakın bir kesimin alevi olduğu yönündedir.
Anadolu Aleviliğinin tarihi
Türklerin önemli bir bölümünün Alevi oluşlarında Emevilerin yaptıkları zulmün etkisi vardır. Alevilik bilindiği gibi Asya’ dan gelen göçebe Türk toplulukları arasında genel kabul görmüş ve 13. yüzyıldan itibaren Anadolu’ ya ulaşmıştır. O süreçte devletin, egemen sınıfların ” resmi” dini, Sünni islam anlayışı üzerine kuruludur. Bu bakımdan Alevilik, bir bakıma ” Halk İslamı” gibi yorumlanabilir.
Timur’ un Anadolu’ yu istilası dönemi, Aleviliğin Anadolu’ ya yayılışını hızlandırmıştır. 16. yüzyıla kadar Osmanlı ile Aleviler arasında pek fazla sorun yoktur. Bu dönemde Anadolu Alevileri Bektaşiler, Tahtacılar, Cepniler, Kızılbaşlar ve Hurufilerin toplamıdır. Osmanlı devletinin Alevi topluluklara karşı tutumunun temelinde siyasal hesap ve gerekçeler vardır. Nitekim, hesaplar bozulduğunda tavrı tamamen değişmiştir.
Safevi devleti (İran) Anadolu’ ya nüfus etme çabası içindedir. Şah İsmail, Kızılbaşlık hareketini Anadolu’ ya ve batıya yaymaya çalışmaktadır. Bu gelişme Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’ in resmi öğreti olarak katı bir Sünniliği benimsemesine yol açmıştır. Sünnilik imparatorluğun üst yapı kurumlarından en kapsamlısı olarak güçlü bir varlık kazanmıştır.
16. yüzyıldan sonra Anadolu Alevilerinin tarihinde yeni bir dönemi başlar. Günümüze kadar akıp gelen bu dönem açlık, zulüm ve katliamlar dönemidir. Örneğin, ilk büyük katliam Çaldıran savaşı sürecinde yaşanmış ve 40.000 alevi Yavuz’ un askerleri tarafından resmen kesilmiştir. Yavuz, Şah İsmail’ e destek veren alevi topluluklarına ilk büyük acıyı yaşatmıştır. Kimi araştırmacılar Yavuz’ un Şah İsmail üzerine sefere çıkarken kılıçtan geçirdiği 40 bin Aleviyi ” arkasında bırakmamak” için katlettiğini belirtmektedir. Ve bu tarihten sonra Osmanlı devleti Alevi topluluklara karşı sürekli bir baskı politikası izlemeye başlar. Sürekli baskı ve terörle onları Sünnileştirmeye çalışır. Diğer bir icraatı ise Sünni topluluklarını Alevilere karşı kışkırtmaktır. Türlü provokasyonlar düzenlenir, yalan dedikodular yayılır, sünni halkı kışkırtacak her yöntem kullanılır. Bugünlere kadar getirilen aleviler hakkında çirkin iftira ve söylentilerin kaynağı özellikle bu dönemdedir. Osmanlı egemen sınıfları, 40 bin alevinin katlini haklı göstermek için, onların kadınları ortak kullandıkları, Kur’ an’ ı, Camileri yaktıkları yalanlarını yaymıştır.
Aleviler ise bu süreçte uygulanan asimilasyon ve soykırıma karşı büyük oranda direnirler, teslim olmazlar. 15. ve 16. yüzyıllar boyunca birçok ayaklanmaya önderlik eder, Osmanlının sömürü ve zulmüne karşı yayıldıkları her bölgede başkaldırılar örgütlerler. Bunun bastırıldığı noktada ise, boyun eğmez, kendilerine göre savunma mekanizmaları geliştirirler. Direniş hep sürmektedir. Bu tepkilerden en yaygın olanı kimlik ve kültürlerini korumak amacıyla içe kapanma ve göçlerdir.
Devletin kolayca ulaşamadığı dağ tepelerine, ana yollardan uzak noktalara taşınır ve yerleşirler. Bilindiği gibi, bu süreç Cumhuriyet dönemine ve hatta kısmen sonrasına kadar sürmüştür. Aleviler, bu süreçlerde kendi geleneklerini korumuş, Osmanlı’ nın dayatmalarına karşı direnmiş, yasa ve kurallarını tanımamışlardır. Yeri geldiği ve fırsat bulunduğunda ise yine ayaklanmışlardır. Ancak bu ayaklanmaların çoğu bir iktidar hedefine sahip değildir, daha çok bir direnişin ifadesidirler.
Yüzyıllar boyu Osmanlı’ nın zulmü ve sömürüsü altında inleyen bu halkın Cumhuriyet dönemini desteklemesi, Kurtuluş savaşına katılması, işte Osmanlı’ ya böylesi bir tepkinin de ürünüdür.
Aleviliğin tarihi, İslamiyetin hilafet döneminde günümüze değin süren – belli kısa zaman süreçleri hariç- 1300 yıllık muhalefetin ve başkaldırının tarihi olmuştur. O tarih 1300 yıldır süren egemenlerin baskıcı ve sömürücü haksız yönetimlerine karşı onurlu bir isyan tarihidir. Bu tarih boyunca aleviler, demokratik ve devrimci bir halk muhalefet odağı olmuşlardır.
Yavuz’ dan itibaren bu süreç daha belirgin hal almış; Anadolu halklarının merkezi feodal devlete ve onun yerel otorite ve işbirlikçilerine karşı yürüttüğü mücadele, her zaman yanında Alevi kültürünü ve insanını bulmuş, onunla iç içe geçerek bugünlere taşınmıştır.
Alevi Kimliği Nasıl Tanımlanacak?
Gerçekçi olarak alevi kimliğinin tanımlanmasındaki yöntem bilimsel olmadığında ya çıkarlara, ya devlete ya da icazetçi kafa yapısına göre alevilik tanımlarının yapılması kaçınılmazdır. Böyle olunca da, ya aleviliği yoksayan, ya da laikliğin bekçisi ilan edip katliamcı orduya yedekleyen yaklaşımlar ortaya çıkar.
O zaman alevilik nasıl tanımlanmalıdır? Her şeyden önce ister alevilik, isterse başka bir inanç, kültür, kimlik olsun, tanımlama tarihsel gerçeklerden, bugünkü Türkiye gerçeğinden soyutlandığında doğru bir tanım yapılamaz. Tarih bilinmediğinde, neden alevilerin devrimci mücadele içinde yoğun olarak yeraldıkları, neden devletin fiili ve ideolojik saldırılarına maruz kaldıkları da anlaşılamaz.
Bunun ötesinde, alevi bezirganların, aleviliğin özünü yoketmek isteyenlerin, korkuyla gerçekleri dile getiremeyenlerin devletin teröre destek mi veriyorsunuz baskılanması altında yapacağı tanımların hiçbir önemi ve bili Herkes Kendine Göre Alevilik Tanımı Yapabilir Mi? Alevilik konusunda konuşan herkes tereddütsüz bu soruya elbette yapamaz cevabı verecektir. Ancak böyle yapıldığı da tartışmasız bir gerçektir.Bunun bir nedeni, aleviliğin yüzyıllardır sürekli baskı ve yasakla karşı karşıya kalmış olmasından kaynaklı yazılı kaynaklarını bugüne aktaramamasıdır. Dilden dile, türkülerde, ozanların öykülerinde, deyişlerinde, dedelerin anlatımlarında ortaya çıkan ise, doğal olarak farklılıklar gösterecektir.
Bir başka neden ise tanımlayanların çeşitli nedenlerle aleviliği çarpıtmasıdır.
Değişik alevi örgütlenmeleri bir yanıyla da aleviliğin değişik tanımları üzerinden gelişiyor. Kim aleviliği nasıl tanımlıyor, ona nasıl bir misyon yüklüyorsa ona göre bir örgütlenme ortaya çıkarıyor. Cem Vakfından, EhliBeyt Vakfına, Hacı Bektaş Vakfından, Pir Sultan Derneklerine kadar tümü böyledir.
Alevilik, kültürel bir kimliktir diyenler; en başta Aleviliğin siyasi yönünü yok saymaktadır. Bu tartışma o hale getirilmektedir ki, sanki siyasi düşüncesi olan bir alevi alevi değildir noktasına getirilmektedir. Bu tanımlama eğer bilinçli olarak içini boşaltma değilse, devletin baskısını üstüne çekmemek için başvurulan bir takiyyedir. Takiyyecilik ise, özün inkarı demektir.
Elbette bir alevi kültürü vardır, ancak tek başına bu hiçbir şeyi anlatmaz. Tarihte yaşanan baskılar, zulümler, kıyımlar sadece bir kültür olduğu için mi yapılmıştı? Peki o kültür ne diyordu ki, egemenler her dönem baskı altında tutmaya çalışıyordu? Soruların cevabı kaçınılmaz olarak aleviliğin tarih içinde şekillenmiş geleneklerini, bu geleneklerin siyasi yönlerini tartışmak demektir.
Alevilik, dini bir inançtır söylemi etrafında şekillenen tanımlar da, tarihi gerçekleri, aleviliğin direnişçi, zulme karşı olma özelliklerinin hangi koşullarda şekillendiğini gözardı etmektir. Bu kesimler esas olarak aleviliği sünnileştirenlere paralel hareket etmektedirler. Düzen partilerinin, siz ne kadar aleviyseniz, biz de o kadar aleviyiz gibi kaba demagojileri de buradan beslenmektedir.
Elbette alevilik dinsel bir kökene sahiptir. Ancak tarih içinde alevi kimliğini şekillendiren gelişmeler dinsel değil, toplumsal olaylardır. Örneğin Anadolu aleviliği sadece farklı ibadet ve yaşam tarzlarıyla ortaya çıkmadılar. Egemen olana karşı, ezilenlerin kimliği olarak şekillendiler. Yani özünde sınıfsal bir zeminde, ezilenleri birarada tutan bir kimlik olarak ortaya çıktılar. Anadolu tarihindeki ayaklanmalar, Baba İshaklar, Şeyh Bedrettinler, Baba İlyaslar bu zemin üzerinde ayaklandılar, Pir Sultanlar ezilenlerin türkülerini ayaklanma içinde dillendirdiler.
Aleviliğin renklerini belirsizleştiren, islamiyetin tasavvufi bir yorumudur gibi tanımların özü yok sayma, inkardır. Devletin zulümle, baskıyla sindiremediği alevi halkı ehlileştirmenin ideolojik temellerini oluşturmaktadır. Propagandasını yapanlar Diyanet İşleri, gerici sünni kesimlerdir. Onların alevi tanımında ne zalime karşı mazlumdan yana olmak, bunun için kavgaya girmek vardır, ne de başkaldırı. Hedef aleviliği devletin istediği sınırlara çekmektir.
Tarih, Aleviliği Tanımlıyor
Aleviliğin ne olduğu, Kerbeladan, Anadolu halkının ayaklanmalarına, Gaziye yaşanan tarihin içindedir.O tarih kendi tanımını kendisi yapıyor. O tarihte egemenlerin döktüğü oluk oluk alevi kanı ve alevi halkının direnişleri, ayaklanmaları vardır.
Kerbela, Aleviliğin zalime biat etmeme, direnme geleneğinin mayasıdır.
Anadolu’ya geldiğimizde ise, Selçuklunun devlet kurmasıyla başlayan süreç aynı zamanda Anadolu halkının ayaklanmalar tarihidir. Bu ayaklanmaların temel gücü ise alevi inancından halkımızdır. Bu durum Osmanlı döneminde de sürmüştür. Egemenleri korkutan tüm ayaklanmaların içindedir alevi halkı. Ancak bu ayaklanmaların hiçbiri biz alevi kimliğimizi yaşamak istiyoruz talebiyle ortaya çıkmamıştır. Tümünün ortak özelliği; yoksulların sömürü düzenine ve buna bağlı olarak egemenlerin uyguladığı baskı ve zulme karşı adaletli, eşit bir düzen isteğidir. Alevi kimliği bu temelde anlam kazanmış, halkı birleştiren olmuştur. Bazı ayaklanmalarda ise, Şeyh Bedrettin’de olduğu gibi, her din ve milliyetten çulsuzlarla, yani yoksullarla birliktedir aleviler.
Cumhuriyet dönemi ise, Kemalistlerin alevi halkı aldatan politikaları sonucu farklı bir gelişim gösterse de, aynı baskı, aynı katliamlar Gazi ayaklanması da dahil sürmüştür. İşte alevilik bu tarih içinde tanımlanabilir.Dinsel kökenlerinin ne olduğu, Batıni mi yoksa Müslüman mı oldukları bin yıllık tarih içinde alevi kimliğinin tali yönleridir. Egemenler açısından da aleviler için de, aslolan Aleviliğin zulme, sömürüye başkaldırı özelliğidir.
Günlük yaşam içindeki gelenekler, özdeyişler hep buna yönelik geliştirilmiştir.
Örneğin Musahiplik Kurumu, dinsel bir kurum değil, birlik içinde olmanın, dayanışmanın adıdır. Eşitlikçilik, dayanışma, direniş üzerine deyişler hep bu zeminde gelişmiştir. Oligarşinin politikalarının özünü de bu özelliklerin yok edilmesi oluşturmaktadır. Bu gerçekleri gözardı eden tanımlar da niyet ne olursa olsun oligarşinin bu politikasına hizmet edecektir.
Aleviler Elbette Devrimci Olacaklar
Aleviler, Alevilik Marksistlerin etkisinde mi, terör örgütleri alevilerin içinde demagojilerinin etkisiyle savunmaya geçmek beraberinde aleviliği alevilik yapan gelenek ve özelliklerini de yok saymayı, tarihi unutmayı beraberinde getirecektir.
Zulme karşı isyanlar tarihi yok edilebilir mi? Zalime karşı mazlumun yanında olmayı ölüm pahasına tercih eden İmam Hüseyinler yok sayılabilir mi? Yavuz Sultan Selimlerin, Yezidlerin alevi halkı kıyımdan geçirmesinin nedenleri yok sayılabilir mi? Aynı baskı ve sömürü düzeni bugün sürüyorken, Alevilerin bu zulme ve sömürüye karşı sessiz kalması, eşit bir düzen istememesi öğütlenebilir mi? Yezidlerin, Hızır Paşaların bugünkü temsilcisi oligarşiye karşı biat edilerek alevi olunabilir mi?
Tüm bunlara cevabımız hayır ise, elbette aleviler devrimci olacaktır, devrimci saflarda yer alacaktır. Devrimciler tüm inançların özgür olduğu, zulmün, sömürünün son bulduğu bir düzen için mücadele ediyor. İşte bu nedenle tüm yoksul halklar gibi Alevi halkımızın da devrimcilerle birlikte olmasından doğal ne olabilir ki.
( ALEVİLĞİN TARİHSEL KÖKENLERİ )
a) Anadolu Alevliğinde ocak sistemi ve dedelik kurumu
b) Alevilik-Bektaşiliğin tarihi kökenleri – İrene MELİKOFF
c) Hünkar Hacı Bektaşi Veli Halkındır Halkın Kalacak
a ) Anadolu Aleviliğinde ocak sistemi ve dedelik kurumu
Anadolu Aleviliği’nin sosyal ve dinsel yapılanmasında temel öneme sahip kurumlardan en önemlisi ” Dedelik Kurumu” dur. 19. Yüzyıl sonlarında Anadolu’ da yaşanan sosyo- ekonomik dönüşüm ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurulması sonrası giderek artan oranda yaşanan kırdan kente göç olgusu nedeniyle, zayıflamış olan bu kurum, Anadolu’ da Aleviliğin günümüze ulaşmasında birinci derecede rol oynamıştır.
Ocak deyimi, sözlük anlamı bağlamında kısaca tanımlanacak olursa; 1. Ateş yanan/ yakılan birim, 2. Yemek yapılan yer ya da aygıt, 3. Köylerde evlik denilen büyük odalarda ısınmak için başında toplanılan yer,4. Oturma ve barınma yeri, 5. Ev, yurt, yuva, sıla, 6. Maden çıkarılan yer, 7. Belli bir amaç doğrultusunda oluşturulan, toplanılan ve görev yapılan kurum/ örgüt, 8. Geleneksel olarak belli bir işi gören aile çevresi anlamlarına gelmektedir. Anlamlarına baktığımızda, kavramda belli bir anlam yoğunluğunun göze çarptığını, söylemek gerekir.
Alevi-Kızılbaş toplumunda ise işlevsel olarak ocaklar, Alevi- Kızılbaş toplulukların inanç boyutuyla bağlandığı, yılın belli dönemlerinde bu toplulukların görgüsünü ve sorgusunu yapmakla yükümlü olan, toplumu aydınlatma, sorunları çözme ve yönlendirme sorumluluğunu taşıyan, toplumun düşünce, bi- linç/ inanç ve kültür dünyasını sürekli geliştiren ve anlamlı kılan, merkezi yapının oluşturduğu kurumlardan kendisini soyutlamış[2], bu topluluklarda çeşitli yaptırım, yol ve yöntemlerle toplumsal ilişki ve işleyişin düzenli yürümesini sağlayan – ya da bir deyişle aksamasını engelleyen- kurumlardır.[3] Alevi tarihi ve kültürünün açıklanması bakımından Alevi- Bektaşi ocaklarının oluşumu, geli- şimi, dağılımı ve etkinliğini irdelemek önem taşımaktadır.
Ocakların, Anadolu’da yaşanan toplumsal dönüşüm ve yeniden yapılanmanın etkisiyle, özellikle Osmanlıların ilk döneminde ortaya çıkmaya başladığı söylenebilir. Sistemin adım adım kurumlaşarak ortodoks bir çizgi üzerine oturması ve heterodoks topluluklar olarak tanımlayabileceğimiz Alevi- Bektaşi- Kızılbaş toplumunun merkezi sistemden kopmasıyla oluşan o yoğun baskı ortamında, sürekli yaşanan kaç- göç sonucu, bir bakıma zorunlu olarak dedeliğin/ pirliğin/ babalığın soy yoluyla işlevini sürdürür hale geldiği görülmektedir. Ortaya çıkan ocakların yaygın biçimde o dönemlerde yaşamış kişilere dayanıyor – yani o dönemlerde yaşayan kişiler üzerinden yürüyor- olması bunun açık gösterge ve kanıtlarından biri sayılabilir.
Bu dönem genel olarak 14. ve 16. yüzyıllar arası biçiminde belirlenebilir. Yani mevcut yapıya bakıldığında bugün ocaklara temel teşkil eden baba, dede, eren ve halifelerin ağırlıkla bu dönemlerde yaşadıkları, yaygın oluşumun bu dönemlerde gerçekleştiği görülüyor. Bu durum Anadolu’da konar- göçer toplulukların adım ,adım yerleşikliğe geçişiyle de ilgili görünmektedir. Önemli toplumsal işlevleri olan bu tür kurumlara yerleşikliğe geçen toplulukların gereksiniminin arttığı açıktır.
Soy yoluyla sürek sürdürme geleneği öncesi, yani ocak oluşumları gerçekleşmeden önce bu görevlere, bilgi, görgü, birikim, ve olgunluk ve önderlik yeteneği gibi büyük önem taşıyan yeteneklere ve bu yükü kaldırabilecek direnç kapasitesine sahip kişilerin, yolu temsilen genellikle halifelik yoluyla atandığı bilinmektedir. Değindiğimiz gibi bunlar giderek belli bir süreç sonunda ocak haline gelmiştir. Sözgelimi Hacı Bektaşın ve Erdebil dergahının görevlendirdiği halkı irşad etmekle yükümlü bulunan halifeler bu duruma ilginç bir örnek olarak gösterile- bilir.[5] Bunların bir bakıma düzenin kuşatması ve koşulların dayatmasıyla süreç içerisinde ocağa dönüşümü ise üzerinde durulması gereken bir başka önemli boyuttur. Özellikle Osmanlı dönemindeki oluşum ve koşullarda, bu yapıyı – dedelik kurumunu- kurumsal olarak de- netleyen müdahele edilebilen ve yönlendiren yaygın ve sistematik ilişkiler ağı ve bir denetimci kurumun olmayışı – ya da olamayışı- , sırrın[6] açığa çıkmasıyla egemen kesimlerin saldırısına maruz kalma endişesi, bu nedenle korku ve tedirginlik içinde yaşanması, diğer önemli ayrıntılar olarak karşımıza çıkmaktadır.
b) Alevi-Bektaşiliğin tarihi kökenleri
BEKTAŞİ- KIZILBAŞ(ALEVİ) BÖLÜNMESİ VE NETİCELERİ-İrene MELİKOFF
Bektaşiliği belirtmeye çalışırsak, Bektaşilik her şeyden evvel bir Türk halk dini olduğunu söyleyebiliriz. XIII. Asırdan itibaren Anadolu’ da gelişmeye başladı. Sonraki asırlar boyunca bağdaştırmacı yapısında bazı yabancı unsurlar yer aldıysa da, Bektaşiliği Türk kökenlerinden ayırmak mümkün değildir. Bektaşilik, Hacı Bektaş Velinin etrafında belirginleşmiş bir öğretidir. Hacı Bektaş ise, efsaneleşmiş büyüleyici bir kişidir. Keramet sahibi ve mucize yaratan bir kişi gibi görünüyor. Öyle olduğu için, onu Şii’ lerin sekizinci İmamına, dolayısıyla da soyunu Peygambere kadar çıkarmak mümkündür. Fakat, bu eklentiler asırlar boyunca meydana gelmiştir. Gerçeklikte ise, Hacı Bektaşı doğduğu ortamdan, yani Orta Asya’ dan gelen ve Anadolu’ ya göç eden Türkmen boylarından ayırmak imkansızdır. Bununla birlikte, Hacı Bektaş’ ın şöhreti ilk önce aynı soydan gelen ilk Osmanlı Sultanları’ nın kendisine gösterdikleri ilgiye bağlıdır. Bektaşilik, Anadolu’ da gelişmesine rağmen, onun kökenleri daha eski zamanlara dayanıyor. Halk geleneğine göre, Hacı Bektaş, Orta Asya Velisi Ahmet Yesevi’ nin müridi olmuştur. Bu ise gerçeğe aykırıdır. Çünkü Ahmed Yesevi’ yi, Hacı Bektaş’ tan bir asır evvel, yani XII. yüzyılda, Yesi’ de, şimdiki adıyla Türkistan’ da - Kazakistan’ da yaşamış ve oradaki Türkmen boylarına İslam dinini öğretmiş bir kişi olarak biliyoruz. Ahmed Yesevi, Buhara gibi İslam kültürünü yaygınlaştıran meşhur bir kültür merkezinde okumuş, Hanefi uleması olan Şeyh Yusuf Hamadani’ nin müridi olmuştur. Fakat buna rağmen, yurttaşları olan göçmen Türkmenleri arasında yaşamayı tercih etmiş ve onlara İslamı yaymıştır. Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş arasında tarihsel bağlar olmamasına rağmen, yine de, Hacı Bektaşın, Anadolu’ da Ahmet Yesevinin orta Asya’ daki rolünü devam ettirdiğini söyleyebiliriz. Gerçekten de Hacı Bektaş, Anadoluya göç eden Türkmen boylarına İslam dinini yaymaya çalışmıştır. Ahmet Yesevi gibi, bu dini, göç eden kavimlerin anlayışı ve geleneklerine uyarlamaya çalışmıştır. O nedenle, Bektaşiliğin manevi kökenlerini orta Asya’ ya kadar götürmek mümkündür. Ve Bektaşilik bir dereceye kadar Ahmet Yesevi öğretisinin devamı olarak kabul edilebilir. Bununla birlikte, din kavramı canlı bir öğe olması nedeniyle, yeni bir ortamda farklı gelişmelere ve farklı değişikliklere uğrayacaktır. Az veya çok, yerleştiği ortamın etkilerine uyacaktır. Böylece, süreç içinde, Bektaşilik bir dini senkretizm, yani bir bağdaştırmacılık şeklini alacaktır. Bağdaştırmacılık, dışarıdan gelen yeni öğelere de açık olacaktır. Bir taraftan, yerleştiği yeni ortamdan gelen inançlar ve gelenekler, diğer yandan tarihi ve toplumsal olaylara ait etkiler iz bırakacaktır. Bu savımıza örnek olarak, Ahi teşkilatının veya Hurufilik gibi dışardan gelen inançların etkilerini gösterebiliriz. Aynı şekilde, özellikle Anadolu tarihinde önemli bir yeri olan Türk- Safavi çatışmalarının sonucu ortaya çıkan Kızılbaş hareketini de örnek gösterebiliriz. Bu son olay, kesin bir sonuç ortaya çıkardı. 16. yüzyıldan sonra, Bektaşi hareketinde bir bölünmeyi görüyoruz. Başlangıçta, Anadolu halk dini gibi görünen bu hareket ikiye bölündü: Bir taraftan Bektaşilik, diğer yandan Kızılbaşlık. Oldukça yakın bir zamanda, yani son asrın başında, Kızılbaşlık ismi yerine Alevilik sıfatı kullanılmaya başlandı. Hacı Bektaş, 13. yüzyılda, Baba İlyas’ ın izinde ortaya çıkıyor. Baba İlyas, ünlü Baba- i İsyanlarının lideridir. Tarihi kaynaklar onun hakkında kesin bilgiler vermektedirler.
14. yüzyıl tarihçisi Elvan Çelebi ve 15. yüzyıl tarihçisi Aşık Paşazade, her ikisi, Hacı Bektaşı, Baba İlyas’ ın müridi olduğunu yazmaktadırlar. Şeyh Eflaki de ayın bilgileri aktarmaktadır.
Baba İlyas ve taraftarları, 1230 civarında ” Horasan” dan, yani Orta Asya’ dan Anadolu’ ya gelmişlerdir. Baba İlyas’ ı inceleyen ünlü Fransız tarihçisi Claude Cahen, Baba İlyas ve taraflarının belki de Harezmilerle birlikte, Moğollardan kaçıp Anadolu’ ya geldiklerini düşünüyordu. Bu sav doğru olabilir. Bu tespitten hareketle, onların Mevaraun nehri yöresinden, yani Ahmet Yesevi’ nin yaşadığı bölgeden gelmiş olabilecekleri sonucunu çıkarabiliriz.
Öyleyse, Hacı Bektaşı, Ahmet Yesevi’ ye bağlamak yanlış olmayacaktır. O zaman da, halk gelenekleri, belirli ölçülerde, haklılık payı kazanacaklardır. Hacı Bektaş Baba- i isyanlarına iştirak etmiştir. Kardeşi Mintaç ise bu olaylarda şehit olmuştur.
Fakat tarihi kaynaklar, Hacı Bektaş’ ın bu isyanların son bölümüne ve Malya’ daki savaşa kesin olarak katılmadığını göstermektedirler. Hacı Bektaş, bir müddet saklı kaldıktan sonra, Suluca Karaöyük’ te bugünkü adıyla Hacı Bektaş kasabasında ortaya çıkmış ve orada Çepni bir boy arasında yaşamıştır. Bir derviş hayatını sürdürmüştür. Kendisi Çepni olmadığı için, Vilayetnamesinde bazı çatışmalardan bahsedilmektedir. Sözü edilen Çepni boyu, onu kabul etmiş ve benimsemiştir. Hacı Bektaş bir aziz gibi yaşamış ve keramet sahibi olduğu söylenmiştir. Saygı ve sevgiye layık bir veli olmuştur. Etrafında çok taraftarı olmasına rağmen, Hacı Bektaş mürit edinmeye çalışmamıştır. Bu gerçeği, Aşıkpaşazade’ nin yazdığı Tarih eserlerinden biliyoruz.
Hacı Bektaş, kerametlerini bir kadına Kadıncık Ana’ ya aktarmıştır. Kadıncık Ana, Aşıkpaşazade’ ye göre, onun evlatlık kızıdır, Vilayetname’ ye göre de manevi karısıdır. Ama, ne olursa olsun, Kadıncık Ana bir Bacıyan’ i Rumdur. Bacıyan’ i Rum, o zaman ki dört toplumsal sınıflardan biriydi. Ve bir kadın teşkilatıydı. Kadıncık Ana, bu toplumsal yapının önemli bir şahsiyetiydi.
Kadıncık Ana, 14. asırda yaşamıştır. O devir, Osmanlı İmparatorluğunun büyük zaferleri dönemidir. Bir çok Bektaşi dervişi, ilk Osmanlı Sultanlarının zaferlerine katılmış, kimileri gazi olmuşlardır. Abdal Musa, bu derviş- gaziler arasındadır.
Osmanlıların soyu, bilindiği gibi, Oğuzlardan gelmektedir. Kayı boyundandırlar. O sırada, Anadolu’ da gelişen batın’ i dervişlerin bir çoğu aynı soydan gelmekteydiler. Örneğin, Çepniler, Kayılar gibi Oğuz soyundandırlar.
İlk Sultanlar döneminde, Abdal dervişler ve Osmanlılar arasında sıkı bağlar vardı. 14. ve 15. yüzyıllarda, ilk Osmanlı İmparatorluğu yapısında dört toplumsal sınıf vard;. Gaziyani Rum, Ahıyani Rum, Abdalani Rum ve Bacıyani Rum. / Büyük zaferler döneminde, Osmanlı ordusunda derviş olan gaziler de vardı. Bu dervişler, Abdal olan unvanlarına, Gazi Unvanı eklemekten gurur duyarlardı. Böylece gazi olan Abdallar Trakya ve Balkanların fetihlerine iştirak etmişlerdir. Bunların arasında yukarda da işaret ettiğimiz gibi, Abdal Musa, Geyikli Baba, daha sonraları Gül Baba ve benzerlerini sayabiliriz.
Hacı Bektaş’ın şöhretinin, Osmanlılar arasında büyük olması gerekir. Çünkü Yeniçeri ordusu kurulduğu zaman, Yeniçeriler, Pirleri için Hacı Bektaş’ ı seçtiler.
Oruça göre Sultan Orhan’ ın kardeşi Ali Paşa, meşayık yolunu tutmuş, derviş olmuştur. Kardeşine, Yeniçeri ordusunun himayesi için Horasanlı Hacı Bektaş’ ı tavsiye etmiştir. Bu himaye ancak manevi olabilirdi, çünkü Hacı Bektaş, ananeye göre, 1271 yılı civarında vefat etmiştir. Bu, Osmanlı Sultanlarının Bektaşi tarikatına olan teveccühünü kanıtlamaktadır.
Bu teveccühün sayesinde, İmparatorluğun ilk yıllarında, Bektaşi tarikatının üstün bir yeri olduğu görülmektedir. Bektaşilerin şöhreti ve başarıları, Osmanlıların desteklerinden geldi. Onların sayesinde, Bektaşilik en önemli halk tarikatı oldu. Tabii olarak, o zaman Şii ve aşırı Şii inançlar henüz Bektaşilik öğretisine girmemişlerdi. Bu aykırı inançlar, daha sonra, Bektaşiliğin içine Hurufilik sokulduğu zaman ve özellikle, ilk Safavilerin, örneğin Cüneyd, Haydar ve Şah İsmail propagandalarının sonucu ortaya çıktılar.
Ömer Lütfi Barkan, ” olonizatör dervişleri” adlı ünlü eserinde, ilk Osmanlı Sultanlarının, dervişleri nasıl kullandıklarını göstermektedir. Bu dervişlere, feth edilen yerlerde topraklar verildi. Dervişler yerleşik olmuş, zaviye ve tekke kurmuşlardır. İslam dinini ve Türk medeniyetini buralara yaymışlardır. Bu yüzden, Trakya’ da ve Balkanlarda Bektaşilik tarikatı çok gelişti. Hacı Bektaş’ ın ismi Rumeli’ de derin izler bıraktı.
Trakya’daki en mühim Bektaşi tekkelerinden biri, Edirne civarında, Kızıl Deli Tekkesiydi. Şimdiki Bulgaristan’ ın Deli Orman bölgesinde, Demir Baba tekkesi Otmçin Baba, Akyazılı Baba tekkesi ve saire. Bu saydığımız tekkelerin ayrı bir özelliği vardır, ancak bu, yazının konusu dışındadır.
Bektaşiliği incelemek için, nefesler çok önemli ve ciddi bir kaynaktır. Bazı nefeslerde, Hacı Bektaş’ ın ismi Rumeli’ nin fethi ile bağlı görünüyor. Aşağıdaki her iki nefes de Kul Himmet’ in nefesleridir. Kul Himmet 16. yüzyılda yaşamış bir şairdir. Pir Sultan’ ın yakını olduğu söyleniyor. Çok tanınmış bu nefesinde Kul Himmet’ ten anlamlı mısraları buluyoruz;
” Seher vakti Şah kervanı gidiyor
Anun katarından ayırma bizi…”
” Urunu inşad eden Bektaş’ i Veli,
Anun katarından ayrıma bizi…”
(İsmail Uzunlu, Antoloji, II, 349- 350)
Ayın’ i Cem’ de bu mısra, bazen şöyle söylenmektedir:
” Urum’ u fetih etti Bektaş’ i Veli”
Başka bir nefesinde;
” Hacı Bektaş tekkesine gireli,
Dervişleri gül göründü gözüme”
Yine Kul Himmet diyor ki;
” Hacı Bektaş vatan tutmuş Urumdan”
(Antoloji, II, 334- 335)
Bu iki misalde, Hacı Bektaş, ya Rum’ u feth etmiş gibi veya irşad etmiş gibi görünüyor.
Şimdiye kadar soruna genel olarak baktık. Bektaşilik ve Alevilik daha doğrusu Kızılbaşlık aynı kökten gelen bir olgudur. İkisi, başlangıçta halk diniydiler. Fakat zamanla, bilhassa 16. yüz yıldan itibaren bölünmeler oldu ve iki farklı toplum oluştu. Bir yandan, yerleşik olan, tekkeye bağlı ve az çok örgütlenmiş Bektaşiler, diğer yandan, köylerde veya kırlarda oturan ve en eski zamanlardan beri dinleri batini olan Kızılbaş denilen toplumlar.
Bu Kızılbaş toplumların, Osmanlı belgelerinde, doğrudan doğruya belirgin bir isimi bile yoktu. Onlara ZINDIK, RAFİZİ, MÜLHİP gibi kötüleyici adlar veriliyordu. Sonra onları kökenbilim bakımından yanlış olan ” Alevi” sözcüğüyle adlandırmaya başladılar.
Kızılbaş ismi Şah İsmail’ in babası Şeyh Haydar (1460- 1488) zamanında belirmiştir. Doğu Anadolu ve Azerbaycan Türkmen aşiretlerinden gelen, Safavi taraftarlarına Kızılbaş deniliyordu. Sebebi, başlarına taktıkları kızıl külahlardan kaynaklanıyor. Bu 12 yönlü Külaha Tac’ i Haydar derlerdi
Kızılbaş denilen toplumlar bir çok isyan hareketlerine karıştıkları için, Kızılbaş kelimesi Osmanlı belgelerinde kötüleyici bir anlamla yüklenmiş, o nedenle, oldukça yeni bir geçmişte Kızılbaş yerine Alevi sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır.
Ali’ ye aşırı bir sevgi, hatta tapınmaya kadar giden bir sevgi gösterdikleri için, onlara ” Alevi” derlerdi. İran’ da ise Ali’ ye tapanlara ” Ali- İlahi” denir. Alevi ise, Ali soyundan gelen, yani Seyit olanlara denilir. Yukarda değindiğimiz gibi, bu sözcük kökenbilim açısından yanlıştır.
Dana önce de açıkladığımız gibi, Trakya da ve Balkan ülkelerinde, özellikle Arnavut elinde, Bektaşiliğin etkisi çok büyüktü. Hatta II. Sultan Abdülhamit döneminde Arnavut elinde, Bektaşilik resmi din olarak önerilmiş, ancak Sultan Abdülhamit şiddetli bir şekilde, buna karşı çıkmıştır.
Trakya ve Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğunun egemenliğinde kaldığı dönem içinde, Bektaşilik, Alevilikten daha üstün bir konum elde etmiştir. Kimi Jön Türkler Bektaşi oldukları için, Bektaşiler ülkenin aydınları ve ilericileri arasında yer almışlardır.
Sözü edilen ülkelerin Türkiye’ den bağımsız olmalarından sonra, Alevilik, Bektaşilikten daha önemli bir konum kazandı. Günümüzde, Alevilik öne çıkmıştır. Bektaşilik arka plana itilmiştir Öyle de olsa, unutmamalıyız. ki, Bektaşilik ve Alevilik öz olarak aynı olgudur. On ları birbirlerinden ayırmak olanaklı değildir.
KIRKLAR CEMİ
Kırklar Cemi, Alevi Bektaşi ibadetinin esası olarak kabul edilen Cem ve Semah döneminin mitolojik kaynağı varsayılmaktadır.
Bu efsanevi anlatım; katı, kuralcı, şekilci ibadet biçimi olan İslam’ ın Sünni (Hanefi, Şafii v.s.) yorumuna karşı alternatif bir ibadet biçimidir. Anlatımda geçen birçok öğe ve verilen mesaj Alevi dünya görüşünün kaynağı sayılır.
” BİRİMİZ KIRK KIRKIMIZ BİRDİR BİZİM..”
Kaynaklara göre, ” Hz. Muhammet, atı Burak ile bir gece Mirac’ a çıkar. Cenab- I Hak ile 90 bin kelam konuşur. Bunun 30 bini sırrı hakikat olup Hz. Ali’ de kalır. Miraç’ ta Hz.
Muhammet’ e; süt, bal ve elma verildiği rivayet edilir. Bal aşka, süt sevgiye elma ise dostluğa işaret eder. Muhammet, Mirac’ a çıkarken yoluna bir kükremiş aslan çıkar. Aslan yolunu keser. Gaipten bir ses (nida) gelir. ” Parmağındaki yüzüğü aslanın ağzına atması” istenir. Muhammet böyle yapar aslan sakinleşir, yoluna devam eder.
Muhammet, Cenab- I Hak ile görüştükten sonra şehre döner. Yolda bir dergâha rastlar. Merak edip gidip kapısını çalar. İçerdeki ses : ” Kimsiniz?” der. Muhammet ise: ” Ben peygamberim içeriye girmek istiyorum” der. Kapı açılmadan içerden gelen ses: ” Peygamberliğini git ümmetine yap. Bizim aramıza peygamber sığmaz” der.
Hz. Muhammet kapıdan ayrılıp yürümeye başlayınca gaipten gelen ses ayrılmamasını kapıyı yeniden çalmasını ama yanıtı farklı vermesini söyler. Muhammet yine kapıyı çalar. İçerden yine: ” Kimsiniz” diye sorulur. Bu kez Hz. Muhammet: ” Ben de sizden biriyim. Bir insanım. Sizi görmek istedim” der.
Bu yanıttan sonra kapı açılır. Muhammet içeri alınır. İçerden ” Hoş geldin sefa getirdin, uğur getirdin” diyerek karşılarlar. Hz. Muhammet içerde oluşmuş bir meclis görür. Hatta sayımını da içinden yapar. Tam 39 kişi vardır. Üstelik bu meclis kadın ve erkeklerden oluşmuştur. Bunların22′si erkek17′si kadındır. Muhammet’ yer gösterilir. O’ da gösterilen yere oturur. Hz. Ali’ de meclistedir. Muhammet tesadüfen Ali’nin yanına oturur. Hz. Muhammet sorar. ” Size kimler denir?” der. ” Bize Kırklar denir” diye yanıt alır. ” Ama burada 39 kişi saydım” der. ” Selman- ı Pak Can Parstadır” denir. ” Peki sizin ulunuz, büyüğünüz, küçüğünüz kim” diye sorar Hz. Muhammet. Gelen yanıt şöyle olur: ” Bizim küçüğümüz, büyüğümüz yoktur. Küçüğümüz de uludur, büyüğümüz de uludur. Birimiz kırkımız, kırkımız birimizdir” denir. Bunun üstüne Muhammet meclisten bunu kendilerine kanıtlamalarını söyler. O sırada Ali kolunu uzatır ve gömleğini sıyırır. İçlerinden biri ” destur” diyerek bıçağın ucu ile kolunu hafif kanatır. Kolundan bir damla kan akar. Onu, her can’ın kolundan birer damla kanın gelmesi izler. 40. canın bir damla kanı da pencereden içeri gelir. Bu ise Selman- ı Pak’ın kanıdır. Sonra Hz. Ali kolunu bağlar, hepsinin kanaması durur. Selman- ı Pak, Parstan dönüşte bir üzüm tanesi getirir. O’ nu Hz. Muhammet’ e verir ve bölüştürmesini ister. Muhammet verilen kapta üzüm tanesini ezer, çıkan dem meclisteki kadın- erkek canlara dağıtılır. Kırklar üzüm suyunu içerler. Hep birlikte mest olurlar. ” Ya Allah” deyip semah dönerler. Hz. Muhammet’ te onlara katılır. Büyük bir coşku ile vecd halinde semah dönülürken Hz. Muhammet’ in başından sarığı (imamesi) düşer. Kırk parçaya bölünür. Kırklar parçaları bellerine bağlarlar, kemerbest olurlar.
Hz. Muhammet, Kırklar Meclisi’ ne pirlerini sorar. ” Pirimiz Ali’ dir” derler. Böylece, Hz. Muhammet, Ali’nin de orada olduğunu öğrenmiş olur. Ali, Hz. Muhammet’ in yanına gelir. Hz. Muhammet Ali’nin parmağında, Mirac’a giderken ” aslana” verdiği yüzüğü (hatemi) görür. Ali’ ye sarılır, O’ nu bağrına basar.” Alevi inancında; kadın ve erkek canlardan oluşan Kırklar Cemi’nin tayin edici önemi vardır.
Anadolu Aleviliği’nin inanç temellerinin, yaşam biçiminin, dünya görüşünün, felsefesinin kökleri bu söylencede aranmalıdır. Kadın ve erkek canlardan oluşan Kırklar Meclisi, mitolojik anlamda da olsa Alevilerin dinsel ve sosyal örgütlenmelerinin tarihsel kaynağı kabul edilebilir. Bu anlamda da bu söylencede geçen sembolik özellikler Alevilik açısından ayırt edici öneme sahiptir.
Kırklar Meclisi’nin kadın ve erkekten oluşumu kadın ve erkek eşitliğinin önemini vurguluyor. Kırklar Meclisi ile Hz. Muhammet arasındaki diyalogdaki vurgulardan; ” birimiz kırk, kırkımız bir” olgusu eşitliği, insan olmayı, türab olmayı vurguluyor.
Gerçeğin gökte değil, yerde olduğu meclisin sembolik önemi ile vurgulanıyor. Herkesin eşit ve ulu olması; vahdette kesret, kesrette vahdet (varlıkta birlik, birlikte varlık) ilişkisini ifade ediyor.Kaynakta, Alevi inancında Tanrı’nın, Peygamber’ in ve insanın yeri belirtilmektedir. Aslan ve yüzük sembolü ise, insanın Tanrı’nın bir ifadesi,
O’nun bir yansıması, parçası olduğu, Ãdem’ in Hakk’ ın halifesi olduğu anlayışını vurgulaması açısından önemlidir. Bu örnekte Alevi- Bektaşi ibadeti olan Cem’ in ve Semah’ın da kökleri belirtilmiş oluyor. Bu söylence, Anadolu’ da yaklaşık bin yıldır her tür olumsuzlanmaya karşılık Alevilerin Cem ve cemaatlerinde, sosyal hayatlarında kadını bir bütünün ayrılmaz parçası gören, lokmasını yoksullarla kırka bölerek paylaşmasını bilen, insana en yüksek değeri veren Aleviliğin sağlam mayasını da ele veriyor.
c) Hünkâr Hacı Bektaşi Veli Halkındır Halkın Kalacak
İnsanlık tarihinin önemli süreçleri olmuştur. İnançların ışıl ışıl parlaklığının yoğunlaştığı zamanlar kadar, sönüklüğü de olmuştur. Halkların hak alma kavgasının gerilediği zulme sömürüye karşı mücadelenin durduğu, zayıfladığı zamanlar da, O ışığın solgun yandığı da olmuştur. Fakat bu ışığı söndürmeye çalışan koyu karanlık ne kadar koyu olsa da. O ışığı söndürememiş solgun da olsa, ışımasının önüne geçememiştir. Ve insanlık tarihi o aydınlığın karanlığa karşı mücadelesi üzerinden yazılmıştır.
Karanlığın olabildiğine koyulaştığı, bu karanlıkta katliamların zulmün sömürünün baskının durmaksızın sürdüğü zamanda o aydınlık ışır. İnsanlık tarihinin ak sayfalarına o ışığı kızıl kanlarıyla yitirilen başlarıyla ve verilen canlarıyla harlayanlar aydınlatanlar çıkar ortaya. Karanlık Aydınlık çarpışmasından iki ayrı tarih yazılır. Ve her şeyiyle iki farklı hayatı dünyaya yazarlar. Egemenlerin o karanlığa yazdığı yalan çarpıtmalardır. Sömürüye zulme karşı kendi eşitlikçi, ortaklaşa yaşam için kavga veren halkların kanları canlarıyla aydınlığa yazdığı ise insanlık tarihidir. Hakikat can bulur halkların gönlünde ve bilincinde. Tarihi bu ikisinin çatışması yazar.
Ve bu çatışmada egemenlerin sömürü ve zulüm düzenlerinin karşısında duran halkın hak alma mücadelesi veren önderler savaşçılar ve aydınlara yönelik hüküm verenler yalan çarpıtma başları yetmediği yerde karalama çarkı da işlemeye başlar. İstinasız düzenin karşısındaki bütün herkes bunlardan nasibini alır. Bu devran değişse de. Hüküm verenler, yöneten kesim hatta başka bir sömürü düzeni kurulsa da değişmez. Bir gelenektir. Dün olan başka adlar altında devam ettirilir. Bu egemenlerin kuşaktan kuşağa aktardıkları yazısız bir yasasıdır. Düzenin karşısındaki bütün aydınlar. Halkın kavgasını örgütlemiş bütün önderler, bu kavgada yer almış savaşçılar. Şu ya da bu oranda bundan nasibini almıştır. Eserleri yasaklanmış, yakılmış, imha edilmiş. Sürgün görmüş, zindana atılmış. Günü gelmiş dara çekilmiş katledilmiştir. Bazen teker teker uğraşmayıp topluca yok etmişlerdir. Bununla da kalmamıştır. Es kaza günümüze ulaşmış eserlerin düşüncelerinde içini boşaltmak için elinden geleni yapmıştır. Anadolu ise bunun örneklerinden geçilmez. Tüm bunlar nedensiz değildir tabi. En başta Anadolu halklarının kendi iktidarları için sömürüye, zulme isyanlarını bitirmesini isterler. Yapabilseler yüzyılların biriktirdiği bu isyan dalgalarını halka taşıdığı mücadele bilincini. Umudunu halkın yüreğinden ve bilincinden söker alırlar. Onun yerine yüreklere korku ve ekerler. Fakat bunu başaramadıkları yüzyıllar öncesinden günümüze gelmiş halkın önder kabul ettiği, onları anması sahiplenmesi göstermiştir.
Bu baskıcı politikadan her düşünür aydın payını almıştır. Fakat bu noktada
Hacı Bektaşi- i Veli ye yönelik çok daha yoğun bir çarpıtma karalama ve yalan üretilmiştir. Ortaya çok değişik bir Hacı Bektaş- i Veli çıkarılır. Öyle ki, doğum ölüm tarihlerinde bile bir yanılgı vardır.
Bu durumun en acı tarafı ve açmazı ise, bütün kesimlerin (ciddi) tarihçi ve tarih araştırmacıları aydın çevreler ve