ALEVÃ BEKTAŞÃ GELENEĞİNDE VASİYET VE BUYRUK ÜZERİNE Aziz KILINÇ(*)
ÖZET
Alevi-Bektaşi kültüründe sözlü gelenek oldukça önemli bir yere sahiptir. Gelenek,
büyük oranda sözlü ve sınırlı sayıda yazılı aktarıma dayanmaktadır. Bu aktarımda vasiyetin ve
buyruğun ne denli önemli olduğunu mevcut yazılı kaynaklar ve alanla ilgili kişilerle yapılan
görüşmeler ortaya koymaktadır. Gelenekteki temel kaynaklar bazen ’buyruk’ olarak
adlandırılırken, bazen ’vasiyetnâme’ bazen de ’menakıp’ olarak adlandırılmaktadır. Bu
yüzden, gelenek içinde buyruk, vasiyet ve menakıp kavramları da birbirine girmiş
durumdadır. Bu durum bizce üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu durum basit bir
Türkçeleştirme olayı mıdır, yoksa gelenekte az sayıdaki var olan bu yazılı kaynakların
geleneğin temel öğretileri olarak kabul edilip eserlerin kutsallaştırılmasından mı
kaynaklanmaktadır? Bu çalışmada gelenekte mevcut olan temel yazılı kaynaklardan hareketle
tarihi süreç de göz önünde bulundurarak bir değerlendirme yapılacaktır.
Anahtar kelimeler: Vasiyet, vasiyetname, buyruk, Alevi, Bektaşi
ABSTRACT
Oral tradition takes an important place in Alawi-Bektashi tradition. Alawi-Bektashi tradition
mostly stands by oral tradition. Written sources are very rare in this tradition. In the written
sources will (’vasiyet’) and order (’buyruk’) have an important place. These main sources in
the tradition are sometimes called as ’order’, ’written will’ (’vasiyetnâme’), or ’legends’
(’menakıp’). However, sometimes these concepts are not becoming clear. It is necessary to
study on this problem. Is this a language problem or is this about sanctifying these written
sources? This study shall examine this problem by searching written sources of the tradition
and noticing the historical process of the tradition.
Key words: will, written will, order, Alawi-Bektashi tradition.
Giriş
Alevi-Bektaşi kültüründe sözlü gelenek oldukça önemli bir yere sahiptir. Gelenek
büyük oranda sözlü ve sınırlı sayıda yazılı aktarıma dayanmaktadır. Bu aktarımda vasiyetin ve
buyruğun ne denli önemli olduğunu mevcut yazılı kaynaklar ve alanla ilgili kişilerle yapılan
görüşmeler ortaya koymaktadır. Gelenek içinde buyruk, vasiyet ve menakıp kavramları da
birbirine girmiş durumdadır. Gelenekteki temel kaynaklar bazen ’buyruk’ olarak
adlandırılırken, bazen ’vasiyetnâme’ bazen de ’menakıp’ olarak adlandırılmaktadır. Meselâ,
Şücaaddin Veli Ocağı Dedesi Nevzat Demirtaş’la yapılan mülâkatta, ’Kütüphanemde daha
(*) Yrd. Doç. Dr. Aziz Kılınç, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi Bölümü 2
çok Alevilik Bektaşilik hakkında günümüzde yayınlanmış eserler var. İmam Cafer Buyruğu,
Şeyh Safi Buyruğu, Hacı Bektaş Vilâyetnamesi, Şücaaddin Veli Vilayetnamesi en çok
başvurduğum kaynaklardır’ (Doğruer, 2006:187) demektedir. Burada adı geçen eserlerin hiç
birinin orijinal adında buyruk ifadesi yoktur. Eserlerin tarihi süreç içinde buyruk adını aldığı,
günümüzde ise bu eserlerin farklı isimler tarafından tekrar ’düzenlenerek’ yayınlandığı
görülmektedir. Daha önce adı, ’vasiyetname’ veya ’menakıp’ olarak geçen bu eserler,
günümüzde daha çok buyruk olarak adlandırılmakta ve bilinmektedir.
Bu, üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu durum basit bir Türkçeleştirme olayı
mıdır? Veya gelenekte az sayıdaki olan bu yazılı kaynakların geleneğin temel öğretileri olarak
kabul edilip eserlerin kutsallaştırılmasından mı kaynaklanmaktadır?
Ansiklopedik Alevilik Bektaşilik Terimleri Sözlüğü’nde ’vasiyet’ sözcüğünün ikinci
anlamı ’Pir’in, mürşit’in müritlerine yaptığı tavsiye, verdiği öğüt’ olarak verilmiştir
(Korkmaz, 1994:371). Burada, ’vasiyet’in tanımı ile ’buyruk’un tanımı birbirine
yaklaşmaktadır. Yukarıda zikrettiğimiz söz konusu eserlerin üslubu çoğunlukla ’pir’ olarak
kabul edilen kişilerin buyruk ve buyurmalarından oluşmuştur. Bu bakımdan gelenekte aynı
eser, hem vasiyetnâme hem de buyruk olarak adlandırılabiliyor. Meselâ, Şeyh Safi
Vasiyetnâmesi farklı baskılarda Şeyh Safi Buyruğu olarak geçiyor (Yaman, 1994). Bir başka
husus, bu eserlerdeki üslûp, dini tasavvufi vasiyetnâme ve nasihatnâmelerde kullanılan üslûpla aynen benzerlik göstermesidir.
Ansiklopedik Alevilik Bektaşilik Terimleri Sözlüğü’nde ’Alevi inançlarının, bu
kapsamda törenlerin, törenlerde izlenecek yolun, yöntemin açıklandığı erkânnamelerin en
eskisi Cafer üs Sadık tarafından yazıldığı kabul edilen Buyruk’tur’ (Korkmaz, 1994:64)
denmektedir. Aslında Alevi Bektaşi geleneğinde bir tek buyruktan değil, buyruklardan
bahsetmek gerekecektir.
Aleviler arasında en çok okunan kitapların başında gelen buyruk/buyruklar ’Kur’an’ı
açıklayan kitap’ (Bozkurt, 2004:1) olarak tanımlanır. Türk Dil Kurumu’nca hazırlanan
Türkçe Sözlük’te, buyruk ’Belirli bir davranışta bulunmaya zorlayıcı söz, emir, ferman’
olarak geçmektedir. Gelenekte sözlük anlamının dışında kullanılan ’Buyruk’un ’Alevilerce
üstün tutulması, onun Alevi inanç, töre ve söylencelerini içermesinden kaynaklanmaktadır’
(Bozkurt, 2004: 1). Alevi ve Bektaşi geleneğinde tek bir ’buyruk’tan buyruklar bahsedilebilir
demiştik. Yukarıda sözü geçen eserlerin hem yazma, hem de baskı nüshaları mevcuttur. Son
yıllarda farklı yayınevleri tarafından yayınlanan buyrukların bir kısmı bilimsel bir yöntemle
ve bir yazma esere bağlı kalarak hazırlanırken, bazılarında hazırlayanın ve yayıncının yaptığı
eklemeler dikkati çekmektedir.
Burada genel olarak Türk kültür ve edebiyatında, özel olarak da Alevi ve Bektaşi
geleneğinde vasiyet, buyruk ve menakıp kavramlarının algılanışı üzerinde durmak
gerekmektedir.
’Vasiyet’, Arapça’dan dilimize geçmiş olup halk arasında yaygın basit manasıyla; ’bir
kimsenin sağken kararlaştırdığı ve öldükten sonra yapılmasını istediği şey’ anlamındadır.
Sözcüğün Arapça kökü ve-sa-ye’dir. Bu kök; ’Sorumluluğuna, gözetimine bırakmak’ anlamı
yanında; ’tavsiye etmek, salık vermek’ anlamlarını da taşır. Sözcüğe müştakı olan ’vasiyye’
ifadesi, ’vasiyet’ yanında ’talimat, direktif, emir’ anlamları yüklenmiştir ki sözcüğün
Türkçe’ye taşınan anlamı tasavvuf kültürü çerçevesinde ’tavsiye etmek’ ve ’salık vermek’
ağırlıklı iken, medeni hukuk ve İslâm hukuku çerçevesinde ’talimat’ ve ’direktif’e daha
yakındır. ( Kılınç, 2006:11)
Bu manada destanlarımızdan Göktürk Kitabeleri’ne, İslâm sonrası devirlerde ise
pendnâmeler ile Kutadgu Bilig (Yusuf Has Hacib), Siyasetname (Nizamülmülk) gibi eserlere
kadar devlet büyüklerinin ve âlim kimselerin bugünün Türk insanına da sorumluluk
yükleyecek tarzda asırlar ötesine seslenen vasiyetnamelerinden bahsedilebilir. Dolayısıyla,
Vasiyet etme ve vasiyetnâme yazma/yazdırma geleneği Türk edebiyatı ve kültüründe önemli
bir yere sahiptir. ( Kılınç, 2006:11)
Ancak, vasiyetin Alevi ve Bektaşi geleneğinde daha çok işlev üstlendiğini görüyoruz.
İslâm tarihine baktığımızda ise, Alevilik ve vasiyet birlikte anılan kavramlardandır. Alevilik
ve Bektaşiliğin tarihi sürecine bakıldığında ilk olarak ’vasiyet olayı’ ile karşılaşırız. Hz.
Muhammed’in sağlığında Müslümanlar arasında her hangi bir ayrılığın ortaya çıktığı söz
konusu değildir. Ancak, Hz. Muhammed’in hastalığı sırasında ortaya çıkmış ve ilk anda
çözülmüş gibi görünmesine rağmen, sonraları Müslümanlar arasında büyük ayrılıklara neden
olan bazı olaylar vardır. Bunların ilki İslâm tarihinde ’vasiyet meselesi’ adıyla geçmektedir.
İbn-i Abbas’a dayandırılan bir Hadis-i Şerif’e göre Hz. Muhammed’in hastalığının
iyice artığı sırada, yanında bulunan ashabına ’Bana bir kalem ve bir kâğıt getirin; size bir yazı
(vasiyet) yazdırayım ki, benden sonra ihtilâfa, sapıklığa düşmeyiniz’ buyurmuştur. (Fığlalı,
1994:18)
Bunun üzerine orada bulunan Müslümanlar arasında kavga gürültü başlar.
Peygamberin orada perde arkasında duran eşleri, meselâ Zeynep Binti Cahş ’Resulullah’ın
isteğini yerine getirin’ derlerse de, Hz. Ömer başta olmak üzere bir kısım ashap, Hz.
Peygamberin geçirmekte olduğu şiddetli hastalık ateşinin etkisiyle söylenmiş olabileceğini,
Kur’an’ın ve Sünnetlerinin kendilerine yeteceğini söylerler. Orada bulunanlar arasında çıkan
tartışmaların ve gürültünün artması üzerine Hz. Muhammed’in canı sıkılır ve oradakilere, 4
’Artık yanımdan uzaklaşın; benim yanımda tartışmak doğru olmaz’ buyurur. Daha sonrasında
Resulullah’a, ’istediğinizi getirmeyelim mi?’ diye sorulunca, bu tartışmalardan sonra yazdırsa
da bir fayda sağlamayacağını söylemiş. (Fığlalı, 1994:19Â20)
Bu olay, Müslümanlar arasında farklı değerlendirilmiştir. Ehl-i sünnet, Kur’an’ı
Kerim’in tamamlanmasıyla yapılacak bir şeyin kalmadığını ve ayrıca, ’Bugün dininizi
tamamladım’ âyetinin buna açık bir delil olduğunu savunmuşlardır. Şia’ya göre, eğer
Resulullah bu vasiyeti yazdırabilseydi, Hz. Ali’nin kendisine halef olduğunu bildirecekti.
Bununla birlikte, Şia’nın büyük kollarından olan Zeydiyye’ye mensup İbn-i Ebi’l-Hadid, Hz.
Ali’nin Hz. Peygamberin vasisi olmakla birlikte, vasilikle imamet kastetmediklerini
söylemektedir. (Fığlalı, 1994:19-20)
Akademik çevrede bilimsel bir araştırma ve inceleme olarak kabul edilen Türkiye’de
Alevilik ve Bektaşilik adlı eserin yazarı Ethem Ruhi Fığlalı, o zamanın olaylarıyla ilgili
rivayetler hakkındaki ilk yazılı vesikaların, olaylardan en erken bir asır sonraya ait olduğunu
bu bakımdan, tarihte bin yıldan fazla bir zaman önce cereyan etmiş olaylara yaklaşırken, o
olaylara karışan insanların tavırlarını, gelenek ve göreneklerini göz önünde bulundurmaksızın,
sırf eldeki kuru vesikalara istinat ederek çözümlemeye veya açıklamaya çalışmanın insanı,
küçümsenemeyecek yanlışlara düşürüp birtakım faydasız polemiklere sevk edebileceğini
söyler. (Fığlalı, 1994: 23).
Sözlü gelenekte birtakım ritüellerin vasiyetlerle şekillendiği bilinmektedir. Meselâ, ölüm
sonrası pratiklerde ölen kişinin vasiyeti yerine getirilir. Vasiyet gereği yanında gömülmesini
istediği eşyalar ölünün yanına konur. (bkz. Er, 1995: s.81- Durdu, 2006: 80)
Gelenekteki yazılı eserlere baktığımızda ise, Şeyh Safi Vasiyetnamesi, Hacı Bektaş Veli
Vasiyetnamesi gibi temel eserler halk arasında en çok rağbet gören eserler arasındadır. Tam
da sorun burada ortaya çıkmakta, Alevi ve Bektaşi geleneğinde sınırlı sayıdaki yazılı eserler,
’vasiyet’, ’buyruk’ ve ’menakıb’ olarak farklı adlarla anılmakta, zaman zaman birlikte,
zaman zaman da birbirinin yerine geçebilecek şekilde kullanılması söz konusu olmaktadır. Bu
durum, alanla ilgili çalışma yapanların eserlerinde de görülmektedir. Bilindiği üzere, Alevi ve
Bektaşi geleneğinin temel yazılı kaynaklarından biri olarak kabul edilen Şeyh Safi’nin eseri
vasiyetname, buyruk ve menakıp olarak üç farklı adla anılmaktadır. Meselâ, Yusuf Ziya
Yörükhan’ın, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar adlı eserinde Şeyh Safi’nin eseri için hem
buyruk, hem de menakıb denmektedir. (Yörükhan, 1998:38,39, 478,479) Geleneğin yakından
tanıdığı Sâfi’nin bu eserinin hicri 1232 yılında kaleme alınan el yazması nüshanın orijinal adı
ise Şeyh Sâfi Vasiyetnamesi’dir. Gelenek ve araştırmacılar aynı eseri hem vasiyetname, hem 5
buyruk, hem de menakıp olarak adlandırıyorlar. Aleviler arasında ise ’Büyük Buyruk’ olarak
bilinmektedir.
Durumu açıklaya kavuşabilmesi için geleneğin temel yazılı kaynakları olarak kabul
edilen eserler hakkında kısa bilgiler vermek gerekecektir.
İmam Cafer-i Sadık Buyruğu, Alevilerce en çok kabul gören eserler arasındadır. Bu eser,
hem buyruk, hem de menakıp olarak anılmaktadır. Alanla ilgili önemli yayınlar yapan Fuat
Bozkurt, hazırladığı buyruğun başında, Aleviler arasında İmam Cafer’in yazdığına inanılan
’Buyruk’un, Abdulbaki Gölpınarlı’nın görüşlerine dayanarak gerçek adının Menakıb-ı Esrar
Behçet’ül Ahrar olduğunu ve yazarının Bisati adında biri olduğunu söyler (Bozkurt, 2004: s. 3Â4).
1958’de ’Buyruk’u yayınlayan Sefer Aytekin, ’Buyruk’a yazdığı önsözde, eserin
İmam Cafer Buyruğu, Menakıb-ı Evliya, Menakıbname, Fütüvvetname gibi çeşitli adlarla
anıldığını söylemektedir ( Aytekin, 1958: 3 ).
Mehmet Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eserinde Hatâyi’nin,
tarikatınin âdâb ve erkânı yayma maksadıyla yazıldığını söylediği Menakıbü’l Esrar
Behçetü’ül Ahrar adında bir yazma eserden bahseder. Hatâyi mahlası ile şiirler yazan Şah
İsmail’e atfedilen bu eserin yaptığı tetkik sonucu ona ait olmadığını ancak ’edebiyat
tarihimiz açısından önemli bir eserdir’ hükmünü verir. (Köprülü, 1991: 282).
Burada kısaca, ’menakıb’ kavramı üzerinde de durmak gerekecektir. ’her hangi bir
velinin menkabelerini ihtiva eden eserlere menakıb veya menâkıbnâme adı verilmektedir’
(Ocak, 1997: s. 36). Menâkıpnâmelere vücut veren iki ana unsurdan birisi halktır. Ancak
halkın bunları yazıya geçirmesi söz konusu değildir. Bu durumda eli kalem tutan biri
anlatılanları yazıya geçirir. Bu kişi çoğunlukla menkabelerini yazıya geçirdiği tarikattan
yetişme ve içinde bulunduğu kültüre sahip olan birisi olmak durumundadır (Ocak, 1997: s. 36).
Bu yüzden Şeyh Sâfi ve İmam Cafer adıyla anılan eserler onların kerametlerini,
düşüncelerini anlatsa bile başka biri tarafından yazıldığı ortaya çıkmaktadır.
Farklı baskıları bulunan buyrukların hemen hepsinde vasiyet üslubu göze çarpmakla
birlikte vasiyetlere de yer verilir. Meselâ, Ali Adil Atalay’ın hazırladığı İmam Cafer
Buyruk’unda Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye yaptığı vasiyetlere yer verilmektedir:
’Ya Ali her kim Kur’an okusa emrini tutmasa, tamuda bir değirmen var. Alimlerin
başı öğünür.
Ya Ali, avradınıza evlâdınıza doğru yolu, edep, erkânı, farzı sünneti öğretin. Üzerinize
farzdır, derdi.
Ya Ali, atasını anasını inciten eve feriştah girmez. Ve konuk gelmeyen eve girmez.
Ya Ali, eğer seni paça suyuna davet etseler var. Eğer konuk savaşırsa sen ona iyi
söylegıl kim Hak Taalâ sana iyilik vere. Rahmet ede.
Ya Ali, güneşe karşı oturma kalbini karartır.
Ya Ali, çok uyuma kehillik getirir.
Ya Ali, kötülük edene iyilik eyle. Zira herkes kemalini işler.
Ya Ali, sefere giderken ve bir bun gününde Yâsin suresini inna enzelna suresini okugıl.
Sana kast eden zafer bulmaya.
Ya Ali, kaçan öksüz ağlasa arş titrer. Hak Taalâ kılurkim, ya Cebrail tamuyu muştula.
Her kim anı güldürse uçmağa muştula kim, anı güldüren kimse uçmağa girer.
Ya Ali, gayret imandandır. Gayreti olmayanın imanı olmaz. Amma gayret, bir elin
dünya için gayret etmeli, bir elin ahiret için gayret etmeli.
Ya Ali, elini yuyacak, suyun içine tükürme. Elini peşine çalma. Ve çerağı üfülüp
karartma. Ocak başını pala ile çalma. Eğninde eshap dikme. Eşik üzerine oturma. Yalıncak
yatma. Yalın ayak işeme. Soğan, sarımsak kabuğunu yakma. Bunların cümlesi yoksulluk
getirir, süfli âlamettir.
Ya Ali, ataya anaya âsi olman.’ (Atalay, 1996:144-215).
Alevi ve Bektaşiler arasındaki temel kaynaklardan birisi Şeyh Safi’ye atfedilen Şeyh
Sâfi Vasiyetnâmesi’dir. Şeyh Safiyyüd’d-din el-Erdebili olarak da bilinir. Şeyh Sâfi’nin adı
bazı kaynaklara göre Şeyh Safiyüddin, bazı kaynaklara göre ise Şeyh Safiyüddin Erdebili’dir.
Milâdi 1252 yılında Hazar denizinin güney batı sahilinde Erdebil dünyaya gelir ve orada
yaşar. Zâhid Gilani’den ve zamanın ileri gelenlerinden feyz alır. Daha sonra Gilani’ye intisap
eder. 745/1344-45 senesinde vefat etmiştir.
Safeviye Tarikatı’nın temsilcisidir. Safeviyye üç kola ayrılmıştır; birincisi
Bayramiyye, ikincisi Ebheriyye, üçüncüsü de Hayderiyyedir. Safiyüddin bunlardan Ebheriyye
koluna mensuptur (Eraydın, 1997: 415).
Şeyh Safiyüddin Erdebili, isnat olunan Seyh Sâfi Vasiyetnâmesi adlı nüsha şahsi bir
kütüphanede olup hakkında bir yüksek lisans tezi yapılmıştır (Şahin, 2000:128). Bu tezde
verilen bilgiye göre, söz konusu vasiyetname, hicri 1232 yılında kaleme alınmış olup 169
varaktan meydana gelmektedir. İstinsah edenin kim olduğu belli değildir.
Şeyh Sâfi Vasiyetnâmesi’nde, Alevi, Bektaşi tarikatlarının esasları, erkanları ve
mensupları hakkında genel bilgiler vermektedir. Bu yönüyle farklı bir vasiyetname özelliğine
sahiptir. Eser, itikat, ibadet, ahlâk, mezhepler, çeşitli dini unsurlar vb. içermektedir. 7
Vasiyetnamede ’sûfi’ ve ’tâlip’ hakkında şöyle denilmektedir:
’Amma bade sûfi dimegin yidi ve bir yirde iki manası vardur. Birinci masiva, Allah’tan
beri mücerred olmakdan ibareddür. İkinci Allah’dan gayrisinden uzak olmakdan ibareddür.
Üçünci enbiyadan ve evliyadan ve âlimden gayri kimselerden biri olmakdan ibaretdür.
Dördünci, zâhirin ve bâtının mekrinden kurtulmaktan ibaretdür. Bişinci, dünyanın ve ahiretin
mihnet-i meşakketlerinden kurtulmakdan ibaretdür. Altıncı, cehennem azabından farik
olmakdan ibaretdür. Yidinci, ceset-i şeytanın mekrinden ve rûh-ı hannasın şerrinden emin
olmakdan ibaretdür.’ (Şahin,2000:30)
’İmdi tâlib gerekdür kim, vücudını bi’l-kubbe toprak eyleye ve kendüye geleni dahı
evvelki isminden dahı korkub, toprak idi didüre. Marifet tohumundan getürüb, öz tarlasına
eke. Andan meskenet suyıyla suvara. Rıza oragıyla biçe; getürüb sabır harmanına döküb, fark
döğeniyle yumşadub, şevk yili ile savura. Dahı hal değirmenine iletüb un ide. Ve ondan sonra
bir kerre mihir tuzıyla dahı muhabbet ile yugura. Ve andan sonra ışk ateşin yaka. Gönül
furunında bişüre. Dahı mürebbisinin nazarına koya. Eger makbule geçerse bil ki ol tâlibin
ameli makbul-i Hakk olub dünyada, ahirette yüzi ak olur, evliyanın oglıdır.’ (Şahin, 2000: s. 29).
Alevi geleneğinde başka muteber bir eser de Hacı Bektaş Veli Vasiyetnâmesi’dir.
Ayyıldız yayınları arasında çıkan eserin diğer bir adı Kitabülfevaid’dir. Aslı Farsça olan bu
eser Türkçeye çevrilmiştir. Türk sûfilerinden önde gelen isimlerinden olan Hacı Bektaş
Veli’ye atfedilen bu eser son yıllarda yeni yazı ile de yayımlanmıştır.(İ.Ö.:tarihsiz:20) Hacı
Bektaş Veli Vasiyetnamesi ’Faide’ alt başlıklı 105 adet bölümden oluşmaktadır.
Vasiyetname’de bu bölümler; ’tevhit hâli’, ’tasavvuf hâli’, ’keramet hâli’, ’edeb hâli’,
’terbiye hâli’, ’zikr ile fikr hâli’, ’riyâzet hâli’, ’sema hâli’, ’ye’s hâli’, ’tevekkül hâli’,
’taharet hâli’, ’tasavvur hâli’, ’rıza ve teslim hâli’, ’hâlet-i kurb’, ’hâlet-i irşad’,
’büyüklük’, ’makamların ahseni’ gibi adlarla birbirinden ayrılmıştır. Genel olarak ’Ahmet
Yesevi buyurdu ki, Hünkâr Hacı Bektaş Veli buyurdu ki’ gibi hitaplarla başlayan
Vasiyetnamede ’riyâzet hâli’ başlığı altında ’derviş’e şöyle seslenilmektedir:
’Ey derviş, dervişlik hırkasını öyle giy ki cemaate karşı senin içindeki kibir ve
husumeti, fahri senin tabiatında yaksın. Bilâkis o illetler ateşini alevlesin. Ve yemeği öyle ye
ki sen onu kolayca hazım ve istifade etmiş olasın. Yani hepsi sana nûr olmuş olsun. Bilakis
sana zorluk getirmiş olmasın.’ (İ.Ö.:tarihsiz:20).
Vasiyetnamedeki bölümlerin çoğu Hacı Bektaşi Veli’nin kendinse sorulan soruların
cevaplarından oluşmaktadır. Bu çerçevede bir örnek verecek olursak, Hacı Bektaşı Veli,
’sema’ ile ilgili bir soruya şöyle cevap vermiştir:
’Sema’, hakikat ehline müsteabdır, ilim ehline mübahtır. Fısk ve fücur ehline
haramdır.’ (İ.Ö.:tarihsiz:18).
Diğer yandan, bazı bölümlerde Hz. Peygamber ve Hz.Ali’nin sözlerine bazı
bölümlerde de Hoca Ahmed Yesevi, Kaygusuz Abdal gibi tarikat büyüklerinin konu ile ilgili
ifadelerine yer verilmiştir. ’Tevhit hâli’nde Hoca Ahmed Yesevi’nin bir zata ’tevhid’e ilişkin
izahışöyledir:
’Bir derviş, Hazreti Hoca Yesevi (K.S.)’nin huzuruna geldi. Ey üstad, bana tevhidi
beyan et dedi. Hazreti Hoca bir kelle şeker getirdi, dervişe bu nedir diye sordu. Derviş,
şekerdir dedi. Hazreti Hoca, dervişe şekeri götür, kır; şekl-i hazırı değişsin ve parçalarından
şekiller hâsıl olsun. Sonra getir diye emir buyurdu. Derviş şekeri kırıp getirdi. Zail olan ilk
şekl-i vahidinden muhtelif şekillerde parçalar hâsıl olmuştu. Hazreti Hoca, birer birer bunları
sordu. Bu ne şekildir, o ne şekildir, dedi.
Derviş cevaben, bu ’at’tır. O devedir. Öteki adamdır dedi. Sonra Hoca şöyle buyurdu.
Şimdi bunların hepsini kırup dövüp toz hâlinde birleştir. Derviş hepsini kırdı ve bir kapta
birleştirdi. O vakit Hazreti Hoca sordu. Şimdi bu nedir. Derviş, şeker dedi. Böylece, tevhidi
tamamen anlatan Hazreti Hoca buyurdu: Beyt,
Biz olduğumuz gibiyiz ve öyle de olacağız.
İki âlemde bugün de yarın da ey dost.’ (İ.Ö.:tarihsiz:9).
Yukarda olduğu gibi eserde anlatılan hususlarla ilgili yer yer mısra, beyit ve kıta
nevinden şiir parçaları bulunmaktadır. Ayrıca veciz sözlere yer verilmiştir. Vasiyetname Hacı
Bektaş Veli’nin şu vasiyeti ile son bulmaktadır:
’Fıkıh ve hadis öğreniniz. Câhil mutasavvıflardan tevakki ediniz. Daima namazı
cemaatle eda ediniz. Şu şart ile ki, imam ve müezzin olmayınız. Hiçbir vakit tâlib-i şöhret
olmayınız. Şöhrette âfet vardır. Mansıp ile mukayyet olmayınız. Daima ismi bellisiz olunuz.
Ve kuballarda kendi ismini yazma. Ve muhakeme-i kazada hami olma ve hükmü şer’e münkir
olmayınız. Cenâb-ı Hak her kolaylığı kaza buyurur ve misafiri de nerede olsa rızıklandırır.’
(İ.Ö.:tarihsiz:63).
Sonuç
Netice itibariyle, Alevi Bektaşi geleneğinde vasiyetin önemli bir yeri olduğu ortadadır.
Vasiyetname olarak yazılan eserler zamanla Aleviler arasında ’buyruk’ olarak anılmakta ve
algılanmaktadır. Aynı durum ’manakıb’lar için de geçerlidir. Bu eserler, tarikat büyüklerine
atfedilmiş ve onların görüş ve düşüncelerine yer verilmiş olsa da bizatihi onlar tarafından
yazıldığı kesin değildir. Geleneği iyi bilen, kültürlü ve tarikata ve ’pir’e bağlı birisi tarafından
yazılmış olması daha çok muhtemeldir.
Söz konusu eserler, Alevi ve Bektaşi topluluklarında en çok itibar gören eserleridir.
Eserler, Türk kültür ve edebiyatı tarihi açısından de büyük bir önemi sahiptir. Eserlerin yeni
yayınları yapılmaktadır, ancak aslına ne kadar sadık kalındığı şüphelidir. Eserlerle ilgili bazı
çalışmalarda bilimsel disiplin gözetilmiş olsa da çoğunlukla Internet ortamında ve basında
özensiz bir yayın furyası dikkati çekmektedir.
Eserler, Türk kültür ve edebiyat tarihi açısından önemli olduğu kadar, mezhepler tarihi
açısından da büyük öneme haizdir. Bu yüzden Alevi Bektaşi toplumları arasında itibar gören
bu eserler, en eski ve orijinal nüshalarından başlayarak bilimsel bir disiplinle ve tarihi süreç
gözetilerek araştırılıp incelenmelidir. Eserlerle ilgili yayın yapılırken, tarihi süreçte
gelenekteki geçirdiği evrelerle birlikte orijinal nüshalar kesinlikle dikkate alınmalıdır.
KAYNAKLAR
1. Atalay (Vaktidolu), Adil Ali. (1996), İmam Cafer-i Sadık Buyruğu, Can Yayınları,
İstanbul.
2. Aytekin, Sefer. (1958), Buyruk, Ankara (İzmir Yazması); Alıntılayan Fuat Bozkurt,
(2004) İmam Cafer Buyruğu, Alfa basın Yayın Grubu, İstanbul.
3. Doğruer, Semra. (2006), Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, ’Şücaaddin Veli Ocağı
Dedesi Nevzat Demirtaş Demirtaş ile Söyleşi’.
4. Eraydın, Selçuk. (1997), Tasavvuf ve Tarikatlar, Marmara Üniversitesi İlâhiyat
Fakültesi Yayınları, İstanbul.
5. Fığlalı, Ethem Ruhi.(1997), Türkiye’de Alevilik ve Bektaşilik, Selçuk yayınları,
İstanbul.
6. Korkmaz , Esat. (1994), Ansiklopedik Alevilik Bektaşilik Terimleri Sözlüğü, Ant
Yayınları, İstanbul.
7. Şahin, Fidan. (2000), Şeyh Sâfi Vasiyetnâmesi (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi),
Kütahya, 2000.
8. Ocak, Yaşar. (1997), Kültür Kaynağı Olarak Menâkıbnâmeler. Türk Tarih Kurumu,
Ankara.
9. Ö. İ. (tertipleyen), (Tarihsiz), Hazreti Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin Vasiyetnamesi
(Kitabülfevaid), Ayyıldız Yayınları, Ankara.
10. Yaman, Mehmet. (1994), Erdebilli Şeyh Safi Buyruğu, Ufuk Matbaası, İstanbul.
11. Yılmaz, Hasan. (2003), Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, ’Hasan Dede
Dergahı’ndan Ali Bahri Demirhan Dede ile Söyleşi’.
12. Yörükkân, Yusuf Ziya (1998) Anadolu’da Alevi ve Tahtacılar, Eklerle Yayıma
Hazırlayan Turhan Yörükân, Kültür Bakanlığı Yayınları, Anakara.
13. Er, Piri. (1995), Türk Halk Kültüründen Derlemeler, ’Çorum İli Alaca İlçesi
Eskiyapan Köyünde Alevi İnançları’, Kültür Bakanlığı Yayınları.
14. Durdu, Bircan. (2006), Yol Bilim Kültür Araştırma, ’Muğla Tahtacılarında Ölüm
İnanaçları’ .
http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/azi...zerine.pdf
ALEVÃ BEKTAŞÃ GELENEÄİNDE VASİYET VE BUYRUK ÜZERİNE -imam cafer buyruğu
Konu Sahibi / Yazar
donanma44
Kategori / Forum
Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları
Yorumlar / Cevaplar
0
Okunma / Görüntüleme
4288
ALEVÃ BEKTAŞÃ GELENEÄİNDE VASİYET VE BUYRUK ÜZERİNE -imam cafer buyruğu
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi