Işık Erkanı
Ölçüsüz spekülasyonlar ,uydurma belgeler ve asıl nüshalar üzerindeki tahrifatlarla ortadan kaldırılmaya çalışılan Abdal Musa’nın yeniden kurumlaştırdığı ‘Işık Erkanı’
hayatın bütün alanlarına müdahale eden, yaşamın tamamını bünyesinde barındıran,geniş katılımlı bir kardeşlik örgütlenmesiydi..Bu erkan’ın amacı ve esası özetle şöyleydi:
Katılımcılarının sosyal yaşamlarını da düzenleyen bu örgütlenmenin iki büyük amacı vardı .
1- Işık erkanının ilk amacı,asıl misyonu ve varlık sebebi,insanlığın uzun geçmişinde biriktirdiği yada başka bir kaynaktan insanlığa aktarılmış olan ,kadim bilgileri (insanlığın gizli sırlarını) semboller içine saklayarak , iyi yetişmiş yetkin ,donanımlı ve erdemli bireyler aracılığı ile sonraki kuşaklara aktarılmasını temin etmekti
Işık erkanı mensuplarının ömürlerini adayarak , gerektiğinde canlarını vererek koruma altına aldıkları ve büyük bir gizlilik içinde sonraki kuşaklara aktardıkları bilgiler,sıradan basit bilgiler ve batıl dogmalar değil,evrenin ve yeryüzünün uzak geçmişi ve insanlığın,bu gezegen üzerindeki serüveni ile ilgili çok önemli ve kaybolmaları durumunda bir daha ulaşılmaları mümkün olmayan sırlardı.
Bu örgütlenme içinde, herkese her bilgi verilmez , bilgi ancak yetkin olana, hak ettikçe ve hak ettiği kadar aktarılırdı ki değeri bilinebilsin. Kolay ulaşılan ve ehil olmayan elde toplanan bilgi değerini bulamayacağı, amacından uzaklaşıp ya heba olur gideceği yada zalimin elinde kötüye hizmet edeceği düşünülürdü.
Örgütlenme içinde gizli sırlar kuşaktan kuşağa olgun insanlar tarafından aktarılırdı Işık toplumunda ‘’olgun insan’’ (insan-ı kamil) olmak bireylerinin önüne ulaşılması gereken üstün hedef olarak konulmuştu.Olgun insan olmak,Işık insanı için yaşamın ütopyasıydı
2-Işık erkanının ikinci büyük amacı topluluk üyesi ‘can’ların sosyal yaşamlarını ‘’sevgi ‘’yi esas alarak düzenlemekti. Yemin vererek topluluk içine katılan herkes asgari ölçüde sevgi toplumu içinde yaşamanın gereklerini yerine getirmek zorundaydı. Erdemli olmak toplumun tüm fertleri için olmazsa olmaz bir yasaydı.
Topluluğun geniş tabanı bir yemin töreni (ikrar cemi) ile topluluğun kurallarına ve disiplinlerine uymaya söz verip topluluğun geniş bahçesine alınmış eli,dili ve beli bağlı olarak yaşayan yeminli yurttaşlardı.Talipler adı verilen yeminli yurttaşlar kendi köylerinde şehirlerinde yaşarlar,topluluğun rutin İbadet törenlerine (ayin-i cem) katılırlar,sürekli olarak mürşitin,pirin,dedenin kutsal gücünün denetiminde olurlardı.
Abdal Musa’nın yeniden kurumlaştırdığıIşık erkanında, ‘ışık/nur’ yaradılışın öncesi sonrası ve kendisi olarak kabul edilirdi.Abdal Musa ehil olan müritlerine sırası geldikçe ‘talim ve tembih’ ettiği Işık inancının esası ana hatları şunlardı;
-Alemde bulunan her nesnenin kaynağı kendi kudretinden fışkırıp yayılan ulu bir nurdur/ışıktır (Nur-u Kadim) .
-Nur-u Kadim’den (Zat-ı Mutlak yada Şah-ı Merdan olarak da adlandırılır) dağılıp yayılan kudret (ruh-enerji) milyarlarca yıl sürmüş bir yolculuktan sonra, bir yıldızdan,bir yıldıza geçerek güneşe gelmiş ve güneşten yeryüzüne inmiştir. İnsanın temeli, Nur-u Kadim’den kopup güneşte toplanan bu kudrettir. Güneş Nur-u Kadimden kopan kudreti yeryüzüne aktarandır. Yaradılışın kaynağının bilinebilen, görülebilen, seçilebilen yüzüdürTüm canlar, güneş vasıtasıyla nurdan hasıl olmuştur, asılları ışıktır/nurdur.Alevi sözlü geleneği içinde bu inanış çok çeşitli biçimlerde ifade edilmiştir.
Hakk-ı Tala nura tecelli kıldı
O nurdan payımı aldım da geldim.
(Ulu gerçeklik ışığı ğörünür kıldı
O ışıktan payımı aldım da geldim)
-Nurdan koparak evrenin dört kuvvetinin denetiminde ,kosmosda vücut bulmuş yaşam formlarının içinde en mükemmel olanı insandır. İnsan olağanüstü maceralarla süslü varoluş sürecinin sonunda yeryüzünde açmış nadide bir çiçektir. O yüzden yaradan (Nur-u Kadim, Zat-ı Mutlak) en görünür ve en müstesna hali ile insanda gizlidir..
- İnsanın canı sonsuz kudrettir, asla kaybolmaz ,İnsanın teni ölür,canı (ruhu) ölmez Aslolan candır . Can kaynağını başlangıcı ve sonu olmayan ilahi kudretten aldığı ve onun bir parçası olduğu için doğal olarak ölümsüzdür. Yoktan var olmamıştır bu nedenle yok da olmaz.Can geldiği kudret kaynağına geri dönünceye kadar kesintisiz bir devinim içinde bin bir değişik formda kendisine yeni yaşam alanları bulur ve yeniden doğuş döngüsü içinde, sürekli bir bedenden diğer bir bedene transfer olur.
-
- Bu biçimden biçime geçişlerin nihayetinde,’’her şey aslına rücu edecektir’’ ilahi yasası işleyecek ve evrende bulunan tüm varlıklar ve yaşam biçimleri gibi insan da geldiği asıl kaynağa dönerek kendisini sonlandıracaktır.
-Evrende bulunan her şey parçalara ayrılmış tek bir bütündür. Yaratan bu bütünün tamamı, yaratılanlar da bu bütünün parçalarıdırlar. Yaratan, yaratılmış olan varlıkların uyum içinde birliğidir.O ulu nurdan(ışık) koparak alemlere yayılmış,evreni oluşturmuş her nesne o yüce varlıktan bir parçadır ve ondan ayrı değildir
- İlahi kudretin içinde büyük ve küçük yoktur.. Yaratan yaratılmış olanın içinde zaten vardır.
İnsan da tüm diğer yaşam biçimleri gibi kosmosun içinde kosmosun tüm niteliklerini içinde barındıran bir mikrocosmostur’ En büyük en küçükte gizlidir
-Yaratan yaratılmışların dışında her şeyi denetleyen, yargılayan, ödüllendiren ve cezalandıran bir üstün irade değildir. Varlık birdir ve varlığın esası sevgidir. Varlığı yaratan ve yaratılanlar olarak ikiye bölmek ve bir parçayı diğer parçaya üstün ve amir tutmak, yaratılışın esasını, onu ayakta tutan sebebi anlamamaktır. Varlıkta ikilik gütmektir ki,bu da o ulu hikmete karşı gelmektir
-Varoluş zıtlıkların ve tamamlayıcı güçlerin dinamik uyumu ile dengede durur. Varoluşu birbirinden uzak - ayrı parçalar halinde ama birbirleriyle uyum içinde ve bir bütün olarak tutan güç ,en küçük canlı hücreden, en büyük gök adası kümelerine kadar varlığın tüm parçalarını çekip çeviren ilahi döngüdür. Ayin-i Cem içinde pervanelerin döndükleri semahlar bu sonsuz ritmi tasvir eder.
Aleviligin kökleri Erdoğan Çınar
Abdal musa Sultan -Işık Erkanı-
Konu Sahibi / Yazar
Ali karul
Kategori / Forum
Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları
Yorumlar / Cevaplar
20
Okunma / Görüntüleme
12599
Abdal musa Sultan -Işık Erkanı-
Abdal musa Sultan -Işık Erkanı-
Abdal musa Sultan
Elimizde bulunan, 16. yüzyılda kopyasından kopya edilmiş ‘Abdal Musa Velayetnamesi’ nüshalarında, bolluğun ve bereketin piri büyük Alevi kuramcısı, Alevi örgütlenmesinin son büyük üstadı Abdal Musa’nın kimliği hakkında ilk bakışta hiçbir bir bilgi verilmez. Aksine, daha velayetnamenin ilk satırında ‘Hakk onun (Abdal Musa’nın) aziz sırrını kutsasın’ denilerek, gizemli bir cümle ile Abdal Musa’nın kimlik bilgilerinin sorgulanmasının önüne geçilir.
Abdal Musa Velayetnamesi’nin ilerleyen sayfalarında yine Abdal Musa’nın geçmişini yok etmaden ,ustaca kem gözlerden kaçıran pasajlar vardır.
Abdal Musa Velayetnamesi’nde anlatılır ki; bir gün Abdallar’dan biri merak etti:
‘-Acaba bu Sultan (Abdal Musa) ne soydandır?’
Diye sordu.
Orada bulunan diğer Abdallar bu soruyu:
‘-Biz bu Sultan’ın ötesini sormayız. Sadece onun dualarının aşıkıyız.
Dediler.
Abdallara bu vesile oldu ve gönül evinde onu öğrenmek istediler. Abdal Musa Sultan duydu ve şu nefesi deyiverdi.
Kim bilir biz ne sırdanız
Ne bir zerre oddan, ne hod sudanız
Bizim hususumuz marifet söyler
Biz Horasan mülkündeki babdanız
....
Ali oldum adım oldu bahane
Güvercin donunda geldim bu hana
Abdal Musa oldum geldim cihana
Arif anlar biz nice sırdanız’
Bu nefesiyle Abdal Musa, gönül evinde en yakınlarına, güneşin yerindeki (Horasan) yüksek kapıdan geldiğini,bir sırrı olduğunu ve sırrını ancak arif olanların anlayabileceğini söylemekle yetindi.
Abdal Musa kendi soy ağacı ve geçmişi hakkında yaşadığı dönemde, ona en yakın olanlara bile açık ve anlaşılır bilgiler vermekten kaçınmış olması bir ihtimaldir.
Bir başka ve daha büyük bir olasılıkla, bu bilgiler Abdal Musa’nın yaşadığı dönemde sır değildi ve herkes tarafından biliniyordu ,’Abdal Musa Velayetnamesi’nin yazıya geçirildiği,yada elimizdeki nüshanın asılılından kopya edilidiği,büyük sıkıntıların ve acıların yaşandığı Aleviliğin eziyetli çağlarında bu sırların açıkça yazılmasından imtina edilmiştir. bir şekilde yazıya geçirilmesi güvenlik açısından sa
Bizlere Abdal Musa’nın - kendi çağında ve bugün - mistik bir buğu perdesinin gerisinde tutulmuş aidiyet bilgilerine ulaştıracak anahtar sözcük Abdal Musa Velayetnamesi’nin satırları arasında gizlidir.
Abdal Musa Velayetnamesi’nde yine rivayet edilir ki; üzerine gönderdiği askerlerinin geri dönmeyip dergahta derviş olup dergahta kalmaları üzerine Teke Beyi Abdal Musa’ya düşman olmuştur. Bunu duyan Teke Beyi’nin Veziri, Teke Beyi’ne gider ve Abdal Musa’yı kastederek şöyle der:
‘- Emret Sultanım, ben gideyim o Işığı huzura getireyim.’
Teke Beyi’nden olur aldıktan sonra askerleri ile Abdal Musa’nın dergahını basan Vezir, Abdal Musa’ya seslenir.
‘- Çık Işık, padişahın yanına gideceğiz. Suçlusun’.
Teke Beyi’nin veziri her defasında Abdal Musa’ya ‘Işık’ adı ile seslenir. Onu Işık olarak isimlendirir. ‘Alevi Erkanı’na son şeklini ve kendi adını veren Abdal Musa, kendi kitabında ‘Alevi’ olarak değil ‘Işık’ olarak tanımlanmıştır.
Abdal Musa’nın kitabının (Abdal Musa Sultan Velayetnamesi) sararmış tozlu sayfalarında ‘Alevi’ sözcüğüne hiç rastlanılmaz. Abdal Musa Velayetnamesi’nde yalnızca bir yerde, Abdal Musa’nın müritlerine söylediği nefesinde ‘Ali’ adı geçer.
‘Ali oldum adım oldu bahane
Güvercin donunda geldim bu hana
Abdal Musa oldum geldim cihana
Arif anlar biz nice sırdanız’
Abdal Musa Sultan Velayetnamesinde yer alan Abdal Musa’nın bu nefesinde Abdal Musa, sırrını ‘Ali’ adının altına gizlediğini ve ‘Ali’ adının aslında yalnızca ‘bir bahane’ olduğunu anlaşılır ve kesin bir dille ifade eder. Yine Velayetnamede, çok açık bir biçimde nakledilir ki Abdal Musa, bir ‘Işık İnsanı’ ,bir ‘Işık Mürşidi’ dir.
Kendi yaşadığı yüzyılda ‘ Işık Mürşidi Abdal Musa’ olarak ünlenen ‘ Işık erkanı’nı yeniden kurumlaştıran Abdal Musa, birkaç yüzyıl sonra ışıklar üzerine yoğunlaşan mezalimlerle birlikte tebdil-i kıyafet ederek ‘Alevi Mürşidi Abdal Musa’ oldu. Kurduğu erkan da, kendisi de zulüm ikliminde ‘bir bahane’ ile ‘Ali’ adının ardına gizlenerek yürüdü bugüne geldi.
Alevi yolunun temel düsturlarından biri, erkan Alevi sözlü geleneği içinde sıkça tekrar edilen bir cümle vardır:‘Gözlüye gizli yoktur’ Bu deyim imgeler ardına saklanarak kör kalabalıkların talanından kaçırılmış sırlarının görmesini bilen gözlere kapalı olmadığını ifade etmektedir.
Aleviliğin sınırlı sayıdaki yazılı kaynaklarında ve Alevi sözlü geleneğinde simge dili kullanılmıştır.Bu simge dilinden gerçek ancak bu dili bilenler anlar.Simge dili ve imgeler kullanılarak , yazıya dökülmüş Abdal Musa Sultan Velayetnamesi, taşıdığı sırları her türlü kötü niyetten kaçırmakta usta olduğu kadar kendisini ehil ellere açmada son derece istekli, gizliliklerini dikkatli okuyucu ile paylaşma konusunda da hayli cömerttir.
Abdal Musa Sultan Velayetnamesi ne zaman kim tarafından kaleme alındı bilinmiyor. Eldeki bir kopyadan kopya edilmiş nüshaların asıl ile aralarında farklar var mı yok mu tahminde bulunmak zor. Muhakkak olan şu ki; velayetnamenin bugüne ulaşmış kopyadan kopya edilmiş el yazmalarında, Abdal Musa’nın geçmişi bir yandan özenle sır edilip gizlenirken, bir yandan da gerçeğe ulaşmak isteyenler (arif olanlar) için önemli ipuçları verilmiştir. Yazarın ‘hem kimse tarafından bilinmesin, hem de kaybolmasın’ tavrı ve uslübu Abdal Musa Sultan Velayetnamesinin yoğun güvenlik endişesinin hakim olduğu çok meşakkatli ve çok sancılı bir zaman diliminde yazıya geçirildiğini göstermektedir.
Velayetnameyi kaleme alan muhtemelen Abdal Musa Dergahı’nda yetişmiş, Abdal Musa’nın müridi olduğu muhakkak olan isimsiz yazar; arzu edilen amaca ulaşmış ve sırrı kaybetmeden saklamada mutlak başarı sağlamıştır. Abdal Musa’nın sırrı onun hünerli kalemi ile ‘yazılmadan yazılmış ve kimselere bildirilmeden’ yüzyıllar sonrasına, bugüne taşınmıştır.
Abdal Musa bir başka nefesinde;
Kimse bilmez bu dünyada sırrımı
Ta ezelden çağırırım Hü deyu
Diyerek temsil ettiği geleneğin başlangıcının ‘ta ezel’den geldiğini ve sırrını bu dünyada kimsenin bilmediğini ifade eder. Önceki sayfada aktarılan nefesinde de sırrını ancak arif olanların anlayabileceğini dile getirmiştir. Onun sırrına ulaşmak için bir ‘arifler yolculuğu’na ihtiyaç olduğu muhakkaktır.
Abdal Musa’nın kimliğinde saklanan sır yalnızca onum sırrı değil, aynı zamanda bugün adına Aleviler dediğimiz o mazlum topluluğun da sırrıdır. Abdal Musa’nın adı ile ifade bulmuş ve ‘ince yol’dan yürütülerek bugüne taşınmış Alevi sırrına ulaşmak için yapılacak ‘arifler yolculuğu’nda Teke Beyi’nin vezirinin Abdal Musa’yı tanımlamak için kullandığı o gizemli ‘Işık’ sözcüğü yolcuların önüne düşen ilk aydınlıktır.
Alevi sırrına erişmek gayesi ile ‘arifler yolculuğu’na çıkanların ufkunu aydınlatacak ikinci ışık huzmesi bir ünlü Alevi dörtlüğünden etrafa yayılır.
Hararet nardadır sacda değildir.
Keramet baştadır tacda değildir.
Her ne arar isen kendinde ara.
Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir.
Hacı Bektaşi Veli’ye atfedilen bu ünlü Alevi deyişi; kendisini kendi doğasının, kendi coğrafyasının dışında arayanlar için söylenmiştir. Aleviliği Kudüs’de, Mekke’de, Kerbela’da ya da Necef çöllerinde aramanın sonu gelmez beyhude bir uğraş olduğunun, Hünkar’ın dilinden ifadesidir.
Alevilik Anadolu’da başladı. Kaynağını bu topraklardan aldı. Burada kök saldı. Işığını bu güneşten aldı. Dallarını gökyüzüne buralardan yaydı. Bu dağlarda saklandı. Yarasına bu toprakların tuzunu bastı. Acısını bu topraklara gömdü. Her türlü sevdaların ve yangınların içine burada düştü.
Aleviliğin iyice soluklaşmış hafızasında sakladığı sır aslında bu coğrafyanın da sırrıdır. Bu toprakların köşe-bucak saklanmış gerçek tarihi ‘Kadın Ana’nın ve Kadın Ana’nın çocukları ‘Işık halkı’nın tarihi ile birlikte başladı. Onlar Anadolu’da geçen beşeri zamanın her diliminde bulundular. Bu yaşlı coğrafyada yaşanan her olayın tanığı çoğu kez de yaratıcısı ve sebebi oldular. Tarihi yazdılar ama yazılı tarihte kendilerine yer bulamadılar.
Erdogan çınar Aleviligin kökleri Abdal Musa'nın sırrı.
Elimizde bulunan, 16. yüzyılda kopyasından kopya edilmiş ‘Abdal Musa Velayetnamesi’ nüshalarında, bolluğun ve bereketin piri büyük Alevi kuramcısı, Alevi örgütlenmesinin son büyük üstadı Abdal Musa’nın kimliği hakkında ilk bakışta hiçbir bir bilgi verilmez. Aksine, daha velayetnamenin ilk satırında ‘Hakk onun (Abdal Musa’nın) aziz sırrını kutsasın’ denilerek, gizemli bir cümle ile Abdal Musa’nın kimlik bilgilerinin sorgulanmasının önüne geçilir.
Abdal Musa Velayetnamesi’nin ilerleyen sayfalarında yine Abdal Musa’nın geçmişini yok etmaden ,ustaca kem gözlerden kaçıran pasajlar vardır.
Abdal Musa Velayetnamesi’nde anlatılır ki; bir gün Abdallar’dan biri merak etti:
‘-Acaba bu Sultan (Abdal Musa) ne soydandır?’
Diye sordu.
Orada bulunan diğer Abdallar bu soruyu:
‘-Biz bu Sultan’ın ötesini sormayız. Sadece onun dualarının aşıkıyız.
Dediler.
Abdallara bu vesile oldu ve gönül evinde onu öğrenmek istediler. Abdal Musa Sultan duydu ve şu nefesi deyiverdi.
Kim bilir biz ne sırdanız
Ne bir zerre oddan, ne hod sudanız
Bizim hususumuz marifet söyler
Biz Horasan mülkündeki babdanız
....
Ali oldum adım oldu bahane
Güvercin donunda geldim bu hana
Abdal Musa oldum geldim cihana
Arif anlar biz nice sırdanız’
Bu nefesiyle Abdal Musa, gönül evinde en yakınlarına, güneşin yerindeki (Horasan) yüksek kapıdan geldiğini,bir sırrı olduğunu ve sırrını ancak arif olanların anlayabileceğini söylemekle yetindi.
Abdal Musa kendi soy ağacı ve geçmişi hakkında yaşadığı dönemde, ona en yakın olanlara bile açık ve anlaşılır bilgiler vermekten kaçınmış olması bir ihtimaldir.
Bir başka ve daha büyük bir olasılıkla, bu bilgiler Abdal Musa’nın yaşadığı dönemde sır değildi ve herkes tarafından biliniyordu ,’Abdal Musa Velayetnamesi’nin yazıya geçirildiği,yada elimizdeki nüshanın asılılından kopya edilidiği,büyük sıkıntıların ve acıların yaşandığı Aleviliğin eziyetli çağlarında bu sırların açıkça yazılmasından imtina edilmiştir. bir şekilde yazıya geçirilmesi güvenlik açısından sa
Bizlere Abdal Musa’nın - kendi çağında ve bugün - mistik bir buğu perdesinin gerisinde tutulmuş aidiyet bilgilerine ulaştıracak anahtar sözcük Abdal Musa Velayetnamesi’nin satırları arasında gizlidir.
Abdal Musa Velayetnamesi’nde yine rivayet edilir ki; üzerine gönderdiği askerlerinin geri dönmeyip dergahta derviş olup dergahta kalmaları üzerine Teke Beyi Abdal Musa’ya düşman olmuştur. Bunu duyan Teke Beyi’nin Veziri, Teke Beyi’ne gider ve Abdal Musa’yı kastederek şöyle der:
‘- Emret Sultanım, ben gideyim o Işığı huzura getireyim.’
Teke Beyi’nden olur aldıktan sonra askerleri ile Abdal Musa’nın dergahını basan Vezir, Abdal Musa’ya seslenir.
‘- Çık Işık, padişahın yanına gideceğiz. Suçlusun’.
Teke Beyi’nin veziri her defasında Abdal Musa’ya ‘Işık’ adı ile seslenir. Onu Işık olarak isimlendirir. ‘Alevi Erkanı’na son şeklini ve kendi adını veren Abdal Musa, kendi kitabında ‘Alevi’ olarak değil ‘Işık’ olarak tanımlanmıştır.
Abdal Musa’nın kitabının (Abdal Musa Sultan Velayetnamesi) sararmış tozlu sayfalarında ‘Alevi’ sözcüğüne hiç rastlanılmaz. Abdal Musa Velayetnamesi’nde yalnızca bir yerde, Abdal Musa’nın müritlerine söylediği nefesinde ‘Ali’ adı geçer.
‘Ali oldum adım oldu bahane
Güvercin donunda geldim bu hana
Abdal Musa oldum geldim cihana
Arif anlar biz nice sırdanız’
Abdal Musa Sultan Velayetnamesinde yer alan Abdal Musa’nın bu nefesinde Abdal Musa, sırrını ‘Ali’ adının altına gizlediğini ve ‘Ali’ adının aslında yalnızca ‘bir bahane’ olduğunu anlaşılır ve kesin bir dille ifade eder. Yine Velayetnamede, çok açık bir biçimde nakledilir ki Abdal Musa, bir ‘Işık İnsanı’ ,bir ‘Işık Mürşidi’ dir.
Kendi yaşadığı yüzyılda ‘ Işık Mürşidi Abdal Musa’ olarak ünlenen ‘ Işık erkanı’nı yeniden kurumlaştıran Abdal Musa, birkaç yüzyıl sonra ışıklar üzerine yoğunlaşan mezalimlerle birlikte tebdil-i kıyafet ederek ‘Alevi Mürşidi Abdal Musa’ oldu. Kurduğu erkan da, kendisi de zulüm ikliminde ‘bir bahane’ ile ‘Ali’ adının ardına gizlenerek yürüdü bugüne geldi.
Alevi yolunun temel düsturlarından biri, erkan Alevi sözlü geleneği içinde sıkça tekrar edilen bir cümle vardır:‘Gözlüye gizli yoktur’ Bu deyim imgeler ardına saklanarak kör kalabalıkların talanından kaçırılmış sırlarının görmesini bilen gözlere kapalı olmadığını ifade etmektedir.
Aleviliğin sınırlı sayıdaki yazılı kaynaklarında ve Alevi sözlü geleneğinde simge dili kullanılmıştır.Bu simge dilinden gerçek ancak bu dili bilenler anlar.Simge dili ve imgeler kullanılarak , yazıya dökülmüş Abdal Musa Sultan Velayetnamesi, taşıdığı sırları her türlü kötü niyetten kaçırmakta usta olduğu kadar kendisini ehil ellere açmada son derece istekli, gizliliklerini dikkatli okuyucu ile paylaşma konusunda da hayli cömerttir.
Abdal Musa Sultan Velayetnamesi ne zaman kim tarafından kaleme alındı bilinmiyor. Eldeki bir kopyadan kopya edilmiş nüshaların asıl ile aralarında farklar var mı yok mu tahminde bulunmak zor. Muhakkak olan şu ki; velayetnamenin bugüne ulaşmış kopyadan kopya edilmiş el yazmalarında, Abdal Musa’nın geçmişi bir yandan özenle sır edilip gizlenirken, bir yandan da gerçeğe ulaşmak isteyenler (arif olanlar) için önemli ipuçları verilmiştir. Yazarın ‘hem kimse tarafından bilinmesin, hem de kaybolmasın’ tavrı ve uslübu Abdal Musa Sultan Velayetnamesinin yoğun güvenlik endişesinin hakim olduğu çok meşakkatli ve çok sancılı bir zaman diliminde yazıya geçirildiğini göstermektedir.
Velayetnameyi kaleme alan muhtemelen Abdal Musa Dergahı’nda yetişmiş, Abdal Musa’nın müridi olduğu muhakkak olan isimsiz yazar; arzu edilen amaca ulaşmış ve sırrı kaybetmeden saklamada mutlak başarı sağlamıştır. Abdal Musa’nın sırrı onun hünerli kalemi ile ‘yazılmadan yazılmış ve kimselere bildirilmeden’ yüzyıllar sonrasına, bugüne taşınmıştır.
Abdal Musa bir başka nefesinde;
Kimse bilmez bu dünyada sırrımı
Ta ezelden çağırırım Hü deyu
Diyerek temsil ettiği geleneğin başlangıcının ‘ta ezel’den geldiğini ve sırrını bu dünyada kimsenin bilmediğini ifade eder. Önceki sayfada aktarılan nefesinde de sırrını ancak arif olanların anlayabileceğini dile getirmiştir. Onun sırrına ulaşmak için bir ‘arifler yolculuğu’na ihtiyaç olduğu muhakkaktır.
Abdal Musa’nın kimliğinde saklanan sır yalnızca onum sırrı değil, aynı zamanda bugün adına Aleviler dediğimiz o mazlum topluluğun da sırrıdır. Abdal Musa’nın adı ile ifade bulmuş ve ‘ince yol’dan yürütülerek bugüne taşınmış Alevi sırrına ulaşmak için yapılacak ‘arifler yolculuğu’nda Teke Beyi’nin vezirinin Abdal Musa’yı tanımlamak için kullandığı o gizemli ‘Işık’ sözcüğü yolcuların önüne düşen ilk aydınlıktır.
Alevi sırrına erişmek gayesi ile ‘arifler yolculuğu’na çıkanların ufkunu aydınlatacak ikinci ışık huzmesi bir ünlü Alevi dörtlüğünden etrafa yayılır.
Hararet nardadır sacda değildir.
Keramet baştadır tacda değildir.
Her ne arar isen kendinde ara.
Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir.
Hacı Bektaşi Veli’ye atfedilen bu ünlü Alevi deyişi; kendisini kendi doğasının, kendi coğrafyasının dışında arayanlar için söylenmiştir. Aleviliği Kudüs’de, Mekke’de, Kerbela’da ya da Necef çöllerinde aramanın sonu gelmez beyhude bir uğraş olduğunun, Hünkar’ın dilinden ifadesidir.
Alevilik Anadolu’da başladı. Kaynağını bu topraklardan aldı. Burada kök saldı. Işığını bu güneşten aldı. Dallarını gökyüzüne buralardan yaydı. Bu dağlarda saklandı. Yarasına bu toprakların tuzunu bastı. Acısını bu topraklara gömdü. Her türlü sevdaların ve yangınların içine burada düştü.
Aleviliğin iyice soluklaşmış hafızasında sakladığı sır aslında bu coğrafyanın da sırrıdır. Bu toprakların köşe-bucak saklanmış gerçek tarihi ‘Kadın Ana’nın ve Kadın Ana’nın çocukları ‘Işık halkı’nın tarihi ile birlikte başladı. Onlar Anadolu’da geçen beşeri zamanın her diliminde bulundular. Bu yaşlı coğrafyada yaşanan her olayın tanığı çoğu kez de yaratıcısı ve sebebi oldular. Tarihi yazdılar ama yazılı tarihte kendilerine yer bulamadılar.
Erdogan çınar Aleviligin kökleri Abdal Musa'nın sırrı.
Saygılar Sevgiler Ali karul.Işık'la Kalın.
Biz aşığız ne söylesek
Sözümüzde yalan olmaz
Sır içinde sır saklarız
Hiç kimseye ayan olmaz.
Abdal musa Sultan -Işık Erkanı-
Abdal Musa Sultan Degahının kurumsal yapısı
Strabon’un kanalı ile bizlere ulaşan Komanalar’ın kurumsal yapıları ile Alevi-Bektaşi Dergahları’nın geleneksel ekonomik işleyiş şemaları birebir aynıdır. Bir örnek olarak Elmalı’daki Abdal Musa Dergahı incelendiğinde;
Alevi dergahları ile ‘Komana’lar arasındaki ayırt edilemez benzerlik apaçık ortaya çıkar: On beşinci yüzyılın ünlü gezgini Evliya Çelebi, Elmalı’daki Abdal Musa Dergahı’nda, sürekli üç yüzden fazla dervişin bulunduğunu, bu dervişlerin devamlı olarak dergahta yaşadıklarını ve ibadetle ve hizmetle meşgul olduklarını yazar. Evliya Çelebi ayrıca, dergahın yiyecek ve içeceğini temin eden, dergahın malı evlerde yaşayan yüz haneden bahseder. ‘Dağ eteğinde yüz ev vardır. Abdal Musa evkafıdır. O tekkenin tamirine yiyecek ve içeceğine memurdurlar.’
Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında II.Mahmut döneminde, Abdal Musa Dergahı kapatılarak tüm mallarına el konuldu. El konulduktan sonra alelacele ve haraç mezat satılan dergaha ait malların satış varakalarından ve dergahın ayniyat kayıtlarından; dergahın kapatıldığı 1826 yılına kadar Abdal Musa Dergahı’nda komün hayatı yaşayan çok sayıda derviş bulunduğunu, dergahın dervişler ve dergaha bağlı köylüler tarafından işlenen dokuz buçuk milyon metrekare ekilir biçilir tarım arazisi ile elli beş bin metrekare bağ ve bahçesi bulunduğunu göstermektedir.
Ayrıca dergaha ait yüksek rakımlı meralarda, dervişler tarafından güdülen dergah malı hayvan sürüleri olduğu, satışı gerçekleştiren Osmanlı memurları tarafından kayda geçirilmiştir. Abdal Musa Dergahı’nın ayrıca Elmalı’da bir fırını ve dergah içinde bir şarap imalathanesi bulunmaktaydı.
Abdal Musa Dergahı, bir yeminle dergaha bağlanan ve burada komün hayatı yaşayan dervişleri, kutsal bir otoritenin yönetimini gönüllü kabul etmiş köylüleri ve kendisine ait geniş arazileri ile ‘küçük ölçekli bir Komana’ idi.
Abdal Musa Dergahı, geçmişin ‘dergah-devlet’lerinin bütün özelliklerini bünyesinde barındırıyordu. Abdal Musa, kendi adı ile anılan kadim dergahı yeniden hayata geçirirken uzak geçmişin ‘dergah-devlet’ lerin kurumsal yapısına ve işleyişine özenle sadık kaldığı anlaşılmaktadır.
Strabon’un kanalı ile bizlere ulaşan Komanalar’ın kurumsal yapıları ile Alevi-Bektaşi Dergahları’nın geleneksel ekonomik işleyiş şemaları birebir aynıdır. Bir örnek olarak Elmalı’daki Abdal Musa Dergahı incelendiğinde;
Alevi dergahları ile ‘Komana’lar arasındaki ayırt edilemez benzerlik apaçık ortaya çıkar: On beşinci yüzyılın ünlü gezgini Evliya Çelebi, Elmalı’daki Abdal Musa Dergahı’nda, sürekli üç yüzden fazla dervişin bulunduğunu, bu dervişlerin devamlı olarak dergahta yaşadıklarını ve ibadetle ve hizmetle meşgul olduklarını yazar. Evliya Çelebi ayrıca, dergahın yiyecek ve içeceğini temin eden, dergahın malı evlerde yaşayan yüz haneden bahseder. ‘Dağ eteğinde yüz ev vardır. Abdal Musa evkafıdır. O tekkenin tamirine yiyecek ve içeceğine memurdurlar.’
Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında II.Mahmut döneminde, Abdal Musa Dergahı kapatılarak tüm mallarına el konuldu. El konulduktan sonra alelacele ve haraç mezat satılan dergaha ait malların satış varakalarından ve dergahın ayniyat kayıtlarından; dergahın kapatıldığı 1826 yılına kadar Abdal Musa Dergahı’nda komün hayatı yaşayan çok sayıda derviş bulunduğunu, dergahın dervişler ve dergaha bağlı köylüler tarafından işlenen dokuz buçuk milyon metrekare ekilir biçilir tarım arazisi ile elli beş bin metrekare bağ ve bahçesi bulunduğunu göstermektedir.
Ayrıca dergaha ait yüksek rakımlı meralarda, dervişler tarafından güdülen dergah malı hayvan sürüleri olduğu, satışı gerçekleştiren Osmanlı memurları tarafından kayda geçirilmiştir. Abdal Musa Dergahı’nın ayrıca Elmalı’da bir fırını ve dergah içinde bir şarap imalathanesi bulunmaktaydı.
Abdal Musa Dergahı, bir yeminle dergaha bağlanan ve burada komün hayatı yaşayan dervişleri, kutsal bir otoritenin yönetimini gönüllü kabul etmiş köylüleri ve kendisine ait geniş arazileri ile ‘küçük ölçekli bir Komana’ idi.
Abdal Musa Dergahı, geçmişin ‘dergah-devlet’lerinin bütün özelliklerini bünyesinde barındırıyordu. Abdal Musa, kendi adı ile anılan kadim dergahı yeniden hayata geçirirken uzak geçmişin ‘dergah-devlet’ lerin kurumsal yapısına ve işleyişine özenle sadık kaldığı anlaşılmaktadır.
Saygılar Sevgiler Ali karul.Işık'la Kalın.
Biz aşığız ne söylesek
Sözümüzde yalan olmaz
Sır içinde sır saklarız
Hiç kimseye ayan olmaz.
Abdal musa Sultan -Işık Erkanı-
Alıntı:
[B]ANTALYA YÖRESİNDEKİ EVLİYALAR
Antalya’nın Elmalı köyünde bulunan Abdal Musa türbesinde iki evliya vardır. Birincisi Muhammed Mustafa’nın ikinci yaşamı olan Balım Sultan ikincisi ise Abdal Musa olan Hz. Muhammed’in amcası Beytullah’ın ikinci yaşamıdır. Abdal Musa olarak bilinir.
]Kaynak: Mehtaptaki Erenler - Zöhre Ana
Sevgili Abicim acaba Erdoğan Çınarın Bahsettiği Abdal Musa bu Abdal Musa mı?[/B]
[size=7]"Benim Testim Kerbela Suyudur..."[/size]
[size=7]Zöhre Ana[/size]
Abdal musa Sultan -Işık Erkanı-
Acaba Abdal Musa'nın gerçek sırrı şu olmasın:
ABDAL MUSA
Göz ettikçe gözlerini gözlerim
Bir koyun misali şaha melerim
Sağ tarafım yine okuna geldi
Üseyin’in aşkına kana belerim
Meleyi meleyi de kalmadı sesim
Üseyin’in aşkına giymişim fesim
Muhammed aşkınada Kırklardır cemim
Sürmen beni Finikenin eline yoktur suçum
Yemen eli nerede ben koyunum benim
Sürüm nerede
Bir ismim Musa’dır da bir ismim Abdal
Abdal Musa derler aşkına yanan
Dağları kaplıyor şu kara duman
Gelelede Şah Üseyin gelele
Ben Abdal Musa’yım da bir ismim Abdal
Sultanlar taht kurmuş kalmıyo salı
Peteği Muhammed içinde arı
Tadı Ehlibeyt sepette balı
]Kaynak: Mehtaptaki Erenler - Zöhre Ana
(Dörtlükler ezgili söylenmiş ve aynen yazılmıştır)
ABDAL MUSA
Göz ettikçe gözlerini gözlerim
Bir koyun misali şaha melerim
Sağ tarafım yine okuna geldi
Üseyin’in aşkına kana belerim
Meleyi meleyi de kalmadı sesim
Üseyin’in aşkına giymişim fesim
Muhammed aşkınada Kırklardır cemim
Sürmen beni Finikenin eline yoktur suçum
Yemen eli nerede ben koyunum benim
Sürüm nerede
Bir ismim Musa’dır da bir ismim Abdal
Abdal Musa derler aşkına yanan
Dağları kaplıyor şu kara duman
Gelelede Şah Üseyin gelele
Ben Abdal Musa’yım da bir ismim Abdal
Sultanlar taht kurmuş kalmıyo salı
Peteği Muhammed içinde arı
Tadı Ehlibeyt sepette balı
]Kaynak: Mehtaptaki Erenler - Zöhre Ana
(Dörtlükler ezgili söylenmiş ve aynen yazılmıştır)
[size=7]"Benim Testim Kerbela Suyudur..."[/size]
[size=7]Zöhre Ana[/size]
Abdal musa Sultan -Işık Erkanı-
Alıntı:
ŞahımMerdan;
]Kaynak: Mehtaptaki Erenler - Zöhre Ana
Sevgili Abicim acaba Erdoğan Çınarın Bahsettiği Abdal Musa bu Abdal Musa mı?
Sevgili dostum kimsenin emegine saygısızlık etmek istemem sadece erkanın bir bölümünü cevap olarak yazayım.
Katılımcılarının sosyal yaşamlarını da düzenleyen bu örgütlenmenin iki büyük amacı vardı .
1- Işık erkanının ilk amacı,asıl misyonu ve varlık sebebi,insanlığın uzun geçmişinde biriktirdiği yada başka bir kaynaktan insanlığa aktarılmış olan ,kadim bilgileri (insanlığın gizli sırlarını) semboller içine saklayarak , iyi yetişmiş yetkin ,donanımlı ve erdemli bireyler aracılığı ile sonraki kuşaklara aktarılmasını temin etmekti
Işık erkanı mensuplarının ömürlerini adayarak , gerektiğinde canlarını vererek koruma altına aldıkları ve büyük bir gizlilik içinde sonraki kuşaklara aktardıkları bilgiler,sıradan basit bilgiler ve ]batıl dogmalar değil ,evrenin ve yeryüzünün uzak geçmişi ve insanlığın,bu gezegen üzerindeki serüveni ile ilgili çok önemli ve kaybolmaları durumunda bir daha ulaşılmaları mümkün olmayan sırlardı.
Alevilikte batıl dogmalara yer yok, hz muhammed islamın peygamberidir ,ve emin ol senden benden daha çok sevip saygı duyuyorlar.
Alevilikte devriye vardır ama kimin hangi donda tekrar geldigi bilinmez.
Saygılar Sevgiler Ali karul.Işık'la Kalın.
Biz aşığız ne söylesek
Sözümüzde yalan olmaz
Sır içinde sır saklarız
Hiç kimseye ayan olmaz.
Son Düzenleme: 30/09/2008, 20:18, Düzenleyen: Ali karul.
Abdal musa Sultan -Işık Erkanı-
Ali karul yazdı:Sevgili dostum kimsenin emegine saygısızlık etmek istemem sadece erkanın bir bölümünü cevap olarak yazayım.
Katılımcılarının sosyal yaşamlarını da düzenleyen bu örgütlenmenin iki büyük amacı vardı .
1- Işık erkanının ilk amacı,asıl misyonu ve varlık sebebi,insanlığın uzun geçmişinde biriktirdiği yada başka bir kaynaktan insanlığa aktarılmış olan ,kadim bilgileri (insanlığın gizli sırlarını) semboller içine saklayarak , iyi yetişmiş yetkin ,donanımlı ve erdemli bireyler aracılığı ile sonraki kuşaklara aktarılmasını temin etmekti
Işık erkanı mensuplarının ömürlerini adayarak , gerektiğinde canlarını vererek koruma altına aldıkları ve büyük bir gizlilik içinde sonraki kuşaklara aktardıkları bilgiler,sıradan basit bilgiler ve ]batıl dogmalar değil ,evrenin ve yeryüzünün uzak geçmişi ve insanlığın,bu gezegen üzerindeki serüveni ile ilgili çok önemli ve kaybolmaları durumunda bir daha ulaşılmaları mümkün olmayan sırlardı.
Alevilikte batı dogmalara yer yok, hz muhammed islamın peygamberidir ,ve emin ol senden benden daha çok sevip saygı duyuyorlar.
Alevilikte devriye vardır ama kimin hangi donda tekrar geldigi bilinmez.
Batıl, Hakkın olduğu yerde yoktur.
Dogmalar ise gerçeğin yanında tutunamaz.
Batıl Dogmalarla bugüne kadar hiç işimiz olmadı.
Her ne söyledikse gördük de söyledik.
Biz İnancımızı risalelerden, tahrip edilmiş velayetnamelerden, ansiklopedilerden velhasıl Kitaplardan, defterlerden öğrenme ve de sağlamasını yapma gafletine bugüne kadar düşmedik.
Yazılanlara baktık ki haklıyız.
Kitaplar yanlışın emrine girmiş, ulu Önderin dediği gibi Yazan yapana sadık kalmamış...
Yazılanlara inananlar da yolunu yitirmiş ve her yolunu yitiren normal zekada insanın yapacağını yaparak kendine bir yol icat etmiş...
Hepsi bu...
[size=7]"Benim Testim Kerbela Suyudur..."[/size]
[size=7]Zöhre Ana[/size]
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi