“Vesayet ve Demokrasi” başlıklı bu yılki Abant Platformu oturumları ve oturumlarda ortaya konan görüşler, Platform’un kimin “vesayeti” altında olduğu açıkça gösterdi.
Türkiye’de başta siyaset olmak üzere tüm toplumsal yaşamın vesayet altında olduğunu ileri süren konuşmaların yapıldığı bu yılki Abant Platformu oturumlarında, hem siyasal hem de toplumsal yaşamda cemaat vesayetinin giderek arttığı ortaya çıktı. Fethullah Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından gerçekleştirilen Abant Platformu toplantıları, cemaatin önünü açan uygulamaları ve emperyalizmin tahakkümünü artırmaya dönük politikaları ile AKP hükümetine gönüllü danışmanlık faaliyetine dönüşürken, siyasetten, toplumsal yaşama, akademik hayattan kültüre yeni vesayet arayışlarının da adresi oluyor.
Bu yıl yirmincisi düzenlenen Abant Platformu’nda demokrasi ve vesayet bu kez açıktan tartışıldı. “Vesayetçiliğin Taşıyıcı Alt Aktörleri”, “Vesayet ve Dış Güvenlik”, “Vesayet ve Yargı”, “Gündelik Hayatta siyasal ve Toplumsal Sorunlar Karşısında Vesayet” konulu oturumlar ilginç değerlendirmelere sahne oldu.
“DP dönemi askeri vesayetin kırılması açısından önemli”
Yazar Orhan Miroğlu çocukluğunda yaşadığı olaylardan örnekler verdiği “Kürt sorunu” ile ilgili konuşmasında “Küçüklüğümde, Kemal isminin neden Dersim’de çok kullanıldığını hep merak etmiştim. Babam bana bir yüzbaşının olduğunu ve değme devlet büyüklerinden daha iyi birisi olduğunu, Dersim’i iyi yönettiğini anlatmıştı. Kemal isminin sıklığı Mustafa Kemal’le ilişkiliydi. Hangi askerin rütbesinin ne olduğu çocukluğumuzda sık sık tartışırdık. Komutan deyince aklımıza hep büyük rütbe gelirdi. O zamanlar bizim oraya bir asker gelecekse hemen en iyi yemek olan bulgur pilavı ve et pişirilirdi. Fakat gelen bir başçavuş olurdu. Yine de komutan diye bilirdik. Olaylar 1938 Dersim isyanıyla da sınırlı değil. 1950′li yıllara kadar süren bir süreç var. Bu sıralar çok partili dönemdir. Kürtlerin tercihi yine CHP’den yana oldu. CHP’nin il başkanları ilin en yetkili kişileri. 25 yıl sürmüş bir düzenin sonucudur. Ondan sonra Demokrat Parti’den yana tercih kullandıklarını görürüz. Devletle Kürtler arasındaki ilişkiler eskiden modern düzen ilişkileri seviyesinde değildi. CHP döneminde bir yüzbaşıyı ilden başka bir yere tayin edilemezdi” diyen Miroğlu “DP döneminde ise bu mümkün olmuştur. Bu dönem askeri vesayetin kırılması adına önemlidir. 70′li yıllarda hem dayı hem de amcalarım sürgüne gitti. Dayılarımdan birisi Sivas’taki toplama kampına gitmiştir. Dayımın atı sürgünden sonra köye sahipsiz dönmüştü. Köy kadınları ağıt yakmışlardı. O dönemdeki mitingler ‘Hawar’ (İmdat) adında yapılıyorken, bugünlerde ‘Edi bese’ (Artık Yeter) adıyla yapılır oldu” diye konuştu.
“AKP kendisi ve resmi statü arasında mesafe koymuş tek parti”
Kürt sorununun ancak demokratik yöntemlerle çözülebileceğine inandığını ancak bu konuda bazı endişeleri bulunduğunu ifade eden Miroğlu, “Yakın tarih bakımından Dersim ve Diyarbakır Cezaevi önemli. Bu ülkede hala Diyarbakır tarihiyle ilgili yazılmış önemli bir eser yok. Yapılırsa Kürt meselesinin bugün geldiği noktaya da ışık tutar diye düşünüyorum. Aslında bugüne bakmak lazım. Türkiye kamuoyunun PKK, Türk ve Kürt algıları karşılıklı olarak düşünülmeli. Bugün gelinen noktada Türkiye 1,5 yıldır AKP’nin başlattığı ve Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren bir demokratik açılım başlattı. AKP’nin önemli bir avantajı, kendisi ve resmi statü arasında bir mesafe koymuş tek partidir. Bir PKK yetkilisi demokratik özerklik haklarımızı korumak için silahları kullanacağız demesi önemli ve vahim bir gelişme. Çünkü demokratik zeminden uzaklaşırsak önümüzdeki barış atmosferinin zarar göreceğini düşünüyorum” dedi.
“Savaş işleri askere bırakılmayacak kadar ciddi”
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mümtazer Türköne, Türkiye’nin, sorununun askerin siyaset üzerindeki vesayetinin yanında ülke güvenliğini sağlamada gereken reformlara direnmesi olduğunu belirterek, ”Askeri vesayet istemiyorsanız, askeri vesayet altına almak zorundasınız” şekline konuştu.
Türköne, savaş işlerinin askere bırakılamayacak kadar ciddi işler olduğunu , askeri konuları sivillerin askerler kadar iyi bilmesi gerektiğini söyledi. Batıya göre Türkiye’de askeri konuları bilen insan sayısının çok az olduğunu belirten Türköne, askeri konuları iyi bilmeden askeri vesayet altına almanın çok zor olduğunu öne sürdü. Orduların savaşmak için değil ”caydırıcı güç” olarak kurulup beslendiğine dikkati çeken Türköne, “Askeri literatürlerde bir kavram vardır. En iyi general, savaşmadan zafere ulaşan komutandır. Bizde karşı çıkılıyor, aslında askerlerin temel görevi tören yapmaktır. Askeri vesayet denilen sorun aslında bir bürokrasi sorunudur. Parkinson hastalığına adını veren Parkinson’un Amerikan deniz kuvvetlerini anlatan bir kitabı var. Orada ironi ile tespitler yapar. En güçlü bürokrasinin olduğu yerlerin askerlik olduğunu söyler. Bunun için askerin reform yapamayacağını ve bunun mutlaka siyasi otoritenin yapması gerektiğini dile getirir. Bizde askerin en önemli görevi nöbet tutmaktır. Bir nöbet yerine 5 askere ihtiyaç var. Güneydoğu’da nöbet tutturuyoruz. Ama keklik gibi avlıyorlar. Batıda nöbet diye bir şey yok, onun yerine kamera sistemi var.”
Türköne, savaşların kazanılmasında artık askerin değil, bilginin öne çıktığını, asker sayısının çokluğunun cephede bir şey kazandırmadığını, bunun için çok ciddi reforma ihtiyaç duyulduğunu öne sürerek Türkiye’nin dış politika reformunu yeniden yaparak, orduyu buna göre tanzim edebilmek için güçlü bir siyasi iradeye ihtiyaç duyulduğunu ileri sürdü.
“Ordudan hesap sorulmalı”
Gazeteci Lale Kemal ise ”Silahlı Gücün Demokratik Denetimi” konusunda yaptığı konuşmada, başarısızlıklarda hesap sormamanın orduya kötülük etmek olduğunu söyledi. Türkiye’de siyasi iradenin hesap soramadığını söyleyen Kemal, yasal değişimlerin yapıldığını ancak zihinsel değişimin gerçekleştirilemediğini kaydetti.
Kemal, askerin ülkenin sahibi olarak yetiştirilmesi yerine, yurt savunması ile görevli şekilde yetiştirilmesi gerektiğini söyledi. Geçtiğimiz günlerde, Güney Kore’de yanlış yapan 25 komutanın ordudan uzaklaştırıldığını belirterek, ”Güney Kore ordusu zaafa mı uğradı, tam tersine güven sağlamış oldular. Hesap sormamak, korkmak orduya kötülük yapmaktır. Terörle mücadelede zafiyet gösterenlerin Yüksek Askeri Şura toplantısında terfi ettirilmemesi gerekir” dedi.
AKP değiştirdi
Bahçeşehir Üniversitesi İşletme Fakültesi eski Dekanı Prof. Dr. Eser Karakaş da ”Ordunun ekonomik Denetimi” konusunda yaptığı konuşmada, Türkiye’de askeri vesayet kavramlarının, 2002 sonundan itibaren değişmeye başladığını söyledi. Karakaş’ın özellikle bir eşik olarak vurguladığı 2002’nin AKP’nin iktidara geldiği yıl olması dikkat çekti.
Her bilgi asimetrisinin, vesayetin ana kaynağı olduğunu belirten Karakaş, bu konunun doktor için de askerlik içinde geçerli olduğunu kaydetti. Karakaş, Ordunun mali denetiminin Sayıştay tarafından yapıldığına dikkati çekerek, ”Türkiye’de askeri harcamaların rakamı net değil. Boyutu belli olmayan harcamanın denetimi de yapılamaz” dedi.
Katsayı da vesayetten mi?
Recep Kaymakcan ise “Milli Eğitim sitemi ile vesayet arasına nasıl bir ilişki var bunun üzerinde duracağız” diyerek başladığı konuşmasında, “Eğitimdeki vesayetçi yapının kırılması olay değil. 2005 yılındaki bu değişim aslında genelde kabul edilebilecek değişikliktir ama öğretmenler bunun ne anlama geldiğini tam olarak bilmez” şeklinde konuştu. Kaymakcan, “Eğitimde her tür ayrımcılığın olmaması gerekir. Okumuş olduğu okul türüne bağlı olarak ayrımcılık da olmaması gerekir. Kat sayı meselesi bunlardan biridir” diye ekledi.
“Ergenekon’la birlikte vesayeti gördük”
Medya başlıklı konuşmada Hüseyin Gülerce ise “Hepimiz Ergenekonla birlikte Türkiye’de bir vesayet olduğunu gördük ama hep ‘acaba, bu da mı olmuş, bunu da mı yapmışlar’ gibi şaşkınlıklarımızı da dikkate almak gerek” diye söze başladı. Gülerce, “Neşe Düzel’in Dinç Bilgin’le röportajı ilginçtir. Bilgin eski dönemde nasıl bir asker-medya ilişkisi olduğunu ve vesayetin ne şekilde medya üzerinde işlettirildiğini itiraflarıyla anlatır. Bu konuda yine Ergun Babahan’la da röportajlar yapılmış ve Babahan Bilgin’in itiraflarına benzer sözler söyler. Röportajlarda ajan gazeteciler, askerlerin nelerden rahatsız olduğu ve nelerden hoşlandıkları, askerlerin ne gibi haberleri yazdırdıkları, hangi başlıkları attırdıkları, hangi gazetecinin görevden alınıp hangisinin uyarılması gerektiğine ilişkin değerlendirmeler var. Bütün bu bilgiler medya ile asker arasında nasıl bir vesayet ilişkisi olduğunu apaçık ortaya koyar” şeklinde konuştu.
“Kemalizm tasfiye edilmezse demokrasi gelmez”
“Vesayet ve Küresel Sistem” başlıklı konuşmasında İhsan Dağı, “Vesayetçi rejimin gittikçe zayıfladığını görüyoruz. Ordu, yargı ve medya şu an vesayetçi yapılarından gittikçe geri çekiliyorlar. Bunu yaparken uzlaşma çağrıları yapıyorlar. Son yıllarda vesayetçi rejimin zayıflaması anlamlı. Her an kurumlarıyla yeniden dirileceği unsura dokunulmuyor” değerlendirmesinde bulundu.
Dağı’nın “Vesayetçi rejimin yeniden dirileceğini düşünüyorum. Bundan kastım Kemalizm. Zira Anayasa’da korunuyor. YÖK kanununa dokunulamaması bunu gösteriyor. Nasıl bir insan portresi, üniversite ve öğrenci istenildiği orada hala duruyor. Okuduğunuzda ideolojik, Kemalist bir zeminde duruyor. Bu nedenle Milli Güvenlik dersi hala okutuluyor. Bu dersin müfredatının Genel Kurmay’ca belirlendiğine inanamadım. Biz siviller Askeri okulların müfredatlarını bilmiyoruz. Bu okullarda subaylara nasıl bir demokrasi, nasıl bir insan hakları eğitimi verdiğini bilmiyoruz. Asker sivil okullarda askeri bir eğitim veriyor ama sivil askeri okullun müfredatına bırakın müdahaleyi içeriğini bile bilmiyoruz. Kemalizm diğer ideolojilerle eşit seviyede mücadele eden bir yapıya kavuşmazsa bu iş olmaz. Kemalizm tasfiye edilmezse, yani devletin korumasının dışına taşımazsak, fikirlerin dünyasına taşımazsak demokrasi gelemez” sözleri oldukça dikkat çekti.
“Sivil yargı askeri yargının yerini almalı”
Yargı başlığında konuşan Faik Tarımcıoğlu, kendi yaşamından örnekler vererek başladığı konuşmasında “Sivil yargı, ideolojik bir yanı yoksa askeri yargının yerini almalı” şeklinde konuştu.
Reşat Petek ise yüksek yargıdaki vesayeti ortaya koymak adına konuştuğunu belirterek “Askeri Yargı başka hiçbir ülkede yoktur. Anayasalara yargılamayacaklarına dair maddeler koymuşlar, bir de bir şey olur diye ek önlem almışlar. Yargıtay ve danıştay olarak vesayet kurumu olarak nelerin yapıldığına bakmak lazım” dedi.
]“Alevilerde bir nefret algısı var”
]Toplantının son konuşmasını yapan Gazi Üniversitesi Öğretim üyesi Yrd. Doç. Necdet Subaşı, Alevilerle devletin arasında kalmış durumda olduğunu ifade ettiği konuşmasında “Bazı dönemlerde Aleviler Türkiye’de en çok güvenlik sorunu olarak algılandı. Ancak, 28 Şubat gibi dönemlerde ise arka bahçe olarak görüldü” diye konuştu.
]
]Subaşı, devletle Aleviler arasında, Alevilerle Alevilik arasında, Alevilerle Sünniler arasında sorunların bulunduğuna işaret etti. Subaşı, Alevilikle devlet arasındaki ilişkinin bir güvenlik sorunu olarak algılandığını ifade ederek “Son zamanlarda laikliğin önemli ölçüde tehdit altında görüldüğü zamanlarda Alevilerden habersiz Alevilere yaklaşıldığı görülür. Fakat bundan ciddi bir rahatsızlık var. Alevilerle Sünniler arasında sıkıntı var. Sünniler, kendilerini Allah’a daha yakın gördükleri, Aleviler ise kendilerini Allah’la ilişkileri bakımından sık sık yoklandıkları gibi bir önyargı var. Bir nefret algısı var. Aleviler de Sünniler bizden nefret ediyor diye bir düşünce var. Ortak kullanımdan uzaklaşma ve kendi içinde özel bir terminoloji düşüncesi var. En basit bir sıkıntıyı bile Alevilik üzerinden tanımlama ya da dillendirme var.
]Alevilerin sıkıntılarının nasıl aşılacağına ilişkin bilinen çeşitli çalıştaylar yapıldı. Bu projelerde Aleviler sıkıntılarının tam bir listesini devlete aktarmış oldular. Eğer önlem alınmazsa Aleviler folklorik bir yapıya bürünüyor. Bunlardan biri Cem evleri. Buraların statüleri ve resmiyeti ve bir de din derslerinin kendi kimliklerinin aşındırıldığı gibi eleştirileri var. Bunları dile getirirken Madımak olayı var. Bu sadece sıradan bir müzeleştirme değil. Fakat bu Alevilerden gelen bir yüzleşme isteğidir. Devlet bunu yaparken Alevilerden sanki bir özür dileme gibi algılanıyor” dedi.
]
]Subaşı, din dersleri ve Madımak konusunda ise “Din konusunda da yine Tevhid-i Tedrisat kanunu karşımıza çıkıyor. Madımak’ın müze olarak inşa edilmesi durumunda Sivaslı işadamları Bunun Sivas’a hakaret olarak algılanacağını söylüyor. Aleviler, devletle ya da diğer gruplarla iletişim yaşayan bir gruptur. Bu da kopmalara ve kamplaşmalara sebep oluyor. Radikalleşmeler, sosyalistleşenler var. Devletin örtük gereklerinden habersiz değerlendirdiğinizde Cemevlerinin ibadethane olarak statülendirilmesinde ya da din derslerinin yeniden düzenlenmesi konusu dile getirildiğinde bambaşka bir konu karşınıza çıkıyor.” ifadelerini kullandı.
Abant Platformu kimin vesayetinde?
Bu yıl da, “vesayet” ve “demokrasi” konularını işleyen Abant Platformu’nda konuşulanlar medyada geniş yankı uyandırdı. Günler öncesinden, kimi köşe yazarları bu yılki başlıkların “demokratik açılım” süreci ile paralel olmasına sevinirken kimileri de Abant Platformu’nun Türkiye’deki biricik düşünce platformu olduğunu belirterek önemsenmesi gerektiğini iddia etti. Peki “vesayet” kavramını masaya yatıran bu platform da birilerinin “vesayetinde” değil mi?
Bilindiği gibi, Abant Platformu her yıl belirlenen güncel başlıklarda çok sayıda konuşmacının katılımı ile tarafından düzenlenen bir “düşünce platformu”. İlk kez 1998 yılında düzenlenen Abant Platformu, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (GYV) tarafından kuruldu. 1994 yılında kurulan GYV’nin Onursal Başkanı Fethullah Gülen. Ramazan ayında verdiği kalabalık iftarlarla da bilinen GYV’nin, “ortak akıl, payda ve dşyalog arayışına doğru” şiarıyla kurduğu Platform kendini “Cumhuriyetimizin 80 yıllık düşünce hayatında her dönem düşünce tartışmaları yaşanagelmiştir. Bir dönem partilerin ideolojik saplantıları ile, bir dönem Türk-Kürt ayırımı ile, bir dönem sağ-sol sürtüşmeleri ile, bir başka dönem laik-antilaik gerilimi ile ve özellikle 90′lı yıllarla birlikte ise Siyasal İslam sorunu ile doludizgin devam edegeldi. Hiç şüphe yok ki bütün bu tartışmaların merkezinde din, devlet, İslam, laiklik ve demokrasi gibi kavramlar ve bunların birbiri ile olan ilişkisinin tam olarak tanımlanamaması yatıyordu. Abant, işte tam da bu noktada bir kırılma noktası oluşturdu” şeklinde ifade ediyor. Cemaate yakınlığı ile bilinen platforma bu yıl, Mehtap Tv, Cihan Haber Ajansı gibi kuruluşlar sponsorluk yapıyor.
Sıklıkla türban ve katsayı uygulamalarının yarattığı “eşitsizliklerden”, askere sivil yargı getirilmesi ve kemalizmin tasfiye edilmesi gerektiğinden bahseden konuşmacılara ev sahipliği yapan Abant Platformu cemaate olduğu kadar AKP’ye karşı misyonunu da hakkıyla yerine getiriyor.
(soL – Haber Merkezi)
Abant kimin vesayetinde? âAlevilerd e bir nefret algısı varâ
Konu Sahibi / Yazar
donanma44
Kategori / Forum
Güncel Olaylar
Yorumlar / Cevaplar
1
Okunma / Görüntüleme
2509
Abant kimin vesayetinde? âAlevilerd e bir nefret algısı varâ
Abant kimin vesayetinde? âAlevilerd e bir nefret algısı varâ
Platforma katılanların kimin şemsiyesi altında oldukları gayet açık, nerede kaleminden yağ damlayan satılık kelimebazlar varsa abantta;
Toplantıya katılanlar;
Zaman Gazetesi yazarı Ergun Özbudun, Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Seyfettin Gürsel, cemaatin DP’de Cindoruk’a kaşı desteklediği Süleyman Soylu, eski MİT Müsteşar yardımcısı Cevat Öneş, Muhsin Yazıcıoğlu’ndan sonra BBP’ye başkan olan Yalçın Topçu, Zaman Gazetesi yazarı İhsan Dağı’nın eşi AKP milletvekili Zeynep Dağı, AKP’nin Alevi açılımının mimarlarından AKP milletvekili Reha Çamuroğlu, Barzani’ye yakın Kürt partisi HAK-PARGenel Başkanı Bayram Bozyel, cemaatle son dönem gerilimli olan Saadet Partisi’nin Genel Başkan yardımcısı Ahmet Demircan, liberal siyasetin teorisyenlerinden Koç Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr. Fuat Keyman, Zaman yazarlarından Mümtaz’er Türköne, Levent Köker ve Şahin Alpay, Bahçeşehir Üniversitesi’nden liberal profesör Eser Karakaş, İTÜ öğretim üyesi Zaman Gazetesi yazarı Gökhan Çetinsaya, Zaman yazarı Wisconsin Üniversitesi öğetim üyesi Prof.Dr. Kemal Karpat, Avrupa Parlementosu üyesi Emine Bozkurt, Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, tarih profesörü Mete Tuncay katılacak.Bu isimlerin dışında Doç.Dr. Mustafa Şentop, Ahmet İyimaya, Doç.Dr. Tanel Demirel, Prof.Dr. Mustafa Şen, Ali Yurttagül, yeni anayasa komisyonundan Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Serap Yazıcı, İbrahim Akay...
Durum bundan ibaret...
Toplantıya katılanlar;
Zaman Gazetesi yazarı Ergun Özbudun, Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Seyfettin Gürsel, cemaatin DP’de Cindoruk’a kaşı desteklediği Süleyman Soylu, eski MİT Müsteşar yardımcısı Cevat Öneş, Muhsin Yazıcıoğlu’ndan sonra BBP’ye başkan olan Yalçın Topçu, Zaman Gazetesi yazarı İhsan Dağı’nın eşi AKP milletvekili Zeynep Dağı, AKP’nin Alevi açılımının mimarlarından AKP milletvekili Reha Çamuroğlu, Barzani’ye yakın Kürt partisi HAK-PARGenel Başkanı Bayram Bozyel, cemaatle son dönem gerilimli olan Saadet Partisi’nin Genel Başkan yardımcısı Ahmet Demircan, liberal siyasetin teorisyenlerinden Koç Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr. Fuat Keyman, Zaman yazarlarından Mümtaz’er Türköne, Levent Köker ve Şahin Alpay, Bahçeşehir Üniversitesi’nden liberal profesör Eser Karakaş, İTÜ öğretim üyesi Zaman Gazetesi yazarı Gökhan Çetinsaya, Zaman yazarı Wisconsin Üniversitesi öğetim üyesi Prof.Dr. Kemal Karpat, Avrupa Parlementosu üyesi Emine Bozkurt, Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, tarih profesörü Mete Tuncay katılacak.Bu isimlerin dışında Doç.Dr. Mustafa Şentop, Ahmet İyimaya, Doç.Dr. Tanel Demirel, Prof.Dr. Mustafa Şen, Ali Yurttagül, yeni anayasa komisyonundan Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Serap Yazıcı, İbrahim Akay...
Durum bundan ibaret...
Marifet hiç ezilmemek bu dünyada
Ama biçimine getirip ezerlerse,
Güzel kokmak.
Kekik misali,
Lavanta çiçeği misali,
Fesleğen misali,
Itır misali,
Yunus misali,
İsa misali.
(Bedri Rahmi Eyüboğlu)
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi