You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

A-luvilik (Popüler Alevilik Trendi)

A-luvilik (Popüler Alevilik Trendi)

Administrator
A-luvilik (Popüler Alevilik Trendi)
Bay erdoğan çınar gururla sunar: Bir Başka A-luvi tarihi

Farklı Alevi tarihi anlatımlarının kolay kolay kabul görmesi mümkün değil. Çokça zaman istiyor. Ama bir gerçek var ki; artık kimse hurafelerden oluşmuş çarpık, tutarsız, eklektik bilgileri bir tarih anlatısı olarak eskiden olduğu kadar kolay anlatamayacak. Erdoğan Çınar’ın tezleri tartışılacak ve zaman içinde taşlar yerine oturacaktır.

Erdoğan Çınar’ın yeni Kitabı “Aleviliğin kökleri- Abdal Musa’nın Sırrı” Kalkedon yayınları tarafından yayımlandı. Bu, Erdoğan Çınar’ın 4. kitabı. İlk kitabından beri ezberleri bozan ve Alevilik konusunda tüm bilgilerimizin yeniden sorgulanmasına yol açan bir yazarla karşı karşıyayız. Açıkça söylemek gerekirse ilk kitabı “Aleviliğin Gizli Tarihi”ni okuduğumda semboller üzerinden yaptığı açıklamalar ilgimi çekmişti ancak bunların Alevilik ile bağlantılarını kurmak biraz zorlama diye düşünmüştüm. Gerçi Alevilikle ilgili bilgilerin söylencelere dayalı olduğunun ve tarihsel kanıtlardan yoksun bir biçimde sunulduğunun farkındaydım ve bu konuda okuduğum tüm kitapların birbirini tekrar ettiği izlenimine sahiptim. Bu açıdan yazarın yaklaşımı ilgimi çekmişti. Hele hele Aleviliğin izlerini Bizans kayıtlarından ve Ortodoks Kilisesi kayıtlarından sürmesi çok ilginç gelmişti.

Anadolu tarihini bu kayıtlardan okumak işin gereği ise de Aleviliğin köklerini buradan çıkartmaya çalışmak orijinal bir fikirdi. Çınar’ın 3. kitabı “Kayıp Bir Alevi Efsanesi”ni okuduğumda Pir Sultan Abdal efsanesinin kayıtlara geçmiş haliyle karşılaştım. Etkilenmedim desem yalan olur. Çeşitli kaynaklara referans verilerek aktarılan bilgiler efsanede anlatılan coğrafyada, Yıldız Dağı eteklerinde aynı efsanede anlatılan biçimiyle yaşanmış bir olaydan ve olayın kahramanlarından söz ediyordu. Zaten öteden beri Pir Sultan Abdal adında hiç isim geçmediğini üç ismin de sıfat olduğunu düşünürdüm. Şimdi anladım ki Aleviler kadim bir bilgiyi isimleri ortadan kaldırarak her döneme uygun bir hale getirmişler ve bu sıfatları aktarımın Anadolu’nun Türk egemenliğine girmesinden zarar görmeden yapılabilmesinin bir yolu olarak kullanmışlar. Bugün artık efsaneyi gizlice anlatmak için uygulanan yöntemin gerçeğin kendisi haline gelmesi ise işin trajik yanı. Yazar bu duruma gerçeğin etrafına bağlanmış kabuk adı veriyor ve kabuğu kaldırarak özü gösteriyor.

Çınar’ın kullandığı yan delillerle birlikte efsanede anlatılan olayların 7. yy da yaşandığı konusunda bir kuşku yok. Burada önemli olan aktarılan tarihin aktarıcılarının güvenli kaynaklar olup olmaması sorunudur. Referans verilen kaynaklar arasında yer alan Bizanslı tarihçi Sicilyalı Peter’in aktardıkları dönemle ilgili sınırlı kaynaklar arasında sayılmaktadır. Batı’da özellikle 1990’lardan itibaren eski Latince ve Yunanca belgelerin İngilizce yayımlanması çalışmaları hız kazanmıştır. Bu nedenle Çınar’ın araştırmalarının önümüzdeki dönemde kaynak sıkıntısı çekmeyeceğini düşünüyorum. Bu konuda çok kaynak kullanmak zaten mümkün değildir. Anılan dönemde birinci el kaynaklar zaten sınırlıdır, İmparatorluk ve Kilise kayıtlarına dayanmak zorundadır. Birinci el kaynaklar üzerinden yapılan ikinci el araştırmaların handikapı bölgeyi yakından tanımamak olarak gözüküyor. Bu nedenle Çınar’ın önemli bir avantajı var; bölgeyi ve insanlarını tanıyor ve gelenek ve göreneklerini kadim tarihi bilgiler ile birlikte değerlendirebiliyor.

Çınar’ın son kitabı “Aleviliğin kökleri- Abdal Musa’nın Sırrı”nda bu özellik açıkça ortaya çıkmış. Yazar bu kitabında artık bir olgunluk dönemine ulaşmış ve olaylar ve olgular arasında diyalektik bir bağ kurarak Anadolu tarihindeki kayıp halkaları birbirine bağlıyor. Yazarın bir tezi var ve tarihe bu tezinin ışığında bakıyor, olguları bu tez ışığında değerlendiriyor. Bir yandan Anadolu’da kesintisiz bir Alevi inanışının varlığını kanıtlamaya çalışırken diğer yandan bugün hala varlığını sürdüren inanışlar, gelenekler ve uygulamaların bu kesintisiz tarihsel inanış ile uyumluluğunu gösteriyor.

Çınar’ın tüm kitaplarında olduğu gibi son kitabında da en önemli olguları Alevi deyişleri: Çınar’ın bu deyişleri aktaran diğer araştırmacılardan farklılığı deyişleri “görünen” yüzünden değil “anlam” açısından değerlendirmesi. Çınar’ı okurken okuyucu bir “gizem dünyası” içinde buluyor kendini. Yüzlerce yıl süren ve varlığını korumak için şekilden şekle giren bir halkın gizemli hikâyesinin içinde. Kendini korumak için “sır”ların içine gömülen ve kendi hikâyesini “sır”larla bezeli bir biçimde kuşaktan kuşağa aktaran mazlum bir halkın efsanevi tarihini ortaya çıkarmak için önce gizemi çözmek, sırları aydınlığa kavuşturmak gerekiyor. Çınar’ın amacı da bu: O kendi ifadesiyle “gerçeğin” peşinde. Çünkü dün olduğu gibi bugünde en devrimci olan “gerçek”.

Çınar’ın önceki araştırmacılardan farkı kendini anlattığı şeylerin kadim bağlantılarını kurmasıdır. Bugüne değin okuduğumuz yazarlar Alevi inanışı konusunda çeşitli olguları “olsa olsa şöyledir” bağlamı içinde açıklamakta idi. Zorlama bir ilişki bulma çabası Alevi araştırmacıları tekrara düşmek ve “hurafe”lerle dolu bir tarih oluşturmak zorunda bıraktı. Hurafeler ise “gerçeği” çürüttü.



Luvi/Aluvi

“Aleviliğin kökleri- Abdal Musa’nın Sırrı” kitabı Alevi deyiminin kökleriyle de yakından ilgili bir çalışma. İlk kitabı Aleviliğin Gizli Tarihi’nde Alevi adının Hz. Ali’den gelmediğini fonetik kanıtlarla iddia eden Çınar, yeni kitabında bu ismin Anadolu’nun kadim halkı Luviler’den geldiğini belirtiyor. Tarihçi-araştırmacı Bilge Umar’ın Luvi kültürü ile ilgili araştırmalarının bulgularının da desteğiyle ortaya atılan sav Hitit dönemi kalıntılarındaki görüntülerle de destekleniyor. Bağlama eşliğinde dönülen semah kabartmaları 5000 yıl önceden ses veriyor Erdoğan Çınar’a. Bilge Umar, Luvi dilinde okunmayan bir –A ön ekinden söz ediyor ve beraber okunduğunda Aluvi kelimesi ortaya çıkıyor. Benzerliğe dikkat çeken Çınar, benzerliği sadece bir ses benzerliği olarak görmüyor ve inanç, ibadet, yaşam kültürü ve kurumsallaşma bağlamında değerlendiriliyor. Gerçi Aleviler bu tür ses benzerliklerini zaman zaman kendilerini “sırlamak” için kullanıyorlar ama Çınar Luviler’e Luvi adı başka toplumlar tarafından takılmış olmalı diyor; Luviler kendi dönemlerinde ışık insanları olarak anılıyormuş. Zaten tüm dünya dillerinde de Işık kelimesi Lu kökünden türemiştir: Lüx, Light, Licht gibi. 16. yüzyıla kadar Osmanlı’da Alevi ismi hiç kullanılmamış ve Osmanlı metinlerinde bu insanlar Işık Taifesi olarak adlandırılmışlardır.

Antik Truva kentinin kazı çalışmalarında şehrin bir Luvi kenti olması bu tartışmaya ayrı bir lezzet katıyor. Kazı çalışmalarını yürüten heyetin başında bulunan Prof.Dr. Manfred Korfmann 1995 yılında Almanya’da yaptığı bir konferans sunumunda bu bulguları açıkladı. Korfmann bu açıklamalarını buldukları bir mühre dayandırmaktaydı. Mühür bir yüzünde erkeğin diğer yüzünde kadının bulunduğu bir aile mührü idi. Bu uygulama kadın ve erkek arasındaki mutlak eşitliğe yapılan bir vurgudur. Belki de Homeros ünlü “İlyada” destanında savaşın bir kadın -“Helen”- için çıktığını anlatırken savaşan iki toplum arasındaki farklılığı simgesel bir dille anlatmaktaydı. Kadınının ikinci planda olduğu bir toplum olarak Yunan şehir devletleri ile “Kadın Ana” geleneği içinde kadınlar ile erkeklerin eşit olarak yaşadığı Luvi uygarlıkları arasındaki fark, özgürlüğe kaçan bir Yunan kadını “Helen”den daha iyi nasıl anlatılabilirdi ki?

Lanetten Okunan Tarih

Erdoğan Çınar’ın kitaplarındaki alıntılarda Osmanlı ve Bizans kayıtları Anadolu insanlarını lanetle anmaktadır. Ne gariptir ki lanetle anan ve katliam çağrısı yapan Konsil kayıtları ve imparatorluk belgeleri şimdi bu halkın tarihine ışık tutan tarihi belgeler haline gelmiş, yok etmek istedikleri bir halkın tarihini kendi kayıtları gün ışığına çıkarıyor. Bir kez daha “gerçek” kendini gösteriyor.

“Aleviliğin kökleri- Abdal Musa’nın Sırrı” Truva kentinden “kadın ana” geleneğine, dergâh devletlerinden Abdal Musa’ya, Anadolu ile Mısır arasındaki gizemli bağlantıya dek çok geniş bir kapsama sahip. Çınar’ın Alevilerin köklerini arama çabası ortaya bildiğimizden çok daha farklı bir Anadolu tarihinin çıkmasına da yol açmış. Bir kez daha egemenlerin yazdığı tarih ile yaşananlar arasında bir benzerlik bulunmadığı ortaya çıkıyor. Tarihi kazananlar yapıyor. Aynı ulus devlet oluşum süreçlerinde insanlığın tarihsel belleği nasıl biçimlendiyse görüyoruz ki daha önceki her tarihsel dönüşümde de gelecek kuşaklara aktarılırken tarih aynı biçimde yeniden ve yeniden tasarlanmış. Her yeni egemen, tarihi kendisiyle başlatarak farklı olanı tarihten “silmiş”.


Dergahlar ve Ocaklar

Son kitabın önemli bulgularından biri Bizans döneminde kayıtlarda bulunan dergâhların Osmanlı döneminde de isimlerini değiştirerek de olsa aynı yerde varlıklarını sürdürmeleri. İnanışlar aynı, coğrafyalar aynı, ibadetler aynı, isimler değişmiş. Bu bölümler oldukça ilginç ve üzerinde durulması gereken tarihsel bir sürekliliğe işaret ediyor. Strobon’un anlatımlarından öğrendiklerimiz bu kadim bağlantıya işaret ediyor.

Kitabın ‘Hıristiyanlığın Alevilerden Aldıkları’ isimli bölümünde Hıristiyanlığın bir devlet dini olarak kurumsallaştığı yüzyıllarda Anadolu’daki Işık inancıyla olan mücadelesi ve onların üzerinde kurduğu baskının bugüne değin sonuçları devam eden bir “Alevi gizem okulu”nun oluşmasına yol açması anlatılıyor. Bu okulun Çınar’ın 4 kitabı birlikte okunduğunda 4 kapı 40 basamaktan oluşan bir sırlar öğretisiyle örgütlenen “gizli bir inanış”, “gizli bir tarih” oluşturduğu görülüyor. Kendini korumak ve geleceğe taşımak için uygulanan yöntemler sadece sırlardan oluşmuyor: bir de bu gizlilik içinde şekillenen bir sözlü gelenek oluşmuş. Aktarım bu yolla yapılıyor ve böylece inanış kendisini baskılardan bir ölçüde koruyor.

Aleviler hakkında yaygın şekilde kullanılan suçlamaların (Mum söndü vb.) tarihini bu dönemde görmek ilginç. Bu iftiraların kaynağının bir inanış mücadelesi içinde oluştuğunu görmek işi açıklığa kavuşturuyor. Bir kez daha egemenler iktidarlarını tehdit edenlere yönelik gerçek dışı iftiralarla bu mücadelelerini sürdürüyorlar.

Bu tarz bir mücadele yöntemi bugün için de geçerli değil mi? İstanbul Valisi de 1 Mayıs’ta uygulanan devlet şiddetini açıklarken aynı egemen dili ve iftira yöntemini kullanmıyor mu?

Şimdi tüm bu farklı Alevi tarihi anlatımlarının kolay kolay kabul görmesi mümkün değil. Çokça zaman istiyor. Ama bir gerçek var ki artık kimse hurafelerden oluşmuş çarpık, tutarsız, eklektik bilgileri bir tarih anlatısı olarak eskiden olduğu kadar kolay anlatamayacak. Erdoğan Çınar’ın tezleri tartışılacak ve zaman içinde taşlar yerine oturacaktır. Belki de yayıncının yazdığı önsözde söylediği gibi “kendi topraklarında yabancı gibi yaşamak zorunda bırakılmış bir kültürün yeniden doğuşuna tanıklık ediyoruz. Tanığı olduğumuz bu gelişmenin, bu toprakların üstünü örten, onu güneşsiz bırakan dinsel karanlığın yırtılmasına da katkı sağlaması” mümkün olacaktır.

Ali Galip

[Resim: pix.gif]
Member
A-luvilik (Popüler Alevilik Trendi)
Taraf Gazetesi Pakize Barıştanın makalesi 03,08,2008



Tarih de yalan söyler.


Bu yalan, siyasal ve ekonomik erkin tarihselleştirilen ideolojik yalanıdır aslında.


Yalan; özgür düşünce ve duyarlılıkların yok edilmesi için sistemli bir mirasa dönüştürüldüğünde, bir kültür jenosidi inşasına da dönüşür aynı zamanda ve yüz yıllarca, bin yıllarca sürüp gidebilir.


Ne var ki insanlığın ortak tarihinde bir sapma değil, yalanın tarihindeki bir insanlık ayıbıdır yine de bu.


Binlerce yılı kapsasa da hiçbir örgütlü yalan, bir kültürün özünü yok edememiştir bugüne kadar. Zira bu öz, önünde sonunda bir duygudur; insanı ve âlemi bir kavrayıştır.


“Pir Sultan’ım eydur, kalbimiz nurdur,


Erenler gözlüdür, inkârcı kördür


Gerçeğe giden yol kadimdir, birdir


Her tepe başında ayrı yol olmaz.”


Pir Sultan Abdal’ın bu dörtlüğü böyle ifade etmesinin nedeni ne ola ki?


Yazar, araştırmacı Erdoğan Çınar, yeni yayınlanan Aleviliğin Kökleri adlı kitabında, insanlık tarihinin belki de en büyük yalanına uğramış, çok büyük, anlamı çok derin ama aynı zamanda çok sarih bir kültürün özüne doğru, çıkış ve yükseliş ışığına doğru, adeta elinden tutarak refakat ediyor okuruna.


Aleviliğin Kökleri, kendi coğrafyasında ve dışarıda, binlerce yıldır bir yabancı, bir düşman gibi ideolojik ve fiziki katliamlara uğramış, aslında tüm zamanlar için geçerli olan aydınlatıcı bir kültürün kadim ama aynı zamanda modern sayılabilecek köklerine cesaretle uzanarak insanlığın bu ortak yalanını deşifre ediyor.


“Derviş Yunus söyler sözü


Yaş doludur iki gözü


Bilmeyen ne bilsin bizi


Bilenlere selam olsun.”


Bir ortak acının dillendirilmesindeki olağanüstü şefkatin ve her şeye rağmen gizli affedişin bu inceliğine sahip bir kültürün özü, ne yapılırsa yapılsın, ne kadar üstü örtülmeye çalışılırsa çalışılsın, ne kadar kan akıtılmış olursa olsun bu evrenden yok edilebilir mi ki?


Erdoğan Çınar, bu son derece aydınlatıcı kitabında Aleviliğin köklerini İslam’dan, hatta Hıristiyan’lıktan çok öncesine, binlerce yıl öncesine, bilimsel olarak Hitit İmparatorluğu’na kadar; bu imparatorluk içinde yaşamış olan Luviler’e (Aluviler) kadar dayandırıyor. Ki Luviler, son bilimsel bulgulara dayanarak Anadolu’da MÖ.6000 yıllarına kadar uzanıyor: “Görünen odur ki; ‘Aluvi’ sözcüğü dört bin yıllık uzun ve oldukça sancılı bir yolculuktan sonra dilden dile geçerek ve çoğu zaman da köşe bucak saklanarak kendisini bugünkü Türkçe’ye taşırken pek değişmeden, hemen hemen aynı kalmayı başarmıştır” diye belirtiyor Erdoğan Çınar. Yazar ayrıca Luviler’le ilgili şu bilgiye de yer veriyor kitabında: “Eski çağda, Kadın Ana’nın halkı Luviler (Işık insanları), Anadolu’nun dört bir yanına dağılmış özerk yapılara sahip, büyük bölümü ‘Ma’ya adanmış dergâh- devletlerin kutsal otoritesi altında yaşıyorlardı.”


Prof. Dr. Bilge Umar’a göre “Ma”, Luvi dilinde “ana” demektir. Ve “Ma” Anadolu’nun bilinen en eski “Kadın Ana”sıdır.


Erdoğan Çınar’ın Aleviliğin Kökleri, aynı zamanda -hatta özellikle- ideolojik ve siyasi ezber bozucu olarak tanımlanabilecek bir kitap. Aleviliği özellikle İslam’la buluşturan ideolojinin tekrar ve tekrar gözden geçirilip, sorgulanması gerektiğini algılatıyor insana; ve tarihin tezgahlanmış bu en büyük yalanını, tabuları kırarcasına deşifre ediyor.


Doğru ve doğruluk.


Gerçek ve gerçeklik.


Vicdan ve idrak.


Gönül ve bir olma.


İnsan, toplum, doğa, evren…


Aleviliğin Kökleri’ni canı gönülden okuduğumuzda kendi özümüzü, kendi köklerimizi de, daha bilinçli ve duyarlı olarak algılayabilmemizi -ister Alevi olalım, ister olmayalım- sağlayabilecek değerde bir çalışma.


Yazarının, tarihin her türden dinsel baskısını da içselleştirerek, bu karanlığın ve tarihsel yalanın; Aleviliğin -İslam öncesi ve sonrası- bir dinsel sapma olduğu, bir büyük küfür olduğu yalanlarına karşı durarak, bu yasaklayıcı resmi ideolojileri de gün yüzüne çıkarmasıyla insanın nasıl çok yönlü sömürüldüğünü de bir kez daha anlıyoruz.


Pakize Barışta Taraf gazetesi 03,08,2008
Administrator
A-luvilik (Popüler Alevilik Trendi)
Ali karul yazdı:Tarih de yalan söyler.

Kesinlikle... Özellikle de, tarihi yazanlar, tarihi yapanlara zulm etmişlerse...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.