KİTABIN ADI :
BİR TEREDDÜTÜN ROMANI
KİTABIN YAZARI :
PEYAMİ SAFA
YAYINEVİ VE ADRESİ :
ÖTÜKEN YAYINEVİ
BASIM YILI :
1987
KİTABIN KONUSU:
Kitapta, bir Yazar’ın iki kadın arasındaki tereddüdünden ve insan hayatında tereddütlerin ne denli engelleyici faktörler olduğundan bahsedilmektedir.Ayrıca kadının toplumda ve ailede olması gerektiği konum hakkında yorumlarla bereaber sosyal çıkmazlarımız olan herseyi kalıplara sığdırma anlayışımızın çarpıklığına değinilmiştir.Bununla birlikte insanlar için hiç bir şeye inanmadan yaşamanın ne denli ağır ve bunaltıcı olduğu ifade edilmiştir.
KİTABIN ÖZETİ:
Kitapta bir muharririn iki kadın arasındaki tereddüdünden bahsedilmiştir.Mualla, yazarın kitaplarından birini okumaya başlar. Daha sonra yazarla tanışma fırsatı bulur. Yazar mualladan hoşlanır ve O’na evlenme teklif eder.Ancak hemen karar vermemesini iyice düşünmesini,vereceği olumsuz bir kararın kendisini üzmeyeceğini söyler. Bu arada Vildan adında başka bir kadın yazara ilgi duymaya başlar.O’nu ne yapıp yapıp elde etmeye çalışır.Vildan’ın psikolojik sorunları vardır .Yazar O’nunla daha cok O’na acıdığı için ilgilenir ve O’nu yaşadığı anlamsız hayattan kurtarmaya çalışır.
Vildan Yazar’ı mektupla evine davet eder. Gelmezse intihar edeceğini yazar mektupta.Herşeyi ayarlamıştır. Geceyi beraber geçirmek istediğini dile getirir ve yaptığı hazırlıklardan bahseder. Mutlaka gelmesi hususunda ısrar eder. Yazar ne olursa olsun gitmemeye karar verir ve geceyi kendi kaldığı otelde geçirir. Ertesi gün Vildan kızgın birşekilde yazarın çalıştığı bazetenin bürosuna gelir.niçin gelmediğini sorar. Yazar’dan ertesi akşam gelleceğine dair söz alır.
Akşam Vildan herşeyi hazırlamıştır.yemek, içkiler…amacı bereber muhteşem bir gece geçirmek ve içindekileri anlatmaktır.yemekten sonra –biraz da içince- anlatmaya başlar: baştan beri kendisie yalan söylediğini ,asıl adının Angel olduğunu evden kaçtığını,italya’da bir sevgilisinin bulunduğunu ancak O’nu da terkettiğini anlatır. Anne ve babasının kendisini hiçbir zaman affetmeyeceğini söyler. Yazar Vildan’ın vicdan azabını anlamaya çalışır,ama yie de gerçekten yalan söyleyip söylemediği konusunda tereddüt içindedir.gecenin ilerleyen saatlerinde Vildan sarhoş oldukça italyanca cümlelerle hayatın kendisi için ne denli ızdırap olduğunu ifade eder.Yazar da Vildan’ın söylediklerini tahlil ederek asıl problemi bulmaya çalışır.sabaha karşı vildan iyice alkol komasına girer.sonra uzanıp uyumaya daha doğrusu koma vaziyetinde kendi kendine sayıklamaya başlar.Vildan’ın bu hali Yazar’I iyice korkutur.Bu şekilde ortada bırakıp gitmeye de vicdanı razı değildir. Nihayet sabahı bekler. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte evden ayrılır. Kapıda Vildan’ın bahsettiği hizmetçiyi görür.Vildan hanımın rahatsızlığını söyler ve bir doktor çağırmasını tembih eder.
Bu arada Mualla hanımdan bir haber alamamıştır.Yazar tereddüt içinde günler geçirdikten sonra Vildan’ı ziyarete karar verir ancak evinden arıldığı haberini alır ve kimse nereye gittiğini bilmemektedir.
Yazar’ın duyguları berraklaşır,tereddütleri kaybolur. Artık ne Mualla’yı ne de Vildan’ I aramamaya karar verir.
KİTABIN ANA FİKRİ:
Kitapta anlatılmak istenen temel düşünce inançsız bir hayat felsefesinin insanı daima tereddütler içerisinde bırakacağı ve buhranlara sürükleyeceğidir.
[B]KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ: [/B]
Muharrir derin düşünceli, hayatı en ince ayrıntısına kadar hissedebilen bir kişidir.yazdığı eserler geniş bir okuyucu kitlesine hitap eder.
Mualla ise içine kapanık ama sezgi gücü yüksek bir kadındır.O’nun bu hali Yazar’ın kendisinden hoşlanmasına ve evlenme teklif emesine sebep olmuştur.
Vildan ise sürekli inançsızlık ekseninde hareker eden bir kadındır.Dolayısıyla yaşamdan zevk alamamakta ve geçmişte yaptığı seyler O’nda vicdan azabı yaratmaktadır.Vildan Avrupa’da bir müddet kaldığı için onların değer yargılarını benimsemiş ancak bu durum yaşadığı hayatla örtüşmemektedir ve O’nu intiharın eşiğine kadar sürüklemiştir.
KİTAP HAKKINDA SAHSİ FİKİRLER:
Kitap başlarken bir belirsizlik duygusu veriyor insana,ancak ilerleyen bölümlerde olaylar geliştikçe daha açık ve anlaşılır oluyor. Ama kitap boyunca aklınızda hep bir soru işareti kalıyor. Yazarın psikolojik tasvirleri gerçekten çok başarılı. Öyle ki;bir hastalık anını anlatırken adeta siz de yaşıyorsunuz bütün acıları..Ayrıca yazarın dili etkin kullanabilmesi ve kelimelere çok geniş anlamlar yükleyebilmesi dikkatimi çekti.Bu kitap bence oldukça başarılı bir eser.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ:
Peyami Safa İstanbulda 1899 yılında doğdu .Servet-i Fünün şairlerinden İsmail Safanın oğludur,iki yaşında iken ,Sivas’da sürgünde bulunan babasını kaybetti (1901).Dokuz yaşında iken sağ elinin ekleminde kemik hastalıgının başlaması,13 yasında ikende hayatını kazanmak zorunda kalması yüzünden düzenli okul ögrenimi göremedi ,kendi kendini yetiştirdi.Birinci dünya savaşı yıllarında ögretmenlik yaptı.(1914-1918)Bu yıllarda bir yandan da edebiyatla ilgileniyordu.Biri yerli ve Kopanlıklar Kıralı adlı (1913) diğeri ceviri ve Üç Kardeş adlı(1918) birer hikayelik iki küçük kitap çıkarıyor,Fagfur (1918) v.b. gibi sanat dergilerinde hikaye cevirileri ve makaleleri yayınlanıyordu.Savaş sonunda ,kardesinin istegiyle memurluktan ayrılıp basın hayatına atıldı çıkardıkları Yirminci Asır adlı bir aksam gazetesinde Asrın Hikayeleri genel baslıgı adı altında halk için gazete hikayeleri yazdı. İlk otuz kırktanesi imzasız yayınlanan bu hikayeler o zaman cok beğenildi ;yazar devrin ileri gelen bazı sanatçıları ( Yakup Kadri Karaosmanoğlu ,Yahya Kemal Beyatlı,Ömer Seyfettin v.b.) tarafından teşvik edildi.O tarihten sonra yalnız gazetelerde çalıştı fıkra ,makale ve roman yazarı olarak geniş bir üne ulaştı..15 haziran 1961 de Istanbul da öldü.
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : BOMBA
KİTABIN YAZARI : ÖMER SEYFETTİN
YAYIN EVİ : BİLGİ
BASIM YILI : 1990
1. KİTABIN ÖZETİ
2. KİTABIN KONUSU
3. KİTABIN ANAFİKRİ
4. OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEGERLENDİRİLMESİ
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ
[B]HAZIRLAYANIN [/B]
ADI SOYADI : İSMAİL YİĞİT
İMZASI :
APOLET NUMARASI : 5124
KISMI : 23
TARİH : 15.05.2002
[B]KİTABIN KONUSU [/B]
Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemine girdiği devirde, sınır boyların da bulunan halkın yaşantıları kısa hikayeler şeklinde anlatılmaktadır. Benim anlatacağım hikayede de İtalyan gibi yetiştirilen bir çocuğun gerçek tarihini öğrenmesini anlatmaktadır.
[B] KİTABIN ÖZETİ [/B]
PRIMO TÜRK ÇOCUĞU NASIL OLDU
Eylül gecesiydi ve gökyüzünde tek bi yıldız bile yoktu. Selanik, gündüzki heyacanlardan , gürültülerden yorulmuş gibi , baygın ve uyuyordu. Rıhtım ıssızdı. Olimpos Palas’ın , Kristal’in, Splandit Palas’ın ve diğer küçük gazinoların lambaları çoktan sönmüştü bile. Tramvay yolunu tamir etmek için konulan parke taşlarının ilersinde, denize dogru inen küçük merdivenlerin başında, hareket etmeyen bir gölge dimdik durmakta idi. Gölge Paris’te okuyan sonra dolgun bir maaşla İzmir’e gelen ve burada aşık olduğu güzel bir İtalyan kızı Grazia ile evlenen genç mühendis Kenan Bey’ aitti. Türklük, garazi Avrupalılarca medeniyetsizlik olarak görülmekte idi. Kenan Bey’de onların adetlerine, ahlak anlayışlarına, terbiyelerine, cemiyetlerine hayran olan ve bunları uygulayan kişiliğe sahipti. Ve bu karakteri herkes tarafından da bilinmekte idi. Nazik ve eglenceli birisi idi. Savaşa tamamen karşıydı.
En sonun da o gece Kenan Bey kırk sekiz saat boyunca işittikleri, gördükleri ve gazetelerde okuduklarının etkisinde kalmıştı. Son derece rahatsızdı. Çünkü savaş çıkmış; İtalya Trablus’a saldırmış; hayran olduğu, insaniyete hizmet ettiğine inandığı Avrupalılar’ın öceden çok doğal bulduğu hareketleri aklına gelmişti. İlk Fransa’yı hatırladı. Daima insaniyete hizmet ettiğini haykıran bu millet, yüz senedir Afrika’yı kana boyamıştı. Masum, silahsız insanları öldürmüş onları esir etmiş, ruhlarına hakim olmaya çaılmışlardı. Daha sonra İngilizler’i düşündü ve İspanyollar’ı, Almanlar’ı hatta Belçika ve Portekizliler’i , en sonunda da İtalyanlar’ı düşündü. Hepsi aynıydı. Yıllarca ruhunu zapteden bu toplumun, Avrupalılar’ın naçiz bir kulu, hizmetcisi olduğunu düşündükce kahroldu. Düne kadar kendisine bile Türküm demeye sıkılıyordu. Bu memlekette tarihinin büyüklüğünü, geçmişini, dedelerinin şanını bilmeden, inkar etmiş ve milliyetinden uzaklaşmıştı. Hatta nekadar Avrupalılaşmış olduğunu düşünerek yürüdü ve kimseyi görmemeye çalışıyordu. Evine gitme düşüncesinden uzakta idi. Şuursuz bir şekilde Splandi Palas’ın önüne geldi. Bir odaya çıkatı ve yatağa uzandı. Yaşadığı olaylar onu şaşırtmıştı ve perişan etmişti. Hakaretin ve tecavüzden uyanan millet, İtalyan mektebinin, hastanesinin, hatta konsolosluğunun armalarını parcalamış, bayrak direklerini kırmış, sancaklarını yırtmıştı. Ne kadar İtalyan varsa şüphsiz kovulacaktı. İtalyan dostu görünen bir Türk şüphesiz lanet ve nefretle memleketten dışarı çıkarılacaktı. Başı ağrımakta başının arısından gözleri yaşarmaktaydı.
Gözünün önüne eşi, çoçuğu ve evi geldi. O hiç böyle bir günü düşünmemiş bu ana kadar mutlu yaşamıştı. Avrupadan geldiği seneyi, gençlik ve bekarlık günlerini hatırladı. Bir İtalyan’la evlenmişti buda ona doğal görünmüş, hatta iftihar edebilecek bir durummuş gibi gelmişti. Gerçi Grazia ile evlenmek istediğinde Grazia’nın babası Kenen Bey’in Türk oluşından dolayı bir barbar, bir medeniyet düşmanına kızını vermeyi şiddetle reddetmişti. Daha sonra ise kişisel menfaatlerini düşünmüş. Kızıyla yaptığı bir konuşma sonrasında Kenan Bey’i Rumeli ve Anadolu’da Türk namı altında yaşayan onyedi milyon Rumdan biri olarak kabullenmişti. Ona göre Türkiye’de sultanın ailesinden başka Türk aile yoktu. Bu düşünceler doğrultusunda Kenan Bey’i kızıyla birlikte Rum olarak kabul etmiş ve bu evliliğe izin vermişti.
Kenan Bey’le Grazi’nin evliliklerinin ilk iki yılında iki erkek çoçukları olmuştu. İtalyan adetlerini takip ederek çoçuklarını numara ile Primo! Sekundo! Diye çagırmışlardı. Sekundo hastalanmış ve ölmüştü. Grazia’nın babası Mösyö Vitalis Meşrutiyetin ilanından sonra Türkiye’de işlerin iyi gitmeyeceğini düşünerek İtalya’ya gitmiş ve çiftlik alarak oraya yerkeşmiişti. Kenan Bey babasının Grazia’yı ve kendisini İtalya’ya çağıracağını düşündü. Ne yapacaktı? Gitmeyeceği kesindi. Grazia’nın kendi ailesini bırakmaya razı olup olmayacağı düşündü. Çoçukları ve mutlu bir evlilikleri vardı ve birbirlerini çok seviyorlardı.
Sabah olduğunda ayağa kalktı ama bitürlü uyuyamamıştı. Otelden tranvayala yalısına geldi. Kapıyı hizmetçi kız açtı. Grazia ve Premo evde yoklardı. İki yol sandığı dikkatini çekti. Grazia yolculuğu düşünmüştü galiba. İlk defa görüyormuşcasına duvarlara , perdelere, eşyalara baktı. Türk hayatına, Türk ruhuna ait bir çizgi bile yoktu, birden Bursa’daki çoçukluğunun geçtiği baba evini hatırladı. Merdiven başındaki, ceviz ağcından eski ve guguklu saati, yaldızlı kafesin içindeki sürekli öten kanarya kuşunu ve babasının odasını düşündü. Herşey gözlerinin önünden film şeridi gibi akıyordu. Alçak sedirler ve kalın halılarla döşeli, vişne renginde perdeleri, duvarlarında asılı olan iğri ve altın kakmalı kılıçları, kamaları düşündü ve en önemlisi bu odadaki baş sedirin üstündeki etrafı ipekten ve sırmalı çevrelerle süslenmiş, mert bir Türk ruhundan saçılan iffet, namus, ****net, istiğna tavsiye eden mısraların yazılı olduğu levhayı hatırladı. Mısraların bazılarnda şunlar yazılıydı.
‘Geçme namerd köprüsünden, koparmasın seni!’
‘Korkma düşmandan, ki ateş olsa yandırmaz seni!’
‘Müstakim ol, Hazreti Allah utandırmaz seni!’
Babası ne kadar genç dururdu. Gelen misafirlerde, ağalarda ona benzerdi. Bu levha güya kalplerin, ahlaklarının tercümesiydi. Başı yeşil örtülü annesiyle daima yere bakan, omzunda pembe bir atkı taşıyan mukaddes hemşiresini düşündü. Tahsilde iken annesi ve babası ölmüş, amcasının yanına giden hemşireside oranın yerlilerinden bir beyle evlenmişti. Kendisi on senedir ne Bursa’ya gitmiş, ne akrabalarını görmüştü. Hatta mallarını bile İstanbul’dan gönderdiği bir vekil vasıtasıyla satmıştı. Kenan Bey düşündü durdu. Düşündükce de iki gündür farkına vardığı durumunun aşağılığını, adiliğini anladı. Unuttuğu milliyetinin kıymetini bilemediği için acı bir hissekapıldı. Vicdan azapları içinde geçen yarım saat ona bir gün gibi görünmüştü.
Kapı zili çaldı. Grazia gelmişti. Ona sabah aldığı kararı nasıl söyleyeceğinin sıkıntısı içindeydi. Grazia Kenan Bey’e dün gece niye gelmediğini ve onu çok merak ettiğini söyler. Kenan Bey işi olduğunu ve bir otelde kaldığını söyler. Grazia ilan olunan harpten bahsetmeye başladı. Grazia sabah tercüman ile konuştuğunu hiç kimsenin bilmediğini, gazetelerin yazmadığı havadisleri öğrendiğini söyledi. Avrupalılar aralarında Fransa’ya Fas’ı, Almanya’ya Anadolu’yu, İtalya’ya Trablus’u, İngiltere ve Rusya’ya da Acemistan’ı taksim etmişlerdi. Birkaç ay sonra Rumeli’nin her tarafında bombalar patlayacak, Girit Yunanistan’a bağışlanacak, Arnavutluk’a, Makedonya’ya , Suriye’ye, Arabistan’a muhtariye verilecekti. Sultanlık avrupalıların eline verilecek Türkiye’de de ‘Beynelminel bir idare’ olacaktı. Avrupa’nın programı belli olmuştu. Grazia bunları çabucak anlattı. Tercümanın korkularını tekrar etti. Şimdi hükümet genç Türklerin elindedi. İki üç ay içinde Selanik’i terkedip İstanbul, İtalya ve yahut başka bir Avrupa memleketine gidilmeliydi, pasaportları bile hazırllatmıştı. Grazia Kenan Bey’e ne zaman hareket edebileceklerini sorduğunda Kenan Bey buradan bir yere gitmeyeceğini söyledi. Grazia inanamadı. Peki ben diye sorunca ‘sen de...’ diye karşılık verdi. Bu sırada Primo içeri girdi, yavaş yavaş yürümekteydi. Annesi ona hiddetli ve sert bir tavırla önemli bir konu konuştuklarını söyleyerek dışarı çıkardı.
Oysa primo olayların farkındaydı. Çünkü sabah mektebe gitmemiş Rum çoçuklarıyla rıhtımda balık tutmaya çalışırken mektep arkadaşlarından Orhan’ı görmüş ve yanındaki biraz büyükce olan bir Türk çoçuğuyla tanışmıştır. Bu bir Türk paşasının oğludur. Orhan Primo’ya sordu:
‘Senin baban Türk değil mi?’
Primo biraz kızararak ‘niçin soruyorsun ?’ dedi .
‘Soruyorum , niye inkar ediyorsun? Senin baban Türk mühendisi değil mi?’
‘Evet...’
‘O halde sen de Türksün!...’
Primo Türkçe bilmiyordu. Orhan Fransızca olarak elindeki Genç Türklerin beyannamesini tercüme etti. İtralyanlar’la Türkler’in muharebe ettiğini anlattı. Anlatırken en cesur, en asil bir millet olduğunu asırlarca bütün Asya’ya hakim olduklarından bahsetti. Atilla’nın Avrupa’yı ezip, köpek gibi inlettiğini, dünyanın en büyük hükümetini Cengiz’in kurduğunu anlattı. Bir kaç asır evvel Avrupa’yı terbiye eden bu ırka bütün Avrupalıların saldırdıklarını, mahvetmek için uğraştıklarını ama başarılı olamayacaklarını söyledi. Türkler’in eski deniz savaşlarından zamanın da Akdenizi bir Türk gölü yaptıklarından, büyük paşa babasından, mülazım ağabeyinden duyduğu şeyleri oldukca büyüterek, mübalağalaştırarak, uzun uzan hikaye etmektti. Primo dinledi ve o an kendisinin, babasının Türk oluşundan derin bir iftihar duydu. Rıhtımdaki Rum çoçukları onun bir Türk çoçuğu ile saatlerce konuşmasını kıskandılar. Onu çağırdılar fakat Primo aldırmadı. Orhan bu sineklerin bir şey yapamayacaklarını ancak taciz etmesini bildiklerini ve kendilerini rahat bırakmayacaklarını söyleyerek dışarı çıkmalarını tavsiye etti. Bahçeden çıkarak, ileride İttehat ve Teraki kulubü önünde dehşetli bir kalabalık gördüler. Kapının yanındaki parmaklık setine siyah esvaplı, sarı bıyıklı, küçük fesli bir adam çıkmış, namussuz, alçak, korsan İtalyanlar’ın haberleri yokken ve dostları iken birdenbire vatanlarına hücum ettiklerini anlatmaktaydı. Bu adam Onların büyük ve güçlü zırhlılarına karşılık, kendilerininde kutsal bir haklarının olduğunu bunun onların zırhlılarının karşısındaki kuvvetinden bahsetmekteydi. Sonra bir telgraf okundu. Orhan onu tercüme etti. İtalyanlar’ın Trablusta iki harp gemisi kayalıklara çarparak batmıştı. Daha sonra numayişçiler yukarılara doğru çekilmişlerdi. Primo kapının dibinde bunları düşündü. Geçmişin hatırasını noktası noktasına hayalinden geçirdi ve göğsünün kabardığını hissetti.
Kapıya döndü içeride şiddetli ve heyacanlı konuşma devam etmekteydi. Anahtar deliğinden içeriyi dinledi. Annesi burada kalmayacağını söylüyor, Kenan Bey ise kalırsa artık İtalyan olarak değil Türk olarak kalacağını, gider ve İtalyan olarak kalırsa aralarındaki ilişkinin biteceğini , kendisini boşayacağını ve görüşmemek üzere ayrılacaklarını söyledi. Annesi yüz sene uzunluğunda geçen bir dakika sonunda cevabını veridi: ‘On seneyi, sadakatimi sen düşünmezsen ben hiç düşünmem babamın yanına gider orada rahibe olur kalırım.’ dedi. Tek isteği Primo’yuda yanında götürmekti. Kenan Bey bu kararı Primo’nun vermesi gerektiğini söylerve o anda Primoiçeri girer. Annesi içeri giren Primo’yu kucaklamak ister. Primo bunu dehşetli bir ciddiyetle reddeder. Grazia birden bire değişen yavrusunun bu hareketi karşısında dona kalır ve hiç bişey söyleyemez. Primo büyük bir adam tavrıyla babasının yanındaki koltuğa oturdu. Başını eline dayadı ve Fransızca olarak niye onun hakkında konuştuklarını sordu. İtalyanca söylemiyordu. Her ikiside şaşırdılar. Kısa bir sessizlikten sonra Kenan Bey savaş çıktığını annesi ile tamamen ayrılacaklarını ya kendisi ile kalıp Türk olacağını yada annesi ile gidip İtalyan olacağını söyledi ve bu konudaki kararını sordu. Primo oturduğu yerden şiddetle fırladı Grazia ve Kenan Bey ne yapıyor diye birbirlerine bakarlarken, Primo heyecanlı tavrıyla annesini ve babasını süzmeye başladı ve gayet bozuk bir Türkçe ile :
‘Ben .. Turko çoçuk ..Ben yok İtalyano..Ben burda...Ben çoçuk Türk..’ diye haykırdı.
Grazia hayret ve endişe içinde masanın yanındaki sandelyeye yığıldı. Kenan Bey gözlerine ve kulaklarına inanamamaktaydı. Primo sonra Victor Emmanuel’in resmine vurarak onu parçaladı. Kenan Bey seviçli ve şuursuz bir şekilde ayağa kalktı, kanapenin üzerinde, yükseklerden kendisine bakan bu Türk çoçuğunu kucakladı ve onu göğsüne bastırarak alnından öptü.
[B] [/B]
[B] [/B]
[B] [/B]
[B]KİTABIN ANAFİKRİ [/B]
Türk milleti özünü bulmalı. Kendi benliğinden uzaklaştığı takdirde KURTULUŞ SAVAŞI’ndan önceki duruma gelinebileceğidir.
[B]OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞETLENDİRİLMESİ [/B]
Kenan Bey: Türklüğü seveyen; garazi Avrupalılar’a, onların adetlerine, terbiyelerine ve cemiyetlerine hayran olan ve bunları kendine bir yaşam tarzı olarak benimseyen birisidir. Daha sonra olayları değerlendirecek ve özünü bulacaktır.
Grazia: Kenan Bey’in İtalyan eşidir. Türkiye’de yaşamasına ve eşinin Türk olmasına rağmen İtalyan adetlerini sürdürmekte ve çocuğunuda tam bir İtalyan olarak yetiştirmek istemektedir. Savaş başlıyıncada onu alıp geri dönmek istemiştir.
Primo: Kenan Bey’in oğludur. Bir İtalyan gibi büyütülmüş ve Türkçe bilmemektedir. Daha sonra tanışacağı Orhan ona geçmişinin ne kadar şanlı olduğundan bahsetmiş ve onun da benliğini bulmasın da yardımcı olmuştur.
[B]KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER [/B]
Gerçekten kitabı okurken bir Türk olmaktan gurur duydum ve damarım kabardı. Avrupalılar’ın hakkımızdaki düşünceleri, bizim üzerimizdeki istek ve düşünceleri ; Türkleri avrupalılaştırmak istemeleri üzerin de çok güzel durulmuş. Özellikle Kenan Bey’in hikayesi çok etkileyici idi.
[B] [/B]
[B] [/B]
[B] YAZARIN HAKKINDA BİLGİ [/B]
[B]HAYATI: Ömer Seyfettin 28.2.1884 tarihinde Gönen`de doğdu. Asker olan Ömer Şevki Bey`le Fatma Haınm`ın ikisi küçük yaşlarda ölen dört çocuğundan birisidir. Öğrenimine Gönen`de bir mahalle mektebinde başladı. Ömer Şevki Bey`in görevinin nakli dolayısıyla Gönen`den ayrılan aile inebolu ve Ayancık`tan sonra İstanbul`a geldi. Bu sırada henüz sekiz yaşında olan Ömer Seyfettin, dedesinin Kocamustafapaşa`daki konağına yerleşildikten sonra, önce Mekteb-i Osma-ni`ye, ardından 1893 ders yılı basında Askeri Baytar Rüştiyesi`ne kaydedildi. Bu okulu 1896`da tamamlayarak Edirne Askeri İdadisi`ne devam etti. 1900`de İdadi`yi bitirerek İstanbul`a döndü. Burada Mekteb-i Harbiye-i Şahane`ye başladı. 1903 yılında Makedonya`nın karışması üzerine "Sınıf-ı müstacele" denilen bir hakla imtihansız mezun oldu. Piyade Asteğmeni rütbesiyle, merkezi Selanik`te bulunan Üçüncü Ordu`nun İzmir Redif Tümeni`ne bağlı Kuşadası Redif Taburu`na tayin edildi. 1906`da İzmir Jandarma Okulu`na öğretmen olarak atandı. Bu, Ömer Seyfettin için önemli bir hadiseydi. Zira bu vesileyle İzmir`deki fikri ve edebi faaliyetleri takip edecek ve bunlar içerisinde yer alan gençlerle tanışacaktı. Nitekim bu yıllarda batı kültürünü tanıyan Baha Tevfik`ten Fransızca bilgisini artırmak için teşvik gördü. Mehmet Necip (Türkçü)`ten ise sade Türkçe ve milli bir dille yapılan milli edebiyat konusunda önemli fikirler aldı. Ömer Seyfettin Ocak 1909`da Selanik Üçüncü Ordu`da görevlendirilir. Bu sırada Balkanlar`da batılı devletlerin de teşvikiyle Osmanlı aleyhinde milliyetçilik hareketleri başlamıştı. Bunların neticesi olarak ortaya çıkan kargaşa üzerine bu bölgenin farklı yerlerinde görevler yaptı. Bu yıllarda edindiği izlenimler de yazar için son derece önemliydi. Zira Osmanlı aleyhindeki milliyetçilik hareketleri, kurulan komitalar ve onların yaptığı faaliyetlerle ilgili gözlemleri sonradan yazacağı hikayeleri, daha önemlisi fikri ve edebi alanda açacağı yolu hazırlayan birikimler oldular. Selanik`te çıkmakta olan Hüsn ü Şi`r dergisinin ismi Akil Koyuncu`nun istek ve ısrarı üzerine Genç Kalemler’e çevrildikten bir süre sonra 11 Nisan 1911`de Ömer Seyfettin`in "Yeni Lisan" isimli ilk başyazısını imzasız olarak yayımladı. Bizzat yaşadığı hayatın ve o güne kadar devam eden arayışlarının cevabını Ziya Gökalp`ın düşüncesinde sistemleştirilmiş bir halde bulunca Gökalp`la birlikte Yeni Hayat kadrosunu oluşturdular. Genç Kalemler dergisi sayesinde bu hareket bir gençlik ve edebiyat faaliyeti halini aldı. “Bahar ve Kelebekler", "Pamuk ipliği", "İrtica Haberi", "Bomba", "Primo Türk Çocuğu", "Ant" ve "Aşk Dalgası" adlı hikayeler de “Genç Kalemler”de yayımlandı. Genç Kalemler yazı heyetini oluşturanlar Balkan Savaşı`nın başlaması üzerine zaruri olarak dağıldılar. Ömer Seyfettin yeniden orduya çağrıldı ve esir düştü. Nafliyon`da geçen esaret hayatı sırasında sürekli okudu. "Piç", "Mehdi", "Hürriyet Bayrakları" gibi hikayelerini bu yıllarda yazdı. Bu hikayeler Türk Yurdu’nda yayımlandı. Ömer Seyfettin 1913`te esaret hayatı bilince İstanbul`a döndü. Bir süre sonra da Türk Sözü dergisinin başyazarlığına getirildi. Burada Türkçü düşüncenin sözcülüğünü yapan yazılar yazdı. 1914 yılında Kabataş Sultanisi`nde öğretmenlik görevine başladı ve bu görevini ölümüne kadar sürdürdü. 1915`te yalnızlıktan kurtulmak ve hayatına çeki düzen vermek maksadıyla İttihat ve Terakki Fırkası ileri gelenlerinden Doktor Beşim Ethem Bey`in kızı Calibe Hanım`la evlendi. Fikri ve ruhi anlamda uzaklıkları bulunan bu evlilik Güner isimli bir kız çocuğuna rağmen bozuldu. Yazar tekrar yalnızlığına döndü. "Münferit Yalı" dediği Kalamış koyundaki bir yalıda sık sık uğrayan edebiyatçı dostları ve özellikle Ali Canip ve onun annesiyle yaptığı sohbetlerle yalnızlığını gidermeye çalıştı. 1917`den ölüm tarihi olan 6 Mart 1920`ye kadar geçen zaman birçok acı ve sıkıntıya rağmen verimli bir hikayecilik dönemi oldu. Yeni Mecmua, Şair, Donanma, Büyük Mecmua, Yeni Dünya, Diken, Türk Kadını gibi dergilerle Vakit, Zaman ve İfham gibi gazetelerde hikaye ve makaleleri yayımlandı. Fakat diğer bir taraftan hastalığının artan belirtileri ile rahatsızdı. Mütareke yılları, işgal adındaki İstanbul ve Anadolu`daki kurtuluş mücadelesi gibi Türklüğü derinden etkileyen olayları bu fiziksel sıkıntılarının arasından algıladı. Hastalığı 25 Şubat 1920`de arttı, 4 Mart`ta hastahaneye kaldırıldı. Türk hikayeciliğinin bu unutulmaz ismi 6 Mart 1920`de hayata gözlerini yumdu. Önce Kadıköy Kuşdili Mahmut Baba Mezarlığı`na defnedildi. Daha sonra mezarı buradan yol geçeceği veya tramvay garajı yapılacağı gerekçesiyle 23 Ağustos 1939`da Zincirlikuyu Asri Mezarlığı`na nakledildi. [/B]
ÖYKÜ KİTAPLARI :
Sağlığında, Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür (1910), Harem (1918), Efruz Bey (1919) adlı hikâye kitapları yayımlandı. Bilgi Yayınevi Bütün Eserleri adıyla yazarın tüm çalışmalarını 16 kitapta topladı. Ömer Seyfettin'in bu seriden basılan öykü kitapları şunlar: Kahramanlar, Bomba, Harem, Yüksek Ökçeler, Yüzakı, Yalnız Efe, Falaka, Aşk Dalgası, Beyaz Lale, Gizli Mabet.
KİTABIN YAZARI : ÖMER SEYFETTİN
YAYIN EVİ : BİLGİ
BASIM YILI : 1990
1. KİTABIN ÖZETİ
2. KİTABIN KONUSU
3. KİTABIN ANAFİKRİ
4. OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEGERLENDİRİLMESİ
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ
[B]HAZIRLAYANIN [/B]
ADI SOYADI : İSMAİL YİĞİT
İMZASI :
APOLET NUMARASI : 5124
KISMI : 23
TARİH : 15.05.2002
[B]KİTABIN KONUSU [/B]
Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemine girdiği devirde, sınır boyların da bulunan halkın yaşantıları kısa hikayeler şeklinde anlatılmaktadır. Benim anlatacağım hikayede de İtalyan gibi yetiştirilen bir çocuğun gerçek tarihini öğrenmesini anlatmaktadır.
[B] KİTABIN ÖZETİ [/B]
PRIMO TÜRK ÇOCUĞU NASIL OLDU
Eylül gecesiydi ve gökyüzünde tek bi yıldız bile yoktu. Selanik, gündüzki heyacanlardan , gürültülerden yorulmuş gibi , baygın ve uyuyordu. Rıhtım ıssızdı. Olimpos Palas’ın , Kristal’in, Splandit Palas’ın ve diğer küçük gazinoların lambaları çoktan sönmüştü bile. Tramvay yolunu tamir etmek için konulan parke taşlarının ilersinde, denize dogru inen küçük merdivenlerin başında, hareket etmeyen bir gölge dimdik durmakta idi. Gölge Paris’te okuyan sonra dolgun bir maaşla İzmir’e gelen ve burada aşık olduğu güzel bir İtalyan kızı Grazia ile evlenen genç mühendis Kenan Bey’ aitti. Türklük, garazi Avrupalılarca medeniyetsizlik olarak görülmekte idi. Kenan Bey’de onların adetlerine, ahlak anlayışlarına, terbiyelerine, cemiyetlerine hayran olan ve bunları uygulayan kişiliğe sahipti. Ve bu karakteri herkes tarafından da bilinmekte idi. Nazik ve eglenceli birisi idi. Savaşa tamamen karşıydı.
En sonun da o gece Kenan Bey kırk sekiz saat boyunca işittikleri, gördükleri ve gazetelerde okuduklarının etkisinde kalmıştı. Son derece rahatsızdı. Çünkü savaş çıkmış; İtalya Trablus’a saldırmış; hayran olduğu, insaniyete hizmet ettiğine inandığı Avrupalılar’ın öceden çok doğal bulduğu hareketleri aklına gelmişti. İlk Fransa’yı hatırladı. Daima insaniyete hizmet ettiğini haykıran bu millet, yüz senedir Afrika’yı kana boyamıştı. Masum, silahsız insanları öldürmüş onları esir etmiş, ruhlarına hakim olmaya çaılmışlardı. Daha sonra İngilizler’i düşündü ve İspanyollar’ı, Almanlar’ı hatta Belçika ve Portekizliler’i , en sonunda da İtalyanlar’ı düşündü. Hepsi aynıydı. Yıllarca ruhunu zapteden bu toplumun, Avrupalılar’ın naçiz bir kulu, hizmetcisi olduğunu düşündükce kahroldu. Düne kadar kendisine bile Türküm demeye sıkılıyordu. Bu memlekette tarihinin büyüklüğünü, geçmişini, dedelerinin şanını bilmeden, inkar etmiş ve milliyetinden uzaklaşmıştı. Hatta nekadar Avrupalılaşmış olduğunu düşünerek yürüdü ve kimseyi görmemeye çalışıyordu. Evine gitme düşüncesinden uzakta idi. Şuursuz bir şekilde Splandi Palas’ın önüne geldi. Bir odaya çıkatı ve yatağa uzandı. Yaşadığı olaylar onu şaşırtmıştı ve perişan etmişti. Hakaretin ve tecavüzden uyanan millet, İtalyan mektebinin, hastanesinin, hatta konsolosluğunun armalarını parcalamış, bayrak direklerini kırmış, sancaklarını yırtmıştı. Ne kadar İtalyan varsa şüphsiz kovulacaktı. İtalyan dostu görünen bir Türk şüphesiz lanet ve nefretle memleketten dışarı çıkarılacaktı. Başı ağrımakta başının arısından gözleri yaşarmaktaydı.
Gözünün önüne eşi, çoçuğu ve evi geldi. O hiç böyle bir günü düşünmemiş bu ana kadar mutlu yaşamıştı. Avrupadan geldiği seneyi, gençlik ve bekarlık günlerini hatırladı. Bir İtalyan’la evlenmişti buda ona doğal görünmüş, hatta iftihar edebilecek bir durummuş gibi gelmişti. Gerçi Grazia ile evlenmek istediğinde Grazia’nın babası Kenen Bey’in Türk oluşından dolayı bir barbar, bir medeniyet düşmanına kızını vermeyi şiddetle reddetmişti. Daha sonra ise kişisel menfaatlerini düşünmüş. Kızıyla yaptığı bir konuşma sonrasında Kenan Bey’i Rumeli ve Anadolu’da Türk namı altında yaşayan onyedi milyon Rumdan biri olarak kabullenmişti. Ona göre Türkiye’de sultanın ailesinden başka Türk aile yoktu. Bu düşünceler doğrultusunda Kenan Bey’i kızıyla birlikte Rum olarak kabul etmiş ve bu evliliğe izin vermişti.
Kenan Bey’le Grazi’nin evliliklerinin ilk iki yılında iki erkek çoçukları olmuştu. İtalyan adetlerini takip ederek çoçuklarını numara ile Primo! Sekundo! Diye çagırmışlardı. Sekundo hastalanmış ve ölmüştü. Grazia’nın babası Mösyö Vitalis Meşrutiyetin ilanından sonra Türkiye’de işlerin iyi gitmeyeceğini düşünerek İtalya’ya gitmiş ve çiftlik alarak oraya yerkeşmiişti. Kenan Bey babasının Grazia’yı ve kendisini İtalya’ya çağıracağını düşündü. Ne yapacaktı? Gitmeyeceği kesindi. Grazia’nın kendi ailesini bırakmaya razı olup olmayacağı düşündü. Çoçukları ve mutlu bir evlilikleri vardı ve birbirlerini çok seviyorlardı.
Sabah olduğunda ayağa kalktı ama bitürlü uyuyamamıştı. Otelden tranvayala yalısına geldi. Kapıyı hizmetçi kız açtı. Grazia ve Premo evde yoklardı. İki yol sandığı dikkatini çekti. Grazia yolculuğu düşünmüştü galiba. İlk defa görüyormuşcasına duvarlara , perdelere, eşyalara baktı. Türk hayatına, Türk ruhuna ait bir çizgi bile yoktu, birden Bursa’daki çoçukluğunun geçtiği baba evini hatırladı. Merdiven başındaki, ceviz ağcından eski ve guguklu saati, yaldızlı kafesin içindeki sürekli öten kanarya kuşunu ve babasının odasını düşündü. Herşey gözlerinin önünden film şeridi gibi akıyordu. Alçak sedirler ve kalın halılarla döşeli, vişne renginde perdeleri, duvarlarında asılı olan iğri ve altın kakmalı kılıçları, kamaları düşündü ve en önemlisi bu odadaki baş sedirin üstündeki etrafı ipekten ve sırmalı çevrelerle süslenmiş, mert bir Türk ruhundan saçılan iffet, namus, ****net, istiğna tavsiye eden mısraların yazılı olduğu levhayı hatırladı. Mısraların bazılarnda şunlar yazılıydı.
‘Geçme namerd köprüsünden, koparmasın seni!’
‘Korkma düşmandan, ki ateş olsa yandırmaz seni!’
‘Müstakim ol, Hazreti Allah utandırmaz seni!’
Babası ne kadar genç dururdu. Gelen misafirlerde, ağalarda ona benzerdi. Bu levha güya kalplerin, ahlaklarının tercümesiydi. Başı yeşil örtülü annesiyle daima yere bakan, omzunda pembe bir atkı taşıyan mukaddes hemşiresini düşündü. Tahsilde iken annesi ve babası ölmüş, amcasının yanına giden hemşireside oranın yerlilerinden bir beyle evlenmişti. Kendisi on senedir ne Bursa’ya gitmiş, ne akrabalarını görmüştü. Hatta mallarını bile İstanbul’dan gönderdiği bir vekil vasıtasıyla satmıştı. Kenan Bey düşündü durdu. Düşündükce de iki gündür farkına vardığı durumunun aşağılığını, adiliğini anladı. Unuttuğu milliyetinin kıymetini bilemediği için acı bir hissekapıldı. Vicdan azapları içinde geçen yarım saat ona bir gün gibi görünmüştü.
Kapı zili çaldı. Grazia gelmişti. Ona sabah aldığı kararı nasıl söyleyeceğinin sıkıntısı içindeydi. Grazia Kenan Bey’e dün gece niye gelmediğini ve onu çok merak ettiğini söyler. Kenan Bey işi olduğunu ve bir otelde kaldığını söyler. Grazia ilan olunan harpten bahsetmeye başladı. Grazia sabah tercüman ile konuştuğunu hiç kimsenin bilmediğini, gazetelerin yazmadığı havadisleri öğrendiğini söyledi. Avrupalılar aralarında Fransa’ya Fas’ı, Almanya’ya Anadolu’yu, İtalya’ya Trablus’u, İngiltere ve Rusya’ya da Acemistan’ı taksim etmişlerdi. Birkaç ay sonra Rumeli’nin her tarafında bombalar patlayacak, Girit Yunanistan’a bağışlanacak, Arnavutluk’a, Makedonya’ya , Suriye’ye, Arabistan’a muhtariye verilecekti. Sultanlık avrupalıların eline verilecek Türkiye’de de ‘Beynelminel bir idare’ olacaktı. Avrupa’nın programı belli olmuştu. Grazia bunları çabucak anlattı. Tercümanın korkularını tekrar etti. Şimdi hükümet genç Türklerin elindedi. İki üç ay içinde Selanik’i terkedip İstanbul, İtalya ve yahut başka bir Avrupa memleketine gidilmeliydi, pasaportları bile hazırllatmıştı. Grazia Kenan Bey’e ne zaman hareket edebileceklerini sorduğunda Kenan Bey buradan bir yere gitmeyeceğini söyledi. Grazia inanamadı. Peki ben diye sorunca ‘sen de...’ diye karşılık verdi. Bu sırada Primo içeri girdi, yavaş yavaş yürümekteydi. Annesi ona hiddetli ve sert bir tavırla önemli bir konu konuştuklarını söyleyerek dışarı çıkardı.
Oysa primo olayların farkındaydı. Çünkü sabah mektebe gitmemiş Rum çoçuklarıyla rıhtımda balık tutmaya çalışırken mektep arkadaşlarından Orhan’ı görmüş ve yanındaki biraz büyükce olan bir Türk çoçuğuyla tanışmıştır. Bu bir Türk paşasının oğludur. Orhan Primo’ya sordu:
‘Senin baban Türk değil mi?’
Primo biraz kızararak ‘niçin soruyorsun ?’ dedi .
‘Soruyorum , niye inkar ediyorsun? Senin baban Türk mühendisi değil mi?’
‘Evet...’
‘O halde sen de Türksün!...’
Primo Türkçe bilmiyordu. Orhan Fransızca olarak elindeki Genç Türklerin beyannamesini tercüme etti. İtralyanlar’la Türkler’in muharebe ettiğini anlattı. Anlatırken en cesur, en asil bir millet olduğunu asırlarca bütün Asya’ya hakim olduklarından bahsetti. Atilla’nın Avrupa’yı ezip, köpek gibi inlettiğini, dünyanın en büyük hükümetini Cengiz’in kurduğunu anlattı. Bir kaç asır evvel Avrupa’yı terbiye eden bu ırka bütün Avrupalıların saldırdıklarını, mahvetmek için uğraştıklarını ama başarılı olamayacaklarını söyledi. Türkler’in eski deniz savaşlarından zamanın da Akdenizi bir Türk gölü yaptıklarından, büyük paşa babasından, mülazım ağabeyinden duyduğu şeyleri oldukca büyüterek, mübalağalaştırarak, uzun uzan hikaye etmektti. Primo dinledi ve o an kendisinin, babasının Türk oluşundan derin bir iftihar duydu. Rıhtımdaki Rum çoçukları onun bir Türk çoçuğu ile saatlerce konuşmasını kıskandılar. Onu çağırdılar fakat Primo aldırmadı. Orhan bu sineklerin bir şey yapamayacaklarını ancak taciz etmesini bildiklerini ve kendilerini rahat bırakmayacaklarını söyleyerek dışarı çıkmalarını tavsiye etti. Bahçeden çıkarak, ileride İttehat ve Teraki kulubü önünde dehşetli bir kalabalık gördüler. Kapının yanındaki parmaklık setine siyah esvaplı, sarı bıyıklı, küçük fesli bir adam çıkmış, namussuz, alçak, korsan İtalyanlar’ın haberleri yokken ve dostları iken birdenbire vatanlarına hücum ettiklerini anlatmaktaydı. Bu adam Onların büyük ve güçlü zırhlılarına karşılık, kendilerininde kutsal bir haklarının olduğunu bunun onların zırhlılarının karşısındaki kuvvetinden bahsetmekteydi. Sonra bir telgraf okundu. Orhan onu tercüme etti. İtalyanlar’ın Trablusta iki harp gemisi kayalıklara çarparak batmıştı. Daha sonra numayişçiler yukarılara doğru çekilmişlerdi. Primo kapının dibinde bunları düşündü. Geçmişin hatırasını noktası noktasına hayalinden geçirdi ve göğsünün kabardığını hissetti.
Kapıya döndü içeride şiddetli ve heyacanlı konuşma devam etmekteydi. Anahtar deliğinden içeriyi dinledi. Annesi burada kalmayacağını söylüyor, Kenan Bey ise kalırsa artık İtalyan olarak değil Türk olarak kalacağını, gider ve İtalyan olarak kalırsa aralarındaki ilişkinin biteceğini , kendisini boşayacağını ve görüşmemek üzere ayrılacaklarını söyledi. Annesi yüz sene uzunluğunda geçen bir dakika sonunda cevabını veridi: ‘On seneyi, sadakatimi sen düşünmezsen ben hiç düşünmem babamın yanına gider orada rahibe olur kalırım.’ dedi. Tek isteği Primo’yuda yanında götürmekti. Kenan Bey bu kararı Primo’nun vermesi gerektiğini söylerve o anda Primoiçeri girer. Annesi içeri giren Primo’yu kucaklamak ister. Primo bunu dehşetli bir ciddiyetle reddeder. Grazia birden bire değişen yavrusunun bu hareketi karşısında dona kalır ve hiç bişey söyleyemez. Primo büyük bir adam tavrıyla babasının yanındaki koltuğa oturdu. Başını eline dayadı ve Fransızca olarak niye onun hakkında konuştuklarını sordu. İtalyanca söylemiyordu. Her ikiside şaşırdılar. Kısa bir sessizlikten sonra Kenan Bey savaş çıktığını annesi ile tamamen ayrılacaklarını ya kendisi ile kalıp Türk olacağını yada annesi ile gidip İtalyan olacağını söyledi ve bu konudaki kararını sordu. Primo oturduğu yerden şiddetle fırladı Grazia ve Kenan Bey ne yapıyor diye birbirlerine bakarlarken, Primo heyecanlı tavrıyla annesini ve babasını süzmeye başladı ve gayet bozuk bir Türkçe ile :
‘Ben .. Turko çoçuk ..Ben yok İtalyano..Ben burda...Ben çoçuk Türk..’ diye haykırdı.
Grazia hayret ve endişe içinde masanın yanındaki sandelyeye yığıldı. Kenan Bey gözlerine ve kulaklarına inanamamaktaydı. Primo sonra Victor Emmanuel’in resmine vurarak onu parçaladı. Kenan Bey seviçli ve şuursuz bir şekilde ayağa kalktı, kanapenin üzerinde, yükseklerden kendisine bakan bu Türk çoçuğunu kucakladı ve onu göğsüne bastırarak alnından öptü.
[B] [/B]
[B] [/B]
[B] [/B]
[B]KİTABIN ANAFİKRİ [/B]
Türk milleti özünü bulmalı. Kendi benliğinden uzaklaştığı takdirde KURTULUŞ SAVAŞI’ndan önceki duruma gelinebileceğidir.
[B]OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞETLENDİRİLMESİ [/B]
Kenan Bey: Türklüğü seveyen; garazi Avrupalılar’a, onların adetlerine, terbiyelerine ve cemiyetlerine hayran olan ve bunları kendine bir yaşam tarzı olarak benimseyen birisidir. Daha sonra olayları değerlendirecek ve özünü bulacaktır.
Grazia: Kenan Bey’in İtalyan eşidir. Türkiye’de yaşamasına ve eşinin Türk olmasına rağmen İtalyan adetlerini sürdürmekte ve çocuğunuda tam bir İtalyan olarak yetiştirmek istemektedir. Savaş başlıyıncada onu alıp geri dönmek istemiştir.
Primo: Kenan Bey’in oğludur. Bir İtalyan gibi büyütülmüş ve Türkçe bilmemektedir. Daha sonra tanışacağı Orhan ona geçmişinin ne kadar şanlı olduğundan bahsetmiş ve onun da benliğini bulmasın da yardımcı olmuştur.
[B]KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER [/B]
Gerçekten kitabı okurken bir Türk olmaktan gurur duydum ve damarım kabardı. Avrupalılar’ın hakkımızdaki düşünceleri, bizim üzerimizdeki istek ve düşünceleri ; Türkleri avrupalılaştırmak istemeleri üzerin de çok güzel durulmuş. Özellikle Kenan Bey’in hikayesi çok etkileyici idi.
[B] [/B]
[B] [/B]
[B] YAZARIN HAKKINDA BİLGİ [/B]
ÖYKÜ KİTAPLARI :
Sağlığında, Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür (1910), Harem (1918), Efruz Bey (1919) adlı hikâye kitapları yayımlandı. Bilgi Yayınevi Bütün Eserleri adıyla yazarın tüm çalışmalarını 16 kitapta topladı. Ömer Seyfettin'in bu seriden basılan öykü kitapları şunlar: Kahramanlar, Bomba, Harem, Yüksek Ökçeler, Yüzakı, Yalnız Efe, Falaka, Aşk Dalgası, Beyaz Lale, Gizli Mabet.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : Atesten Gömlek
KİTABIN YAZARI : Halide Edip ADIVAR
YAYIN EVİ ve ADRESİ: İnkılap Kitabevi Yayın Sanayi ve Ticaret A.Ş Ankara Cad.NO:95
İSTANBUL
BASIM YILI : 1982
ÖZETİN PLANI
1. Kitabın Konusu
2. Kitabın Özeti
3. Kitabın Ana Fikri
4. Kitap Hakkında Şahsi Görüşler
5. Kitabın Yazarı Hakkında Kısa Bilgi
1. Kitabın Konusu: Peyami adlı bir gencin başından geçen olayların anlatıldığı bir eser. Kitapta Peyami’ nin tutmuş olduu günlüğe başından geçen olayların haricinde geçmeyen hayallerini de eklemesi anlatılmaktadır.
2. Kitabın Özeti: Peyami, dışişleri mesleğinde bir gençtir. Bacaklarını kaybetmiştir. Hatıralarını yazdığı sırada kafatası da açılarak, içeride kaldığı sanılan bir kurşun aranacaktır.
Peyami’ nin uzak bir akrabası, Ayşe, İzmir’ den onunla evlendirilmek üzere İstanbul’ a davet edilmiş, ama Peyami istememiştir. Bunun üzerine, onuruna çok düşkün olan Ayşe, bir daha hiçbir zaman Peyami’ yle evlenmemeyi aklına koymuştur. Nitekim bir başkasıyla evlenir. Ayşe’ nin kardeşi Cemal de akrabadır. Subaydır. Harbiye Nezaretindeki Binbaşı İhsan’ la mütarekenin ilk zamanlarında çok iyi anlaşmaktadırlar. O sırada hepsi İstanbul’ dalardır. Peyami’ nin annesi, Şişli’ deki salonuyla o günlerin kibar kadını, tanınmış kadını, söz geçiren kadınıdır. Kadınlar arasındaki propagandayı o idare eder. İstanbul’ da, çeşit çeşit inanç, türlü türlü çatışma vardır. Özellikle manda taraftarları memeketi bir başka yabancı devletin varisliği altına koymak isteyenler çok çalışıyorlar. Bir gün, İzmir’ e Yunanlıların çıktığı haberi gelir. Ayşe’ nin kocası, küçük oğlunu, bir çok suçsuz insanla birlikte süngülemişler, delik deşik etmişlerdir. Ayşe, kalkar İstanbul’ a, Peyami’ lere gelir.
Günün birinde, Sultanahmet Meydanı’ nda büyük bir miting yapılır. Mitinge kadın, erkek gelenler çoğunluğu asıl İstanbul’ un arka mahallelileridir. Minarelerin arasına çok büyük, siyah bayraklar açılmıştır. Orada halk, memleket kurtuluncaya kadar dövüşmeye sanki ant içmeye gelmiştir.
İşte bu büyük toplantıdan sonra İhsan’ la Cemal Anadolu’ ya geçerler. Şiddetli bir tifo geçirdikten sonra Peyami’ yle Ayşe de, bir kağnıya atlayıp Kandıra köylerinde İhsan’ a kavuşurlar. Bir çete kurmuşlardır. Milli harekete karşı koymak iseyen köyleri yola getirirler. Peyami’ yi, dil bilgisinden yararlanmak üzere, mütercim olarak milli müdafaya verirler. Ankara’ ya gelir. Ayşe hemşire olmuş, Eskişehir’ e gitmiştir. İhsan, sessiz ve çelikten bir insan gibi, yorulmak bilmeden didinir, çalışır. Hepsi Ayşe’ nin İzmir kızının peşinde, İzmir yolunda ölmeye söz vermişlerdir. Peyami birçok uğraşmadan sonra kendini İhsan’ ın komutası altındaki birliğe verdirir. İhsan, bir akşam Peyami’ yi, Ayşe’ yi nasıl yana yana sevdiğini anlatır. İkinci İnönü Savaşı’ nda, alayının başında, başını kurşunlara uzatarak ölümü beklemiştir. Metristepe’ de göğsünden bir kurşun yiyerek bayıldığı an herşeyin bittiğine hükmetmiştir. Çok kan kaybetmiştir. Hastanede yer olmadığı için İhsan’ ı bir otelde, küçük bir odaya yatırırlar. Ayşe sabahları gelir, yarasını tımar eder, çarşaflarını değiştirir, derecesini alırdı. İhsan öğleye kadar hep bu an, yaşamakla vakit geçirir. Br akşam, Ayşe’yle, İzmir’ e gidecekleri günü konuşurlar. İzmir’ e ilk giren kendisi olmak şartıyla Ayşe’ den kendisiyle evlenmesini ister. Ayşe bu sözü vermeden mantosunu kapar, kaçmaya çalışırdı. İhsan yarasını açarak intihara teşebbüs edince, ister istemez geri döner.
Tesadüfler İhsan’ a fena bir oyun oynar. Ankara’ ya gönderilir. Orada, İhsan’ ın isteğine aykırı olarak, bir amca kızının onunla evlendirmeye kalkarlar. İhsan bunu kabul etmez ama dönüşte, trene binerken amcasının kızına, onu öperek veda eder. İşte küçük tesadüf burada da kendini gösterir. Ayşe bu sahneyi görmüştür. İzmir’ in kızı o günden sonra İzmir’ den başka hiç bir şey düşünmez. İhsan’ da yırtıcı bir savaş başlamıştır. Dışından düşmanla savaşıyor. İçinden kendi kendisiyle. İhsan bir taarruz sırasında, tırmandığı tepenin en yüksek noktasında bir makinalı ateşiyle vurulur, Peyami’ nin kolları arasında ölür. Hemşire Ayşe de bu taarruzda vurulanlar arasındadır. Peyami, bir sedye içinde bir asker kaputu altında onu bulur. Hemşire gömleği kana bulanmıştır. Sol kaşının üstünde bir yara almıştır. Ayşe’ nin şehit oluşu hazindir. Sıhhiye bölüğünde çalışırken komutanın şehit düştüğü haberi gelir. Bunu duyar duymaz fırlar, ileri, en ileri hatta kadar koşar, yakalayamazlar. Bir top mermisinin parça isabetiyle, işte bu sırada vurulur.
Peyami Ayşe’ yi de, İhsan’ ı da Gökçepınar’ da yan yana gömdürür. Niyeti İzmir’ e en önce girip, bunu Gökçepınar’ da yatan Ayşe’ ya anlatmaktır. Çünkü Peyami’ ye göre Ayşe hiç kimseyi sevmemiştir. Onun seveceği insan, İzmir’ e ilk girecek olan insandır.
Peyami’ nin hatıra defteri burada biter. Ameliyattan sonra, Cebeci Hastanesi’ nin iki doktoru bu konuda konuşurlar. Yedek subay Peyami’ nin kağıtları incelenmiştir. Ne İhsan isminde alay komutanı bulunmuştur, ne de Ayşe adında hemşire, Peyami’ nin akrabası da bulunmamıştır. Bunun üzerine iki doktor, hatıra defterindeki olayların, kafasına kurşun girmesinden ileri gelme hayaller olduğuna karar verirler.
3. Kitabın Ana Fikri: Çoğu insanlar hayallerle yaşarlar, bunların bazıları kendisini hayallerin bir parçası olarak görür ve bu doğrultuda gider. Hayallerle yaşamak iyidir ama hayatının bütününü bağdaştırmamalıdır.
4. Kitap Hakkında Şahsi Görüşler: Kitap sürükleyicidir. İnsanın yaşadığının farkına varmasını sağlayıcı bir yanı vardır.
5. Kitabın Yazarı Hakkında Kısa Bilgi: 1884 yılında İstanbul’ da doğan Halide Edip ADIVAR, Mehmet Edip Bey’ in kızıdır. Bir süre özel eğitimle çalıştıktan sonra Amerikan Kız Kolejinde okudu. Önce eski Galatasaray Lisesi müdürlerinden, matematikci Salih Zeki Bey’ le evlendiğ için ilk yazıları Halide Salih imzasıyla yayınlandı. Sonra kocası öldü, ikinci defa doktor Adnan Adıvar’ la evlendi, 1908’ den sonra ilk yazıları yayınlanmaya başladı. O zaman pek beğenilen nesir halinde şiirler ve hikayelerde ‘’ Ken’ an Çobanları’’ adında ilk opera librettosunu yazmıştı. Mütarekeden sonra Anadolu’ ya geçerek İstiklal Savaşı’ na katıldı. Halide Onbaşı, diye anılarak rütbe aldı. Çavuş ve başçavuşluğu yükseldi. 1926-1929 yılları arasında yurt dışında yaşadı. Amerika’ yı dolaştı. İngiltere’ de kaldı. Türkiye hakkında konferanslar verdi. Memlekete döndükten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ ne İngiliz Edebiyat profesörü oldu. Eserlerinden bir kaçı filmide çekilmiştir. İstanbul’ da vefat etmiştir.
KİTABIN YAZARI : Halide Edip ADIVAR
YAYIN EVİ ve ADRESİ: İnkılap Kitabevi Yayın Sanayi ve Ticaret A.Ş Ankara Cad.NO:95
İSTANBUL
BASIM YILI : 1982
ÖZETİN PLANI
1. Kitabın Konusu
2. Kitabın Özeti
3. Kitabın Ana Fikri
4. Kitap Hakkında Şahsi Görüşler
5. Kitabın Yazarı Hakkında Kısa Bilgi
1. Kitabın Konusu: Peyami adlı bir gencin başından geçen olayların anlatıldığı bir eser. Kitapta Peyami’ nin tutmuş olduu günlüğe başından geçen olayların haricinde geçmeyen hayallerini de eklemesi anlatılmaktadır.
2. Kitabın Özeti: Peyami, dışişleri mesleğinde bir gençtir. Bacaklarını kaybetmiştir. Hatıralarını yazdığı sırada kafatası da açılarak, içeride kaldığı sanılan bir kurşun aranacaktır.
Peyami’ nin uzak bir akrabası, Ayşe, İzmir’ den onunla evlendirilmek üzere İstanbul’ a davet edilmiş, ama Peyami istememiştir. Bunun üzerine, onuruna çok düşkün olan Ayşe, bir daha hiçbir zaman Peyami’ yle evlenmemeyi aklına koymuştur. Nitekim bir başkasıyla evlenir. Ayşe’ nin kardeşi Cemal de akrabadır. Subaydır. Harbiye Nezaretindeki Binbaşı İhsan’ la mütarekenin ilk zamanlarında çok iyi anlaşmaktadırlar. O sırada hepsi İstanbul’ dalardır. Peyami’ nin annesi, Şişli’ deki salonuyla o günlerin kibar kadını, tanınmış kadını, söz geçiren kadınıdır. Kadınlar arasındaki propagandayı o idare eder. İstanbul’ da, çeşit çeşit inanç, türlü türlü çatışma vardır. Özellikle manda taraftarları memeketi bir başka yabancı devletin varisliği altına koymak isteyenler çok çalışıyorlar. Bir gün, İzmir’ e Yunanlıların çıktığı haberi gelir. Ayşe’ nin kocası, küçük oğlunu, bir çok suçsuz insanla birlikte süngülemişler, delik deşik etmişlerdir. Ayşe, kalkar İstanbul’ a, Peyami’ lere gelir.
Günün birinde, Sultanahmet Meydanı’ nda büyük bir miting yapılır. Mitinge kadın, erkek gelenler çoğunluğu asıl İstanbul’ un arka mahallelileridir. Minarelerin arasına çok büyük, siyah bayraklar açılmıştır. Orada halk, memleket kurtuluncaya kadar dövüşmeye sanki ant içmeye gelmiştir.
İşte bu büyük toplantıdan sonra İhsan’ la Cemal Anadolu’ ya geçerler. Şiddetli bir tifo geçirdikten sonra Peyami’ yle Ayşe de, bir kağnıya atlayıp Kandıra köylerinde İhsan’ a kavuşurlar. Bir çete kurmuşlardır. Milli harekete karşı koymak iseyen köyleri yola getirirler. Peyami’ yi, dil bilgisinden yararlanmak üzere, mütercim olarak milli müdafaya verirler. Ankara’ ya gelir. Ayşe hemşire olmuş, Eskişehir’ e gitmiştir. İhsan, sessiz ve çelikten bir insan gibi, yorulmak bilmeden didinir, çalışır. Hepsi Ayşe’ nin İzmir kızının peşinde, İzmir yolunda ölmeye söz vermişlerdir. Peyami birçok uğraşmadan sonra kendini İhsan’ ın komutası altındaki birliğe verdirir. İhsan, bir akşam Peyami’ yi, Ayşe’ yi nasıl yana yana sevdiğini anlatır. İkinci İnönü Savaşı’ nda, alayının başında, başını kurşunlara uzatarak ölümü beklemiştir. Metristepe’ de göğsünden bir kurşun yiyerek bayıldığı an herşeyin bittiğine hükmetmiştir. Çok kan kaybetmiştir. Hastanede yer olmadığı için İhsan’ ı bir otelde, küçük bir odaya yatırırlar. Ayşe sabahları gelir, yarasını tımar eder, çarşaflarını değiştirir, derecesini alırdı. İhsan öğleye kadar hep bu an, yaşamakla vakit geçirir. Br akşam, Ayşe’yle, İzmir’ e gidecekleri günü konuşurlar. İzmir’ e ilk giren kendisi olmak şartıyla Ayşe’ den kendisiyle evlenmesini ister. Ayşe bu sözü vermeden mantosunu kapar, kaçmaya çalışırdı. İhsan yarasını açarak intihara teşebbüs edince, ister istemez geri döner.
Tesadüfler İhsan’ a fena bir oyun oynar. Ankara’ ya gönderilir. Orada, İhsan’ ın isteğine aykırı olarak, bir amca kızının onunla evlendirmeye kalkarlar. İhsan bunu kabul etmez ama dönüşte, trene binerken amcasının kızına, onu öperek veda eder. İşte küçük tesadüf burada da kendini gösterir. Ayşe bu sahneyi görmüştür. İzmir’ in kızı o günden sonra İzmir’ den başka hiç bir şey düşünmez. İhsan’ da yırtıcı bir savaş başlamıştır. Dışından düşmanla savaşıyor. İçinden kendi kendisiyle. İhsan bir taarruz sırasında, tırmandığı tepenin en yüksek noktasında bir makinalı ateşiyle vurulur, Peyami’ nin kolları arasında ölür. Hemşire Ayşe de bu taarruzda vurulanlar arasındadır. Peyami, bir sedye içinde bir asker kaputu altında onu bulur. Hemşire gömleği kana bulanmıştır. Sol kaşının üstünde bir yara almıştır. Ayşe’ nin şehit oluşu hazindir. Sıhhiye bölüğünde çalışırken komutanın şehit düştüğü haberi gelir. Bunu duyar duymaz fırlar, ileri, en ileri hatta kadar koşar, yakalayamazlar. Bir top mermisinin parça isabetiyle, işte bu sırada vurulur.
Peyami Ayşe’ yi de, İhsan’ ı da Gökçepınar’ da yan yana gömdürür. Niyeti İzmir’ e en önce girip, bunu Gökçepınar’ da yatan Ayşe’ ya anlatmaktır. Çünkü Peyami’ ye göre Ayşe hiç kimseyi sevmemiştir. Onun seveceği insan, İzmir’ e ilk girecek olan insandır.
Peyami’ nin hatıra defteri burada biter. Ameliyattan sonra, Cebeci Hastanesi’ nin iki doktoru bu konuda konuşurlar. Yedek subay Peyami’ nin kağıtları incelenmiştir. Ne İhsan isminde alay komutanı bulunmuştur, ne de Ayşe adında hemşire, Peyami’ nin akrabası da bulunmamıştır. Bunun üzerine iki doktor, hatıra defterindeki olayların, kafasına kurşun girmesinden ileri gelme hayaller olduğuna karar verirler.
3. Kitabın Ana Fikri: Çoğu insanlar hayallerle yaşarlar, bunların bazıları kendisini hayallerin bir parçası olarak görür ve bu doğrultuda gider. Hayallerle yaşamak iyidir ama hayatının bütününü bağdaştırmamalıdır.
4. Kitap Hakkında Şahsi Görüşler: Kitap sürükleyicidir. İnsanın yaşadığının farkına varmasını sağlayıcı bir yanı vardır.
5. Kitabın Yazarı Hakkında Kısa Bilgi: 1884 yılında İstanbul’ da doğan Halide Edip ADIVAR, Mehmet Edip Bey’ in kızıdır. Bir süre özel eğitimle çalıştıktan sonra Amerikan Kız Kolejinde okudu. Önce eski Galatasaray Lisesi müdürlerinden, matematikci Salih Zeki Bey’ le evlendiğ için ilk yazıları Halide Salih imzasıyla yayınlandı. Sonra kocası öldü, ikinci defa doktor Adnan Adıvar’ la evlendi, 1908’ den sonra ilk yazıları yayınlanmaya başladı. O zaman pek beğenilen nesir halinde şiirler ve hikayelerde ‘’ Ken’ an Çobanları’’ adında ilk opera librettosunu yazmıştı. Mütarekeden sonra Anadolu’ ya geçerek İstiklal Savaşı’ na katıldı. Halide Onbaşı, diye anılarak rütbe aldı. Çavuş ve başçavuşluğu yükseldi. 1926-1929 yılları arasında yurt dışında yaşadı. Amerika’ yı dolaştı. İngiltere’ de kaldı. Türkiye hakkında konferanslar verdi. Memlekete döndükten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ ne İngiliz Edebiyat profesörü oldu. Eserlerinden bir kaçı filmide çekilmiştir. İstanbul’ da vefat etmiştir.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : Miskinler Tekkesi
KİTABIN YAZARI : Reşat Nuri GÜNTEKİN
YAYIN EVİ ve ADRESİ: İnkılap Kitabevi Yayın Sanayi ve Ticaret A.Ş Ankara Cad.NO:95
İSTANBUL
BASIM YILI : 1999
ÖZETİN PLANI
1. Kitabın Konusu
2. Kitabın Özeti
3. Kitabın Ana Fikri
4. Kitap Hakkında Şahsi Görüşler
5. Kitabın Yazarı Hakkında Kısa Bilgi
1. Kitabın Konusu: Kitap, Türkiye’deki dilencilerin dünyasını ve cahil hocaları başarıyla tasvir eder. Yazarın en dikkate değer eserlerinden biridir. Padişah II.Mahmut dönemi ileri gelenlerinden olup padişaha yakınlığıyla tanınan Kocabaş Kazasker Şemsettin Molla’ nın torununun hayatı üzerine kurulmuş bir kitaptır. Padişahın ekmek kırıntılarının kat kat işlemeli bohça ve sedef kutularda saklandığı bir ortamda, padişah dilencisi bir dedenin torunu olan ve hem meşrutiyet hem cumhuriyet dönemlerinde yaşayan roman kahramanı, bir çeşit soya çekimle dilenciliği meslek edinir.
2. Kitabın Özeti: Küçük yaşlarda ev halkının kızmasına rağmen dilenci taklidi yapmasıyla başlayan dilencilik özentisi, ona hayatının sonuna kadar götürür. Çocukluğunda oyunlar oynamayı sevmeyen, oturduğu yerden kalkmak istemeyen bir yapıya sahipti.
Korkak pısırık bir kişi olan daha sonra yaş onyedi onsekiz olunca delikanlılığında verdiği cesaretle, biraz havalanıyor. Kolalı gömlekler, ütülü pantolonlar giyip dışarı çıkıyor, ama yine de rüyasında kendisini Don Kişot gibi görmekten alamıyor. Evine giren hırsızı yakalayıp polise teslim ediyor, piyangodan çıkan parayla babannesinin borçlarını kapatıyor, gibi rüyalar biraz daha cesaretlendiriyor.
Mahallesinde çıkan yangında içeridekileri kurtarmaya gitmek istiyor fakat bacısı izin vermiyor.Bunlar umursamaz bir tavırla evde oyun oynamaya başlıyorlar, arada bir yukarı çıkarak yangının sönüp sönmediğine bakıyorlardı. Ama sabaha karşı evlerinin de yanmasına mani olamadılar.
Burdan başka bir mahalleye taşınırlar. Yeni evleri eski evleri kadar güzel olmamasına rağmen tek tesellisi bir görüşte aşık olduğu komşu kızı Mesrure’ dir. Mesrure’ yi evin bir köşesinden izliyor, ama bir türlü cesaretini toplayamıyordu. Biraz da korkuyordu. Çünkü kafası çok büyük olduğu için mesrure’ nin cevabının ‘hayır’ olabileceği endişesi vardı. Mesrure’ nin babası aile dostu olmaya başladı. Akşamları evlerine gelir, oturur, muhabbet ederlerdi. Mesrure’ nin babası şiiri çok severdi. Ve arada bir dörtlükler okuyordu. Babasını etkilemek için kendini şiire adamıştı. Mesrure’ nin babası şiir okumaya balayınca o da sonunu getiriyordu. Babası gerçekten etkilenmişti. En sonunda dadıların da aracılığıyla Mesrure’ ye teklif götürdüler. Sonunda kabul etti. Ama meşrutiyet inkılabının olduğu yılda, dayısı yüzünden evleri dağılır. Büyükannesi ve bacısıyla birlikte başka bir eve taşınırlar. Babaannesini kaybeder. Artık evden ayrılma zamanı gelmiştir. Sakallı Talat diye biriyle tanışır, arkadaşlık kurar. Talat memurdur. Talat’ ın tavsiyesiyle Zeynep Hanım Konağı’ nda eğitim almaya başladı. Edinmiş olduğu çevre yüzünden Sinop’ a gönderilir. Salıverilmesiyle, kendisine kalacak bir yer bulup burayı arzuhal ve köylü mektupları yazmaya başlar.
Düşüncesiz bir şekilde İstanbul’ a döner. Talat’ la tekrar karşılaşır. Talat yine elinden tutar ve bir iş bulur. Mektepte yazı hocalığı ve katiplik yapacak, mektepte kalacaktı. Askerlik yaşı glmişti. Ama bütün yoklamalarda kafası büyük olduğu için sorun çıkıyordu. Bugün git yarın gel diyorlardı. Sonradan askere de alındı ve Mısır’ a yolculuk başladı. Yolculukta kargaşa çıktı ve yürüyerek memlekete geri dönmeye başladı. Yürüye yürüye Konya’ ya geliyor, kendini biraz toplayarak İzmir’ e hastaneye gidiyor hiç parası kalmadığı için taburcu bile edilemiyor. Hastane müdürü, ölmüş bir kişinin elbselerini vererek taburcu eder. İzmir işgal altında olduğu için tütün deposunda kalıyordu. Günleri artık çok daha kötüye gidiyordu. Cami önünde beklerken kadının birinden ilk sadakasını alıyor. Bu parayla akşama yiyecek alıyor ve kaldığı yere götürerek oradakileri sevindiriyor.
Dilenciliğe başlamasıyla kazanci bayağı artıyor. Artık doktorlara büyük belediye memurlarının maaşına yaklaşmaya başlamıştı. Kendine bir ev bile tutmuştu. Arap komşuları vardı çevresinde. Kaldığı yerdeki Arap komşuları, sabah erkenden çıkıp akşam geç dönmesini merak etmişler, iş arıyorum cevabını almışlardır. İş istediği yerlerden aldığı cevaplar üzüyor fakat yılmıyordu. Sonunda dilediği oldu ve iş buldu. Sevinçliydi. Çünkü başkaları gibi çalışarak ekmeğini kazandığı gündü.
3. Kitabın Ana Fikri: ‘İnsan yedisinde ne ise; yetmişinde de o olur’ derler, ama insanın ne olursa olsun, her türlü durumda kendini bırakmamalı, hayata iki elle sarılmalıdır.
4. Kitap Hakkında Şahsi Görüşler: Kitap okumaya değer bir kitap olarak Türk eserler kitaplığında yerini almıştır. Olaylar gerçeğe yakın, kişileri çok mükemmel şekilde tahlil etmiştir. Bu yönüyle kitap çok akıcı ve sürükleyici bir hale gelmiştir. Kitaptan gerçekten de memnun kaldım ve tavsiye etmekteyim.
5. Yazar Hakkında Kısa Bilgi: 1889 yılında İstanbul’ da doğan Reşat Nuri GÜNTEKİN, ilk öğrenimini Çanakkale’ de yaptı.Çanakkale İdadisi’ nde, Mekteb-i Sultani’ de (Galatasary Lisesi) ve İzmir’ de bir Fransız okulunda okudu. 1912’ de Edebiyat Fakültesini bitirdi.
1916-1919 yılları arasında İstanbul’ da Vefa ve Erenköy Liseleri’ nde öğretmenlik yaptı. 1931’ e kadar çeşitli liselerde Türkçe, Fransızca, edebiyat, felsefe ve pedagoji dersleri verdi. Ardından Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi oldu. 1939’ a kadar Anadolu’ yu dolaştı.
1939 –1943 yılları arasında Çanakkale milletvekili, 1950’ de Paris’ te kültür araşesi ve Türkiye’ nin UNESCO temsilcisiydi. 1954’ te emekli oldu. İstanbul Şehir Tiyatroları edebi kurul üyeliğine seçildi. 1956 yılında aralık ayında tedavi için gittiği Londra’ da kanserden öldü.
KİTABIN YAZARI : Reşat Nuri GÜNTEKİN
YAYIN EVİ ve ADRESİ: İnkılap Kitabevi Yayın Sanayi ve Ticaret A.Ş Ankara Cad.NO:95
İSTANBUL
BASIM YILI : 1999
ÖZETİN PLANI
1. Kitabın Konusu
2. Kitabın Özeti
3. Kitabın Ana Fikri
4. Kitap Hakkında Şahsi Görüşler
5. Kitabın Yazarı Hakkında Kısa Bilgi
1. Kitabın Konusu: Kitap, Türkiye’deki dilencilerin dünyasını ve cahil hocaları başarıyla tasvir eder. Yazarın en dikkate değer eserlerinden biridir. Padişah II.Mahmut dönemi ileri gelenlerinden olup padişaha yakınlığıyla tanınan Kocabaş Kazasker Şemsettin Molla’ nın torununun hayatı üzerine kurulmuş bir kitaptır. Padişahın ekmek kırıntılarının kat kat işlemeli bohça ve sedef kutularda saklandığı bir ortamda, padişah dilencisi bir dedenin torunu olan ve hem meşrutiyet hem cumhuriyet dönemlerinde yaşayan roman kahramanı, bir çeşit soya çekimle dilenciliği meslek edinir.
2. Kitabın Özeti: Küçük yaşlarda ev halkının kızmasına rağmen dilenci taklidi yapmasıyla başlayan dilencilik özentisi, ona hayatının sonuna kadar götürür. Çocukluğunda oyunlar oynamayı sevmeyen, oturduğu yerden kalkmak istemeyen bir yapıya sahipti.
Korkak pısırık bir kişi olan daha sonra yaş onyedi onsekiz olunca delikanlılığında verdiği cesaretle, biraz havalanıyor. Kolalı gömlekler, ütülü pantolonlar giyip dışarı çıkıyor, ama yine de rüyasında kendisini Don Kişot gibi görmekten alamıyor. Evine giren hırsızı yakalayıp polise teslim ediyor, piyangodan çıkan parayla babannesinin borçlarını kapatıyor, gibi rüyalar biraz daha cesaretlendiriyor.
Mahallesinde çıkan yangında içeridekileri kurtarmaya gitmek istiyor fakat bacısı izin vermiyor.Bunlar umursamaz bir tavırla evde oyun oynamaya başlıyorlar, arada bir yukarı çıkarak yangının sönüp sönmediğine bakıyorlardı. Ama sabaha karşı evlerinin de yanmasına mani olamadılar.
Burdan başka bir mahalleye taşınırlar. Yeni evleri eski evleri kadar güzel olmamasına rağmen tek tesellisi bir görüşte aşık olduğu komşu kızı Mesrure’ dir. Mesrure’ yi evin bir köşesinden izliyor, ama bir türlü cesaretini toplayamıyordu. Biraz da korkuyordu. Çünkü kafası çok büyük olduğu için mesrure’ nin cevabının ‘hayır’ olabileceği endişesi vardı. Mesrure’ nin babası aile dostu olmaya başladı. Akşamları evlerine gelir, oturur, muhabbet ederlerdi. Mesrure’ nin babası şiiri çok severdi. Ve arada bir dörtlükler okuyordu. Babasını etkilemek için kendini şiire adamıştı. Mesrure’ nin babası şiir okumaya balayınca o da sonunu getiriyordu. Babası gerçekten etkilenmişti. En sonunda dadıların da aracılığıyla Mesrure’ ye teklif götürdüler. Sonunda kabul etti. Ama meşrutiyet inkılabının olduğu yılda, dayısı yüzünden evleri dağılır. Büyükannesi ve bacısıyla birlikte başka bir eve taşınırlar. Babaannesini kaybeder. Artık evden ayrılma zamanı gelmiştir. Sakallı Talat diye biriyle tanışır, arkadaşlık kurar. Talat memurdur. Talat’ ın tavsiyesiyle Zeynep Hanım Konağı’ nda eğitim almaya başladı. Edinmiş olduğu çevre yüzünden Sinop’ a gönderilir. Salıverilmesiyle, kendisine kalacak bir yer bulup burayı arzuhal ve köylü mektupları yazmaya başlar.
Düşüncesiz bir şekilde İstanbul’ a döner. Talat’ la tekrar karşılaşır. Talat yine elinden tutar ve bir iş bulur. Mektepte yazı hocalığı ve katiplik yapacak, mektepte kalacaktı. Askerlik yaşı glmişti. Ama bütün yoklamalarda kafası büyük olduğu için sorun çıkıyordu. Bugün git yarın gel diyorlardı. Sonradan askere de alındı ve Mısır’ a yolculuk başladı. Yolculukta kargaşa çıktı ve yürüyerek memlekete geri dönmeye başladı. Yürüye yürüye Konya’ ya geliyor, kendini biraz toplayarak İzmir’ e hastaneye gidiyor hiç parası kalmadığı için taburcu bile edilemiyor. Hastane müdürü, ölmüş bir kişinin elbselerini vererek taburcu eder. İzmir işgal altında olduğu için tütün deposunda kalıyordu. Günleri artık çok daha kötüye gidiyordu. Cami önünde beklerken kadının birinden ilk sadakasını alıyor. Bu parayla akşama yiyecek alıyor ve kaldığı yere götürerek oradakileri sevindiriyor.
Dilenciliğe başlamasıyla kazanci bayağı artıyor. Artık doktorlara büyük belediye memurlarının maaşına yaklaşmaya başlamıştı. Kendine bir ev bile tutmuştu. Arap komşuları vardı çevresinde. Kaldığı yerdeki Arap komşuları, sabah erkenden çıkıp akşam geç dönmesini merak etmişler, iş arıyorum cevabını almışlardır. İş istediği yerlerden aldığı cevaplar üzüyor fakat yılmıyordu. Sonunda dilediği oldu ve iş buldu. Sevinçliydi. Çünkü başkaları gibi çalışarak ekmeğini kazandığı gündü.
3. Kitabın Ana Fikri: ‘İnsan yedisinde ne ise; yetmişinde de o olur’ derler, ama insanın ne olursa olsun, her türlü durumda kendini bırakmamalı, hayata iki elle sarılmalıdır.
4. Kitap Hakkında Şahsi Görüşler: Kitap okumaya değer bir kitap olarak Türk eserler kitaplığında yerini almıştır. Olaylar gerçeğe yakın, kişileri çok mükemmel şekilde tahlil etmiştir. Bu yönüyle kitap çok akıcı ve sürükleyici bir hale gelmiştir. Kitaptan gerçekten de memnun kaldım ve tavsiye etmekteyim.
5. Yazar Hakkında Kısa Bilgi: 1889 yılında İstanbul’ da doğan Reşat Nuri GÜNTEKİN, ilk öğrenimini Çanakkale’ de yaptı.Çanakkale İdadisi’ nde, Mekteb-i Sultani’ de (Galatasary Lisesi) ve İzmir’ de bir Fransız okulunda okudu. 1912’ de Edebiyat Fakültesini bitirdi.
1916-1919 yılları arasında İstanbul’ da Vefa ve Erenköy Liseleri’ nde öğretmenlik yaptı. 1931’ e kadar çeşitli liselerde Türkçe, Fransızca, edebiyat, felsefe ve pedagoji dersleri verdi. Ardından Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi oldu. 1939’ a kadar Anadolu’ yu dolaştı.
1939 –1943 yılları arasında Çanakkale milletvekili, 1950’ de Paris’ te kültür araşesi ve Türkiye’ nin UNESCO temsilcisiydi. 1954’ te emekli oldu. İstanbul Şehir Tiyatroları edebi kurul üyeliğine seçildi. 1956 yılında aralık ayında tedavi için gittiği Londra’ da kanserden öldü.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : SODOM VE GOMORE
KİTABIN YAZARI : YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
Basım Yılı :1984
Basım Yeri :İstanbul
BASIM EVİ : İLETİŞİM (6.Basım İletişim Yayınları)
FİYATI :4.500.000
KİTABIN ANAFİKRİ : Mütareke dönemi İstanbul’unda işgal kuvvetleri işbirlikçisi Sami Bey ailesi ve onlarla yerli ve yabancı kahramanların ilişkisi...
KİTAP HAKKINDAKİ GÖRÜŞLER : Kitap konu olarak çok iyi seçilmiş.
Düşman kuvvetlerinin böylesine ülkemizi işgal ederken onlarla işbirliği yapan insanların bu denli fazla olduğuna dikkat çeken yazar bunların daha sonra ne hale geleceğini sonlarının ne olacağını çok iyi vurgulamış.Son bölümde Türk’ün zaferini anlatırken kulandığı tasvirler çok etkileyici.
KİTABIN ÖZETİ
Sodom ve Gomore’de işgal altındaki İstanbul anlatılmaktadır.Roman işgal kuvvetleriyle,memleketin yerlileri arasında geçer.Yabancılardan en hatırı sayılır olanlar İngilizlerdir.İngilizlerin şu yönleri serilmiştir:Captain Jackson Read’le gururlu ve kibirli olmaları,Captain Marlow’la ahlaki çöküntüleri.Fransız ve Almanların varlığını da unutmamak gerekir.
Romanda yer alan Sami Bey’in ailesi,yurdum insanın ortak özellikleri taşımaz.Sami Bey işi nedeniyle yabancılarla haşır neşir olan biridir.Biricik kızı Leyla Amerikan kolejinde okumuş ve milli terbiye almamıştır.Ailesi hakim olan Leyla,mili varlığından kopuk olduğundan işgalcilerle yaklaşabilmek için adeta yarışır.
Yetişkin nesil olarak Sami Bey ve eşi,Makbule Hanım,Nuriye Hanım,Azize Hanım ve Atıf Bey birbirlerine yakın insanlardır.Aynı semtlerde oturur,aynı kimselerle görüşür,aynı toplantılara katılırlar.Kendi benliğini unutan bu insanlar yabancılara yakınlıklarıyla değer kazandıklarını zanneden kozmopolitlerdir.
Leyla birçok fırsatı babasının çevresi dolayısıyla kazanmıştır.Leyla’nın annesi aile içinde silik kalır.O Sami Bey’e ve Leyla’ya müdahale edecek güçte değildir.Çoğu yerlere zorunda olduğu için gitmiştir.
Necdet ise yetişme ve yaşam tarzı bakımından Leyla’dan farklıdır.Bu çökmüş sistemde ,kendi memleketinde bir yabancı gibidir.Onun çevresi bambaşkadır,lakin onu bu kötü çevreye Leyla bağlar.Halısının kızı olan nişanlısının İngiliz hayranlığı onun İngiliz düşmanlığını körükler.O,topluma ait ve milli olan harekete yönelmeye başarır.Bu yüzden bir uyanışı ve oluşu temsil eder.
Leyla İngiliz subaylarından Captain Jackson Read ile flört etmeye can atar.Necdet ise koyu bir İngiliz düşmanıdır.Onun için “Bir İngiliz’e uzaktan selam vermek,...”bile dayanılmaz bir azaptır.Bunun sebepleri ise şöyle sıralar “İzmir’i kanlı bir et parçası gibi Yunanlıların önüne atmış””Türk milletinin bütün teneffüs menfezlerini tıkamış”olması. Nişanlısının evine girer girmez,İngilizlerin kötü kokularını eve sinmiş olduğunu fark ederek tepki gösterir,ama Sami Bey anlamamazlıktan gelir.Leyla’nın onların tekrar gelebileceklerini söylemesi Necdet’i çıldırtır,annesinin uyarısı üzerine şunları söyler ”Bilmiyorum,bilmiyorum,bütün kadınlar gibi sende Jackson Read’i kıskanıyorsun!”der.
“Sami Bey,Tanzimat devrinin meydana attığı o biçim alafranga Türklerdendir ki Türk’ten gayrı her milletin sözüne inanırlar. ve Türkiye’ye ait meselelerinin mutlaka başkaları tarafından halledilebileceğine kanidirler”.
Leyla’nın Read ile telefon konuşması,Necdet için bardağı taşıran son damla olur ve hemen kendini sokağa atar.Şimdi o,”bir melun kızdan,bir cadıdan”kaçmaktadır. Fakat nereye gittiğini bilmez.Onu telefon konuşması esnasında boğmadığı için kahrolur.O zaten aşklarını yeterli bulmaz.Avrupa dönüşünde bir gün onlara “Siz birbirinizin olacaksınız”derler ve her şey bununla olup biter.
Bu olaylara rağmen,bir hafta geçmeden,Nuriye Hanım’ın verdiği çayda buluşurlar.Ama Miss Fany Moore Türk’lerde evlenme adetine dair konuşurken tatsızlık çıkar ve sert bir şekilde Leyle oradan ayrılır.
Bir mektupla affını diler”Beni affet Necdet!Ben deli kızın biriyim.Beni sevmek bana tahammül etmek demektir.”
Necdet’in bittiğini yazması üzerine Leyla Necdet’in evine gider.Evde baş başa kaldıklarında,Necdet’in zayıflığı ortaya çıkar ve Leyla bundan yararlanmayı bilir.
Leyla Necdet’in zaafıdır.Ondaki şekli değişikliklerin bile farkına çok geç varır.Kesile kesile “tıpkı haşarı oğlanın başına” dönen saçların şekli karşısında cadaloz demekten kendini alamaz.Fakat biraz sonra karşısında ağlayarak güçsüzlüğünü gösterir.Leyla’nın gösterdiği mazeretleri tabii saymaya başlar.
Necdet onların aralarına katılmaya razı olduğu halde,yabancılardan nefretini gerektirecek hareketlerden bir türlü kurtulamaz.Bir akşam Ocaklı arkadaşı doktor Cemal Kami ile yeni açılan Moskovite’de yemek yemeğe giderler.Arkadaşının yanında Captain Marlow ve ahbaplarının tatsızlık çıkarması Necdet’i üzer.
Leyla yaptığı çılgınlıklar için annesi ve babasının ihtarları karşısında elinden eksik olmayan renk renk sigara ağızlıklarını sallayarak dalga geçer.Read’in onu bu derece şımartması hanımlara daima malzeme olur.
Necdet,Major Will’in yalısına gelmekle ilk olarak bir İngiliz’in evine ayak basmış olur.Nefret ettiği kimseler arasında Leyla’nın tavırlarını kontrol edebilmeyi tek gaye sayar.Leyla fırsatı kollayarak yine Read ile bahçeye çıkar.Necdet onları takip eder.Bahçede onların yalnız bulunmalarına tahammül edemeyerek ortaya çıkar ve Read ile kapışır.Leyla araya girerek skandalı önlemeye çalışır.Fakat onların üçünün bir salona girmeleri ve yüzlerinin şekli her şeyi ortaya koyar.Necdet çareyi çekilip gitmekte bulur.Bu hareket Leyla’ya bir tokattan daha ağır gelir.
Leyla Jackson Read’i eskisi kadar yakın bulmamaya başlar.Fakat İngiliz zabiti bunun farkına bile varmaz ve eskisi gibi Sami Bey’in evine teklifsizce girip çıkmaya devam eder.Azize Hanım bile kocasının ilgisizliğinden şikayetle Captain Marlow’a yaklaşır.Oysa Marlow,Atıf Bey’le münasebetlerini artırarak cinsi sapıklıkta aradığını bulur. Jackson Read’ın Nail Paşa’nın karısı Şehnaz Sultan ile olan yakınlığını da önemsemeyen Leyla genç zabitin “ihtiyacı” ve “ihtirası” olur.Necdet ise önüne geçemediği olayların kendisini alıp götürmesini ister.
Leyla ile Necdet ,Rus barının açılışında uzaktan uzağa görüşürler.Necdet onun bir Türk kızı olduğunu, üstelik nişanlısı ve akrabası olduğunu yanındakilere açıklamanın ıstırabını yaşar.Bardan çıkarken ona en ağır hakarette bulunur
Madam Jimson kocasının ölümünden sonra çevresine olan hakimiyetini artırır.Leyla’yı kıskanarak onu tamamen yalnız bırakmak ister.Eski aşığı Jackson Read’i yeniden kendine bağlar.Leyla’nın babası Düyun-i Umumiye’de Fransızlara yakınlığı ile tanınan biri olduğu halde,Madam Jimson’ın organize ettiği davete çağrılmamalarını baba-kız bir türlü anlayamazlar.Leyla kimin parmağı olduğunu anlayabilmek için “samimi ve artistik bir müsamere”vermeye karar verir. Ne var ki, bundan beklediğini bulamaz.Leyla’nın davetinin böyle sonuçlanmasında yine Madam Jimson’ın ihtirası rol oynar.Bitkin olan Leyla’nın iyileşebilmesi için Sami Bey Dr.Jean Prade’i çağırır.Doktorda bir Avrupa seyahatini uygun görür.Fakat doktor sevgilisi Jimson’ı memnun edebilmek için durumu hemen ona yetiştirir.Leyla bilmemekle beraber bu seyahatin maddi yükünü Necdet çeker.
Necdet yabancı zabitlere yaklaşan Türk kızlarının her birini bir Leyla olarak görür.Bir gün tramvayda korkunç bir facia ile karşılaşır.
“İki bacağı kesilmiş bir Türk askeri kendisine sığınacak bir yer ararken sürüne sürüne tramvaya bindi.Tam o sırada şuh ve fıkırdak bir kız ile bir İngiliz zabiti girdi.Girer girmez oturan iki kişiyi kaldıran zabitin yanında olan kız yanlışlıkla yerde sürünen zavallı kötürüm askerinin eline iskarpinlerinin sivri topuklarıyla basması, o gazinin feryat etmesine sebebiyet verdi.Bu hayasız hareketinden mahcup olmayan kız, bir de söyleniverdi.”
Leyla ve Nermin gibi nicelerinden biri olan şımarık kız ve o malül insan büyük bir tezat oluşturur.O malülle beraber., nice topuklar Necdet’in ciğerine saplanır.O kızın Leyla’dan, kendisinin de o kötürümden farklı biri olmadığını anlar ve yine kızı boğamadığından leyla karşısında zaafa uğrar.Necdet Anadolu’ya sığınarak avunur.Nitekim Cemil Kami Anadolu’daki milli güçlerin birkaç güne kadar İstanbul’a geleceğini bildirir.
Türk ordusunun İzmir’e girişi ve İstanbul üzerinden Trakya’ya geçişi, işgal kuvvetlerini şaşırtır. Anlı şanlı galip zabitler büyük bir panik içinde bir an önce İstanbul’dan ayrılmayı beklerler.İyileşerek dönen Leyla’yı görmek için Sami Beylerinin kapısını çalan Jackson Read’e kapı açılmaz.Lakin keyfi kaçan Sami Bey şu lafları sarf eder”Bu çok devam etmez,göreceksiniz.İngiltere yeni tedbirler almak mecburiyetinde kalacaktır.
Başta bireysel duyguları hakim olan Necdet,görüp geçirdiği sayısız olayların etkisiyle zayıflıktan kurtularak, kendisini bağlayan bireysel şuuru milli şuur içinde eriterek hakiki bir milliyetperver olmayı başarır.Bu yeni Necdet, kozmopolit Sami Bey’leri tanımaz.İyileşerek dönen ve kendisini avuçları içine almayı çalışan işgal kuvvetlerinden artakalan Leyla da artık onun için hiçbir şeydir.
KİTAPTAKİ OLAY VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Leyla : Fiziki olarak gayet çekici ve güzel,ruhi olarak hırslı,hava atmayı seven,eğlenceye düşkün, menfaatçi, ve İngiliz hayranı şımarık kolejli kız
Necdet : Ruhi olarak zayıf bir karakter,Leyla’ya karşı bir zaafı var.Tahsilli, Avrupa yüzü görmüş, İngiliz düşmanı, yirmi beşlerinde ,köksüz,korkak,yabancılaşmış,duygularının tutsağı aydın bir tip
C.J.Read: Hali vakti yerinde,yakışıklı,aşk delisi kadınlardan başını alamayan bir züppe İngiliz zabiti
C.Marlow: “İntelligence Service” görevlisi, son derece akıllı,ama bedensel tutkularının esiri,bir İngiliz zabiti
Sami bey: Düyun-i Umumiye’de işgalcilerle arası iyi olan bir memur,mandaterliği savunuyor
Miss Fany Moore: Girişken bir Amerikan gazete yazarı
KİTABIN YAZARI : YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
Basım Yılı :1984
Basım Yeri :İstanbul
BASIM EVİ : İLETİŞİM (6.Basım İletişim Yayınları)
FİYATI :4.500.000
KİTABIN ANAFİKRİ : Mütareke dönemi İstanbul’unda işgal kuvvetleri işbirlikçisi Sami Bey ailesi ve onlarla yerli ve yabancı kahramanların ilişkisi...
KİTAP HAKKINDAKİ GÖRÜŞLER : Kitap konu olarak çok iyi seçilmiş.
Düşman kuvvetlerinin böylesine ülkemizi işgal ederken onlarla işbirliği yapan insanların bu denli fazla olduğuna dikkat çeken yazar bunların daha sonra ne hale geleceğini sonlarının ne olacağını çok iyi vurgulamış.Son bölümde Türk’ün zaferini anlatırken kulandığı tasvirler çok etkileyici.
KİTABIN ÖZETİ
Sodom ve Gomore’de işgal altındaki İstanbul anlatılmaktadır.Roman işgal kuvvetleriyle,memleketin yerlileri arasında geçer.Yabancılardan en hatırı sayılır olanlar İngilizlerdir.İngilizlerin şu yönleri serilmiştir:Captain Jackson Read’le gururlu ve kibirli olmaları,Captain Marlow’la ahlaki çöküntüleri.Fransız ve Almanların varlığını da unutmamak gerekir.
Romanda yer alan Sami Bey’in ailesi,yurdum insanın ortak özellikleri taşımaz.Sami Bey işi nedeniyle yabancılarla haşır neşir olan biridir.Biricik kızı Leyla Amerikan kolejinde okumuş ve milli terbiye almamıştır.Ailesi hakim olan Leyla,mili varlığından kopuk olduğundan işgalcilerle yaklaşabilmek için adeta yarışır.
Yetişkin nesil olarak Sami Bey ve eşi,Makbule Hanım,Nuriye Hanım,Azize Hanım ve Atıf Bey birbirlerine yakın insanlardır.Aynı semtlerde oturur,aynı kimselerle görüşür,aynı toplantılara katılırlar.Kendi benliğini unutan bu insanlar yabancılara yakınlıklarıyla değer kazandıklarını zanneden kozmopolitlerdir.
Leyla birçok fırsatı babasının çevresi dolayısıyla kazanmıştır.Leyla’nın annesi aile içinde silik kalır.O Sami Bey’e ve Leyla’ya müdahale edecek güçte değildir.Çoğu yerlere zorunda olduğu için gitmiştir.
Necdet ise yetişme ve yaşam tarzı bakımından Leyla’dan farklıdır.Bu çökmüş sistemde ,kendi memleketinde bir yabancı gibidir.Onun çevresi bambaşkadır,lakin onu bu kötü çevreye Leyla bağlar.Halısının kızı olan nişanlısının İngiliz hayranlığı onun İngiliz düşmanlığını körükler.O,topluma ait ve milli olan harekete yönelmeye başarır.Bu yüzden bir uyanışı ve oluşu temsil eder.
Leyla İngiliz subaylarından Captain Jackson Read ile flört etmeye can atar.Necdet ise koyu bir İngiliz düşmanıdır.Onun için “Bir İngiliz’e uzaktan selam vermek,...”bile dayanılmaz bir azaptır.Bunun sebepleri ise şöyle sıralar “İzmir’i kanlı bir et parçası gibi Yunanlıların önüne atmış””Türk milletinin bütün teneffüs menfezlerini tıkamış”olması. Nişanlısının evine girer girmez,İngilizlerin kötü kokularını eve sinmiş olduğunu fark ederek tepki gösterir,ama Sami Bey anlamamazlıktan gelir.Leyla’nın onların tekrar gelebileceklerini söylemesi Necdet’i çıldırtır,annesinin uyarısı üzerine şunları söyler ”Bilmiyorum,bilmiyorum,bütün kadınlar gibi sende Jackson Read’i kıskanıyorsun!”der.
“Sami Bey,Tanzimat devrinin meydana attığı o biçim alafranga Türklerdendir ki Türk’ten gayrı her milletin sözüne inanırlar. ve Türkiye’ye ait meselelerinin mutlaka başkaları tarafından halledilebileceğine kanidirler”.
Leyla’nın Read ile telefon konuşması,Necdet için bardağı taşıran son damla olur ve hemen kendini sokağa atar.Şimdi o,”bir melun kızdan,bir cadıdan”kaçmaktadır. Fakat nereye gittiğini bilmez.Onu telefon konuşması esnasında boğmadığı için kahrolur.O zaten aşklarını yeterli bulmaz.Avrupa dönüşünde bir gün onlara “Siz birbirinizin olacaksınız”derler ve her şey bununla olup biter.
Bu olaylara rağmen,bir hafta geçmeden,Nuriye Hanım’ın verdiği çayda buluşurlar.Ama Miss Fany Moore Türk’lerde evlenme adetine dair konuşurken tatsızlık çıkar ve sert bir şekilde Leyle oradan ayrılır.
Bir mektupla affını diler”Beni affet Necdet!Ben deli kızın biriyim.Beni sevmek bana tahammül etmek demektir.”
Necdet’in bittiğini yazması üzerine Leyla Necdet’in evine gider.Evde baş başa kaldıklarında,Necdet’in zayıflığı ortaya çıkar ve Leyla bundan yararlanmayı bilir.
Leyla Necdet’in zaafıdır.Ondaki şekli değişikliklerin bile farkına çok geç varır.Kesile kesile “tıpkı haşarı oğlanın başına” dönen saçların şekli karşısında cadaloz demekten kendini alamaz.Fakat biraz sonra karşısında ağlayarak güçsüzlüğünü gösterir.Leyla’nın gösterdiği mazeretleri tabii saymaya başlar.
Necdet onların aralarına katılmaya razı olduğu halde,yabancılardan nefretini gerektirecek hareketlerden bir türlü kurtulamaz.Bir akşam Ocaklı arkadaşı doktor Cemal Kami ile yeni açılan Moskovite’de yemek yemeğe giderler.Arkadaşının yanında Captain Marlow ve ahbaplarının tatsızlık çıkarması Necdet’i üzer.
Leyla yaptığı çılgınlıklar için annesi ve babasının ihtarları karşısında elinden eksik olmayan renk renk sigara ağızlıklarını sallayarak dalga geçer.Read’in onu bu derece şımartması hanımlara daima malzeme olur.
Necdet,Major Will’in yalısına gelmekle ilk olarak bir İngiliz’in evine ayak basmış olur.Nefret ettiği kimseler arasında Leyla’nın tavırlarını kontrol edebilmeyi tek gaye sayar.Leyla fırsatı kollayarak yine Read ile bahçeye çıkar.Necdet onları takip eder.Bahçede onların yalnız bulunmalarına tahammül edemeyerek ortaya çıkar ve Read ile kapışır.Leyla araya girerek skandalı önlemeye çalışır.Fakat onların üçünün bir salona girmeleri ve yüzlerinin şekli her şeyi ortaya koyar.Necdet çareyi çekilip gitmekte bulur.Bu hareket Leyla’ya bir tokattan daha ağır gelir.
Leyla Jackson Read’i eskisi kadar yakın bulmamaya başlar.Fakat İngiliz zabiti bunun farkına bile varmaz ve eskisi gibi Sami Bey’in evine teklifsizce girip çıkmaya devam eder.Azize Hanım bile kocasının ilgisizliğinden şikayetle Captain Marlow’a yaklaşır.Oysa Marlow,Atıf Bey’le münasebetlerini artırarak cinsi sapıklıkta aradığını bulur. Jackson Read’ın Nail Paşa’nın karısı Şehnaz Sultan ile olan yakınlığını da önemsemeyen Leyla genç zabitin “ihtiyacı” ve “ihtirası” olur.Necdet ise önüne geçemediği olayların kendisini alıp götürmesini ister.
Leyla ile Necdet ,Rus barının açılışında uzaktan uzağa görüşürler.Necdet onun bir Türk kızı olduğunu, üstelik nişanlısı ve akrabası olduğunu yanındakilere açıklamanın ıstırabını yaşar.Bardan çıkarken ona en ağır hakarette bulunur
Madam Jimson kocasının ölümünden sonra çevresine olan hakimiyetini artırır.Leyla’yı kıskanarak onu tamamen yalnız bırakmak ister.Eski aşığı Jackson Read’i yeniden kendine bağlar.Leyla’nın babası Düyun-i Umumiye’de Fransızlara yakınlığı ile tanınan biri olduğu halde,Madam Jimson’ın organize ettiği davete çağrılmamalarını baba-kız bir türlü anlayamazlar.Leyla kimin parmağı olduğunu anlayabilmek için “samimi ve artistik bir müsamere”vermeye karar verir. Ne var ki, bundan beklediğini bulamaz.Leyla’nın davetinin böyle sonuçlanmasında yine Madam Jimson’ın ihtirası rol oynar.Bitkin olan Leyla’nın iyileşebilmesi için Sami Bey Dr.Jean Prade’i çağırır.Doktorda bir Avrupa seyahatini uygun görür.Fakat doktor sevgilisi Jimson’ı memnun edebilmek için durumu hemen ona yetiştirir.Leyla bilmemekle beraber bu seyahatin maddi yükünü Necdet çeker.
Necdet yabancı zabitlere yaklaşan Türk kızlarının her birini bir Leyla olarak görür.Bir gün tramvayda korkunç bir facia ile karşılaşır.
“İki bacağı kesilmiş bir Türk askeri kendisine sığınacak bir yer ararken sürüne sürüne tramvaya bindi.Tam o sırada şuh ve fıkırdak bir kız ile bir İngiliz zabiti girdi.Girer girmez oturan iki kişiyi kaldıran zabitin yanında olan kız yanlışlıkla yerde sürünen zavallı kötürüm askerinin eline iskarpinlerinin sivri topuklarıyla basması, o gazinin feryat etmesine sebebiyet verdi.Bu hayasız hareketinden mahcup olmayan kız, bir de söyleniverdi.”
Leyla ve Nermin gibi nicelerinden biri olan şımarık kız ve o malül insan büyük bir tezat oluşturur.O malülle beraber., nice topuklar Necdet’in ciğerine saplanır.O kızın Leyla’dan, kendisinin de o kötürümden farklı biri olmadığını anlar ve yine kızı boğamadığından leyla karşısında zaafa uğrar.Necdet Anadolu’ya sığınarak avunur.Nitekim Cemil Kami Anadolu’daki milli güçlerin birkaç güne kadar İstanbul’a geleceğini bildirir.
Türk ordusunun İzmir’e girişi ve İstanbul üzerinden Trakya’ya geçişi, işgal kuvvetlerini şaşırtır. Anlı şanlı galip zabitler büyük bir panik içinde bir an önce İstanbul’dan ayrılmayı beklerler.İyileşerek dönen Leyla’yı görmek için Sami Beylerinin kapısını çalan Jackson Read’e kapı açılmaz.Lakin keyfi kaçan Sami Bey şu lafları sarf eder”Bu çok devam etmez,göreceksiniz.İngiltere yeni tedbirler almak mecburiyetinde kalacaktır.
Başta bireysel duyguları hakim olan Necdet,görüp geçirdiği sayısız olayların etkisiyle zayıflıktan kurtularak, kendisini bağlayan bireysel şuuru milli şuur içinde eriterek hakiki bir milliyetperver olmayı başarır.Bu yeni Necdet, kozmopolit Sami Bey’leri tanımaz.İyileşerek dönen ve kendisini avuçları içine almayı çalışan işgal kuvvetlerinden artakalan Leyla da artık onun için hiçbir şeydir.
KİTAPTAKİ OLAY VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Leyla : Fiziki olarak gayet çekici ve güzel,ruhi olarak hırslı,hava atmayı seven,eğlenceye düşkün, menfaatçi, ve İngiliz hayranı şımarık kolejli kız
Necdet : Ruhi olarak zayıf bir karakter,Leyla’ya karşı bir zaafı var.Tahsilli, Avrupa yüzü görmüş, İngiliz düşmanı, yirmi beşlerinde ,köksüz,korkak,yabancılaşmış,duygularının tutsağı aydın bir tip
C.J.Read: Hali vakti yerinde,yakışıklı,aşk delisi kadınlardan başını alamayan bir züppe İngiliz zabiti
C.Marlow: “İntelligence Service” görevlisi, son derece akıllı,ama bedensel tutkularının esiri,bir İngiliz zabiti
Sami bey: Düyun-i Umumiye’de işgalcilerle arası iyi olan bir memur,mandaterliği savunuyor
Miss Fany Moore: Girişken bir Amerikan gazete yazarı
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : Zulüm Dağları Aşar- Çanakkale İçinde
KİTABIN YAZARI : Rahmi ÖZEN
YAYIN EVİ VE ADRESİ : Kalkan Matbaacılık / ANKARA
BASIM YILI : 2000
FİYATI :4.000.000
1.KİTABIN KONUSU:
Yüzyıllarca başarıdan başarıya koşan, zafere doymayan Türk milleti
19 ncu – 20 nci yüzyılın sonlarında toprak kaybetmeye başlamış ve nihayet 20 nci yy. ilk çeyreğinde, koskocaman imparatorluk küçüle küçüle elinde sadece anavatan Anadolu kalmıştır. Düşman, ayağı, kolları kesilmiş hasta adama son vermek için Çanakkale’den İstanbul’a hareket eder.Modern silahlarla donatılmış düşman, paslı süngü ile durdurulur(Çanakkale’de Anadolu halkının ve bunlardan bir kesit olarak Kastomonu ahalisinin yaptıkları fedakarlıklar anlatılmıştır.).
2.KİTABIN ÖZETİ:
1910 yıllarında , Osmanlının gide gide küçüldüğü bir dönemde olay cereyan etmektedir.
Anadolunun küçük güzel bir köyünde, babasını, eşini ve kardeşini kara düşmanla şavaşırken şehit veren Fatma hanım henüz üç aylık evli olan oğlunu savaşa göndermenin verdiği hüznü ve mutluluğu iç içe yaşıyor.
Ağıtlar ince bir ezgiyle taze gelinlerin yiğitlerine hicranları:
“Ağamı yolladılar Yemen iline
Çifte tabancalar taktı beline
Duvağımı takalı onbeş gün oldu
Ayrılmak mı olur yeni geline.”
Bu ağıtlar köyün sokaklarından yankılanıyor.”Yaktı Hocam gelinlerin acıklı ağıtları içimi” Şair diyor ve diyor köyün imamı Abdullah Efendi’ye . Şair ve Abdullah Efendi kolkola takılıp imparatorluğun yaşadığı karanlık günleri düşünerek adım adım yol alıyorlardı.
Bir kaç hafta sonra, postacı Ali’ye her zamanki gibi elindeki zarfı muhtara verdi. Zarfta Ahmet’in şehit olduğu ve İtalyanların Bingazi’yi aldığı yazıyordu.Bu sırada Elif bağırarak kahvehaneye geldi.Rüyasında Ahmet’in Şehit olduğunu anlattı.Şair bunu teyit etti. Elif bayılırken ağzından çıkan bu nağmeler yürekleri yakıp kebap ediyordu:
“Postacının mektubunu düğün mü sandın
Mavi rengi yalnız göğün mü sandın
Yemen’e gideni gelir mi sandın
Tez gel ağam tez gel dayanamirem
Yürekten hançer uyuyamirem.”
Fatma Ana taze gelini sever, ellere gitmemesi için başını oğlu Mehmet’le bağlar.
Köyün Camlı Kıraathanesinde her gün aynı kişiler savaşa ait meseleler hakkında konuşurlar…İmam İbrahim Efendi,Şair,Muhtar ve diğer yaşlılar. Şair :“Almanların Goben zırhlısı ve Breslav kruvazörü Çanakkale’yi geçip istanbul’a geldi ve adları Yavuz ve Midilli gemileri olarak değiştirildi. Bunlar Almanların bir oyunudur , bizi savaşa sokmak için.” Ve dediği gibi de oldu. Alman Generali Bronzer Paşa Mürettebatına Türk giysileri giydirip Rus gemilerine ve limanlarını topa tutar.Böylece savaşa girmiş oluruz.
İtilaf devletleri Çanakkale’ye bir saldırı planlar.
“Ben umutsuzum Şair” dedi Hocaefendi. “Küçüle küçüle el kadar toprağı kalan Osmanlı’dan umudu kestim. Bunca devlet karşısında hangi gücümüzle kaç gün dayanabiliriz. Avrupa hürriyetimizi elimizden alırsa ne yaparız?"
Şair : “Ümitvar ol Hocam! Ümitvar ol, dünyanın bütün mahşeri Çanakkale’de hücuma geçse, ben umudumu yitirmem.”
“Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım
Kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner taşarım
Yırtarım dağları , enginlere sığmam taşarım.”
Düşman gemileri Çanakkale’yi topa tutmuştu. Gülle, top ,tüfek sesleri etrafı çınlatıyordu onlarca teyyare uçuyordu Çanakkale üstünde.
Sahra çadır hastahanesi dopdolu idi yaralılarla…Doktorlar , hemşireler, sihhiye erleri canla başla sarıyorlardı askerlerin akan kanlarını. Taş taş üstünde kalmamış kol ve bacaklar etrafta gezişiyorlardı ama Türk askeri düşmanın Çanakkale’ye ayak basmasına izin vermiyor ve kıyasıya çarpışıyorlardı.
“Atamaz adımını gömülmeden son asker…
Askerimiz gömülse dirilecek şehitler…”
Mustafa Kemal top,gülle ve teyyarelere karşı süngü ile düşmana kök söktürüyordu, Conkbayır’da.Düşmanı denize sürüyordu. Mustafa Kemal’in zaferi tüm Anadolu halkını motive edip ümit beslettiriyordu.Sahra hastahanesinde, Elifçe Mehmet’in altı ay önce değil,vurularak hastahaneye getirilp şehit düştüğünü görür.
Bu sıralarda 14-15 yaşlarında ilköğretim öğrencileri silahlanıp Çanakkale’ye yol aldılar.(Çanakkale’de savaşacak kimse kalmadığı için.)Gidenler geri dönmüyordu.
Savaşın bilançosu:251.309 şehit Türk askeri ve bir o kadar da düşman ölüsü .
Şair :
“Orda bir Hintli yatıyor, yanında Senegalli
Ufka bakıp ağlarken kederleri besbelli
Hepsi, hürriyetlerine kurşun attılar, bilmeden
Boğazdan geçilir mi bütün Türkler ölmeden?”
Çanakkale geçilmedi… Geçilmeyecek… Avrupa , bütün esir kitlelerini Türk’ün önüne yığdı bu savaşta.Garbın bütün zırhını, ejderin hırsını…Öyle bir çığdı o çığ ki , insanlığı korudu Türk milleti kendisiyle birlikte bu savaşta.
[B]3.KİTABIN ANA FİKRİ: [/B]
Türk milleti , varoluşundan beri hür ve bağımsız yaşamıştır.Hiçbir millet ve devletin himayesinde kalmamış ve bundan sonra da kalmayacaktır. “ Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım !”
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Şair:Kastamonu ilçesinde müezzin olup, vatanın düşman elinden ancak millet elinden kurtulacağını savunur.
Hoca Bey:Kastamonu’da bir cami imamı ; düşman gemilerini İstanbul’a de-mirlediği zaman tüm ümidini yitirmiştir.
Fatma ana: Oğlunu,eşini ve babasını şehit vermiş çilekeş bir Anadolu anasıdır.
Elif:Fatma ananın henüz iki üç aylık körpecik gelinidir.Eşini Çanakale’de şehit verecektir.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Zulüm Dağları Aşar –Çanakkale İçinde adlı kitap Çanakkale‘deki milletimiz göstermiş olduğu eşi benzeri olmayan kahramanlık timsalini şiirsel bir üslüpla dile getirmekte ve kitaba akıcılık kazandırmıştır.
[B] 6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ : [/B]
1949 yılında Terme’de doğan Rahmi Özen lise öğrenciliği yıllarından itibaren, kendine özel şiirsel uslübü ile hep üretmiştir. İnsanlık için , Türk edebiyatı için ,Türk dilinin gelişimi için…
Yazdığı eserleri nedeniyle çeşitli devlet kurumlarından, gönüllü kuruluşlardan birçok takdir almıştır.
Yazarın Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan eserleri:
[FONT=Symbol] · Yeşile Hasret Gözler
[FONT=Symbol] · Yaralı Ceylan
[FONT=Symbol] · Bir Damla Su
[FONT=Symbol] · Töre Bitti
[FONT=Symbol] · Boğaç Han Destanı
[FONT=Symbol] · Çanakkale Diye Diye
[FONT=Symbol] · Hacı Bayram Veli
Yayın evlerince yayınlananlar:
[FONT=Symbol]· Son Kurban
[FONT=Symbol]· Göz Yaşları
[FONT=Symbol]· Mukaddes Çile
[FONT=Symbol]· Bana Beni Anlat Öğretmenim
Türk dilini en güzel kullanan çağdaş yazarlarımızdan olan Rahmi ÖZEN edebi sanatların her dalında ; Türk edebiyatına özgün eserler kazandırmıştır.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
Kitap Adı : Acımak
Kitabın Yazarı : Reşat Nuri Güntekin
Yayımevi ve Adres : İnkılap Yayınevi İstanbul.
Basım Yılı : 29. Baskı
1. KİTABIN KONUSU :
Acımak'ta, görevine bağlılığı ile tanınmış bir İlkokul başöğretmeni zehra hanımın trajik serüveni dile getiriliyor. Temizlik, fedakarlık, fedakarlık hastalığı onda insanlığın en değerli yeteneğini öldürmüştür: Acımak Yeteneğini. Duygusal, geniş ruhlu bir kadın, güzel, doğru, temiz şeyleri çılgınca seviyor. Ama zaafa, düşkünlüğe ve çirkinliğe acımıyor. Yapılmış bir kötülük için hiç bir gerekçe tanımıyor ve acımadan söküp atıveriyor. Bütün insanları etkilemiş güzel bir duygunun romanı.
2. ROMANIN ÖZETİ
Zehra çok çalış, disiplinli, verdiği kararların arkasında duran bir öğretmendir. Bulunduğu okulda bir çok yenilik yapmış ve okuldaki uygun olmayan, güzel olmayan bir çok şeyi değiştirmiştir. Kırık dökük halde bulunan okulu kendi onarmaya kalkmıştır. Öğrencilerin elbiseleriyle, saçlarıyla usanmadan ilgilenmiştir ve onların ikinci anneleri olmuştur.
Ama onun bir tek kusuru aucıma duygusunun olmamasıdır. Zaafa, düşkünlüğe, çirkinliğe acımamaktadır. Bu özelliklerinden dolayı maarif müdürü onun mebus Şerif Halil beyle tanıştırmak istemiştir. Tabiki mebusunda asıl amacı Zehra'ya babasının hasta olduğunu söylemektir. İkisi birlikte Zehra'nın okuluna giderler. İlk olarak onunla okul öğrencileri hakkında konuşurlar. Zehra çalışkan öğrencilerinden bahsederken gözlerinin içi güler. Ama tembel, zayıf öğrencilerden bahsederken çehresi değişir ve sanki zanlı bir kişiden bahsediyormuş gibi davranır. Bu konu hakkında maarif müdürü ve mebusla saatlerce tartışır ama bir türlü bu fikrinden vazgeçmez. Bu konuyu tartışırken maarif müdürü çok güzel bir örnek verir. Zehra'ya bu örneği anlatır. Küçük bir kızın hırsızlık ile suçlanmasını söyler. Zehra hemen araya girer ve müdahale eder. Evet o bir hırsızdı diye bağırmaya başlar ve onu savunmalarını istemez. Maarif müdürü ise konuyu açar. Bu kızın aslında hırsız olmadığını sadece hırsızların şu evin kapısı önünde dur birisi gelince haber ver diye para karşılığında kandırırlar. O da inanır, olay esnasında bekçiye yakalanır. Daha sonra polise teslim edilir. Polis onu konuşturmaya çalışır ama bir türlü konuşmaz. Zehraya gülerek eğer gerçekten hırsız olsaydı onların ismini vermezmiydi der ve devam eder. Polis ona aldığı paranın iki katını teklif eder ve kız yine almaz. Bu kız hırsızmıydı diyerek Zehra'yla dalga geçerler. Zehra olayı kapatır bir daha o olay üzerine konuşmak istemez.
Laf Zehra'nın babasına gelir. Ama o konuşmak istemez. Babasının hasta olduğunu söylerler fakat zehra babası görmeye gitmek istemez. En sonunda maarif müdürünün ısrarı ile babasını görmeyi kabul eder ve İstanbul'un
yolunu tutar. O akşam tren yolculuğuna başlar.
Her gözlerini kapatışında çocukluğunda başından geçen olayları hatırlar. Babasının eve nasıl sarhoş geldiğini, ablasına çektirdiği işkenceleri bir bir gözlerinin önünden geçirir. Her seferinde babasına olan kini bir kat daha artar. Nihayet tren yolculuğu bitmiş ve babasının bulunduğu eve gitmiştir. Evde sessizlik hakimdir. Onu yaşlı bir adam ile kadın karşılar. Zehra evde insanlarla konuşurken gayet sakin görünmektedir. Hatta neşeli denilecek tavırlar sergiler. Bu hareketlerini herkes yol yorgunluğuna verirler. Daha sonra Zehra'ya babasından kalan bir sandık olduğunu ve onu açıp bakmasını söylerler. Daha sonra zehra sandığı açar ve içinden bir günlük çıkar. Günlüğü okumaya başlar. Günlüğün ilk sayfalarında babasının daha yeni memur çıktığını ve bunun için ne kadar bahtiyar olduğundan bahseder. İçinde olan çalışma azmi, namus, şeref duygularından bahseder ve sayfalar ilerledikçe ilk tayin yerinde babasının iş yaşamından bahsedilir.
Babasının görevinin ilk yıllarında çok çalıştığını hatta masasının üstüne bir takım yapması gereken şeyleri yazdığı anlatır. Bunlar göreve bağlılık, rüşvet almamak gerektiğidir. Birgün babası evlenmeye karar verir ve bir kızla evlenir bu kızın annesi duldur. O da onlarla kalır.Zehra'nın babası yani Mürşit bey sürekli onların ne kadar iyi mükemmel insan olduklarından bahseder aslında bilmediği bir şey vardır. Bu insanlar onu gün geçtikçe batağa sürüklerler. İş yerinde insanlarla tartışmaya başlar kavga eder, sebebi ise önceden onların işlerini yaparken artık yapmamasıdır. Kaynanası onun içini dışını çok iyi bildiği için onu kandırmasınıda iyi bilir. Oğlum bence hiç gereği yok ama bilmem kimin kızının şöyle elbisesi var kızımda genç oda ister ama sen alma der. Tabi bu lafı duyunca Mürşit hemen gider aynı elbiseden alır. Mürşit efendi çok borçlanmıştır. Borç batağının içine girerler.
Birgün kaynanası Mürşit'i İstanbul'a gitmek için kandırır. Orada yaşayalım orası bizim memleketimiz vs. laflar söyler. Oda hemen tayinini oraya çıkarttırmak için girişimlerde bulunur. Bir arkadaşı ona yardım edeceğini ama kaynanası ve karısının çok kötü insanlar olduğunu kaynanasının kocasını dertten öldürdüğünü söyler ve onuda borç batağına soktuklarını ve eğer İstanbul'a giderlerse daha kötü şeylerin onları beklediğini söyler, hem pahalılık olsun hemde başka konular olsun.
Sonunda İstanbul'a giderler ve epeyce bir zaman geçtikten sonra onların yaşantılarına, eğlenceli hayatlarına para yetiştiremez. Sonunda Mürşit bey artık ayyaş, hırsız bir adam olduğunu kızlarının onu hiç sevmediğini ve işsiz olduğundan bahseder ve artık onların iç yüzünü öğrenmiştir. Onlarla onun arkasından değil yüzüne karşı hakaretlere, fesatlıklarda bulunmaya başlamışlardır. Aile içi huzur gibi kavramlar kalmamıştır.
Kaynanası ve karısı onu kızlarına çok kötü bir insan olarak tanıtmışlardır. Kızları ondan nefret etmektedirler. Birgün sokakta sefil bir şekilde dururken Mürşit'i görür ve sohbet ederler. Mürşit'e yardım etmek istediğini söyler. O da Zehra ismindeki kızını yatılı bir okula aldırmasını söyler. Ve artık zehra bu insanlardan arınmıştır. Okulda okumaya başlamıştır.
Günlük bu şekilde biter. Zehra aslında babasının ne kadar iyi bir insan olduğunu öğrendiği için babasının ölüsünün yanına gider, feryatlarla ağlamaya başlar. Zehra bir kaç gün sonra mektebine döner. Artık hiçbir eksiği kalmamıştır. Acımayı öğrenmiştir.
3. ANA FİKİR
Romandan anlaşılacağı gibi insanların birbirlerini etkilediklerini, özelliklikle hayat arkadaşlarını yani eşlerini başarıda, başarısızlıkta çok önemli bir faktör olduklarını bunun içinde doğru insanları kendimize seçmemizi ve insanlara yargısız infaz yapmadan yapılanların sebebini, nedenini, o kişinin içinde bulunduğu durumu öğrenmemiz gerektiğini yani acımak duygusunun doğru zaman ve yerlerde ortaya çıkarmamız gerektiğini vurgulamaktadır.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Maarif Müdürü: Zehraya bir çok konuda akıl veren ve onun babasının yanına gitmesini sağlayan babacan bir müdürdür.
Mebus Şerif Halil: Zehraya babasının hasta haberini getiren şahıstır.
Zehra: Görevine bağlılığıyla tanınmış, dürüst, çalışkan, başarı hayranı, zaaflık düşmanı bir kadın öğretmendir.
Mürşit: İyi bir memurken, eşinin ve kayınvalidesinin fesatlıklarıyla kötü durumlara düşen bir adamdır.
Necip: Mürşit'e iş verip onu karısıyla aldatan kişidir.
Makbule: Mürşit'in kayınvalidesidir. Onu kötü durumlara düşüren asıl kişidir.
Meveddet: Mürşit'in karısıdır. Sürekli ağlayarak, yakınarak Mürşit'i kandıran kötü bir kadındır.
Tahsin Efendi: Mürşit'e sürekli nasihatlar veren, karısının ve kayınvalidesinin işe yaramaz insanlar olduğunu söyleyen maarif baş katibidir.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Acımak isimli kitap insanı kendisine hapseden, hayatın kesitlerinden örnekler alarak insanları bilinçlendirmeye çalışan ve okuyanı hayranlığa düşüren mükemmel bir eserdir. Bu kitaptan yaşamaya dair birçok ders alınabilir. Benim bu zamana kadar okuduğum en güzel kitaplardan bir tanesidir diyebilirim. Herkesin okumasını tavsiye ederim.
6. YAZAR HAKKINDA BİLGİ
1989'da İstanbul'da doğdu. Edebiyat Fakültesini bitirdi. Liselerde öğretmenlik, Müdürlük, Milli Eğitim Müfettişliği, Paris Kültür Ataşeliği yaptı. UNESCO'da Türkiye'yi temsil etti. Romanları hikayeleri,tiyatro eserlerinin yanısıra çeşitli çevirileri de vardır.1954'de emekli olduktan sonra İstanbul Şehir Tiyatroları Edebi Kurul üyeliğine seçildi. Kanser tedavisi için gittiği Londra'da öldü.
Önemli Yapıtları: Roman: Gizli El, Damga, Kızılcık Dalları, Gökyüzü, Ateş Gecesi, Değirmen, Harabelerin Çiçeği, Kavak Yelleri, Son Sığınak. Öykü: Gençlik ve Güzellik, Eski Ahbap, Tanrı Misafiri, Sönmüş Yıldızlar, Leyla ile Mecnun, Olağan İşler. Oyun: Hançer, Ümidin Güneşi, Gazeteci Düşman, Şemsiye Hırsızı, İhtiyar Serseri, Bir köy Hocası, Yaprak Dökümü gibi eserler.
Kitabın Yazarı : Reşat Nuri Güntekin
Yayımevi ve Adres : İnkılap Yayınevi İstanbul.
Basım Yılı : 29. Baskı
1. KİTABIN KONUSU :
Acımak'ta, görevine bağlılığı ile tanınmış bir İlkokul başöğretmeni zehra hanımın trajik serüveni dile getiriliyor. Temizlik, fedakarlık, fedakarlık hastalığı onda insanlığın en değerli yeteneğini öldürmüştür: Acımak Yeteneğini. Duygusal, geniş ruhlu bir kadın, güzel, doğru, temiz şeyleri çılgınca seviyor. Ama zaafa, düşkünlüğe ve çirkinliğe acımıyor. Yapılmış bir kötülük için hiç bir gerekçe tanımıyor ve acımadan söküp atıveriyor. Bütün insanları etkilemiş güzel bir duygunun romanı.
2. ROMANIN ÖZETİ
Zehra çok çalış, disiplinli, verdiği kararların arkasında duran bir öğretmendir. Bulunduğu okulda bir çok yenilik yapmış ve okuldaki uygun olmayan, güzel olmayan bir çok şeyi değiştirmiştir. Kırık dökük halde bulunan okulu kendi onarmaya kalkmıştır. Öğrencilerin elbiseleriyle, saçlarıyla usanmadan ilgilenmiştir ve onların ikinci anneleri olmuştur.
Ama onun bir tek kusuru aucıma duygusunun olmamasıdır. Zaafa, düşkünlüğe, çirkinliğe acımamaktadır. Bu özelliklerinden dolayı maarif müdürü onun mebus Şerif Halil beyle tanıştırmak istemiştir. Tabiki mebusunda asıl amacı Zehra'ya babasının hasta olduğunu söylemektir. İkisi birlikte Zehra'nın okuluna giderler. İlk olarak onunla okul öğrencileri hakkında konuşurlar. Zehra çalışkan öğrencilerinden bahsederken gözlerinin içi güler. Ama tembel, zayıf öğrencilerden bahsederken çehresi değişir ve sanki zanlı bir kişiden bahsediyormuş gibi davranır. Bu konu hakkında maarif müdürü ve mebusla saatlerce tartışır ama bir türlü bu fikrinden vazgeçmez. Bu konuyu tartışırken maarif müdürü çok güzel bir örnek verir. Zehra'ya bu örneği anlatır. Küçük bir kızın hırsızlık ile suçlanmasını söyler. Zehra hemen araya girer ve müdahale eder. Evet o bir hırsızdı diye bağırmaya başlar ve onu savunmalarını istemez. Maarif müdürü ise konuyu açar. Bu kızın aslında hırsız olmadığını sadece hırsızların şu evin kapısı önünde dur birisi gelince haber ver diye para karşılığında kandırırlar. O da inanır, olay esnasında bekçiye yakalanır. Daha sonra polise teslim edilir. Polis onu konuşturmaya çalışır ama bir türlü konuşmaz. Zehraya gülerek eğer gerçekten hırsız olsaydı onların ismini vermezmiydi der ve devam eder. Polis ona aldığı paranın iki katını teklif eder ve kız yine almaz. Bu kız hırsızmıydı diyerek Zehra'yla dalga geçerler. Zehra olayı kapatır bir daha o olay üzerine konuşmak istemez.
Laf Zehra'nın babasına gelir. Ama o konuşmak istemez. Babasının hasta olduğunu söylerler fakat zehra babası görmeye gitmek istemez. En sonunda maarif müdürünün ısrarı ile babasını görmeyi kabul eder ve İstanbul'un
yolunu tutar. O akşam tren yolculuğuna başlar.
Her gözlerini kapatışında çocukluğunda başından geçen olayları hatırlar. Babasının eve nasıl sarhoş geldiğini, ablasına çektirdiği işkenceleri bir bir gözlerinin önünden geçirir. Her seferinde babasına olan kini bir kat daha artar. Nihayet tren yolculuğu bitmiş ve babasının bulunduğu eve gitmiştir. Evde sessizlik hakimdir. Onu yaşlı bir adam ile kadın karşılar. Zehra evde insanlarla konuşurken gayet sakin görünmektedir. Hatta neşeli denilecek tavırlar sergiler. Bu hareketlerini herkes yol yorgunluğuna verirler. Daha sonra Zehra'ya babasından kalan bir sandık olduğunu ve onu açıp bakmasını söylerler. Daha sonra zehra sandığı açar ve içinden bir günlük çıkar. Günlüğü okumaya başlar. Günlüğün ilk sayfalarında babasının daha yeni memur çıktığını ve bunun için ne kadar bahtiyar olduğundan bahseder. İçinde olan çalışma azmi, namus, şeref duygularından bahseder ve sayfalar ilerledikçe ilk tayin yerinde babasının iş yaşamından bahsedilir.
Babasının görevinin ilk yıllarında çok çalıştığını hatta masasının üstüne bir takım yapması gereken şeyleri yazdığı anlatır. Bunlar göreve bağlılık, rüşvet almamak gerektiğidir. Birgün babası evlenmeye karar verir ve bir kızla evlenir bu kızın annesi duldur. O da onlarla kalır.Zehra'nın babası yani Mürşit bey sürekli onların ne kadar iyi mükemmel insan olduklarından bahseder aslında bilmediği bir şey vardır. Bu insanlar onu gün geçtikçe batağa sürüklerler. İş yerinde insanlarla tartışmaya başlar kavga eder, sebebi ise önceden onların işlerini yaparken artık yapmamasıdır. Kaynanası onun içini dışını çok iyi bildiği için onu kandırmasınıda iyi bilir. Oğlum bence hiç gereği yok ama bilmem kimin kızının şöyle elbisesi var kızımda genç oda ister ama sen alma der. Tabi bu lafı duyunca Mürşit hemen gider aynı elbiseden alır. Mürşit efendi çok borçlanmıştır. Borç batağının içine girerler.
Birgün kaynanası Mürşit'i İstanbul'a gitmek için kandırır. Orada yaşayalım orası bizim memleketimiz vs. laflar söyler. Oda hemen tayinini oraya çıkarttırmak için girişimlerde bulunur. Bir arkadaşı ona yardım edeceğini ama kaynanası ve karısının çok kötü insanlar olduğunu kaynanasının kocasını dertten öldürdüğünü söyler ve onuda borç batağına soktuklarını ve eğer İstanbul'a giderlerse daha kötü şeylerin onları beklediğini söyler, hem pahalılık olsun hemde başka konular olsun.
Sonunda İstanbul'a giderler ve epeyce bir zaman geçtikten sonra onların yaşantılarına, eğlenceli hayatlarına para yetiştiremez. Sonunda Mürşit bey artık ayyaş, hırsız bir adam olduğunu kızlarının onu hiç sevmediğini ve işsiz olduğundan bahseder ve artık onların iç yüzünü öğrenmiştir. Onlarla onun arkasından değil yüzüne karşı hakaretlere, fesatlıklarda bulunmaya başlamışlardır. Aile içi huzur gibi kavramlar kalmamıştır.
Kaynanası ve karısı onu kızlarına çok kötü bir insan olarak tanıtmışlardır. Kızları ondan nefret etmektedirler. Birgün sokakta sefil bir şekilde dururken Mürşit'i görür ve sohbet ederler. Mürşit'e yardım etmek istediğini söyler. O da Zehra ismindeki kızını yatılı bir okula aldırmasını söyler. Ve artık zehra bu insanlardan arınmıştır. Okulda okumaya başlamıştır.
Günlük bu şekilde biter. Zehra aslında babasının ne kadar iyi bir insan olduğunu öğrendiği için babasının ölüsünün yanına gider, feryatlarla ağlamaya başlar. Zehra bir kaç gün sonra mektebine döner. Artık hiçbir eksiği kalmamıştır. Acımayı öğrenmiştir.
3. ANA FİKİR
Romandan anlaşılacağı gibi insanların birbirlerini etkilediklerini, özelliklikle hayat arkadaşlarını yani eşlerini başarıda, başarısızlıkta çok önemli bir faktör olduklarını bunun içinde doğru insanları kendimize seçmemizi ve insanlara yargısız infaz yapmadan yapılanların sebebini, nedenini, o kişinin içinde bulunduğu durumu öğrenmemiz gerektiğini yani acımak duygusunun doğru zaman ve yerlerde ortaya çıkarmamız gerektiğini vurgulamaktadır.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Maarif Müdürü: Zehraya bir çok konuda akıl veren ve onun babasının yanına gitmesini sağlayan babacan bir müdürdür.
Mebus Şerif Halil: Zehraya babasının hasta haberini getiren şahıstır.
Zehra: Görevine bağlılığıyla tanınmış, dürüst, çalışkan, başarı hayranı, zaaflık düşmanı bir kadın öğretmendir.
Mürşit: İyi bir memurken, eşinin ve kayınvalidesinin fesatlıklarıyla kötü durumlara düşen bir adamdır.
Necip: Mürşit'e iş verip onu karısıyla aldatan kişidir.
Makbule: Mürşit'in kayınvalidesidir. Onu kötü durumlara düşüren asıl kişidir.
Meveddet: Mürşit'in karısıdır. Sürekli ağlayarak, yakınarak Mürşit'i kandıran kötü bir kadındır.
Tahsin Efendi: Mürşit'e sürekli nasihatlar veren, karısının ve kayınvalidesinin işe yaramaz insanlar olduğunu söyleyen maarif baş katibidir.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Acımak isimli kitap insanı kendisine hapseden, hayatın kesitlerinden örnekler alarak insanları bilinçlendirmeye çalışan ve okuyanı hayranlığa düşüren mükemmel bir eserdir. Bu kitaptan yaşamaya dair birçok ders alınabilir. Benim bu zamana kadar okuduğum en güzel kitaplardan bir tanesidir diyebilirim. Herkesin okumasını tavsiye ederim.
6. YAZAR HAKKINDA BİLGİ
1989'da İstanbul'da doğdu. Edebiyat Fakültesini bitirdi. Liselerde öğretmenlik, Müdürlük, Milli Eğitim Müfettişliği, Paris Kültür Ataşeliği yaptı. UNESCO'da Türkiye'yi temsil etti. Romanları hikayeleri,tiyatro eserlerinin yanısıra çeşitli çevirileri de vardır.1954'de emekli olduktan sonra İstanbul Şehir Tiyatroları Edebi Kurul üyeliğine seçildi. Kanser tedavisi için gittiği Londra'da öldü.
Önemli Yapıtları: Roman: Gizli El, Damga, Kızılcık Dalları, Gökyüzü, Ateş Gecesi, Değirmen, Harabelerin Çiçeği, Kavak Yelleri, Son Sığınak. Öykü: Gençlik ve Güzellik, Eski Ahbap, Tanrı Misafiri, Sönmüş Yıldızlar, Leyla ile Mecnun, Olağan İşler. Oyun: Hançer, Ümidin Güneşi, Gazeteci Düşman, Şemsiye Hırsızı, İhtiyar Serseri, Bir köy Hocası, Yaprak Dökümü gibi eserler.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi