KİTABIN ADI : Güneydoğu’dan Öyküler 1
KİTABIN YAZARI : Hakan EVRENSEL
YAYINEVİ VE ADRESİ : Ümit Yayıncılık Ltd.Şti.-Konur Sok.27 / 1 06640 Kızılay / ANKARA
BASIM TARİHİ : MART 1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI : “Güneydoğu’dan Öyküler” Türkiye’nin en büyük sorunun bir yönünü bizzat yaşamış yüzbinlerce insanın yüzbinlerce anılarından sadece bir kaçını içermektedir. Büyük çoğun- luğu hala devlet memuru statüsünde otuzdan fazla güvenlik görevlisiyle yapılan söyleşlirde, anı sahiplerinin isteği üzerine, olaylarda geçen kişilerin kimlikleri ve olayların geçtiği yerler belirtirmemiştir. Anılar, sıkıntılı anların yaşandığı söyleşilerin ardından, anı sahiplerinin onayı ile, bir yılı yakın süren bir çalışma sonunda öyküleştirilmiştir. Olayların asıllarına sadık kalınmıştır.
KİTABIN KONUSU: 1983 yılından beri, Türk Ordusu’nun terör örgütü PKK ile yaptığı mücadele anlatılmaktadır.
KİTABIN ANAFİKRİ: Vatan toprağı uğruna gerekirse seve seve can verilebileceği fikri aşılanmaya çalışılmaktadır.
ESERDEKİ ŞAHISLAR: Eserde birbirinr bağımlı bir çok öyküden bahsedilmiştir. Bu eserde yazar yaşadıklarını birebir okuyucuya sunmuştur. Ayrıca çoğu güvenlik görevlisinin ismleri, kendi istekleriyle gizli tutulmuştur. Bu yüzden tam bir karakter tahlili yapılamaz. Ama genel olarak kahramanları, Mehmetçik ve hain terör örgütü PKK diye adlandırabiliriz.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞ: Kitapta Güneydoğu’nun en ücra köşeleri bile, çok iyi bir şekilde tasvir edilmiştir. 19 senedir yapılan mücadele gözler önüne çok güzel serilmiştir. Bizlerde, ileride subay olarak Güneydoğu’ya gideceğimiz için, aynı hatalara düşmemek ve savaş ortamını daha iyi anlamak için bu eserden bilgi ve ders almalıyız.
YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ: Hakan Evrensel Ankara’da doğdu. Kara Harp Okulu’nu bitirdikten sonra çok istediği subaylık mesleğine kavuştu. Çeşitli birliklerde tim, takım, bölük ve tabur komutanlıkları yaptı. Bir yerlerde bir yanlışın olduğunu düşündü ama, o yanlışı ordunun içinde bulamayınca çok sevdiği askerlik mesleğini kendi isteğiyle bıraktı. Şu an da gazetecilik yapmaktadır.
KİTABIN ÖZETİ :
GÜNEYDOĞU
Kitabın bu bölümünde Güneydoğu Anadolu bölgesinde görev yapan bir subayla yapılan söyleşi anlatılmaktadır. Bu söyleşide ismi geçmeyen subay anılarını anlatırken belkide bütün söyleşi boyunca anlatılmak isteneni bir cümle ile özetlemektedir. Cümlesinde, “ÇATIŞMA BİR ADAMIN BAŞININ ÜSTÜNDEN MERMİ GEÇMESİ DEMEKTİR” sözü ile çatışmanın ehemmiyetini; diğer bir cümlesinde ise, “BELKİ ANLATABİLİRİM AMA TAHAYYÜL EDEMEZSİNİZ. BUNDA SİZİN YA DA BENİM SUÇUM YOK. YAŞAMAYAN BİLMEZ.” sözleri ile de oradaki çalışma kurallarını, moral durumunu bütün bunları da içine alan askerlik sanatının gerçeklerini özetlemektedir.
Mülakat bölümünün devamında Güneydoğuda teröristlerle yapılan mücadelede bilinen klasik savaş metotlarının veya hayal ürünü sinema senaryolarının dışında, birçoğu taktik kalıba sığmayan metotlarla mücadele edilmektedir. Askeri birlik her tarafta, teröristlerin ise her hangi bir yerde olması durumunun ne kadar zor olduğunu özetlemektedir.
Bu bölümde anılarını anlatan subaya; subay, astsubay, erbaş ve er aile yapıları sorulur. Subay ve astsubaylar orduda eskisine oranla daha bilgili ve kültürlü yetiştirilmekte olduğunu, eski bir komutanın onlarla diyalog kurmakta zorlandığını, zamanla onları tanımak içim uğraş vererek onlara verilen emirlerin neden ve niçinler hakkında bilgilendirerek eğitildiğini, aynı zamanda yeni gelen genç personelinde taze bilgilerinden istifade edildiği anlatılmaktadır. Erlerin mutlaka eğitildiğini, belli bir eğitimden sonra operasyonlara katılmalarına müsaade ettiklerini anlatmaktadır. Bazı basının ve aydın görünen bazı cahillerin Güneydoğudaki PKK olaylarını bilmeyerek veya kasıtlı olarak yanlış yaklaşması sonucu 1992’de iyice zayıflayan PKK örgütünün ele başısının yaşadığı yere kadar gidilerek röportaj yapılmasının hatta mecliste dahi PKK’yı öven şekilde konuşmalar yapılmasının devlete ve millete büyük zarar verdiği belirtilmiştir. Nitekim o tarihlerde birlikler basının bu demeçleri yüzünden rehavete kapıldığını ve bunun sonucunda 33 askerin Bingöl-Elazığ yolunda şehit edildiği belirtilmiştir. Birliklerin psikolojik durumu ve Güneydoğu sendromu sorulduğunda sendrom kelimesi Amerika’nın Vietnam’a operasyon ve savaş için asker göndermesi ile doğmuştur. Burada her Amerikan askeri için halk devlet aleyhine ayaklanmış hatta savaştan dönen askerlerin psikolojik durumları bozulduğundan onlara iyi davranmayıp aralarına almamışlardır.
Oysa Güneydoğuda olay farklıdır. Bir takım güçler T.C. devletini zayıflatarak topraklarını parçalamak ve bu parçalanan topraklarda başka bir devlet kurmak çabasındadırlar. Bu yüzden asker, öncelikle vatanın bölünmezliğini sağlamak için bu bölgede yaşayan insanların can güvenliğini teminat altına almıştır. Bu bölgede görev yapılırken ölenler Şehit, yaralanıp sakat kalanlar ise Gazi olarak Türk halkı tarafından sevilip sayılmaktadırlar.
Yazara askerler hakkında neler söyleyebileceği sorulduğunda şunları söylemektedir. “Her halde dünyanın hiçbir ordusunda askere giden adamı düğüne gider gibi davul ve zurna ile uğurlamazlar. Bakın; bize gelen çocukların çoğunun elleri kınalıdır. Bunun sebebi ise şudur; Anadoluda kına üç şeye yakılır; Allah’a kurban olsun diye koyuna, kocasına kurban olsun diye geline ve vatana kurbana olsun diye askere giden gençlere...”
ÇİFT ÇORAP
Bu bölümde Güneydoğu’da görev yapan askeri birliklerden her hangi birinde bir timin yanında bulunan herkesin sevdiği, tim içerisinde maskot haline gelen bir köpeğin yaptıkları anlatılmaktadır. Köpek dört ayağının patilerinin beyazlığı yüzünden çift çorap adını almıştır. Köpek, herhangi bir eğitim almamasına rağmen birlikle beraber operasyona gider, operasyonlarda bir ciddiyet içerisinde askerlerin en önünde ve sessizce hareket ederdi. Bir dereden geçmek gerektiğinde önce çift çorap geçer o kısa bir araştırmadan sonra en sığ yerini bulur, timler de onun geçtiği yerden giderdi. Gece baskınlarına karşı nöbetçileri uyarır, yaptığı hareketlerle sanki tehlikenin yakınında olduğunu haber verirdi.
YAĞMUR
Bu bölümde askeri birliklerin doğa şartlarında her türlü zorluğa rağmen vatanı uğruna nasıl mücadele ettikleri anlatılmaktadır. Tim komutanı bu bölgede gece sağanak yağmur altında ve gecenin zifiri karanlığında birbirlerini kaybetmemek için sırt çantalarını tutarak patika yollardan nasıl ilerlediklerini, ayrıca ayağındaki bottan üzerindeki elbiseye, yağmur geçiren yağmurluğa, uzun süre taşındığında onlarca kilo gelen sırt çantasına ve G3 piyade tüfeğine rağmen vazifenin kutsallığını beyninde tasarlayıp ayaklarına uygulayarak görevlerini yerine getirmeleri anlatılmaktadır.
TIRMANMA
Bu bölümde bir tim komutanının yağan sağanak yağmura rağmen zifiri karanlıkta verilen emir gereği yapmış olduğu görevi anlatmaktadır.
Tim komutanı 5-6 saatlik mesafedeki bir tepede bulunan birliğe telsiz jeneratörlerini çalıştırabilmek için mazot ve orada bulunan personele erzak götürmekle görevlidir. Birliğin önünde yürürken köy korucusu mazot tenekesini taşıyan eşek, erzak taşıyan katırlar bulunmaktadır. Birliğini birerli kol halinde ve birbiri arkasından el yardımı ile ve sırt çantalarından tutunarak intikal ettirmeye çalışmaktadır. İntikal esnasında eşek 20-30 m.lik bir yardan aşağı yuvarlanır, eşek orada ölür. Eşeğin taşıdığı mazot tenekelerini yardan yukarı orada hazır bulunan korucu ve erler tarafından sırtlanarak yukarı çıkartılması ve görev yerine götürülmesi anlatılmaktadır.
ANIT
Kitapta hiçbir birliğin, karakolun, köyün, mezranın, kişilerin isim ve sıfatı verilmemektedir. Bahse konu olan karakolda baskın esnasında bir er karakolun önünde bir kaya parçası üzerinde şehit olmuştur. Birlik personeli o taşı oradan alarak altına başka taşlarla doldurup bir anıt haline getirmişler, üzerine kırmızı boyalarla Türk bayrağı şeklinde resim yapmışlardır. Anıtı yapanda Erzurumlu dadaş bir askerdir. Anıtı yaparken hiç konuşmamış, hep bir şeyler mırıldanmıştır. Personelin moral ve motivasyonunu düzeltmek için anıt bir merasim töreniyle açılmıştır. Açılış gününü takip eden birkaç gün içinde anıtı yapan, yaparken de hiç gülmeyen dadaşın bu anıtın yanında şehit düştüğü ve birlik komutanının bir daha hiç anıt yaptırmadığı anlatılmaktadır.
GÖREV
Bu bölümde bir tim komutanının timini göreve hazırlarken nelere dikkat ettiği anlatılmaktadır. Birlik komutanı birliğini motive edebilmek için en önde ve tüm zorluklara rağmen yağmur çamur, sıcak soğuk, gece gündüz demeden teçhizatını kuşanarak PKK’ya ve doğa şartlarına karşı verdiği mücadele anlatılmaktadır. Birliğini hazırlarken personelin üzerindeki mataraların plastikten ses yapmayan malzemeden olmasına, personel üzerindeki künye, kimlik vb. malzemelerin teröristlerin eline geçtiğinde aleyhimize kullanabileceği her hangi bir belgenin dahi olmaması gerektiğine dikkat ederek birliğe görev emrini verir ve ilk adımını attığında kaç kişiyle göreve çıkıp kaç kişiyle geri dönebileceğini düşünmekten kendisini alamadığı anlatılmaktadır.
AYAKLAR
Bu bölümde bir askerin en önemli organının ayakları olduğu anlatılmaktadır. Bütün operasyonlarda insanları taşıyan tek organdır. Onlar için silahtan bile önemlidir. Çünkü ayaklar olmasa hiçbir yere intikal edilemez, hiçbir intikalden de geri dönülemez. Bu bölümde istihkak olarak dağıtılan askeri botların nedenli sorun yarattığı ince bir mizahla anlatılmaktadır. Yabancı ülkelerde üretilen bazı botların nedenli sağlam oldukları, anti personel mayınlardan bile ayakları koruyabildiği, kendilerinde de bu vb. teçhizatın olmasının faydalı olacağı anlatılmaktadır.
MAYIN
Bu bölümde anlatılan, operasyon esnasında Kuzey Irak sınırındaki yamaç üzerinde birlik hareket halinde iken bir erin anti personel mayınına basarak ayağından yaralanması anlatılmaktadır. Ayrıca yaralı askeri almaya gelen helikopter pilotunun yoğun ateşe maruz kalmasına rağmen bir kaya parçasının üzerine inmeye çalışması birlik komutanına yaralıyı almadan oradan havalanmayacağını, tim komutanı ve askerlerin yoğun ateşe karşı yaralı askeri helikoptere taşımaları , helikopterin mayınlı bölgede inecek yeri olmadığı için askeri kollarından sallayarak helikopterin içine atmaları ve yaralı askerin ayak parmaklarındaki tarak kemiğinden yaralanmasına rağmen damarlarında oluşan hava baloncuğunun kalbine ulaşması sonucu Şehit olması anlatılmaktadır.
ÇATIŞMA
Bu bölümde yeri ve bölgesi belirtilmeyen bir yerde PKK’lı teröristler ile girilen bir çatışma anı anlatılmaktadır. Bir tepede teröristlerle sıcak temas sağlanmış, teröristler birliklerin üzerine RPG-7 roketatar ve kalaşnikof tüfekleriyle ateş ettiği, Mehmetçikte ellerinde bulunan G-3 piyade tüfeği ile gelen ateşe karşılık verdiği, bu esnada F-16 uçakları ve COBRA helikopterlerinin bölgeye ulaştıklarının görüldüğü, F-16 uçakların attığı bombalar sıcak temasta çok yakında bulunan birliği de ses ve blanst etkisiyle etkilediği, hatta atılan bombadan sonra oluşan toz bulutunun mantar şeklini aldığını ve toz bulutunun dağılmasının yarım saat sürdüğünü bunun da teröristleri gözden kaçırmaya sebep olduğunu, bu esnada mevzide bulunan iki erin Kanas silahı ile ağır yaralandığını, bunları gören iki er onları geriye çekebilmek için sürünerek yaralı askerlerin bulunduğu tepeye ulaşmak istediği, teröristler tekrar Kanasla ateş ederek bu iki eri de vurduğu anlatılmaktadır.
Ayrıca genç bir subay memleketine izine gider. İzninin ikinci gününde eşiyle birlikte Ankara Kızılay meydanında dolaşan genç subay bir anda patlama sesiyle yere atlar. Yattığı yerden bu sesin havan mı roket mi, havanın ve roketin ilk patlama anımı yoksa düştüğü anımı diye düşünürken baş ucunda dizleri üzerine çökük omuzundan kendisini şefkatle ve göz yaşları içinde kaldırmaya çalışan eşini görür ve o an patlamanın bir araba egzosunun sesi olduğunu anlar.
TÖREN
Bir Tabur Komutanı’nın şehit olan bir askerinin cenazesini memleketine götürüp ailesine teslim etmesi için genç bir subaya emir vermesi ve bu subay’ın bu zor görevi kendisine vermemesi için tabur komutanını ikna etmeye çalışması, kendisini en ağır görevlere hatta tek başına operasyona bile gitmeye razı olduğunu söyler. Ancak emri alır ve şehit er’in cenazesini alarak yola çıkar. Bu görevin zor da olsa yerine getirildiği anlatılmaktadır.
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
SİNEKLERİN TANRISI
KİTABIN YAZARI
WİLLİAM GOLDİNG
YAYIN EVİ
TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI
BASIM YILI
TEMMUZ 2001
SAYFA SAYISI
253
1.KİTABIN KONUSU:SOSYALİZM İLE FAŞİZMİN MÜCADELESİ
2.KİTABIN ÖZETİ :
Issız bir adaya düşen dört kişilik bir çocuk grubu yaşam savaşı vermek için kendi aralarında kuvvetlenirler.Kendi aralarında iş bölümü ve uyum sorununda anlaşırlar.Bu arada bu gruba adanın başka köşelerine düşen çocuklarda katılıncabir yönetim ihtiyacı doğar.Kargaşanınçözümünü lider seçmekte bulurlar.Sonunda lider olarak Ralph’I seçerler.Domuzcuk lakaplı çocuk bulduğu deniz kabuğuyla bir anda dikkatleri üstüne çeker fakat lidere bu kabuğu kaptırınca üzerindeki tüm dikkatlerde bir anda dağılır.Bununla beraber katolik lisesi öğrenci grubuda deniz kenarındaki gruba yaklaşır ve bu gruba katılırlar.liderlik ciddi anlamda sorun olmaya başlar.Çare olarak ise liderliği bölmekte bulurlar.Avcılıkla ilgili konuları katolik okulu başkanı olan Jack’e verirler.Çocuklara (küçük olanlara)bakma görevini Domuzcuk’a verirler.Önceliği karın doyurmaya,yatacak barınaklar ayarlamaya,korunmaya ve kurtulmaya ayırırlar.Kurtulmak için dağın en tepesine ateş yakmayı planlarlar ve bunun sorumluluğunu avcılığı üstlenen Jack’e kabul ettirirler.Nede olsa avlanırken ateşede bakabilirler.Yemek ve yatma ile ilgili işlerde sahilde kalan gruba düşer.Ateşin başındaki nöbetin aksadığı bir anda adaya yakın bir yerden gemi geçer ve ateş söndüğü için adadakileri göremezler.Sonunda zincirler kopar ve adadaki çocuklar iki gruba ayrılırlar.Bir yanda Ralph diğer yanda katolik okulu başkanı Jack.Jack ve onun grubunda olan çocuklar dağa çıkar ve Ralph ve Ralph’in yanında bulunan çocuklara düşmanca tavırlar takınırlar.İki tarafında belli başlı eksikleri vardır.Bunları tamamlamak için karşılıklı karşılaşmalar olur ama bu karşılaşmalarda sonuçsuz kalır.Simon’un bir gace ormanda gezeken gördüğü canavar(paraşütçü) onun sahile kadar kaçmasını sağlar.O sırada sahilde bulunan ve canavar için çözümler arayan Jack ve ralph’in grubu Simon’u görünce karanlığında etkisiyle canavar zannedip linç ederler.İki grup Simon’u öldürdüklerini anlayınca tekrar ayrılırlar.Tekrar barışmak için çaba harcayan Ralph ve Domuzcuk dağdaki kalede kalan Jack ve grubunun yanına giderler.Domuzcuk Jack’İn kendisini iktirmesiyle uçurumdan yuvarlanarak kayalara çakılıp ölür.Ralph ise kaçıp çalılıklara saklanarak kurtulur.Jack ve grubunun Ralph’I ölürmek için tekrar aradıkları sırada adaya bir gemi yanaşır ve çocukları kurtarır.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Liderlik savaşının insanların doğal yapısında olduğunu ve bunu kazanmak içinde dost kazanma ve düşman kaybetme(gerekirse yok etme)yöntemlerini uygulamasını gösteren bir roman.Grublaşmaların temelinde insanın en derinlerinde saklı pırıltıları ve kötülükleri meydana çıkarma uğraşındaki insanları tasvir ediyor.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
KİŞİLER
RALPH : Kendine güveni olan ve çevresindeki sesleri değerlendiren uzlaşmacı bir lider olarak görünüyor.Toplanmaların başladığı sırada gösterdiği soğukkanlılık sayesinde karizmatik bir kişilik olarak görünür.
SİMON : Sezgisel kişiliği sayesinde olayları daha önceden görüp erken uyarı sistemi yaratmaştır grup içinde.
DOMUZCUK
oğruyu ve yanlışı mantık süzgecinden geçirirken mantığına uyandan yana olmasıyla ve korkularına yenilmesiyle sonu ölümle noktalanmıştır.
JACK :Katolikliğinden olsa gerek her şeye karşı farklı bir bakış açısı kazandırıyor.Beraberinde getirdiği liderliği kullanmak istiyor.lider durumundan yönetilen olmak onun savaşımcı olduğunun en büyük göstergesidir.
OLAYLAR
CANAVAR :Kafalarında büyük bir yer eden canavar gerçekte hiç bir kişiliği olmayan bir domuz kafasından ibarettir.Burada canavar yazarın kendisi olarak karşımıza çıkıyor.Yazar geçmişi ile olan anlaşmazlıkları kitabında çözüme getirmek için uğraşıyor.Küçüklüğünde,kişiliğini belirleme çalışması esnasında etrafında beliren kişileri teker teker ele alıp kendi kafasınca yorumlar.
DENİZ KABUĞU:Liderliği temsil eden en büyük olay olarak karşımıza çıkıyor.Uğruna büyük grubu ikiye böldürüyor.Herkes kendi borusunu öttürmek istiyor.Boruyu alan kalkıp konuşuyor.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Aklımdan geçen her sorunun cevabını kitap kendi içinde saklıyor ve yaptığı cimrilikle bunu okuyucuya açmıyor.Yazar bunu kendi için yazmış olabilir nedeni ise okuyan herkes kendine göre bir pay çıkarıyor, kimin yorumu gerçeğe daha yakın anlaşılamamaktadır.bunlara rağmen popüler tarzda bir roman olduğunu söyleyebilirim çünkü okuyan kişiye zevk veriyor ve içindeki boşluğu kapatabiliyor.İnsanın kendi içine dönmesi gerekirken dış dünyaya yönlendirip içimizdeki macera aşkını depreştiriyor.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
William Golding 1911 yılında Cornwall’da doğdu.Oyuncu , öğretim görevlisi,denizci,müzisyen ve son olarak okul müdürü sıfatlarıyla çalıştı.1934’te Poems adlı ilk kitabını yayımladı.1940 yılında Kraliyet donanmasında görev aldı.1954’te yayımlanan ilk romanı Sineklerin Tanrısını kaleme aldı.1961 yılında öğretmenliği bıraktı ve kendini tamamen yazmaya adadı;Kule veÇatal Dilde dahil olmak üzere toplam oniki roman yazdı.Sineklerin Tanrısı 1963 yılında Peter Brook tarafından filme alındı.1983 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü.Golding 1988 yılında “Sir”ünvanını aldı.1993 yazında hayata gözlerini yumdu.
SİNEKLERİN TANRISI
KİTABIN YAZARI
WİLLİAM GOLDİNG
YAYIN EVİ
TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI
BASIM YILI
TEMMUZ 2001
SAYFA SAYISI
253
1.KİTABIN KONUSU:SOSYALİZM İLE FAŞİZMİN MÜCADELESİ
2.KİTABIN ÖZETİ :
Issız bir adaya düşen dört kişilik bir çocuk grubu yaşam savaşı vermek için kendi aralarında kuvvetlenirler.Kendi aralarında iş bölümü ve uyum sorununda anlaşırlar.Bu arada bu gruba adanın başka köşelerine düşen çocuklarda katılıncabir yönetim ihtiyacı doğar.Kargaşanınçözümünü lider seçmekte bulurlar.Sonunda lider olarak Ralph’I seçerler.Domuzcuk lakaplı çocuk bulduğu deniz kabuğuyla bir anda dikkatleri üstüne çeker fakat lidere bu kabuğu kaptırınca üzerindeki tüm dikkatlerde bir anda dağılır.Bununla beraber katolik lisesi öğrenci grubuda deniz kenarındaki gruba yaklaşır ve bu gruba katılırlar.liderlik ciddi anlamda sorun olmaya başlar.Çare olarak ise liderliği bölmekte bulurlar.Avcılıkla ilgili konuları katolik okulu başkanı olan Jack’e verirler.Çocuklara (küçük olanlara)bakma görevini Domuzcuk’a verirler.Önceliği karın doyurmaya,yatacak barınaklar ayarlamaya,korunmaya ve kurtulmaya ayırırlar.Kurtulmak için dağın en tepesine ateş yakmayı planlarlar ve bunun sorumluluğunu avcılığı üstlenen Jack’e kabul ettirirler.Nede olsa avlanırken ateşede bakabilirler.Yemek ve yatma ile ilgili işlerde sahilde kalan gruba düşer.Ateşin başındaki nöbetin aksadığı bir anda adaya yakın bir yerden gemi geçer ve ateş söndüğü için adadakileri göremezler.Sonunda zincirler kopar ve adadaki çocuklar iki gruba ayrılırlar.Bir yanda Ralph diğer yanda katolik okulu başkanı Jack.Jack ve onun grubunda olan çocuklar dağa çıkar ve Ralph ve Ralph’in yanında bulunan çocuklara düşmanca tavırlar takınırlar.İki tarafında belli başlı eksikleri vardır.Bunları tamamlamak için karşılıklı karşılaşmalar olur ama bu karşılaşmalarda sonuçsuz kalır.Simon’un bir gace ormanda gezeken gördüğü canavar(paraşütçü) onun sahile kadar kaçmasını sağlar.O sırada sahilde bulunan ve canavar için çözümler arayan Jack ve ralph’in grubu Simon’u görünce karanlığında etkisiyle canavar zannedip linç ederler.İki grup Simon’u öldürdüklerini anlayınca tekrar ayrılırlar.Tekrar barışmak için çaba harcayan Ralph ve Domuzcuk dağdaki kalede kalan Jack ve grubunun yanına giderler.Domuzcuk Jack’İn kendisini iktirmesiyle uçurumdan yuvarlanarak kayalara çakılıp ölür.Ralph ise kaçıp çalılıklara saklanarak kurtulur.Jack ve grubunun Ralph’I ölürmek için tekrar aradıkları sırada adaya bir gemi yanaşır ve çocukları kurtarır.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Liderlik savaşının insanların doğal yapısında olduğunu ve bunu kazanmak içinde dost kazanma ve düşman kaybetme(gerekirse yok etme)yöntemlerini uygulamasını gösteren bir roman.Grublaşmaların temelinde insanın en derinlerinde saklı pırıltıları ve kötülükleri meydana çıkarma uğraşındaki insanları tasvir ediyor.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
KİŞİLER
RALPH : Kendine güveni olan ve çevresindeki sesleri değerlendiren uzlaşmacı bir lider olarak görünüyor.Toplanmaların başladığı sırada gösterdiği soğukkanlılık sayesinde karizmatik bir kişilik olarak görünür.
SİMON : Sezgisel kişiliği sayesinde olayları daha önceden görüp erken uyarı sistemi yaratmaştır grup içinde.
DOMUZCUK
oğruyu ve yanlışı mantık süzgecinden geçirirken mantığına uyandan yana olmasıyla ve korkularına yenilmesiyle sonu ölümle noktalanmıştır. JACK :Katolikliğinden olsa gerek her şeye karşı farklı bir bakış açısı kazandırıyor.Beraberinde getirdiği liderliği kullanmak istiyor.lider durumundan yönetilen olmak onun savaşımcı olduğunun en büyük göstergesidir.
OLAYLAR
CANAVAR :Kafalarında büyük bir yer eden canavar gerçekte hiç bir kişiliği olmayan bir domuz kafasından ibarettir.Burada canavar yazarın kendisi olarak karşımıza çıkıyor.Yazar geçmişi ile olan anlaşmazlıkları kitabında çözüme getirmek için uğraşıyor.Küçüklüğünde,kişiliğini belirleme çalışması esnasında etrafında beliren kişileri teker teker ele alıp kendi kafasınca yorumlar.
DENİZ KABUĞU:Liderliği temsil eden en büyük olay olarak karşımıza çıkıyor.Uğruna büyük grubu ikiye böldürüyor.Herkes kendi borusunu öttürmek istiyor.Boruyu alan kalkıp konuşuyor.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Aklımdan geçen her sorunun cevabını kitap kendi içinde saklıyor ve yaptığı cimrilikle bunu okuyucuya açmıyor.Yazar bunu kendi için yazmış olabilir nedeni ise okuyan herkes kendine göre bir pay çıkarıyor, kimin yorumu gerçeğe daha yakın anlaşılamamaktadır.bunlara rağmen popüler tarzda bir roman olduğunu söyleyebilirim çünkü okuyan kişiye zevk veriyor ve içindeki boşluğu kapatabiliyor.İnsanın kendi içine dönmesi gerekirken dış dünyaya yönlendirip içimizdeki macera aşkını depreştiriyor.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
William Golding 1911 yılında Cornwall’da doğdu.Oyuncu , öğretim görevlisi,denizci,müzisyen ve son olarak okul müdürü sıfatlarıyla çalıştı.1934’te Poems adlı ilk kitabını yayımladı.1940 yılında Kraliyet donanmasında görev aldı.1954’te yayımlanan ilk romanı Sineklerin Tanrısını kaleme aldı.1961 yılında öğretmenliği bıraktı ve kendini tamamen yazmaya adadı;Kule veÇatal Dilde dahil olmak üzere toplam oniki roman yazdı.Sineklerin Tanrısı 1963 yılında Peter Brook tarafından filme alındı.1983 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü.Golding 1988 yılında “Sir”ünvanını aldı.1993 yazında hayata gözlerini yumdu.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI: Silahlara Veda
KİTABIN YAZARI: Ernest Hemingway
YAYIN EVİ ADRESİ:
BASIM YILI:1992
KİTABIN KONUSU:
Bir teğmenin askerde yaşadığı kötü durumlar, karşılaştığı güçlükler ve yaşamış olduğu aşk hayatı.
KİTABIN ANA FİKRİ:
Silahlara Veda, Ernest Hemingway’in en ilgi çekici ve dokunaklı bir romanıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkım; acı ve feci durum; bunlarla ilgili olan sahneler güçlü bir gözlemin sonucu olarak ortaya konmuştur. Bu sahneler, okuyucuda savaşa karşı sonsuz bir nefret uyandırır. Romanın başlangıç ve sonuç bölümlerinde bulunan yağmur, hayatı olduğu kadar, ölümüde simgeler. Ölüm denilen gerçek anlaşılırsa, hayatın yaşanmaya değer güzellikte olduğu ve önemleri anları bulunduğu, okuyucuya bir mesaj olarak gönderilir.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Roman kahramanlarından Frederick ve Catherine’in cesetleri, aşklarının trajik sonucu; İtalya cephesindeki savaş atmosferleri ve Caporette’deki yenilgi kolay kolay hafızalardan silinmeyecek olayları oluştururlar.
ŞAHISLAR:
FREDERİCK: Olayın kahramanıdır. Bir subaydır.
CATHERİNE: Frederick Henry ile tanışır. Hastanede görevli bir hemşiredir. Henry’e aşık olur. Aralarında büyük bir aşk başlar.
YAZARIN HAYATI HAKKINDA BİLGİLER:
18382’de doğdu. Babası sporla da uğraşan ir doktordu. Ernest’in de kendisi gibi bir doktor olmasını istiyordu. Orta öğrenimini tamamladıktan sonra “Kansas City Star” gazetesinde iş buldu.; iki ay sonra da bu işi bırakarak İtalya’ya gitti. Birinci Dünya Savaşı’na katıldı. Bu günlerin ürünü olarakta “Silahlara Veda” adı romanını yazdı. 1919 yılında ağır yaralandı. Amerika’ya dönerek toronto Star gazetesinde yazmaya başladı; gazetesi tarafından muhabir olarak Ortadoğu’ya gönderildi. Bir süre Paris’te yaşadı. 1936 yılında İspanya’ya gitti. Eserlerinde gezip gördüğü yerleri iyi bir gözlem sonucu vermesini bildi. Romanların yanı sıra hikayeleriylede ün saldı. Amerikan hikayeciliğinde gerçekçiliğin öncüsü oldu. İhityar Balıkçı adlı eseriyle Nobel Ödülü’nü kazandı.
ÖZETİ:
Teğmen Frederick Henry ,İtalyan sınırında, bir italyan ambulans birliğinde çalışan genç bir Amerikalıydı. Yeni bir sldırı başlamak üzeredir. Henry, izinden karargaha döndüğünde arkadaşı tğemen Rinaldi, İngilizlerin oraa yeni bir hastene kurmak için bir kaç ingiliz hemşire gönderdiklerini söyler. Sonra da Henry’yi Catherine Barkle adındaki bir hemşire ile tanıştırır.
Henry işten vakit bula bildikçe , Catherine’yi görmeye gitmektedir. Bu içtenlikli tavırlı ingiliz kızından hoşlanmakta ise de ona aşık değildir. Henry, cepheye gitmeden önce genç hemşire , kendisine bir madolyon verir.
Milano’da doktorun Henry’I muayene etmesine fırsat kalmadan hemşireler genç adamın içki içmesini yasak etmişlerdir ama genç adam bir kapıcıyı kandırarak gizlice içki aldırtıp yatağının altına saklar. Catherine de Milano’daki hastahaneye gelmiştir. Henry ona aşık olduğuna hatırlar. Doktorlari Henry’yi dizinden ameliyat etmeden önce, altı ay yatakta sırt üztü yatması gerektiğini söylerler. Henry, ameliyatı ertesi gün yapabileceğini söyleyen başka bir doktorla görüşmek ister, bu arada da Catherine işlerini Henry’nin yanında bol bol kalabilecek şekilde ayarlamaktadır.
Ameliyattan sonra Henry, Milano’da bir zaman daha kalır. Catherine de onun yanındadır. Lokantalara gidip yemek yerler, araba gezintileri yaparlar. Henry geceleri yalnızlıktan sıkılmakta, huzuru kaçmaktadır. Catherine sık sık odasına gelip geceleri onunla geçirmeye başlamıştır.
Yaz yerini son bahara bırakmış, Henry’nin yaraları iyileşmiştir. Ekim’de Henry hastaneden çıkıp iyileşme devrini dışarıda geçirecektir. Catherine’le Henry, izni birlikte geçirmeyi tasarlamaktadır. Ama genç adam, hastaneden çıkmadan yine yaraları açılır. Başhemşire, Henry’nin hastahaneden çıkmamak için bile bile içki içip yaralarının azmasına neden olduğunu ileri sürer. Henry cepheye gitmeden önce geceyi Catherine’le birlikte bir otel odasında geçirirler. Genç kız ona hamile olduğunu söyler.
Henry çepheye döner, üç ambulansı hastane malzemesiyle doldurup güneye, Po vadisine gitme emirini almıştır. Askerlerin morali çok bozuktur. Rinaldi, Henry’nin dizinden yapılan ameliyatın başarılı olduğunu ileri sürer. Hery’nin nikahlanmadan evli bir adam gibi davranmaya başladığını söyler. Cephede, İtalyanlar Alman birliklerinin Avusturya birliklerii takviye ettiğini öğrenince Caperetto’dan ger çekilmeye başlar. Bu, tarihin en ağır geri çekilmelerinden biridir. Heny, hastahane malzemesiyl yüklü ambulanslardan birini kullanmaktadır. Güneye doğru geri çekilirken yoldaki tıkanıklıktan dolayı ambulans uzun süre yolda beklemek zorunda kalır. Henry, yolda iki İtalyan çavuşunu arabaya alır. Gece şiddetli yağan yağmur altında geri çekilme hareketi saatlerce devam eder.
Şafak sökerken Henry ana yodan ayrılıp Undin’e daha çabuk varabilmek amacıyla kestirme yollardan birine sapar. Ambulans yolun çamurlarına saplanır. Çavuşlar arabadan ayrılıp yollarına devam etmek isteselerde Henry kalıp arabanın çamurdan kurtarılmasına yardım etmelerini söyler. Çavuşlar buna yanaşmazlar ve kaçarlar. Henry ateş edip bir tanesini yaralar. Öbürü tarlalara doğru kaçarak kurtulur. Henry’nin yanın da yürüyen bir İtalyan ambulans şöförü, yaralı bir İtalyanı başının arkasından vurarak öldürür. Henry ve üç arkadaşı yürüyerek Udine’nin yolunu tutarlar. Udine karşıda görüldüğü sırada yanındaki arkadaşlarından biri , bir İtalyan, kurşunuyla ölür. Öbürleri bir ahırda saklanıp ortalıkta el ayak çekildikten sonra yola koyulurlar. Udine’nin içinden geçip Tagliemento nehrine doğru uzanmakta olan askerlere yetişeceklerdir.
Artık İtalyan ordusu tam bir keşmekeş içinde bulunmaktadır. Askerler silahlarını yere fırlatmakta , subaylar hırsla apoletlerini söküp atmaktadırlar. Taglimento nehrinin üzerinden geçen tahta köprünün öbür tarafında askeri bir mahkeme kurulmuştur. Orduya ve rütbeye hakaret eden subaylar hemen muhakeme edilip kurşuna dizilmektedir. Henry de bunların arasındadır, ama bir kolayını bulup nehre atlayarak kurtulur. Venedik ovasını yürüyerek geçer, sonra bir yük trenine atlayıp Milano’ya gelir. Yattığı hastahaneye uğrar, İngiliz hemşirelerin Stresa’ya gönderildiğini öğrenir.
Caperetto’dan geri çekildikeleri sırda Henry, silahlara vede etmiştir. Milano’da bir Amerikan arkadaşından sivil elbiseler satın alır. Trenle Stresa’ya gider, orada izne çıkmış olan Catherine’i bulur. Henry’I kaldığı otelin barmeni, resmi makamların onu orduya terk suçundan ertesi sabah tevkife hazırlandıklarını haber verir. Onlara sandalını kiralamayı önerir. Bununla Catherine ve Henry İsviçre’ye geçebilirlerdi. Henry, bütün gece kürek çeker . Sabahleyin elleri yara bere içindedir, öyle ki, kürek çekmek şöyle dursun küreklere dokunmasına bile imkan yoktur. Henry’nin karşı koymasına aldırmadan Catherine küreğe geçer. Sağ salim İsviçre’ye varırlar, hemen tutuklanırlar. Henry, kürek çekmesini seven bir sporcu olduğunu ve kış sporları yapmak için İsviçre’ye geldiklerini söyler Henry ile Catherine’nin belgelerini tamam oluşu başlarının derde girmesini önler.
Sonbaharın geri kalan günlerinde ve kışın Montreux dolaylarında bir otelde kalırlar. Evlenme işinide konuşurlar, ama Catherine çocuğunu dünyaya getirmedikçe nikah memurunun karşısına çıkmak istemez. Kayak yaparlar, gezerler, gelecek için güzel şeyler düşlerler.
Catherine’nin doğum yapacağı zaman yaklaşınca bir hastahaneye yakın yerde bulunmak amacıyla Lausanne’ye giderler. İlkbaharda Montreux’ye dönmeyi düşünürler. Hastahanede Catherine’in sancıları çok fazla olduğu için doktor, onu bayıltmak zorunda kalmıştır. Saatlerce süren sancılardan sonra Catherine ölü bir çocuk dünyaya getirir. Hemşire, Henry’yi karnını doyurması için dışarıya göndermiştir. Tekrar hastahaneye döndüğü zaman Catherine’in bir kanama geçirdiğini öğrenmiştir. Odasına gidip catherine ölünceye kadar onun yanında kalır. Henry’nin yapacağı bir şey yoktur, konuşacak bir kimsesi, gideceh bir yeri de yoktur. Catherine ölmüştür artık. Hastahaneden çıkar, karanlıkta ağır ağır oteline doğru yürür. Yağmur yağmaktadır.
KİTABIN YAZARI: Ernest Hemingway
YAYIN EVİ ADRESİ:
BASIM YILI:1992
KİTABIN KONUSU:
Bir teğmenin askerde yaşadığı kötü durumlar, karşılaştığı güçlükler ve yaşamış olduğu aşk hayatı.
KİTABIN ANA FİKRİ:
Silahlara Veda, Ernest Hemingway’in en ilgi çekici ve dokunaklı bir romanıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkım; acı ve feci durum; bunlarla ilgili olan sahneler güçlü bir gözlemin sonucu olarak ortaya konmuştur. Bu sahneler, okuyucuda savaşa karşı sonsuz bir nefret uyandırır. Romanın başlangıç ve sonuç bölümlerinde bulunan yağmur, hayatı olduğu kadar, ölümüde simgeler. Ölüm denilen gerçek anlaşılırsa, hayatın yaşanmaya değer güzellikte olduğu ve önemleri anları bulunduğu, okuyucuya bir mesaj olarak gönderilir.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Roman kahramanlarından Frederick ve Catherine’in cesetleri, aşklarının trajik sonucu; İtalya cephesindeki savaş atmosferleri ve Caporette’deki yenilgi kolay kolay hafızalardan silinmeyecek olayları oluştururlar.
ŞAHISLAR:
FREDERİCK: Olayın kahramanıdır. Bir subaydır.
CATHERİNE: Frederick Henry ile tanışır. Hastanede görevli bir hemşiredir. Henry’e aşık olur. Aralarında büyük bir aşk başlar.
YAZARIN HAYATI HAKKINDA BİLGİLER:
18382’de doğdu. Babası sporla da uğraşan ir doktordu. Ernest’in de kendisi gibi bir doktor olmasını istiyordu. Orta öğrenimini tamamladıktan sonra “Kansas City Star” gazetesinde iş buldu.; iki ay sonra da bu işi bırakarak İtalya’ya gitti. Birinci Dünya Savaşı’na katıldı. Bu günlerin ürünü olarakta “Silahlara Veda” adı romanını yazdı. 1919 yılında ağır yaralandı. Amerika’ya dönerek toronto Star gazetesinde yazmaya başladı; gazetesi tarafından muhabir olarak Ortadoğu’ya gönderildi. Bir süre Paris’te yaşadı. 1936 yılında İspanya’ya gitti. Eserlerinde gezip gördüğü yerleri iyi bir gözlem sonucu vermesini bildi. Romanların yanı sıra hikayeleriylede ün saldı. Amerikan hikayeciliğinde gerçekçiliğin öncüsü oldu. İhityar Balıkçı adlı eseriyle Nobel Ödülü’nü kazandı.
ÖZETİ:
Teğmen Frederick Henry ,İtalyan sınırında, bir italyan ambulans birliğinde çalışan genç bir Amerikalıydı. Yeni bir sldırı başlamak üzeredir. Henry, izinden karargaha döndüğünde arkadaşı tğemen Rinaldi, İngilizlerin oraa yeni bir hastene kurmak için bir kaç ingiliz hemşire gönderdiklerini söyler. Sonra da Henry’yi Catherine Barkle adındaki bir hemşire ile tanıştırır.
Henry işten vakit bula bildikçe , Catherine’yi görmeye gitmektedir. Bu içtenlikli tavırlı ingiliz kızından hoşlanmakta ise de ona aşık değildir. Henry, cepheye gitmeden önce genç hemşire , kendisine bir madolyon verir.
Milano’da doktorun Henry’I muayene etmesine fırsat kalmadan hemşireler genç adamın içki içmesini yasak etmişlerdir ama genç adam bir kapıcıyı kandırarak gizlice içki aldırtıp yatağının altına saklar. Catherine de Milano’daki hastahaneye gelmiştir. Henry ona aşık olduğuna hatırlar. Doktorlari Henry’yi dizinden ameliyat etmeden önce, altı ay yatakta sırt üztü yatması gerektiğini söylerler. Henry, ameliyatı ertesi gün yapabileceğini söyleyen başka bir doktorla görüşmek ister, bu arada da Catherine işlerini Henry’nin yanında bol bol kalabilecek şekilde ayarlamaktadır.
Ameliyattan sonra Henry, Milano’da bir zaman daha kalır. Catherine de onun yanındadır. Lokantalara gidip yemek yerler, araba gezintileri yaparlar. Henry geceleri yalnızlıktan sıkılmakta, huzuru kaçmaktadır. Catherine sık sık odasına gelip geceleri onunla geçirmeye başlamıştır.
Yaz yerini son bahara bırakmış, Henry’nin yaraları iyileşmiştir. Ekim’de Henry hastaneden çıkıp iyileşme devrini dışarıda geçirecektir. Catherine’le Henry, izni birlikte geçirmeyi tasarlamaktadır. Ama genç adam, hastaneden çıkmadan yine yaraları açılır. Başhemşire, Henry’nin hastahaneden çıkmamak için bile bile içki içip yaralarının azmasına neden olduğunu ileri sürer. Henry cepheye gitmeden önce geceyi Catherine’le birlikte bir otel odasında geçirirler. Genç kız ona hamile olduğunu söyler.
Henry çepheye döner, üç ambulansı hastane malzemesiyle doldurup güneye, Po vadisine gitme emirini almıştır. Askerlerin morali çok bozuktur. Rinaldi, Henry’nin dizinden yapılan ameliyatın başarılı olduğunu ileri sürer. Hery’nin nikahlanmadan evli bir adam gibi davranmaya başladığını söyler. Cephede, İtalyanlar Alman birliklerinin Avusturya birliklerii takviye ettiğini öğrenince Caperetto’dan ger çekilmeye başlar. Bu, tarihin en ağır geri çekilmelerinden biridir. Heny, hastahane malzemesiyl yüklü ambulanslardan birini kullanmaktadır. Güneye doğru geri çekilirken yoldaki tıkanıklıktan dolayı ambulans uzun süre yolda beklemek zorunda kalır. Henry, yolda iki İtalyan çavuşunu arabaya alır. Gece şiddetli yağan yağmur altında geri çekilme hareketi saatlerce devam eder.
Şafak sökerken Henry ana yodan ayrılıp Undin’e daha çabuk varabilmek amacıyla kestirme yollardan birine sapar. Ambulans yolun çamurlarına saplanır. Çavuşlar arabadan ayrılıp yollarına devam etmek isteselerde Henry kalıp arabanın çamurdan kurtarılmasına yardım etmelerini söyler. Çavuşlar buna yanaşmazlar ve kaçarlar. Henry ateş edip bir tanesini yaralar. Öbürü tarlalara doğru kaçarak kurtulur. Henry’nin yanın da yürüyen bir İtalyan ambulans şöförü, yaralı bir İtalyanı başının arkasından vurarak öldürür. Henry ve üç arkadaşı yürüyerek Udine’nin yolunu tutarlar. Udine karşıda görüldüğü sırada yanındaki arkadaşlarından biri , bir İtalyan, kurşunuyla ölür. Öbürleri bir ahırda saklanıp ortalıkta el ayak çekildikten sonra yola koyulurlar. Udine’nin içinden geçip Tagliemento nehrine doğru uzanmakta olan askerlere yetişeceklerdir.
Artık İtalyan ordusu tam bir keşmekeş içinde bulunmaktadır. Askerler silahlarını yere fırlatmakta , subaylar hırsla apoletlerini söküp atmaktadırlar. Taglimento nehrinin üzerinden geçen tahta köprünün öbür tarafında askeri bir mahkeme kurulmuştur. Orduya ve rütbeye hakaret eden subaylar hemen muhakeme edilip kurşuna dizilmektedir. Henry de bunların arasındadır, ama bir kolayını bulup nehre atlayarak kurtulur. Venedik ovasını yürüyerek geçer, sonra bir yük trenine atlayıp Milano’ya gelir. Yattığı hastahaneye uğrar, İngiliz hemşirelerin Stresa’ya gönderildiğini öğrenir.
Caperetto’dan geri çekildikeleri sırda Henry, silahlara vede etmiştir. Milano’da bir Amerikan arkadaşından sivil elbiseler satın alır. Trenle Stresa’ya gider, orada izne çıkmış olan Catherine’i bulur. Henry’I kaldığı otelin barmeni, resmi makamların onu orduya terk suçundan ertesi sabah tevkife hazırlandıklarını haber verir. Onlara sandalını kiralamayı önerir. Bununla Catherine ve Henry İsviçre’ye geçebilirlerdi. Henry, bütün gece kürek çeker . Sabahleyin elleri yara bere içindedir, öyle ki, kürek çekmek şöyle dursun küreklere dokunmasına bile imkan yoktur. Henry’nin karşı koymasına aldırmadan Catherine küreğe geçer. Sağ salim İsviçre’ye varırlar, hemen tutuklanırlar. Henry, kürek çekmesini seven bir sporcu olduğunu ve kış sporları yapmak için İsviçre’ye geldiklerini söyler Henry ile Catherine’nin belgelerini tamam oluşu başlarının derde girmesini önler.
Sonbaharın geri kalan günlerinde ve kışın Montreux dolaylarında bir otelde kalırlar. Evlenme işinide konuşurlar, ama Catherine çocuğunu dünyaya getirmedikçe nikah memurunun karşısına çıkmak istemez. Kayak yaparlar, gezerler, gelecek için güzel şeyler düşlerler.
Catherine’nin doğum yapacağı zaman yaklaşınca bir hastahaneye yakın yerde bulunmak amacıyla Lausanne’ye giderler. İlkbaharda Montreux’ye dönmeyi düşünürler. Hastahanede Catherine’in sancıları çok fazla olduğu için doktor, onu bayıltmak zorunda kalmıştır. Saatlerce süren sancılardan sonra Catherine ölü bir çocuk dünyaya getirir. Hemşire, Henry’yi karnını doyurması için dışarıya göndermiştir. Tekrar hastahaneye döndüğü zaman Catherine’in bir kanama geçirdiğini öğrenmiştir. Odasına gidip catherine ölünceye kadar onun yanında kalır. Henry’nin yapacağı bir şey yoktur, konuşacak bir kimsesi, gideceh bir yeri de yoktur. Catherine ölmüştür artık. Hastahaneden çıkar, karanlıkta ağır ağır oteline doğru yürür. Yağmur yağmaktadır.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI:Toprak Kurşun Geçirmez
KİTABIN YAZARI:Şemsettin ÜNLÜ
YAYIN EVİ ADRESİ:Remzi Kitapevi/Çağaloğlu-İstanbul
BASIM YILI:1988
KİTABIN KONUSU:Halkın 93 Harbi dediği 1877 Osmanlı-Rus savaşı.
KİTABIN ANAFİKRİ:Her türlü şartta Türk Askerinin vatan toprağını müdafa edeceği.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESi:Kitapta olaylar ve şahıslar, kitabın konusu savaş olduğu için çok ayrıntılı tasvir edilmiş, savaş okuyucunun gözünde canlandırılmıştır.
SAHISLAR:
YUSUF:Esmer yanığı ,uzun boylu, kısık kara gözlü bir kura eri.
AHMET MUHTAR PAŞA:Ordu komutanı.
BİNNAZ NİNE:Yusuf’un anası.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Kitap tarihi bir kitap olması ve Türk
Tarihini anlatması bakımından okunması gereken bir kitaptır.
KİTABIN ÖZETİ:Rusların Türk topraklarına dayanmasıyla Osmanlı Padişahı’nın emriyle Anadolu’nun herbir yanından insanlar asker olmuştur.Yusuf’unda içleride bulunduğu üç yüz sekiz kişi savaşmak için yola döküldüler.Vatanı, milleti, namusu korumak için asker oldular.Yedi gün karlı yollarda yolculuktan sonra Anadolunun eski bir kenti olan Egin’e geldiler.Burada dinlendiler.Daha sonra yola çıktılar.Yola çıkışlarının on sekizinci günü Erzurum’a vardılar.Yusuf’un yola düşmesiyle onun ninesi çok endişelenir.Çünkü şehirli,kafilenin başına çok kötü şeyler geldiği dedikodusunu atmıştır.Erzurum Pasinler’e bakan sırtlarda öbek öbek çadırlı ordugahlar kuruldu. Yurdun dörtbir yanından gelenlerin eğitildiği , giydirildiği yerlerdi bunlar.Yaşı elliye varmış Erzurum’lular kısacık ömürleri boyunca iki kez savaş tatmış, şimdi üçüncü kez düşmanın sınırda yurlarını özgürlüklerini elinden almak için toplandıklarını görüyorlardı.Üç yıl önce sevgi gösterileriyle İstanbul’a uğurladıkları Ahmet Muhtar Paşa Erzurum’luların gözünde kahraman gibiydi.Ahmet Muhtar Paşa’nın yeniden ordu komutanlığına atandığını,yolda olduğunu öğrendiler.Yusuf’la arkadaşları nisan sonlarında Ardahana vardılar.Bu sırada Rus Kafkas Ordusu dört koldan sınırı geçmiştir.Ahmet Muhtar Paşa 24 Nisan günü Kars’ta komutanlık karargahının toplantı odasında paşalardan, müstehkam mevki komutanlardan, kurmaylardan oluşan yirmiden çok subaya İstanbuldan gelen telgragfı okudu.Bu telgrafta Rusya’nın Osmanlı Devleti’yle savaşmaya kararlı olduğu yazıyordu.Rusların tek bir amacı vardı Tuna’yı aşıp Balkanlar’a inmek.Bizim hedeflerimiz ise kendi sınırlarımızı koruyabilmekti.Kars’ın güneyinden başlayan düşman ilerleyişinin asıl amacının Erzurum yolu üzerindeki geçitleri gwçirmek olduğundan kuskusu yoktu Ahmet MuhtarPaşa’nın.Yusuf ve arkadaşları ikinci nizamiye taburuna katılmışlardı.Yusuf sık sık keşif görevlerine katıldı.Koyunpınarı mezrasında Yusuf ve Çavuş arkadaşlarıyla keşif için bir bayırı tırmanıyordu.Çavuş ‘’yatın ulan yatın Ruslar bunlar’’ diye bağırdı.Bayırn öteki yanu-ında sel yatağının dirseğindeki pınarın başındaydı Rus süvarileri.Bir ara Rus süvarileri atlarına doğru ayaklandılar.’’Gördüler gördüler ‘’ dedi çavuş , tüfegini doğrulttu, başka bir şey söylemeden tetiğe bastı.Barut sesini ilk kez duyanların yüzü bomboz olmuştu.Taburlar bütün subayları,erleriyle silah başında bekledi o gece.Yusuf’un Emiroğlu tabyasındaki haber merkezi geldiğinde Rus saldırıları başlamıştı.Baskına uğrayan Türk piyadeleri alacakaranlıkta kalabalık düşmanı görünce şaşkınlıktan kurtaramadılar kendilerini,süngülerin dipçik darbelerinin altında cansız kıvrılıp kaldılar.Baskıncı düşman piyadeleri ikinci hat siperlerine atıldığı sıra ‘’silah başına borusu’’ istihkamlar tarafından çalındı.Baskıncıların verdiği şaşkınlıktan kurtulan Türk taburunun ikinci hattındaki birlikler’’Allah Allah sesleriyle karşı saldırıya geçtiler.Korkusuzca atıldılar baskıncının üstüne.Baskıncı düşman piyadeleri yaralılarını ölülerini bırakıp geri döndüler.bundan yarım saat sonra düşman topçuları yaklaşık on bin kişi ile ikinci hat mevzilerini ateş altına aldılar. 16 Mayıs’ta Atdahan kalesinin güneydoğu kanadına yapılan Rus saldırısı kendilerininde beklemediği bir sonuçla sonuçlandı.Albay Kamarov komutasındaki bir tümen Ardahan’dan güneye Oltu yönünr ilerledi.Rus birliklerinin sınırı geçtiği Türk topraklarında ilerlemeye başladığı günlerde dost deyip düşmandan yana çıkmış Ermenilerden üç bin beş yüz kadarı yollara dökülmüştü.Aylarca çetin iklim koşullarında savaştılar ama savaş Rusların lehine oldu.Edirne’de imzalanan ateşkesten sonra Rus Ordusunu’nun büyük bir bölümü İstanbul’un burnu dibine Ayastafanos’a kadar ilerledi.Ayastafanos Antlası orada silahların gölgesinde yapıldı.Antlaşmaya göre Romanya ,Karadağ ,Sırbistan üstündeki Osmanlı egemenlik hakları kaldırıldı.Batum ,Ardahan ,Kars Ruslara bırakıldı. Yusuf ve arkadaşları ikişer üçer eve döndü. Eve geldiğinde arkadaşları Binnaz nineye oğlun geldi diye bağırdı.Binnaz nine kapıları ardına kadar açık bırakıp koşmaya başladı.
‘’Yusuf’um oğlum yiğidim’’diye oğluna sarıldı.
KİTABIN YAZARI:Şemsettin ÜNLÜ
YAYIN EVİ ADRESİ:Remzi Kitapevi/Çağaloğlu-İstanbul
BASIM YILI:1988
KİTABIN KONUSU:Halkın 93 Harbi dediği 1877 Osmanlı-Rus savaşı.
KİTABIN ANAFİKRİ:Her türlü şartta Türk Askerinin vatan toprağını müdafa edeceği.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESi:Kitapta olaylar ve şahıslar, kitabın konusu savaş olduğu için çok ayrıntılı tasvir edilmiş, savaş okuyucunun gözünde canlandırılmıştır.
SAHISLAR:
YUSUF:Esmer yanığı ,uzun boylu, kısık kara gözlü bir kura eri.
AHMET MUHTAR PAŞA:Ordu komutanı.
BİNNAZ NİNE:Yusuf’un anası.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Kitap tarihi bir kitap olması ve Türk
Tarihini anlatması bakımından okunması gereken bir kitaptır.
KİTABIN ÖZETİ:Rusların Türk topraklarına dayanmasıyla Osmanlı Padişahı’nın emriyle Anadolu’nun herbir yanından insanlar asker olmuştur.Yusuf’unda içleride bulunduğu üç yüz sekiz kişi savaşmak için yola döküldüler.Vatanı, milleti, namusu korumak için asker oldular.Yedi gün karlı yollarda yolculuktan sonra Anadolunun eski bir kenti olan Egin’e geldiler.Burada dinlendiler.Daha sonra yola çıktılar.Yola çıkışlarının on sekizinci günü Erzurum’a vardılar.Yusuf’un yola düşmesiyle onun ninesi çok endişelenir.Çünkü şehirli,kafilenin başına çok kötü şeyler geldiği dedikodusunu atmıştır.Erzurum Pasinler’e bakan sırtlarda öbek öbek çadırlı ordugahlar kuruldu. Yurdun dörtbir yanından gelenlerin eğitildiği , giydirildiği yerlerdi bunlar.Yaşı elliye varmış Erzurum’lular kısacık ömürleri boyunca iki kez savaş tatmış, şimdi üçüncü kez düşmanın sınırda yurlarını özgürlüklerini elinden almak için toplandıklarını görüyorlardı.Üç yıl önce sevgi gösterileriyle İstanbul’a uğurladıkları Ahmet Muhtar Paşa Erzurum’luların gözünde kahraman gibiydi.Ahmet Muhtar Paşa’nın yeniden ordu komutanlığına atandığını,yolda olduğunu öğrendiler.Yusuf’la arkadaşları nisan sonlarında Ardahana vardılar.Bu sırada Rus Kafkas Ordusu dört koldan sınırı geçmiştir.Ahmet Muhtar Paşa 24 Nisan günü Kars’ta komutanlık karargahının toplantı odasında paşalardan, müstehkam mevki komutanlardan, kurmaylardan oluşan yirmiden çok subaya İstanbuldan gelen telgragfı okudu.Bu telgrafta Rusya’nın Osmanlı Devleti’yle savaşmaya kararlı olduğu yazıyordu.Rusların tek bir amacı vardı Tuna’yı aşıp Balkanlar’a inmek.Bizim hedeflerimiz ise kendi sınırlarımızı koruyabilmekti.Kars’ın güneyinden başlayan düşman ilerleyişinin asıl amacının Erzurum yolu üzerindeki geçitleri gwçirmek olduğundan kuskusu yoktu Ahmet MuhtarPaşa’nın.Yusuf ve arkadaşları ikinci nizamiye taburuna katılmışlardı.Yusuf sık sık keşif görevlerine katıldı.Koyunpınarı mezrasında Yusuf ve Çavuş arkadaşlarıyla keşif için bir bayırı tırmanıyordu.Çavuş ‘’yatın ulan yatın Ruslar bunlar’’ diye bağırdı.Bayırn öteki yanu-ında sel yatağının dirseğindeki pınarın başındaydı Rus süvarileri.Bir ara Rus süvarileri atlarına doğru ayaklandılar.’’Gördüler gördüler ‘’ dedi çavuş , tüfegini doğrulttu, başka bir şey söylemeden tetiğe bastı.Barut sesini ilk kez duyanların yüzü bomboz olmuştu.Taburlar bütün subayları,erleriyle silah başında bekledi o gece.Yusuf’un Emiroğlu tabyasındaki haber merkezi geldiğinde Rus saldırıları başlamıştı.Baskına uğrayan Türk piyadeleri alacakaranlıkta kalabalık düşmanı görünce şaşkınlıktan kurtaramadılar kendilerini,süngülerin dipçik darbelerinin altında cansız kıvrılıp kaldılar.Baskıncı düşman piyadeleri ikinci hat siperlerine atıldığı sıra ‘’silah başına borusu’’ istihkamlar tarafından çalındı.Baskıncıların verdiği şaşkınlıktan kurtulan Türk taburunun ikinci hattındaki birlikler’’Allah Allah sesleriyle karşı saldırıya geçtiler.Korkusuzca atıldılar baskıncının üstüne.Baskıncı düşman piyadeleri yaralılarını ölülerini bırakıp geri döndüler.bundan yarım saat sonra düşman topçuları yaklaşık on bin kişi ile ikinci hat mevzilerini ateş altına aldılar. 16 Mayıs’ta Atdahan kalesinin güneydoğu kanadına yapılan Rus saldırısı kendilerininde beklemediği bir sonuçla sonuçlandı.Albay Kamarov komutasındaki bir tümen Ardahan’dan güneye Oltu yönünr ilerledi.Rus birliklerinin sınırı geçtiği Türk topraklarında ilerlemeye başladığı günlerde dost deyip düşmandan yana çıkmış Ermenilerden üç bin beş yüz kadarı yollara dökülmüştü.Aylarca çetin iklim koşullarında savaştılar ama savaş Rusların lehine oldu.Edirne’de imzalanan ateşkesten sonra Rus Ordusunu’nun büyük bir bölümü İstanbul’un burnu dibine Ayastafanos’a kadar ilerledi.Ayastafanos Antlası orada silahların gölgesinde yapıldı.Antlaşmaya göre Romanya ,Karadağ ,Sırbistan üstündeki Osmanlı egemenlik hakları kaldırıldı.Batum ,Ardahan ,Kars Ruslara bırakıldı. Yusuf ve arkadaşları ikişer üçer eve döndü. Eve geldiğinde arkadaşları Binnaz nineye oğlun geldi diye bağırdı.Binnaz nine kapıları ardına kadar açık bırakıp koşmaya başladı.
‘’Yusuf’um oğlum yiğidim’’diye oğluna sarıldı.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : SON SIĞINAK
KİTABIN YAZARI : REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VEADRESİ : İNKILAP YAYIN EVİ ANKARA CADDESİ,NO:95
SİRKECİ 34410 İSTANBUL
1.KİTABIN KONUSU:REŞAT NURİ GÜNTEKİN’in son esri olan bu kitapta,çocukluk günlerininunutulmaz anıları,yolculuklar,umutsuz aşklar,yaşanan acılar kaçırılmışmutluluklar ve bir tiyatro grubunun başından geçen ilginç olayları anlatıyor.
2.ROMANIN ÖZETİ:
Süleyman bey bir iş için gittiği Diyarbakır’dan
İstanbul’a trenle gelirken yolda,doğu’nun ücra bir köşesinde yoğun kar yağışı yüzünden mahsur kalır.Kompartımanda uyurken bir bayanın yanlışlıkla üstüne su dökmesi sonucunda uyanır ve küçüklüğünde abisinin kendisini okula geç kalmaması yüzüne su serperek uyandırdığı günleri hatırlar.Aynı kompartımanda yolculuk ettiği,mesleği şarkıcılık olan Makbule adında bir bayanla tanışır.Trenin küçük bir kasabada yolların kapanmasıyla mahsur kalınca Süleyman bey biraz ısınmak ve birşeyler yemek için, bir kahvehaneye gelir.Orada çayını yudumlarken ,kasabanın Halkevi Başkanı olduğunu öğrendiği birisi gve herkesi genç bir subayın düğününe davet eder.Halkevi evlenmeye gücü yetmeyen gençleri evlendiren bir yerdir.Düğünde başkana sürekli takılan,muzip ve yaşlı ,hoca lakaplı adı Eyüp olan bu şahsı çok sempatik bulur.Hoca eskiden tiyatro ile uğraşmış,bu yüzden başına çok işler gelmiş biridir, biraz sonra Makbule’yi bir paşanın masasında görür,onun isteğiyle masaya davet edilir ve İstanbuldan tanıdığı bir mirasyedi olan eski bir paşa çocuğu Servet bey ve paşayla Makbulenin aracılğıyla tanışır.Düğünün bitimine müteakip,tiyatroyu çok seven bu insanlar halkevinde, tiyatro seven birkaç kişiye,bir oyun sergilerler.Bu gösteri paşanın çok hoşuna gider, oyunun bitiminde birbirine ısınan bu dört kafadar Servet beyin maddi ve manevi destek sözü ile İstanbul’da Yeni Türk Tiyatrosunu kurmak üzere sözleşip birbirlerinden ayrılırlar.Süleyman bey bu sözün tutulacağından pek emin değildir.
Süleyman bey 1. Dünya savaşında Mısır’da Kanal harekatına katılmış eski bir yedek subadır.Onun tiyatro sevdası İngilizler tarafından esir tutulduğu Zekazik kampınadan gelmektedir.Orada boş zamanlarını geçirmek için arkadaşlarıyla oyunlar oynamıştır.
Kendiside zengin bir babanın küçük oğludur fakat babasının o küçük yaşta iken ölmesiyle kendisine düşen miras ile ancak eğitimini sağlayabilmiştir.Şimdilerde ise bir arkadaşının bulduğu bir boyacı dükkanında katiplik yaparak ve bazende kampta öğrendiği biraz İngilizce ve Fransızca ile iş için mektuplar yazarak geçimini sağlamaktadır.
Bir gün Süleyman bey kaldığı küçük pansiyonda akşam vakti bir sürprizle karşılaşır.Makbule hanım,Servet bey ve Hoca İstanbul’a verdikleri sözü tutmak ve yeni tiyatroyu kurmak için gelirler.O verdikleri sözün tutulacağından pek emin olmadığından çok şaşırır,tam onlar hasret giderirken Süleyman beyin Zekazik kampından arkadaşı Azmi gelir.O da tiyatro seven biridir.Azmi uzun boylu iri yarı içine kapanık,pek konuşmayı sevmeyen biridir.Onu da aralarına alarak ne yapacaklarını konuşmak için bir akşam yemeğine giderler.O gece herkes hayatını küçük ayrıntılarına kadar anlatır.İlk önce Makbule başlar,bir kassam kâtibinin yani sarıklı bir imamın kızıdır.Makbule küçük burunlu etine dolgun sık sık kahkahalar atan, şen şakrak hayat dolu bir kadındır,üç defa evlenip boşanmıştır.Eyüp Hoca ise eskiden bir deniz subayıymış,sık sık gemiden kaçıp tiyatroya gidermiş bir gün bu yüzden meslekten atılmış.Anadolu’nun ücra köşelerinde memurluk yapmış.Servet bey ise eski bir sadrazamın kızıyla evlidir.Karısı iyi bir kadındır fakat o daktilom dediği sekreterine aşıktır.Akrabalarının kışkırtmasıyla, büyümüş olan çocukları analarının tarafanı tutarak onu uğraştırmaktadırlar.
Bu beş kişilik grup yeni Türk tiyatrosunu kurmak için Servet beyin babasından kalma konağında bir sınav heyeti kurarlar ve kadroya alınacak elemanları seçerler.Kadroya Hacı Lala adında konağın eski emktarı olan bu yaşlı arap,eski tanınmış bir ailenin iyi eğitim almış bir çoçucuğu olan Pertev Turhan isminde yakışıklı uzun boylu bir genç alınır bu tiyatronun jönüdür.Daha sonra sırasıyla ,ilk bakışta hasta bakacısı izlenimi uyandıran Remziye adında, muallim mektebini bitirmiş bir süre öğretmenlik yapmış bir genç kız,lakabı Lokman ve adı Sadullah Nuri olan eski bir aktörle,isimleri Melek ve Masume olan iki genç kız daha girer.Melek ve Masume Halkevinde oyunlarda rol almışlar,bu yüzden biraz tecrübeleri vardır fakat onların kadroya alınmasındaki etken alınmama korkusuyla ağlamalarıdır.Dışarıda onlarca genç kadroya girebilmek için heyecanla beklemektedirler.Akşama doğru Neriman,Dürdane adında iki kadınla eski bir şeyhin oğlu olan Gazali ve tıp eğitimini yarıda bırakarak tiyatroyla uğraşmaya başlayan doktor lakaplı biri ve Hakkı adında eskiden hokkabazlık yapmış biriylede kadro tamamlanır.Akşam saatlerinde içeriye zorla girmiş kambur bir cüce sınava girmek ister fakat Servet beyin buna karşı çıkmasıyla sınava alınmaz. Daha sonra Samsun’a giderken gemide ona rastlarlar,Hakkıyla Kambur iyi arkadaş olurlar ve gemide beraber gösteri yaparak para kazanırlar.İleriki zamanlarda Servet beyin gruptan ayrılmasıyla o da gruba katılır ve Tiyatro grubunun maddi sıkntılara düştüğü zamanlarda Hakkı’yla beraber işe çıkarak onlara büyük yararları dokunur.
Samsunda başlayacak bir Anadolu Turnesine çıkmak için hazırlıklara başlarlar ve hazırlıklar tamamlanınca yola çıkarlar. İlk başlarda herşey yolundadır. Servet Bey’in iyi tanınmış olmasından dolayı gittikleri yerlerde ,devlet erkanı ve halk tarafından iyi karşılanırlar ve maddi sıkıntıları yoktur. İstanbul’dan gelen bir mektupla,aile sorunları yüzünden Servet Bey evine döner ve onlar yollarına yanlız başlarına devam etmek zorunda kalırlar. Yolda sırasıyla gruptan, İstanbul’dan gelen bir telgrafla Pertev Turhan ayrılır, arkasından Neriman bir Azeri tüccarla Karst’a iken tanışıp evlenir ve daha sonra küçük bir kasabada Hacı Lala hastalanır ve onun öleceğini bile bile hastahaneye yatırıp o kasabayı terk ederler. Masume’ye gelince ona bir genç tiyatro oynarken aşık olur,ve daha sonra Masume’nin de fikri alınarak düğünleri yapılır. Son olarakta Remziye’yi İstanbul’daki eski sevgilisi yerini öğrenir ve yanına gelir,beraber İstanbul’a dönmek için anlaşırlar.Son olarak kalan üyeler hep birlikte Masume’nin evinde bir akşam yemeği yerler.
Ortak yönleri içlerindeki tiyatro sevgisi olan bu insanların Son Sığınak olarak nitelendirdiği bu tiyatro artık dağılmaktadır. İçlerinde vaktiyle yangından kaçarcasına terkettikleri yerkerin hasreti,döküle saçıla dönüş yollrını tutarlar.
3.ANAFİKİR:
Romanda,tek ortak tönleri tiyatro sevgisi olanbir grup insanın en zor anlarda bile birbiriyle olan dayanışmasını ,insan ilişkilerini sevgi ve ilgiyi anlatıyor.Burada son zamanlara dek birarada kalan insanların dostluğu aynı bedende yaşayan ruhlara benziyor.
Kişilerin birbirlerinin sorunlarıyla kendi sorunlarıymış gibi bu kadar ilgilenmesi ve hep birlikte sevinip hep birlikte ağlaması bize bir kez daha insan olduğumuz için sevinmemizi sağlıyor.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Süleyman Bey:1.Dünya savaşı sıralarında Mısırda ki Kanal harekâtı’nakatılmış eski bir askerdir.Savaşta İngiliz’lere esir düşmüş ve on beş günlük esaret günlerinden sonra kurtulup İstanbul’a yerleşmiştir.Sanatsever bir insandırve en önemlisi temkinli,tedbiri elden bırakmayanherzaman ilerisini düşünen biridir.
Servet Bey: Bir mirasyedidir,ve ilerlemiş yaşına rağmen o üzerindeki çocuksu sevinçlerden kurtulamamış ve hala dünyaya paşa çocuğu gözüyle bakmaktadır.
Makbule Hanım: Neşe dolu,şen şakrak bir kadın.Sık sık kahkahalar atan ve aynı sıklıkta ağlayabilen duygusal ve içi insan sevgisiyle dolu birkadın.
Hoca: Muzip,şakacı ve biraz da çapkın olan bu kişinin kötü bir huyu var bazen dalkavukluk yapıyor.
Azmi: Geçmişte yaşadığı kötü günlerin etkisinden dolayı içine kapanık ve fazla konuşmayı sevmeyen,yardımseverdir.
Neriman’ın Evliliği: Oyunları’nı izlemeye gelen Azeri bir tüccarın,onlarla tanışması ve daha sonra Makbule ile ciddi anlamda ilgileniyor gibi görünmesi,daha sonra Neriman ile bir gün habersiz kaçıp evlenmesi,Neriman’ın onlara yaptığı bir ihanettir.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Gerçek hayattan alınmış bu roman,akıcı ve sade anltımıyla okuyucuda iyi bir izlenim bırakıyor.Olaylar arasında bazen kopukluklar olsada bu genelin güzelliğini bozmuyor.Gerçek bir hayatı anlattığı için okuyucunun alması gerken dersler var,bence herkesin okuması gereken faydalı bir kitap.
6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
REŞAT NURİ GÜNTEKİN 1889’da İstanbul’da doğdu,Edebiyat fakültesini bitirdi.Liselerde öğretmenlik,müdürlük,Milli Eğitim Müffettişliği,Paris kültür Ateşeliği yaptı.UNESCO’da Türkiye’ti temsil etti.Romanları,hikayelerive tiyatro eserlerinin yanısıra çeşitli çevirileride vardır.
KİTABIN YAZARI : REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VEADRESİ : İNKILAP YAYIN EVİ ANKARA CADDESİ,NO:95
SİRKECİ 34410 İSTANBUL
1.KİTABIN KONUSU:REŞAT NURİ GÜNTEKİN’in son esri olan bu kitapta,çocukluk günlerininunutulmaz anıları,yolculuklar,umutsuz aşklar,yaşanan acılar kaçırılmışmutluluklar ve bir tiyatro grubunun başından geçen ilginç olayları anlatıyor.
2.ROMANIN ÖZETİ:
Süleyman bey bir iş için gittiği Diyarbakır’dan
İstanbul’a trenle gelirken yolda,doğu’nun ücra bir köşesinde yoğun kar yağışı yüzünden mahsur kalır.Kompartımanda uyurken bir bayanın yanlışlıkla üstüne su dökmesi sonucunda uyanır ve küçüklüğünde abisinin kendisini okula geç kalmaması yüzüne su serperek uyandırdığı günleri hatırlar.Aynı kompartımanda yolculuk ettiği,mesleği şarkıcılık olan Makbule adında bir bayanla tanışır.Trenin küçük bir kasabada yolların kapanmasıyla mahsur kalınca Süleyman bey biraz ısınmak ve birşeyler yemek için, bir kahvehaneye gelir.Orada çayını yudumlarken ,kasabanın Halkevi Başkanı olduğunu öğrendiği birisi gve herkesi genç bir subayın düğününe davet eder.Halkevi evlenmeye gücü yetmeyen gençleri evlendiren bir yerdir.Düğünde başkana sürekli takılan,muzip ve yaşlı ,hoca lakaplı adı Eyüp olan bu şahsı çok sempatik bulur.Hoca eskiden tiyatro ile uğraşmış,bu yüzden başına çok işler gelmiş biridir, biraz sonra Makbule’yi bir paşanın masasında görür,onun isteğiyle masaya davet edilir ve İstanbuldan tanıdığı bir mirasyedi olan eski bir paşa çocuğu Servet bey ve paşayla Makbulenin aracılğıyla tanışır.Düğünün bitimine müteakip,tiyatroyu çok seven bu insanlar halkevinde, tiyatro seven birkaç kişiye,bir oyun sergilerler.Bu gösteri paşanın çok hoşuna gider, oyunun bitiminde birbirine ısınan bu dört kafadar Servet beyin maddi ve manevi destek sözü ile İstanbul’da Yeni Türk Tiyatrosunu kurmak üzere sözleşip birbirlerinden ayrılırlar.Süleyman bey bu sözün tutulacağından pek emin değildir.
Süleyman bey 1. Dünya savaşında Mısır’da Kanal harekatına katılmış eski bir yedek subadır.Onun tiyatro sevdası İngilizler tarafından esir tutulduğu Zekazik kampınadan gelmektedir.Orada boş zamanlarını geçirmek için arkadaşlarıyla oyunlar oynamıştır.
Kendiside zengin bir babanın küçük oğludur fakat babasının o küçük yaşta iken ölmesiyle kendisine düşen miras ile ancak eğitimini sağlayabilmiştir.Şimdilerde ise bir arkadaşının bulduğu bir boyacı dükkanında katiplik yaparak ve bazende kampta öğrendiği biraz İngilizce ve Fransızca ile iş için mektuplar yazarak geçimini sağlamaktadır.
Bir gün Süleyman bey kaldığı küçük pansiyonda akşam vakti bir sürprizle karşılaşır.Makbule hanım,Servet bey ve Hoca İstanbul’a verdikleri sözü tutmak ve yeni tiyatroyu kurmak için gelirler.O verdikleri sözün tutulacağından pek emin olmadığından çok şaşırır,tam onlar hasret giderirken Süleyman beyin Zekazik kampından arkadaşı Azmi gelir.O da tiyatro seven biridir.Azmi uzun boylu iri yarı içine kapanık,pek konuşmayı sevmeyen biridir.Onu da aralarına alarak ne yapacaklarını konuşmak için bir akşam yemeğine giderler.O gece herkes hayatını küçük ayrıntılarına kadar anlatır.İlk önce Makbule başlar,bir kassam kâtibinin yani sarıklı bir imamın kızıdır.Makbule küçük burunlu etine dolgun sık sık kahkahalar atan, şen şakrak hayat dolu bir kadındır,üç defa evlenip boşanmıştır.Eyüp Hoca ise eskiden bir deniz subayıymış,sık sık gemiden kaçıp tiyatroya gidermiş bir gün bu yüzden meslekten atılmış.Anadolu’nun ücra köşelerinde memurluk yapmış.Servet bey ise eski bir sadrazamın kızıyla evlidir.Karısı iyi bir kadındır fakat o daktilom dediği sekreterine aşıktır.Akrabalarının kışkırtmasıyla, büyümüş olan çocukları analarının tarafanı tutarak onu uğraştırmaktadırlar.
Bu beş kişilik grup yeni Türk tiyatrosunu kurmak için Servet beyin babasından kalma konağında bir sınav heyeti kurarlar ve kadroya alınacak elemanları seçerler.Kadroya Hacı Lala adında konağın eski emktarı olan bu yaşlı arap,eski tanınmış bir ailenin iyi eğitim almış bir çoçucuğu olan Pertev Turhan isminde yakışıklı uzun boylu bir genç alınır bu tiyatronun jönüdür.Daha sonra sırasıyla ,ilk bakışta hasta bakacısı izlenimi uyandıran Remziye adında, muallim mektebini bitirmiş bir süre öğretmenlik yapmış bir genç kız,lakabı Lokman ve adı Sadullah Nuri olan eski bir aktörle,isimleri Melek ve Masume olan iki genç kız daha girer.Melek ve Masume Halkevinde oyunlarda rol almışlar,bu yüzden biraz tecrübeleri vardır fakat onların kadroya alınmasındaki etken alınmama korkusuyla ağlamalarıdır.Dışarıda onlarca genç kadroya girebilmek için heyecanla beklemektedirler.Akşama doğru Neriman,Dürdane adında iki kadınla eski bir şeyhin oğlu olan Gazali ve tıp eğitimini yarıda bırakarak tiyatroyla uğraşmaya başlayan doktor lakaplı biri ve Hakkı adında eskiden hokkabazlık yapmış biriylede kadro tamamlanır.Akşam saatlerinde içeriye zorla girmiş kambur bir cüce sınava girmek ister fakat Servet beyin buna karşı çıkmasıyla sınava alınmaz. Daha sonra Samsun’a giderken gemide ona rastlarlar,Hakkıyla Kambur iyi arkadaş olurlar ve gemide beraber gösteri yaparak para kazanırlar.İleriki zamanlarda Servet beyin gruptan ayrılmasıyla o da gruba katılır ve Tiyatro grubunun maddi sıkntılara düştüğü zamanlarda Hakkı’yla beraber işe çıkarak onlara büyük yararları dokunur.
Samsunda başlayacak bir Anadolu Turnesine çıkmak için hazırlıklara başlarlar ve hazırlıklar tamamlanınca yola çıkarlar. İlk başlarda herşey yolundadır. Servet Bey’in iyi tanınmış olmasından dolayı gittikleri yerlerde ,devlet erkanı ve halk tarafından iyi karşılanırlar ve maddi sıkıntıları yoktur. İstanbul’dan gelen bir mektupla,aile sorunları yüzünden Servet Bey evine döner ve onlar yollarına yanlız başlarına devam etmek zorunda kalırlar. Yolda sırasıyla gruptan, İstanbul’dan gelen bir telgrafla Pertev Turhan ayrılır, arkasından Neriman bir Azeri tüccarla Karst’a iken tanışıp evlenir ve daha sonra küçük bir kasabada Hacı Lala hastalanır ve onun öleceğini bile bile hastahaneye yatırıp o kasabayı terk ederler. Masume’ye gelince ona bir genç tiyatro oynarken aşık olur,ve daha sonra Masume’nin de fikri alınarak düğünleri yapılır. Son olarakta Remziye’yi İstanbul’daki eski sevgilisi yerini öğrenir ve yanına gelir,beraber İstanbul’a dönmek için anlaşırlar.Son olarak kalan üyeler hep birlikte Masume’nin evinde bir akşam yemeği yerler.
Ortak yönleri içlerindeki tiyatro sevgisi olan bu insanların Son Sığınak olarak nitelendirdiği bu tiyatro artık dağılmaktadır. İçlerinde vaktiyle yangından kaçarcasına terkettikleri yerkerin hasreti,döküle saçıla dönüş yollrını tutarlar.
3.ANAFİKİR:
Romanda,tek ortak tönleri tiyatro sevgisi olanbir grup insanın en zor anlarda bile birbiriyle olan dayanışmasını ,insan ilişkilerini sevgi ve ilgiyi anlatıyor.Burada son zamanlara dek birarada kalan insanların dostluğu aynı bedende yaşayan ruhlara benziyor.
Kişilerin birbirlerinin sorunlarıyla kendi sorunlarıymış gibi bu kadar ilgilenmesi ve hep birlikte sevinip hep birlikte ağlaması bize bir kez daha insan olduğumuz için sevinmemizi sağlıyor.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Süleyman Bey:1.Dünya savaşı sıralarında Mısırda ki Kanal harekâtı’nakatılmış eski bir askerdir.Savaşta İngiliz’lere esir düşmüş ve on beş günlük esaret günlerinden sonra kurtulup İstanbul’a yerleşmiştir.Sanatsever bir insandırve en önemlisi temkinli,tedbiri elden bırakmayanherzaman ilerisini düşünen biridir.
Servet Bey: Bir mirasyedidir,ve ilerlemiş yaşına rağmen o üzerindeki çocuksu sevinçlerden kurtulamamış ve hala dünyaya paşa çocuğu gözüyle bakmaktadır.
Makbule Hanım: Neşe dolu,şen şakrak bir kadın.Sık sık kahkahalar atan ve aynı sıklıkta ağlayabilen duygusal ve içi insan sevgisiyle dolu birkadın.
Hoca: Muzip,şakacı ve biraz da çapkın olan bu kişinin kötü bir huyu var bazen dalkavukluk yapıyor.
Azmi: Geçmişte yaşadığı kötü günlerin etkisinden dolayı içine kapanık ve fazla konuşmayı sevmeyen,yardımseverdir.
Neriman’ın Evliliği: Oyunları’nı izlemeye gelen Azeri bir tüccarın,onlarla tanışması ve daha sonra Makbule ile ciddi anlamda ilgileniyor gibi görünmesi,daha sonra Neriman ile bir gün habersiz kaçıp evlenmesi,Neriman’ın onlara yaptığı bir ihanettir.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Gerçek hayattan alınmış bu roman,akıcı ve sade anltımıyla okuyucuda iyi bir izlenim bırakıyor.Olaylar arasında bazen kopukluklar olsada bu genelin güzelliğini bozmuyor.Gerçek bir hayatı anlattığı için okuyucunun alması gerken dersler var,bence herkesin okuması gereken faydalı bir kitap.
6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
REŞAT NURİ GÜNTEKİN 1889’da İstanbul’da doğdu,Edebiyat fakültesini bitirdi.Liselerde öğretmenlik,müdürlük,Milli Eğitim Müffettişliği,Paris kültür Ateşeliği yaptı.UNESCO’da Türkiye’ti temsil etti.Romanları,hikayelerive tiyatro eserlerinin yanısıra çeşitli çevirileride vardır.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
ESER ADI : Robinson CRUSOEYAZAR ADI : Daniel DEFUREBASIMEVİ : Bilgi YayıneviBASIM YILI :-1994BASKI SAYISI :Üçüncü BaskıÇEVİREN :Ayla ŞENTÜRKSAYFA SAYISI :213YAZAR HAKKINDA BİLGİ : Lodra’da doğdu. Gerçekciliği benimseyen ilk İngiliz yazardır. Yoksul bir ailenin çocuğudur. Babası ailenin geçimini kasaplık yaparak sağlamakta idi. Yazar geçimin sağlamak için çeşitli işlere girip çıkmıştır. Avrupanın çeşitli ülkelerini dolaşarak armotörlük ve politik alanda önemli rol oynamıştır. Yazmaya 22 yaşında din adamları aleyhine bir broşür yayınlamakla başladı. 1685 ‘deMouncount Dükünün emri altındaki ihtilalcilere katıldı ve cezalandırılmaktan zor kurtuldu. 1701 yılında hiciv şiiri “Gerçek İngiliz’i” yayınladı. Hükümet aleyhine yazdığı yazılar yüzünden hapse girdi.hapisten Çıktıktan sonra Peview adında bir dergi çıkardı.En önemli eseri Robinson Crusoe’yi yazdığı zaman 60 yaşına gelmişti. 1731 yılında Londra’da öldü.ESERİN ÖZETİ : Robinson Crusoe orta halli bir İngiliz ailenin çocuğu idi . Babası Robinsonun iyi bir iş tutup sakin bir hayat sürmesini arzuladığı halde,Robinson denizlere açılıp maceracı bir hayat sürmeye öylsine can atıyorduki, en sonunda evinde daha fazla kaşlamayacağını anladı.Büyüklerin haberi olmadan ilk yolculuğa çıktı.Gemi mütiş bir fırtınaya tutulmuştu.Robinson’u öyle bir deniz tutmuştuki karaya sağsalim kavuşamamaktan korkuyordu.Karaya bir çıksam bir daha denizlerin adını anmıyacağım diye düşünüyordu. Karaya sağsalim çıktıktan sonra arzuları yeniden depreşti.tüccarlığa başlıyarak Avurpaya mal götüren bir gemiye girdi.Bindiği gemiyi birFas korsan esir aldı.Fas kıyılarında bir limana esir olarak götürüldü.Orada hayatı öyle zor şartlar altında geçiyorduki ilk fırsatta küçük bir sanadala atlatıp kaçtı.Bir Portekiz yük gemisi onu buldu ve Birezilya’ya bıraktı. Bir İngiliz çifti ona Afrikaya gidip köle getirmesini önerince Robinson’un denizlere açılma arzusu yeniden uyandı,geçirdiklerini unutarak yeniden yola çıktı.Bu yolculuk Robinson’unun hayatında bir dönüm noktası oldu ve büyük serüven böyle başladı.Gemi Güney Amerika Sahillerinden biraz uzakta bir adanın yakınlarında bir kaya çarpıp parçalandı.Yolcu ve mürettabattan yalnız Robinson kurtuldu.Dalgalar onu kıyıya sürükledi.Adada hiç kimse yoktu.Vahşi hayvanların bulunduğunu gösteren birbelirtide göze çarpmıyordu.Robinson batmış gemiden çeşitli araçlar ve yiyecek alarak adaya sandalla taşıdı. Önce küçük bir tepenin eteğine yelken bezinden bir çadır kurdu.Herşeyden önce barutunu dikkatle saklıyordu.Robinson’un ikinci düşüncesi yiyecek stokuydu.İlk günlerde elinden geldiği kadar az yiyecek tüketiyordu.Çok geçmeden Robinson gemide mürekkep ve kağıt buldu ve günüügnüne son hatıralarını yazmaya başladı.Barınağını uzun müddet oturacak hale soktu.Çadırın arka tarafında bir mağara buldu ve ilkel araçlarla mağarayı genişletti.Mağaraya sandalye,raf ve masa yaptı.Robinson’un bundan sonra adada geçen son yirmidört yılıda ilk günlerden farklı geçmedi.Robinson adanın her tarafını gezdi ve adanın diğer yanına bir yazlık ev yaptı.Mısır,arpa ve pirinç yetiştire biliyordu.Her yıl yeni tohumları dikkatle saklıyordu,en sonunda küçük bir tarla ekecek kadar tohumu oldu.Yaban keçileri yakalayıp onları ehlileştirdi.Papağan yakaladı,onlarla oyalandı.Yeni eşyalar yaptı,mağarayı genişleterek,dışarıdan gelecek tehlikelere karşı muhafazalı hale getidi. Robinson’un adadaki yirmidördüncü yılının ortasında bir olay,sürdüğü hayatın şeklini değiştirdi.Bir buçuk yıl kadar önce adaya vahşilerin geldiğini görmüştü.Bunlar hehalde başka adadan sanadalla gelmişlerdi.Bunlar başka bir kabile ile savaşa başlamışlardı.Robinson bir sabah insan kemikleri ve parçalanmış insan eti bularak korkuya kapılmıştı.Vahşilerin geri dönüp kendisini bulmasından çekiniyordu.Ensonuda vahşillerin bir kısmı adaya döndü,kendilerine ziyafet hazırlığı yaparken Robinson üzerlerine ateş açrak onları korkuttu.Vahşilerin yanındaki esirlerden birini alı koymayı başardı.Artık adada yalnız değildi.Adama onu yakaladığı günün adını verdi.Cuma diye çağırmaya başladı.Cuma onun sadık bir kölesi oldu. Bir zaman sonra Robinson,Cuma’ya İngilizce öğretmeyi başardı.Cuma,ona geldiği adada onyedi beyaz adamın esir olarak tutulduğunu anlattı.Robinson onları kurtararak birlikte uygar dünyaya dönmenin çarelerini araştırmak istiyordu.Robinsonla Cuma büyük bir kayık yaptı ve öbür adaya gitmek üzere hazırlandılar.Bu sırada adaya yeni bir vahşi topluluğu geldi ve yanlarındada bir miktar daha esir getirmişlerdi.Esirlerden birisi beyaz adamdı.Esirlerin arasında Cuma’nın babasıda vardı.Bu iki esiri kurtarmayı başardılar.Robinson onyedi beyaz esirden biri olan İspanyola elinden geldiği kadar iyiy baktı.Cuma’nın adasını bir düşman kabile istila etmişti ve oradaki beyaz esirlerin hayatı tehlikedeydi. Robinson İspanyolu ve Cuma’nın babasını öbür esirleri kurtarmaay gönderdi.Onların dönüşünü beklerken bir İngiliz gemisinin adaya demir attığını gördü.Çok geçmeden kaptanla iki adamının gemide isyan çıkartan mürettebat tarafından atıldıklarını öğrendi.Robinson,Cuma ve üç denizci gemiyi almatı başardılar.Cuma’nın babası gelmeden adadan ayrılmak istemiyordu.Günün birinde gelip onların ne durumda olduklarını öğrenmeyi tasarladı.İsyancı tayfalardan beşi İngiltere’ye gidip asılmakatansa adada kalmatı uygun buldular.Robinsonla Cuma İngiltere’ye dönmüşlerdi.Otuzbeş yıl süren ayrılıktan sonra1687 Haziranın’da ana vatanına geldiği zaman hiç kimsenin tanımadığı bir yabancıydı.Ama Robinson’un maceraları bukadarlada bitmiyordu.Eski evini bulunduğu yere gelince,annesiyle babasının ve yakınlarının çoğu ölmüşlerdi.Yalnız iki kız kardeşiyle bir erkek kardeşinin sağ kaladıklarını öğrenmişti.Artık onu İngiltere’de tutan hiçbirşey kalmadığını gören Robinson Lizbon’a gitti.Akadaşları mallarını saklamışlardı.Robinson öğrendiklerinden memun şekilde İngiltere’ye döndü.Evlendi ve üç çoçuğu oldu. Karısı öldükten sonra 1695’de yeğenin kaptanlık ettiği bir gemiye binerek Doğu Adalarına ve Çin’e gitmek üzere yola çıktı.Gemi Robinson’un adasına da uğramıştı.İspanyollarla İngiliz gemiciler yerli kabilenin kızları ile evlendiklerini ve adanın nüfusunun günden güne artmakta olduğunu gördü. Küçük kolonini emniyet ve huzur içinde olduğunu anladıktan sonra Cuma ile Robinson yine gemiye binipo denize açıldı.Brezilya’ya giderken gemiye vahşiler hücüm etti.Savaş sırasında Cuma öldürüldü.Brezilyadan sonra Robinson Ümit Burnu’nu dolaştı ve Çine gelince Rob burada bırakılmasını istediler. Rob Çinden sibiryaya giden bir kervana katıldı. En sonunda İngiltereye vardı 54 yıllık ömrünün büyük bölümünü vatanından uzakta macera peşinde geçirmişti. Artık hayatınıngeri kalan kısmınıda vatanında sukunet içinde dönüşü olmayan o büyük yoculuğa yavaş yavaş hazırlanmakla geçirecektir. ESER HAKKINDA BİLGİ : Gerçekci roman türünün en güzel örneklerinden olan Robinson Crusoe yazıldığı zamanyayınevleri bu romanı basmak istemediler. Bu eserin okuyucu bulamayacağından kuşku duyuyorlardı. Eserde karekterlerden çok sürüvene önem verilmiştir.Kahramanların karakterleri gerçekçi bir dille anlatılmasına rağmen onların ruhlarından ve iç dünyalrından pekaz söz edilmiştir.Robinson bilinmeyen ve işlenmeyen ve işlenmemiş cesaretin simgesi olarak ele alınmıştır.Çünkü Robinson tek başına ıssız bir adada kalmasına rağmen sadece elindekini kullanarak kalmaz,adada kendine özgü birde uygarlık kurarar. ESERİN ANAFİKRİ:Bana göre eserin ana fikri insanın ne olursa olsun hayattan kopmaması gerektiğini,elindeki imkanları değerlendirerek yaşama sımsıkı sarılması gerektiğidir. BAŞLICA KİŞİLER ROBİNSON:Eserin kahramanıdır.Robinson maceracı bir kişiliğe sahip olup hayata sımsıkı bağlıve elindeki imkanları iyi kullanmasını bilen bir insandır. CUMA:Robinson’un vahşilerin elinden kurtardığı bir yerlidir.Sadık ve çalışkan bir insandır.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTAB ADI : SON YENİÇERİ
YAZAR ADI: REHA ÇAMUROĞLU
YAYIN EVİ : DOĞAN KİTAP
BASKI : 3. NCÜ BASKI
YAZAR HAKKINDA BİLGİ:
1958 Yılında İstanbul doğumlu yazar Boğaziçi Üniversitesi Tarih bölüm’nü bitirdi.Çeşitli yayın organlarında yazarlık ve yöneticilik yapan çamuroğlu genel olarak zihniyet tarihi özel olarak islam hetorodoksisi tarihi üzerine çalışmaktadır. Yazar tarihi romanlar üzerine çalışmakta olup İsmail,Sabah rüzgarı ve son yeniçeri kitaplarını yayınlamıştır.
KİTAP ÖZETİ
Reha ÇAMUROĞLU tarafından hazırlanan bu kitapta, Yeniçeri Ordusunun hiyerarşik yapısı, yeniçeri askerlerinin sosyal yaşamları, 18. yüzyıldan itibaren yeniçeri ordusu içinde başlayan bozulmalar ve Yeniçeri ordusunun kaldırılıp yerine kurulması düşünülen Nizami Cedid ordusunun planını öğrenen yeniçerilerin saltanata karşı düzenledikleri isyanlar anlatılmaktadır.
Kitapta öncelikle, 18nci yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun Hotin Kalesine düzenlediği bir seferde esir edilen bir Hıristiyan Rus gencinin devşirilip, yeniçeri askeri yapılmasından sonra bu gencin Yeniçeri Ordusu içerisindeki yaşamı anlatılmaktadır. Petru adındaki genç esir olarak İstanbul'a getirildikten sonra bir yeniçeri ağası olan Arif ağanın yanına yerleştirir. Arif ağanın yanında belli bir süre İstanbul'a alışan Petru, Müslümanlığı kendi isteği ile kabul eder, kendisine Abdullah ismi verilir. Arif ağa Abdullah'ı öz erkek evladı olarak görmektedir ve onu bir yeniçeri olarak yetiştirir. Abdullah'ın yeniçeri olmasıyla bir yeniçeri olarak yaşadıkları anlatılmaktadır.
Yeniçeriler Osmanlı İmparatorluğunun yükselme döneminde çok büyük zaferlere imza atmışlardır. Ancak 18nci yüzyıldan itibaren yeniçeri ordusunun disiplini bozulmaya başlamıştı. Bunun önemli nedenlerinden biri ise, yeniçeri olmak isteyenler işsiz, yeterli seviyede eğitim almamış bir meslek sahibi olamayan, fırıncı, sandalcı manavcı gibi kabiliyetleri ile savaş sanatını öğrenmeye pek müsait olmayan kişilerdi. Kanuni Sultan Süleyman zamanında yeniçerilere türlü yasaklar konulmuştur. Bu yasaya göre yeniçerilerin evlenmeleri ve diğer ek iş yapmaları yasaktır. 18nci yüzyıldan itibaren bu yasaklara uyulmamaya başlanmıştır. Yeniçeriler fazla bir maaş almadıklarından ek iş yapıp ailelerinin geçimini sağlamak zorunda kalmışlardı. Ordu sefere çıktığında savaşa katılan yeniçerilerin çoğunluğu geride kalan ailesini düşünür olmuştu.
Artık eskisi gibi padişah, ordusu ile birlikte seferlere çıkmıyordu, bu da yeniçeriyi motivasyon bakımından etkiliyordu. Osmanlı İmparatorluğu, ordusunun günün gelişen savaş tekniklerinden yararlanmasını sağlayamıyordu. Örneğin Rus ordusunun elinde gelişmiş toplar bulunmaktaydı, yeniçeriler Ruslarla yapılan savaşlarda bu teknolojik ve savaş teknikleri bakımından mevcut eksikliklerden dolayı çok büyük kayıplar vermişlerdir. Sarayın savaş meydanındaki kayıplardan dolayı yeniçerileri sorumlu tutması ve yeniçerilerin yerine yeni ve düzenli ordu kurma planları yapıldığının duyulması yeniçerileri oldukça huzursuz etmiştir. Bu olay yeniçerilerin disiplinlerinin daha da bozulmasına sebep olmuş ve saraya karşı isyan ederek padişahı devirme planları yapmaya başlamışlardı.
Zamanla yeniçeriler içinde savaşa gidenler ve gitmeyenler diye gruplanmalar ayrışmalar başlamıştır. Sefere çıkıp yarı yoldan dönen yeniçeriler, iyiden iyiye yeniçerilerin disiplin bakımından zayıfladıklarını gösteriyordu. Saray aslında savaşta başarılı da olsa yeniçeriyi istemiyordu. Çünkü en ufak bir vergi artışı yapıldığında ve malların fiyatlarına zam yapıldığında isyan çıkarmaktaydılar. Ayrıca yeniçerilerin saltanat sistemini kaldırıp yerine daha modern olan bir sistemi getirmek istedikleri saray tarafından bilinmekteydi.
1789 yılındaki Fransız İhtilali ile bütün dünyaya yayılan milliyetçi akımlar ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu içindeki azınlıklar da kendi devletlerini kurma gayreti içine girmişlerdi. Balkanlarda; Yunanlılar, Sırplar, Bulgarlar isyanlar çıkarıyorlardı. Yeniçeri ordusundaki disiplin zafiyetleri, bu azınlıkların çıkardığı isyanların bastırılmasında zorluklar meydana getiriyordu.
Sultan III.Selim döneminde Nizami Cedid büyük heyecanla ilan edildi. İlk etapta bunların sadece İstanbul Boğazını korumak amacı ile 12.000 kişilik sayıda bir askeri birlik olacağı açıklanmıştı. Bu gelişmeler yeniçerileri huzursuzlandırmıştı. 1806 yılının Aralık ayında Rusya'ya harp ilan edildi. Sefere çıkan yeniçerilerden bir kısmı Nizami Cedid ordusunun kurulmasından rahatsız oldukları için sefere çıkmayıp geri döndüler. 1821 yılının 21 Nisan gecesi Yunanistan'ın Mora yarımadasında Rumlar ayaklandılar. Sadece 3 haftada Mora'yı ele geçiren Rumlar tarafından çok sayıda Müslüman öldürülmüş, işkence ve eziyet görmüşlerdir. 1825'e kadar tüm Osmanlı Memleketleri Rum isyanlarının bastırılabilmesi için seferber edilmiştir.
15 Haziran 1826 günü yeni kurulan Eşkinci Ocağı talimlerinde, yeni ocağa Mısır'dan getirilen talim muallimi, talim sırasında dediklerini yapamayan yeniçerilerin ocağından bir askeri çok kötü dövmüştü. Bu sırada olayı gören Memiş Başçavuş isimli bir yeniçeri, Mısırlı talim hocasını bıçaklayarak öldürdü. Bu olay büyük yeniçeri ayaklanmasını başlatmıştı. O gece Sultanahmet Meydanında büyük yeniçeri kalabalıkları toplandı. Sekbanı Cedid askerleri ile yeniçeriler o gece birbirlerine saldırdılar. Sekbanı Cedid ordusu elindeki topçu desteği ile yeniçerilere büyük kayıplar verdirdiler. Yeniçeriler geri çekilmek zorunda kaldılar, sağ kalan yeniçeriler Belgrad Ormanına sığındılar. Üç ay ormanda saklanan yeniçerileri hala tehdit olarak gören Sultan 2nci Mahmud Belgrad Ormanını ateşe verdirir. Ormana sığınmış olan 3000 civarındaki yeniçeri gurubundan çoğu bu yangın sırasında ölürler.
ESER HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELER
Tarihimizde önemli yerleri olan yeniçeriler 2nci Mahmud tarafından tamamen kaldırılmış, yerine Sekbanı Cedid kuruluştur. Bu kitapta Yeniçerilerin ortadan kaldırılmasındaki güçlükler açık olarak anlatılmaktadır. Eser Osmanlının hoşgörüsünün,esir olan bir gencin toplum hayatında yükselişini ve yeniçeri ocağının inançları,yaşantıları toplum üzerindeki etkilerini dile getirmektedir. Akıcı bir dille yazılan eseri herkese okumasını tavsiye ediyorum.
KİTAPDA GEÇEN BAŞLICA KİŞİLER
Arif Ağa: Yeniçeri ocağında bölük komutanı ve sevilen bi kişi
Petru( Sarı Abdulah) Esir Alınan ve daha müslüman olan Rus genci
Zehra Hanım:Arif Ağa’nın anası.
Abdi Baba: Bektaşi şeyhi
Sabit:Arif Ağanın oğlu ve yeniçeri bölük komutanı
Habib :Sabitin arkadaşı yeniçeri
Kabakçı Mustafa :İsyancı elebaşısı.
Alender Mustafa Paşa:İsyanı bastıran Osmanlı paşası.
YAZAR ADI: REHA ÇAMUROĞLU
YAYIN EVİ : DOĞAN KİTAP
BASKI : 3. NCÜ BASKI
YAZAR HAKKINDA BİLGİ:
1958 Yılında İstanbul doğumlu yazar Boğaziçi Üniversitesi Tarih bölüm’nü bitirdi.Çeşitli yayın organlarında yazarlık ve yöneticilik yapan çamuroğlu genel olarak zihniyet tarihi özel olarak islam hetorodoksisi tarihi üzerine çalışmaktadır. Yazar tarihi romanlar üzerine çalışmakta olup İsmail,Sabah rüzgarı ve son yeniçeri kitaplarını yayınlamıştır.
KİTAP ÖZETİ
Reha ÇAMUROĞLU tarafından hazırlanan bu kitapta, Yeniçeri Ordusunun hiyerarşik yapısı, yeniçeri askerlerinin sosyal yaşamları, 18. yüzyıldan itibaren yeniçeri ordusu içinde başlayan bozulmalar ve Yeniçeri ordusunun kaldırılıp yerine kurulması düşünülen Nizami Cedid ordusunun planını öğrenen yeniçerilerin saltanata karşı düzenledikleri isyanlar anlatılmaktadır.
Kitapta öncelikle, 18nci yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun Hotin Kalesine düzenlediği bir seferde esir edilen bir Hıristiyan Rus gencinin devşirilip, yeniçeri askeri yapılmasından sonra bu gencin Yeniçeri Ordusu içerisindeki yaşamı anlatılmaktadır. Petru adındaki genç esir olarak İstanbul'a getirildikten sonra bir yeniçeri ağası olan Arif ağanın yanına yerleştirir. Arif ağanın yanında belli bir süre İstanbul'a alışan Petru, Müslümanlığı kendi isteği ile kabul eder, kendisine Abdullah ismi verilir. Arif ağa Abdullah'ı öz erkek evladı olarak görmektedir ve onu bir yeniçeri olarak yetiştirir. Abdullah'ın yeniçeri olmasıyla bir yeniçeri olarak yaşadıkları anlatılmaktadır.
Yeniçeriler Osmanlı İmparatorluğunun yükselme döneminde çok büyük zaferlere imza atmışlardır. Ancak 18nci yüzyıldan itibaren yeniçeri ordusunun disiplini bozulmaya başlamıştı. Bunun önemli nedenlerinden biri ise, yeniçeri olmak isteyenler işsiz, yeterli seviyede eğitim almamış bir meslek sahibi olamayan, fırıncı, sandalcı manavcı gibi kabiliyetleri ile savaş sanatını öğrenmeye pek müsait olmayan kişilerdi. Kanuni Sultan Süleyman zamanında yeniçerilere türlü yasaklar konulmuştur. Bu yasaya göre yeniçerilerin evlenmeleri ve diğer ek iş yapmaları yasaktır. 18nci yüzyıldan itibaren bu yasaklara uyulmamaya başlanmıştır. Yeniçeriler fazla bir maaş almadıklarından ek iş yapıp ailelerinin geçimini sağlamak zorunda kalmışlardı. Ordu sefere çıktığında savaşa katılan yeniçerilerin çoğunluğu geride kalan ailesini düşünür olmuştu.
Artık eskisi gibi padişah, ordusu ile birlikte seferlere çıkmıyordu, bu da yeniçeriyi motivasyon bakımından etkiliyordu. Osmanlı İmparatorluğu, ordusunun günün gelişen savaş tekniklerinden yararlanmasını sağlayamıyordu. Örneğin Rus ordusunun elinde gelişmiş toplar bulunmaktaydı, yeniçeriler Ruslarla yapılan savaşlarda bu teknolojik ve savaş teknikleri bakımından mevcut eksikliklerden dolayı çok büyük kayıplar vermişlerdir. Sarayın savaş meydanındaki kayıplardan dolayı yeniçerileri sorumlu tutması ve yeniçerilerin yerine yeni ve düzenli ordu kurma planları yapıldığının duyulması yeniçerileri oldukça huzursuz etmiştir. Bu olay yeniçerilerin disiplinlerinin daha da bozulmasına sebep olmuş ve saraya karşı isyan ederek padişahı devirme planları yapmaya başlamışlardı.
Zamanla yeniçeriler içinde savaşa gidenler ve gitmeyenler diye gruplanmalar ayrışmalar başlamıştır. Sefere çıkıp yarı yoldan dönen yeniçeriler, iyiden iyiye yeniçerilerin disiplin bakımından zayıfladıklarını gösteriyordu. Saray aslında savaşta başarılı da olsa yeniçeriyi istemiyordu. Çünkü en ufak bir vergi artışı yapıldığında ve malların fiyatlarına zam yapıldığında isyan çıkarmaktaydılar. Ayrıca yeniçerilerin saltanat sistemini kaldırıp yerine daha modern olan bir sistemi getirmek istedikleri saray tarafından bilinmekteydi.
1789 yılındaki Fransız İhtilali ile bütün dünyaya yayılan milliyetçi akımlar ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu içindeki azınlıklar da kendi devletlerini kurma gayreti içine girmişlerdi. Balkanlarda; Yunanlılar, Sırplar, Bulgarlar isyanlar çıkarıyorlardı. Yeniçeri ordusundaki disiplin zafiyetleri, bu azınlıkların çıkardığı isyanların bastırılmasında zorluklar meydana getiriyordu.
Sultan III.Selim döneminde Nizami Cedid büyük heyecanla ilan edildi. İlk etapta bunların sadece İstanbul Boğazını korumak amacı ile 12.000 kişilik sayıda bir askeri birlik olacağı açıklanmıştı. Bu gelişmeler yeniçerileri huzursuzlandırmıştı. 1806 yılının Aralık ayında Rusya'ya harp ilan edildi. Sefere çıkan yeniçerilerden bir kısmı Nizami Cedid ordusunun kurulmasından rahatsız oldukları için sefere çıkmayıp geri döndüler. 1821 yılının 21 Nisan gecesi Yunanistan'ın Mora yarımadasında Rumlar ayaklandılar. Sadece 3 haftada Mora'yı ele geçiren Rumlar tarafından çok sayıda Müslüman öldürülmüş, işkence ve eziyet görmüşlerdir. 1825'e kadar tüm Osmanlı Memleketleri Rum isyanlarının bastırılabilmesi için seferber edilmiştir.
15 Haziran 1826 günü yeni kurulan Eşkinci Ocağı talimlerinde, yeni ocağa Mısır'dan getirilen talim muallimi, talim sırasında dediklerini yapamayan yeniçerilerin ocağından bir askeri çok kötü dövmüştü. Bu sırada olayı gören Memiş Başçavuş isimli bir yeniçeri, Mısırlı talim hocasını bıçaklayarak öldürdü. Bu olay büyük yeniçeri ayaklanmasını başlatmıştı. O gece Sultanahmet Meydanında büyük yeniçeri kalabalıkları toplandı. Sekbanı Cedid askerleri ile yeniçeriler o gece birbirlerine saldırdılar. Sekbanı Cedid ordusu elindeki topçu desteği ile yeniçerilere büyük kayıplar verdirdiler. Yeniçeriler geri çekilmek zorunda kaldılar, sağ kalan yeniçeriler Belgrad Ormanına sığındılar. Üç ay ormanda saklanan yeniçerileri hala tehdit olarak gören Sultan 2nci Mahmud Belgrad Ormanını ateşe verdirir. Ormana sığınmış olan 3000 civarındaki yeniçeri gurubundan çoğu bu yangın sırasında ölürler.
ESER HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELER
Tarihimizde önemli yerleri olan yeniçeriler 2nci Mahmud tarafından tamamen kaldırılmış, yerine Sekbanı Cedid kuruluştur. Bu kitapta Yeniçerilerin ortadan kaldırılmasındaki güçlükler açık olarak anlatılmaktadır. Eser Osmanlının hoşgörüsünün,esir olan bir gencin toplum hayatında yükselişini ve yeniçeri ocağının inançları,yaşantıları toplum üzerindeki etkilerini dile getirmektedir. Akıcı bir dille yazılan eseri herkese okumasını tavsiye ediyorum.
KİTAPDA GEÇEN BAŞLICA KİŞİLER
Arif Ağa: Yeniçeri ocağında bölük komutanı ve sevilen bi kişi
Petru( Sarı Abdulah) Esir Alınan ve daha müslüman olan Rus genci
Zehra Hanım:Arif Ağa’nın anası.
Abdi Baba: Bektaşi şeyhi
Sabit:Arif Ağanın oğlu ve yeniçeri bölük komutanı
Habib :Sabitin arkadaşı yeniçeri
Kabakçı Mustafa :İsyancı elebaşısı.
Alender Mustafa Paşa:İsyanı bastıran Osmanlı paşası.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi