You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : Güneydoğu’dan Öyküler 1
KİTABIN YAZARI : Hakan EVRENSEL
YAYINEVİ VE ADRESİ : Ümit Yayıncılık Ltd.Şti.-Konur Sok.27 / 1 06640 Kızılay / ANKARA
BASIM TARİHİ : MART 1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI : “Güneydoğu’dan Öyküler” Türkiye’nin en büyük sorunun bir yönünü bizzat yaşamış yüzbinlerce insanın yüzbinlerce anılarından sadece bir kaçını içermektedir. Büyük çoğun- luğu hala devlet memuru statüsünde otuzdan fazla güvenlik görevlisiyle yapılan söyleşlirde, anı sahiplerinin isteği üzerine, olaylarda geçen kişilerin kimlikleri ve olayların geçtiği yerler belirtirmemiştir. Anılar, sıkıntılı anların yaşandığı söyleşilerin ardından, anı sahiplerinin onayı ile, bir yılı yakın süren bir çalışma sonunda öyküleştirilmiştir. Olayların asıllarına sadık kalınmıştır.
KİTABIN KONUSU: 1983 yılından beri, Türk Ordusu’nun terör örgütü PKK ile yaptığı mücadele anlatılmaktadır.
KİTABIN ANAFİKRİ: Vatan toprağı uğruna gerekirse seve seve can verilebileceği fikri aşılanmaya çalışılmaktadır.
ESERDEKİ ŞAHISLAR: Eserde birbirinr bağımlı bir çok öyküden bahsedilmiştir. Bu eserde yazar yaşadıklarını birebir okuyucuya sunmuştur. Ayrıca çoğu güvenlik görevlisinin ismleri, kendi istekleriyle gizli tutulmuştur. Bu yüzden tam bir karakter tahlili yapılamaz. Ama genel olarak kahramanları, Mehmetçik ve hain terör örgütü PKK diye adlandırabiliriz.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞ: Kitapta Güneydoğu’nun en ücra köşeleri bile, çok iyi bir şekilde tasvir edilmiştir. 19 senedir yapılan mücadele gözler önüne çok güzel serilmiştir. Bizlerde, ileride subay olarak Güneydoğu’ya gideceğimiz için, aynı hatalara düşmemek ve savaş ortamını daha iyi anlamak için bu eserden bilgi ve ders almalıyız.
YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ: Hakan Evrensel Ankara’da doğdu. Kara Harp Okulu’nu bitirdikten sonra çok istediği subaylık mesleğine kavuştu. Çeşitli birliklerde tim, takım, bölük ve tabur komutanlıkları yaptı. Bir yerlerde bir yanlışın olduğunu düşündü ama, o yanlışı ordunun içinde bulamayınca çok sevdiği askerlik mesleğini kendi isteğiyle bıraktı. Şu an da gazetecilik yapmaktadır.
KİTABIN ÖZETİ :

GÜNEYDOĞU

Kitabın bu bölümünde Güneydoğu Anadolu bölgesinde görev yapan bir subayla yapılan söyleşi anlatılmaktadır. Bu söyleşide ismi geçmeyen subay anılarını anlatırken belkide bütün söyleşi boyunca anlatılmak isteneni bir cümle ile özetlemektedir. Cümlesinde, “ÇATIŞMA BİR ADAMIN BAŞININ ÜSTÜNDEN MERMİ GEÇMESİ DEMEKTİR” sözü ile çatışmanın ehemmiyetini; diğer bir cümlesinde ise, “BELKİ ANLATABİLİRİM AMA TAHAYYÜL EDEMEZSİNİZ. BUNDA SİZİN YA DA BENİM SUÇUM YOK. YAŞAMAYAN BİLMEZ.” sözleri ile de oradaki çalışma kurallarını, moral durumunu bütün bunları da içine alan askerlik sanatının gerçeklerini özetlemektedir.
Mülakat bölümünün devamında Güneydoğuda teröristlerle yapılan mücadelede bilinen klasik savaş metotlarının veya hayal ürünü sinema senaryolarının dışında, birçoğu taktik kalıba sığmayan metotlarla mücadele edilmektedir. Askeri birlik her tarafta, teröristlerin ise her hangi bir yerde olması durumunun ne kadar zor olduğunu özetlemektedir.
Bu bölümde anılarını anlatan subaya; subay, astsubay, erbaş ve er aile yapıları sorulur. Subay ve astsubaylar orduda eskisine oranla daha bilgili ve kültürlü yetiştirilmekte olduğunu, eski bir komutanın onlarla diyalog kurmakta zorlandığını, zamanla onları tanımak içim uğraş vererek onlara verilen emirlerin neden ve niçinler hakkında bilgilendirerek eğitildiğini, aynı zamanda yeni gelen genç personelinde taze bilgilerinden istifade edildiği anlatılmaktadır. Erlerin mutlaka eğitildiğini, belli bir eğitimden sonra operasyonlara katılmalarına müsaade ettiklerini anlatmaktadır. Bazı basının ve aydın görünen bazı cahillerin Güneydoğudaki PKK olaylarını bilmeyerek veya kasıtlı olarak yanlış yaklaşması sonucu 1992’de iyice zayıflayan PKK örgütünün ele başısının yaşadığı yere kadar gidilerek röportaj yapılmasının hatta mecliste dahi PKK’yı öven şekilde konuşmalar yapılmasının devlete ve millete büyük zarar verdiği belirtilmiştir. Nitekim o tarihlerde birlikler basının bu demeçleri yüzünden rehavete kapıldığını ve bunun sonucunda 33 askerin Bingöl-Elazığ yolunda şehit edildiği belirtilmiştir. Birliklerin psikolojik durumu ve Güneydoğu sendromu sorulduğunda sendrom kelimesi Amerika’nın Vietnam’a operasyon ve savaş için asker göndermesi ile doğmuştur. Burada her Amerikan askeri için halk devlet aleyhine ayaklanmış hatta savaştan dönen askerlerin psikolojik durumları bozulduğundan onlara iyi davranmayıp aralarına almamışlardır.
Oysa Güneydoğuda olay farklıdır. Bir takım güçler T.C. devletini zayıflatarak topraklarını parçalamak ve bu parçalanan topraklarda başka bir devlet kurmak çabasındadırlar. Bu yüzden asker, öncelikle vatanın bölünmezliğini sağlamak için bu bölgede yaşayan insanların can güvenliğini teminat altına almıştır. Bu bölgede görev yapılırken ölenler Şehit, yaralanıp sakat kalanlar ise Gazi olarak Türk halkı tarafından sevilip sayılmaktadırlar.
Yazara askerler hakkında neler söyleyebileceği sorulduğunda şunları söylemektedir. “Her halde dünyanın hiçbir ordusunda askere giden adamı düğüne gider gibi davul ve zurna ile uğurlamazlar. Bakın; bize gelen çocukların çoğunun elleri kınalıdır. Bunun sebebi ise şudur; Anadoluda kına üç şeye yakılır; Allah’a kurban olsun diye koyuna, kocasına kurban olsun diye geline ve vatana kurbana olsun diye askere giden gençlere...”

ÇİFT ÇORAP
Bu bölümde Güneydoğu’da görev yapan askeri birliklerden her hangi birinde bir timin yanında bulunan herkesin sevdiği, tim içerisinde maskot haline gelen bir köpeğin yaptıkları anlatılmaktadır. Köpek dört ayağının patilerinin beyazlığı yüzünden çift çorap adını almıştır. Köpek, herhangi bir eğitim almamasına rağmen birlikle beraber operasyona gider, operasyonlarda bir ciddiyet içerisinde askerlerin en önünde ve sessizce hareket ederdi. Bir dereden geçmek gerektiğinde önce çift çorap geçer o kısa bir araştırmadan sonra en sığ yerini bulur, timler de onun geçtiği yerden giderdi. Gece baskınlarına karşı nöbetçileri uyarır, yaptığı hareketlerle sanki tehlikenin yakınında olduğunu haber verirdi.

YAĞMUR
Bu bölümde askeri birliklerin doğa şartlarında her türlü zorluğa rağmen vatanı uğruna nasıl mücadele ettikleri anlatılmaktadır. Tim komutanı bu bölgede gece sağanak yağmur altında ve gecenin zifiri karanlığında birbirlerini kaybetmemek için sırt çantalarını tutarak patika yollardan nasıl ilerlediklerini, ayrıca ayağındaki bottan üzerindeki elbiseye, yağmur geçiren yağmurluğa, uzun süre taşındığında onlarca kilo gelen sırt çantasına ve G3 piyade tüfeğine rağmen vazifenin kutsallığını beyninde tasarlayıp ayaklarına uygulayarak görevlerini yerine getirmeleri anlatılmaktadır.

TIRMANMA
Bu bölümde bir tim komutanının yağan sağanak yağmura rağmen zifiri karanlıkta verilen emir gereği yapmış olduğu görevi anlatmaktadır.
Tim komutanı 5-6 saatlik mesafedeki bir tepede bulunan birliğe telsiz jeneratörlerini çalıştırabilmek için mazot ve orada bulunan personele erzak götürmekle görevlidir. Birliğin önünde yürürken köy korucusu mazot tenekesini taşıyan eşek, erzak taşıyan katırlar bulunmaktadır. Birliğini birerli kol halinde ve birbiri arkasından el yardımı ile ve sırt çantalarından tutunarak intikal ettirmeye çalışmaktadır. İntikal esnasında eşek 20-30 m.lik bir yardan aşağı yuvarlanır, eşek orada ölür. Eşeğin taşıdığı mazot tenekelerini yardan yukarı orada hazır bulunan korucu ve erler tarafından sırtlanarak yukarı çıkartılması ve görev yerine götürülmesi anlatılmaktadır.

ANIT
Kitapta hiçbir birliğin, karakolun, köyün, mezranın, kişilerin isim ve sıfatı verilmemektedir. Bahse konu olan karakolda baskın esnasında bir er karakolun önünde bir kaya parçası üzerinde şehit olmuştur. Birlik personeli o taşı oradan alarak altına başka taşlarla doldurup bir anıt haline getirmişler, üzerine kırmızı boyalarla Türk bayrağı şeklinde resim yapmışlardır. Anıtı yapanda Erzurumlu dadaş bir askerdir. Anıtı yaparken hiç konuşmamış, hep bir şeyler mırıldanmıştır. Personelin moral ve motivasyonunu düzeltmek için anıt bir merasim töreniyle açılmıştır. Açılış gününü takip eden birkaç gün içinde anıtı yapan, yaparken de hiç gülmeyen dadaşın bu anıtın yanında şehit düştüğü ve birlik komutanının bir daha hiç anıt yaptırmadığı anlatılmaktadır.

GÖREV
Bu bölümde bir tim komutanının timini göreve hazırlarken nelere dikkat ettiği anlatılmaktadır. Birlik komutanı birliğini motive edebilmek için en önde ve tüm zorluklara rağmen yağmur çamur, sıcak soğuk, gece gündüz demeden teçhizatını kuşanarak PKK’ya ve doğa şartlarına karşı verdiği mücadele anlatılmaktadır. Birliğini hazırlarken personelin üzerindeki mataraların plastikten ses yapmayan malzemeden olmasına, personel üzerindeki künye, kimlik vb. malzemelerin teröristlerin eline geçtiğinde aleyhimize kullanabileceği her hangi bir belgenin dahi olmaması gerektiğine dikkat ederek birliğe görev emrini verir ve ilk adımını attığında kaç kişiyle göreve çıkıp kaç kişiyle geri dönebileceğini düşünmekten kendisini alamadığı anlatılmaktadır.

AYAKLAR
Bu bölümde bir askerin en önemli organının ayakları olduğu anlatılmaktadır. Bütün operasyonlarda insanları taşıyan tek organdır. Onlar için silahtan bile önemlidir. Çünkü ayaklar olmasa hiçbir yere intikal edilemez, hiçbir intikalden de geri dönülemez. Bu bölümde istihkak olarak dağıtılan askeri botların nedenli sorun yarattığı ince bir mizahla anlatılmaktadır. Yabancı ülkelerde üretilen bazı botların nedenli sağlam oldukları, anti personel mayınlardan bile ayakları koruyabildiği, kendilerinde de bu vb. teçhizatın olmasının faydalı olacağı anlatılmaktadır.
MAYIN
Bu bölümde anlatılan, operasyon esnasında Kuzey Irak sınırındaki yamaç üzerinde birlik hareket halinde iken bir erin anti personel mayınına basarak ayağından yaralanması anlatılmaktadır. Ayrıca yaralı askeri almaya gelen helikopter pilotunun yoğun ateşe maruz kalmasına rağmen bir kaya parçasının üzerine inmeye çalışması birlik komutanına yaralıyı almadan oradan havalanmayacağını, tim komutanı ve askerlerin yoğun ateşe karşı yaralı askeri helikoptere taşımaları , helikopterin mayınlı bölgede inecek yeri olmadığı için askeri kollarından sallayarak helikopterin içine atmaları ve yaralı askerin ayak parmaklarındaki tarak kemiğinden yaralanmasına rağmen damarlarında oluşan hava baloncuğunun kalbine ulaşması sonucu Şehit olması anlatılmaktadır.

ÇATIŞMA
Bu bölümde yeri ve bölgesi belirtilmeyen bir yerde PKK’lı teröristler ile girilen bir çatışma anı anlatılmaktadır. Bir tepede teröristlerle sıcak temas sağlanmış, teröristler birliklerin üzerine RPG-7 roketatar ve kalaşnikof tüfekleriyle ateş ettiği, Mehmetçikte ellerinde bulunan G-3 piyade tüfeği ile gelen ateşe karşılık verdiği, bu esnada F-16 uçakları ve COBRA helikopterlerinin bölgeye ulaştıklarının görüldüğü, F-16 uçakların attığı bombalar sıcak temasta çok yakında bulunan birliği de ses ve blanst etkisiyle etkilediği, hatta atılan bombadan sonra oluşan toz bulutunun mantar şeklini aldığını ve toz bulutunun dağılmasının yarım saat sürdüğünü bunun da teröristleri gözden kaçırmaya sebep olduğunu, bu esnada mevzide bulunan iki erin Kanas silahı ile ağır yaralandığını, bunları gören iki er onları geriye çekebilmek için sürünerek yaralı askerlerin bulunduğu tepeye ulaşmak istediği, teröristler tekrar Kanasla ateş ederek bu iki eri de vurduğu anlatılmaktadır.
Ayrıca genç bir subay memleketine izine gider. İzninin ikinci gününde eşiyle birlikte Ankara Kızılay meydanında dolaşan genç subay bir anda patlama sesiyle yere atlar. Yattığı yerden bu sesin havan mı roket mi, havanın ve roketin ilk patlama anımı yoksa düştüğü anımı diye düşünürken baş ucunda dizleri üzerine çökük omuzundan kendisini şefkatle ve göz yaşları içinde kaldırmaya çalışan eşini görür ve o an patlamanın bir araba egzosunun sesi olduğunu anlar.

TÖREN
Bir Tabur Komutanı’nın şehit olan bir askerinin cenazesini memleketine götürüp ailesine teslim etmesi için genç bir subaya emir vermesi ve bu subay’ın bu zor görevi kendisine vermemesi için tabur komutanını ikna etmeye çalışması, kendisini en ağır görevlere hatta tek başına operasyona bile gitmeye razı olduğunu söyler. Ancak emri alır ve şehit er’in cenazesini alarak yola çıkar. Bu görevin zor da olsa yerine getirildiği anlatılmaktadır.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTAP ÖZETİ
KİTABIN ADI: KÜÇÜK AĞA
KİTABIN YAZARI: Tarık BUĞRA
YAYIN EVİ: Milli Eğitim Yayınları
BASIM YILI: 1990

1. KİTABIN KONUSU:
Kitap, Birinci Dünya Savaşı ile birlikte, Osmanlı Devleti’nin durumunu, bir Anadolu kasabası olan Akşehir'den yola çıkılarak , kurtuluş mücadelesi-nin bir bölümü anlatılmaktadır.
2. KİTABIN ANAFİKRİ:
Kitabın anafikri, Kurtuluş Savaşı’nı sırasında vatan ve millet sevgisi, bağımsızlık duygusu gibi konuların önemini ortaya koymaktadır.

3. KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Küçük Ağa(İstanbullu Hoca): Kurtuluş mücadelesine büyük hizmetler vermiş binlerce kişiden biri.

Salih: Birinci Dünya Savaşı’nda sağ kolunu kaybetmiş ve hayatının anlamını Kurtuluş Mücadelesi ile tekrar kazanan biri.

Çerkez Ethem: Kurtuluş Savaşı başlarında, vatan ve millet için büyük hizmetler vermiş, cephede büyük başarılar göstermiş, fakat düzenli orduya geçme kararı alındığında, tamamen zıt fikirleri benimsemiş ve zararlı olmuş bir çete reisi.

Doktor Haydar Bey: Dünya Savaşı’nda Yüzbaşı rütbesiyle görev yapmış ve milli mücadele yıllarında Kuvayı Milliye’ye büyük hizmetler vermiş bir asker.

4. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Türk toplumunun verdiği en büyük milli mücadele örneği olan Kurtuluş Savaşı, gerçekçi şekilde bize yansıtılmıştır. Dönemin zorlukları, şartları ve kişilerin fedakarlıkları abartısız biçimde anlatılmıştır. Kitabın yazılışında kullanılan dil, ağır olmakla birlikte, kitabın anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.


5. KİTABIN ÖZETİ:
Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle, bir çok asker memleketlerine geri döner.Zayiatın büyüklüğü evlerine dönen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmaktadır. Bu erlerden biri de Salih adlı Akşehirli bir askerdir. Kolunu kaybeden Salih, memlekete gittiğinde çok şeyin değiştiğini görür.Önceleri dost olarak yaşayan Rumlar ve kendi halkı birbirinden soğur. Salih’in samimi arkadaşı olan Niko da bir Rum’dur ve gelişmelerden o da etkilenir. Yunan ve İngiliz ordularının işgal haberleri geldikçe ve iki halkın birbirine olan düşmanlığı artar.Salih ise yüzyıllardır Osmanlı himayesinde rahatça yaşayan Rumların bu davranışını bir ihanet olarak görmekle beraber, arkadaşı Niko’dan kopamaz. Rumlarla olan dostluğu kasabalı tarafından fark edilir ve kasabalı Salih’i dışlar.Salih artık sürekli Niko ve O’nun çevresiyle dolaşır. Osmanlı ve Padişah’a olan güvenci de sarsılır. Kaybettiği kolunun hayatına tesiri büyük olur. Kimsenin O’na hak ettiği saygıyı göstermediğine inanan Salih, ibadetten uzaklaşır. Öte yandan, halk işgallere tepkisiz kalmama kararı alır, fakat bunun kimin önderliğinde yapılacağı karmaşası vardır.
Salih, günler geçtikçe kendi kasabalısının tepkisini üstüne çeker ve artık istenilmeyen biri olur. Bu sırada, kasabaya “İstanbullu Hoca” adında bir hoca gönderilir. İstanbul’dan gönderiliş amacı: Kasabada padişaha ve Osmanlı’ya bağlılığı teşvik edici düşünceyi sağlamaktır. Hoca gerçekten de çok etkili bir insandır ve halkın büyük beğenisini ve takdirini kazanır.Vaazlarda, cemaate Osmanlı padişahı ve din lehinde düşüncelerini aktarır. Bu sırada, memlekette Hoca’nın düşüncesine tam ters olmamakla birlikte, kurtuluş ümidi olabilecek bir örgüt kurulur. “Kuvayı Milliye” adı verilen bu örgüt, Anadolu’da işgalleri önlemek, İstanbul ve padişah yönetiminin boyunduruğundan kurtulmak için kurulmuştur. Fakat Kuvayı Milliye’nin işi çok güçtür. Memlekette işgallere karşı veya işgallerden yana bir çok örgüt vardır. Hoca’nın vaazları Kuvayı Milliye ilkelerine ters düşmektedir. Hoca her fırsatta padişaha bağlılıktan bahsetmektedir, Kuvayı Milliye ise padişahtan kurtulmak, yeni bir yönetim kurmak amacını gütmektedir. İşte bütün bu ihtilaflar dolayısıyla Kuvayı Milliye yandaşları ve Hoca arasında bir elektriklenme ve zıtlaşma meydana gelir.Hoca ise, halka kendini çok sevdirmiştir, çünkü her yönüyle iyi ve doğru bir insandır. Fakat, Hoca da kendi içinde bir yandan yaptığı işin gerçekten doğru olup olmadığının sorgulamasını, padişaha olan güvencinin doğruluğunun şüphesini yoklamaktadır. Kuvvacılarla Hoca arasındaki çatışma, zamanla iyice açığa vurur ve vaazlarda Hoca, karşıt fikirler açıklar.
Olaylar gelişirken, Salih ise unutulmuşluk ve terkedilmişlikten bir kaçış olarak, Kuvayı Milliye’ye katılmaya verir. O’nu bu kararı vermeye zorlayan başka bir şey ise yakın arkadaşı Niko’nun da sonunda Osmanlıya karşı savaşta yer almasıdır. Salih, bu ihanetin öcünün peşinden koşacak ve kurtuluş mücadelesinde büyük rol oynayacaktır.Kuvvacılar, bir türlü hizaya gelmeyen Hoca hakkında ölüm emri çıkartır. Hoca, karısı, çocuğu ve en önemlisi de halkın zorlamasıyla, Akşehir’den kaçar ve çete reislerine sığınır. Kuvvacılar ile arasında yaşanan kovalamacadan sağ kurtulur ve yanına adam da alarak bir kasabaya sığınır. Hoca, hangi tarafta yer almak gerektiğinin hesabını yapmaktadır. Kuvvacılar, Hoca’yı kaçırdığı için üzgündür ve Salih’i O’nu bulmakla görevlendirir. Kuvayı Milliye her geçen gün başarı kazanmakta ve güçlenmektedir. Salih, Hoca’yı bulur ve padişah hizmetinden vazgeçirerek, Kuvvayı Milliye yararına çalışmaya ikna eder.
Salih ve Hoca, Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılırlar. Çerkez Ethem ve kardeşleri, milli mücadelede en büyük rollerden birini üstlenmiş ve gerek düşman işgallerine gerekse ayaklanmalara karşı başarılar sağlamışlardır. Fakat düzenli ordu ve İsmet Paşa’nın emri altına girmek söz konusu olunca, Çerkez Ethem ve kardeşleri, zıt bir tavır takınarak, Kuvvayı Milliye’ye ve Ankara’ya karşı isyan bayrağı açmıştır. Hoca ise, bu yolun yanlış olduğuna inanır ve onları bu yoldan döndürmek için planlar kurar. Hoca’nın amacı, Çerkez Ethem ve kardeşlerini, Kuvvayı Milliye’ye karşı cephe almaktan vazgeçirmek olmasa bile, olası bir isyan halinde güçlerini zayıflatmaktır. Bu sırada, Hoca, Salih’ i haber edinmek için Akşehir’e yollar. Akşehir’de ise Hoca öldü bilinmektedir.Oysa Hoca hayattadır ve yeni kimliği “Küçük Ağa” ile Kuvvayı Milliye yararına çalışmaktadır. Hoca’nın Kuvvayı Milliye yararına çalıştığı haberi, Salih tarafından Akşehir’de sadece Kuvvacı olan birkaç kişiye duyrulur ve memnuniyet yaratır. Başta Kuvayı Milliye hareketine büyük hizmet vermiş Doktor olmak üzere Kuvvacılar Hoca’nın kendi saflarına katılışından büyük haz duyarlar.
Hoca, Ethem’in İsmet Paşa hizmetine girmemek için yapacağı en büyük saldırı olan Kütahya saldırısında, O’na bir oyun oynayarak başarısızlığını sağlar ve Kuvayı Milliye’ye en büyük hizmetini vermiş olur. Ethem ise, Yunanlılara sığınır. Hoca, bütün bu ihtiras ve gücü elinde bulundurma tutkusuna kapılan insanlardan nefret etmektedir. Savaş alanından başka bir cephede de mücadele verilir, iktidar çekişmeleri büyük tehdit oluşturur. Hoca bunu acıyla farkeder. Ankara ise, Hoca’nın başarılarından haberdardır ve kendisini Ankara’ya davet eder. Daveti kabul eden Hoca, Ankara’nın durumunu yakından görür ve cephede savaşmanın, bu iktidar kavgasında yanlış düşünenlere ve hainlere verilecek savaştan daha kolay olduğunu düşünür. Fevzi Paşa, Hoca’ya yakınlık gösterir. Hoca, bütün bu kişiliklerin önemini daha iyi anlar. Memleket, zafere doğru gitmektedir ve bu noktada Ankara ve Melis’e büyük iş düşmektedir. Bu sırada Küçük Ağa, yani İstanbullu Hoca, Ankara'da kendisini Akşehir'den tanıyan ve bir zamanlar zıt fikirleri yüzünden tartıştığı Kuvvacı Doktor ile buluşur. Doktor böyle saygıdeğer birinin kendi saflarına katılışından duyduğu mutluluğu Hoca’ya söyler ve asıl kimliğini bilenin sadece kendisi olduğunu, kendisi dışındakilerin O’nu “Küçük Ağa” diye tanıdıklarını anlatır.Hoca ise, artık özlediği eşi ve çocuğunun özlemiyle yanmaktadır.
Küçük Ağa, Fevzi Paşa ile birlikte, Akşehir’e gelir ve burada da tanınmadığını ve Küçük Ağa olarak bilindiğini görür. Eşi ve Çocuğu hakkında bilgi alır ve çocuğunu bulur, fakat eşinin durumu kötüdür. Eşine geldiğini haber eder, fakat kadın ölmek üzeredir ve oğlunu Hoca’ya emanet ettiğini söylemekle kalır ve günler sonra da ölür. Hoca, daha sonra Ankara’ya döner ve mücadeleye devam eder.

6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ
2 Eylül 1918 tarihinde Akşehir'de doğdu. İlk ve ortaokulu Akşehir'de okudu. İstanbul Lisesi'nin yatılı kısmında okurken bu lisenin yatılı kısmının kapatılması üzerine kaydını Konya Lisesi'ne aldırdı ve liseyi burada bitirdi. (1936). Lise yıllarında Tarık Nazım müstear ismiyle hik(ye ve şiirler yazmaya başlayan Tarık Buğra, İstanbul Üniversitesi Tıp ve Hukuk fakültelerinde bir süre okuduktan sonra kaydolduğu Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü'nün son sınıfında ayrıldı. Askerlik hizmetinden sonra Şişli Terakki Lisesi'nde muallim muavini olarak işe başladı.

Cumhuriyet gazetesinin açtığı yarışmada Oğlum(uz) adlı öyküsüyle bin liralık büyük ödüle layık görüldüğü ilan edildi. (1948). Ancak, Tarık Buğra'ya bu para yerine altın bir kalem ödül olarak verildi. Aynı yarışmada Doğan Nadi'nin bölük komutanı birinci ilan edildi ve bu zatın hikayeci olarak adına ikinci bir kez daha rastlanılamadı. Yine de bu ödül neticesinde aldığı yoğun iş teklifleriyle basın hayatına atılma konusunda cesareti artan Tarık Buğra, Akşehir'e dönerek Nasrettin Hoca gazetesi'ni çıkardı (26 Temmuz 1949-28 Haziran 1952). Milliyet gazetesi, Vatan, Yeni İstanbul gazetesi (1952- 1956), Yol Dergisi (1968) ve Tercüman gazetesinde (1970-1976) sanat sayfaları düzenledi, fıkralar yazdı, yazı işleri müdürlüğü yaptı. Hisar dergisi ve Türkiye gazetesinde de yazan Tarık Buğra, 26 Şubat 1994 tarihinde İstanbul'da öldü.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
[B] KİTABIN ADI :BEYAZ GEMİ [/B]

KİTABIN YAZARI :CENGİZ AYTMATOV

YAYIN EVİ :ÖTÜKEN
BASIM YILI :1970
SAYFA SAYISI :174


1.KİTABIN KONUSU

Annesi ve babasını tarafından küçük yaşta dedesinin yanına bırakılmış bir çocuğun hayal dünyası ve babasına ulaşma isteği anlatılmaktadır.

2.KİTABIN ÖZETİ

Kırgısiztan(SSCB)
San Taş Vadisi ,boğazların,yamaçların arasında ormana doğru uzanan bir bölgedir.Hemen yakınında Isık Gölü vardır.Vadide, orman koruculuğu yapan üç aile oturmaktadır.Orozkul ve karısı Bekey,Gülcemal ve kocası Seydahmet ,Mümin Dede ,nene ve onlarla beraber henüz yedi yaşına yeni girmiş küçük bir erkek çocuğu.Mümin Dede’nin her işe koşan ,kimseye itiraz etmeyen bir kişiliği vardır.Çok iyi huylu olmasından dolayı çevresindekiler tarafından pek sayılmamaktadır.İlk karısı ölmüş ve tekrar evlenmiştir.Kendisi Buğu aşiretindendir,bununla övünmektedir.Torununa anlattığı bir efsane vardır:
Efsaneye göre, çok eskilerden Yenisey kıyılarında yaşamakta olan kabileler varmış.Bunlar birbirleriyle savaşırlarmış.Bunlardan birisi olan Kırgızlar çok iyi savaşçı olmalarına rağmen birgün haince katledilmişler.Sadece küçük bir kız ve erkek çocuk canlı olarak kurtulmuş.Daha sonra çocuklar ölmek üzere iken bir buğu(maral,geyik) onları kurtarmış ve çok uzak diyarlara (Işık Gölü civarı) götürmüş.Bu iki çocuktan yeni bir kabile oluşmuş ve kendilerini buğu olarak adlandırmışlardır.
Bu nedenle, Maral Ana’nın dede ve çocuk için kutsal bir değeri vardır.
Çocuğun okul çağı geldiği için dedesi ona güzel bir okul çantası almıştır.Okul çok uzak olduğu için dedsi onu hergün atıyla okula götürüp getirmektedir.Çocuğun annesi ve babası ayrılmışlar ayrıca vadiden şehre gitmişlerdir.Annesi Mümin’in küçük kızıdır.Büyük kızı Bekey’dir.
Seydahmet söz dinler bir adamdır.Hiçbir şeye karışmayan,kimseyle tartışmayan bir kişiliği vardır.Güçlü kuvvetli olsada tembel bir insandır.Orozkul korucularının amiridir ve maaşlarını O’ndan almaktadırlar.Bu nedenle üç ailenin ipleri de Orozkul’un elindedir.Orozkul bunu çok iyi bilmekte ve çoğu zaman bunu kötüye kullanmaktadır.Yaylaya çıkmış olan koyun ve yılkıların çobanları ona sık sık ziyafet vermektedir.Bu nedenle bir çok kişiyi tanımaktadır ama bunlar çıkara dayalı dostluklardır.Çünkü, ovada ev kurmak isteyenlerden ağaca ihtiyacı olan gider ve ondan almaktadırlar.
Orozkul iyi bir insan değildir.İçki içtiği zaman çocuğu olmadığı için karısı Bekey’i çok ağır döver, dengesiz bir insana dönüşmektedir.Ailede, çocuk ,dedesi hariç pek fazla sevilmemektedir.O’nun varlığından, yokluğundan çoğu zaman haberleri bile yoktur.Çocuk da onlara aldırış etmemektedir zaten.Sadece dedesine üzülmektedir.Çünkü ,diğerleri O’na saygı göstermemektedir.Özellikle Orozkul O yokmuş gibi davranmakta, çoğu zaman da azarlamaktadır.
Çocuğun içinde kendine ait bir dünyası vardır. O’na göre nehir kenarındaki büyük kayaların kimisi tak kimisi kurttur .Dedesi yüzebilmesi için küçük bir gölet yapmıştır.Fırsat bulduğunda oraya gitmektedir.İki arkadaşı,can dostu vardır.
Birisi dedesinin ona aldığı çanta ve diğeride dürbünüdür.Onlarla konuşup,onlarla sohbet etmektedir.Dürbünüyle dağları,ovaları,ormanı,gölü gözetlemeyi sevmektedir.Ama en çok beyaz gemiye ilgi duymaktadır.Hani şu gölde dolaşan, babasının çalıştığı gemiye.O öyle düşünür ve buna inanmaktadır..Birgün balık olup o gemiye gideceğini hayal etmektedir.Dedesi Maral efsanesini O’na da anlatmıştır.Ama dede ve çocuk haricinde diğerleri bu efsaneye aldırış etmemektedirler.
Günler geçip gitmektedir.Orozkul içince kudurur ortalığı darmadağın eder,herkesin huzurunu kaçırırdı.Gene birisine ağaç sözü vermiştir.Ağacı kesmişlerdi ama onu ormandan getirmek hiçte kolay değildir.Mümin dede arkada, Orozkul önde ilerlemektedir.Ağaç bir an için kontrolden çıkar ve biraz yuvarlanır. O sırada Mümin yıllardır bölgede görülmeyen Maralları görür.Geri döndüklerine inanır.Hava soğuktur ve ağacın yola indirilmesi gerekmektedir.Çünkü,sahipleri akşama almaya gelecektir.Ama ağacı nehirden geçirirken ağaç sıkışır ve onu oradan çıkaramazlar.Ağacı alacak adamalar akşam olunca gelmişlerdir.Orozkul onları kendi evinde misafir eder.Sabaha hep birlikteağacı çıkarmaya giderler.Bu işi yaparlarken Maralları görürler.Yabancılardan biri avlanmayı teklif edince,Orozkul bunu kabul eder.Mümin dede ava engel olmak istemesine rağmen kimseye söz geçiremez.
Maralları,bir kaç gün önce çocuk da görmüş ve bir sürü de hayal kurmuştur.
Hava bu zamanlarda biraz kötüdür ve çocuğu da etkilemiştir.Çocuk evde yatmaktadır.Bir süre sonra dışarıdan gelen ayak sesleriyle uyanır.Bunun üzerine ayağa kalkar ve dışarıya çıkar.Evin önünde büyük bir ateş yakılmıştır.Avladıkları hayvanı parçalamaktadırlar.Çocuk hariç hepsi sarhoştur.Çocuk gördüklerine çok şaşırır.Aklından,’Yerde boylu boyunca uzanan Maral Ana değil mi?’ diye geçirir.Cevabı evettir.
Dışarıdaki işleri bittikten sonra ziyafet için Orozkul’un evine giderler.Kimsenin çocuğa aldırış ettiği yoktur.O usulca nehire doğru yürümeye başlamıştır bile.Artık karar vermişti bu böyle olmayacaktı,babasının yanına gidecekti.Kendini bir balık edasıyla nehirin azgın sularına bırakır,Beyaz Gemiye ulaşacağını umarak,’Merhaba Beyaz Gemi ben geldim!’.

3.KİTABIN ANAFİKRİ

İnsanoğlu iyi için kendisiyle dahi olsa her zaman savaşa hazır olmalıdır.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Öyküde kötüyü ve iyiyi temsil eden karakterler vardır.Orozkul kötüyü,çocuk iyiyi temsil etmektedir.Öykünün sonunda ,bildiğimiz sıradan sonlara zıt olarak kötü galip gelmektedir.Bu da öyküye ayrı bir boyut kazandırmaktadır.Ama bu gibi yazılarda önemli olan kötü veya iyinin galip gelmesinden öte okuyucuya iyi olma bilincinin kazandırılmasıdır.
Bana göre,öyküde bir efsanenin yer alması olaylara farklı bir taraf kazandırıyor.Efsanede , Geyik Ananın bütün varolanların anası olduğu kabul ediliyor.İnsanoğlu zulümden nefret ettirilmeye çalışılıyor.İyiliğe kötülükle değil,iyilikle karşılık vermemiz isteniyor.
Mümin Dede’nin pasif kişiliği yetersiz kalıyor.Ama buna zıt olarak çocuğun kötülüğü kabul etmeyişi , onu ayrı bir varlık olarak kılıyor.

Yazar Cengiz Aytmatov 'adsız oğlan' ve serüveninden Da Yayınlarının yayınladığı son baskıya yazdığı önsözde genişçe bahsediyor ;
"Beyaz Gemi 'deki 'adsız oğlan' , sadece benim yetiştiğim döneme mahsus bir tip değildir. Geleneğinden ve köklerinden kopartılmış nesillerin, dünyanın her tarafında yaşadıkları ve yaşayacakları büyük trajedinin kahramanlarından biridir. Dünyada her zaman vardı ve var olacaktır'adsız oğlan'lar. Ben Beyaz Gemi 'de bu kayıp nesillerin dramına işaret etmek istemiştim.Devir değişti artık; Soğuk Savaş'ın sıcak günlerinde değiliz. Kaybolan adsız oğlanları aramak ve bulmak için bugün daha fazla şansa sahip olduğumuzu düşünüyorum. Tıpkı , Orta Asya başta olmak üzere dünyanın her tarafına yayılmış olan bir okul ağının yaktığı ilim ve irfan ışığıyla bu kayıp nesillerin şahsında benim adsız oğlanımın izini takip etmeleri gibi örnekler dünya üzerinde giderek çoğalmakta. Vatanlarından binlerce kilometre uzaklara gitmekten çekinmeyen ve oralarda pek çok fedakarlığa katlanmayı göze alan genç insanların varlığına şahit olmak, beni günün birinde 'adsız oğlan' ların olmayacağı ve tek tek bulunacakları bir dünya konusunda iyimserliğe sevkediyor. Yarım asır önce yazılmış bulunan Beyaz Gemi'nin bu arayışa tutulan bir ışık olması, en büyük temennimdir.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Öykü içinde , yaşanabilecek olayların bir çocuğun gözüyle nasıl algılanıp yorumlanabileceğine tanık oluyoruz.Kitapta kötülüğün ve hayatın çocuğa karşı acımasızlığı söz konusudur.Bu nedenle olayların iyi anlaşılması ve çözümlenmesi gerekmektedir.
Yazar güzel bir üslupla yazmıştır.Anlaşılması zor olmayan fakat insanı düşünmeye itici olaylardöngüsü söz konusudur.
Cengiz Aytmatov’un insanı ve insanın duygu ve düşüncelerini dede-torun,masal-gerçek arasında kurduğu dramatik çerçevede ele alan ve tahlil eden şaheser bir hikayesidir.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ

CENGİZ AYTMATOV(1928)
Kırgız edebiyatının en tanınmış,belki de en çok sevilen yazarlarından biridir.
İlk öykülerini Kırgızistan Tarım Enstitüsü’nde okuduğu yıllarda yazıp yayımlamaya başlamıştır.1957’de Sovyet Yazarlar Birliği’ne kabul edilmiştir.
Yapıtlarını Kırgızca ve Rusça yazan Aytmatov konularını genellikle yakın çevresinden seçer.Kırgız halkının 2.Dünya Savaşı yıllarında yaaşdığı acılı ve kederli olayları,sıradan kişileri,memurları,yaşlı köylüleri duyarlı,sevecen,içten,sevgi dolu bir yaklaşımla anlatmıştır.
1958’de ilk uzun öyküsü ‘Cemile’ yayımlandıktan kısa bir süre sonra ,yapıtının yabancı dillere çevrilmesiyledünyaca tanınan bir yazar olmuştur.Dilimize ‘Öğretmen Duyşen’ adıyla da çevrilmiş olan ‘İlk Öğretmenim(1961)’ Aytmatov’un ülkemizde tanınıp sevilmesini sağlamıştır.
1963’te Lenin Edebiyat Ödülü’nü alan yazarın toplumsal sorunları ele aldığı yapıtların başında ‘Hasat Yolu(1963)’ ve ‘Kopar Zincirlerini Gülsarı(1966)’ gelir.
Aytmatov,çağdaş sorunların anlatımında , Kırgız destanlarının dilinden başarıyla yararlanmıştır.Aytmatov’un başyapıtı olarak değerlendirilen ‘Beyaz Gemi(1970)’,uzaklardaki babasını getirecek beyaz bir gemiyi bekleyen çocuğun öyküsüdür.
Yapıtlarının çoğu Türkçe’ye çevrilmiş olan Aytmatov’un bir öyküsünü ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ adıyla yönetmen Atıf Yılmaz sinemaya uyarlamıştır.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : ATEŞ GECESİ
KİTABIN YAZARI : REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ : ÜLKÜ YAYINLARI
BASIM YILI : 1983



1)KİTABIN KONUSU:

Bir gencin İstanbul’dan Milas’a sürgün gönderilmesiyle başlayan yarı acı yarı tatlı günlerine bir de yeni bir, önceleri karşılıksız fakat çabaları sonucunda, karşılıklı büyük bir aşkın doğmasını anlatıyor.

2)KİTABIN ANA FİKRİ: Birbirini seven insanların er ya da geç, tüm zorluklara rağmen kavuşup mutlu olabileceğini ve bunun onlar için belki de daha hayırlı olacağından bahsediyor.

3)KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitap sade ve anlaşılır bir dille yazılmış, içinde birçok yabancı kökenli kelimeler olmasına rağmen geneli ele aldığımızda kolayca anlaşılıyor.Yazar hazin bir aşk hikayesini, oldukça güzel bir dille anlatmış.

4)KİTABIN ÖZETİ:

Murat Bey Milas’a sürgün gönderildiği gün onu kaymakam bey karşıladı. Kaymakam Murat Bey’i gördüğünde başta şaşırarak sürgün sen misin çocuğum dedi. Çünkü Murat Bey fiziki görünüşüyle yaşından oldukça küçük gösteriyordu. Kaymakam kısa bir zaman sonra yanındakileri Murat Bey’e tanıttı.
Fakat zaman geçtikçe alışmaya başlıyordu. Bir gün kaymakam, Selim Bey ve Murat Bey bir iki kadeh içmeye gittiler. Murat Bey yaşı itibariyle kaymakam ve Selim Bey’den küçük olmasına rağmen, onlara ayak uydurabiliyordu. Hatta kaymakam, içkininde tesiri olsa gerek Murat Bey’e ‘Murat Bey çocuğum, diyordu, sen artık yaşın itibariyle olmasada vaziyetin itibar, yle koskoca erkeksi. Bu sırada Murat Bey mahallede çeşitli muzurluklara da başlamıştı. Murat Bey uzun boylu, yeşil gözlü, yakışıklı bir gençti. Murat Bey önce Stematula isminde bir genç kıza ilgi duydu. Stematula pek güzel olmamasına karşın, bakışlarıyla insanı büyülüyebiliyordu. Murat Bey’de başta o bakışlara kendini kaptırdı. Fakat zamanla Murat Bey, Stematula’dan soğudu. Onun kendisinin peşinden hiç ayrılmayışı, sırf kendisini görmek için evine üç beş defa gelmesi Murat Bey’i rahatsız ediyordu. Stematula Murat Bey’i kıskandığından mahalledeki diğer kızlar hakkında, Murat Bey’e asılsız dedikodular ediyordu. Onlar hakkında yalan yanlış bilgiler vererek Murat Bey’in onlardan soğumasını istiyordu. Fakat zaman geçtikçe Murat Bey, Stematula’nın asıl yüzünü amlamaya başlıyordu. Ve zamanla mahallenin neşeli kızlarından birisi olan Rina’ya gönlünü kaptırdı. Rina güzel bir kızdı.

Murat Bey bir akşam Rina’ya kasabanın kilise meydanına hayli uzak bir yerde rastladı. İkisi birlikte mahalleye kadar geldiler. Ertesi akşam Rina’ya hemen hemen aynı yerde, ikinci kez tesadüf etti. Murat Bey’in şerefine evlerinde bir ziyafet tertip etti. Herkesi bu ziyafete davet etti. Yemekte Rina ile Murat Bey hep göz gözeydiler. Stematula bunun farkında idi fakat hiç bir şey yapamıyordu. Ama bir şey yapmak için fırsat koluuyordu. Bir ara Rina, Murat Bey’bir şey anlatmak istemiş ve sesini diğerlerine işittirmemek istiyor bir tavırla Murat Bey’e yüzünü yaklaştırdı.
Biraz ileride bir ağaca arkasını dayamış, yüzü dalların karanlığı içinde kaybolmuş, eğlencenin uzak bir seyircisi kalmaktan başka bir şey istemiyor gibi gir hali vardı. Murat Bey Stematulayı yanına çağırarak ona kim olduğunu sordu ve Yunanistandan geldiğini öğrendi. Murat Bey onun yanına aşarak tereddüt içinde bir şeyler söylemeye başladı. O da Runca birşeyler söyleyerek Murat Bey’e cevap verdi. Murat Bey onun Rumca konuşalarından bir şey anlamayarak geri çekileceği sırada Stematula Murat beyin imdadına yetişti ve ikisi arasında tercumanlığa başladı. Kalabalığın arasında ilerlerken, kibar matmazelin ona göz ucuyla baktığını yakaladı. Biraz evvel ona karşı bu kadar soğuk bir vaziyet aldıktan sonra bu bakışın niçin olduğunu anlayamadı. Yakalandığını anlayınca birdenbire gözlerini kaçırması, hatta bunu da kafi görmeyerek direğin arkasına saklanmak ister gibi bir jest yapmış olması da manalıydı. Murat Bey yortu gecesinden sonra hep o kibar matmazeli düşünür oldu. Her yerde onun hayallerini görmeye başladı. Murat Bey yerinde duramıyor, mutlaka o matmazeli birdaha görmek istiyordu. Stematula’ya onun kim olduğunu, onun hakkında daha detaylı bilgi toplaması için rica etti. Stematula’da Murat Bey’e söz verdirerek onun gerçek kimliğini yani onun bir Yunanlı değil Osmanlılı olduğunu Doktor Selim Bey’in kardeşi olduğunu söyledi.
Murat Bey kendinden, annesinden, babasından bahsediyordu. Bir an Selim Bey, Murat Bey’in anlattıklarına göre, onun babasını hatırlar gibi oldu. Evet Murat Bey’in babası zamanında Selim Bey’e çok büyük yardımlar yapmış, onu ve ailesini bir çok kez çeşitli tehlikelerden korumuştu. Bunun üzerine Selim Bey, Murat Bey’i kendisine daha yakın görüyor, ’babanın zamanında bize çok büyük yararları oldu, artık sen de benim bir kardeşimsin ‘diyordu. Bu duruma Murat Bey çok sevindi. Bu sayede Selim Bey’in evine sık sık girebilecek Afife’yi daha sık görebilecekti. Zaman su gibi akıp geçiyordu.
Murat Bey biraz rahatsızlanınca, Selim Bey onu kendi evlerinde ağırlamaya karar verdi. Murat Bey biraz çekindi ama Selim Bey ısrar edince kabul etmek zorunda kaldı. Aslında bu Murat Bey için daha iyi oldu. Kendiside bunun farkındaydı. Bu sayede Afife’yi her gün görebilecekti. Murat Bey’e köşkte bir oda hazırlandı. Murat Bey’le genelde Afife Hanım ilgileniyordu. Sabah kahvaltılarını yatağına kadar getiriyor, adeta bir çocuk bakıcısı edası ile Murat Bey’e ilgi gösteriyordu. Bu Murat Bey’inde hoşuna gidiyordu. Bu yakınlık Murat Bey’I Afife Hanım’a daha da sıkı bağladı. Artık Murat Bey Afife’den başka bir şey düşünemiyordu. Onunla yatıyor, onunla kalkıyor, nereye baksa onu görür gibi oluyordu. on beş gün aradan sonra Murat Bey yavaş yavaş ayağa kalkmaya başladı. Zaman zaman Afife Hanım’la bahçeye çıkıp. o küçücük bahçede sanki bir ormanda dolaşır gibi saatlerce dolaşıyorlardı. Bazen Murat Bey kendini üzgün gösteriyor, Afife Hanım’ın ona neyin var, neden böyle üzgün duruyorsun, yoksa bir derdin mi var demesini istiyordu. İstediğide oldu. Afife Hanım daha da ileri giderek, sanki kendisini sevdiğini biliyormuş gibi, neyin var, yoksa aşıkmısın diye sorular soruyordu. Bunun üzerine Murat Bey kendi kendine acaba onu sevdiğimi biliyormu diye düşünüyor, bazende Afife Hanım’ın sen benim kardeşimsin, bir derdin varsa söyle demesi, Murat Bey’i hayal kırıklığına uğratıyordu.
Uzun bir süre Murat Bey’le, Afife Hanım hiç görüşmediler. Murat Bey’in sürgün zamanı bitti ve İstanbul’a ailesinin yanına geri döndü. Aradan yıllar geçti ama Murat Bey’in sevgisi asla ölmedi. Murat Bey otuzbeş yaşlarına gelmişti. Afife Hanım bir gün ansızın İstanbul’a geldi. Selim Bey rahmetli olmuştu. Afife Hanımın Murat Bey’den başka hiç tanıdığı kalmamıştı. Murat Bey!in annesi zamanında oğluna çok büyük iyilikleri olan Afife Hanım’I çok iyi karşıladı ve tıpkı bir anne şevkatiyle onu bağrına bastı. Afife ile Murat Bey başta birbirlerine yabancı iki kişi gibi hareket ediyorlardı. Afife Hanım ‘ın yüzünde çizgiler belirmiş, göz kapaklarının altı morarmaya başlamıştı. Fakat hala eski güzelliğini koruyordu. Birkaç gün sonra Afife Hanım, Murat Bey’le konuşmak istediğini söyledi. Afife Hanım çok heyecanlıydı. Yıllar sonra Murat Bey’I sevdiğini ona itiraf edcekti.

5)KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

STEMATULA:Varvar Dudu’nun yanında çalışan, Murat Bey’in Milas’a gelmesiyle ona aşık olan bir genç kız.

AFİFE:Selim Bey’in kız kardeşi.Yirmi dört yaşında, evli, bir çocuk annesi, dolgun vücutlu, yeşil gözleriyle çevresindekileri büyüleyen,güzel bir kadın.

SELİM BEY:Girit’i kurtarmak için çalışan, zamanında Rumlar’ın eline esir düşen Sklavaki ailesinin küçük oğlu.

VARVAR DUDU:Murat Bey’in Milas’a sürgün gönderildiğinde, evinde kaldığı kırk yaşlarında, dul bir kadın.Yaşlı olmasına karşın, gayet genç gözüken, güzelliğiyle genç kızlara taş çıkartan dul bir kadın.

MURAT BEY:On dokuz yaşında, İstanbul’dan Milas’a sürgün gönderilen yakışıklı, dürüst bir genç.Yaşına göre gayet olgun davranışlar sergileyen, oturaklı bir kişi.

6)KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

Reşat Nuri Güntekin 1889’da İstanbul’da doğdu.Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi.Liselerde öğretmenlik, müdürlük, Milli Eğitim Müfettişliği yaptı. Paris Kültür Ateşeliği yaptı. UNESCO’DA Türkiye’yi temsil etti. Romanları, hikayeleri, tiyatro eserlerini yanısıra çeşitli çevirileri de vardır.

ESERLERİ :
Hikaye kitapları: Tanrı Misafiri (1927), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leyla ile Mecnun (1928), Olağan İşler (1930), vb.
Gezi yazıları: Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966).
Oyunları içinde en ünlüleri Balıkesir Muhasebecisi (1953) ve Tanrıdağı Ziyafeti (1955)’ dir. Bütün eserleri ölümünden sonra, eşi tarafından, bir külliyat halinde yeniden bastırıldı.

Romanları: Gizli El (1922), Çalıkuşu (1922), Damga (1924), Dudaktan Kalbe (1925), Akşam Güneşi (1926), Bir Kadın Düşmanı (1927), Yeşil Gece (1928),Acımak (1928), Yaprak Dökümü (1930), Kızılcık Dalları (1932), Gökyüzü (1935), Eski Hastalık (1938), Ateş Gecesi (1942), Değirmen (1944), Miskinler Tekkesi (1946), Harabelerin Çiçeği (1953), Kavak Yelleri (1950), Son Sığınak (1961),Kan Davası (1955),
Hikaye Kitapları: Tanrı Misafiri (1927), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leyla ile Mecnun (1928), Olağan İşler (1930)
Gezi Yazıları: Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966)
Oyunları:Balıkesir Muhasebecisi (1953), Tanrıdağı Ziyafeti (1955)
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : ATEŞ GECESİ
KİTABIN YAZARI : REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ : ÜLKÜ YAYINLARI
BASIM YILI : 1983



1)KİTABIN KONUSU:

Bir gencin İstanbul’dan Milas’a sürgün gönderilmesiyle başlayan yarı acı yarı tatlı günlerine bir de yeni bir, önceleri karşılıksız fakat çabaları sonucunda, karşılıklı büyük bir aşkın doğmasını anlatıyor.

2)KİTABIN ANA FİKRİ: Birbirini seven insanların er ya da geç, tüm zorluklara rağmen kavuşup mutlu olabileceğini ve bunun onlar için belki de daha hayırlı olacağından bahsediyor.

3)KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitap sade ve anlaşılır bir dille yazılmış, içinde birçok yabancı kökenli kelimeler olmasına rağmen geneli ele aldığımızda kolayca anlaşılıyor.Yazar hazin bir aşk hikayesini, oldukça güzel bir dille anlatmış.

4)KİTABIN ÖZETİ:

Murat Bey Milas’a sürgün gönderildiği gün onu kaymakam bey karşıladı. Kaymakam Murat Bey’i gördüğünde başta şaşırarak sürgün sen misin çocuğum dedi. Çünkü Murat Bey fiziki görünüşüyle yaşından oldukça küçük gösteriyordu. Kaymakam kısa bir zaman sonra yanındakileri (Doktor Selim Bey’i, Ceza Reisi Akif Bey’i) Murat Bey’e tanıttı.
Fakat zaman geçtikçe alışmaya başlıyordu. Mahalledeki kızlarında Murat Bey’e oldukça fazla ilgi göstermesi, onun daha çabuk mahalleye ısınmasında yardımcı oldu. Murat Bey Varvar Dudu adında, kırk yaşlarında dul bir kadının evinde kalıyordu. Varvar Dudu Murat Bey’i zamanla oğlu gibi sevmeye başladı. Onun üstüne o kadar düştü ki, Murat Bey ‘de Varvar Dudu’yu annesinden farksız görmeye başladı. Dürüstlüğü, saygınlığı ile tüm mahallenin sevgisini kısa sürede kazandı. Bir gün kaymakam, Selim Bey ve Murat Bey bir iki kadeh içmeye gittiler. Murat Bey yaşı itibariyle kaymakam ve Selim Bey’den küçük olmasına rağmen, onlara ayak uydurabiliyordu. Hatta kaymakam, içkininde tesiri olsa gerek Murat Bey’e ‘Murat Bey çocuğum, diyordu, sen artık yaşın itibariyle olmasada vaziyetin itibar, yle koskoca erkeksin…Beyhude riyakarlık yapmayalım…’dedi. Bu sırada Murat Bey mahallede çeşitli muzurluklara da başlamıştı. Murat Bey uzun boylu, yeşil gözlü, yakışıklı bir gençti. Murat Bey önce Stematula isminde bir genç kıza ilgi duydu. Stematula pek güzel olmamasına karşın, bakışlarıyla insanı büyülüyebiliyordu. Murat Bey’de başta o bakışlara kendini kaptırdı. Stematula’da gözlerini Murat Bey’den alamıyordu. Stematula gitgide Murat Bey’e aşık olmayabaşladı. Her zaman onu izliyor, sırf onu görmek için günde üç beş kez Varvar Dudu’nun yanına geliyordu. Fakat zamanla Murat Bey, Stematula’dan soğudu. Onun kendisinin peşinden hiç ayrılmayışı, sırf kendisini görmek için evine üç beş defa gelmesi Murat Bey’i rahatsız ediyordu. Stematula Murat Bey’i kıskandığından mahalledeki diğer kızlar hakkında, Murat Bey’e asılsız dedikodular ediyordu. Onlar hakkında yalan yanlış bilgiler vererek Murat Bey’in onlardan soğumasını istiyordu. Fakat zaman geçtikçe Murat Bey, Stematula’nın asıl yüzünü amlamaya başlıyordu. Ve zamanla mahallenin neşeli kızlarından birisi olan Rina’ya gönlünü kaptırdı. Rina güzel bir kızdı.

Murat Bey bir akşam Rina’ya kasabanın kilise meydanına hayli uzak bir yerde rastladı. İkisi birlikte mahalleye kadar geldiler. Ertesi akşam Rina’ya hemen hemen aynı yerde, ikinci kez tesadüf etti. Murat Bey’in o akşam Rina’ya karşı içinde bir şeyler kaynamaya başladı. Bir gün Varvar Dudu. Murat Bey’in şerefine evlerinde bir ziyafet tertip etti. Herkesi bu ziyafete davet etti. Yemekte Rina ile Murat Bey hep göz gözeydiler. Stematula bunun farkında idi fakat hiç bir şey yapamıyordu. Ama bir şey yapmak için fırsat koluuyordu. Bir ara Rina, Murat Bey’bir şey anlatmak istemiş ve sesini diğerlerine işittirmemek istiyor bir tavırla Murat Bey’e yüzünü yaklaştırdı.
Kasabanın başka taraflarından da bir çok Müslüman ve Yahudi seyirciler geldiği için Kilise Mahallesi her zamandan fazla kalabalıktı. Stematula Murat Bey’i zorla yortu gecesine götürdü. Yortu gecesi kilise tıklım tıklım dolmuştu. Bir ara Murat Bey’le Stemaluta bahçeye dolaşmaya çıktılar. Murat Bey bir anda kendisini tanımadığı bir çok kızın arasında buldu. İçlerinde birisi Murat Bey’in ilgisini çekti. Biraz ileride bir ağaca arkasını dayamış, yüzü dalların karanlığı içinde kaybolmuş, eğlencenin uzak bir seyircisi kalmaktan başka bir şey istemiyor gibi gir hali vardı. Murat Bey Stematulayı yanına çağırarak ona kim olduğunu sordu ve Yunanistandan geldiğini öğrendi. Murat Bey onun yanına aşarak tereddüt içinde bir şeyler söylemeye başladı. O da Runca birşeyler söyleyerek Murat Bey’e cevap verdi. Murat Bey onun Rumca konuşalarından bir şey anlamayarak geri çekileceği sırada Stematula Murat beyin imdadına yetişti ve ikisi arasında tercumanlığa başladı. Kalabalığın arasında ilerlerken, kibar matmazelin ona göz ucuyla baktığını yakaladı. Biraz evvel ona karşı bu kadar soğuk bir vaziyet aldıktan sonra bu bakışın niçin olduğunu anlayamadı. Yakalandığını anlayınca birdenbire gözlerini kaçırması, hatta bunu da kafi görmeyerek direğin arkasına saklanmak ister gibi bir jest yapmış olması da manalıydı. Murat Bey yortu gecesinden sonra hep o kibar matmazeli düşünür oldu. Her yerde onun hayallerini görmeye başladı. Murat Bey yerinde duramıyor, mutlaka o matmazeli birdaha görmek istiyordu. Stematula’ya onun kim olduğunu, onun hakkında daha detaylı bilgi toplaması için rica etti. Stematula’da Murat Bey’e söz verdirerek onun gerçek kimliğini yani onun bir Yunanlı değil Osmanlılı olduğunu Doktor Selim Bey’in kardeşi olduğunu söyledi. Aradan bir kaç hafta geçti. Selim Bey Murat Bey’i yemeğe davet etti. Selim Bey’in bu daveti Murat Bey’i çok sevindirdi.
Murat Bey kendinden, annesinden, babasından bahsediyordu. Bir an Selim Bey, Murat Bey’in anlattıklarına göre, onun babasını hatırlar gibi oldu. Evet Murat Bey’in babası zamanında Selim Bey’e çok büyük yardımlar yapmış, onu ve ailesini bir çok kez çeşitli tehlikelerden korumuştu. Bunun üzerine Selim Bey, Murat Bey’i kendisine daha yakın görüyor, ’babanın zamanında bize çok büyük yararları oldu, artık sen de benim bir kardeşimsin ‘diyordu. Bu duruma Murat Bey çok sevindi. Bu sayede Selim Bey’in evine sık sık girebilecek Afife’yi daha sık görebilecekti. Zaman su gibi akıp geçiyordu.
Murat Bey’in Afifeye karşı sevgisi gitgide büyüyordu. Murat Bey biraz rahatsızlanınca, Selim Bey onu kendi evlerinde ağırlamaya karar verdi. Murat Bey biraz çekindi ama Selim Bey ısrar edince kabul etmek zorunda kaldı. Aslında bu Murat Bey için daha iyi oldu. Kendiside bunun farkındaydı. Bu sayede Afife’yi her gün görebilecekti. Murat Bey’e köşkte bir oda hazırlandı. Murat Bey’le genelde Afife Hanım ilgileniyordu. Sabah kahvaltılarını yatağına kadar getiriyor, adeta bir çocuk bakıcısı edası ile Murat Bey’e ilgi gösteriyordu. Bu Murat Bey’inde hoşuna gidiyordu. Bu yakınlık Murat Bey’I Afife Hanım’a daha da sıkı bağladı. Artık Murat Bey Afife’den başka bir şey düşünemiyordu. Onunla yatıyor, onunla kalkıyor, nereye baksa onu görür gibi oluyordu. on beş gün aradan sonra Murat Bey yavaş yavaş ayağa kalkmaya başladı. Zaman zaman Afife Hanım’la bahçeye çıkıp. o küçücük bahçede sanki bir ormanda dolaşır gibi saatlerce dolaşıyorlardı. Bazen Murat Bey kendini üzgün gösteriyor, Afife Hanım’ın ona neyin var, neden böyle üzgün duruyorsun, yoksa bir derdin mi var demesini istiyordu. İstediğide oldu. Afife Hanım daha da ileri giderek, sanki kendisini sevdiğini biliyormuş gibi, neyin var, yoksa aşıkmısın diye sorular soruyordu. Bunun üzerine Murat Bey kendi kendine acaba onu sevdiğimi biliyormu diye düşünüyor, bazende Afife Hanım’ın sen benim kardeşimsin, bir derdin varsa söyle demesi, Murat Bey’i hayal kırıklığına uğratıyordu. Günler böylece geçip gitti. Murat Bey’in ayağı tamamen iyleşti ve kendi evine geri döndü. Ama hala Afife’yi düşünüyor, onu görebilmek için Afife’nin yolunu gözlüyordu.
Uzun bir süre Murat Bey’le, Afife Hanım hiç görüşmediler. Murat Bey’in sürgün zamanı bitti ve İstanbul’a ailesinin yanına geri döndü. Aradan yıllar geçti ama Murat Bey’in sevgisi asla ölmedi. Murat Bey otuzbeş yaşlarına gelmişti. Afife Hanım bir gün ansızın İstanbul’a geldi. Selim Bey rahmetli olmuştu. Afife Hanımın Murat Bey’den başka hiç tanıdığı kalmamıştı. Murat Bey!in annesi zamanında oğluna çok büyük iyilikleri olan Afife Hanım’I çok iyi karşıladı ve tıpkı bir anne şevkatiyle onu bağrına bastı. Afife ile Murat Bey başta birbirlerine yabancı iki kişi gibi hareket ediyorlardı. Afife Hanım ‘ın yüzünde çizgiler belirmiş, göz kapaklarının altı morarmaya başlamıştı. Fakat hala eski güzelliğini koruyordu. Birkaç gün sonra Afife Hanım, Murat Bey’le konuşmak istediğini söyledi. Afife Hanım çok heyecanlıydı. Yıllar sonra Murat Bey’I sevdiğini ona itiraf edcekti. Sonunda Afife Hanım’da onu sevdiğini söyledi. Yıllar sonra Murat Bey’in istediği şey olmuştu. Ve bundan sonra hiç ayrılmamacasına birlikte oldular.

5)KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

STEMATULA:Varvar Dudu’nun yanında çalışan, Murat Bey’in Milas’a gelmesiyle ona aşık olan bir genç kız.

AFİFE:Selim Bey’in kız kardeşi.Yirmi dört yaşında, evli, bir çocuk annesi, dolgun vücutlu, yeşil gözleriyle çevresindekileri büyüleyen,güzel bir kadın.

SELİM BEY:Girit’i kurtarmak için çalışan, zamanında Rumlar’ın eline esir düşen Sklavaki ailesinin küçük oğlu.

VARVAR DUDU:Murat Bey’in Milas’a sürgün gönderildiğinde, evinde kaldığı kırk yaşlarında, dul bir kadın.Yaşlı olmasına karşın, gayet genç gözüken, güzelliğiyle genç kızlara taş çıkartan dul bir kadın.

MURAT BEY:On dokuz yaşında, İstanbul’dan Milas’a sürgün gönderilen yakışıklı, dürüst bir genç.Yaşına göre gayet olgun davranışlar sergileyen, oturaklı bir kişi.

6)KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

Reşat Nuri Güntekin 1889’da İstanbul’da doğdu.Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi.Liselerde öğretmenlik, müdürlük, Milli Eğitim Müfettişliği yaptı. Paris Kültür Ateşeliği yaptı. UNESCO’DA Türkiye’yi temsil etti. Romanları, hikayeleri, tiyatro eserlerini yanısıra çeşitli çevirileri de vardır.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : BİR ÇİFT YÜREK
KİTABIN YAZARI : MARLO MORGAN
YAYIN EVİ VE ADRESİ : DHARMA YAYINLARI SİRKECİ / İSTANBUL
BASIM YILI : MAYIS 1999
KİTABIN KONUSU :

Bir Çift Yürek, yazarın kendi bastırdığı ilk basımdan itibaren uluslararası seviyede en iyi satılan kitap olmuş; bütün insanlığa eşsiz, zamanın derinliklerinden gelen güçlü bir mesaj iletmiştir.Eğer, tüm varlıkların, aynı evrensel birliğin bir parçası olduklarını anlarsak , dünyamızı yokoluştan kurtarmak için halen geç kalmış sayılmazlar.Varolan herşey inanılmaz derecede güzel ve hassas bir karşılıklı bağımlılık dengesinde bulunmaktadır. Bu çerçevede okuduğum bu kitap , Amerikalı bir kadının Avustralya’da yaşadığı ruhsal yolculuğun kısa ve zevkli bir öyküsüdür.

KİTABIN ANA FİKRİ :

Herşeyin maddiyat olduğu dünyamızda eğer istersek mutlu olabilmek ne şekilde olursa olsun bizim elimizdedir. Eğer bu mesajı albilirsek, o zaman bizim yaşamlarımız da Gerçek İnsanlar’ınki gibi bu yüce amaçla dolabilir.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

MUTANT:Yazarın kendisini tanımladığı kişidir.Bu isim kendisine Aborjinler tarafından verilmiştir.Mutant değişik yerler ve bu yerlere ait karakterleri tanımayı ve tahlil etmeyi seven bir kişidir.

OOOTA:Yazara tercümanlık eden bu adam Aborjinlerin çok gizli sırlarını bilmekte ve onların çok yakın dostu olduğundan olaylarla yakından ilgilidir.

YAŞLI KİŞİ: Gerçek insanlar kabilesinin başkanıdır.Yazarın onların dostu olduğuna inanmakla birlikte kabilenin çok gizli sırlarını yazara açıklamaktan kaçınmamıştır.

OLAYLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Kitapta geçen olaylar şu bölümler altında gelişmektedir:
Onur Konuğu, Oy Kutusunun Dolduruluşu, Doğal Ayakkabılar, Hazırlan Gidiyoruz, Büyük Umutlar, Ziyafet, Sosyal Güvence, Çöl İçin Şapka, Mücevherler, Et Sosu, Diri Diri Gömülmek, Şifa, Totemler, Kuşlar, Dikiş Dersleri, Müzik Şifası, Rüya Yakalayıcısı, Akşam Yemeğinde Bir Sürpriz, Ballı Karıncalar, Kabilenin Önünde, Yeminim, Rüya Zamanı Açıklanıyor, Arşivler, Görev.

YAZAR HAKKINDA BİLGİ:

Marlo Morgan emekli bir sağlık uzmanıdır.Lee’s Summit, Missouri’de yaşamaktadır.İlk kitabı “Bir Çift Yürek” Amerika’da otuz bir hafta boyunca New York Times “Best Seller” listesinde zirvede kalmış, yirmi dört dile çevrilmiştir.Ülkemizde on haftayı geçkin bir süredir hala listelerdedir.Ayrıca yazarın “Sonsuzluğa Mesaj” isimli kitabı çok tutulmuş ve bu kitabı gibi büyük ilgi görmüştür.Bu kitapta da bölgeler ve ülkeler hakkında ince bilgiler bulunmaktadır.Yazarın en büyük özelliği ise anlattığı olayları veya kişileri kendisi yaşamış veya tanımış gibi anlatmıştır.Bundan dolayıdır ki yazar bu kadar sevilmekte ve kitapları okuyucular tarafından beğenilmektedir.

KİTABIN ÖZETİ:

Nomadik kültüründen olan Aborjinler eşliğinde, kabilenin kendilerinin adlandırdıkları şekliyle, “Gerçek İnsanlar “ la birlikte dört ay süren ve çölü boydan boya katettikleri uzun bir yürüyüşe çıkarlar.Mutant ve Ooota bu süre boyunca çölün acımasız ikliminde bitkiler ve hayvanlarla nasıl uyum içinde yaşanacağını öğrenirler ve başlarına gelen ilginç ya da talihsizlik olarak adlandırılabilecek çeşitli maceralarla karşılaşırlar.Morgan bu toplulukta bulunan olağan dışı insanlardan oluşan bir yolculukta, bu insanların elli bin yıllık kültürlerinin felsefesi ve bilgeliğiyle tanışır. Bir gün Amerikalı kadın doktor,sağlıkta koruyucu hekimlik üzerine araştırmalar yaparken Avustralyalı hekim arkadaşı arayarak araştırmaları ile ilgilendiklerini söyler ve kendisini Avustralya’ya davet eder.Buraya ulaştığında ülkenin asıl yerlileri olan ve Aborijin adı verilen kişilerin ayrıma tabi tutulduğunu görür.Bir akşam melez Aborijin gençlerinin benzin doldurdukları kutuları koklayarak yürüdüklerini ve sonradan bu gençlerden birinin zehirlenerek öldüğünü öğrenir.O gece kendisi de dahil hiç kimse onları durdurmak için parmağını kımıldatmamıştır.Bu olaydan etkilenerek Aborijinlere yardım çalışmalarına başlar.Bu çalışmaları kısa zamanda yayılarak anakaranın öte yakasında yerleşmiş olan bir Aborijin kabilesinden davet alır.
Morgan ve Ooota macerasının ilk gününden itibaren bu zorlu iklim ve hayvanlara karşı fiziksel zorluklarla karşılaşır ve bunlarla beyniyle mücadele etmek zorunda kalır.Aslında anlamıştır ki bu coğrafya insanlığın ne kadar mükemmel bir varlık olduğunu kanıtlamaktadır.Dayanıklılığın her gün sınandığı bu zorlu yolculukta, karşılaştığı her çetin zorluk onun beyninden ziyade ruhunu da büyük bir ilerlemeyle karşı karşıya bırakmıştır.Aborijinler onu, büyük bir alçak gönüllülükle ve misafirperverlikleriyle kendilerinden biri olarak görür ve onları o şekilde kabul ederler.Olaylar gelişirken onun şefkat dolu öğretmenleri oluverirler ve çok iyi anlaşarak güzel günlere tohum atarlar.
Bir gün öğretmenlerinden, her insanın eşsiz niteliklerini ve beyinleriyle geliştirdikleri içsel ruhlarını takdir etmeyi ve bu yaptıklarını sonunda kutlamayı öğrenirken bir yandan da yaşadıkları bu eşsiz coğrafyada güçlü doğal şifa yöntemlerine kendi gözleriyle tanık olup onların diğer canlılardan büyük farklılıklarının olduğunu farkına varırlar.Her ne kadar insanoğlu alçak gönüllü olsa da, bu farkındalığının değerini bilecek kadar akıllı ve aynı zamanda yaratıcı olduğundan dolayı yaşadıkları olaylar ve gelişen şartlar onları da bu değerliliğin ne kadar derin ve anlamlı olduğunu görmelerini sağlar.Yolculuğu bittiğinde yaşamında derinlemesine değişiklikler olur.Amerika’ya döndüğünde çocuklarının ve yakın arkadaşlarının desteği ve yüreklendirmesi ile Avustralya anakarasının yüreğindeki çölde yaşadığı deneyimlerini yazmaya başlar. Ulaşabildiği her yerde konuşmalar yapar.Yaşamının geri kalanını Gerçek İnsanlardan öğrendiklerini uygulamaya adar.


KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHŞİ GÖRÜŞLER:

Bu kitabı okuyan insanlar o andan itibaren hayata farklı bir açıyla bakmaya başlayacaklardır.İnsanlığın tarihi ve değerini anlatan bu kitap aynı zamanda Avustralya yerlilerinin hayatlarını gözler önüne sererek bizleri de onlar ve coğrafyaları hakkında bilgi sahibi yapmaktadır.Her sayfasında öğrenilecek bilğiler olan bu kitap herkes tarafından mutlaka okunmalı.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : ATEŞTEN GÖMLEKKİTABIN YAZARI : HALİDE EDİP ADIVARYAYIN EVİ VE BASIM TARİHİ :ÖZGÜR YAYIN EVİ-1997KONUSU : Milli Mücadele sırasında Ayşe, Peyami ve İhsan arasında geçen acıklı bir aşk hikayesi. KİTABIN ÖZETİ Peyami,dışişleri mesleğini seçen bir gençtir. Bacaklarını katbetmiştir. Hatıralarını yazdığı sıralarda, kafatası da açılacak, içerde kaldığı sanılan bir kurşun aranacaktır. Peyami’nin uzak bir akrabası olan Ayşe, İzmir’den, onunla evlendirilmek üzere İstanbul’a davet edilmiş, ama Peyami istememiştir.Bunun üzerine, onuruna çok düşkün olan Ayşe, bir daha hiç bir zaman Peyami’yle evlenmemeyi aklına koymuştur. Nitekim bir başkasıyla evlenir.Ayşe’nin kardeşi Cemal subaydır.Harbiye Nezaretindeki Binbaşı İhsan’la Mütareke’nin ilk zamanlarından beri çok iyi anlaşmaktadırlar.Peyami’nin annesi, Şişli’deki salonuyla o günlerin kibar kadını, tanınmış kadını, sözgeçiren bir kadındır. Kadınlar arasındaki propagandayı o idare eder. İstanbul’da çeşit çeşit inanç, türlü türlü çalışma vardır. Özellikle manda taraftarları, ülkeyi bir başka yabancı devletin boyunduruğu altına koymak için çok çalışmaktadırlar. Bir gün İzmir’e Yunanlıların girdiği haberi gelir. Ayşe’nin kocasını, küçük oğlunu, birçok suçsuz insanla birlikte süngülemişler, delik deşik etmişlerdir. Ayşe, kalkar İstanbul’a Peyami’lere gelir. Günün birinde Sultanahmet meydanında büyük bir miting yapılır. Mitinge kadın erkek, çoluk çocuk katılmıştır; asıl gelenler İstanbul’un arka mahalle insanlarıdır. Minarelerin arasına çok büyük, siyah bayraklar asılmıştır. Orada halk, ülke kurtuluncaya kadar dövüşmeye, sanki ant içmeye gelmişlerdir. İşte bu büyük toplantıdan sonra İhsan’la Cemal Anadolu’ya geçerler. Peyami şiddetli bir tifoya yakalandıktan sonra, ayşe ile birlikte kağnıya atlayıp Kandıra köyünde bulunan İhsan’ın yanına giderler. Bir çete kurmuşlardır. Ulusal harekete karşı koymak isteyen köyleri yola getirirler. Peyami’i ,dilbilgisinden yararlanmak üzere, mütercim olarak milli müdafaya verirler. Ankara’ya gelir. Ayşe hemşire olmuş, Eskişehir’e gitmiştir. İhsan, çelikten bir insan gibi, yorulmak bilmeden didinir, çalışır. Hepsi Ayşe’nin, İzmir kızının peşinde, İzmir yolunda ölmeye söz vemişlerdir. Bu sıtmayla sanki üstlerine ateşten bir gömlek giymişlerdir. Peyami, büyük bir uğraştan sonra kendini İhsan’ın komutası altındaki birliğe verdirir. İhsan, bir akşam Peyami’ye Ayşe’yi nasıl yana yana sevdiğini anlatır. İkinci İnönü Savaşı’nda alayının başında, başını kurşunlara uzatarak ölümü beklemiştir. Metristepede göğsünden bir kurşun yiyerek bayıldığı an her şeyin bittiğine hükmetmiştir. Çok kan kaybetmiştir. Hastanede yer olmadığı için İhsan’ı bir otelde, küçük bir odaya yatırırlar. Ayşe sabahları gelir, yarasını gözden geçirir, çarşaflarını değiştirir, derecesini alır. İhsan, öğleye kadar hep bunun yaşamakla vakit geçirir. Bir akşam, Ayşe ile, İzmir’e girecekleri günü konuşurlar. İzmir’e ilk giren kendisi olmak şartıyla Ayşe’den kendisiyle evlenmesini ister. Ayşe bu sözü vermeden, mantosunu kapar, kaçmaya başlar. İhsan, yarasını açarak intihara teşebbüs eder. Ayşe de ister istemez geri dönmek zorunda kalır. Rastlantılar İhsan’a fena bir oyun oynar. Hava değişimi için Ankara’ya gönderilir. Orada, ihsan’ın isteğine aykırı olarak, bir amca kızını onunla evlendirmeye kalkarlar. İhsan bunu kabul etmez, ama dönüşte, trene binerken amcasının kızına, onu öperek veda eder. İşte kötü rastlantı burada kendini gösterir; Ayşe, bu sahneyi görmüştür. İzmir’in kızı, o günden sonra İzmir’den başka hiçbir şey düşünmez olur. İhsan’da yırtıcı bir savaş başlamıştır; dışından düşmanlarla içinden kendi kendisiyle savaşmaktadır. İhsan, bir saldırı sırasında, tırmandığı tepenin en yüksek noktasında bir makinalı ateşiyle vurulur. Peyami’nin kolları arasında hayata veda eder. Hemşire Ayşe bu saldırıda vurulanlar arasındadır. Peyami, bir sedye içinde bir asker kaputu altında onu bulur. Hemşire gömleği kana bulanmıştır. Sol kaşının üztünden iri bir yara almıştır. Hemşirenin şehit oluşu hazindir: Sıhhiye bölüğünde çalışırken komutanın şehit düştüğü haberi gelir. Bunu duyar duymaz fırlar, ileri, en ileri hatta kadar koşar. Yakalayamazlar. Bir yop mermisi parçasının isabetiyle vurulur. Peyami, Ayşe’yi de İhsan’ı da Gökçepınarda yan yana gömdürür. Niyeti İzmir’e en önce girip, bunu Gökçepınarda yatan Ayşe’ye anlatmaktır. Çünkü, Peyamiye göre Ayşe hiç kimseyi sevmemiştir. Onun seveceği insan, İzmir’ e ilk girecek olan insandır. Peyami’nin hatıra defteri burada biter. Ameliyattan sonra, Cebeci hastanesinin iki doktoru bu konuda konuşurlar. Yedek asteğmen Peyami Efendi’nin kağıtlari incelenmiştir. Ne İhsan isminde bir alay komutanı bulunmuştur, ne de Ayşe adında bir hemşire. Peyami’nin akrabası da bulunmamıştır. Bunun üzerine iki doktor, hatıra defterindeki olayların, kafasına kurşun girmesinden ileri gelme hayaller olduğuna karar verirler.ANAFİKİR : Bir amaç doğrultusunda insanları motive edebilmek oldukça önemlidir ve amaç için her yol kullanılabilir. ŞAHISLAR Tongueeyami: savaş sırasında kafasında yaralanan biri zamanında yapmadığı işlerden dolayı büyük üzüntü doyan, muhtemelen psikolojik sorunları olan biri.İhsan: ayşe’ye karşı çok samimi duygular besleyen fakat savaş sırasında bunları açıklayamayan dolayısıyla kendi içinde çetışma yaşayan biri.Cemal: oldukça iyi niyetli, yaşam dolu bir insan.Ayşe: milli duyguları çok kabarık olan bu yüzden kendi ilişkilerini feda eden biri.KİTABIN YAZARI HAKKINDA : istanbul’da doğdu. Öğrenimini Amerikan Kız Koleji’nde tamamladı. Felsefe, sosyoloji, matematik dersleri aldı. Matematik öğretmeni Salih Zeki ile ilk evliliğini yaptı. Öğretmenliklerde bulundu. Kocasının ölümü üzerine Dr. Adna Adıvar ile evlendi. Halide Onbaşı diye anılarak, ordu içinde kendine iyi bir unvan sağladı. Uzun yıllar Avrupa ve Amerika’da yaşadı. Döndükten sonra İstanbul Üniversitesi’ne İngiliz Edebiyatı Profesörü oldu. Romanlarında ingiliz edebiyatının etkisi açıkça görülür. İlk romanlarında aşk ve akdın psikolojisi üzerinde duran yazar, sonraki eserlerinde yurt ve ulus sevgisine yönelik eserler yazdı. İstanbul’da öldü.ESERLERİ:MOR SALKIMLI EVATEŞTEN GÖMLEKVURUN KAHPEYEYOLPALAS CİNAYETİHAYAT PARÇALARISİNEKLİ BAKKALDAĞA ÇIKAN KURTZEYNO’NUN OĞLUDÖNER AYNA, SEVDA SOKAĞIMEV’UT HÜKÜMESER HAKKINDA DÜŞÜNCELER: Romanın kurgusu oldukça kuvvetlidir. Şahısların olaylar karşısındaki tavırları, ruh halleri öyle güzel tasvir edilmiş ki kendinizi romanın içinde sanıyorsunuz. Olayın geliş süreci, mekanın ve zamanın uyuşu romanı sürükleyici hale getiriyor. Cümleler biraz osmanlıcaya kaçsa da anlaşılması kolay. Raman süresince yapılan geri dönüşler, açıklamalar ayrı bir ahenk katmış.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.