You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI

KURTLAR SOFRASI

KİTABIN YAZARI
Atilla İLHAN

YAYIN EVİ VE ADRESİ
İŞ BANKASI yayınları
BASIMYILI
2002

1.KİTABIN KONUSU:
Toplumsal ilişkiler ve sorunlar ışığında ele alınan bireyler arası ilişkiler, Atilla İLHAN tarafından detaylı bir boyutla incelenerek işlenmiştir. Kitapta ülkedeki iş çevrelerini, basın ve eğlence endüstrisini gazeteci Mahmut Bey’in kişiliği de ele alınarak, yaşanan dönemi tüm çıplaklığı ile ortaya koymuştur.
2.KİTABINÖZETİ:
Mahmut Bey, üzerinde çalıştığı haberlerle ilgili olarak Katip Rıza ile görüşmek üzere randevulaşır. Fakat randevu yerine geldiğinde ortada katip yerine bir başkası ile karşılaşır. Kendisini Katip Rıza’nın gönderdiğini söyleyen kişi; kendisi ile gelmesini ister. Beraber giderken iki kişi daha ortaya çıkar ve üçü birlikte Mahmut Bey’in üzerine saldırırlar. Mahmut Bey, bir yolunu bulur ve aralarından kaçarak kurtulur. Mahmut Bey, Katip Rıza’ya ulaşamamıştır ve onu mutlaka bulması gerekmektedir. Buluşmayı önceden öğrenen gangster bozuntuları Katip Rıza’yı iyice benzetip bir köşeye atmış ve başına da üç nöbetçi bırakmışlardır.
Mahmut Bey Katip Rıza’nın izini bulur. Hemen bir plan yaparak Katip Rıza’yı gangsterlerin elinden kurtarır ve beraberce Beyazıt’ta Acem’in Sabahçı Kahvesi’nde soluğu alırlar.
Mahmut Bey sigarasını içerken aklından tek geçen şey Sezai YILMAZ’nın adresini bulmaktır. Ancak bu adam ve onun adresi sayesinde, birbiri ile ilgisi yokmuş gibi gözüken birçok olay çözülebilecek, aynı zamanda arsa spkülasyonuna ve inşaat yolsuzluklarına kadar birçok olayın perde arkası aydınlanacaktır. Katip Rıza intikamını almak için Yazmacı’nın adresini bulur. Mahmut’u bir düşüncedir alır. Böyle bir sırada İstanbuldan ayrılmak, gazeteyi ve Ümit’i bırakmak doğrumu diye uzun süre düşünür. Mahmut ERSOY tüm bu düşüncelerinden sıyrılarak İZMİR’e gitmeye karar verir.
Gazetenin diğer çalışanlarından Ragıp da tedirgindir. Akşamdan beri elini ayağını tutan onu dürüst bir iş sahibi etmeyen huzursuzluğun altında tevkif edilme korkusu bulunmaktadır. Siyasetin ne kadar çetrefilli bir iş olduğunu o zaman anlar. Ama gazetecilik iç güdüsü ile duyduğunu, gördüğünü yazmak istediği de vardır. Ona ters gelen taraf, sustuğu zaman korkuyor anlamının ortaya çıkmasıdır. Gazetede çıkan fıkranın konusu olan adam; iki defa haklı çıkması, üç defa yerinde tenkidi yüzünden yarın cezaevini boylayacak olursa korku düpedüz içine girmiş anlamına gelecek. Birden aklına Mahmut’un sözleri gelir.
- “ … sen bir iki seçimle her şeyin küt diye yoluna gireceğini mi sanıyordun? Yok be. Ragıp! Asıl çekişme bundan sonra başlayacak bu gelenler gidenlerden farklı olmadıkları, hatta belki daha kötü oldukları için, bütün ettikleri vaatlerin altından kalkmak isteyeceklerdir. Sen, ben karşılarına dikilmezsek, bunca gayreti, bir iyimserliğe harcamış olmaz mıyız?”
Kirli işlerin adamı İbrahim, iri ve ağır bulduğu suratındaki yuvarlak gözleri ile Mordohay’ı ve Seyit Sabri’yi etkisi altına alır. Mordohay’ı içten içe bir korku sarıyor. Seyit Sabri’nin baş eğdiyi bir fikre baş kaldırma ise, Mordohay’ın adeta vazifesidir. O kadar mı? Birisi nasıl kıpır kıpır koltuğunda ve dünyadaki yerinde kendisini rahatsız hisseder; Oysa öteki iğneli beşikte olsa bile, bir bulut kadar rahattır. Birisi nasıl küçük hesapların, buçuk liretlerin birkaç sıfırlı küstah çeklerin, büyük bonoların adamıdır. Mordohay’la iki çift lakırtı etmek sorunda kalırsanız, kendinizi gerek sosyal, gerekse entellektüel bakımdan hiç değilse size eşit bir kimse karşısında mı bulursunuz? Seyit Sabri, sakallarını tel tel gözümüzün camına batırarak, size mutlaka kapıcı muamelesi yapılacaktır. Ama birincisi Yiddiş ve İbranice dahil altı dil konuşurmuş. Konuşmakla da kalmaz, bütün bu dillerde yayımlanan kitapları bulur buluşturur, ipek böceği Sabri ile okurmuş.İkincisi ise yarım Fransızcası ve İngilizcesi ile gittiği ve gideceği herhangi bir yabancı ülkede, yemek listelerinden ve uçak tarifelerinden başka, hiçbir şeyi okumak külfetine katlanmazmış. İkisi de döviz kaçakçılığı yapar ama Yardımseverler Cemiyeti hesabına hayır işlenmiş gibi …
Gece sabaha karşı balıkçılar denizde başsız bir erkek cesedi bulurlar. Bir dizi araştırma sonucunda başsız bedenin Mahmut ERSOY’ a ait olduğu anlaşılır. Faili meşhul bir cinayet olarak kayıtlara geçer.
Mordohay ve Seyit Sabri’nin ellerini uzatmadığı köse, burunlarını sokmadığı delik kalmamıştır. Bir o uçtan, diğer uca, taa otuzlardan beri ithalat, ihracat derken, oluk oluk para akıtan bir kazanç değirmeni kuruvermişlerdir. Limanlardan gemiler mi kalkıyor? Sözün gelişi Hamburg limanında gemiler mi bekliyor? Marsilya’da Rıhtım işçileri kendilerini kamçılayıp simsiyah bir gemiye büyük kasalar mı yüklüyor? Her şey bu tırnaklarını kemiren Yahudi Mordohay MORDA için ! Bankalar caddesinde, Şişhane’ye en yakın, en müthiş üç binadan birisinin giriş kapısında beyaz mermer üzerine siyah harflerle “ Akın İş Hanı ” yazıyor. Bu han şirketin; Şirket Seyit Sabri ile Mordohay’ın malı. İbrahim CURA’nın hesaplarına göre, onlar sadece ithalat ve satış kârları üzerine yaşasalar, yıllık safi gelirleri bütün lükslerine yeter de artar bile. Oysa taban tabana zıt her halleri ve hareketleri ile birbirlerini iten bu iki adam Seyit Sabri ve Mordohay, yanlız bir noktada tartışmasız birleşiyorlar.: Daima daha çok kazanma ! Servet bir yerden sonra bütün dikişleri söküyor; ardından koşanları hep usul usul kanun dışında hem de fark ettirmeden beşeri olmayana götürüyor. Biri otuz beş yıllarında buhran sırasında, biri vergi zamanında, iki büyük iflas tehlikesi geçirdikten sonra firmasını kale gibi korumuş para avcısı iki canavar.
Bu canavarın işlerine burnunu sokanlar da Mahmut Bey gibi görüyorlar.
Mahmut ERSOY bir İnkilap çocuğuydu! Bir İnkilap Şeyhi idi.
Basını, diyor; parayla soysuzlaştırmak istiyor. Çünkü yanlız paranın kuvvetine inanıyorlar. Ahlak ölçülerini de yapan bu; saadet ölçülerini de. Daha çok kazanmak, daha zengin olmak için, iktidara mı gelmeli? Bunu açıklamaya kalkışan, ya besleyip evcilleştirecekler ya da kaba kuvvete başvurup, dize getirmeye çalışacaklar. Onların karşısında, her şeyden çok, halka ve fikirlere tutunmak gerekli. Halka ve devrimci fikirlere.
Bu böyle yürümez, Ümit! dedi. Bir şeyler yapmayı düşünmek gerek. Artık bir şeyler yapmayı düşünmek yeter, artık bir şeyler yapmak lazım. Gerekirse tehlikeli hatta ümitsiz, fakat sonrakilere örnek teşkil edebilecek, elle tutulur, gözle görülür hareketler! Onlar duruyorlar mı? Baksana çatal dişleri, çamurlu burunlarıyla, kurtlar gibi herşeyi göze alarak saldırıyorlar. Ete, ekmeğe, suya her şey onların pençeleri arasında kalıyor. Memleket bir kurt sofrasına döndü. Bu vaziyet karşısında, senin, benim, yapabileceğimiz pek fazla bir şey yok.
Fakat asıl, en önemli sözünü Ümit’i usulca öptükten sonra dudaklarını kulağına yaklaştırıp gizli bir aşk sözü gibi fısıltıyla söylemişti.
Memleket bir kurtlar sofrasına dönmüş ise isyan haktır.



3.KİTABIN ANA FİKRİ:
27 MAYIS öncesinde Türkiye’deki, iş çevrelerini, basın ve eğlence endüstrisini,gençlik kesiminin durumunu yansıtmış,bir memleketin nasıl kurtlar sofrası haline gelebileceği hakkında bize ders vermiştir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Mahmud Ersoy: Romanın kahramanı Kurtuluş Savaşı'na katılmış, Kuvayı Milliye ruhuyla dolu Hüsnü Faik Bey'in çıkardığı ve "1945'te diktatörlüğe ilk baş kaldıran gazetelerden" Birlik gazetesinde yazardır.
Zihni Keleşoğlu: Atatürk devrim ve ilkelerini yaşatmaya azimli bir kadronun karşısında cami yaptırarak para hırsını gizlemek, bağışlatmak isteyen bir tip
Hüsnü Faik Bey: Birlik gazetesi sahibi,Mahmud’un cinayetini aydınlatmasında Ümit’e yardım eden kişi.
Ümit: Keleşoğlu’nun ölmüş karısından doğma, Paris'te okumuş kızı,aynı zamanda Mahmud’un sevgilisi.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Bu kitap biraz da bizim halihazırda içinde bulunduğumuz milli durumu anlatıyo olması dolayısıyla zevkle okuyabileceğiniz bir hal alıyor. İnsanların içindeki para kazanma hırsının nasıl doruk noktasına çıkabileceğini ve bunun kendisine engel olmak isteyen insanlara nasıl zarar verebileceği hakkında güzel bir örnek teşkil ediyor.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
1925 yılında İzmir’in Menemen İlçesi'nde doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki yüksek öğrenimini yarıda bıraktı, gazete ve dergilerde çalıştı. Demokrat İzmir Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü ve Başyazarlığı'ndan, Ankara’da Bilgi Yayınevi Danışmanlığı'na geldi (1973-1980). Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığını sürdürdü (1968- ) (Yeni Ortam, Dünya, Milliyet, Söz, Güneş, Meydan)
1950’li yıllarda Vatan Gazetesi’nde sinema eleştirileri yazdı, senaryo yazarlığına başladı. Senaryolarında Ali Kaptanoğlu adını kullandı. Bel başlı filmleri: Yalnızlar Rıhtımı (Lütfi Akad), Ateşten Damlalar (Memduh Ün), Rıfat Diye Biri (Ertem Gönenç), Şoför Nebahat (Metin Erksan), Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen), Ver Elini İstanbul (Aydın Arakon). Şimdi İstanbul’da bağımsız yazar.
İlk şiiri Balıkçı Türküsü, Yeni Edebiyat Gazetesi'nde çıkmıştı (sayı: 23,1.10.1941), ilk düzyazısı ise (Kültürümüz Üzerine Düşünceler) Balıkesir’de yayınlanan Türk Dili Gazetesi’nde (29.10.1944). Duvar kitabına aldığı Cabbaroğlu Mehemmed şiirinin 1946 CHP Şiir Yarışması’nda ikincilik almasıyla tanındı. Şairliğinin ilk on yılını, destan boyutlarıyla ve duygusal, gergin bir hava içinde, İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’yı saran bezginlik çöküntülerini yansıtmaya adamıştı.
Zamanla (1955- ) toplumcu kollayışı bırakmamakla birlikte, tek insanın duygu dünyasından kesitler verdi; artistik abartmalarla ve yerli dünya görüşüne de yaslanarak, bireysel temaları işledi. Aynı gerginlik ve gerilim kendine özgü bir söz dizim ve hazinesiyle at başı, çarpıcı benzetmelerle zenginleşmiş romanlarında da görülür. Eleştiride uzun zaman toplumcu gerçekçilik ilkelerine bağlı kalmıştı.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Suç ve Ceza

KİTABIN YAZARI
F.M. DOSTOYEVSKİ
YAYINEVİ VE ADRESİ
Oda Yayınları Beyoğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ
1994
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Hayattaki Bazı Acı Ve Sıra Dışı Olayları İnsanlara Aktarmak

YAZARI:
1822’ de Moskova’ da doğdu. Koyu katolik olan bir ailenin oğludur.Babası doktordu.Hasta bir annesi vardı.Evleri babasının çalıştığı hastanenin bitişiğindeydi.Ama babası onun dış dünyayla, özellikle hastahaneyle ilişki kurmasını yasaklamıştı.Dostoyevski bu yüzden içine kapanık bir çocuk olarak büyüdü. Annesi ölünce babası içkiye düştü, oğluyla da ilgilenmedi. On altı yaşına geldiği zaman Petersburg’ daki mühendis okuluna gönderildi. Okuldayken babasının bir cinayete kurban gittiğini öğrendi. Bir daha da onun adını ağzına almadı. Bu arada hayallerinin ürünlerini vermeye başladı. Yarım yaratılmış insanların hikayesi olan “ insancıklar “ adlı romanını yazdı. Bundan sonraki dönemlerde aydınlarla birlikte hareket etti. Çarı devirip yerine cumhuriyet yönetimini getirmek için yapılan hareketlere katıldı.En sonunda tevkif edildi. Önce ölüm cezasına çarptırıldı, kurşuna dizilmek üzereyken cezası sürgüne çevrildi. Çarın emriyle Sibirya’ ya kürek mahkumluğuna gönderildi. Omak kalesinde ayakları zincire bağlı olarak dört yıl kaldı. Bundan çok etkilendi, ruhunda silinmeyecek izler meydana geldi. Bunun sonucu olarak sara nöbetlerine tutuldu. 1859 yılında Petersburg’ a yeniden dönme izni çıktı. Geçimini sağlamak için durmadan yazdı.Eserlerinde güçlü psikolojik çözümlemeler vardır.İnsan ruhunu kendi hayat tecrübelerini de katarak ustaca yansıtmasını bilmiştir.Çocukluğundan beri rüyalarını dolduran yoksul, merhamata layık, garip insanların romanlarını yazmaktan büyük zevk duyuyordu. Ölü Bir Evden Hatıralar,Ev Sahibesi, Budala , Karamazof Kardeşler, kumarbaz önemli eserleridir.

KİTABIN ÖZETİ:
Dört aydır evin kirasını verememişti. Evin sahibi onu mahkemeye verecekti. Uzun süreden beri hasta olmasına rağmen yaşlı Teteri kadının evine gidebilirdi. Daha önceki yüksüğe 1.5 Ruble veren kadın yeni getirdiği saate baktı ve “1.5 Ruble” dedi. Raskonikov kabul etmek zorundaydı çünkü kata çıkana kadar kimseyle karşılaşmamıştı. Yaşlı kadın, kız kardeşi ile beraber kalıyordu evde. Çok zengin olmasına rağmen, kız kardeşi hiç miras bırakmayacaktı. Kız kardeşini çoğu zaman döver, onun her işini takip etmesi gerektiğini düşünürdü.
Raskolnikov 1.5 Rubleyi aldı ve dışarı çıkıp bir meyhaneye gitti. Marmeladov yan masada oturuyor olmasına rağmen taşınıp sohbet etmekten kendini almamıştı. Marmeladov eşini çok seviyordu ve üç çocuğunu da; ama çok içyordu. O kadar ki ailenin geçimi için Sonya fahişelik yapmak zorunda kalmıştı. “Ne kadar fedakar bir kız bu Sonya” diye düşünmekten kendini almamıştı. Raskolnikov Marmeladov ‘un evine gittiklerinde eşi haykırışla onları yumruklamaya başladı. Hep içiyordu ve evdeki 20 Rubleyi götürüp içkiye vermişti. Marmeladov Raskolnikov cebindeki 50 Kapik’i oraya bırakarak uzaklaştı. Eve geldi, yorgundu. Nastasya bir mektup getirdi. Raskolnikov heyecanla okumaya başladı mektubu. Annesinden gelmişti mektup. Annesi kız kardeşi Dunya’dan bahsediyordu. Dunya, Luzhin adında çift memurluğu olan 45 yaşındaki biriyle evlenecekti. Hem Luzhin onların eşyalarıyla beraber Petersbur’ga gelmesi için yardım edecek, gelmelerini sağlayacaktı. Annesi, 60 mil ötedeki tren yoluna gitmek için bir araba ayarladığını, trende ise 3 ncü sınıfta güzel bir yolculuk yaptıktan sonra Petersburg’a gideceklerini ve onu çok özlediğini yazıyordu.
Raskolnikov “Bu evlilik olmayacak” diye düşündü. Dışarı çıktı ve birkaç saat dolaştıktan sonra yorgun düşüp bir yerde uyukladı. Kötü bir rüya gördükten sonra uyandı. Eve gitti. Saat 7’ye yaklaşıyordu. Saat uygundu. Aşağıdaki baltayı alacak kimseye gözükmeden yaşlı tefeci kadının evine gitti. İçeri girerken onu kimse görmemişti. 2 nci katta boya yapan adamlarda onu yukarı çıkarken görmemişlerdi.
Tefeci kadının evine girdi ve ona bir kültablası uzattı. Kadın kültablasına bakarken baltayı kafasına indirmişti. Kadının ölü bedeni yerde yatıyordu. İçeri daldı ve dolaptan sadece rehin verilmiş, birkaç parça altını cebine aldı. Yaşlı kadının kız kardeşiyle içeride karşılaştı. Kızın şaşkın bakışları altında baltayla onu da öldürdü. Doğrusu bir kişinin toplumdaki binlerce kişinin refahı ve mutluluğu için ölmesinin bir zararı yoktu. Üstelik bu tefeci kadın çok kötü biriydi. Kapıda birkaç kişi kapıyı vuruyorlardı. Hiç evden çıkmayan tefeci kadının, çıkacağı tutmuştu. Raskolnikov titriyor, dışarı çıkıp her şeyi itiraf etmek istiyordu ama yapmadı. Dışardakilerden biri kapının içeriden sürgülü olduğunu fark etti. Yaşlı kadına bir şey olduğunun farkına vardılar. İki kişi Kapıcıyı çağırmak için aşağı indi. Bu kaçmak için tam fırsattı, Raskolnikov kapıyı açtı, hızla merdivenlerden inmeye başladı, aşağıdan gürültü gelmeye başlayınca Raskolnikov boyacıların dairesinin kapısının arkasına saklandı ve kapıcı ile üç adam yukarı çıkınca o da dışarı çıkıp değişik bir yoldan eve gitti. Baltayı aldığı yere bıraktı. Çok korkmuştu ve titriyordu. Aldığı mücevherleri ve kıymetli takıları dışarıda bir yerde saklamayı ihmal etmedi.
“2 gün geçti hala uyanmadı” diye düşünüyordu Üniversite arkadaşı Razumikin. Doktor Zozimov hastalığı atıp kendisine geleceğini söylüyordu. Ama Raskolnikov uyanınca arkadaşını ve doktoru isteksiz bir vaziyette evden kovdu ve dışarı gidip bir bara oturdu. Eski gazeteleri okurken yanına gelen bir polis memuru melenkolik ve deli bir ruh haliyle cinayetten bahsedip, üstü kapalı her şeyi anlattı. Korktuğunu, endişelendiğini hiç hissettirmedi.
Ertesi gün eve geldiğinde annesi ve kız kardeşi Dünya’ nın kendisini beklediklerini gördü. Çocuğun halini gören anne şaşkınlıkla titriyordu. Onu ertesi gün bay Luzbinin geleceği görüşmeye çağırırken korkmuştu. Ertesi gün bay Luzbin onları ziyaret etttiğinde, Raskolnikov haklı çıkmanın gururu ile gülüyordu. Bay Luzbin kız kardeşi çok aşağılamış, onların fakir bir aile olduğunu değerlendirerek fazla istekte bulununca evden kovulmuştu. Hemen ardından Raskolnikov “elveda” diyerek evden ayrıldı. İnanamıyordum. Annesi oğlunun bu tavırla doğrusu ağlamaktan başka yapacak bir şeyleri yoktu. Raskolnikov melenkolik halde evi terkederken her nasılsa arkadaşı Ramuskin’e onları emanet etmeyi de ihmal etmemişti.
Bay Marmeledov’un cenazesi için evine gittiğinde Sonya’da oradaydı Sonya’ya karşı inanılmaz bir his içindeydi. Ailesi için Sonya’nın yaptığı fedekarlık onun gözlerini büyülemişti. Birkaç gün boyunca Sonya’yı düşündü ve fırsat buldukça onunla konuşmaya çalışarak geçirdi vaktini.
Polis memuru porifiri Raskolnikov’un (Mihailovis adında genç biri cinayeti işlediğini itiraf etmiş olmasına rağmen) cinayet işlediğini biliyor ve onun psikolojik durumunu bildiği için, itiraf etmesi için onu sıkıştırıyor ama tutuklamayacağını söylüyordu. Cinayeti işlediğini Sonya’ya itiraf etmişti. Sonya’da Raskolnikov’a “gidip teslim olmasını, yere kapanıp Allah’tan ve insanlardan özür dilemesini” istiyordu.
Sonuç olarak Raskolnikov vicdanının verdiği acıya dayanamayıp suçunu polise itiraf etti. 1.5 yıldır Sibirya’daydı Raskolnikov. Petersburg’ a, Razumukin ve kardeşi Dunya evlenmişlerdi. Mahkeme Raskolnikov’un iyi hali, parayı kullanmadığı, daha önceki yaşamında verimli bir üniversite öğrenimi yaptığı, fedakar kişiliği ve kendi kendine teslim olmasından dolayı, çok az bir cezayla 8 yıl kürek mahkumiyetine çarptırıldı. Raskolnikov’u Sonya her gün ziyaret ediyordu. Sibirya da ailesi ile sürekli mektuplaşan Sonya, Ramuzkin ve Dunya’nın tek haber kaynağıydı. Raskolnikov,Sonya’nın sevgisi ile hayata bağlandı ve geleceğin planlarını beraber hayal etmeye başladılar.

ESER HAKKINDA:
Suç ve Ceza Dostoyevski’ nin engüzel eserlerinden biridir. Romandaki ana düşünce, başkalarına yapılan suçun cezası mutlaka çekilir esasına dayanmaktadır. Rusya’ nın büyük şehirlerinden birindeki yoksul halkın hayatı dile getirilmektedir. Bu romanını paraya duyduğu ihtiyaç nedeniyle yazdı. Eseri yazmaya başladığı zaman karısı ağır hastaydı.Karısının başucunda beklerken bu şaheserini yarattı. İlk kez, 1886 yılında yayımlandı. Romanın kahramanı Rodion Raskolnikov’ un Rus Faust’ u olduğunu söyleyenler var .Ortak yönleri ikiisnin de yoksul öğrenci ; gururlu ve ihtiraslı olmalarıdır. Her ikisi de üstün zekalarından ötürü duydukları gururla suç işlerler.Kendilerine bağlı bir kadının aşkı ile doğru yolu bulurlar.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI İNTİBAHKİTABIN YAZARI NAMIK KEMALBASILDIĞI YER ATLAS KİTABEVİBASIM YILI EYLÜL 1984SAHİFE SAYISI 1961.KİTABIN KONUSU: Ali bey adında bir şahıs Mahpeyker adında eğlence düşkünü bir kadına henüz onu tanımadan aşık olur. Fakat fazla geçmeden kadın onu aldatır. Ali bey daha sonra Dilaşup adlı bir cariyeyle evlenir. Ama Mahpeyker bu olayları kıskanır. Türlü iftiralar atar. Ali bey de buna inanır. Ve Ali beyin sonu gelir. 2.KİTABIN ÖZETİ:Ali bey,varlıklı bir ailenin tek çocuğudur. 21-22 yaşlarındadır. Kibar ve incedir. Bolca para harcamaktadır. Gösterişten hoşlanmaktadır. Babasının ölmesiyle melankoliye kaptırır kendini. Artık annesinin ona düşkünlüğü daha da artmıştır. İçine kapanık olmaması için Çamlıca gezintilerine götürür. Bunlardan birinde Mahpeyker adlı zeki, erdemli ama her erkeği kendine bağlayabilen bir kadına tutulur.Ali bey bu kadınla dost olur. O kadın artık annesinden ve işinden önemlidir. Annesi bu durumu oğlunun bir arkadaşından öğrenir. Buna çareler arar. Eve Dilaşup isminde, güzel, temiz kalpli cariye alır. Kız, Ali beye kendini sevdirmek için her şeyi yapar. Ama hiç bir şey başaramamıştır. Günlerden birinde annesiyle arası açılmıştır. Mahpeyker’le yaşamak için onun yalısına gider. Kadın, aşığı tüccar Abdullah efendi ile buluştuğu için, yalıya o gece sabaha karşı döner. Tartışırlar. Ali bey yıkılmıştır. Eve döner. Evde cariye onu yatıştırmaya, avutmaya çalışır. Ali bey de gittikçe bu cariyeye bağlanır ve evlenirler.Mahpeyker bu durumu sindiremez. Öç almak ister. Adamlarını kullanarak Dilaşup’a iftira attırır.Kadının kötü yola düştüğünü söyler. Ali bey hemen inanır. Kızı önce döver, sonra esirciye satar. Cariyeyi Mahpeyker satın alır. Başka erkeklerle yatması için zorlar. Ali bey bu olaylar karşısında yatağa düşer. Annesi oğlunun bu durumuna dayanamayarak ölür. Mahpeyker’in kini artmaktadır. Çünkü Ali bey dönmemiştir. Onu öldürtmeye karar verir. Birlikte yaşadığı Abdullah Efendinin köşkünde bir davete çağırtır. Orada tüccarın adamı Hırvat tarafından öldürülecektir. Dilaşup, bir rastlantıyla bu durumu öğrenir. Bir aracıyla Ali beye iletir. Ali bey önce inanmaz. Köşke gelince doğru olduğunu anlar. Köşkten gizlice ayrılır. O dışarıdayken içeri Hırvat girer, eşinin paltosuna bürünmüş olan Dilaşup’u Ali bey zannederek öldürür.Ali bey köşkü polislerle basar. İçeri girdiklerinde eşini kanlar içinde ölü olarak bulur. Tam o sırada alaycı bir tavırla Mahpeyker gelir. Ali bey dayanamaz. Hırvat’ın orada bıraktığı bıçakla Mahpeyker’I öldürür. Ali beyi tutuklarlar, hapse atılır. Hapishanede acıdan hastalanır. Altı ay sonra da ölür.4.KİTABIN ANA FİKRİ:Ali bey adlı bir kişinin Mahpeyker adlı bir kadını tanımadan dost olması. Bu beraberliğin fazla uzun sürmeden son bulması ve bu kadının daha sonra Ali beyin hayatını mahvetmesidir.5.KİTAPTAN ALINACAK DERSLER:Bir kişiyle dost olmadan önce öncelikle onu çok iyi tanımalıyız. Görünüşlere aldanmamalıyız. Arkadaşlık için önemli olan iç görünüşteki güzelliktir. Kalıcı bir dostluk kurmak istiyorsak para önemli olmamalıdır ve ikinci planda olmalıdır. Her zaman için büyüklerimizin sözlerini dinlemeliyiz ve onlara göre hareket etmeliyiz. Kulaktan dolma sözlere inanmamalıyız. O sözü söyleyenin art niyetli olup olmadığını düşünmeli ve sözün doğruluğunu araşrırmalıyız. İftira denilen bu sözlere körü körüne inanırsak romanda da görüldüğü gibi çok ciddi felaketlere neden olabilir.6.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN TAHLİLİ:Ali bey: Romanın kahramanıdır. Varlıklı bir ailenin tek çocuğudur. 21-22yaşlarındadır. Kibar ve incedir. Bolca para harcamaktadır. Gösterişten hoşlanmaktadır. Onun için maneviyat değil maddiyat önemlidir Çok çabuk ikna olabilen bir mizaca sahiptir. İftiralara çok çabuk inanmaktadır. Kadınlara karşa bir zaafı vardır.Mahpeyker: Zeki, erdemli ama her erkeği kendine bağlayabilen bir kadındır. Çok zengin birisidir. Yalısı vardır. Ali beyden başka bir tüccar sevgilisi vardır. Her zaman için maddiyata önem verir. Eğlence düşkünüdür. İnsanların mutlu olmasını çekememektedir. Bu yüzden onların hayatını karartmmak için uğraşmıştır.Dilaşup: Ali beyin annesi tarafından satın alınmıştır. Güzel,temiz kalpli bir cariyedir. Annesinin onu almasındaki maksat Mahpeyker ile Ali bey arsındaki ilişkiyi sona erdirmektir. Dilaşup Ali beyin karısı olmuştur. Ali beyin hayatını kendi canını feda ederek kurtarmıştır. Her zaman için iyinin kazanmasını istemiştir.Ali Bey’in annesi: Kocası öldükten sonra oğluna düşkünlüğü artmıştır. Ona babasının yokluğunu hissettirmemek için elinden geleni yapmıştır.İyi kalpli birisidir.Oğlunun iftiraya uğramasıyla buna dayanamaz ve ölür.7.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Ruhsal çözümlemelerinin, bir olayı toplumsal ve bireysel yönleriyle görmeye çalışmasının yanı sıra, dış dünya betimlemeleriyle roman Türk edebiyatının sayılı esrleri arsındadır. Yazar kitabını sürükleyici bir dille yazmıştır. Kitabı okumaya başladıktan itibaren bir an bile elden atılası gelmiyor. Akıcı bir romandır.Döneminin en iyi kitapları arsındadır. Toplumun içinde bulunan en önemli sorunlardan birisini ele almıştır. Kullanılan kelimeler genellikle yalındır.8.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:NAMIK KEMAL (1840-1888): Batı edebiyatının yazın türlerini ilk kez Türk toplumsal yaşamına sokmuştur. 21 Aralık 1840'ta Tekirdağ'da doğdu,2 Aralık 1888'de Sakız Adası'nda öldü. Arapça ve Farsça öğrendi. Mustafa Fazıl Paşa'nın çağrısı üzerine Ziya Paşa'yla birlikte Paris'e kaçtı. Bir süre sonra Londra'ya geçerek M. Fazıl Paşa'nın parasal desteğiyle Ali Suavi'nin Yeni Osmanlılar adına çıkardığı Muhbir gazetesinde yazmaya başladı. Nuri, Reşat ve Ebüzziya Tevfik beylerle birlikte 1872'de İbret gazetesini kiraladı. Aynı yıl burada çıkan bir yazısı üzerine gazete hükümetçe dört ay süreyle kapatıldı. Namık Kemal gene İstanbul'dan uzaklaştırılmak için Gelibolu mutasarrıflığına atandı. Orada yazmaya başladığı Vatan Yahut Silistire oyunu, 1873'te Gedikpaşa Tiyatrosu'nda sahnelendiğinde halkı coşturup olaylara neden oldu. Bu haberi İbret gazetesinin yazması üzerine o sırada İstanbul'a dönmüş olan Namık Kemal birçok arkadaşıyla birlikte tutuklandı. Bu kez kalebentlikle Magosa'ya sürgüne gönderildi. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı çıkınca II. Abdülhamid'in Meclis-i Mebusan'ı kapatması üzerine tutuklandı. Beş ay kadar tutuklu kaldıktan sonra Midilli Adası'na sürüldü. 1879'da Midilli mutasarrıfı oldu. Aynı görevle 1884'te Rodos, 1887'de Sakız Adası'na gönderildi. Ertesi yıl burada öldü ve Gelibolu'da Bolayır'da gömüldü. Şinasi'yle tanışıncaya değin, şiirlerinde tasavvuf etkileri görülür. Bu dönemde özellikle Yenişehirli Avni, Leskofçalı Galib gibi şairlerden etkilenmiştir. Şinasi'yle tanışmasından sonra şiirlerindeki içerik de değişmiştir. Günlük konuşma dilinden alıntıların yanı sıra, o zamana değin geleneksel Türk şiirinde görülmemiş olan "hürriyet kavgası", "esaret zinciri", "vatan", "kalb-i millet" gibi yepyeni kavramlarla birlikte, doğrudan doğruya düşüncenin aktarılmasını amaçlayan bir tür "manzum nesir" oluşturmuştur. Namık Kemal'in ilk romanı olan İntibah 1876'da yayımlanmıştır. Namık Kemal romanı ve tiyatroyu toplumsal yaşama soktuğu gibi, edebiyat eleştirisini de Türkiye'ye ilk getiren kişilerden biri olmuştur. En önemli eleştiri yapıtları Tahrib-i Harâbât ile Takip'dir. Eleştirilerinde canlı, dolaysız bir üslup kullanmıştır. Tahrib-i Harâbât, Ziya Paşa'nın Harâbât adlı güldestesine karşı yazılmış sert bir eleştiri niteliğindedir. Namık Kemal gazeteci olarak da Türk kültürü içinde önemli bir yer alır. Döneminin hemen hemen bütün yenilik yanlısı ve ilerici gazetelerinde yazmıştır. YAPITLAR (başlıca): Oyun: Vatan Yahut Silistire, 1873 (yeni harflerle, 1940); Zavallı Çocuk, 1873 (yeni harflerle, 1940); Akif Bey, 1874 (yeni harflerle, 1958); Celaleddin Harzemşah, 1885 (yeni harflerle, 1977); Kara Belâ, 1908. Roman: İntibah, 1876 (yeni harflerle, 1944); Cezmi, 1880 (yeni harflerle, 1963). Eleştiri: Tahrib-i Harâbât, 1885; Takip, 1885; Renan Müdafaanamesi, 1908 (yeni harflerle, 1962); İrfan Paşa'ya Mektup, 1887; Mukaddeme-i Celal, 1888. Tarihsel Yapıt: Devr-i İstila, 1871; Barika-i Zafer, 1872; Evrak-ı Perişan, 1872 (yeni harflerle, 1973); Kanije, 1874; Silistire Muhasarası, 1874 (yeni harflerle, 1946); Osmanlı Tarihi, (ö.s.), 1889 (yeni harflerle, 3 cilt, 1971-1974); Büyük İslam Tarihi, (ö.s.), 1975. Çeşitli: Rüya, 1893; Namık Kemal'in Mektupları, Ö.F. Akün (yay.), 1972.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI

YABAN

KİTABIN YAZARI
YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
YAYIN EVİ
BİRİKİM YAYINEVİ

BASIM YILI
1981


1.KİTABIN KONUSU:

Harpte sağ kolunu kaybetmiş,memleketini düşman işgal edince de eski hizmet eri Mehmet Ali’nin köyüne sığınmış, adı Ahmet Celal olan bir yüzbaşının bu köydeki yaşamı konu alınmaktadır.Kitap genel olarak Kurtuluş Savaşı yıllarını ele almaktadır.

2.KİTABIN ÖZETİ:

Sakarya Savaşı’ndan sonra Haymana,Sivrihisar çevrelerinde Garp Cephesi Kumandanlığı tarafından gönderilen Tetrik-i Mezalim Heyeti, taş yığınları arasında bir defter bulur.Defteri yazan kimse ,Birinci Dünya Savaşı sırasında sağ kolunu kaybetmiş ,memleketini düşman işgal edince de eski hizmet eri Mehmet Ali’nin köyüne sığınmış bir yüzbaşıdır.Adı Ahmet Celal olan yüzbaşı, köydeki yaşamını şöyle anlatır :

Ahmet Celal köye geldiğinden beri köyde fevkalade bir durum vardır.Herkesin ağzında bir ‘’Geldi’’ sözü dolaşmaktadır.Ahmet Celal Mehmet Ali’yi bir kenara çeker ve ne olup bittiğini sorar.

Gelenin Şeyh Yusuf olduğunu öğrenir.Şeyh Yusuf, köylüler için mübarek, büyük bir adamdır.Hastalara okur, üfler ve güzel nasihatler verir.Köy halkı cahil olduğu için onun söylediklerine inanır ama köylüye öyle gözle görülür,elle tutulur bir hizmeti de dokunmamıştır.Ahmet Celal bu durum karşısında köy halkına çok kızar.Ahmet Celal Şeyh’i ziyaret etmeye karar verir ve yanına gider.Onun geldiğini görünce Şeyh’in etrafındaki küçük kalabalık birden dağılır.Ahmet Celal Şeyh’i kötü bir dille eleştirir.Muhtar da bu durum karşısında,onu Şeyh’e mazur göstermek için onun yabanın biri olduğunu ve aldırış etmemesini söyler.İşte bu söz Ahmet Celal’ın köydeki yaşamını zora sokar.O ne kadar uğraşmış olursa olsun, köylü ona hep bir yabancı gözüyle bakar.Bu yüzden ilk zamanlar biraz gariplik çeker.

Mehmet Ali’nin annesi Zeynep Kadındır.Zeynep Kadın yaşlı ve iyi bir hayat tecrübesine sahip bir kadındır. Ahmet Celal’ın köyde en sevdiği kişilerden biri de Bekir Çavuştur.Buna karşın köyün ağası olan Salih Ağayı hiç sevmez.Mehmet Ali evlidir ve İsmail adında bir kardeşi vardır.

Ahmet Celal, sık sık köye yakın olan Porsuk Çayı’na giderek kafasını dinler.Yine bir gün Porsuk Çayı boyunca dolaşırken bir kıza rastlar.Onunla konuşmaya çalışır, fakat kız kaçar.Daha sonraki gidişinde kızı yine görür ve bu defa onu yakalamayı başarır.Sadece adını ve nerede yaşadığını öğrenebilir.Adı Emine’dir.

Bir gün muhtar ve Jandarmalar Mehmet Ali’nin evine gelerek onun yeniden askere alınacağını söylerler. Annesi Zeynep Kadın onu ne kadar vermek istemezse de alıp götürürler.Ahmet Celal köyde yalnız kalmıştır.Mehmet Ali’nin gidişinin ardından artık onun evinde kalmayı da uygun bulmaz ve Bekir Çavuş’tan ona bir ev bulmasını ister. Bekir Çavuş ona dağın sırtında köyü baştan aşağı gören bir ev bulur.A. Celal eve taşınır.İsmail ona ev işlerinde yardım eder.

Bu arada A. Celal Emine ile bir iki kez daha konuşma fırsatı bulur.Emine’ye ilan-ı aşk eder.Bunun üzerine Emine kendisini halasından istemesini ister,fakat A. Celal buna cesaret edemez.Aradan bir zaman geçtikten sonra İsmail Emine ile evlenir.A. Celal bu durumdan hiç de hoşnut olmamıştır.Daha sonra ne kadar Emine’yi yeniden kazanmaya çalışsa da bunu başaramamıştır.Yaşamını daha kolay sürdürmek için eve bir hizmetçi alır.Adı Emeti Hanım’dır.A. Celal Emeti Hanım’ın tek torunu olan Hasan ile çok iyi dost olur.

A.Celal harpten haber gelmeyince endişelenir.Durumun vahim olduğunu düşünür.Düşman uçaklarının köyden geçerken kağıt atmalarını hiç de iç açıcı olmadığını düşünür.Bir Mustafa Kemal hayranıdır ve harbi onunla alacaklarını düşünür.

Etraftaki top sesleri köye epeyce yaklaşmıştır.Herkesi bir savaş tedirginliği sarar.Bir süre sonra düşman askerleri köyü basar.Kimse sokağa çıkamaz.A. Celal’ın evine gelen düşmanlar evi didik didik arayarak herşeyi dağıtırlar.Fransızca kitaplarına bakarlar ve iki silahını da alırlar.Birkaç gün daha köyde kalan düşmanlar para ile yiyecek aldıktan sonra giderler.Köy halkı bu olayı unutmaya çalışırken,tekrar düşman orduları gelir.Bu düşman orduları, yenilip kaçan düşmanlardır.Kaçarken de köyü yağmalarlar.Bütün evleri yakarlar ve Hasan’ı öldürürler.

Bu arada A. Celal ile Emine arasında büyük bir yakınlaşma doğar. Beraber köyden kaçmayı planlarlar.Bir akşam vakti kaçarken,düşman askerlerinin ateşlerine maruz kalırlar.Emine kalçasına ,A. Celal da böğrüne birer kurşun yerler.Emine devam edecek durumda değildir ; yerden kalkamaz.A. Celal köyde geçirdiği iki-üç yılını aktarmış olduğu defterini Emine’ye bırakır ve o topraklardan ayrılarak, tek başına, bilmediği bir geleceğe doğru uzanır gider.

3.KİTABIN ANAFİKRİ:

Cehalet ordusuna karşı mücadeleyi hiçbir zaman elden bırakmamalı, kendimizi her yönden geliştirerek onunla başa çıkmalıyız.Vatan için hiç bir fedakarlıktan kaçınmamalı, gerekirse onun için canımızı bile verebilmeliyiz.

4.KİTAPTAKİ OLAY VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

1.Derece:

Ahmet Celal(Yazar):İyi niyetli, vatanını çok seven , yardımsever, insanlara hep doğru yolu göstermeye çalışan, otuz – otuz beş yaşlarında, savaşta sağ kolunu yitirmiş bir subaydır.Romanda köylü - aydın çatışmasında birinci derece rol oynamaktadır.

2.Derece:

Emine:Onyedi– onsekiz yaşlarında, güzel, içine kapanık , dürüst bir kızdır.Babası hapistedir. Halasının yanında kaldığı için her istediğini yapamaz.

3.Derece:

Mehmet Ali:Arkadaş sevgisi üst düzeydedir.Yardımsever ve misafirperverdir. Nitekim, A.Celal’ın köye gelmesini sağlamış ve o kendi ayrılana kadar evinde seve seve ağırlamıştır.

Zeynep Kadın:Mehmet Ali’nin annesidir.Yaşlı bir kadındır. Evin ve tarlanın hemen hemen bütün işlerini kendisi yapar. Köyde, düşmana karşı baş kaldıran tek kadındır.

Salih Ağa:Köyün en zenginidir.Kurnaz ve zekidir,ikiyüzlü bir kişiliği vardır.

Hasan:Küçük bir çobandır.Anne ve babası yoktur.Kendi halinde birisidir.A. Celal’ın iyi bir dostu olmuştur.

Emeti Kadın:Yaşlı olmasına rağmen elinden bir çok iş gelen, cana yakın bir kadındır.

Şeyh Yusuf:Din kisvesi altında köylünün tertemiz duygularını istismar eden,onları aldatan birisidir.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞ:

Kitabın dili ağır değildir ve gayet akıcıdır.Kitabın Kurtuluş Savaşı yıllarını ele alması bakımından, okuduğunuz taktirde o yıllara gidip , o ortamı hissedeceğinize inanıyorum.Ayrıca, Ahmet Celal gibi subay olacak bizler için bence bu kitabın anlamı daha da büyüktür.

6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ:

Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU(1889 - 1974)

Yazar ve siyaset adamı olan Y. Kadri KARAOSMANOĞLU Kahire’de doğdu.Manisa Lisesi ve İzmir Lisesi’nde ,İskenderiye’de Fransızca öğretim veren okullarda okudu.1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından kısa bir süre önce İstanbul’a gitti.’’Sanat için sanat ‘’görüşünü savunan Fecr-i Ati topluluğuna bu doğrultuda öyküler yazdı.Daha sonra Milli Edebiyat Akımı’nın benimsediği toplumsal sorunlara yöneldi.İkdam ve Dergah gibi gazete ve dergilerdeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı’nı destekledi.

1932’de Atatürkçülük’ü benimsetmek ve yorumlamak amacıyla çıkarılan Kadro dergisinin kurucuları ve yazarları arasında yer aldı.

Bazı Eserleri:Bir Serencam(1913),Rahmet(1923),Milli Savaş Hikayeleri(1947),Anamın Kitabı(1957),Politikada 45 Yıl(1968).
*Yaban 1950’den sonra gelişen bir romandır.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : SARI ZEYBEK

KİTABIN YAZARI : CAN DÜNDAR

YAYINEVİ VE ADRESİ : DOĞAN YAYIN A.Ş. GÜNEŞLI / İSTANBUL

KİTABIN KONUSU : ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜNE KADARKİ SON 300 GÜNÜ

KİTABIN ANA FİKRİ : LİDERLER YAŞAM ŞARTLARI VE İÇİNDE BULUNDUKLARI DURUM NE OLURSA OLSUN BAŞINDA BULUNDUKLARI TOPLUMLARI EN İYİ ŞEKİLDE YÖNETMEK ZORUNDADIRLAR.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ : KİTAPTA ATATÜRK’ÜN YAŞADIĞI HAYATİ TEHLİKELER VE HALKIN BUNLARDAN ETKİLENİŞLERİNDEN BAHSEDİLMEKTEDİR.

ŞAHISLAR: MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER : ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜNE KADARKİ SON 300 GÜNÜNÜ İNCELEYEREK, ATATÜRK ’ÜN HER ZAMAN VAR OLMUŞ FAKAT PEK İŞLENMEMİŞ OLAN İNSANCIL YÖNLERİNİ ANLATMAK, ATATÜRK’Ü SEVDİRMEK İÇİN HERKESİN OKUMASI GEREKEN BİR KİTAP.

KİTABIN ÖZETİ : Kitap, Atatürk’ün hastalığının ilk belirtisinin görüldüğü 11 Kasım 1923 tarihiyle başlıyor. Atatürk Cumhuriyeti kuralı onüç gün olmuştu ve Çankaya’da eşiyle birlikte öğle yemeğindelerken eli birden kalbine gitmiş ve şiddetli bir sancıyla kıvranmıştı. Yirmi dakika kadar süren bu sancı atatürk’e epey sıkıntılı anlar yaşatmıştı. Aynı sancı iki gün sonra tekrarlamış ve doktorların ilk muayenesinden, kalbinin çok çalışmaktan yorgun düştüğü teşhisi koyulmuştu. Atatürk’ün kalbinin dinlenmesi için istirahat etmesi ve perhiz gerekiyordu. Sigara azaltılmalıydı. Fakat yakın çevresi dahil Atatürk’e bunları yaptırmak kolay değildi. Sonunda Atatürk’e hakim olunamayacağı anlaşılınca, izmir seyahati önerildi. Atatürk İzmir’de 50 günlük bir istirahat sonunda, Ankara’ya dinlenmiş olarak geri döndü ve hemen işe koyuldu.
Atlatıldı sanılan bu ilk kriz, yazara göre Atatürk’ün ölümle ilk randevusu idi. İkinci kriz, 3,5 yıl sonra 22 Mayıs 1927 tarihinde Atatürk’ü gece, yatağında yakaladı. Şikayet gene aynıydı : sol kolunda ve göğsünde şiddetli bir ağrı vardı. Teşhis aynıydı: yorgunluk, fakat bu kez hükümet olaya el koydu. Berlin’den doktor getirtildi. Doktorlar atatürk’ün çok sigara içmekten dolayı göğüs anjini geçirmiş olduğuna karar verdi. Tedavisi de aynıydı. Fakat Atatürk’e bunları yaptırmak hemen hemen imkansızdı. O kendinin hasta olduğuna inanmıyordu. Gerçekte de teşhis doğru değildi. Çünkü hasta olan kalbi değil, karaciğeriydi. Atatürk bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle ve çok çalışıyordu. Ayrıca sigara içkiyi de çok kullanıyordu. Dinlenmeye ise hiç zaman ayıramıyordu. Atatürk, bir gün genel sekreteri Hasan Rıza Soyak’a neden içtiğini şöyle açıklamıştı:
“içiyorum, çünkü: bu vücut artık bu kafayı taşımıyor. Kafam vücudumun çok önünde gidiyor. Beynimi huzura kavuşturmak, biraz dinlendirmek için içiyorum.”
Ancak, burada da dinlenmek pek mümkün olmuyordu. Çünkü Atatürk’ün sofrası, sadece yemek yenen içki içilen bir yer değildi. Burası, bir “bilgeler meclisi” ya da bir “danışma kurulu” ydu. Ülkenin her meselesi orada gündeme gelir, Atatürk orada devlet adamları ve düşünce adamlarıyla sabahlara dek süren tartışmalar yapardı. Bu çalışmalar sabahın ilk ışıklarıyla son bulurdu. Atatürk, konuklarını uğurladıktan sonra çoğu zaman yüzünü yıkar, tıraş olur ve yeni güne başlardı. Fakat, atatürk 1936’dan itibaren yorulmaya başlamıştı. Çalışma arkadaşları, masadaki devin mavi gözlerinde yanan ışıkların sönmeye yüz tuttuğunu fark ettiler. Artık öğleden sonra uyanıyor, küçük gezintiler yapıyor ve çabuk yoruluyordu. Çehresi müthiş değişmiş, benzi solmuş, hatları keskinleşmişti.
İlk kriz bir kasım günü gelmişti. İlk ateş de bir kasım günü geldi. Tıpkı son sancının bir kasım sabahı geleceği gibi...
21 kasım 1937 sabahı, Atatürk şiddetli bir titremeyle uyandı. Zatürre kapıdaydı. Ateşi 39’u vurmuştu. Göğsünün sağ tarafında bir ağrı vardı. Ciğeri kan toplamıştı. Doktorlar bu kez işin çok ciddi olduğunu anlatıp, kesin perhiz istediler. Atatürk izleyen beş günde dinlendi, perhize uydu ve hızla iyileşti ve yeniden hiçbir şey olmamış gibi işe koyuldu.
1938 başında hastalık iyiden iyiye “geliyorum” demeye başladı. Uzun süredir hissedilen halsizlik ve iştahsızlığa şimdi iki yeni illet eklenmişti: burun kanaması ve kaşıntı. Sol bacağının kasık bölgesiyle diz kapağı arasında müthiş bir kaşıntı başlamıştı.
Atatürk sözde devamlı doktor kontrolü altındaydı. Ama şikayetlerine karşı devamlı anlık tedaviler uygulanıyordu. Doktorlar iştahsızlığına iştah açıcı meze tavsiye ediyor, burun kanamalarına da tamponla çare bulmaya çalışıyorlardı.
Kaşıntının da sebebi bulunmuştu: kırmızı karıncalar. Atatürk, hemen kaplıca tedavisi için, gerçek teşhisle yüzleşeceği Yalova’daki kaplıcaya gönderildi.
Atatürk, derdini bir kez de kaplıca müdürü Doktor Belger’e anlattı. İşte gerçek hüküm anı gelmişti. Dr. Belger, karaciğerden kuşkulandı ve büyümeyi fark etti. Karaciğer kaburga altını 3 parmak kadar aşmış ve sertleşmişti.
Karaciğerdeki büyüme “siroz başlangıcı”nın işaretiydi ve bu teşhiste en az bir yıl gecikilmişti. Tarih: 22 ocak 1938.
Şubat sonlarında, Atatürk’ün hastalığının vehameti hükümete iletildi. Başvekil Celal Bayar, atatürk’ün muayene ve tedavisi için almanya’dan ve Fransa’dan doktor getirtmek istediklerini atatürk’e söyledi. Fakat Atatürk yabancı doktorları istemedi. Atatürk’e göre, ortada hatay meselesi vardı ve hastalığının hariçte duyulması hiç de iyi olmazdı.
Nihayet, türk hekimleri 6 mart 1938 günü Atatürk’ü muayene ettiler, uzun uzun tedavi üzerine konuştular. Hastalığın sonunda mutlaka “ölüm” olduğunu hepsi biliyordu. Yapılacak tek şey, bu feci akıbeti geciktirmekten ibaretti.
Bütün bu bilgiler Atatürk’e iletildi. Atatürk’e içkiyi bırakması gerektiği bildirildi. Atatürk, her ne kadar doktorların, hastalığını içkiye bağlamalarına inanmasa da, o günden ölünceye kadar yani 9 ay süreyle ağzına içki koymadı.
Atatürk’ün sağlığı üzerine üretilen dedikodular iyice artmıştı. Avrupa gazetelerinde Ata’nın sağlığına ilişkin karamsar haberler çıkıyordu. Fransızlar, hatay meselesinin bizzat içinde olduklarından, Atatürk’ün sağlık durumunu merak ediyorlardı. Gazetelerde Atatürk’ün ağır hasta olduğu yazılıyordu. Anadolu ajansı her ne kadar bunları tekzip etse de böyle haberlerin tek bir tekzip şekli olurdu: Atatürk’ün ortaya çıkması.
Bunu Atatürk’ te biliyordu. Hem milletine söz vermişti. Hatay’ı geri alacaktı. 19 Mayıs onun doğum günüydü. Ankara’daki kutlamalardan sonra Mersin’e hareket etti. Dünyaya yaşadığını ve gücünü gösterecekti.
İşte bu tam bir çılgınlıktı. Üç ay boyunca her günün 23 saatini yatarak geçirmesi gereken bir adam, mayıs sıcağının kavurduğu Mersin’e gidiyordu. Hatay sorunu böylesine gündemdeyken, ülkesinin ona ihtiyacı varken nasıl yatıp dinlenebilirdi?
Ve mersin seyahati, bu yüzden o’nun için “son darbe” oldu. Yabancı basındaki hastalık haberleri kesilmişti. Kısa bir süre sonra Fransız ve İngilizler Hatay konusunda tüm koşullarımızı kabul ettiklerini bildirdiler.
Beklenen sonuç alınmıştı. Ama bu güç gösterisi Atatürk’ün canına mal olacaktı. Karaciğerinde büyüyen hastalık ikinci ve şifasız devresine girerken, Atatürk 1 Haziran 1938’de Savanorasına, sadece 55 gün kullanabileceği yüzer sarayına kavuşuyordu. Atatürk hala hastalığını ciddiye almıyor ve çok çalışıyordu.
Sonunda, Savanora’da fazla kalamayacağı anlaşıldı ve 25 Temmuz günü Dolmabahçe sarayına taşındı. Hastalığı üçüncü ve son aşamasına böylece girmiş oluyordu.
Atatürk’ün karnı iyice şişmişti. Doktorlar bu suyun alınması gerektiğine karar verdiler. Operasyon başarı ile tamamlanmıştı ve Atatürk’ün karnından tam 12 litre su çıkartılmıştı.o geceden itibaren doktorlar, Atatürk’ün devamlı istirahat etmesi gerektiğini belirterek, ziyaretleri yasakladılar. Çok zorunlu haller dışında hastanın yanına kimse alınmayacak, fazla konuşturulmayacaktı. Bu tavsiyelere harfiyen uyulması için de en yakınındaki 5 kişi o geceden itibaren yan odada nöbet tutmaya başladılar. Bu nöbetler, 10 Kasım’a dek aralıksız devam etti.
Ekim’e girilirken Atatürk derin uykular uyuyor, sabahları bitkin uyanıyordu. Geceleri inlemeye ve sayıklamaya başlamıştı. Atatürk’ün sıhhi durumu iyice kötüleşmişti. Nihayet ilk ağır koma 16 ekim pazar günü geldi. Durumu bir bildiriyle halka anlatıldı. Ülke ayağa kalkmıştı. Ülkenin üstüne adeta ölü toprağı serpilmiş gibiydi. Türkiye nefesini tutmuş, Atası için dua ediyordu. Korkulan olmadı. Atatürk ölümü yenmişti.
Nihayet 29 Ekim gelmişti. Cumhuriyet 15. Yaş gününü kutluyordu. Atatürk ise saray’da yatağında “ah Ankara... Ah Ankara’ya gidemedik” diye yakınıyordu.
Atatürk 29 Ekim’den 7 Kasım’a kadar ki 10 günü yarı uyur, yarı uyanık halde geçirdi. Genellikle kendinde değildi.
7 Kasım sabahı arkaüstü yatarken tükürmeye başladı. Tükürüğünde kan vardı. Atatürk karnındaki suyun çekilmesini istedi. Doktorlar, onun son buyruğunu yerine getirdiler. Rahatlamıştı.
8 Kasım’a girilirken kendini bilmiyordu. Saat 19.00’da ikinci ağır komaya girdi. Gece Anadolu Ajansı durumun ciddiyetini bildiriyordu.
Artık bütün Ülke, Ata’sının son saatlerini yaşadığını biliyordu. Ama ağlamaktan ve dua etmekten başka kimsenin elinden bir şey gelmiyordu.
9 Kasım çarşamba sabahı, Atatürk’te adale kasılmalarıyla istem dışı hareketler ve inlemeler görüldü.
Akşama doğru Atatürk yeni bir komaya girmişti. Nefes borusundan hırıltılar işitilmeye başlandı. Baş ucundaki doktorlar müşahade defterine “agani” diye not düştüler.
Agani: Can çekişme demekti. Resmi tebliği: 9 kasım – saat 24.00, saat 20.00’den itibaren dalgınlık artmıştır. Umumi ahval vahamete doğru seyretmektedir. 10 Kasım sabahı ulu önderin, boğazındaki hırıltılar azalmıştı. Saat 09.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya başladı. Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu.

[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : FÜREYA


KİTABIN YAZARI : AYŞE KULİN

YAYINEVİ VE ADRESİ : REMZİ KİTABEVİ—3.MESCİT SOK. CAĞALOĞLU 34440 İSTANBUL

BASIM YILI : 2000

KİTABIN KONUSU :ZENGİN VE ŞIMARIK BÜYÜYEN FÜREYA’NIN BAŞINDAN GEÇEN OLAYLARI ANLATAN BİR ROMANDIR.I

KİTABIN ANA FİKRİ :İNSAN NE KADAR ZENGİN VE RAHAT OLURSA OLSUN YİNEDE İSTENMEDİK OLAYLAR BAŞINA GELEBİLİR, NE KADAR ACI ÇEKSEDE SONUÇTA MUTLULUĞA EREBİLİR.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHIŞLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
KİTAPTA BİRBİRİNDEN BAGIMSIZ BİR ÇOK OLAYDAN BAHSEDİLMEKTE FAKAT AYNI KONUYA PARMAK BASILMAKTADIR
ŞAHISLAR:
ŞAKİR PAŞA :FÜREYA’NIN BABASI

KILIÇ ALİ PAŞA :FÜREYA’NIN KOCASI
FÜREYA :ROMANIN BAŞ KAHRAMANI



KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER :KİTAP BATI İLLERİMİZDE YAŞANAN OLAYLARIN KÖKENLERİ VE CUMHURİYET TARİHİ İÇİNDEKİ NEDENLERİ ELE ALINIRKEN, ACIMASIZ HAYAT ŞARTLARI VE KÜLTÜREL FARKLILIKLARININ NEDEN OLDUĞU ANLAMSIZ DÜŞMANLIKLARA VE TARİHTEN BU YANA SÜRE GELEN ÇATIŞMALARA KARŞI KOYARAK, İNSANCA YAŞAMAYA KARARLI YÖRE İNSANI DURU VE AKICI BİR USLUPLE ANLATIYOR…



KİTABIN YAZARI HAKINDA KISA BİLGİ :AYŞE KULİN ARNAVUTKÖY AMERİKAN KIZ KOLEJİ EDEBİYATBÖLÜMÜNÜ BİTİRDİ.ÇEŞİTLİ GAZETE VE DERGİLERDE EDİTÖR VE MUHABİR OLARAK ÇALIŞTI. UZUN YILLAR TELEVİZYON, REKLAM VE SİNEMA FİLMLERİNDE SAHNE YAPIMCISI, SANAT YÖNETMENİ VE SENARİST OLARAK GÖREV YAPTI.
ÖYKÜLERDEN OLUŞAN İLK KİTABI GÜNEŞE DÖN YÜZÜNÜ 1984 YILINDA YAYINLANDI. BU KİTAPTAKİ ‘GÜLİZAR ’ ADLI ÖYKÜYÜ , KIRIK BEBEK ADI İLE SENARYOLAŞTIRDI VE BU SİNEMA FİLMİ1986 YILININ KÜLTÜR BAKANLIĞI ÖDÜLÜNÜ KAZANDI.
1996 YILINDA MÜNİR NURETTTİN SELÇUK’ UN YAŞAM ÖYKÜSÜNÜ ANLATAM BİR TATLI HUZUR ADLI KİTABI YAYINLANDI AYNI YIL FOTO SABAH RESİMLERİ ADLI ÖYKÜSÜ HALDUN TANER ÖYKÜ ÖDÜLÜNÜ BİR YIL SONRA AYNI ADI TAŞIYAN KİTABI SAİT FAİK HİKAYE ARMAĞANINI KAZANDI.
1997’DE YAYINLANAN ADI:AYLİN ADLI BİYOĞRAFİK ROMANI İLE İ.Ü İLETİŞİM FAKİLTESİ TARAFINDAN YILIN YAZARI SEÇİLDİ.
1998 YILINDA GENİŞ ZAMANLAR ADLI ÖYKÜ KİTABI, 1999’DA YILIN ROMANI SEÇİLMİŞ OLAN SEVDALİNKA VE 2000’DE YİNE BİR BİYOĞRAFİK ROMAN OLAN FÜREYA YAYINLANDI.






KİTABIN ÖZETİ

Şakir Paşanın ikinci evliliğinden doğan altı çocuğundan Hakkiye'nin kızı olan Füreya, 1910-1997 yılları arasında yaşamıştır. Füreya zengin bir ailede şımarık ve mutlu bir hayat sürmektedir.
Büyük babası, annesi ve asker babasına konak bahçesindeki evi hediye ettiğinden, konakta çok kalabalık bir ailede büyümüştür. Bir kaza sonucu büyük babasını vuran büyük dayısı ailenin perişan olmasına sebep olmuş, savaşın başlaması bu perişanlığı arttırmıştır. Aile para açısından büyük bir sıkıntıya girmiş, hatta konağı satıp İstanbul'daki evlerine taşınmak zorunda kalmıştır.
Henüz umudunu kaybetmemiş, vatan sevgisi ile dolu gençlerden birisi de Füreya'nın babasıdır. Mustafa Kemal ile Harbiye'den sınıf arkadaşı olan babası, vatan kurtarılırken Büyük Önder'in yanında yer almış ve zaferden sonra ordu komutanı olmuştur. "Dame de Sion" daki tahsilini tamamlayan Füreya, üniversiteyi de bitirir.
Atatürk ve eşinin, evlerini ziyaretlerinde anı defterine "Millet sizden çok şey bekliyor. Siz çalışmalı ve memlekete bir şeyler vermelisiniz." yazması Füreya'yı derinden etkilemiştir.
Erken yaşta evlenen Füreya, eşinin kötü davranışları sonucu çocuğunu kaybederek bunalıma girer. Tedavi ile bunalımı atlatan Füreya ilk evliliğini bitirir.
İkinci evliliğini, Atatürk'ün çok yakın arkadaşlarından birisi olan Kılıç Ali ile ailesinin itirazlarına rağmen gerçekleştirir. Kılıç Ali yaşça kendisinden çok daha büyüktür. Bu evlilik onları protokol içerisine sokar. Ankara sosyetesinin ve toplantılarının en aranılan isimlerinden biri olur. 1938'de Atatürk'ün vefatı, Kılıç Ali'yi derin bir bunalıma iter.
Eşini motive etmek için büyük bir çaba gösteren Füreya, verem teşhisi ile genç yaşta hastahaneye yatırılır. Adadaki evde bir yıla yakın süre tedavi amaçlı kalır. Hastalığı ilerlemeye devam edince İsviçre'deki bir hastahanaye yatar. Tedavi devam ederken ressam olan teyzesinin yönlendirmesi ile kendisini sanatın (seramik) içinde bulur. Önceleri çamur ile olaya başlar.
Tedavi için Fransa'ya nakledildiğinde seramik ile haşır neşir olur. Bir sergi açar, artık o ünlü bir seramik sanatçısıdır. Türkiye Cumhuriyetinin ilk bayan seramik sanatçısı olur. Hayatının devam eden günlerinde hem hastalığı ile hem de seramik ile uğraşır. Dünya çapında ödüller, burslar alır.
Güney Amerika'da Aztek ve Maya uygarlıklarını inceler. Atölyesinde pek çok öğrenci yetiştirir. Çok tehlikeli bir ameliyatla hasta ciğerlerinden birini aldırır. Bu arada Kılıç Ali ile ilişkileri kopma noktasına gelir. Erkek kardeşinin kızı olan Sara'yı gelinlerinin itirazına rağmen evlat edinir. Çocuklara duyduğu özlemi onunla dindirmeye çalışır. İkinci eşi Kılıç Ali'den paylaşacak bir şeyleri kalmadığı için ayrılır. Teyzeleri ve kardeşi maddi ve manevi olarak Füreya'ya her zaman destek olurlar.
Füreya da Türkiye'nin çeşitli yerlerinde ölümsüz sanat eserleri yaratır. Birçok değerli seramik sanatçısının yetişmesinde büyük rol oynar.
Bundan sonraki yaşantısı tamamen sanata ve seramiğe yönelik olur. Seramik adına Türkiye'deki bir çok ilki gerçekleştirir. 1997'de vefat ettiğinde arkasında pek çok seramik sanatçısı, pek çok eşsiz eser ve büyük bir onur mücadelesi bırakır.






[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : BEYAZ GECELER

KİTABIN YAZARI : DOSTOYEVSKİ

YAYIM EVİ : VARLIK YAYINLARI

ADRESİ : CAĞALOĞLU YOKUŞU 40/2
İSTANBUL

BASIM YILI : DOKUZUNCU BASIM, 1986

KİTABIN KONUSU : Kitapta yalnız bir adamın iç dünyası anlatılmakta. Yazarımız kendini insanlardan soyutlamış birisi olduğu için sekiz yıldan beri aynı şehirde olmasına rağmen hiç arkadaşı olmayan bir kişiliğe sahiptir. Hayalci bir kimliği vardır. Hikayede bu yalnız adamın genç bir kızla tanışarak onunla arkadaş olması sonra da bu kıza aşık olması ve bu kızın yazarın hayatında meydana getirdiği değişiklikler kitabın ana konusudur.


KİTABIN ÖZETİ : Hikayenin ana karakteri olan yazar sekiz yıldır Petersburg’da yaşamasına rağmen hiç arkadaşı olmayan birisidir. Ama o bunu kendine pek dert etmemektedir. Çünkü tüm Petersburg sokaklarının kendisine ait olduğunu düşünmekte olan bir hayalcidir. Her gün saatlerce Petersburg sokaklarında gezer ve insanları, binaları izler. Petersbug’da kendine ait köşeler seçer ve saatlerce buralarda tek başına hiç ayrılmadan oturur. Petersburg’daki insanlar onun her şeyidir. Onlar mutlu ve neşeliyse o da mutlu ve neşelidir onlar hüzünlüyse o da hüzünlüdür. Yaz gelince herkes yazlıklara gittiğinde sokakların bomboş kalması onu hüzünlü bir ruh yapısına sokar. Üç gün boyunca Petersburg’da oradan oraya dolaşır durur. Ertesi gün yine böyle dolaşırken birden şehrin dışına çıktığını fark eder. Geri dönmek yerine kırlara ve ormanlara doğru yürür. Neşesi ve keyfi yerine gelmeye başlar. Gece yarısına kadar dolaşır.Evine dönerken nehir kenarında bir kızın parmaklıklara dayanarak ağladığını görür. Kadınlarla arası iyi olmamasına rağmen kıza yaklaşarak seslendi. Kız yazarın farkına varınca hemen oradan uzaklaşmaya başladı. Yazar da kızın peşinden gitmeye başladı ancak bir süre sonra bıraktı. Tam bu sırada kızın peşine başka bir adam takıldı ve kızın kolundan yakaladı. Yazar hemen devreye girerek kızı adamın elinden kurtardı ve evine kadar kıza eşlik etti. Bu sırada kız yazardan hoşlanmaya başlar. Yazar da kızdan çok etkilenmiştir
ve onun niçin ağladığını öğrenmek ister. Kız da onu daha yakından tanıdığı takdir de belki sorununun ne olduğunu söyleyebileceğini diyerek adamın hikayesini dinlemek için ertesi gün buluşmaya karar verir. Buna en çok yazar sevinir. İlk defa bir kadınla bu kadar yakın olarak konuşmuştur ve ertesi gün için ondan randevu almıştır. Yazar tüm gün boyunca akşamın gelmesini sabırsızlıkla bekler.Gece sözleştikleri gibi buluşurlar. Kız buluştuklarında yazarın hikayesini dinlemeye başlamadan önce onun kendisine aşık olmamasını ister. Aksi takdirde onunla arkadaşlığını bitirmek zorunda kalacağını söyler. Yazar bunu hemen kabul eder ve hikayesini anlatmaya başlar. Ona ne kadar yalnız olduğunu, nasıl bir hayalci olduğunu, yani her şeyi olduğu gibi anlatır. Kız yazarın hikayesini dinleyip de içinde bulunduğu durumu öğrenince yazara kendisinin onu asla bırakmayacağını söyler. Aslında Nastenka’nın durumu da yazarınkinden pek de farklı değildir. O da en az onun kadar yalnız biridir. Nastenka ninesiyle birlikte kalmaktadır. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetmiştir. Yaptığı bir yaramazlıktan dolayı ninesi onu iki yıldır kendi eteğine ilikleyerek bir yere gitmesini engellemiştir. Bu nedenle o da çok büyük bir yalnızlık içindedir. Ninesi kör olduğu için devemlı olarak tüm gününü ona kitap okuyarak ya da örgü olarak geçirmektedir. Kızın ninesinin tavan aralı küçük, eski ve ahşap bir evi vardır. Tavan arasını kiraya vermektedirler. Bir gün tavan arasını taşralı biri kiralar. Nastenka adama aşık olur. Kiracı bir gün ayrılıp Moskova’ya gideceğini söylediğinde Nastenka onu da götürmesi için kiracıya yalvarır. Kiracıysa fakir biri olduğunu, onu o an için Moskova’ya götüremeyeceğini ve evlenemeyeceğini, tam bir yıl sonra geri döneceğini, döndüğünde o da isterse ondan başkasıyla evlenmeyeceğini söyler ve ertesi gün ayrılır. Yazarın Nastenka’yla karşılaştığı gün bir yıl dolmuştur fakat kiracı sözünde durmayarak gelmemiştir. Yazar kızı teselli etmek için ona bir mektup yazmasını ister. Kız yazdığı mektubu yazara vererek ondan mektubu ona iletmesini ister. Yazar mektubu kızın verdiği adrese teslim eder ama iki gün boyunca bir cevap gelmez. Bu arada yazar da kıza aşık olmuştur ama onu kaybetmek istemediği için bunu söyleyemez. İki gün boyunca kiracıdan bir mektubun gelmemesi kızı çok üzer. Yazar kızın bu üzüntüsü karşısında kendisini daha fazla tutamaz ve onu sevdiğini söyler. Kız ilk başta çok şaşırır. Ama kiracı gelmeyerek onun sevgisini hiçe saymıştır. Böyle bir adamın sevgisini hakketmediğini düşünür. Kendini seven ve değer veren biri varken neden başkasını beklediğine bir anlam veremez ve o da yazarı sevdiğini söyler. İkisi beraber Petersburg sokaklarında mutlulk içinde dolaşmaya ve evlilik hayalleri kurmaya başlarlar. Petersburg sokaklarında el ele dolaşırlarken karanlıkta bir adam görürler. Adam bunlara yaklaştığında Nastenka birden durur. Adam yavaşça onlara yaklaşır ve Nastenka’ya seslenir. Nastenka hemen ona koşar ve el ele tutuşarak karanlık içinde kaybolurlar. Ertesi gün Nastenka yazara bir mektup gönderir ve ondan özür dileyerek onu affetmesini ister. Mektupta bir hafta içinde evleneceklerini, eşini onunla tanıştırmak istediğini ve ölene kadar onunla arkadaş kalmak istediğini söyler. Yazar Nastenka’ya kızamaz. Ona yaşatmış olduğu dört gün için Nastenka’ya minnettardır.


ANA FİKİR : Kitapta aşkın insanlar için ne kadar önemli olduğu, hayattan ve insanlardan tamamen kopmuş birini bile tekrardan canlandırdığı, aşık olunan kişiden kolay kolay vazgeçilemeyeceği, sevilen kişi sevene ne kadar acı çektirirse çektirsin ona karşı bir kin güdülemeyeceği öykünün ana fikrini oluşturuyor.




KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

YAZAR : Petersburg’da sekiz yıl geçirmesine rağmen hiç arkadaşı olmayan biri. Ancak bu durumdan pek de şikayetçi sayılmaz. Oturmak için çoğu zaman cehennemin bucağındaki yerleri seçer. Gündüz ışığından kaçmak için oralara sığınır ve sümüklü böcek gibi oradan ayrılmak bilmez. Hayalci, yalnız ve fakirdir. Kendini kimseye benzemeyen, gülünç bir adama benzetiyor. Kendine özgü bir tabiatı olduğuna inanıyor.

NASTENKA : On yedi yaşında, sevimli, esmer bir kız. Küçükken anne ve babasını kaybettiği için ninesiyle kalıyor. Fazla eğitimi yok. Ninesi onu eteğine iğneleyerek bir yere gitmesini engelliyor. Bütün gününü kitap okuyarak ya da örgü örerek geçiriyor. Bu yüzden de çok yalnız bir kız. Kiracılarına aşık.

NASTENKA’NIN NİNESİ : Eskiden zengin biridir. Tavan aralı eski ve ahşap bir evi vardır. Geçimini dul maaşı ve tavan arasının kirasıyla sağlamaktadır. Kör ve yaşlı bir kadındır.

KİRACI : Taşralı, Petersburg’a yeni gelmiş, orta yaşlı, yakışıklı, fakir, bir yıllığına iş için Moskova’ya gitmiş birisi.


KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER


Kitapta yazar biraz sanatsal bir dil kullanmıştır. Kişileri yalnıca davranış ve ilişkilerini betimlemekle kalmayıp, bütün bunların altında yatan ruh durumlarını da çok iyi bir şekilde yansıtmıştır. Olaydaki ana kişi ne kadar söylediklerini bir yerlerden okuyormuş gibi görünse de diğer kahraman olan Nastenka’da aynı şeyi görememekteyiz. Yazar öyküyü çok akıcı bir şekilde bizlere aktarmakta. Yine diğer kitaplarıyla karşılaştırdığımızda olayın yine Petersburg şehrinde geçtiği dikkati çekmektedir. Arkadaşlara bu öyküyü okumalarını tavsiye ederim.


FİODOR MİHAYLOVİÇ DOSTOYEVSKİ

Rus romancısı ( Moskova, 1821- Petersburg, 1881 ).
1837 yılında Petersburg Askeri Mühendislik Okulu’na girdi. 1843’te öğrenimini tamamladı; ama ertesi, yıl edebiyatla uğraşmak için ordudan ayrıldı.
İlk romanı İnsancıklar’ın ilgi görmesi üstüne edebiyat çevrelerine girdiyse de, çok geçmeden döneminin önde gelen yazarlarıyla bozuştu. Özgürlük yanlısı gençlerle ilişki kurup, dostlarıyla birlikte yönetime karşı komplo düzenlemek suçuyla tutuklandı ve ölüm cezasına çarpıldı. Cezanın yerine getirilmesine birkaç dakika kala, cezası dört yıl sürgüne çevrilerek, Sibirya’ya gönderildi. Orada sara hastalığına yakalandı ve ömrü boyunca bu hastalıktan kurtulamadı.
Cezası bittkten sonra Semipalatinsk’teki bir alayda er olarak yeniden silah altına alındı. Önce astsubaylığa, daha sonra da subaylığa yükseldi. Mariya Dimitrievna İrsayev’le evlendi. Karısı birkaç yıl sonra veremden öldü.
1959’da Petersburg’a dönebilme iznini elde ederek, kardeşiyle Vremia (Zaman) dergisini kuran Dostoyevski, kumar tutkusundan ötürü büsbütün yoksullaştı ve borçlarından kurtulmak için gece gündüz, kendini tüketircesine çalışmaya koyuldu. Dergisi yasaklanınca, Epokha (Dönem) adlı bir dergi çıkardı; ama bu kez de başarılı olamadı ve tutuklanmaktan kurtulmak için yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Ülkesine dönünce , Suç ve Ceza’yı yayımlayarak büyük bir başarı kazandı ve sekreteri Anna Snitkana’yla evlendi. İsviçre ve Almanya’da dört yıl geçirdikten sonra Rusya’ya dönerek, Bir Yazarın Günlüğü adlı aylık bir dergi çıkarmaya başladı. Karamazov Kardeşler yayımlandıktan sonra , bir akciğer kanaması sonucu öldü.
BİLİNÇALTININ FELSEFESİ

Dostoyevski, insanın iç dünyasına yönelmiş, o ana kadar karanlıklarda kalmış bilinçaltını aydınlatmaya çalışmıştır: Nietzche “Bana ruh bilim konusunda bir şeyler öğreten tek kişi Dostoyevski’dir.” demiştir. Gerçekten Dostoyevski, kişilerin yazgılarını dokurken, onların yalnızca davranışlarını, ilişkilerini, tepkilerini betimlemekle kalmayıp, bütün bunların altında yatan ruh durumlarına yer vermiş bir sanatçıdır.
Dostoyevski yapıtlarında kompozisyona ve biçime pek önem vermemiş, para gereksinimlerini karşılamak için hep çalakalem yazmış, romanlarında, önceden kurduğu çatıya çok ender uymuştur; üslubu karmaşık, hatta yer yer baştan savmadır. Ama bir sözcükten, bir düşünceler ve duygular bütünü çağrıştırmayı ve sanat ile tutkunun birbiriyle kaynaştığı sahnelerde kusursuzluğa ulaşmayı başarmış bir yazardır.


ESERLERİ

Öykü: Beyaz Geceler, Yer Altından Notlar vb.
Anı-roman: Ölüler Evinden Anılar.
Roman: İnsancıklar, Netoçka Nezvanova, Ezilenler, Kumarbaz, Suç ve Ceza, Budala, Ebedi Koca, Ecinniler, Delikanlı, Karamazov Kardeşler.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.