KİTABIN ADI:YAPRAK DÖKÜMÜ
KİTABIN YAZARI:REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ:İNKLAP/ İSTANBUL
BASIM YILI:1983
1. KİTABIN KONUSU:Fakir bir aile’nin hayatından bahs edilmektedir.
2. KİTABIN ÖZETİ:
Ali Rıza Bey, şair ruhlu, içine kapanık, kendi hâlinde dürüst bir insandır. Prensipleri kendi prensipleriyle bağdaşmayan insanlarla çalışmak istemediği için şirketteki memuriyetinden istifa eder; Üsküdar'daki evine çekilir. Ali Rıza Beyin, Şevket isminde bir oğlu ile Fikret, Neclâ, Leylâ ve Ayşe adında dört kızı vardır. Ali Rıza Bey, işten çıktığı sırada oğlu Şevket yüksek maaşla bir bankaya memur olur; evin bütün yükü onun üzerine biner. Şevket, babası gibi iyi yetişmiş, karakterli, namuslu bir gençtir. Ailesine de son derece bağlıdır. Babasının doğruluk ve namus uğruna işten istifa etmesini uygun bulur. Buna karşılık Ali Rıza Beyin hanımı Hayriye Hanım durumdan hiç memnun kalmaz.
Bir süre sonra Şevket, Ferhunde adında hafif meşrep bir kadınla evlenir. Eğlenceye düşkün olan bu kadın, birbirinden genç, güzel ve hareketli, asri olmaya meraklı olan Neclâ ve Leylâ'nın da karakterini bozar. Bir eğlence ve moda düşkünlüğü başlar. Evde sık sık partiler düzenlenir. Evin büyük kızı Fikret, yengesi ve kardeşleriyle anlaşamadığı ve bu durumdan hiç memnun olmadığı için en az babası kadar üzgün ve kırgındır. Hayriye Hanım, sırf kızlarına koca bulmak ümidiyle evde her değişikliğe razı olur. Şevket de olanlardan memnun kalmamasına rağmen belki de karısının tesiriyle kendisini bu hevese kaptırmıştır...
Evde gün geçtikçe itibarı düşen Ali Rıza Bey tekrar işe girmeyi düşünürse de başaramaz. Eğlenceler ve toplantılar için lüzumsuz yere para harcanan evde maddi sıkıntılar başlar; kavgalar, türlü rezaletler ve sefalet birbirini takip eder. Ali Rıza Bey, çocuklarındaki bu korkunç değişiklikler karşısındaki hayret, şaşkınlık ve acı içinde kıvranmaktadır. Evdeki bu anormal havaya ayak uyduramayacağını anlayan Fikret Adapazarı'na yaşlı, dul bir adama gelin gider. Böylelikle aile ağacının yapraklarından biri düşer. Ali Rıza Bey, çirkin durumlardan kurtarmak için kızlarını evlendirmeyi düşünür; fakat dürüst ve namuslu damat adayı bulamaz. Bu arada Şevket masrafları karşılamak için bankadan borç alır; sonra ödeyemez, hapse atılır. Böylece, ikinci yaprak düşer. Kocası hapisteyken Ferhunde evden kaçar. Bu üçüncü yaprağın düşüşü olur. Karısının kaçtığı haberini hapishanede babasından alan Şevket üzülmez, hatta bir belâdan kurtulduğu için memnun olur.
Ferhunde'nin kaçışı ile elebaşlarını kaybeden Leylâ ve Neclâ bocalarlar. Evde hakimiyet yine Ali Rıza Beyin eline geçer; toplantılara ve eğlencelere son verilir. Bu monoton hayat kızlara pek sıkıcı gelir; sırf bu havadan kurtulmak için Neclâ bin bir türlü hayaller kurarak, kendisini zengin gösteren bir Suriyeli ile evlenir. Fakat Suriye'ye gidince orada kocasının birkaç karısının daha olduğunu görür. Kendisini kurtarması için babasına mektuplar yazar. Bu dördüncü yaprağın düşüşüdür. Bu arada Leylâ kötü yola sapar. Ali Rıza Bey, kızını evden kovar. Leylâ bir avukatın metresi olur. Bu beşinci yaprağın düşüşüdür. Bu olaydan sonra Ali Rıza Beye hafif bir inme iner. Onu yiyip bitiren asıl hastalık içindedir. Leylâ da gittikten sonra ev büsbütün ıssız kalır. Hayriye Hanım bütün güç ve kuvvetini kaybeder. Leylâ yüzünden kocasına sık sık sitemlerde bulunur. Bunun üzerine Ali Rıza Bey, Adapazarı'na, Fikret'in yanına gider. Fakat aradığı huzuru orada da bulamaz; kalabalık bir aile hayatı içinde âdeta bir cehennem hayatı yaşayan Fikret, bütün iyi niyetine rağmen babasını yanında barındıracak durumda değildir. Bunun üzerine Ali Rıza Bey İstanbul'a döner, hastalığı ilerlediği için eve uğramadan hastahaneye yatar. Babasının hastalık haberini alan Leylâ onu hastahaneden çıkarır, kendi evine götürür. Taksim'deki lüks apartman katında hep birlikte rahat yaşamaya başlarlar. Ara sıra yolda eski kahve arkadaşları ile göz göze gelmese Ali Rıza Bey büsbütün huzur içinde olacaktır.
3.KİTAPTAKİ OLAYLARI VEŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Burada Ali Rıza Bey çocuklarına önceden çok yumşak davrandığı için daha sonra çocukları ona farklı davranmaya başlıyor.Bence Ali Rıza Bey çocuklarına karşı başka türlü bir davranış sergileseydi olaylar daha da değişik olurdu.
4.KİTABI YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Reşat Nuri Güntekin Türk Edebiyatı’nın en önemli yazarlarından biridir.
Çalı Kuşu,Yaprak Dökümü gibi başlıca eserleri mevcuttur.
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Değişen Stratejilerin Oda
ğında Türkiye
KİTABIN YAZARI
Em.Org.Necip TORUNTAY
YAYINEVİ VE ADRESİ
İletişim yayınları-istanbul
BASIM TARİHİ
Eylül 1996
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Çevremizdeki ülkelere ait siyasal ve askire gelişmeleri genel hatları ile ve Türkiye’yi etkileyebilecek sorunları ile tanıtmak ve hatırlatmak.
ÖZETİ:
1. Soğuk Savaş Sonrası Nato ve Türkiye
2. 1990-91 Körfez Krizi ve Savaşı ve Yeni Stratejiler
3. Akdeniz’in Güvenliği
4. Balkanlar
5. Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)
6. Doğu ve Güneydoğu Anadolu ve Terörizm
7. Sonuç
1. Soğuk Savaş Sonrası Nato ve Türkiye :
Varşova Paktı ve Berlin Duvarının yıkılmasından sonra NATO’nun geleceği ve askeri stratejisi ne olacağı düşünülürken NATO’yu çevreleyen komşuları ve onların civarındaki ülkelerin o günlerde içerisinde bulundukları siyasi dalgalanmaların, büyüyen ekonomik sorunların ve sosyal hareketlerin, kızışan etnik ihtilafların, dikkati çeken aşırı silahlanmaların, silahlı iç olaylarla, için için kaynayan huzursuzlukların ve tehlikeli gelişmeleri perdeleyen ihtimaller zinciri olduğu açık tarifi idi.
Soğuk savaş döneminde Varşova Paktı’nın büyük kuvvetler ile Orta Avrupa’da yoğunlaşmış bulunan asıl tehdidi, şimdi değişik kimliklerde, boyutlarda ve farklı biçimlerde güneye,Türkiye’yi çevreleyen coğrafi bölgeye kaymıştır. Bütün bu gelişmelerin ortasında bulunan Türkiye, bir tarafta kendi ekonomisini geliştirmeye, demokrasisini kökleştirmeye ve güvenliğini pekiştirmeye çalışırken diğer taraftan da bölgedeki istikrarın düğüm noktası olarak, komşu ülkelerle karşılıklı iyi ilişkiler kurmak suretiyle ülkesinde ve dünyada barışın korunmasına katkıda bulunma çabasındadır.
Böylece Türkiye dünyanın bu kritik bölgesinde istikrar, barış ve demokrasinin tesisi ve korunması politikasında ve bu politikaya dayanacak stratejilerin uygulanmasında bir dayanak noktası ve temel taşı oluşturmaktadır.
2. 1990-91 Körfez Savaşı ve Yeni Stratejiler :
1990 Ağustosunda patlak veren körfez krizi ve onu takip eden savaş ,teknolojik gelişmeleri yakından izleyen birçok ülkenin silahlı kuvvetlerinin savaş tekniğini ve stratejisini de etkilemiştir.
ABD ve NATO ülkeleri silahlı kuvvetlerinde (Türkiye de dahil) yapılan taktik değişikliklerinden dikkati çeken yenilikler şunlardır; muhtemelen çok süratle değişecek olan savaş ortamında çok kere komuta makamlarının esnek ve seri kararlarının uygulanmasını kolaylaştıracak ve geniş ölçüde bilgisayarların kullanılacağı kesiksiz komuta ve kontrol sistemleri ve yöntemleri ile ast kademe komutanlarının kendi inisiyatiflerini geliştirecek şekilde yetiştirilmeleri ve Hava Kara Muharebe Doktrini ve yöntemi,
Körfez savaşının çöl fırtınası aşamasını teşkil eden taarruzi harekatın ilk otuz yedi günü genel hava harekatı ve son dört günüde (100 saat ) kara harekatı oluşturmuştur.
Koalisyon kuvvetlerinin bu savaş süresince muharebe zayiat, toplam 137 insandır.
Savaşın koalisyon kuvvetlerinin galibiyet ile bitmiş olması başka ülkelerin topraklarını zorla ele geçiren bir mütecavize karşı hür ve bağımsız ülkelerin gösterdiği tepki yönünden, gelecek için ümit veren bir örnek oluşturur.
Savaş sonunda orta doğunun ekonomik, siyasi ve sosyal geleceklerini uzun yıllar etkileyecek gelişmeler olmaya başlamıştır.
3. Akdeniz’in Güvenliği :
Akdeniz, dünya deniz ticareti trafiğinin önemli kapasitesini üzerinde taşıyan ve böylelikle NATO’nun güney kanat ülkeleri ile ve başta Rusya Federasyonu olmak üzere Karadeniz'de sahili olan ülkelerin hayat yollarının geçtiği bir denizdir.
Doğu Akdeniz'in Ege coğrafi alanı ise, sırtında taşıdığı müzmin sorunlarla bölgede zaman zaman tırmanan gerginlikler nedeni ile, bu denizdeki trafiğin akışını tehdit edebilecek siyasi krizlere sahne olmaktadır. Dolayısıyla bu denizin stratejik özelliği, uluslararası stratejik bir soruna dönüşmektedir.
Bu koşullarda Türkiye'nin göstereceği anlayış ve iyi niyet jestlerini ne derecede etkili ve yararlı olacağı tartışılabilir.
Türkiye ,Yunanistan ile ilişkilerinde gerek Kıbrıs gerekse Ege sorunlarında kapılarını açık tutmaya devam ederken Yunanistan tarafından kendisine yönelecek her türlü tertip ve oyunlara karşı uyanık ve gevşetilmeyen bir hazırlık içinde olmalıdır.
4. Balkanlar :
Yüzyıllar boyunca sürekli göç ve istilalar sonucu Balkanlarda demografik yapısı ile dini inanışları ve kültürü çok farklı toplumlar olmuş ve otoriter yönetimlerin hakim olduğu dönemler dışında süre gelen istikrarsızlıklar da bölgenin ortak bir özelliği haline gelmiştir.
Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra bu istikrarsızlıklar ve gerginlikler yeni ve bağımsız devletler üzerine kaymakta ve ağırlık Bosna olayları üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Sırpların Bosna Hersek’te yapmış oldukları katliama NATO geçte olsa dur diyebilmiş ve nihayet Ağustos 1995’te NATO’ya meydan okuyan Sırpların mevzilenmiş ağır silahlarına NATO hava gücünün yaptığı yoğun taarruzlarla önemli kayıplar veren Sırplar uzun süreli ateş kese mecbur edilmiş ve Kasım 1995'te Dayton, Ohio’da yapılan görüşmelerden sonra bölgede adil ve kalıcı bir barışı hedefleyen anlaşma taraflarca imzalanmıştır.
Türkiye’ye yönelebilecek bir tehdit mihveri niteliğini taşıyan Balkanlar , artık Avrupa ile Türkiye ve dolayısı ile Asya arasıdaki ekonomik, sosyal, kültürel ve güvenlik ilişkilerinin geliştirilmesinde stratejik değeri yüksek olan bir ulaşım mihverinin kritik bir bağlantısıdır.
Balkanların geleceği bugünün başta gelen canlı konusu olan ve kısaca “ Bosna Olayları” denilebilecek sıcak sorunun büyük ölçüde geleceğine ve diğer ülkelerin bu konudaki tutum ve davranışlarına bağlıdır.
5. Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) :
BDT, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler birliğinin dağılması üzerine eski Sovyet Cumhuriyetlerinin 1991 yılı sonunda oluşturduğu siyasal bir birliktir.
BDT, bulundukları coğrafi alanlara göre üç ayrı kategoride ele alınır.
(a) Rusya Federasyonu ,Beyaz Rusya, Ukranya ve Moldova
(b) Kafkaslarda bulunan 3 Ülke : Gürcistan,Ermenistan ve Azerbaycan
© Orta Asya'da bulunan 5 ülke :Tacikistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan'dır.
Rusya federasyonu bir yol ayarımı başındadır. Yolun birisinde bağımsızlığa kavuşan BDT üyeleri ile bunları gönülden destekleyen dünyanın büyük bir kısmı, diğer yolda da kominizme dönmeyi istememekle beraber güçlü ve otoriter merkezi bir yöntemi arzu edenler yürüyecektir.
BDT bölgesinde halen sıcaklığını koruyan bir bölge sorunu, aynı zamanda NATO’ya ve Orta Doğuyu da yakından ilgilendiren Karabağ sorunudur. ve dünya çapında aktif bir girişimi beklemektedir.
6. Doğu; Güneydoğu Anadolu ve Terörizm :
Tarihimizde asayiş, ayaklanma ve isyanlar gibi iç güvenlik olayları yüzyıllar öncesine dayanır. Bütün bu gelişmelere paralel olarak Birinci Dünya Savaşı sonunda yenilgiye uğramış olan Osmanlı imparatorluğunun imzalamış olduğu Sevr Muahedesiyle de sözde Ermenistan ve Kürdistan emelleri ile ülkemiz parçalanıp bölünmek istenmiştir.
Bağımsız Kürdistan hayali ile,Kürt kökenli Türk halkını da kendi saflarına almaya çalışarak ülkeyi bölmek isteyen PKK terör örgütü 1984 yılında sahneye çıkarak kanlı eylemlerine başlamıştır.
PKK benimsemiş olduğu ideoloji doğrultusunda ve başta Suriye olmak üzere diğer yabancı ülkelerden aldığı destek ve yardımlarla önceleri yeraltı faaliyetleri ile belirli bir düzeye getirdikten sonra 1984 yılında TSK’nın Şemdinli’deki garnizon lojmanlarına silahını yöneltmiş ve sesini duyurmak ve kanıtlamak istemiştir.
Sonraları bölge halkını da tehdit,ikna ve para gibi çeşitli senaryolar ile kandırarak destek aramıştır. Siyasi ve askeri net kararlar sayesinde tedbirler alınarak, milli sınırlarımız içinde (Sınır ötesi de) silaha silahla karşılık vererek PKK’nın beli kırılmıştır.
Bugünkü ulaşılmış olan bu noktadan sonra bu mücadele için yeni bir strateji saptamak gerekiyorsa,şüphe yok ki önce,gerçekçi ve bilimsel bir durum tespiti ve değerlendirme yapmak gerekir.
7. Sonuç :
Bugün Türkiye'nin bulunduğu vatan sathı ,büyük tarihi olaylarında gösterdiği gibi,değişen stratejilerin düğümlendiği coğrafi bir bölgedir.
Türkiye şüphesiz, her şeyden önce kendi bekasını ve refah düzeyini korumakla,aynı zamanda bölge ve dünya çapında barışa da hizmet etmiş olmaktadır. Atatürk'ün hedef olarak göstermiş olduğu çağdaş uygarlık düzeyine ulaşacaktır.
A. KİTABIN ANA FİKRİ :
Yakın bildiği,gözlemlediği stratejik sorunlarla ilgili değerlendirmelerini ve birikimini yansıtmaktadır.
B. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Ülkemizin gelecek için oluşturulacak bölgesel politika ve stratejilere ışık tutması,
C. KİTAP HAKKINDA DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Ülkemizin, bütünlüğü ve ulusal varlığını koruma çabasını her zamankinden daha fazla göstermek zorunda olduğunu anlatmaktadır.
D.YAZARIN BİYOGRAFİSİ: Necip Torumtay
24 Temmuz 1987 - 3 Eylül 1990
Orgeneral TORUMTAY; 1926 yılında Trabzon'nun Vakfıkebir İlçesi'nde doğdu. 1944 yılında Topçu Asteğmen rütbesi ile Harp Okulu'ndan mezun oldu. 1946 yılında Topçu Sınıf Okulu'nu bitirdi. Muhtelif Topçu Birliklerinde Takım Komutanlığı ve Topçu Okulu'nda öğretmenlik yaptı. 1954 yılında Harp Akademisi'ni bitirerek Kurmay oldu. 1970 yılına kadar çeşitli karargah ve birliklerde, Tokyo Kara Ataşe Muavinliği ve TMR Kara Plan Subaylığı görevlerinde bulundu. 1970 yılında Tuğgeneral, 1974 yılında Tümgeneral, 1978 yılında Korgeneral ve 1982 yılında Orgenralliğe yükseldi. Tuğgeneral rütbesi ile 1 nci Zırhlı Tümen Komutan Yardımcılığı, 2 nci Zırhlı Tugay Komutanlığı ve SHAPE Harekat Plan Daire Başkanlığı, Tümgeneral rütbesi ile Genelkumay Plan Harekat Daire Başkanlığı ve 4 ncü Piyade Tümen Komutanlığı, Korgeneral rütbesinde Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı, Genelkurmay Harekat Başkanlığı ve Genelkurmay Genel Plan ve Prensipler Başkanlığı görevlerinde bulundu. Orgeneral rütbesinde Devlet Başkanlığı ve Milli Güvenlik Konseyi Genelsekreter Yardımcılığı, Cumhurbaşkanlığı ve Milli Güvenlik Konseyi Genelsekreter Yardımcılığı ve Genelsekreterliği, Genelkurmay II nci Başkanlığı ve 1 nci Ordu Komutanlığı yaptı.
2 Temmuz 1987 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na, 24 Temmuz 1987 tarihinde Genelkurmay Başkanlığına atandı. 3 Aralık 1990 tarihinde kendi isteği ile Genelkurmay Başkanlığı görevinden emekliye ayrıldı.
İngilizce bilir. Evli ve iki çocukludur.
Değişen Stratejilerin Oda
ğında Türkiye
KİTABIN YAZARI
Em.Org.Necip TORUNTAY
YAYINEVİ VE ADRESİ
İletişim yayınları-istanbul
BASIM TARİHİ
Eylül 1996
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Çevremizdeki ülkelere ait siyasal ve askire gelişmeleri genel hatları ile ve Türkiye’yi etkileyebilecek sorunları ile tanıtmak ve hatırlatmak.
ÖZETİ:
1. Soğuk Savaş Sonrası Nato ve Türkiye
2. 1990-91 Körfez Krizi ve Savaşı ve Yeni Stratejiler
3. Akdeniz’in Güvenliği
4. Balkanlar
5. Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)
6. Doğu ve Güneydoğu Anadolu ve Terörizm
7. Sonuç
1. Soğuk Savaş Sonrası Nato ve Türkiye :
Varşova Paktı ve Berlin Duvarının yıkılmasından sonra NATO’nun geleceği ve askeri stratejisi ne olacağı düşünülürken NATO’yu çevreleyen komşuları ve onların civarındaki ülkelerin o günlerde içerisinde bulundukları siyasi dalgalanmaların, büyüyen ekonomik sorunların ve sosyal hareketlerin, kızışan etnik ihtilafların, dikkati çeken aşırı silahlanmaların, silahlı iç olaylarla, için için kaynayan huzursuzlukların ve tehlikeli gelişmeleri perdeleyen ihtimaller zinciri olduğu açık tarifi idi.
Soğuk savaş döneminde Varşova Paktı’nın büyük kuvvetler ile Orta Avrupa’da yoğunlaşmış bulunan asıl tehdidi, şimdi değişik kimliklerde, boyutlarda ve farklı biçimlerde güneye,Türkiye’yi çevreleyen coğrafi bölgeye kaymıştır. Bütün bu gelişmelerin ortasında bulunan Türkiye, bir tarafta kendi ekonomisini geliştirmeye, demokrasisini kökleştirmeye ve güvenliğini pekiştirmeye çalışırken diğer taraftan da bölgedeki istikrarın düğüm noktası olarak, komşu ülkelerle karşılıklı iyi ilişkiler kurmak suretiyle ülkesinde ve dünyada barışın korunmasına katkıda bulunma çabasındadır.
Böylece Türkiye dünyanın bu kritik bölgesinde istikrar, barış ve demokrasinin tesisi ve korunması politikasında ve bu politikaya dayanacak stratejilerin uygulanmasında bir dayanak noktası ve temel taşı oluşturmaktadır.
2. 1990-91 Körfez Savaşı ve Yeni Stratejiler :
1990 Ağustosunda patlak veren körfez krizi ve onu takip eden savaş ,teknolojik gelişmeleri yakından izleyen birçok ülkenin silahlı kuvvetlerinin savaş tekniğini ve stratejisini de etkilemiştir.
ABD ve NATO ülkeleri silahlı kuvvetlerinde (Türkiye de dahil) yapılan taktik değişikliklerinden dikkati çeken yenilikler şunlardır; muhtemelen çok süratle değişecek olan savaş ortamında çok kere komuta makamlarının esnek ve seri kararlarının uygulanmasını kolaylaştıracak ve geniş ölçüde bilgisayarların kullanılacağı kesiksiz komuta ve kontrol sistemleri ve yöntemleri ile ast kademe komutanlarının kendi inisiyatiflerini geliştirecek şekilde yetiştirilmeleri ve Hava Kara Muharebe Doktrini ve yöntemi,
Körfez savaşının çöl fırtınası aşamasını teşkil eden taarruzi harekatın ilk otuz yedi günü genel hava harekatı ve son dört günüde (100 saat ) kara harekatı oluşturmuştur.
Koalisyon kuvvetlerinin bu savaş süresince muharebe zayiat, toplam 137 insandır.
Savaşın koalisyon kuvvetlerinin galibiyet ile bitmiş olması başka ülkelerin topraklarını zorla ele geçiren bir mütecavize karşı hür ve bağımsız ülkelerin gösterdiği tepki yönünden, gelecek için ümit veren bir örnek oluşturur.
Savaş sonunda orta doğunun ekonomik, siyasi ve sosyal geleceklerini uzun yıllar etkileyecek gelişmeler olmaya başlamıştır.
3. Akdeniz’in Güvenliği :
Akdeniz, dünya deniz ticareti trafiğinin önemli kapasitesini üzerinde taşıyan ve böylelikle NATO’nun güney kanat ülkeleri ile ve başta Rusya Federasyonu olmak üzere Karadeniz'de sahili olan ülkelerin hayat yollarının geçtiği bir denizdir.
Doğu Akdeniz'in Ege coğrafi alanı ise, sırtında taşıdığı müzmin sorunlarla bölgede zaman zaman tırmanan gerginlikler nedeni ile, bu denizdeki trafiğin akışını tehdit edebilecek siyasi krizlere sahne olmaktadır. Dolayısıyla bu denizin stratejik özelliği, uluslararası stratejik bir soruna dönüşmektedir.
Bu koşullarda Türkiye'nin göstereceği anlayış ve iyi niyet jestlerini ne derecede etkili ve yararlı olacağı tartışılabilir.
Türkiye ,Yunanistan ile ilişkilerinde gerek Kıbrıs gerekse Ege sorunlarında kapılarını açık tutmaya devam ederken Yunanistan tarafından kendisine yönelecek her türlü tertip ve oyunlara karşı uyanık ve gevşetilmeyen bir hazırlık içinde olmalıdır.
4. Balkanlar :
Yüzyıllar boyunca sürekli göç ve istilalar sonucu Balkanlarda demografik yapısı ile dini inanışları ve kültürü çok farklı toplumlar olmuş ve otoriter yönetimlerin hakim olduğu dönemler dışında süre gelen istikrarsızlıklar da bölgenin ortak bir özelliği haline gelmiştir.
Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra bu istikrarsızlıklar ve gerginlikler yeni ve bağımsız devletler üzerine kaymakta ve ağırlık Bosna olayları üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Sırpların Bosna Hersek’te yapmış oldukları katliama NATO geçte olsa dur diyebilmiş ve nihayet Ağustos 1995’te NATO’ya meydan okuyan Sırpların mevzilenmiş ağır silahlarına NATO hava gücünün yaptığı yoğun taarruzlarla önemli kayıplar veren Sırplar uzun süreli ateş kese mecbur edilmiş ve Kasım 1995'te Dayton, Ohio’da yapılan görüşmelerden sonra bölgede adil ve kalıcı bir barışı hedefleyen anlaşma taraflarca imzalanmıştır.
Türkiye’ye yönelebilecek bir tehdit mihveri niteliğini taşıyan Balkanlar , artık Avrupa ile Türkiye ve dolayısı ile Asya arasıdaki ekonomik, sosyal, kültürel ve güvenlik ilişkilerinin geliştirilmesinde stratejik değeri yüksek olan bir ulaşım mihverinin kritik bir bağlantısıdır.
Balkanların geleceği bugünün başta gelen canlı konusu olan ve kısaca “ Bosna Olayları” denilebilecek sıcak sorunun büyük ölçüde geleceğine ve diğer ülkelerin bu konudaki tutum ve davranışlarına bağlıdır.
5. Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) :
BDT, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler birliğinin dağılması üzerine eski Sovyet Cumhuriyetlerinin 1991 yılı sonunda oluşturduğu siyasal bir birliktir.
BDT, bulundukları coğrafi alanlara göre üç ayrı kategoride ele alınır.
(a) Rusya Federasyonu ,Beyaz Rusya, Ukranya ve Moldova
(b) Kafkaslarda bulunan 3 Ülke : Gürcistan,Ermenistan ve Azerbaycan
© Orta Asya'da bulunan 5 ülke :Tacikistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan'dır.
Rusya federasyonu bir yol ayarımı başındadır. Yolun birisinde bağımsızlığa kavuşan BDT üyeleri ile bunları gönülden destekleyen dünyanın büyük bir kısmı, diğer yolda da kominizme dönmeyi istememekle beraber güçlü ve otoriter merkezi bir yöntemi arzu edenler yürüyecektir.
BDT bölgesinde halen sıcaklığını koruyan bir bölge sorunu, aynı zamanda NATO’ya ve Orta Doğuyu da yakından ilgilendiren Karabağ sorunudur. ve dünya çapında aktif bir girişimi beklemektedir.
6. Doğu; Güneydoğu Anadolu ve Terörizm :
Tarihimizde asayiş, ayaklanma ve isyanlar gibi iç güvenlik olayları yüzyıllar öncesine dayanır. Bütün bu gelişmelere paralel olarak Birinci Dünya Savaşı sonunda yenilgiye uğramış olan Osmanlı imparatorluğunun imzalamış olduğu Sevr Muahedesiyle de sözde Ermenistan ve Kürdistan emelleri ile ülkemiz parçalanıp bölünmek istenmiştir.
Bağımsız Kürdistan hayali ile,Kürt kökenli Türk halkını da kendi saflarına almaya çalışarak ülkeyi bölmek isteyen PKK terör örgütü 1984 yılında sahneye çıkarak kanlı eylemlerine başlamıştır.
PKK benimsemiş olduğu ideoloji doğrultusunda ve başta Suriye olmak üzere diğer yabancı ülkelerden aldığı destek ve yardımlarla önceleri yeraltı faaliyetleri ile belirli bir düzeye getirdikten sonra 1984 yılında TSK’nın Şemdinli’deki garnizon lojmanlarına silahını yöneltmiş ve sesini duyurmak ve kanıtlamak istemiştir.
Sonraları bölge halkını da tehdit,ikna ve para gibi çeşitli senaryolar ile kandırarak destek aramıştır. Siyasi ve askeri net kararlar sayesinde tedbirler alınarak, milli sınırlarımız içinde (Sınır ötesi de) silaha silahla karşılık vererek PKK’nın beli kırılmıştır.
Bugünkü ulaşılmış olan bu noktadan sonra bu mücadele için yeni bir strateji saptamak gerekiyorsa,şüphe yok ki önce,gerçekçi ve bilimsel bir durum tespiti ve değerlendirme yapmak gerekir.
7. Sonuç :
Bugün Türkiye'nin bulunduğu vatan sathı ,büyük tarihi olaylarında gösterdiği gibi,değişen stratejilerin düğümlendiği coğrafi bir bölgedir.
Türkiye şüphesiz, her şeyden önce kendi bekasını ve refah düzeyini korumakla,aynı zamanda bölge ve dünya çapında barışa da hizmet etmiş olmaktadır. Atatürk'ün hedef olarak göstermiş olduğu çağdaş uygarlık düzeyine ulaşacaktır.
A. KİTABIN ANA FİKRİ :
Yakın bildiği,gözlemlediği stratejik sorunlarla ilgili değerlendirmelerini ve birikimini yansıtmaktadır.
B. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Ülkemizin gelecek için oluşturulacak bölgesel politika ve stratejilere ışık tutması,
C. KİTAP HAKKINDA DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Ülkemizin, bütünlüğü ve ulusal varlığını koruma çabasını her zamankinden daha fazla göstermek zorunda olduğunu anlatmaktadır.
D.YAZARIN BİYOGRAFİSİ: Necip Torumtay
24 Temmuz 1987 - 3 Eylül 1990
Orgeneral TORUMTAY; 1926 yılında Trabzon'nun Vakfıkebir İlçesi'nde doğdu. 1944 yılında Topçu Asteğmen rütbesi ile Harp Okulu'ndan mezun oldu. 1946 yılında Topçu Sınıf Okulu'nu bitirdi. Muhtelif Topçu Birliklerinde Takım Komutanlığı ve Topçu Okulu'nda öğretmenlik yaptı. 1954 yılında Harp Akademisi'ni bitirerek Kurmay oldu. 1970 yılına kadar çeşitli karargah ve birliklerde, Tokyo Kara Ataşe Muavinliği ve TMR Kara Plan Subaylığı görevlerinde bulundu. 1970 yılında Tuğgeneral, 1974 yılında Tümgeneral, 1978 yılında Korgeneral ve 1982 yılında Orgenralliğe yükseldi. Tuğgeneral rütbesi ile 1 nci Zırhlı Tümen Komutan Yardımcılığı, 2 nci Zırhlı Tugay Komutanlığı ve SHAPE Harekat Plan Daire Başkanlığı, Tümgeneral rütbesi ile Genelkumay Plan Harekat Daire Başkanlığı ve 4 ncü Piyade Tümen Komutanlığı, Korgeneral rütbesinde Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı, Genelkurmay Harekat Başkanlığı ve Genelkurmay Genel Plan ve Prensipler Başkanlığı görevlerinde bulundu. Orgeneral rütbesinde Devlet Başkanlığı ve Milli Güvenlik Konseyi Genelsekreter Yardımcılığı, Cumhurbaşkanlığı ve Milli Güvenlik Konseyi Genelsekreter Yardımcılığı ve Genelsekreterliği, Genelkurmay II nci Başkanlığı ve 1 nci Ordu Komutanlığı yaptı.
2 Temmuz 1987 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na, 24 Temmuz 1987 tarihinde Genelkurmay Başkanlığına atandı. 3 Aralık 1990 tarihinde kendi isteği ile Genelkurmay Başkanlığı görevinden emekliye ayrıldı.
İngilizce bilir. Evli ve iki çocukludur.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI :HANDAN
KİTABIN YAZARI :HALİDE EDİP ADIVAR
YAYIN EVİ VE ADRESİ:ÖZGÜR YAYINEVİ Ankara Cad.No:31/2
Cağaloğlu/İSTANBUL
BASIM YILI :1978(14.BASKI)
1.KİTABIN KONUSU:
Kitapta üç temel kahraman;Refik Cemal,Neriman ve Handan vardır. Olaylar genel olarak bu üç şahıs etrafında toplanmaktadır. Kitapta filmlere konu olacak bir aile ve arkadaş dramı yaşanmaktadır. Bütün olaylar mektup şeklinde anlatılmaktadır.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Kitap Refik Cemal’in, arkadaşı Server’e yazdığı mektupla şekillenmektedir.Bu mektupta evleneceği kızın ve çevresinin tahlilini yapmaktadır.Bu kız Cemal Bey’in kızlarından Neriman’dır.
Refik Cemal kızlarla arası pek güzel olmayan birisidir.Fakat Neriman için azıcık kalbi atıyordur. Onunla nikahlandıktan sonra ziyaret için evlerine gider.Aile ortamı ilk başta biraz resmi bir durumdadır.Akşam yemeği saatinde Cemal Bey Handan’ın yokluğunu hissettirecek cümleler kurarken,Neriman hüzünleniyor üvey annesi ise,pek o kadar özlemle katılmıyordu.Refik Cemal evden ayrılırken Cemal Bey Neriman’ı Cuma ve Pazar günleri görebileceğini söyledi.artık her buluştuklarında konu Handan’dan açılıyor ve Refik Cemal saçları ve gözleri çok güzel olan bu kültürlü kızı çok merak etmeye başlamıştı.
Evliliklerinin ardından Neriman’ın hamile olduğu dönemde Refik Cemal’in Avrupa’ya gitmesi gerekiyordu.Çünkü İstanbul onun için tehlikeli bir yer olmaya başlamıştı.Bu arada Handan da İstanbul’a gelir ve Nazım isimli bir şahıstan özel dersler almaya başlar.Handan Selim Bey denilen bir şahsın evinde kalmaktaydı.Nazım ve Neriman arasındaki yaklaşım aşka dönüşür.Fakat Nazım için Handan’dan daha önemli bir kutsal amacı vardı.Buna Handan’ı da inandırmaya çalışıyordu.Fakat Handan Nazım’ın evlenme teklifini kabul etmemiş ve Hüsnü Paşa ile evlenmişti.Bu karar Nazım’ın ölümünü belirlemişti. Hüsnü Paşa eşini bu çevreden uzaklaştırmak için onu Avrupa’ya götürür.Bu arada Neriman ve Refik Cemal doğan çocuklarının ismini Nazım koyarlar.
Handan evlendikten sonra çok değişmiştir.Her konuda fikrini açıkça söyleyen Handan Hüsnü Paşa’nın ağır laflarını işittikten sonra bile sessizliğini koruyordu.Hüsnü Paşa Refik Cemal tarafından,daha doğrusu Handan’ın yakınları tarafından hiç sevilmiyordu.Bir de bunun üstüne Handan’ı sarışın kadınlarla aldatması eklenince buna kimse dayanamıyordu.Oysa buna en çok kızması gereken Handan bile sessizliğini ve ona olan sevgisini koruyordu.
Fakat Hüsnü Paşa’nın uzun süre evden uzaklaşması ve üç ay sonra yazdığı mektup belki de Handan’ın ölüm sebebi olacaktı.Handan bütün bu olaylardan sonra hastalanır ve bilincini kaybeder.Bu zamanda yanında Neriman’ın izniyle Refik Cemal ona yardımcı olur.Doktorlar Handan’ın iyileşmesi için yabancı bir yere gitmesi gerektiğini söylerler. Refik Cemal ve Handan Doktorların tavsiye ettiği sakin bir yere giderler.Burada Handan ve Refik Cemal arasında sıkı bir bağlılık aşka dönüşmüştür.Handan’ın bazı şeyleri hatırlamasıyla onu tekrar hastaneye götürürler.Onu ziyarete giden Server ,Refik Cemal’e Handan’ın onu istediğini söyler.Fakat Handan bu arada kız kardeşinin kocasını nasıl seveceğini düşünüyor ve düşündükçe mahvoluyordu. Handan tekrar rahatsızlanır ve bu sefer doktorlar onun en fazla iki gün daha yaşayacağını söylerler.Ve zavallı Handan yabancı bir hastanede ölüp gider.Babası Cemal Bey ülkeden çıkamadığı için Refik Cemal’e kızının cenazesini getirmesi için her şeyi yapmasını söyler.Cenaze törenine Hüsnü Paşa da gelir.Refik Cemal’i karısının ölümünden sorumlu tutar ve ona saldırır.Refik Cemal onu yakasından tutar ve mezarın üstüne atar.
Artık her şey bitmiş ve sadece bazı insanların Refik Cemal’in inci gibi karısı varken Hüsnü Paşa’nın karısını sevdiği düşünceleri kalmıştır. Zavallı Handan,zavallı Refik Cemal!
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Muhtaçta olan insanlara her zaman yardım etmeli ve bize değer veren insanları kırmamak için her şeyi göze almalıyız.İnsanlara önyargılı yaklaşmanın hem onlara hem bizlere zarar vereceğini asla unutmamalıyız.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLEBDİRİLMESİ:
Kitapta geçen olaylar bir aile dramını gözler önüne sermektedir. Olaylar değişik yerlerde geçmektedir.Mekanların ve kişilerin tahlili çok derin yapılmıştır.
Refik Cemal,yardımsever bir insan olup ,eski kültüre bağlı bir gençtir.Neriman ise,Cemal Bey’in kızları arasında en sessiz ve sakin olanıdır.Aslında Cemal Bey’in baldızının kızıdır.Hiç kimse hakkında kötü düşünmeyen bu genç hanım kardeşinin iyiliği için her şeyi göze almıştır.Hüsnü Paşa,Handan’a layık olmayan para ve kadın düşkünü sert bir yapıya sahip birisidir.Nazım,sanatı her yönüyle bilen ayrıca felsefe gibi hayatı açıklayan dallar üzerine bilgiye sahip kültürlü bir aşk kurbanıdır.Ve Handan,fazla şey söylemeye gerek yok,güzel gözleri, saçları ve bilgisiyle herkesin sevgisini kazanan bir genç kızdır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Bu kitapta da Halide Edip’in her kitabında olduğu gibi yine üstün yeteneklere sahip bir kadın karakter ön plandadır.Romanın çok akıcı bir konusu olmasına rağmen araya sokulan çok derin yer ve şahıs tahlilleri bence akıcılığı bozmuştur.Ayrıca olayların çok derinliğine girmeyerek su yüzünde bırakılması ve karşılıklı mektuplar romanda bazı kopukluklara neden olmuştur.Ama bu eksiklere rağmen güzel bir roman olduğu açık.Küçük bir aşk yaşayan bir insanın bile okuması gereken bir kitap.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Halide Edip Adıvar(İstanbul 1882-İstanbul 1964)
Halide Edip Adıvar Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerinin tanınmış edebiyatçılarındandır.Amerikan Kız Kolejini bitiren ilk Türk kızıdır.Devamlı olarak terbiye ve okullar konusunda yazılar yazdığı için, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Kız Öğretmen Okulu pedagoji öğretmeni olur.1917’de ikinci eşi Dr.Adnan Adıvar’la evlenmiş ve Mütareke yıllarında İstanbul’daki vatanseverlerle birlikte çalışmıştır. 1924’te kocasıyla Türkiye’den ayrılır.Önce İngiltere’de,daha sonra Paris’te yaşarlar. 1939’da İstanbul’a dönen Halide Edip1950-1954 yılları arası İzmir milletvekili olarak T.B.M.M.’ne girmiş ve 9 Ocak 1964 tarihinde vefat etmiştir.
KİTABIN YAZARI :HALİDE EDİP ADIVAR
YAYIN EVİ VE ADRESİ:ÖZGÜR YAYINEVİ Ankara Cad.No:31/2
Cağaloğlu/İSTANBUL
BASIM YILI :1978(14.BASKI)
1.KİTABIN KONUSU:
Kitapta üç temel kahraman;Refik Cemal,Neriman ve Handan vardır. Olaylar genel olarak bu üç şahıs etrafında toplanmaktadır. Kitapta filmlere konu olacak bir aile ve arkadaş dramı yaşanmaktadır. Bütün olaylar mektup şeklinde anlatılmaktadır.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Kitap Refik Cemal’in, arkadaşı Server’e yazdığı mektupla şekillenmektedir.Bu mektupta evleneceği kızın ve çevresinin tahlilini yapmaktadır.Bu kız Cemal Bey’in kızlarından Neriman’dır.
Refik Cemal kızlarla arası pek güzel olmayan birisidir.Fakat Neriman için azıcık kalbi atıyordur. Onunla nikahlandıktan sonra ziyaret için evlerine gider.Aile ortamı ilk başta biraz resmi bir durumdadır.Akşam yemeği saatinde Cemal Bey Handan’ın yokluğunu hissettirecek cümleler kurarken,Neriman hüzünleniyor üvey annesi ise,pek o kadar özlemle katılmıyordu.Refik Cemal evden ayrılırken Cemal Bey Neriman’ı Cuma ve Pazar günleri görebileceğini söyledi.artık her buluştuklarında konu Handan’dan açılıyor ve Refik Cemal saçları ve gözleri çok güzel olan bu kültürlü kızı çok merak etmeye başlamıştı.
Evliliklerinin ardından Neriman’ın hamile olduğu dönemde Refik Cemal’in Avrupa’ya gitmesi gerekiyordu.Çünkü İstanbul onun için tehlikeli bir yer olmaya başlamıştı.Bu arada Handan da İstanbul’a gelir ve Nazım isimli bir şahıstan özel dersler almaya başlar.Handan Selim Bey denilen bir şahsın evinde kalmaktaydı.Nazım ve Neriman arasındaki yaklaşım aşka dönüşür.Fakat Nazım için Handan’dan daha önemli bir kutsal amacı vardı.Buna Handan’ı da inandırmaya çalışıyordu.Fakat Handan Nazım’ın evlenme teklifini kabul etmemiş ve Hüsnü Paşa ile evlenmişti.Bu karar Nazım’ın ölümünü belirlemişti. Hüsnü Paşa eşini bu çevreden uzaklaştırmak için onu Avrupa’ya götürür.Bu arada Neriman ve Refik Cemal doğan çocuklarının ismini Nazım koyarlar.
Handan evlendikten sonra çok değişmiştir.Her konuda fikrini açıkça söyleyen Handan Hüsnü Paşa’nın ağır laflarını işittikten sonra bile sessizliğini koruyordu.Hüsnü Paşa Refik Cemal tarafından,daha doğrusu Handan’ın yakınları tarafından hiç sevilmiyordu.Bir de bunun üstüne Handan’ı sarışın kadınlarla aldatması eklenince buna kimse dayanamıyordu.Oysa buna en çok kızması gereken Handan bile sessizliğini ve ona olan sevgisini koruyordu.
Fakat Hüsnü Paşa’nın uzun süre evden uzaklaşması ve üç ay sonra yazdığı mektup belki de Handan’ın ölüm sebebi olacaktı.Handan bütün bu olaylardan sonra hastalanır ve bilincini kaybeder.Bu zamanda yanında Neriman’ın izniyle Refik Cemal ona yardımcı olur.Doktorlar Handan’ın iyileşmesi için yabancı bir yere gitmesi gerektiğini söylerler. Refik Cemal ve Handan Doktorların tavsiye ettiği sakin bir yere giderler.Burada Handan ve Refik Cemal arasında sıkı bir bağlılık aşka dönüşmüştür.Handan’ın bazı şeyleri hatırlamasıyla onu tekrar hastaneye götürürler.Onu ziyarete giden Server ,Refik Cemal’e Handan’ın onu istediğini söyler.Fakat Handan bu arada kız kardeşinin kocasını nasıl seveceğini düşünüyor ve düşündükçe mahvoluyordu. Handan tekrar rahatsızlanır ve bu sefer doktorlar onun en fazla iki gün daha yaşayacağını söylerler.Ve zavallı Handan yabancı bir hastanede ölüp gider.Babası Cemal Bey ülkeden çıkamadığı için Refik Cemal’e kızının cenazesini getirmesi için her şeyi yapmasını söyler.Cenaze törenine Hüsnü Paşa da gelir.Refik Cemal’i karısının ölümünden sorumlu tutar ve ona saldırır.Refik Cemal onu yakasından tutar ve mezarın üstüne atar.
Artık her şey bitmiş ve sadece bazı insanların Refik Cemal’in inci gibi karısı varken Hüsnü Paşa’nın karısını sevdiği düşünceleri kalmıştır. Zavallı Handan,zavallı Refik Cemal!
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Muhtaçta olan insanlara her zaman yardım etmeli ve bize değer veren insanları kırmamak için her şeyi göze almalıyız.İnsanlara önyargılı yaklaşmanın hem onlara hem bizlere zarar vereceğini asla unutmamalıyız.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLEBDİRİLMESİ:
Kitapta geçen olaylar bir aile dramını gözler önüne sermektedir. Olaylar değişik yerlerde geçmektedir.Mekanların ve kişilerin tahlili çok derin yapılmıştır.
Refik Cemal,yardımsever bir insan olup ,eski kültüre bağlı bir gençtir.Neriman ise,Cemal Bey’in kızları arasında en sessiz ve sakin olanıdır.Aslında Cemal Bey’in baldızının kızıdır.Hiç kimse hakkında kötü düşünmeyen bu genç hanım kardeşinin iyiliği için her şeyi göze almıştır.Hüsnü Paşa,Handan’a layık olmayan para ve kadın düşkünü sert bir yapıya sahip birisidir.Nazım,sanatı her yönüyle bilen ayrıca felsefe gibi hayatı açıklayan dallar üzerine bilgiye sahip kültürlü bir aşk kurbanıdır.Ve Handan,fazla şey söylemeye gerek yok,güzel gözleri, saçları ve bilgisiyle herkesin sevgisini kazanan bir genç kızdır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Bu kitapta da Halide Edip’in her kitabında olduğu gibi yine üstün yeteneklere sahip bir kadın karakter ön plandadır.Romanın çok akıcı bir konusu olmasına rağmen araya sokulan çok derin yer ve şahıs tahlilleri bence akıcılığı bozmuştur.Ayrıca olayların çok derinliğine girmeyerek su yüzünde bırakılması ve karşılıklı mektuplar romanda bazı kopukluklara neden olmuştur.Ama bu eksiklere rağmen güzel bir roman olduğu açık.Küçük bir aşk yaşayan bir insanın bile okuması gereken bir kitap.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Halide Edip Adıvar(İstanbul 1882-İstanbul 1964)
Halide Edip Adıvar Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerinin tanınmış edebiyatçılarındandır.Amerikan Kız Kolejini bitiren ilk Türk kızıdır.Devamlı olarak terbiye ve okullar konusunda yazılar yazdığı için, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Kız Öğretmen Okulu pedagoji öğretmeni olur.1917’de ikinci eşi Dr.Adnan Adıvar’la evlenmiş ve Mütareke yıllarında İstanbul’daki vatanseverlerle birlikte çalışmıştır. 1924’te kocasıyla Türkiye’den ayrılır.Önce İngiltere’de,daha sonra Paris’te yaşarlar. 1939’da İstanbul’a dönen Halide Edip1950-1954 yılları arası İzmir milletvekili olarak T.B.M.M.’ne girmiş ve 9 Ocak 1964 tarihinde vefat etmiştir.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI :YAPRAK DÖKÜMÜ
KİTABIN YAZARI :REŞAT NURİ GÜNTEKİN
1.KİTABIN KONUSU: Gelenek göreneklerine bağlı, özellikle ahlaki konularda çok titiz olan Ali Rıza Bey ile batılılaşma hareketine karışarak daha zengin bir hayat yaşamak isteyen çocukları arasındaki çatışma işlenmiştir.
2.KİTABIN ÖZETİ: Ali Rıza Bey, hayatını memuriyetle devam ettiren, namusuna ve ahlaka son derece düşkün beş çocuklu bir ailenin babasıdır. Trabzon’da çalıştığı bir iş yerinden ayrıldıktan sonra İstanbul’a gelip Bağlarbaşı’ndaki babadan kalma eve yerleştiler. Bir süre işsiz gezdikten sonra, Muzaffer adındaki eski öğrencisinin ona sağladığı imkanla işe girer.Her şey kızları Leyla ve Necla’nın arkadaşları olan Leman'ın Ali Rıza Bey’den iş istemesiyle başlar. Ali Rıza Bey Leman’a çalıştığı yerde bir iş bulmuştur; fakat Leman bir süre sonra patronu Muzaffer Bey’le bir ilişki yaşar ve hamile kalır. Ali Rıza Bey bunu duyunca kendini suçlar ve Muzaffer Bey’den Leman ile evlenip onun namusunu temizlemesini ister.Patronu bunu kabul etmeyince Ali Rıza Bey bu olayı gururuna yediremeyip işten ayrılır. Daha sonra oğlu Şevket’in bir iş bulduğunu öğrenince bir parça sevinmiştir. Fakat bir süre sona Ali Rıza Bey’in karısı Hayriye Hanım ve kızları Necla ile Leyla artık eve para getirmediği için ona saygı duymuyorlar ve onu aşağılıyorlardır. Bir gün, Şevket işyerinde evli bir kadınla ilişkiye girdiğini ve o kadınla evlenmek istediğini söyler. İlk başta Ali Rıza Bey bu olaya itiraz etse de daha sonra Şevket’in Ferhunde ismindeki kadını ne kadar çok sevdiğini görmüştür. Fakat, gelin Ferhunde eğlenceye ve modern hayata alışkın biridir ve evde gece toplantıları yapılmaya başlanır. Evin ortanca kızları olan Necla ve Leyla’nın eğlenceye ve lükse olan düşkünlükleri artar.Böylelikle Ferhunde’nin evdeki hakimiyeti iyice artar. Evin en büyük kızı olan Fikret bu olanlara daha fazla dayanamayacağını anlar ve Adapazarı’nda yaşayan bir adamla adamın çocuklarına bakma koşuluyla evlenmeye karar vermiştir. Fikret’in evden gidişiyle daldaki yapraklardan biri kopar. Şevket’in kazandığı para ve Ali Rıza Bey’in emekli maaşı evde yapılan eğlencelere harcanmaktadır. En sonunda elde hiçbir şey kalmaz. Şevket çareyi çalıştığı bankadan zimmetine para geçirmekte bulur. Aldığı parayı yerine koyamayınca hapse girer. Böylelikle dalın ikinci yaprağı da kopar. Ferhunde bu hayat daha fazla dayanamayacağını söyleyerek evi terk eder. Bunun sonucunda üçüncü yaprak da kopmuş olur. Daha sonra Necla da kendini zengin gösteren bir Suriyeli adam ile evlenir. Fakat mutlu değildir ve babasından yardım istemek için mektup yollar. Ali Rıza Bey ise onun bu isteğini reddeder ve yaşamına devam etmesini söyler. Böylece dalın dördüncü yaprağı da kopar. Leyla zengin bir avukatın metresi olur ve Ali rıza Bey bunu bir arkadaşından öğrenir. Namusuna düşkün olan Ali Rıza Bey Leyla’yı evden kovar . Leyla avukatın Taksim’de tuttuğu eve yerleşir. Böylece dalın son yaprağı da kopmuş olur. Nihayetinde Ali Rıza Bey Leyla’nın eve gelmesini kabul eder ama kendisi evden ayrılacaktır. Adapazarı’nda olan kızı Fikret'in yanına gider ve Fikret'in orada mutsuz olduğunu görür. Kocası ve üvey çocuklarıyla arası iyi değildir. Bunu gören Ali Rıza Bey İstanbul’a geri döner ama birkaç gün eve gitmez. Daha sonra hasta olur ve eski bir arkadaşı sayesinde hastaneye kaldırılır. Bir gün Hayriye Hanım ve kızı Leyla hastaneye gidip onu alırlar ve Taksim’deki eve giderek yaşamlarına orada devam ederler.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Kitapta insanların çeşitli çıkarlar düşünerek birbirlerine saygı duyması ve bu çıkarları elde ettikten sonra ise birbirlerine olan kinlerini anlatmaktadır.Kitapta da görüldüğü gibi ufacık bir zevk için telafisi olmayan hatalar meydana gelmiştir.Ne olursa olsun aile en kötü durumda bile birlik ve beraberlik içerisinde olmalıdır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLEBDİRİLMESİ:]
]Yer ve Zaman:
Olaylar Birinci Dünya Savaşından sonraki zamanlarda İstanbul'daki bir evde geçmektedir.
[COLOR=windowtext]
Kişiler
]Ali Rıza Bey: Eski Türk terbiyesi ile yetişmiş, özellikle ahlaki konularda titiz, erdemli, çok bilgili(Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca biliyor) ve çalışkan birisidir.
]Hayriye Hanım :Ali Rıza Bey’in karısıdır.İlk başta kocasına sadık fakat değişen hayat koşulları nedeniyle asileşen, saf ve cahil bir kadındır.
]Fikret: Ali Rıza Bey’in en büyük kızıdır.babası gibi terbiyeye önem veren birsidir.Kardeşlerin değişen yaşamlarına ayak uyduramayınca Adapazarılı biriyle evlenmiştir.
]Leyla ve Necla: Ali Rıza Bey’in ortanca kızlarıdır.Lükse ve eğlenceye düşkündürler. Hep zengin birer koca arayışı içindeler.Babalarını umursamaz hale gelmişlerdir.
]Şevket: Ali Rıza Bey’in tek oğludur.Ali Rıza Bey’in terbiyesine ve ahlakına en çok emek harcadığı çocuğudur.Bir süre ailenin bütün yükü onun omuzlarına binmiştir. Çalıştığı yerden para çalmak suçundan hapse atılmıştır.
]Ferhunde: Zenginliğe, lükse ve eğlenceye düşkün, kötü huylu bir kadındır.
]Ayşe: Ali Rıza Bey’in en küçük kızıdır.Yaşı küçük olduğundan dolayı olaylar içerisinde pek fazla bulunmamaktadır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Bence bu kitap Türk Roman tarihinde sıkça rastlanan doğu batı kapışmasını açık bir şekilde aile içinde göstermiştir.Bu çatışmaların en sağlam yuva olan aileyi bile yıktığı gözler önüne serilmiştir.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Reşat Nuri Güntekin 1889 yılında İstanbul’da doğdu.İzmir Fererler okulunu, daha sonra da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar Bursa ve İstanbul
okullarında Fransızca, Türkçe, Felsefe öğretmenliği yaptı.Dil heyetinde görev aldı. Eğitim müfettişliği,Çanakkale milletvekilliği, M.E.Bakanlığı başmüfettişliği ve Paris Kültür ataşeliği görevlerinde bulundu.Emekliye ayrıldıktan sonra yani eserlerini hazırlarken yakalandığı kanserden dolayı 7 Aralık 1956’da Londra’da vefat etti.
Yazar Cumhuriyet Dönemi Edebiyatımızın ünlü roman, hikaye ve tiyatro yazarlarındandır. Edebiyata Diken dergisinde yayımlanan “Eski Ahbap” adlı uzun öyküsüyle giren Reşat Nuri Güntekin makale, eleştiri, gazi, çeviri türleri üzerinde çalışmış; birçoğu dergi sayfalarında kalan yüzü aşkın eser vermiştir. Eserlerinde yanlış batılılaşma anlayışını, batıl inançları, yurdun çeşitli yerlerindeki hayat sahnelerini işlemiştir. Anadolu’nun yerli hayatını ve kişilerini başarılı bir şekilde yansıtmıştır. Romanlarında güçlü bir gözlemciliğe dayanan realizm ve canlı bir üslup vardır. Edebiyat öğretmenliği ve bakanlık müfettişliği görevlerinde bulunması hem gözlem yapmasını, hem de Anadolu’nun dört bir tarafını gezerek Anadolu halkını yakından tanımasını sağlamıştır. Gerçek hayattaki insan tiplerini ve olayları eserlerinde başarıyla kullanmıştır. Genellikle toplumsal yenileşme sıkıntılarını ve sancılarını anlatır.
]Eserlerinden başlıcalar:
]Romanları: Yaprak Dökümü, Çalıkuşu, Acımak, Damga, Dudaktan Kalbe, Bir Kadın Düşmanı, Kızılcık Dalları, Gökyüzü, Ateş Gecesi...
]Tiyatroları: Eski Rüya, Taş Parçası, Hançer, Tanrı dağı Ziyafeti, Bu Gece Başka Gece, Gözdağı, Eski Şarkı...
]Hikayeleri: Sönmüş Yıldızlar, Tanrı Misafiri, Olağan İşler, Leyla ile Mecnun.
]Gezi Yazıları: Anadolu Notları, İtiraflar
]Çevirileri: Üç Asırlık Fransız Edebiyatı
KİTABIN YAZARI :REŞAT NURİ GÜNTEKİN
1.KİTABIN KONUSU: Gelenek göreneklerine bağlı, özellikle ahlaki konularda çok titiz olan Ali Rıza Bey ile batılılaşma hareketine karışarak daha zengin bir hayat yaşamak isteyen çocukları arasındaki çatışma işlenmiştir.
2.KİTABIN ÖZETİ: Ali Rıza Bey, hayatını memuriyetle devam ettiren, namusuna ve ahlaka son derece düşkün beş çocuklu bir ailenin babasıdır. Trabzon’da çalıştığı bir iş yerinden ayrıldıktan sonra İstanbul’a gelip Bağlarbaşı’ndaki babadan kalma eve yerleştiler. Bir süre işsiz gezdikten sonra, Muzaffer adındaki eski öğrencisinin ona sağladığı imkanla işe girer.Her şey kızları Leyla ve Necla’nın arkadaşları olan Leman'ın Ali Rıza Bey’den iş istemesiyle başlar. Ali Rıza Bey Leman’a çalıştığı yerde bir iş bulmuştur; fakat Leman bir süre sonra patronu Muzaffer Bey’le bir ilişki yaşar ve hamile kalır. Ali Rıza Bey bunu duyunca kendini suçlar ve Muzaffer Bey’den Leman ile evlenip onun namusunu temizlemesini ister.Patronu bunu kabul etmeyince Ali Rıza Bey bu olayı gururuna yediremeyip işten ayrılır. Daha sonra oğlu Şevket’in bir iş bulduğunu öğrenince bir parça sevinmiştir. Fakat bir süre sona Ali Rıza Bey’in karısı Hayriye Hanım ve kızları Necla ile Leyla artık eve para getirmediği için ona saygı duymuyorlar ve onu aşağılıyorlardır. Bir gün, Şevket işyerinde evli bir kadınla ilişkiye girdiğini ve o kadınla evlenmek istediğini söyler. İlk başta Ali Rıza Bey bu olaya itiraz etse de daha sonra Şevket’in Ferhunde ismindeki kadını ne kadar çok sevdiğini görmüştür. Fakat, gelin Ferhunde eğlenceye ve modern hayata alışkın biridir ve evde gece toplantıları yapılmaya başlanır. Evin ortanca kızları olan Necla ve Leyla’nın eğlenceye ve lükse olan düşkünlükleri artar.Böylelikle Ferhunde’nin evdeki hakimiyeti iyice artar. Evin en büyük kızı olan Fikret bu olanlara daha fazla dayanamayacağını anlar ve Adapazarı’nda yaşayan bir adamla adamın çocuklarına bakma koşuluyla evlenmeye karar vermiştir. Fikret’in evden gidişiyle daldaki yapraklardan biri kopar. Şevket’in kazandığı para ve Ali Rıza Bey’in emekli maaşı evde yapılan eğlencelere harcanmaktadır. En sonunda elde hiçbir şey kalmaz. Şevket çareyi çalıştığı bankadan zimmetine para geçirmekte bulur. Aldığı parayı yerine koyamayınca hapse girer. Böylelikle dalın ikinci yaprağı da kopar. Ferhunde bu hayat daha fazla dayanamayacağını söyleyerek evi terk eder. Bunun sonucunda üçüncü yaprak da kopmuş olur. Daha sonra Necla da kendini zengin gösteren bir Suriyeli adam ile evlenir. Fakat mutlu değildir ve babasından yardım istemek için mektup yollar. Ali Rıza Bey ise onun bu isteğini reddeder ve yaşamına devam etmesini söyler. Böylece dalın dördüncü yaprağı da kopar. Leyla zengin bir avukatın metresi olur ve Ali rıza Bey bunu bir arkadaşından öğrenir. Namusuna düşkün olan Ali Rıza Bey Leyla’yı evden kovar . Leyla avukatın Taksim’de tuttuğu eve yerleşir. Böylece dalın son yaprağı da kopmuş olur. Nihayetinde Ali Rıza Bey Leyla’nın eve gelmesini kabul eder ama kendisi evden ayrılacaktır. Adapazarı’nda olan kızı Fikret'in yanına gider ve Fikret'in orada mutsuz olduğunu görür. Kocası ve üvey çocuklarıyla arası iyi değildir. Bunu gören Ali Rıza Bey İstanbul’a geri döner ama birkaç gün eve gitmez. Daha sonra hasta olur ve eski bir arkadaşı sayesinde hastaneye kaldırılır. Bir gün Hayriye Hanım ve kızı Leyla hastaneye gidip onu alırlar ve Taksim’deki eve giderek yaşamlarına orada devam ederler.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Kitapta insanların çeşitli çıkarlar düşünerek birbirlerine saygı duyması ve bu çıkarları elde ettikten sonra ise birbirlerine olan kinlerini anlatmaktadır.Kitapta da görüldüğü gibi ufacık bir zevk için telafisi olmayan hatalar meydana gelmiştir.Ne olursa olsun aile en kötü durumda bile birlik ve beraberlik içerisinde olmalıdır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLEBDİRİLMESİ:]
]Yer ve Zaman:
Olaylar Birinci Dünya Savaşından sonraki zamanlarda İstanbul'daki bir evde geçmektedir.
[COLOR=windowtext]
Kişiler
]Ali Rıza Bey: Eski Türk terbiyesi ile yetişmiş, özellikle ahlaki konularda titiz, erdemli, çok bilgili(Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca biliyor) ve çalışkan birisidir.
]Hayriye Hanım :Ali Rıza Bey’in karısıdır.İlk başta kocasına sadık fakat değişen hayat koşulları nedeniyle asileşen, saf ve cahil bir kadındır.
]Fikret: Ali Rıza Bey’in en büyük kızıdır.babası gibi terbiyeye önem veren birsidir.Kardeşlerin değişen yaşamlarına ayak uyduramayınca Adapazarılı biriyle evlenmiştir.
]Leyla ve Necla: Ali Rıza Bey’in ortanca kızlarıdır.Lükse ve eğlenceye düşkündürler. Hep zengin birer koca arayışı içindeler.Babalarını umursamaz hale gelmişlerdir.
]Şevket: Ali Rıza Bey’in tek oğludur.Ali Rıza Bey’in terbiyesine ve ahlakına en çok emek harcadığı çocuğudur.Bir süre ailenin bütün yükü onun omuzlarına binmiştir. Çalıştığı yerden para çalmak suçundan hapse atılmıştır.
]Ferhunde: Zenginliğe, lükse ve eğlenceye düşkün, kötü huylu bir kadındır.
]Ayşe: Ali Rıza Bey’in en küçük kızıdır.Yaşı küçük olduğundan dolayı olaylar içerisinde pek fazla bulunmamaktadır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Bence bu kitap Türk Roman tarihinde sıkça rastlanan doğu batı kapışmasını açık bir şekilde aile içinde göstermiştir.Bu çatışmaların en sağlam yuva olan aileyi bile yıktığı gözler önüne serilmiştir.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Reşat Nuri Güntekin 1889 yılında İstanbul’da doğdu.İzmir Fererler okulunu, daha sonra da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar Bursa ve İstanbul
okullarında Fransızca, Türkçe, Felsefe öğretmenliği yaptı.Dil heyetinde görev aldı. Eğitim müfettişliği,Çanakkale milletvekilliği, M.E.Bakanlığı başmüfettişliği ve Paris Kültür ataşeliği görevlerinde bulundu.Emekliye ayrıldıktan sonra yani eserlerini hazırlarken yakalandığı kanserden dolayı 7 Aralık 1956’da Londra’da vefat etti.
Yazar Cumhuriyet Dönemi Edebiyatımızın ünlü roman, hikaye ve tiyatro yazarlarındandır. Edebiyata Diken dergisinde yayımlanan “Eski Ahbap” adlı uzun öyküsüyle giren Reşat Nuri Güntekin makale, eleştiri, gazi, çeviri türleri üzerinde çalışmış; birçoğu dergi sayfalarında kalan yüzü aşkın eser vermiştir. Eserlerinde yanlış batılılaşma anlayışını, batıl inançları, yurdun çeşitli yerlerindeki hayat sahnelerini işlemiştir. Anadolu’nun yerli hayatını ve kişilerini başarılı bir şekilde yansıtmıştır. Romanlarında güçlü bir gözlemciliğe dayanan realizm ve canlı bir üslup vardır. Edebiyat öğretmenliği ve bakanlık müfettişliği görevlerinde bulunması hem gözlem yapmasını, hem de Anadolu’nun dört bir tarafını gezerek Anadolu halkını yakından tanımasını sağlamıştır. Gerçek hayattaki insan tiplerini ve olayları eserlerinde başarıyla kullanmıştır. Genellikle toplumsal yenileşme sıkıntılarını ve sancılarını anlatır.
]Eserlerinden başlıcalar:
]Romanları: Yaprak Dökümü, Çalıkuşu, Acımak, Damga, Dudaktan Kalbe, Bir Kadın Düşmanı, Kızılcık Dalları, Gökyüzü, Ateş Gecesi...
]Tiyatroları: Eski Rüya, Taş Parçası, Hançer, Tanrı dağı Ziyafeti, Bu Gece Başka Gece, Gözdağı, Eski Şarkı...
]Hikayeleri: Sönmüş Yıldızlar, Tanrı Misafiri, Olağan İşler, Leyla ile Mecnun.
]Gezi Yazıları: Anadolu Notları, İtiraflar
]Çevirileri: Üç Asırlık Fransız Edebiyatı
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU
KİTABIN YAZARI
PEYAMİ SAFA
YAYINEVİ VE ADRESİ
BASIM YILI
1- KİTABIN KONUSU: Hayatta kendisini yalnız hisseden, hastalığı nedeniyle geleceğe karamsar bakan, ancak hiçbir zaman içindeki yaşam isteğini yitirmeyen bir çocuğun hikayesi anlatılıyor.
2- KİTABIN ÖZETİ: Yazar, onbeş yaşında bacağı sakat olan, birkaç kez ameliyat geçirmiş olmasına rağmen şifa bulamamış bir çocuktur. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde annesiyle birlikte eski bir evde oturmaktadır. Sık sık tedavi olmak amacıyla hastaneye gider, doktor ameliyat olması gerektiğini ancak ameliyattan sonra yaralı bacağının kısalacağını söyler, ama yazar gün geçtikçe kötüye giden durumunu kimseye söylemez. Kafası da iyice karışmıştır ve hem annesine üzüntüsünü belli etmemek hem de başka bir doktora muayene olmak için şehrin karşı tarafında oturan karbaları Paşa’nın yanına gider. Paşa altmış yaşlarında, gençliğinde Fransa’da çalışmış bu yüzden onlara karşı sempati ile yaklaşan bir şahıstır. Sahip olduğu köşkte karısı, kızı Nüzhet, ve hizmetliler ile birlikte yaşamaktadır. Yazar Paşa’yı her ziyarete gidişinde ona ve kızı Nüzhet’e kitap götürmektedir. Nüzhet ondokuz yaşında yazarla çocukluğundan beri arkadaş olan genç ve güzel bir kızdır. Yazarı her zaman kendine yakın bir dost olarak görmüştür. Yazar köşke gelmeden birkaç gün önce Ragıp Bey adında 35yaşlarında bir doktor Nüzhet’I babasından istemiştir. Nüzhet ve Paşa evlenme işine pek sıcak bakmamaktadır. Ancak Nüzhet’in annesi evliliğin gerçekleşmesi için elinden geleni yapmaktadır. Çünkü, Ragıp Bey evlendikten sonra Nüzhet’I Berlin’e götürmek istemektedir.
Yazar da Nüzhet gibi onunla konuşmaktan büyük zevk almaktadır. Küçüklüğünden beri Nüzhet’e beslediği arkadaşlık duyguları son zamanlarda anlam veremediği duygulara dönüşmektedir. Ragıp Bey’i öğrendikten sonra ise bu anlam veremediği duyguların nüzhet’e duyduğu aşk olduğunu anlar.bir gece Nüzhet dertleşmek için gizlice yazarın odasına gelir. O gece yaazar Nüzhet’e karşı hissettiklerinin karşılıksız olmadığını anlar ve aralarında bir elektriklenme olur. Bu elektriklenme gün geçtikce kuvvetlenir ancak birgün Ragıp Bey yüzünden araları açılır. Yazar köşkü terk etmeye karar verir, ancak annesinin de köşke gelmesi nedeniyle orada kalmak zorundadır. Birgün yazar ülkenin bulunduğu durum hakkında Paşa ve Ragıp Bey ile de tartışır ve evine geri döner. Döndükten sonra hem üzüntü hem de doktorlarım uyarılarına rağmen ayağını fazla zorlaması nedeniyle daha fazla dayanamaz ve kaldırılır. Doktorların teşhisi kesindir: “Bacağının kesilmesi gerekiyor.” Yazar bacağının kesilmemesi için doktor doktor dolaşmaya başlar. Ancak bu sırada ona azdırap veren bacağının ağrısı değil, Nüzhet’in aşkının kalbinde açtığı derin yaradır. Onu bir türlü unutamaz. Bu sırada bacağıda iyice kötüleşmiştir. Son çare aile dostu olan ve hastanede çalışan Mithat’a giderler. Mithat, yazarı çalıştığı hastnede ki operatöre götürür. Operatör, yazarın bacağını kurtarabileceğini ancak birkaç ay hastanede yatması gerektiğini söyler. Böylece yazarın hastane günleri başlar. Yalnız kaldığı odasında Nüzhet’i düşünmekten başka birşey yapamaz. Birgün Nüzhet’ten kart gelir; çok yakın zamanda Ragıp Bey ile evleneceği ayrıca Paşa'nın felç geçirdiği ve ölmeden önce onu görmek istediği yazmaktadır. Bu karttan sonra yazarın düşünceleri değişir. Başarılı ameliyatlar sonunda bir bacağı kısa kalmasına rağmen iyileşir. Annesi ile yeni bir hayata başlamak üzere ızdırap dolu günler geçirdiği o hastane koğuşundan ayrılır.
3- KİTABIN ANA FİKRİ: İnsan yaşamı boyunca hangi zorluklarla karşılaşırsa karşılassın, hangi duruma düşerse düşsün asla içinda ki yaşama isteğini ve sevincini yitirmemelidir.
4- KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Yazar: Hastalığının kötüye gitmesi onun geleceğe karamsar bakmasına yol açmıştır. Ancak yine de o içindeki umudu hiç yitirmemiştir. En zor günlerinde bile hep o çok sevdiği Nüzhet’I düşünmüştür.
Nüzhet: Hayatta hiç zorluk görmemiş, yazardan başka yakın dostu olmayan genç bir kızdır. Kendinden yaşça büyük, hiç tanımadığı bir insanla evlenip evlenmeme konusunda tereddüttedir. Bu tereddüt onu yazara daha da yakınlaştırmıştır. Yazar ile aralarında elektriklenmeler olduysa da en sonunda Ragıp Bey ile evlenir.
Paşa: Gençliğinde Fransa’da yaşadığı için Fransız etkisi altında kalmıştır. Evden dışarı çıkmayan, yazarın getirdiği kitapları dimlemekten zevk alan yaşlı bir adamdır.
Nüzhet’in annesi: yazara acıdığı için evinde kalmasına müsade eden, ancak yazarın kızıyla konuşmasından hoşlanmayan bir kadındır.
Yazarın annesi: yaşlı, hasta bir kadındır. Ruh halini genelde oğluna belli etmemeye çalışır. Tek isteği oğlunun iyileşmesidir.
Ragıp Bey: nüzhet’ten onaltı yaş büyük, yazarı Paşa istediği için muayene eden, Paşa gibi Fransız hayranı olan bir doktordur.
Mithat Bey: Hastanede çalışan, yazarın yakın dostu, onun iyi olması ve bacağının kesilmemesi için en çok çalışan kişilerden birisidir. Elinden geleni yapmıştır.
5- KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
Yazar, İstanbul'da doğdu(1899). Meşhur şair İsmail Safa'nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul'da öldü.
Kardeşi İlhami ile Yirminci Asır adlı bir akşam gazetesi çıkardı. Bu gazetede "Asrın hikâyeleri" ilk hikâyelerini imzasız yayınladı (1919), Kültür Haftası (21 sayı, 15 Ocak-3 Haziran 1936) ve Türk Düşüncesi (63 sayı, 1953-1960) adlarında iki de dergi çıkardı. Tasvir-i Efkâr, Cumhuriyet, Milliyet, Tercüman, Son Havadis gazetelerinde yazdı. Çok sevdiği oğlu Merve'yi askerliğini yaptığı sıra kaybetmesi Peyami Safa'yı çok sarstı. Bu olaydan birkaç ay sonra İstanbul'da öldü. Edirnekapı Şehitliği'nde gömülüdür.
Peyami Safa kendi kendisini yetiştirmiş ender şahsiyetlerden biridir. Fransızcayı Fransızca gramer kitabı yazabilecek kadar öğrenmiştir. 43 yıl hiç durmadan yazdı. Güçlü bir fikir adamı, romancı ve polemikçidir. Nâzım Hikmet Ran, Nurullah Ataç, Zekeriya Sertel, Muhsin Ertuğrul, Aziz Nesin'le polemiğe giriştir.Öldüğü zaman Son Havadis gazetesi baş yazarı idi.
Peyami Safa halk için yazdığı edebi değeri olmayan romanlarını "Server Bedi" imzası ile yayınladı. Sayıları 80'i bulan bu eserler arasında; Cumbadan Rumbaya (1936) romanıyla, Cingöz Recai polis hikâyeleri dizisi en ünlüleridir. Ayrıca ders kitapları da yazdı. Peyami Safa'nın fıkra ve makalelerinde sağlam bir mantık dokusu ve inandırıcılık görülür. Romanlarında olaydan çok tahlile önem verdi. Toplumumuzdaki ahlâk çöküntüsünü, medeniyetin yarattığı bocalamayı, nesiller ve sosyal çevreler arasındaki çatışmayı dile getirdi. Zıt kavramları, duygu ve düşünce tezadını ustaca işledi.
Romanları: Gençliğimiz (1922), Şimşek (1923), Sözde Kızlar (1923), Mahşer (1924), Bir Akşamdı (1924), Süngülerin Gölgesinde (1924), Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü (1925), Canan (1925), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930), Fatih-Harbiye (1931), Atilla (1931), Bir Tereddüdün Romanı (1933), Matmazel Noralya'nın Koltuğu (1949), Yalnızız (1951), Biz İnsanlar (1959). Hikâyeleri: Hikâyeler (Halil Açıkgöz derledi, 1980). Oyunu: Gün Doğuyor (1932). İnceleme- denemeleri: Türk İnkılâbına Bakışlar (1938), Büyük Avrupa Anketi (1938), Felsefi Buhran (1939), Millet ve İnsan (1943), Mahutlar (1959), Mistisizm (1961), Nasyonalizm (1961), Sosyalizm (1961), Doğu-Batı Sentezi (1963), Sanat- Edebiyat-Tenkid (1970), Osmanlıca-Türkçe- Uydurmaca (1970), Sosyalizm-Marksizim- Komünizm (1971), Din-İnkılâp-İrtica (1971), Kadın-Aşk-Aile (1973), Yazarlar-Sanatçılar- Meşhurlar (1976), Eğitim-Gençlik-Üniversite (1976), 20. Asır- Avrupa ve Biz (1976). Ders Kitapları: Cumhuriyet Mekteplerine Millet Alfabesi (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Alfabe (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Kıraat (I-IV, 1929), Yeni Talebe Mektupları (1930), Büyük Mektup Nümuneleri (1932), Türk Grameri (1941), Dil Bilgisi (1942), Fransız Grameri (1942), Türkçe İzahlı Fransız Grameri (1948).
DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU
KİTABIN YAZARI
PEYAMİ SAFA
BASIM YILI
2000
2- KİTABIN ÖZETİ: Yazar, onbeş yaşında bacağı sakat olan, birkaç kez ameliyat geçirmiş olmasına rağmen şifa bulamamış bir çocuktur. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde annesiyle birlikte eski bir evde oturmaktadır. Sık sık tedavi olmak amacıyla hastaneye gider, doktor ameliyat olması gerektiğini ancak ameliyattan sonra yaralı bacağının kısalacağını söyler, ama yazar gün geçtikçe kötüye giden durumunu kimseye söylemez. Kafası da iyice karışmıştır ve hem annesine üzüntüsünü belli etmemek hem de başka bir doktora muayene olmak için şehrin karşı tarafında oturan karbaları Paşa’nın yanına gider. Paşa altmış yaşlarında, gençliğinde Fransa’da çalışmış bu yüzden onlara karşı sempati ile yaklaşan bir şahıstır. Sahip olduğu köşkte karısı, kızı Nüzhet, ve hizmetliler ile birlikte yaşamaktadır. Yazar Paşa’yı her ziyarete gidişinde ona ve kızı Nüzhet’e kitap götürmektedir. Nüzhet ondokuz yaşında yazarla çocukluğundan beri arkadaş olan genç ve güzel bir kızdır. Yazarı her zaman kendine yakın bir dost olarak görmüştür. Yazar köşke gelmeden birkaç gün önce Ragıp Bey adında 35yaşlarında bir doktor Nüzhet’I babasından istemiştir. Nüzhet ve Paşa evlenme işine pek sıcak bakmamaktadır. Ancak Nüzhet’in annesi evliliğin gerçekleşmesi için elinden geleni yapmaktadır. Çünkü, Ragıp Bey evlendikten sonra Nüzhet’I Berlin’e götürmek istemektedir.
Yazar da Nüzhet gibi onunla konuşmaktan büyük zevk almaktadır. Küçüklüğünden beri Nüzhet’e beslediği arkadaşlık duyguları son zamanlarda anlam veremediği duygulara dönüşmektedir. Ragıp Bey’i öğrendikten sonra ise bu anlam veremediği duyguların nüzhet’e duyduğu aşk olduğunu anlar.bir gece Nüzhet dertleşmek için gizlice yazarın odasına gelir. O gece yaazar Nüzhet’e karşı hissettiklerinin karşılıksız olmadığını anlar ve aralarında bir elektriklenme olur. Bu elektriklenme gün geçtikce kuvvetlenir ancak birgün Ragıp Bey yüzünden araları açılır. Yazar köşkü terk etmeye karar verir, ancak annesinin de köşke gelmesi nedeniyle orada kalmak zorundadır. Birgün yazar ülkenin bulunduğu durum hakkında Paşa ve Ragıp Bey ile de tartışır ve evine geri döner. Döndükten sonra hem üzüntü hem de doktorlarım uyarılarına rağmen ayağını fazla zorlaması nedeniyle daha fazla dayanamaz ve kaldırılır. Doktorların teşhisi kesindir: “Bacağının kesilmesi gerekiyor.” Yazar bacağının kesilmemesi için doktor doktor dolaşmaya başlar. Ancak bu sırada ona azdırap veren bacağının ağrısı değil, Nüzhet’in aşkının kalbinde açtığı derin yaradır. Onu bir türlü unutamaz. Bu sırada bacağıda iyice kötüleşmiştir. Son çare aile dostu olan ve hastanede çalışan Mithat’a giderler. Mithat, yazarı çalıştığı hastnede ki operatöre götürür. Operatör, yazarın bacağını kurtarabileceğini ancak birkaç ay hastanede yatması gerektiğini söyler. Böylece yazarın hastane günleri başlar. Yalnız kaldığı odasında Nüzhet’i düşünmekten başka birşey yapamaz. Birgün Nüzhet’ten kart gelir; çok yakın zamanda Ragıp Bey ile evleneceği ayrıca Paşa'nın felç geçirdiği ve ölmeden önce onu görmek istediği yazmaktadır. Bu karttan sonra yazarın düşünceleri değişir. Başarılı ameliyatlar sonunda bir bacağı kısa kalmasına rağmen iyileşir. Annesi ile yeni bir hayata başlamak üzere ızdırap dolu günler geçirdiği o hastane koğuşundan ayrılır.
3- KİTABIN ANA FİKRİ: İnsan yaşamı boyunca hangi zorluklarla karşılaşırsa karşılassın, hangi duruma düşerse düşsün asla içinda ki yaşama isteğini ve sevincini yitirmemelidir.
4- KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Yazar: Hastalığının kötüye gitmesi onun geleceğe karamsar bakmasına yol açmıştır. Ancak yine de o içindeki umudu hiç yitirmemiştir. En zor günlerinde bile hep o çok sevdiği Nüzhet’I düşünmüştür.
Nüzhet: Hayatta hiç zorluk görmemiş, yazardan başka yakın dostu olmayan genç bir kızdır. Kendinden yaşça büyük, hiç tanımadığı bir insanla evlenip evlenmeme konusunda tereddüttedir. Bu tereddüt onu yazara daha da yakınlaştırmıştır. Yazar ile aralarında elektriklenmeler olduysa da en sonunda Ragıp Bey ile evlenir.
Paşa: Gençliğinde Fransa’da yaşadığı için Fransız etkisi altında kalmıştır. Evden dışarı çıkmayan, yazarın getirdiği kitapları dimlemekten zevk alan yaşlı bir adamdır.
Nüzhet’in annesi: yazara acıdığı için evinde kalmasına müsade eden, ancak yazarın kızıyla konuşmasından hoşlanmayan bir kadındır.
Yazarın annesi: yaşlı, hasta bir kadındır. Ruh halini genelde oğluna belli etmemeye çalışır. Tek isteği oğlunun iyileşmesidir.
Ragıp Bey: nüzhet’ten onaltı yaş büyük, yazarı Paşa istediği için muayene eden, Paşa gibi Fransız hayranı olan bir doktordur.
Mithat Bey: Hastanede çalışan, yazarın yakın dostu, onun iyi olması ve bacağının kesilmemesi için en çok çalışan kişilerden birisidir. Elinden geleni yapmıştır.
5- KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
Yazar, İstanbul'da doğdu(1899). Meşhur şair İsmail Safa'nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul'da öldü.
Kardeşi İlhami ile Yirminci Asır adlı bir akşam gazetesi çıkardı. Bu gazetede "Asrın hikâyeleri" ilk hikâyelerini imzasız yayınladı (1919), Kültür Haftası (21 sayı, 15 Ocak-3 Haziran 1936) ve Türk Düşüncesi (63 sayı, 1953-1960) adlarında iki de dergi çıkardı. Tasvir-i Efkâr, Cumhuriyet, Milliyet, Tercüman, Son Havadis gazetelerinde yazdı. Çok sevdiği oğlu Merve'yi askerliğini yaptığı sıra kaybetmesi Peyami Safa'yı çok sarstı. Bu olaydan birkaç ay sonra İstanbul'da öldü. Edirnekapı Şehitliği'nde gömülüdür.
Peyami Safa kendi kendisini yetiştirmiş ender şahsiyetlerden biridir. Fransızcayı Fransızca gramer kitabı yazabilecek kadar öğrenmiştir. 43 yıl hiç durmadan yazdı. Güçlü bir fikir adamı, romancı ve polemikçidir. Nâzım Hikmet Ran, Nurullah Ataç, Zekeriya Sertel, Muhsin Ertuğrul, Aziz Nesin'le polemiğe giriştir.Öldüğü zaman Son Havadis gazetesi baş yazarı idi.
Peyami Safa halk için yazdığı edebi değeri olmayan romanlarını "Server Bedi" imzası ile yayınladı. Sayıları 80'i bulan bu eserler arasında; Cumbadan Rumbaya (1936) romanıyla, Cingöz Recai polis hikâyeleri dizisi en ünlüleridir. Ayrıca ders kitapları da yazdı. Peyami Safa'nın fıkra ve makalelerinde sağlam bir mantık dokusu ve inandırıcılık görülür. Romanlarında olaydan çok tahlile önem verdi. Toplumumuzdaki ahlâk çöküntüsünü, medeniyetin yarattığı bocalamayı, nesiller ve sosyal çevreler arasındaki çatışmayı dile getirdi. Zıt kavramları, duygu ve düşünce tezadını ustaca işledi.
Romanları: Gençliğimiz (1922), Şimşek (1923), Sözde Kızlar (1923), Mahşer (1924), Bir Akşamdı (1924), Süngülerin Gölgesinde (1924), Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü (1925), Canan (1925), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930), Fatih-Harbiye (1931), Atilla (1931), Bir Tereddüdün Romanı (1933), Matmazel Noralya'nın Koltuğu (1949), Yalnızız (1951), Biz İnsanlar (1959). Hikâyeleri: Hikâyeler (Halil Açıkgöz derledi, 1980). Oyunu: Gün Doğuyor (1932). İnceleme- denemeleri: Türk İnkılâbına Bakışlar (1938), Büyük Avrupa Anketi (1938), Felsefi Buhran (1939), Millet ve İnsan (1943), Mahutlar (1959), Mistisizm (1961), Nasyonalizm (1961), Sosyalizm (1961), Doğu-Batı Sentezi (1963), Sanat- Edebiyat-Tenkid (1970), Osmanlıca-Türkçe- Uydurmaca (1970), Sosyalizm-Marksizim- Komünizm (1971), Din-İnkılâp-İrtica (1971), Kadın-Aşk-Aile (1973), Yazarlar-Sanatçılar- Meşhurlar (1976), Eğitim-Gençlik-Üniversite (1976), 20. Asır- Avrupa ve Biz (1976). Ders Kitapları: Cumhuriyet Mekteplerine Millet Alfabesi (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Alfabe (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Kıraat (I-IV, 1929), Yeni Talebe Mektupları (1930), Büyük Mektup Nümuneleri (1932), Türk Grameri (1941), Dil Bilgisi (1942), Fransız Grameri (1942), Türkçe İzahlı Fransız Grameri (1948).
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
BİR ÖLÜNÜN DEFTERİ
KİTABIN YAZARI
HALİD ZİYA UŞAKLIGİL
YAYINEVİ VE ADRESİ
İNKİLAP VE AKA KİTAPEVLERİ
Ankara Caddesi No: 95 İSTANBUL
BASIM YILI
1- KİTABIN KONUSU: Ölüm döşeğinde olan bir adamın son vermeden önce en iyi arkadaşına bıraktığı defter ve arkadaşının bu defteri okuyunca hissettiği duygular.
2- KİTABIN ÖZETİ: Hüsamettin Bey, eşi, çocukları ve kayınvalidesi yağmurlu bir pazar günü evde oturmaktadırlar. O sırada bir haber gelir; Hüsamettin acil olarak ölüm döşeğinde olan arkadaşı Vecdi’nin yanına gider. Vecdi yatağına uzanmış zar zor konuşabilmektedir. Son sözleri Hüsam’a o güne kadar söyleyemedikleri ve hissetiklerini yazdığı bir defter bıraktığı üzerine olur. Hüsam; Vecdi’nin vefatından sonra defteri okumaya başlar.
Vecdi daha beş yaşındayken annesini kaybeder, babasıyla birlikte o sıralarda üç yaşında olan kızı Nigar ile birlikte yaşayan halasının yanına yerleşirler. Birkaç sene sonra babası Vecdi’yi yatıla okula yerleştirir. Vecdi o günden sonra babasını bir daha görmez. Halası ona babasının yurtdışına gittiğini söyler. Birgün Vecdi okulun bahçesinde ailesinden yeni ayrılmlş, ağlamaklı gözlerle etrafı seyreden Hüsam’ı görür ve aralarında büyük bir dostluk başlar. Haftasonlarında Hüsam ile birlikte halasının evine giderler. Nigar’da onlara katılır. Yıllar sonra Vecdi doktor olarak mezun olur. Hüsam da ailesini ziyarete gitmiştir. Bir akşam halası Vecdi’ye Nigar’ın kocası olmasını istediğini söyler. Vecdi o güne kadar böyle bir şeyi aklına getirmemiştir ve halasından düşünmek için zaman ister. Hüsam da bu arada yazar olarak bir matbaada çalışmaya başlar. Zaman geçtikçe Vecdi, Nigar2a aşık olur ancak bunu ona söylemez. Bir gece Nigar gelir, herşeyi bildiğini ancak aralarında böyle bir durumun olmasının imkansız olduğunu söyler. Vecdi, o günden sonra halasının evini terk eder ve annesinin öldüğü evlerine tşınır. Hüsam’ı da davet eder. Birlikte yaşamaya başlarlar. Zamanla Nigar’ın Hüsam’I sevdiğini, hüsam’ın da karşılıksız olmadığını anlar. Halasıyla konuşur ve Hüsam ile NigarIn evlenmesine aracı olur. Ama onların evlenmesi bile Vecdi’nin aşkını dindiremez ve mutuluğu bulabileceği bir yer aramaya başlar. Birgün Çanakkale Savaşı’na giden doktorları görür ve o da gönüllü olarak gitmeye karar verir. Bu kararından ne halasına ne de Nigar’a söz eder. Sadece Hüsam’a haber verir. Cephede sol kolundan yaralanır ve bir süre sonra kolu kesilir. Burada bir teğmenle tanışır, bu teğmenin yüzünde şarapnel izi vardır ve döndüğünde nişanlısınınonu beğenmeyeceği düşüncesiyle utanç duyar. Vecdi de kendi yarasının onunkinden kat kat büyük olduğundan dolayı yaşamasında bir anlam olmadığını düşünmeye başlar. Ve bir gün kendini çatışmanın ortasına atar. Sol omzundan tekrar yaralanır ve İstanbul’a gönderilir. Bir süre sonra Hüsam’ı çalıştığı yerde ziyaret eder. Üzerinde bir şal vardır ve Hüsam Vecdi’nin kolunun olmadığını farketmez. Daha sonra eve giderler. Halası, Nigar ve çocuklar da kolunun olmadığının farkına varmazlar.bir süre sonra Vecdi’nin kolunun kesildiği anlaşılır. Vecdi de onlarla aynı evde yaşamaya başlar. Ancak çocukların ondan tiksineceğini düşünerek annesinin köşküne taşınır ve kendisini yalnızlığa ve ölüme mahkum eder.
3- KİTABIN ANA FİKRİ: Bir insanın arkadaşının mutluluğunu feda etmesi.
4- KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Vecdi: Kendi duygularını belli etmeyen ama başkalarının duygularından son derece etkilenen, ailesini küçük yaşta kaybetmenin verdiği burukluğu ömrü boyunca hisseden duygusal bir insan.
Nigar: Çocukluğundan beri köşkte yaşaması nedeniyle vecdi ve Hüsam dışında fazla arkadaşı olmayan, duygularını saklayan ağır başlı bir insandır.
Hüsam: Saf, temiz kalpli, ailesinden çok uzak olduğu zamanlarda vecdi ve ailesini kendi ailesi yerine koyan şair ruhlu bir insandır.
Hala: kocasını kaybettikten sonra kendini kızı ve abisinin yadigarı yeğeninin mutluluğuna adayan temiz kalpli bir insandır.
5- KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ: Halid Ziya’nın ailesi, "Uşak’ta helvacılıkla uğraşırken, İzmir’e göçerek "Uşşakizadeler" diye anılmaya başlayan zengin bir ailedir. Bu aile, işleri çok gelişince İstanbul’a da bir şube açtı ve bu şubeyi sermayesiyle birlikte oğul Hacı Halil Efendi’ye verdi. Halid Ziya, Hacı Halil Efendi’nin üçüncü çocuğu olarak 1866’da İstanbul’da doğdu. İstanbul’da ilk mektep, askeri rüşdiye... (1873-1878) Babasının işleri kötü gitmeye başlayınca Halid Ziya annesiyle birlikte İzmir’e dedesinin yanına gönderildi. Öğrenimini İzmir Rüşdiyesi’nde sürdürdü. (1878) Bu arada babasının işlerini düzene koyup İzmir’e gelişi ve yeni bir ticaretevi açışıyla sığıntı olma düşüncesini de zihninden atan Halid Ziya, ikinci bir okula hazırlık için Frenk Mahallesi’nin Alioti bölümündeki Auguste de Jaba adlı avukatın emrine verildi.
Halid Ziya, babasının katibi olarak işe başladı, bu iş edebiyat merakıyla pek bağdaşmadığından yeni iş tavsiyelerini dikkate aldı, ancak İstanbul’da hariciyeci olmak için yaptığı başvuru sonuçsuz kaldı. İzmir’e dönüşünde Rüşdiye öğretmenliğine başladı ve akabinde Osmanlı Bankası’na girdi. İstanbul’da Reji Genel Müdürlüğü’nün başkatiplik teklifini kabul ederek İzmir’den ayrıldı (1893). Reji’deki çalışma günlerinde Servet-i Fünun’a da katılarak edebi faaliyetlerini yoğunlaştıran Halid Ziya, Meşrutiyet’ten sonra bir süre Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nde Batı edebiyatı okuttu sonra Mabeyn Başkatibi oldu (1909). Buradan ayrıldıktan sonra memuriyete dönmeyen ve tüm zamanlarını edebiyata veren Halid Ziya 23 Mayıs 1945 tarihinde İstanbul’da öldü.
ESERLERİ
Romanları:Nemide,Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekası, Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar
Hikayeleri:Bir İzdivacın Tarih-i Muâşakası, Bir Muhtıranın Son Yaprakları, Nâkıl (4 Cilt yerli ve yabancı öyküler), Bu Muydu?, Heyhat, Küçük Fıkralar (3 Cilt), Bir Yazın Tarihi, Solgun Demet, Bir Şi’r-i Hayal, Sepette Bulunmuş, Bir Hikâye-i Sevda, Hepsinden Acı, Onu Beklerken, Aşka Dair, İhtiyar Dost, Kadın Pençesi, İzmir Hikâyesi.
BİR ÖLÜNÜN DEFTERİ
KİTABIN YAZARI
HALİD ZİYA UŞAKLIGİL
İNKİLAP VE AKA KİTAPEVLERİ
Ankara Caddesi No: 95 İSTANBUL
1990
2- KİTABIN ÖZETİ: Hüsamettin Bey, eşi, çocukları ve kayınvalidesi yağmurlu bir pazar günü evde oturmaktadırlar. O sırada bir haber gelir; Hüsamettin acil olarak ölüm döşeğinde olan arkadaşı Vecdi’nin yanına gider. Vecdi yatağına uzanmış zar zor konuşabilmektedir. Son sözleri Hüsam’a o güne kadar söyleyemedikleri ve hissetiklerini yazdığı bir defter bıraktığı üzerine olur. Hüsam; Vecdi’nin vefatından sonra defteri okumaya başlar.
Vecdi daha beş yaşındayken annesini kaybeder, babasıyla birlikte o sıralarda üç yaşında olan kızı Nigar ile birlikte yaşayan halasının yanına yerleşirler. Birkaç sene sonra babası Vecdi’yi yatıla okula yerleştirir. Vecdi o günden sonra babasını bir daha görmez. Halası ona babasının yurtdışına gittiğini söyler. Birgün Vecdi okulun bahçesinde ailesinden yeni ayrılmlş, ağlamaklı gözlerle etrafı seyreden Hüsam’ı görür ve aralarında büyük bir dostluk başlar. Haftasonlarında Hüsam ile birlikte halasının evine giderler. Nigar’da onlara katılır. Yıllar sonra Vecdi doktor olarak mezun olur. Hüsam da ailesini ziyarete gitmiştir. Bir akşam halası Vecdi’ye Nigar’ın kocası olmasını istediğini söyler. Vecdi o güne kadar böyle bir şeyi aklına getirmemiştir ve halasından düşünmek için zaman ister. Hüsam da bu arada yazar olarak bir matbaada çalışmaya başlar. Zaman geçtikçe Vecdi, Nigar2a aşık olur ancak bunu ona söylemez. Bir gece Nigar gelir, herşeyi bildiğini ancak aralarında böyle bir durumun olmasının imkansız olduğunu söyler. Vecdi, o günden sonra halasının evini terk eder ve annesinin öldüğü evlerine tşınır. Hüsam’ı da davet eder. Birlikte yaşamaya başlarlar. Zamanla Nigar’ın Hüsam’I sevdiğini, hüsam’ın da karşılıksız olmadığını anlar. Halasıyla konuşur ve Hüsam ile NigarIn evlenmesine aracı olur. Ama onların evlenmesi bile Vecdi’nin aşkını dindiremez ve mutuluğu bulabileceği bir yer aramaya başlar. Birgün Çanakkale Savaşı’na giden doktorları görür ve o da gönüllü olarak gitmeye karar verir. Bu kararından ne halasına ne de Nigar’a söz eder. Sadece Hüsam’a haber verir. Cephede sol kolundan yaralanır ve bir süre sonra kolu kesilir. Burada bir teğmenle tanışır, bu teğmenin yüzünde şarapnel izi vardır ve döndüğünde nişanlısınınonu beğenmeyeceği düşüncesiyle utanç duyar. Vecdi de kendi yarasının onunkinden kat kat büyük olduğundan dolayı yaşamasında bir anlam olmadığını düşünmeye başlar. Ve bir gün kendini çatışmanın ortasına atar. Sol omzundan tekrar yaralanır ve İstanbul’a gönderilir. Bir süre sonra Hüsam’ı çalıştığı yerde ziyaret eder. Üzerinde bir şal vardır ve Hüsam Vecdi’nin kolunun olmadığını farketmez. Daha sonra eve giderler. Halası, Nigar ve çocuklar da kolunun olmadığının farkına varmazlar.bir süre sonra Vecdi’nin kolunun kesildiği anlaşılır. Vecdi de onlarla aynı evde yaşamaya başlar. Ancak çocukların ondan tiksineceğini düşünerek annesinin köşküne taşınır ve kendisini yalnızlığa ve ölüme mahkum eder.
3- KİTABIN ANA FİKRİ: Bir insanın arkadaşının mutluluğunu feda etmesi.
4- KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Vecdi: Kendi duygularını belli etmeyen ama başkalarının duygularından son derece etkilenen, ailesini küçük yaşta kaybetmenin verdiği burukluğu ömrü boyunca hisseden duygusal bir insan.
Nigar: Çocukluğundan beri köşkte yaşaması nedeniyle vecdi ve Hüsam dışında fazla arkadaşı olmayan, duygularını saklayan ağır başlı bir insandır.
Hüsam: Saf, temiz kalpli, ailesinden çok uzak olduğu zamanlarda vecdi ve ailesini kendi ailesi yerine koyan şair ruhlu bir insandır.
Hala: kocasını kaybettikten sonra kendini kızı ve abisinin yadigarı yeğeninin mutluluğuna adayan temiz kalpli bir insandır.
5- KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ: Halid Ziya’nın ailesi, "Uşak’ta helvacılıkla uğraşırken, İzmir’e göçerek "Uşşakizadeler" diye anılmaya başlayan zengin bir ailedir. Bu aile, işleri çok gelişince İstanbul’a da bir şube açtı ve bu şubeyi sermayesiyle birlikte oğul Hacı Halil Efendi’ye verdi. Halid Ziya, Hacı Halil Efendi’nin üçüncü çocuğu olarak 1866’da İstanbul’da doğdu. İstanbul’da ilk mektep, askeri rüşdiye... (1873-1878) Babasının işleri kötü gitmeye başlayınca Halid Ziya annesiyle birlikte İzmir’e dedesinin yanına gönderildi. Öğrenimini İzmir Rüşdiyesi’nde sürdürdü. (1878) Bu arada babasının işlerini düzene koyup İzmir’e gelişi ve yeni bir ticaretevi açışıyla sığıntı olma düşüncesini de zihninden atan Halid Ziya, ikinci bir okula hazırlık için Frenk Mahallesi’nin Alioti bölümündeki Auguste de Jaba adlı avukatın emrine verildi.
Halid Ziya, babasının katibi olarak işe başladı, bu iş edebiyat merakıyla pek bağdaşmadığından yeni iş tavsiyelerini dikkate aldı, ancak İstanbul’da hariciyeci olmak için yaptığı başvuru sonuçsuz kaldı. İzmir’e dönüşünde Rüşdiye öğretmenliğine başladı ve akabinde Osmanlı Bankası’na girdi. İstanbul’da Reji Genel Müdürlüğü’nün başkatiplik teklifini kabul ederek İzmir’den ayrıldı (1893). Reji’deki çalışma günlerinde Servet-i Fünun’a da katılarak edebi faaliyetlerini yoğunlaştıran Halid Ziya, Meşrutiyet’ten sonra bir süre Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nde Batı edebiyatı okuttu sonra Mabeyn Başkatibi oldu (1909). Buradan ayrıldıktan sonra memuriyete dönmeyen ve tüm zamanlarını edebiyata veren Halid Ziya 23 Mayıs 1945 tarihinde İstanbul’da öldü.
ESERLERİ
Romanları:Nemide,Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekası, Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar
Hikayeleri:Bir İzdivacın Tarih-i Muâşakası, Bir Muhtıranın Son Yaprakları, Nâkıl (4 Cilt yerli ve yabancı öyküler), Bu Muydu?, Heyhat, Küçük Fıkralar (3 Cilt), Bir Yazın Tarihi, Solgun Demet, Bir Şi’r-i Hayal, Sepette Bulunmuş, Bir Hikâye-i Sevda, Hepsinden Acı, Onu Beklerken, Aşka Dair, İhtiyar Dost, Kadın Pençesi, İzmir Hikâyesi.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : İBN BATUTA SEYAHATNAMESİ’NDEN SEÇMELER
KİTABIN YAZARI : İBN BATUTA
YAYIN EVİ : MİLLİ EĞİTİM BASIM EVİ
YAYIN ADRESİ : İSTANBUL
BASIM YILI : 1971
1. KİTABIN KONUSU : İbn Batuta adlı bir gezginin Anadolu ve çevresinde yapmış olduğu seyahatleri konu alıyor.
2. KİTABIN ÖZETİ : Türk illerindeki ilk ziyareti Alanya olmuştur. Burada Kadı Celalettin ile birlikte Alanya beyinin yanına gittiler. Bir süre görüştükten sonra Antalya’ya gitti. Antalya Sultanı Yunus Bey’in oğlu Hızır Bey’in hastalığını öğrenince onu ziyarete gitti. Antalya’dan sonra Burdur’a geçti. Burada belde hatibinin evinde kaldıktan sonra Isparta’ya doğru yola çıktılar. Belde kadısının evinde misafir oldu. Daha sonra Eğirdir’e gitti. Dündar Bey’in oğlu Ebu İshak Bey’in yanında konakladılar. Burada kaldıkları süre içerisinde beyin bir çocuğu ölür ve ölünün ardından yapılan feryatların fazla olmadığı dikkatini çeker. Eğirdir’den sonra Gölhisar’a giderler. Burada ahilerden olan Ahi Sinan’ın yanında kaldılar. Denizli’ye geçtiler. Denizli hükümdarı Yenenc Bey’in oğlu Murat Bey’in misafiri oldular. Bir kervanla zamanın kuvvetli kalesi olan Tavas’a gittiler ve orada Milas’a yol almak maksadıyla kaldılar. Milas’ta Ahi Ali’nin dergahında kaldılar ve Konya’ya gittiler. Burada Şeyh Celalettin (Mevlâna)’nin türbesini de ziyaret ettiler. Buradan çok memnun olduklarını anlatmaktadır. Ayrıca Konya’da Mevlâna’nın hocası olduğu söylenen Ahmet Fakih’in kabri bulunmaktadır. Daha sonra Karaman’a geçerler. Karaman beyi Sultan Bedrettin ile tanışır ve daha sonra Aksaray’a oradan da Niğde’ye geçerler. Niğde’de bir ahi olan Emir Ali’nin yanında kaldılar. Buradan Sivas’a geçerler. Sonra Amasya’ya gittiler. Oradan da Erzurum’a gittiler. Burada, gelen misafirleri 3 gün ağırlamak o yöre halkı için bir gelenek haline gelmişti ve onlarda bu süre kadar Erzurum’da kaldılar. Daha sonra Birgi’ye gittiler. Mehmet Bey, kadı ve hafızlarla bir toplantı yapıyorlardı. İbn Batuta da bu toplantıya katıldı. Yalnız bir olay vardı ki bu olay onu çok sinirlendirmişti. Bir Yahudi hekim bu toplantıya katılmış Bey’in önündeki sedire oturarak hafızları arkasına almıştı. Bunun üzerine hekime bağırmış hekim de oradan ayrılmıştı. Oradan Aydınoğlu’na bağlı bir şehir olan Tire’ye daha sonra da Ayaslug (Selçuk)’a geçtiler. Buradaki Ulu Cami’den bahsediyor. Bu eşsiz eserin dünyada bir örneğinin olmadığını anlatıyor. Buranın hâkimi Aydınoğlu Sultan Mehmet’in oğlu Hızır Bey’dir. Buradan İzmir’e geçtiler. İzmir’de Şeyh Yakup’un yanında kaldılar. İzmir’in beyi olan Ömer Bey’in kurduğu donanma ile yaptığı akınları ve bu akınlar sonucunda topladığı ganimetleri büyük bir cömertlikle halkına dağıttığını anlatıyor. Böyle davranması Rumları çileden çıkarır ve bunun üzerine Rumlar Ömer Bey’e savaş açarlar. Ömer Bey ve askerleri şehit olur. Şehrin ele geçirilmesine rağmen kale dayanıp düşmez. Manisa’ya gider. Buranın hâkimi Saruhan’dır. Buradan Bergama’ya geçer. Buranın hâkimi Yahşi Han’dır. Bergama’dan Balıkesir’e geçti. Buranın hâkimi Demir Han’dır. Buradan Bursa’ya gittiler. Bursa’daki kaplıcaların hastalara iyi geldiğini anlatıyor. O zamanın Bursa hükümdarı Sultan Orhan Bey’dir. Bursa’dan Mudanya’ya gitmek üzere ayrılırlar. Yanlarında bir de rehber bulunuyorudu. Ancak rehber, para istediği halde verilmemesi üzerine onları karın ortasında terk eder. İbn Batuta arkadaşlarını rehberin terk ettiği yerde bırakarak yardım bulmaya gider. Bir tekke bulur ve oradaki insanlardan yardım alarak karın ortasından arkadaşlarını kurtarır. Tekkede bir hacı ile tanışırlar. Hacı bunların dilini (Arapça) bildiğinden iyi anlaşırlar. Bu sebeple hacının kendileriyle Mudanya’ya kadar gelmesi için ikna eder. Yolculuk sırasında hacının ne kadar bencil olduğunu öğrenirler. Ancak ona itibar ettiklerinden birşey yapmazlar. Nihayet Bolu’ya varırlar. Burada bir gece kaldıktan sonra Gerede’ye gittiler. Şehrin hâkimi Şah Bey’dir. Bu şehirden Kastamonu’ya geçtiler. Buranın hükümdarı Süleyman Padişah’tır. Kastamonu’dan sonra Sinop’a gittiler.burada namaz kılarken Hanefi mezhebine bağlı kişiler tarafından dikkat çekildiler. Çünkü Hanefiler onların namazı nasıl kıldıklarını bilmiyorlardı ve onları Şii’lerden zannediyorlardı. Bir test uyguladılar ve onların Maliki mezhebine bağlı olduklarına inandılar. Bu test tavşan yeme ile ilgiliydi. Onlar tavşanı pişirip yiyerek Maliki mezhebinden olduklarını kanıtlamış oldular. Çünkü Şii’ler tavşan yemiyordu. Anadolu’dan sonra Kuzey Türk illerine geçtiler. Önce Kırm’a gittiler. Halk hristiyan idi. Onlar müslüman olan halkın yanında kaldılar. Kırım’ın hâkimi Özbek Han’dır. Burada dolaşırken dört bir yandan gelen çan sesleri İbn Batuta’yı ürkütür. Bunun üzerine ezan ve Kur’anıkerim okutur. Kırım’daki hatunlardan bahseder. Hatunlara ait ayrı arabalar ve cariyelerin olduğunu anlatıyor. Büyük Hatun adı altında bir kadın, hükümdarın en çok sevdiği ve halkın da saygı duyduğu bir bayandır. Özbek Han’ın kızının ne kadar keremlive ahlâklı olduğunu anlatıyor. İki oğlundan büyüğünün ülkeyi iyiy yönetemediği için öldürüldüğünü, onun yerine küçük oğlunun geçtiğini ve daha iyi yönettiğini anlatıyor. Kırım’dan sonra İstanbul’a geçer. İstanbul’a Özbek’in bir Bizans prensesi olan karısının maiyetiyle birlikte gider. Haliç’in üzerinde o zamanlarda bir köprü olduğunu ancak kötü durumda olduğundan karşıdan karşıya geçerken kayıkların kullanıldığını anlatıyor. Büyük Kilise olarak adlandırılan Ayasofya’nın hristiyanlık âleminin en büyük ve gösterişli kilisesi olduğundan bahsediyor. İmparatorun Papa’nın bu kilisede bulunduğu müddetçe her sabah ve akşam huzuruna gidip selâmladığını anlatıyor. İstanbul’dan ayrıldıktan sonra Özbek Han’ın bulunduğu şehre döndüler. Hükümdarın iyi dileklerini alarak ayrıldılar. Kuzey Türk illerini de gezdikten sonra Güneydoğu Anadolu’ya geçtiler. Burada öonce Musul’a gittiler. Burada bulunan ve Hedba olarak anılan kalenin sağlamlığıyla tanınmış büyük bir kale olduğunu anlatıyor. Musul’un hâkiminin Haydar lâkabı ile tanınan Şemsettin Muhammet oğlu Alâattin Ali’dir. Hükümdar, Musul halkı gibi tatlı dilli, olgun ve yabancıları seven insandır. Musul’dan sonra Cizre, Nusaybin, Sincar, Dara’yı da dolaşarak Mardin’e geldiler. Buradaki kalenin diğer tanınmış kalelerden biridir ve dağın tepesinde kurulmuştur. Şehrin hâkimi Melik el-Mansur’dur. Bu hükümdarında diğerleri gibi cömert ve yabancılara karşı misafirperverliğinden bahsediyor. İbn Batuta Güneydoğu Anadolu’yu da gezerek Anadolu seyahatini tamamlamıştır.
3. KİTABIN ANA FİKRİ : Kitapta da sık sık bahsedildiği gibi kapımıza gelen tanrı misafirleri, iyi olduğuna dair bir kanaat getirdirten sonra, evimize almalı onların her türlü ihtiyaçlarını karşılamalıyız. Bu gelenekten de geldiği gibi bir insanlıktır.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ : Öncelikle hükümdarların yapmış olduğu cömertlikler çok güzel bir davranıştır. Yanlız hacının ve rehberin orada yapmış olduğu işler hiç de hoş karşılanacak şekilde değil. Bilmiyorum ama belki de ben öyle bir durumda dayanamaz onlara bir ceza vermeyi düşünebilirdim.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Kitap gayet akıcı. Anlaşılır bir dille yazılmış. Olaylar sırasıyla birbirini takip ettiğinden okuyucuyu kitaba daha kolay konsantre olmasını sağlıyor. Ayrıca kitap Türk misafirperverliğinden ve cömertliğinden bahsetmesi okuyucunun kitabı okuma isteğini daha da artırıyor.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ : 24 Şubat 1304’te tancada doğmuştur. Tam adı Ebu Abdullah Muhammed Bin Abdullah El-Levati Et-Tanci İbn Batuta’dır. Orta çağın en ünlü gezginidir. Birçok kadı yetiştirmiş bir ailenin çocuğuydu. Doğduğu yerde aynı zamanda fıkıh ve edebiyat öğrenimi görmüştür. 21 yaşında ilk olarak Mekke’ye gitmiştir. Başlangiçta amacı hac görevini yerine getirmekti. Yalnız içinde bir gezi isteği uyandı ve “hiçbir yoldan iki kez geçmeme” kuralını benimseyerek dünyanın olabildiğince çok yerini gezmeye karar verdi. Genellikle ticaret, hac ve öğrenim gibi amaçlarla dolaşan çağdaşlarının tersine, yeni ülkeleri ve halkları tanıma güdüsüyle yola çıktı. Önceleri bir bilgin oluşundan, zamanla da gezgin olarak elde ettiği ünden yararlanarak, gezginliği aynı zamanda bir geçim kaynağı yaptı. Birçok hükümdar, vali ve yüksek görevliden aldığı cömert yardımlarla gezilerini aksatmadan sürdürme olağanı buldu.
KİTABIN YAZARI : İBN BATUTA
YAYIN EVİ : MİLLİ EĞİTİM BASIM EVİ
YAYIN ADRESİ : İSTANBUL
BASIM YILI : 1971
1. KİTABIN KONUSU : İbn Batuta adlı bir gezginin Anadolu ve çevresinde yapmış olduğu seyahatleri konu alıyor.
2. KİTABIN ÖZETİ : Türk illerindeki ilk ziyareti Alanya olmuştur. Burada Kadı Celalettin ile birlikte Alanya beyinin yanına gittiler. Bir süre görüştükten sonra Antalya’ya gitti. Antalya Sultanı Yunus Bey’in oğlu Hızır Bey’in hastalığını öğrenince onu ziyarete gitti. Antalya’dan sonra Burdur’a geçti. Burada belde hatibinin evinde kaldıktan sonra Isparta’ya doğru yola çıktılar. Belde kadısının evinde misafir oldu. Daha sonra Eğirdir’e gitti. Dündar Bey’in oğlu Ebu İshak Bey’in yanında konakladılar. Burada kaldıkları süre içerisinde beyin bir çocuğu ölür ve ölünün ardından yapılan feryatların fazla olmadığı dikkatini çeker. Eğirdir’den sonra Gölhisar’a giderler. Burada ahilerden olan Ahi Sinan’ın yanında kaldılar. Denizli’ye geçtiler. Denizli hükümdarı Yenenc Bey’in oğlu Murat Bey’in misafiri oldular. Bir kervanla zamanın kuvvetli kalesi olan Tavas’a gittiler ve orada Milas’a yol almak maksadıyla kaldılar. Milas’ta Ahi Ali’nin dergahında kaldılar ve Konya’ya gittiler. Burada Şeyh Celalettin (Mevlâna)’nin türbesini de ziyaret ettiler. Buradan çok memnun olduklarını anlatmaktadır. Ayrıca Konya’da Mevlâna’nın hocası olduğu söylenen Ahmet Fakih’in kabri bulunmaktadır. Daha sonra Karaman’a geçerler. Karaman beyi Sultan Bedrettin ile tanışır ve daha sonra Aksaray’a oradan da Niğde’ye geçerler. Niğde’de bir ahi olan Emir Ali’nin yanında kaldılar. Buradan Sivas’a geçerler. Sonra Amasya’ya gittiler. Oradan da Erzurum’a gittiler. Burada, gelen misafirleri 3 gün ağırlamak o yöre halkı için bir gelenek haline gelmişti ve onlarda bu süre kadar Erzurum’da kaldılar. Daha sonra Birgi’ye gittiler. Mehmet Bey, kadı ve hafızlarla bir toplantı yapıyorlardı. İbn Batuta da bu toplantıya katıldı. Yalnız bir olay vardı ki bu olay onu çok sinirlendirmişti. Bir Yahudi hekim bu toplantıya katılmış Bey’in önündeki sedire oturarak hafızları arkasına almıştı. Bunun üzerine hekime bağırmış hekim de oradan ayrılmıştı. Oradan Aydınoğlu’na bağlı bir şehir olan Tire’ye daha sonra da Ayaslug (Selçuk)’a geçtiler. Buradaki Ulu Cami’den bahsediyor. Bu eşsiz eserin dünyada bir örneğinin olmadığını anlatıyor. Buranın hâkimi Aydınoğlu Sultan Mehmet’in oğlu Hızır Bey’dir. Buradan İzmir’e geçtiler. İzmir’de Şeyh Yakup’un yanında kaldılar. İzmir’in beyi olan Ömer Bey’in kurduğu donanma ile yaptığı akınları ve bu akınlar sonucunda topladığı ganimetleri büyük bir cömertlikle halkına dağıttığını anlatıyor. Böyle davranması Rumları çileden çıkarır ve bunun üzerine Rumlar Ömer Bey’e savaş açarlar. Ömer Bey ve askerleri şehit olur. Şehrin ele geçirilmesine rağmen kale dayanıp düşmez. Manisa’ya gider. Buranın hâkimi Saruhan’dır. Buradan Bergama’ya geçer. Buranın hâkimi Yahşi Han’dır. Bergama’dan Balıkesir’e geçti. Buranın hâkimi Demir Han’dır. Buradan Bursa’ya gittiler. Bursa’daki kaplıcaların hastalara iyi geldiğini anlatıyor. O zamanın Bursa hükümdarı Sultan Orhan Bey’dir. Bursa’dan Mudanya’ya gitmek üzere ayrılırlar. Yanlarında bir de rehber bulunuyorudu. Ancak rehber, para istediği halde verilmemesi üzerine onları karın ortasında terk eder. İbn Batuta arkadaşlarını rehberin terk ettiği yerde bırakarak yardım bulmaya gider. Bir tekke bulur ve oradaki insanlardan yardım alarak karın ortasından arkadaşlarını kurtarır. Tekkede bir hacı ile tanışırlar. Hacı bunların dilini (Arapça) bildiğinden iyi anlaşırlar. Bu sebeple hacının kendileriyle Mudanya’ya kadar gelmesi için ikna eder. Yolculuk sırasında hacının ne kadar bencil olduğunu öğrenirler. Ancak ona itibar ettiklerinden birşey yapmazlar. Nihayet Bolu’ya varırlar. Burada bir gece kaldıktan sonra Gerede’ye gittiler. Şehrin hâkimi Şah Bey’dir. Bu şehirden Kastamonu’ya geçtiler. Buranın hükümdarı Süleyman Padişah’tır. Kastamonu’dan sonra Sinop’a gittiler.burada namaz kılarken Hanefi mezhebine bağlı kişiler tarafından dikkat çekildiler. Çünkü Hanefiler onların namazı nasıl kıldıklarını bilmiyorlardı ve onları Şii’lerden zannediyorlardı. Bir test uyguladılar ve onların Maliki mezhebine bağlı olduklarına inandılar. Bu test tavşan yeme ile ilgiliydi. Onlar tavşanı pişirip yiyerek Maliki mezhebinden olduklarını kanıtlamış oldular. Çünkü Şii’ler tavşan yemiyordu. Anadolu’dan sonra Kuzey Türk illerine geçtiler. Önce Kırm’a gittiler. Halk hristiyan idi. Onlar müslüman olan halkın yanında kaldılar. Kırım’ın hâkimi Özbek Han’dır. Burada dolaşırken dört bir yandan gelen çan sesleri İbn Batuta’yı ürkütür. Bunun üzerine ezan ve Kur’anıkerim okutur. Kırım’daki hatunlardan bahseder. Hatunlara ait ayrı arabalar ve cariyelerin olduğunu anlatıyor. Büyük Hatun adı altında bir kadın, hükümdarın en çok sevdiği ve halkın da saygı duyduğu bir bayandır. Özbek Han’ın kızının ne kadar keremlive ahlâklı olduğunu anlatıyor. İki oğlundan büyüğünün ülkeyi iyiy yönetemediği için öldürüldüğünü, onun yerine küçük oğlunun geçtiğini ve daha iyi yönettiğini anlatıyor. Kırım’dan sonra İstanbul’a geçer. İstanbul’a Özbek’in bir Bizans prensesi olan karısının maiyetiyle birlikte gider. Haliç’in üzerinde o zamanlarda bir köprü olduğunu ancak kötü durumda olduğundan karşıdan karşıya geçerken kayıkların kullanıldığını anlatıyor. Büyük Kilise olarak adlandırılan Ayasofya’nın hristiyanlık âleminin en büyük ve gösterişli kilisesi olduğundan bahsediyor. İmparatorun Papa’nın bu kilisede bulunduğu müddetçe her sabah ve akşam huzuruna gidip selâmladığını anlatıyor. İstanbul’dan ayrıldıktan sonra Özbek Han’ın bulunduğu şehre döndüler. Hükümdarın iyi dileklerini alarak ayrıldılar. Kuzey Türk illerini de gezdikten sonra Güneydoğu Anadolu’ya geçtiler. Burada öonce Musul’a gittiler. Burada bulunan ve Hedba olarak anılan kalenin sağlamlığıyla tanınmış büyük bir kale olduğunu anlatıyor. Musul’un hâkiminin Haydar lâkabı ile tanınan Şemsettin Muhammet oğlu Alâattin Ali’dir. Hükümdar, Musul halkı gibi tatlı dilli, olgun ve yabancıları seven insandır. Musul’dan sonra Cizre, Nusaybin, Sincar, Dara’yı da dolaşarak Mardin’e geldiler. Buradaki kalenin diğer tanınmış kalelerden biridir ve dağın tepesinde kurulmuştur. Şehrin hâkimi Melik el-Mansur’dur. Bu hükümdarında diğerleri gibi cömert ve yabancılara karşı misafirperverliğinden bahsediyor. İbn Batuta Güneydoğu Anadolu’yu da gezerek Anadolu seyahatini tamamlamıştır.
3. KİTABIN ANA FİKRİ : Kitapta da sık sık bahsedildiği gibi kapımıza gelen tanrı misafirleri, iyi olduğuna dair bir kanaat getirdirten sonra, evimize almalı onların her türlü ihtiyaçlarını karşılamalıyız. Bu gelenekten de geldiği gibi bir insanlıktır.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ : Öncelikle hükümdarların yapmış olduğu cömertlikler çok güzel bir davranıştır. Yanlız hacının ve rehberin orada yapmış olduğu işler hiç de hoş karşılanacak şekilde değil. Bilmiyorum ama belki de ben öyle bir durumda dayanamaz onlara bir ceza vermeyi düşünebilirdim.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Kitap gayet akıcı. Anlaşılır bir dille yazılmış. Olaylar sırasıyla birbirini takip ettiğinden okuyucuyu kitaba daha kolay konsantre olmasını sağlıyor. Ayrıca kitap Türk misafirperverliğinden ve cömertliğinden bahsetmesi okuyucunun kitabı okuma isteğini daha da artırıyor.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ : 24 Şubat 1304’te tancada doğmuştur. Tam adı Ebu Abdullah Muhammed Bin Abdullah El-Levati Et-Tanci İbn Batuta’dır. Orta çağın en ünlü gezginidir. Birçok kadı yetiştirmiş bir ailenin çocuğuydu. Doğduğu yerde aynı zamanda fıkıh ve edebiyat öğrenimi görmüştür. 21 yaşında ilk olarak Mekke’ye gitmiştir. Başlangiçta amacı hac görevini yerine getirmekti. Yalnız içinde bir gezi isteği uyandı ve “hiçbir yoldan iki kez geçmeme” kuralını benimseyerek dünyanın olabildiğince çok yerini gezmeye karar verdi. Genellikle ticaret, hac ve öğrenim gibi amaçlarla dolaşan çağdaşlarının tersine, yeni ülkeleri ve halkları tanıma güdüsüyle yola çıktı. Önceleri bir bilgin oluşundan, zamanla da gezgin olarak elde ettiği ünden yararlanarak, gezginliği aynı zamanda bir geçim kaynağı yaptı. Birçok hükümdar, vali ve yüksek görevliden aldığı cömert yardımlarla gezilerini aksatmadan sürdürme olağanı buldu.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi