Kitabın Adı : TREN
Kitabın Yazarı : ESAT MAHMUT KARAKUT
Yayın Evi ve Adresi : Gül Matbaası – Gazi Sinan Paşa sok. Nu.:1
Basım Yılı : 1982
1. KİTABIN KONUSU :
Bir kaçakçılık çetesinin ele başı olan bir kadının tuzağına düşen, karakteri sağlam bir gencin, bu kadına karşı gösterdiği müthiş mücadeledir.
2. KİTABIN ÖZETİ :
Rıdvan adında genç ve yakışıklı bir delikanlı, Fransa’da bulunan evli bir kadına aşık olur. Bu aşktan kurtulmak için hapse girmeye karar verir ve kendisini 6 ay içerde tutacak bir suç öğrenmek için bir avukata başvurur. Fakat olayla İzzet adındaki avukattan çok , Rıdvan olayı anlatırken onu dinleyen, İzzet’in karısı Nevzat ilgilenir. Rıdvan’ı aksam kendi evlerine yemeğe çağırır. Rıdvan bunu kabul edince onu alıp eve götürür. Evdeyken ilerleyen saatlerde bir telefon gelir ve Nevzat İzzet’in bu gece eve gelemeyeceğini söyler. Rıdvan’ın gitmek istemesine rağmen Nevzat onu bırakmaz ve o gece kendi odasının yanındaki odada kalmasını sağlar. Gece yarısı Rıdvan’ın odasına girer ve onu kendisi ile yatmaya ikna etmeye çalışırken elinde bıçak ile evin uşağı içeri girer. Rıdvan’a saldırır ama Rıdvan onu Nevzat’ın verdiği bir silahla vurur. Katil olmanın verdiği acıyla bilincini kaybeder. Sabah uyandığında Nevzat ona beklemediği bir şekilde iki seçenek sunar. Buna göre ya öldürdüğü adamın cesedini alıp o evden gidecek ya da kadının istediği herşeyi yapacaktı. Kadın iki şey ister: Birincisi kendisinden bıkana kadar onunla birlikte olacak, ikincisi ise bir milyonerin saf bir kızı ile evlenecek. Adam mecburiyetten kadının isteklerini kabul eder. Romanın ilerleyen bölümlerinde öğreniyoruz ki ne İzzet Nevzat’ın kocasıdır ne İzzet gerçek avukattır ne de Rıdvan’ın vurduğu adan ölmüştür. Olanların hepsi bir oyundur ve Nevzat ile İzzet büyük bir dolandırcılık ve kaçakçılık grubunun başlarıdırlar.
[BNevzat, Rıdvan ile Adanalı milyonerin kızını birbirleriyle tanıştırır. Daha sonra Rıdvan’a kızla onbeş gün içinde evlenmek zorunda olduğunu söyler. Bu arada Rıdvan’ı da eski bir valinin oğlu olarak tanıtır. Milyoner kızı pelin, çok saf, temiz, göz kamaştıracak kadar güzel ve ahlakı çok iyi olan bir kız çıkar. Rıdvan da bunun farkına varır ve bir müddet sonra ona aşık olur. Sırf kendi hayatını tehlikeye sokmamak için bu kızı harcamayı gururuna yediremez. Nevzat’a bu işin olamayacağını söyler fakat Nevzat çoktan milyonere ve kızına Rıdvan’ın Pelin ile evlenmek istediğini söylemiştir. Rıdvan Pelin’i kıramaz ve evlenmeyi o da kabul eder ve evlenirler. Nevzat artık planı uygulamaya koymanın zamanı geldiğini düşünür. Plan şöyledir: Önce yaşlı milyoneri öldürecek ve mirasının kızına dolayısıyla da Rıdvan’a kalmasını sağlayacak ve daha sonra da Pelin’i öldürüp bütün mirasın Rıdvan’a kalmasını sağlayacak ve son olarakta mirası onun elinden alacak. Rıdvan’ın ona söylediği gün evine gelmemesi üzerine planın ilk aşamasını uygular ve Pelin’in babasını öldürtür. Eğer gelmemeye devam ederse Pelin’i de öldüreceğini söyler. Rıdvan karısını korumak için onunla birlikte Avustralya’ya kaçmak ister fakat Nevzat’ın bundan haberi olur ve son gece kızı öldürmek için uşağıyla birlikte Rıdvan’ın evine gider. Balkondan içeri girerler ve Rıdvan’la Pelin’i karşılarında bulurlar. Tam onları öldürmeye niyetlenirken, milyonerin öldürülmesinden beri Nevzat’I takip eden polis gelir. Nevzat son konuşmalarından sonra bu iki gencin birbirlerini ne kadar çok sevdiğini anlar ve uşağa onların yerine kendilerini vurmasını emreder. Uşak önce Nevzat’I sonra da kendisini vurur. Pelin ile Rıdvan aldıkalrı biletlerle Avustralya’ya gider ve orada mutlu bir şekilde yaşamaya devam ederler. [/B]
3. KİTABIN ANAFİKRİ :
İnsan, geceyi dışarıda geçirecek olsa bile tanımadığı birisinin evinde o geceyi gecirmemelidir. Zira rüzgarın ne taraftan eseceği belli olmaz. Bunun yanında sunu da ilave edebilirim ki hiç tahmin edemeyeceğiniz kadar insafsız birisinin bile güçlü bir aşkın karşısında galip gelme ihtimali yok denecek kadar azdır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
Kitapta olay sayısı çok fazla ve birbirleriyle bağlantıları o kadar muhteşem olmuşki… Hiç bir abartı yok tamamen gerçek olabilecek olaylar üzerine kurulmuş bir roman.
Rıdvan, 29 yaşında, kadınları kendisine hayrna bırakacak kadar yakışıklı, iyi bir aile ahlakı almış, masum bir kızın hayatını mahvetmemek için kendi hayatını feda edebilecek kadar iyi ve sağlam bir kişiliği olan ve Nevzat’tan nefret eden bir gençtir.
[BNevzat, 42 yaşında olmasına rağmen, çoğu kızdan daha güzel bir yüze ve vücuda sahip ve bu vücudu ile birlikte parasını da kullanarak istediği erkeği avucuna alabilecek kadar güçlü, aşırı derecede soğuk kanlı ve Rıdvan’a aşık olan, ilk başlarda çok insafsız olmasına rağmen, daha sonra iki gencin birbirlerini sevdiğini anlayınca onları affedecek kadar anlayışlı bir kadındır. [/B]
Pelin, eskiye bağlı bir ailenin çocuğu, Türk adet ve ananelerine sadık bir baba ve annenin yetiştirdiği muhafazakar bir terbiye almış, edep ve hayaya bunların yanında da mükemmel bir vücud ve güzelliğe sahip 20 yaşında genç bir kızdır.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki şimdiğe kadar okuduğum romanlar arasında en iyilerinden bir tanesiydi. Gerçekten gerek uslüp gerek olayların gelişimi bakımından çok güzel bir kitap. Hani elinize öyle bir kitap geçerki bir türlü bırakıp da kalkmak istemezsiniz. Işte bu kitap da o türden. Kitabın ilk sayfasınsan son sayfasına kadar olaylarla dolu. Özellikle yazarın kadın tasvirleri muhteşemdi. Her yönüyle ama her yönüyle muhteşem bir roman. Yazarın daha önce hiç bir romanı okumamıştım ama bu romanı okuduktan sonra herhalde yazdığı bütün kitapları okuyacağım.
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[B]6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ[/U[U]][FONT=AAZ_TimesRoman] : [/B]
Esat Mahmut Karakurt ( İstanbul 1902-1977) İstanbul Diş Hekimliği Okulu’nu (1924) bitirip, Galatasaray Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği, gazetecilik, avukatlık yaptı. Urfa’dan milletvekilliğine (1954-1960) ve senatörlüğe (1961-1966) seçildi.
Mondros Ateşkesi yıllarında gazeteciliğe başlayan, küçük öykülerle edebiyata giren Karakurt, olaya dayanan aşk ve serüven romanlarıyla ün salmış, geniş okuyucu kitlelerine ulaşan romanlarının çoğu filme alınmıştır.
Başlıca yapıtları: Vahşi Bir Kız Sevdim (1926), Çölde Bir İstanbul Kızı(1926), Allahaısmarladık (1936), Kadın Severse (1939), İlk ve Son (1940), Ankara Ekspresi (1946), Erikler Çiçek Açtı (1952), Son Tren (1954), Kadın İsterse (1960), vb.
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
BİR DEVRİN ROMANI
KİTABIN YAZARI
HALİDE NUSRET ZORLUTUNA
YAYIN EVİ VE ADRESİ
HALK YAYINLARI – ANKARA
BASIM YILI
1978
1. [B]KİTABIN KONUSU : [/B]Kitapta Halide Edip Zorlutuna hayatının ilk 30 –
35 yılının anılarını aktarmıştır. Alt başlıklar halinde sade anlaşılır bir dille başından geçenleri hikayeleştirerek anlatmıştır. Kimi yerlerde okuyucuya hitap vardır.
2. KİTABIN ÖZETİ : Anılarını annesinden aldığı ilk arapça dersle (Arapça) başlar.Annesi Ayşe Nazlı Hanım biricik çocuğu üzerine titreyen otoriter kültürlü ve geleneklerine bağlı bir ev kadınıdır.Eşi Avnullah Bey Sinop zindanlarında müebbet kürek mahkumudur. O sırada aile reisi Hacı Hüseyin Hüsnü Bey’dir.
Dedesi bir süre sonra vefat eder. Daha sonra babası sürgünden döner ve bir halk kahramanı olarak (Kahraman - ı Hürriyet) karşılanır. Geldikten sonra Fedakaran’ı Millet Cemiyeti adında siyasibir fırka kurar. Bu muhalefet partisi İttihak ve Terakki Cemiyeti’ nin hiçişine gelmez ve babasına iftiralar atılmaya başlanarak suçlanır. Sadrazzam ona bir memuriyet teklif ederek siyaseti bırakmasını sağlamaya çalışmıştır. Annesinin ve Hüseyin Hilmi Paşa’ nın ısrarlarıyla babası Kerkük mutasarraflığına atanır.
Kerkük yolunda iftiralar ve kışkırtmalar sonucu linç tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Babası Kerkük’ deki memuriyetinde çok başarılı olur ve şehre refah ve huzur havası gelir. Ayrıca burada bir çocukları dünyaya gelir ve kısa süre sonra ölür. Avnullah Bey bir eşkiya reisi ile karşı karşıya gelip üzerine jandarma kuvvetlerini göndermiştir. Çatışmada bir er şehit olunca Avnullah Bey görevden azl edilmiştir. Uzun bir yolculuktan sonra İstanbul’ a gelirler. Halide Nusret’ in İstanbul’da küçük yaştan beri süren edebiyat tutkusu üst düzeye ulaşmıştır.Eren köy Lisesi’ nde tahsiline başlar.yazar deslerinde çok başarılıdır.Busırada Çanakkale Savaşı ceyeran etmektedir. Bu savaş zorlukları arasında babası kırkdokuz yaşında vefat etmiştir.
Birderginin açtığı edebi bir yarışmada yazdığı bir nesirle birinci gelir ve yazma tutkusu dahada artar. Arkadaşları arasında Şaire diye ün yapar.
Mondros mütarekesiyle düşmanları yurdun işgalini acıklı bir dille ifade eder.
Okul bitince öğretmenlik yapmaya başlar ve Aşık olduğu mesleğini otuz beş yıl icra eder.Zamane şairlerinden Şukufe Nihal ile sıkı bir dostluk kurar. Edebi konularda fikir alış verişi yaparlar.Bundan sonra Onunla evlenmek isteyen erkeklerden behsetmiştir. Yunanlıların İzmir’ e çıkmasıyla Türk halkının ümitsizliğini ve azınlıkların ahlaksızlıklarını anlatır. Burada çeşitli dergilere şiirler ve piyesler yazmaktadır.Şairlerden oluşan bir arkadaş grubu vardır. Çeşitli Zamanlarda toplanarak edebi konularda ve milletin geleceği hakkında konuşurlar. Vala Nusrettin derin bir dostu olur. Yakup Kadri Bey’ le Rıza Tefik Orhan Seyfi Orhon ve Ahmet Haşimle’ le tanışır ve yazışır. Arkadaşlarından bazıları ( Yusuf Ziya Ortaç, Vala Nusrettin, Faruk Nazif ) Anadolu’ daki direniş hareketlerine çağırırlar fakat ailesini yalnız bırakamadığı için onlarla gitmez. 6 Ekim 1923 de Türk askeri Refet Paşa komutasında İstanbul’a girer ve vatan kurtulmuştur.
İkinci Bölüm
İkinci Bölümde meslek hayatındaki anılarından bahsediyor. Ankara’ da öğretmenlik görevi istiyor ve Edirne Kız Öğretmen Okulu’ na tyini çıkıyor. Orada çok iyi karşılanıyor ve diğer öğretmen ve öğrencileriyle sevgiye dayalı bir dostluk kuruyor. Öğrencilerinin erdemlerinden bahsederek memnuniyetini dile getiriyor.Edirne hayatı verimli ve zevkli geçiyor.Arkadaşlarıyla mektuplaşmaya devam ediyor. Reşat Nuri ile edebi konularda mektuplaşıyorlar. Bir ara amcasının hastalığı yüzünden İzmir’e gidiyorlar. İzmirde amcasının oğlu Necati’ yle evliliğin eşiğinden dönüyorlar. Edirne’ ye döndükten sonra mesleki incelemelerde bulunmak üzere yirmi beş kişilik bir heyetle Bulgaristan’ a gidiyor. Edirne’ ye döndükten sonra yakın bir genç dostu olan Salih’ in abisi Aziz’ le evlenir. Eşi Aziz Bey bir süvari zabitidir.Kendisi mesut bir yaşam sürdürmüştür.evlendikten sonra birlikte tayinlerini isteyerek İstanbul’ a dönüyorlar. İstanbul Kız Meslek Lisesi’ nde görevine devam ediyor. Hatıralarını 1929 yılında kesiyor.
1930 yılından sonra kocasının tayin edildiği yere birlikte gider. Kırklareli, Karaman, Kars, Urfa, Maraş, Sarıkamış gibi.
Kitabın sonunda yeni neslin anılarından ders çıkartılmasından ve gelecek için çok çalışmasını istiyor.
3. [B]KİTABIN ANAFİKRİ : [/B]Zorluklara karşı göğüs germeyi ve direnç göstermemizi yılmamayı fikir olarak çıkartabiliriz.
4. [B]KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ : [/B]
- Ayşe Nazlı Hanım (Annesi) : Otoriter kültürlü ve geleneklerine bağlı biricik çocuğu üzerine titreyen bir ev kadınıdır.
- Hacı Hüseyin Hüsnü Bey (Dedesi) : Namuslu, dürüst, işgüzar birisidir.
- Avnullah Bey (Babası) : Avnullah Bey’ de babsı gibidir.
- Aziz (Eşi) : Vatanı için her zaman ölmeye hazır şerefli bir süvari zabitidir.
5. [B]KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER : [/B]Herkesin okumasını istediğim bir kitap olaylar gerçekleştiği için ilgi çekici ve sürükleyici bir kitap.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ : Halide Nusret 1901 de İstanbul’ da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarih bölümünündeki öğrenimini yarıda bırakarak öğretmen oldu. 1924 yılında Edirne’ de başladığı edebiyat öğretmenliğini çeşitli yerlerde sürdürdü. 1957 de Ankara Kız Teknik Öğretmen Okulun’ daki görevinden emekliye ayrıldı.
Zorlutuna, Milli Edebiyat akımı içinde değerlendirilen şiirlerinde geleneksel ölçü anlayışına bağlı kaldı. Şiir, öykü ve düz yazı çalışmalarını önce Milli Mecmua’ da, daha sonra Aydabir, Çınaraltı, Hisar, Türk kadınları vb. Dergilerde yayımladı. 10 Haziran 1984 de İstanbul’ da öldü.
[B]Öykü ve Romanları Şiirleri[/B]
- Küller (1921) - Geceden Taşan Dertler (1930)
- Sisli Geceler (1922) - Yayla Türküsü (1943)
- Beyaz Selvi (1945) - Yurdun Dört Bucağı(1950)
- Büyük Anne (1971) - Ellerim Bomboş (1967)
- Aydınlık Kapı (1974)
BİR DEVRİN ROMANI
KİTABIN YAZARI
HALİDE NUSRET ZORLUTUNA
YAYIN EVİ VE ADRESİ
HALK YAYINLARI – ANKARA
BASIM YILI
1978
1. [B]KİTABIN KONUSU : [/B]Kitapta Halide Edip Zorlutuna hayatının ilk 30 –
35 yılının anılarını aktarmıştır. Alt başlıklar halinde sade anlaşılır bir dille başından geçenleri hikayeleştirerek anlatmıştır. Kimi yerlerde okuyucuya hitap vardır.
2. KİTABIN ÖZETİ : Anılarını annesinden aldığı ilk arapça dersle (Arapça) başlar.Annesi Ayşe Nazlı Hanım biricik çocuğu üzerine titreyen otoriter kültürlü ve geleneklerine bağlı bir ev kadınıdır.Eşi Avnullah Bey Sinop zindanlarında müebbet kürek mahkumudur. O sırada aile reisi Hacı Hüseyin Hüsnü Bey’dir.
Dedesi bir süre sonra vefat eder. Daha sonra babası sürgünden döner ve bir halk kahramanı olarak (Kahraman - ı Hürriyet) karşılanır. Geldikten sonra Fedakaran’ı Millet Cemiyeti adında siyasibir fırka kurar. Bu muhalefet partisi İttihak ve Terakki Cemiyeti’ nin hiçişine gelmez ve babasına iftiralar atılmaya başlanarak suçlanır. Sadrazzam ona bir memuriyet teklif ederek siyaseti bırakmasını sağlamaya çalışmıştır. Annesinin ve Hüseyin Hilmi Paşa’ nın ısrarlarıyla babası Kerkük mutasarraflığına atanır.
Kerkük yolunda iftiralar ve kışkırtmalar sonucu linç tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Babası Kerkük’ deki memuriyetinde çok başarılı olur ve şehre refah ve huzur havası gelir. Ayrıca burada bir çocukları dünyaya gelir ve kısa süre sonra ölür. Avnullah Bey bir eşkiya reisi ile karşı karşıya gelip üzerine jandarma kuvvetlerini göndermiştir. Çatışmada bir er şehit olunca Avnullah Bey görevden azl edilmiştir. Uzun bir yolculuktan sonra İstanbul’ a gelirler. Halide Nusret’ in İstanbul’da küçük yaştan beri süren edebiyat tutkusu üst düzeye ulaşmıştır.Eren köy Lisesi’ nde tahsiline başlar.yazar deslerinde çok başarılıdır.Busırada Çanakkale Savaşı ceyeran etmektedir. Bu savaş zorlukları arasında babası kırkdokuz yaşında vefat etmiştir.
Birderginin açtığı edebi bir yarışmada yazdığı bir nesirle birinci gelir ve yazma tutkusu dahada artar. Arkadaşları arasında Şaire diye ün yapar.
Mondros mütarekesiyle düşmanları yurdun işgalini acıklı bir dille ifade eder.
Okul bitince öğretmenlik yapmaya başlar ve Aşık olduğu mesleğini otuz beş yıl icra eder.Zamane şairlerinden Şukufe Nihal ile sıkı bir dostluk kurar. Edebi konularda fikir alış verişi yaparlar.Bundan sonra Onunla evlenmek isteyen erkeklerden behsetmiştir. Yunanlıların İzmir’ e çıkmasıyla Türk halkının ümitsizliğini ve azınlıkların ahlaksızlıklarını anlatır. Burada çeşitli dergilere şiirler ve piyesler yazmaktadır.Şairlerden oluşan bir arkadaş grubu vardır. Çeşitli Zamanlarda toplanarak edebi konularda ve milletin geleceği hakkında konuşurlar. Vala Nusrettin derin bir dostu olur. Yakup Kadri Bey’ le Rıza Tefik Orhan Seyfi Orhon ve Ahmet Haşimle’ le tanışır ve yazışır. Arkadaşlarından bazıları ( Yusuf Ziya Ortaç, Vala Nusrettin, Faruk Nazif ) Anadolu’ daki direniş hareketlerine çağırırlar fakat ailesini yalnız bırakamadığı için onlarla gitmez. 6 Ekim 1923 de Türk askeri Refet Paşa komutasında İstanbul’a girer ve vatan kurtulmuştur.
İkinci Bölüm
İkinci Bölümde meslek hayatındaki anılarından bahsediyor. Ankara’ da öğretmenlik görevi istiyor ve Edirne Kız Öğretmen Okulu’ na tyini çıkıyor. Orada çok iyi karşılanıyor ve diğer öğretmen ve öğrencileriyle sevgiye dayalı bir dostluk kuruyor. Öğrencilerinin erdemlerinden bahsederek memnuniyetini dile getiriyor.Edirne hayatı verimli ve zevkli geçiyor.Arkadaşlarıyla mektuplaşmaya devam ediyor. Reşat Nuri ile edebi konularda mektuplaşıyorlar. Bir ara amcasının hastalığı yüzünden İzmir’e gidiyorlar. İzmirde amcasının oğlu Necati’ yle evliliğin eşiğinden dönüyorlar. Edirne’ ye döndükten sonra mesleki incelemelerde bulunmak üzere yirmi beş kişilik bir heyetle Bulgaristan’ a gidiyor. Edirne’ ye döndükten sonra yakın bir genç dostu olan Salih’ in abisi Aziz’ le evlenir. Eşi Aziz Bey bir süvari zabitidir.Kendisi mesut bir yaşam sürdürmüştür.evlendikten sonra birlikte tayinlerini isteyerek İstanbul’ a dönüyorlar. İstanbul Kız Meslek Lisesi’ nde görevine devam ediyor. Hatıralarını 1929 yılında kesiyor.
1930 yılından sonra kocasının tayin edildiği yere birlikte gider. Kırklareli, Karaman, Kars, Urfa, Maraş, Sarıkamış gibi.
Kitabın sonunda yeni neslin anılarından ders çıkartılmasından ve gelecek için çok çalışmasını istiyor.
3. [B]KİTABIN ANAFİKRİ : [/B]Zorluklara karşı göğüs germeyi ve direnç göstermemizi yılmamayı fikir olarak çıkartabiliriz.
4. [B]KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ : [/B]
- Ayşe Nazlı Hanım (Annesi) : Otoriter kültürlü ve geleneklerine bağlı biricik çocuğu üzerine titreyen bir ev kadınıdır.
- Hacı Hüseyin Hüsnü Bey (Dedesi) : Namuslu, dürüst, işgüzar birisidir.
- Avnullah Bey (Babası) : Avnullah Bey’ de babsı gibidir.
- Aziz (Eşi) : Vatanı için her zaman ölmeye hazır şerefli bir süvari zabitidir.
5. [B]KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER : [/B]Herkesin okumasını istediğim bir kitap olaylar gerçekleştiği için ilgi çekici ve sürükleyici bir kitap.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ : Halide Nusret 1901 de İstanbul’ da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarih bölümünündeki öğrenimini yarıda bırakarak öğretmen oldu. 1924 yılında Edirne’ de başladığı edebiyat öğretmenliğini çeşitli yerlerde sürdürdü. 1957 de Ankara Kız Teknik Öğretmen Okulun’ daki görevinden emekliye ayrıldı.
Zorlutuna, Milli Edebiyat akımı içinde değerlendirilen şiirlerinde geleneksel ölçü anlayışına bağlı kaldı. Şiir, öykü ve düz yazı çalışmalarını önce Milli Mecmua’ da, daha sonra Aydabir, Çınaraltı, Hisar, Türk kadınları vb. Dergilerde yayımladı. 10 Haziran 1984 de İstanbul’ da öldü.
[B]Öykü ve Romanları Şiirleri[/B]
- Küller (1921) - Geceden Taşan Dertler (1930)
- Sisli Geceler (1922) - Yayla Türküsü (1943)
- Beyaz Selvi (1945) - Yurdun Dört Bucağı(1950)
- Büyük Anne (1971) - Ellerim Bomboş (1967)
- Aydınlık Kapı (1974)
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Zeytindağı
KİTABIN YAZARI
Fatih Rıfkı ATAY
YAYINEVİ VE ADRESİ
BASIM TARİHİ
1981
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde içine düştüğü durumu ortaya koymaktadır.
Kitabın konusu
Kitapta Osmanlı saltanatının son günlerinden Türkiye Cumhuriyetinin ilk günlerine kadarki bir zaman dilimi anlatılmaktadır. Yazar bir görev sebebiyle Cemal Paşa’nın karargahına yani Zeytindağı’na gitmiştir. Burada yaşamış olduğu olayları ve anılarını bulunduğu tarihin önemli olaylarını da içine alacak şekilde anlatmıştır.
KİTABIN ÖZETİ :
Kitabın ismi; Cemal Paşa’nın karargahının (4. Karargah) bulunduğu Kudüs’e yakın bir dağın isminden gelmektedir.
Birinci Dünya Harbi patlak verdiğinde Falih Rıfkı yedek subay olarak orduya alınır ve Cemal Paşa’nın karargahına tayin olur. Cemal Paşa ile ilişkileri de burada gelişir.
Kitabın ilk kısımlarında İttihat ve Terakki’den söz edilmiştir. İttihat ve Terakki içerisinde Cemal Paşa, Talat Paşa ve Enver Paşa en önemli simalardır. Cemal Paşa yenilikçiliği ile tanınmaktadır. Enver ve Talat Paşa’lar ise muhafazakar bir kişilik sergilemektedir. Enver Paşa’nın Turancılık fikirleri güçlüdür. Falih Rıfkı, Enver Paşa’nın bu fikirlerini benimsememekte ve Enver Paşa’yı diktatör olarak nitelemektedir. Türkiye’nin kurtuluşunun Enver Paşa gibilerden kurtulmakla mümkün olduğu düşüncesindedir. İttihat ve Terakki kendi içerisinde bölünmüş bir yapı sergilemektedir. Bir birlik ve beraberlik söz konusu değildir. Her liderin bir grubu vardır. Falih Rıfkı da Cemal Paşanın adamı damgasını taşımaktadır. Falih Rıfkı, İttihat ve Terakkinin bu yönünü yani fikir birliğinin bulunmayışını eleştirmektedir. Çünkü yaşanılan buhrandan kurtuluş ancak birlik ve beraberlikle mümkündür. Buna rağmen bilinçsiz yaklaşımlar, kişisel hesaplaşmalar İttihat ve Terakkiyi kendi kendisiyle uğraşan bir duruma düşürmüştür.
Falih Rıfkı, Cemal Paşa ile beraber çalışmaya başladıktan sonra, olayları daha açık ve net bir şekilde görebilmektedir. Bir dönem, bir İmparatorluk yok olmaktadır. Yazar bunu sezinleyebilmektedir. Suriye, Filistin ve Hicaz’da yaşamış oldukları bir devrin çöküşünü gözler önüne sermektedir.
Falih Rıfkı Osmanlı’nın bir kukla devlet olduğunu söylemektedir. Örneğin şöyle bir olay anlatılmakta; “Mahmut Şevket Paşa’yı öldüren Kavaklı Mustafa, memleketten kaçmaya muvaffak olmuştu. Bir Rus vapuruna binmişti. Fakat Osmanlının Rus sancağı taşıyan bir vapurdan bir kişiyi almaya hakkı yoktu. Bunun üzerine bir Osmanlı hükümeti görevlisi, Kavaklı Mustafa’yı gemiden kaçırır ve boğdurur. Bu olayı haber alan Ruslar, Kavaklı Mustafa’yı kaçıran zatı görevden aldırır ve bundan böyle devlet hizmetinde kullanılmamasını isterler ve istedikleri de olur.”
Osmanlı, ümmetçilik fikri sebebiyle neredeyse üç kıtada egemen olmuştu. Bu coğrafyanın büyük bir kısmını Arapların yaşadıkları ülkeler kapsamaktaydı. Kudüs, Şam, Filistin, Hicaz gibi. Osmanlı sadece coğrafyada büyüyebilmişti. Çünkü, bu kazanılan toprakların hiçbirinin kültürlerine, dillerine, ticaretlerine ve maddiyatlarına egemen olunamamıştı. Hatta Osmanlı, Arapları Türkleştireceğine oradaki Türkler Araplaşmıştı.
“Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştık.”
Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi. Eğer, medrese ve şuursuzluk devam etmiş olsaydı, Araplığın Anadolu içlerine kadar gireceğine şüphe yoktu. Osmanlı Emperyalizmi şu ana fikir üstünde kurulmuş bir hayal idi. “ Türk milleti kendi başına devlet yapamaz! “
Osmanlı, Arap topraklarını alarak oraları bir bakıma imar ediyordu. Çünkü, Arap şeyhleri arasındaki kanlı savaşlar sonucunda Arap halkı mağdur oluyor ve maddi olarak da çöküntüye uğruyordu. Osmanlı geldiğinde ise bu şeyhleri uzlaştırıp sükuneti sağlıyor ve onlara belirli imtiyazlar veriyordu. Bir bakıma Osmanlı onlar için bir kurtuluş gibiydi. Buna rağmen Osmanlının güçsüz duruma düşmesini fırsat bilip hemen İngilizlerle, Fransızlarla anlaşmışlar ve Osmanlı’ yı arkadan vurmuşlardır. Osmanlı’ ya karşı görünüşte bağımlı olan Araplar her zaman kendi halifeliklerini istiyordu. Müslüman Araplar arasında Arap Halifeliği hükümeti peşinde olanlar vardı ve 1. Dünya savaşı çıktığında bu düşüncelerini gerçekleştirmek için ve İngilizlerin vereceklerini vaadettikleri imtiyazlardan dolayı Osmanlı’ ya ihanet etmişlerdi.
Osmanlının Araplara vermiş olduğu haklar, onların küçük bir anlaşmazlıkta bile isyan etmelerini sağlıyordu. Cemal Paşa zamanında çıkmış olan bir kanun ile komutanlara eğer vatan müdafaası için zaruri görülürse idam hükümlerini yerine getirmesi yetkisi verilmişti. Yani isyanlar artık kanla bastırılıyordu.
Cemal Paşanın bir amacı da Suriye’ yi Osmanlılaştırmaktır. Bu düşüncesini gerçekleştirmek için Suriye’ de modern okullar açtırmıştır. Bunun yanında bir de hicret eden Ermenileri, Suriye içlerine dağıtarak güçlenen Araplılığa karşı bir teminat olarak kullanıyordu. Hatta Ermenileri güçlendirmek için ev ve toprak bile verilmiştir.
Falih Rıfkı Atay, Arapları anlatırken din sömürüsü konusuna da değinmiştir. Falih Rıfkı’ ya göre din sömürüsü bütün dinler için geçerlidir. “Medine dini mallaştırmış ve maddeleştirmiş bir Asya pazarıdır. Kudüs dini oyunlaştırmış bir Garp tiyatrosudur”. Araplar çok fakirdir. Kendi ülkelerinde; ata topraklarında hizmetçi konumuna düşmüşlerdir. Filistin ikiye ayrılmıştır. Eski Filistin Arapların,yani hizmetçilerin; yeni Filistin ise tüm güzelliği ve ihtişamıyla Yahudilerin. Din satışa sunulmaktadır. Hac dönemlerinde Araplar da Yahudiler de büyük kazanç elde etmek peşindedir.
Osmanlı Devletinin Almanlarla beraber savaşa girmesinin en büyük nedeni İttihat ve Terakki yöneticilerinden Enver Paşa’ nın Alman hayranı olmasından kaynaklanıyordu.
Birinci Dünya harbi sonucunda Tuna yukarısındaki iki İmparatorluk, Akdeniz kıyısındaki bir İmparatorluk ve Tuna kenarındaki bir krallık devrilmek üzereydi.
Suriye ve Filistin’ de Almanların durduramadığı İngiliz seli yine bir Türk, fakat bu sefer öz bir kumandan, Mustafa Kemal tarafından Halep aşağısında tutulmuştur. Mustafa Kemal’ in orada seçtiği savunma hattı, Milli Misak’ taki Türkiye sınırıdır.
Cemal Paşa’ nın yerine, Suriye’ de silahlı kuvvetlerin başına geçen Alman Fon Falkenhein bozgunu durduramadı ve Kudüs İngilizlerin eline geçti.
Artık yalnız Anadolu ve İstanbul düşünülür. İmparatorluğa ve onun rüyalarına “Allahaısmarladık! “ denir.
Artık Şam’ dan ayrılmak zamanı gelmiştir. Cemal Paşa İstanbul’ da istifa edecektir.
Cemal Paşa harap Anadolu topraklarını gördükçe
- “Keşke vazifem buralarda olsaydı, keşke o altın sağanağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi. Anadolu hepimize hınç ve güvensizlikle bakıyordu. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya şimdi kendimiz pişmanlığımızı getiriyoruz. Kumar oynadık ve kaybettik” diye düşünmektedir.
Cemal Paşaya sorulan :
- Paşam bu harbe niçin girdik? sorusuna cevap ilginçtir.
- Aylık vermemek için! Hazine tamtakırdı. Para bulabilmek için ya bir tarafa boyun eğmeli, ya öbür tarafla birleşmeli idik.
İlim, İhtisas ve tecrübe sahibi Mustafa Kemal, vatan ve istiklal düşüncesiyle milletin nesi var nesi yoksa yüzde kırkını vatan savunması için vermesi gerektiği düşüncesindedir.
Sakarya, Dumlupınar, İzmir ve Lozan... hepsi böyle ödenmiştir.
Mustafa Kemal büyük harbe girmek karşıtı idi: çünkü O kafa ve sanat adamı idi.
Mustafa Kemal Kurtuluş Harbini bırakmak fikrinde asla bulunmadı : çünkü O vatan adamı idi.
İşte bütün kitabın özü : İlim ve vatan adamı olunuz.
KİTABIN ANAFİKRİ:
Anafikir olarak;vatan için bir şeyler yapmak gerektiğinde,birer komutan olarak ilk önce fikir va sanat adamı olmalıyız.
ŞAHISLARIN VE OLAYLARIN TAHLİLİ:
a)Şahısların Tahlili:
Falih Rıfkı: Aynı zamanda kitabın yazarı da olan şahıs kştabı kendi hayatından alıntılarla yazmıştır.Yazarımız yedek subay olarak orduda yer almaktadır.Genç ve İttihatçı bir kişiliğe sahiptir.Fakat Enver,Talat ve Cemal Paşaları tanıyınca İttihat veTerakki hakkındaki fikirleri değişir.
Diğer şahıslar: Mustafa Kemal,Enver Paşa,Talat Paşa,Cemal Paşa.
b)Olayların Tahlili:
Olaylar genellikle Garp Cephesinde ve Şam'da vuku bulmaktadır.
YAZARIN HAYATI:
Falih Rıfkı Atay (1894 - 1971)
1894 yilinda Istanbul'da dogdu. Fikra, makale, gezi türlerindeki gazete yazilariyla ve özellikle Atatürk'ü yakindan tanitan anilariyla ün kazanan Falih Rifki Atay, Kovacilar semtindeki Rehberi Tahsil Rüstiyesi'ni bitirdikten sonra Hüseyin Cahit'in Yalçin müdürlük yaptigi Mercan Idadisi'nde ögrenimini tamamladi. Darülfünunun Edebiyat bölümünü bitirdi. Idadide edebiyat ögretmeni olan Celal Sahir Erozan ile kendisinden bir ileri sinifta okuyan Orhan Seyfi Orhon, Falih Rifki'nin edebiyat zevkinin gelismesine yardimci oldular. Ilk Yazilari, Serveti Fünun dergisinin genç yazarlara ayrilan ek sayfalarinda yayimlanan Falih Rifki'nin Tecelli(1911) dergisi ile Süleyman Bahri'nin yönettigi Kadin(1912) dergisinde Cenap Sahabettin ile Ahmet Hasim'in eserlerini hatirlatan siirleri çikti.
1912'de Tanin gazetesinde düz yazilari yayimlanmaga basladi; Istanbul Mektuplari, Edirne mektuplari gibi yazilari çikti. 1913-1914 yillarinda sadaret ve Dahiliye Nazirligi kalemlerinde çalisti. Dahiliye Vekili Talat Pasa ile birlikte gittigi Bükres'ten Tanin gazetesine röportaj yazilari yolladi. Bu dönemdeki yazilari, Türkçülük ve Türkçecilik akimlarinin etkisini tasiyordu. I. Dünya Savasinda yedek subay olarak Suriye'ye gitti; 4. Ordu kumandani Cemal Pasa'nin hususi katipligini yapti. Suriye ve Filistin'deki savas anilarini "Ates ve Günes" (1918) kitabinda topladi. Cemal Pasa'nin Bahriye naziri olmasi üzerine Kalemi Mahsusa müdür yardimciligina getirildi (1917). Kazim Sinasi Dersan, Necmettin Sadik Sadak, Ali Naci Karacan ile birlikte Aksam Gazetesini çikarmaga basladi (1918). Bu gazetede Günün Fikralari basligiyla sürekli yazilar yazdi. Kurtulus Savasini destekleyen etkili yazilari dolayisiyla idam istenerek Kürt Mustafa Divani Harbi'ne verildi. Fakat Inönü Zaferinin kazanilmasi üzerine Divani Harp tutumunu degistirdigi için idamdan kurtuldu. Kurtulus Savasi sona erdigi sirada Izmir'de Atatürk ile görüsmege gelen gazeteciler arasindaydi. Atatürk'ün istegi üzerine Ikinci Büyük Millet Meclisi'ne Bolu'dan milletvekili seçildi (1922). Daha sonra uzun yillar Ankara Milletvekili olarak T.B.M.M.'de bulundu. Hakimiyeti Milliye, Milliyet ve Ulus gazetelerinin basyazarligini yapti.
Yeni Türk Alfabesinin hazirlanmasi ve uygulanmasi sirasinda Dil Encümeninde görev aldi. Serbest Cumhuriyet Firkasi'nin tutumuna siddetle karsi çikti. Ulus gazetesinin basyazarligini yaptigi dönemde Ankara sehir plani jürisinde üyelik ve Imar Komisyonunda baskanlik yapti. 1946'da çok partili döneme geçildikten sonra Ulus gazetesinde CHP'nin savunuculugunu sürdürdü. Demokrat Parti'nin 1950'de iktidara geçmesinden sonra Dünya Gazetesini kurarak (1952) muhalefete geçti; yeni iktidara karsi Atatürk devrimlerini savundu.
Falih Rifki Atay, saglam, atak, çekici, anlatimi ve duru Türkçesiyle Cumhuriyet basininin Encümeninde usta kalemlerinden biriydi. Günlük siyasi olaylari ele alan basyazi ve fikralari yaninda Ulus ve Dünya gazetelerinde Pazar günleri yayimladigi haftalik yazilarinda çok usta bir deneme ve söylesi yazari niteligi gösteriyordu. Gezi ve ani türlerinde Cumhuriyet döneminin çok ilginç ürünlerini verdi.
»Dogum tarihi
1894
»Ölüm tarihi
1971
»Dogdugu Ülke
Türkiye
»Eserleri
"Eski Saat" (1933), "Niçin Kurtulmamak?" (1953), "Çile" (1955), "Inanç" (1965), "Kurtulus" (1966), "Pazar" "Konusmalari" (1966), "Bayrak" (1970), "Ates ve Günes" (1918), "Atatürk'ün Bana Anlattiklari" (1955), "Mustafa Kemal'in Mütareke defteri" (1955), "Çankaya" (1961), "Batis Yillari" (1963), "Atatürk'ün Hatiralari" ; "1914-19" (1965), "Atatürk Ne idi?" (1968), "Fasist Roma", "Kemalist Tiran, Kaybolmus Makedonya" (1930), "Deniz Asiri" (1931), "Yeni Rusya" (1931), "Moskova-Roma" (1932), "Bizim Akdeniz" (1934), "Taymis Kiyilari" (1934), "Tuna Kiyilari" (1938), "Hind" (1944), "Yolcu Defteri" (1946), "Atatürkçülük Nedir?" (1966), "Roman" (1932).
Zeytindağı
KİTABIN YAZARI
Fatih Rıfkı ATAY
YAYINEVİ VE ADRESİ
BASIM TARİHİ
1981
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde içine düştüğü durumu ortaya koymaktadır.
Kitabın konusu
Kitapta Osmanlı saltanatının son günlerinden Türkiye Cumhuriyetinin ilk günlerine kadarki bir zaman dilimi anlatılmaktadır. Yazar bir görev sebebiyle Cemal Paşa’nın karargahına yani Zeytindağı’na gitmiştir. Burada yaşamış olduğu olayları ve anılarını bulunduğu tarihin önemli olaylarını da içine alacak şekilde anlatmıştır.
KİTABIN ÖZETİ :
Kitabın ismi; Cemal Paşa’nın karargahının (4. Karargah) bulunduğu Kudüs’e yakın bir dağın isminden gelmektedir.
Birinci Dünya Harbi patlak verdiğinde Falih Rıfkı yedek subay olarak orduya alınır ve Cemal Paşa’nın karargahına tayin olur. Cemal Paşa ile ilişkileri de burada gelişir.
Kitabın ilk kısımlarında İttihat ve Terakki’den söz edilmiştir. İttihat ve Terakki içerisinde Cemal Paşa, Talat Paşa ve Enver Paşa en önemli simalardır. Cemal Paşa yenilikçiliği ile tanınmaktadır. Enver ve Talat Paşa’lar ise muhafazakar bir kişilik sergilemektedir. Enver Paşa’nın Turancılık fikirleri güçlüdür. Falih Rıfkı, Enver Paşa’nın bu fikirlerini benimsememekte ve Enver Paşa’yı diktatör olarak nitelemektedir. Türkiye’nin kurtuluşunun Enver Paşa gibilerden kurtulmakla mümkün olduğu düşüncesindedir. İttihat ve Terakki kendi içerisinde bölünmüş bir yapı sergilemektedir. Bir birlik ve beraberlik söz konusu değildir. Her liderin bir grubu vardır. Falih Rıfkı da Cemal Paşanın adamı damgasını taşımaktadır. Falih Rıfkı, İttihat ve Terakkinin bu yönünü yani fikir birliğinin bulunmayışını eleştirmektedir. Çünkü yaşanılan buhrandan kurtuluş ancak birlik ve beraberlikle mümkündür. Buna rağmen bilinçsiz yaklaşımlar, kişisel hesaplaşmalar İttihat ve Terakkiyi kendi kendisiyle uğraşan bir duruma düşürmüştür.
Falih Rıfkı, Cemal Paşa ile beraber çalışmaya başladıktan sonra, olayları daha açık ve net bir şekilde görebilmektedir. Bir dönem, bir İmparatorluk yok olmaktadır. Yazar bunu sezinleyebilmektedir. Suriye, Filistin ve Hicaz’da yaşamış oldukları bir devrin çöküşünü gözler önüne sermektedir.
Falih Rıfkı Osmanlı’nın bir kukla devlet olduğunu söylemektedir. Örneğin şöyle bir olay anlatılmakta; “Mahmut Şevket Paşa’yı öldüren Kavaklı Mustafa, memleketten kaçmaya muvaffak olmuştu. Bir Rus vapuruna binmişti. Fakat Osmanlının Rus sancağı taşıyan bir vapurdan bir kişiyi almaya hakkı yoktu. Bunun üzerine bir Osmanlı hükümeti görevlisi, Kavaklı Mustafa’yı gemiden kaçırır ve boğdurur. Bu olayı haber alan Ruslar, Kavaklı Mustafa’yı kaçıran zatı görevden aldırır ve bundan böyle devlet hizmetinde kullanılmamasını isterler ve istedikleri de olur.”
Osmanlı, ümmetçilik fikri sebebiyle neredeyse üç kıtada egemen olmuştu. Bu coğrafyanın büyük bir kısmını Arapların yaşadıkları ülkeler kapsamaktaydı. Kudüs, Şam, Filistin, Hicaz gibi. Osmanlı sadece coğrafyada büyüyebilmişti. Çünkü, bu kazanılan toprakların hiçbirinin kültürlerine, dillerine, ticaretlerine ve maddiyatlarına egemen olunamamıştı. Hatta Osmanlı, Arapları Türkleştireceğine oradaki Türkler Araplaşmıştı.
“Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştık.”
Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi. Eğer, medrese ve şuursuzluk devam etmiş olsaydı, Araplığın Anadolu içlerine kadar gireceğine şüphe yoktu. Osmanlı Emperyalizmi şu ana fikir üstünde kurulmuş bir hayal idi. “ Türk milleti kendi başına devlet yapamaz! “
Osmanlı, Arap topraklarını alarak oraları bir bakıma imar ediyordu. Çünkü, Arap şeyhleri arasındaki kanlı savaşlar sonucunda Arap halkı mağdur oluyor ve maddi olarak da çöküntüye uğruyordu. Osmanlı geldiğinde ise bu şeyhleri uzlaştırıp sükuneti sağlıyor ve onlara belirli imtiyazlar veriyordu. Bir bakıma Osmanlı onlar için bir kurtuluş gibiydi. Buna rağmen Osmanlının güçsüz duruma düşmesini fırsat bilip hemen İngilizlerle, Fransızlarla anlaşmışlar ve Osmanlı’ yı arkadan vurmuşlardır. Osmanlı’ ya karşı görünüşte bağımlı olan Araplar her zaman kendi halifeliklerini istiyordu. Müslüman Araplar arasında Arap Halifeliği hükümeti peşinde olanlar vardı ve 1. Dünya savaşı çıktığında bu düşüncelerini gerçekleştirmek için ve İngilizlerin vereceklerini vaadettikleri imtiyazlardan dolayı Osmanlı’ ya ihanet etmişlerdi.
Osmanlının Araplara vermiş olduğu haklar, onların küçük bir anlaşmazlıkta bile isyan etmelerini sağlıyordu. Cemal Paşa zamanında çıkmış olan bir kanun ile komutanlara eğer vatan müdafaası için zaruri görülürse idam hükümlerini yerine getirmesi yetkisi verilmişti. Yani isyanlar artık kanla bastırılıyordu.
Cemal Paşanın bir amacı da Suriye’ yi Osmanlılaştırmaktır. Bu düşüncesini gerçekleştirmek için Suriye’ de modern okullar açtırmıştır. Bunun yanında bir de hicret eden Ermenileri, Suriye içlerine dağıtarak güçlenen Araplılığa karşı bir teminat olarak kullanıyordu. Hatta Ermenileri güçlendirmek için ev ve toprak bile verilmiştir.
Falih Rıfkı Atay, Arapları anlatırken din sömürüsü konusuna da değinmiştir. Falih Rıfkı’ ya göre din sömürüsü bütün dinler için geçerlidir. “Medine dini mallaştırmış ve maddeleştirmiş bir Asya pazarıdır. Kudüs dini oyunlaştırmış bir Garp tiyatrosudur”. Araplar çok fakirdir. Kendi ülkelerinde; ata topraklarında hizmetçi konumuna düşmüşlerdir. Filistin ikiye ayrılmıştır. Eski Filistin Arapların,yani hizmetçilerin; yeni Filistin ise tüm güzelliği ve ihtişamıyla Yahudilerin. Din satışa sunulmaktadır. Hac dönemlerinde Araplar da Yahudiler de büyük kazanç elde etmek peşindedir.
Osmanlı Devletinin Almanlarla beraber savaşa girmesinin en büyük nedeni İttihat ve Terakki yöneticilerinden Enver Paşa’ nın Alman hayranı olmasından kaynaklanıyordu.
Birinci Dünya harbi sonucunda Tuna yukarısındaki iki İmparatorluk, Akdeniz kıyısındaki bir İmparatorluk ve Tuna kenarındaki bir krallık devrilmek üzereydi.
Suriye ve Filistin’ de Almanların durduramadığı İngiliz seli yine bir Türk, fakat bu sefer öz bir kumandan, Mustafa Kemal tarafından Halep aşağısında tutulmuştur. Mustafa Kemal’ in orada seçtiği savunma hattı, Milli Misak’ taki Türkiye sınırıdır.
Cemal Paşa’ nın yerine, Suriye’ de silahlı kuvvetlerin başına geçen Alman Fon Falkenhein bozgunu durduramadı ve Kudüs İngilizlerin eline geçti.
Artık yalnız Anadolu ve İstanbul düşünülür. İmparatorluğa ve onun rüyalarına “Allahaısmarladık! “ denir.
Artık Şam’ dan ayrılmak zamanı gelmiştir. Cemal Paşa İstanbul’ da istifa edecektir.
Cemal Paşa harap Anadolu topraklarını gördükçe
- “Keşke vazifem buralarda olsaydı, keşke o altın sağanağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi. Anadolu hepimize hınç ve güvensizlikle bakıyordu. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya şimdi kendimiz pişmanlığımızı getiriyoruz. Kumar oynadık ve kaybettik” diye düşünmektedir.
Cemal Paşaya sorulan :
- Paşam bu harbe niçin girdik? sorusuna cevap ilginçtir.
- Aylık vermemek için! Hazine tamtakırdı. Para bulabilmek için ya bir tarafa boyun eğmeli, ya öbür tarafla birleşmeli idik.
İlim, İhtisas ve tecrübe sahibi Mustafa Kemal, vatan ve istiklal düşüncesiyle milletin nesi var nesi yoksa yüzde kırkını vatan savunması için vermesi gerektiği düşüncesindedir.
Sakarya, Dumlupınar, İzmir ve Lozan... hepsi böyle ödenmiştir.
Mustafa Kemal büyük harbe girmek karşıtı idi: çünkü O kafa ve sanat adamı idi.
Mustafa Kemal Kurtuluş Harbini bırakmak fikrinde asla bulunmadı : çünkü O vatan adamı idi.
İşte bütün kitabın özü : İlim ve vatan adamı olunuz.
KİTABIN ANAFİKRİ:
Anafikir olarak;vatan için bir şeyler yapmak gerektiğinde,birer komutan olarak ilk önce fikir va sanat adamı olmalıyız.
ŞAHISLARIN VE OLAYLARIN TAHLİLİ:
a)Şahısların Tahlili:
Falih Rıfkı: Aynı zamanda kitabın yazarı da olan şahıs kştabı kendi hayatından alıntılarla yazmıştır.Yazarımız yedek subay olarak orduda yer almaktadır.Genç ve İttihatçı bir kişiliğe sahiptir.Fakat Enver,Talat ve Cemal Paşaları tanıyınca İttihat veTerakki hakkındaki fikirleri değişir.
Diğer şahıslar: Mustafa Kemal,Enver Paşa,Talat Paşa,Cemal Paşa.
b)Olayların Tahlili:
Olaylar genellikle Garp Cephesinde ve Şam'da vuku bulmaktadır.
YAZARIN HAYATI:
Falih Rıfkı Atay (1894 - 1971)
1894 yilinda Istanbul'da dogdu. Fikra, makale, gezi türlerindeki gazete yazilariyla ve özellikle Atatürk'ü yakindan tanitan anilariyla ün kazanan Falih Rifki Atay, Kovacilar semtindeki Rehberi Tahsil Rüstiyesi'ni bitirdikten sonra Hüseyin Cahit'in Yalçin müdürlük yaptigi Mercan Idadisi'nde ögrenimini tamamladi. Darülfünunun Edebiyat bölümünü bitirdi. Idadide edebiyat ögretmeni olan Celal Sahir Erozan ile kendisinden bir ileri sinifta okuyan Orhan Seyfi Orhon, Falih Rifki'nin edebiyat zevkinin gelismesine yardimci oldular. Ilk Yazilari, Serveti Fünun dergisinin genç yazarlara ayrilan ek sayfalarinda yayimlanan Falih Rifki'nin Tecelli(1911) dergisi ile Süleyman Bahri'nin yönettigi Kadin(1912) dergisinde Cenap Sahabettin ile Ahmet Hasim'in eserlerini hatirlatan siirleri çikti.
1912'de Tanin gazetesinde düz yazilari yayimlanmaga basladi; Istanbul Mektuplari, Edirne mektuplari gibi yazilari çikti. 1913-1914 yillarinda sadaret ve Dahiliye Nazirligi kalemlerinde çalisti. Dahiliye Vekili Talat Pasa ile birlikte gittigi Bükres'ten Tanin gazetesine röportaj yazilari yolladi. Bu dönemdeki yazilari, Türkçülük ve Türkçecilik akimlarinin etkisini tasiyordu. I. Dünya Savasinda yedek subay olarak Suriye'ye gitti; 4. Ordu kumandani Cemal Pasa'nin hususi katipligini yapti. Suriye ve Filistin'deki savas anilarini "Ates ve Günes" (1918) kitabinda topladi. Cemal Pasa'nin Bahriye naziri olmasi üzerine Kalemi Mahsusa müdür yardimciligina getirildi (1917). Kazim Sinasi Dersan, Necmettin Sadik Sadak, Ali Naci Karacan ile birlikte Aksam Gazetesini çikarmaga basladi (1918). Bu gazetede Günün Fikralari basligiyla sürekli yazilar yazdi. Kurtulus Savasini destekleyen etkili yazilari dolayisiyla idam istenerek Kürt Mustafa Divani Harbi'ne verildi. Fakat Inönü Zaferinin kazanilmasi üzerine Divani Harp tutumunu degistirdigi için idamdan kurtuldu. Kurtulus Savasi sona erdigi sirada Izmir'de Atatürk ile görüsmege gelen gazeteciler arasindaydi. Atatürk'ün istegi üzerine Ikinci Büyük Millet Meclisi'ne Bolu'dan milletvekili seçildi (1922). Daha sonra uzun yillar Ankara Milletvekili olarak T.B.M.M.'de bulundu. Hakimiyeti Milliye, Milliyet ve Ulus gazetelerinin basyazarligini yapti.
Yeni Türk Alfabesinin hazirlanmasi ve uygulanmasi sirasinda Dil Encümeninde görev aldi. Serbest Cumhuriyet Firkasi'nin tutumuna siddetle karsi çikti. Ulus gazetesinin basyazarligini yaptigi dönemde Ankara sehir plani jürisinde üyelik ve Imar Komisyonunda baskanlik yapti. 1946'da çok partili döneme geçildikten sonra Ulus gazetesinde CHP'nin savunuculugunu sürdürdü. Demokrat Parti'nin 1950'de iktidara geçmesinden sonra Dünya Gazetesini kurarak (1952) muhalefete geçti; yeni iktidara karsi Atatürk devrimlerini savundu.
Falih Rifki Atay, saglam, atak, çekici, anlatimi ve duru Türkçesiyle Cumhuriyet basininin Encümeninde usta kalemlerinden biriydi. Günlük siyasi olaylari ele alan basyazi ve fikralari yaninda Ulus ve Dünya gazetelerinde Pazar günleri yayimladigi haftalik yazilarinda çok usta bir deneme ve söylesi yazari niteligi gösteriyordu. Gezi ve ani türlerinde Cumhuriyet döneminin çok ilginç ürünlerini verdi.
»Dogum tarihi
1894
»Ölüm tarihi
1971
»Dogdugu Ülke
Türkiye
»Eserleri
"Eski Saat" (1933), "Niçin Kurtulmamak?" (1953), "Çile" (1955), "Inanç" (1965), "Kurtulus" (1966), "Pazar" "Konusmalari" (1966), "Bayrak" (1970), "Ates ve Günes" (1918), "Atatürk'ün Bana Anlattiklari" (1955), "Mustafa Kemal'in Mütareke defteri" (1955), "Çankaya" (1961), "Batis Yillari" (1963), "Atatürk'ün Hatiralari" ; "1914-19" (1965), "Atatürk Ne idi?" (1968), "Fasist Roma", "Kemalist Tiran, Kaybolmus Makedonya" (1930), "Deniz Asiri" (1931), "Yeni Rusya" (1931), "Moskova-Roma" (1932), "Bizim Akdeniz" (1934), "Taymis Kiyilari" (1934), "Tuna Kiyilari" (1938), "Hind" (1944), "Yolcu Defteri" (1946), "Atatürkçülük Nedir?" (1966), "Roman" (1932).
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN YAZARI
Agatha Christie / Gönül Suveren
KİTABIN ADI
Doğu Ekspresinde Cinayet
YAYINEVİ VE ADRESİ
Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ
Ocak 1986
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Trende Yaşanan Cinayetin Anlatılması
1)KİTABIN KONUSU:
Trende yaşanan bir cinayetin çözebilmek için Hercule Poirot’un karşılaştığı zorluklar anlatılmaktadır
2)KİTABIN ÖZETİ :
Cinayete kurban olan kişi, Bay Rachett adıyla anılmaktadır. Ve daha sonra gerçek adının Cassetti olduğu ortaya çıkacaktır. Kendisinin öldürüleceğinin farkına varmış ve korunması için aynı trende bulunan dedektif Poirot’a yirmibin dolar teklif etmiş, fakat Bay Poirot adamın tehlikeli biri olabileceğini dedektiflik içgüdüsünün de yardımıyla sezinleyerek kabul etmemiştir.
Cassetti’nin öldürülme sebebi, daha önce çocuk kaçırma olaylarına karışmış olmasıdır. En son ise Amerika’nın tanınmış ailelerinden Armstrong’ların kızını kaçırmış ve fidye istemiş, daha sonra ise de çocuğu öldürmüştür.
Cinayetin aydınlatılma işini Ekspresin müdürlerinden olan Bay Bouc, Poirat’a teklif eder, o da bunu kabul eder ve ipuçlarını o anda trende bulunan doktoru da yanlarına alarak, üçü araştırmaya başlarlar. Cinayeti ortaya çıkarabilecek dört ipucu bulunur;
Bunlar bir kondüktör elbisesi düğmesi, bir pipo temizleyici, üzerinde H harfi bulunan değerli bir mendil ve cinayetin saatini bulmalarına yardımcı olabilecek 01:15’i gösteren durmuş saat, doktor da yaptığı incelemeler sonucunda cinayetin 00:00 ile 02:00 arasında işlenmiş olduğunu ortaya koyar.
Şimdi bir de trende bulunan yolculara göz atalım: Albay Arbuthnot Hindistan’daki görevini bitirerek İngiltere’ye dönmekte, daha sonra aralarında bir ilişki anlaşılan Mary Debenham ise, 25 yaşlarında mürebbiyelik yapan biridir. Mac Queen Rachett’in sekreteri, Prenses Natalia Dragomiroff, yaşlı, soğukkanlı ve son derece çirkin olmasına rağmen güçlü bir kişiliğe sahiptir. Caroline Hubbard, hep kızından bahseden orta yaşlı geveze bir kadın, Masterman ise Rachett’ın uşağıdır. Michel yıllardan beri aynı hatta çalışan kondüktördür. Trende seyahat eden 13 yolcudan diğer altısının isimleri ise, Greta Ohlsson, Kont ve Kontes Andrenyi, Cyrus Hardman, Foscarelli, ve Hildegarde Schmidt’tir.
Delilleri incelemeye ve tanıkları dinlemeye başlayan üçlü, ipuçlarını yavaş yavaş çözerek sonuca ulaşmaya başlarlar. Bu süreçte İstanbul Calais vagonundaki yolcuları tek tek sorgular, cinayetin işlendiği gece koridorlarda gezen kırmızı kimonolu bir kadın saptanır. Cinayeti iki kişinin işlediği kanısına varırlar. Bunun sebebi cesedin üzerindeki bıçak yaralarının fasılalarla açıldığıdır. Tariflere göre cinayeti işleyen esmer, kısa boylu, zayıf ve ince kadın sesli biridir. Bu da cinayeti biri kadın biri erkek iki kişinin işlediği kanısını ortaya koyar.
Cesette on iki adet yara bulunmakta, vagondaki tek pipo içicisinin Albay Arbuthnot olduğu anlaşılır. Düğmelerin bulunduğu üniformayı ise sadece kondüktör giymektedir. Trende H harfiyle başlayan isme sahip biri de bulunmamakta, tüm kapıları kilitli olan trene dışarıdan yolcu binmediğine göre, katil vagonun içerisindedir. İçerideki on üç kişiden biridir ama hangisi?
Kitabın bundan sonraki bölümleri daha da ilginç ve sürükleyicidir. Hercule Poirot hemen her yolcunun bu cinayeti işleyebileceği ihtimaline karşın olanca titizliğiyle onları dinlemeye devam eder. Her birinin cinayeti nasıl ve ne amaçla yapabileceklerini kurgular; ancak hiçbirinin bu işi yapmamış olduklarına dair veriler de mevcuttur. Dışarıdan biri de vagona binmediğine göre bu cinayeti kim planlanmış ve yapmıştır?
Kitap oldukça ilginç ve akla gelmeyecek bir biçimde sonlanır. Poirot ince zekası sayesinde cinayeti çözmüş, en son vagondaki tüm yolcuları yemek salonuna toplar ve cinayeti açıklar. İki ihtimal vardır, birincisini salondakilere anlattığında yolcular bunu fazla inandırıcı bulmaz. İkinci ihtimal ise doğru senaryodur. Fakat bu da yolculardan hiçbirinin işine gelmez.Birinci ihtimalin tüm yolcular, dedektif, ekspresin müdürü ve doktor tarafından kabul edilmiş olmasının sebebi budur.
3)KİTABIN ANAFİKRİ:Her zaman gerçekler doğru olanı ya da olması gerekeni ortaya koymaz veya bazı işler öyle olması gerekriği için öyle olmuştur.
4)KİTAPDAKİ ŞAHIISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
­­­­Bay Rachett: Çevresi tarafından çok sessiz ve iyi niyetli biri olarak tanınır ancak adının sahte ve tehlili bir suç olduğu ortaya çıkar.
Bay Bouc:Ekspiresin müdürlerinden, orta boylu, şişman ve hafif keldir.
Albay Arbuthnot: Uzun boylu, yaşına göre genç gözüken ve kayet ciddi bir ki şidir.
Mary Debenham: 25yaşında, sarışın mavi gözlü,alımlı ve gayet hoş bir bayandır.Albay Arbuthnot’un sevgilisidir.
Mac Queen: Rachett’in sekreteri ve aynı zamanda sevgilisidir.Çok güzel olmasa da bakımlı ve zeki bir bayandır.
Prenses Natalia Dragomiroff: Yaşlı, çirkin ve son derece soğukkanlı vegüçlü bir kişiliğe sahiptir.
Caroline Hubbard: Orta yaşlı hep kızından bahseden geveze bir kadındır.
Masterman:Bay Rachett’in uşağıdır.Sonuşmayı vazla sevmez ve çok sinsi bir yapıya sahiptir.
Michel: Trenin kontüktörüdür.
Hercule Poirot:Kitabın ana kahramanı olan dedektif poirot zeki kurnaz ve aynı zamanda olayları çok yönlü inceleyen bir kişidir.
5)KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ DÜŞÜNCE:
Çok sade bir dille, harika bir edebi eser yaratılmıştır.Klasik bir dedektif romanıdır. Herkes tarafından okunmasını tavsiye ederim.
6)YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
Agatha Chiritie 1890 yılında İngiltere’de doğdu.Öğrenimini annesinin yanında yaptı.1nci Dünya Savaşında gönüllü hemşirelik yaptı ve ilk kitabını burda çıkardı.12 ocak 1976’da Oxford’da öldü.kitapları polisiye ve gerilim türüdür.Otuzun üzerinde kitabı bulunan Agatha Christie’nin en ünlü kitapları Doğu Ekspresinde Cinayet,Şeytan Dönemeci,Dersimiz Cinayet,Ölüden Mektup Var.
Agatha Christie / Gönül Suveren
KİTABIN ADI
Doğu Ekspresinde Cinayet
YAYINEVİ VE ADRESİ
Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ
Ocak 1986
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Trende Yaşanan Cinayetin Anlatılması
1)KİTABIN KONUSU:
Trende yaşanan bir cinayetin çözebilmek için Hercule Poirot’un karşılaştığı zorluklar anlatılmaktadır
2)KİTABIN ÖZETİ :
Cinayete kurban olan kişi, Bay Rachett adıyla anılmaktadır. Ve daha sonra gerçek adının Cassetti olduğu ortaya çıkacaktır. Kendisinin öldürüleceğinin farkına varmış ve korunması için aynı trende bulunan dedektif Poirot’a yirmibin dolar teklif etmiş, fakat Bay Poirot adamın tehlikeli biri olabileceğini dedektiflik içgüdüsünün de yardımıyla sezinleyerek kabul etmemiştir.
Cassetti’nin öldürülme sebebi, daha önce çocuk kaçırma olaylarına karışmış olmasıdır. En son ise Amerika’nın tanınmış ailelerinden Armstrong’ların kızını kaçırmış ve fidye istemiş, daha sonra ise de çocuğu öldürmüştür.
Cinayetin aydınlatılma işini Ekspresin müdürlerinden olan Bay Bouc, Poirat’a teklif eder, o da bunu kabul eder ve ipuçlarını o anda trende bulunan doktoru da yanlarına alarak, üçü araştırmaya başlarlar. Cinayeti ortaya çıkarabilecek dört ipucu bulunur;
Bunlar bir kondüktör elbisesi düğmesi, bir pipo temizleyici, üzerinde H harfi bulunan değerli bir mendil ve cinayetin saatini bulmalarına yardımcı olabilecek 01:15’i gösteren durmuş saat, doktor da yaptığı incelemeler sonucunda cinayetin 00:00 ile 02:00 arasında işlenmiş olduğunu ortaya koyar.
Şimdi bir de trende bulunan yolculara göz atalım: Albay Arbuthnot Hindistan’daki görevini bitirerek İngiltere’ye dönmekte, daha sonra aralarında bir ilişki anlaşılan Mary Debenham ise, 25 yaşlarında mürebbiyelik yapan biridir. Mac Queen Rachett’in sekreteri, Prenses Natalia Dragomiroff, yaşlı, soğukkanlı ve son derece çirkin olmasına rağmen güçlü bir kişiliğe sahiptir. Caroline Hubbard, hep kızından bahseden orta yaşlı geveze bir kadın, Masterman ise Rachett’ın uşağıdır. Michel yıllardan beri aynı hatta çalışan kondüktördür. Trende seyahat eden 13 yolcudan diğer altısının isimleri ise, Greta Ohlsson, Kont ve Kontes Andrenyi, Cyrus Hardman, Foscarelli, ve Hildegarde Schmidt’tir.
Delilleri incelemeye ve tanıkları dinlemeye başlayan üçlü, ipuçlarını yavaş yavaş çözerek sonuca ulaşmaya başlarlar. Bu süreçte İstanbul Calais vagonundaki yolcuları tek tek sorgular, cinayetin işlendiği gece koridorlarda gezen kırmızı kimonolu bir kadın saptanır. Cinayeti iki kişinin işlediği kanısına varırlar. Bunun sebebi cesedin üzerindeki bıçak yaralarının fasılalarla açıldığıdır. Tariflere göre cinayeti işleyen esmer, kısa boylu, zayıf ve ince kadın sesli biridir. Bu da cinayeti biri kadın biri erkek iki kişinin işlediği kanısını ortaya koyar.
Cesette on iki adet yara bulunmakta, vagondaki tek pipo içicisinin Albay Arbuthnot olduğu anlaşılır. Düğmelerin bulunduğu üniformayı ise sadece kondüktör giymektedir. Trende H harfiyle başlayan isme sahip biri de bulunmamakta, tüm kapıları kilitli olan trene dışarıdan yolcu binmediğine göre, katil vagonun içerisindedir. İçerideki on üç kişiden biridir ama hangisi?
Kitabın bundan sonraki bölümleri daha da ilginç ve sürükleyicidir. Hercule Poirot hemen her yolcunun bu cinayeti işleyebileceği ihtimaline karşın olanca titizliğiyle onları dinlemeye devam eder. Her birinin cinayeti nasıl ve ne amaçla yapabileceklerini kurgular; ancak hiçbirinin bu işi yapmamış olduklarına dair veriler de mevcuttur. Dışarıdan biri de vagona binmediğine göre bu cinayeti kim planlanmış ve yapmıştır?
Kitap oldukça ilginç ve akla gelmeyecek bir biçimde sonlanır. Poirot ince zekası sayesinde cinayeti çözmüş, en son vagondaki tüm yolcuları yemek salonuna toplar ve cinayeti açıklar. İki ihtimal vardır, birincisini salondakilere anlattığında yolcular bunu fazla inandırıcı bulmaz. İkinci ihtimal ise doğru senaryodur. Fakat bu da yolculardan hiçbirinin işine gelmez.Birinci ihtimalin tüm yolcular, dedektif, ekspresin müdürü ve doktor tarafından kabul edilmiş olmasının sebebi budur.
3)KİTABIN ANAFİKRİ:Her zaman gerçekler doğru olanı ya da olması gerekeni ortaya koymaz veya bazı işler öyle olması gerekriği için öyle olmuştur.
4)KİTAPDAKİ ŞAHIISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
­­­­Bay Rachett: Çevresi tarafından çok sessiz ve iyi niyetli biri olarak tanınır ancak adının sahte ve tehlili bir suç olduğu ortaya çıkar.
Bay Bouc:Ekspiresin müdürlerinden, orta boylu, şişman ve hafif keldir.
Albay Arbuthnot: Uzun boylu, yaşına göre genç gözüken ve kayet ciddi bir ki şidir.
Mary Debenham: 25yaşında, sarışın mavi gözlü,alımlı ve gayet hoş bir bayandır.Albay Arbuthnot’un sevgilisidir.
Mac Queen: Rachett’in sekreteri ve aynı zamanda sevgilisidir.Çok güzel olmasa da bakımlı ve zeki bir bayandır.
Prenses Natalia Dragomiroff: Yaşlı, çirkin ve son derece soğukkanlı vegüçlü bir kişiliğe sahiptir.
Caroline Hubbard: Orta yaşlı hep kızından bahseden geveze bir kadındır.
Masterman:Bay Rachett’in uşağıdır.Sonuşmayı vazla sevmez ve çok sinsi bir yapıya sahiptir.
Michel: Trenin kontüktörüdür.
Hercule Poirot:Kitabın ana kahramanı olan dedektif poirot zeki kurnaz ve aynı zamanda olayları çok yönlü inceleyen bir kişidir.
5)KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ DÜŞÜNCE:
Çok sade bir dille, harika bir edebi eser yaratılmıştır.Klasik bir dedektif romanıdır. Herkes tarafından okunmasını tavsiye ederim.
6)YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
Agatha Chiritie 1890 yılında İngiltere’de doğdu.Öğrenimini annesinin yanında yaptı.1nci Dünya Savaşında gönüllü hemşirelik yaptı ve ilk kitabını burda çıkardı.12 ocak 1976’da Oxford’da öldü.kitapları polisiye ve gerilim türüdür.Otuzun üzerinde kitabı bulunan Agatha Christie’nin en ünlü kitapları Doğu Ekspresinde Cinayet,Şeytan Dönemeci,Dersimiz Cinayet,Ölüden Mektup Var.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : Tek Çarık Yüzbaşı
KİTABIN YAZARI : Hakkı Kamil Beşe
YAYIN EVİ :
YAYIN ADRESİ : Gökçe oğlu mahallesi pul sokağı ali ulvi apt.Ankara
BASIM YILI :1946
1.Kitabın konusu:
Vatanını çok seven ve orduya tam kırk beş yıl hizmet ettikten sonra ,yüzbaşı olarak emekli olan bir adamın öyküsüdür.
2.Kitabın özeti:
Türk ordusunda uzun uzun yılların yıpratmadan,örselemeden bize kadar getirdiği taptaze bir gelenek var:İyi,çok,büyük şeyler yapmak,fakat yaptıkları ile asla öğünmemek! Bu sanki mukaddes bir töredir.Sanki asker ocağıda her Mehmetçiğe,her subay adayına ebcet ve fatiha(ilk ve son bilgi)olarak şu vecize öğretilir:
“Feda edilebilecek şeylerin sonuncusu hayattır;fakat,ey Türk askeri,şunu bil ki vatan uğrunda fedâ edebileceğin ilk değersiz şey hayatındır.”
Tek çarık yüzbaşı ; doksana merdiven dayayan,asker ocağına nefer olarak girip,yüzbaşı olarak çıkan ve orduya tam kırk beş yıl hizmet verdikten sonra emekli olna Geleyli yüzbaşı süleymen Karaca dır.Emekli olduktan sonra köyünde oturup,torunlarını yetiştirir.Yüzbaşı gücü yettiği kadar köylüyüde yetiştirir.Başı sıkışan akıl danışmak için ona koşar.Yedi,sekiz köyün akıl hocasıdır.Bu köylerden hiçbirinin okulu yokken o,kapı kapı dükkan dükkan dolaşmış,para toplamış,malzeme toplamış,işçi toplamış ve Geley’in okulunu yaptırmıştır.
Bir gün yüzbaşıyı görmeye memurlar gelir bunlar arasında,Kastamonu fidanlık müdürü Şevki Akalın,yüksek su mühendisi İbrahim Derin,Yüksek orman mühendisi Sait kantarel bulunur,bucak müdürü Nuri Tunçbilek ve bir de Celal Davut Arıbal vardır.Yüzbaşı kazaya gelen memurları birer ikişer evlendirerek kazaya bağlar.Yüzbaşı bu memurları ayak üstü türkü toplayan toy gençlere benzetir.Çünkü ne söyleseler halkı samimiyetlerine inandıramazlar bu memurlar ve bundan da çok şikayetçi olurlar yüzbaşıya.Yüzbaşı ise bu olaylar üstüne onlara bu benzetmeyi yapar ve bunu onların yüzlerine karşı söyler.
Köylülerin böyle davranmalarının sebebi ise köylünün söze değil yapılan işlere baktığıdır.yüzbaşı bunların kuru sözlerden ziyade onlardan somut icraatlar beklemektedir ve ancak o zaman köylünün güveni oluşacaktır.Bir gün hep birlikte köy odasında otururlarken yüzbaşı bazı delikanlıların öleceği besbelli olna bir öküzü sapasağlam diye bir yuttaşa satıldığını öğrenir ve bu olaya gerçekten çok üzülür.Bu sırada delikanlılarda köy odasında oturmaktadırlar ve kendi aralarında birşeyler fısıldamaktadırlar.
Bu arada falsoları ortaya çıkınca oradan savuşmak isterler. Bu en az, onların kabahatleri yüzlerine vurulduğu zaman utanç duyacak bir ahlak seviyesinde olduklarını, vicdanlarının henüz korkulacak derecede kararmadığını gösterir. Sonra delikanlıların çok üzüldüğünü ve vicdanlarının azap içinde olduğunu fark eden yüzbaşı onlara ve bir nevi herkese bir ders olsun diye onlara Fatih devrindeki ecdadımızın nefis bir menkıbesini anlatır.menkıbe şöyledir:bundan dört yüz doksan iki yıl önce İstanbul’u alan Fatih Sultan Mehmet , fethin ertesi günü Bizans hapishane ve zindanlarında bulunanların salıverilmesini emreder.Emri yerine getiren memurlar saray bahçesinde yeraltı zindanında saçı sakalı birbirine karışmış,yaşlı başlı iki adama rastlarlar. bunlar hiçte suç işlemişe benzemezler.memurlar bunların ne zaman,niçin ve kim tarafından zindana atıldıklarını sorarlar.adamlardan biride kendilerinin bir zamanlar padişahın nedimlerinden olduklarını,memleketin gidişatını ve halini beğenmediklerini ve bu halin böyle devam etmesi durumunda devletin inkıraz bulacağını imparatora söylediklerini anlatır.İmparatorunda bunlardan bıkmış olup ve gazaba gelerek kendilerini zindana attırdığını söyler.Şimdi ise imparatoru görüp sözlerinin doğru çıktığını kanıtlamak isterler.Filozofların bu sözleri ta Fatih’in kulağına kadar gider.Fatih bu adamalrı yanına çağırtır ve görmek ister,adamlar Fatihe de aynı cevabı verirler.Bunun üzerine Fatihin emriyle filozoflar hamama götürülür,temizce yıkanıp,giydirilip tekrar padişahın huzuruna çıkarılırlar.Fatih bunlara:” madem bir devletin inkıraz alametlerini görüyorsunuz;gidin,benim memleketimi baştan başa gezin.Onda da inkıraz alametleri görüp görmediğinizi gelip bana söyleyin” der ve onlara bir kese altın uzatır filozofların bütün bu olanların üzerine derin bir şaşkınlıkla bursanın yolunu tutarlar.
“Anasının öldüğü gün vazifeye gelmeyen hakim”
Adamlar Bursa’da halkın namus ve doğrulukla işlerine, güçlerine devam ettiklerini , ibadet zamanlarında da camilerin dolup taşdığını görüp memnun kaldılar. Ardından da bir de mahkemeleri görelim derler. Hakimin huzurunda iki kişi vardır. Davacı diyordu ki:
Hakim efendi, ben bu adamdan bin kuruşa bir at satın aldım. At özürlü çıktı,çevirdim. Geri alma teklifini kabul etmediğini bildirdi. Bu defa hakim davacıya dönerek:
Peki madem bu adam atı geriye almadı; niçin hakime başvurup hayvanın gerş verilmesine hükmetmesini hemen istemedin dedi. Davacı ise;hakimin makamına geldiğini, ancak onu bulamadığını söyler. Hatta hakimin muhzırınında buna şahit olduğunu da söyler. Hakim davacıya hak verir. Hakim ogün validesinin öldüğünü ve ona karşı son vazifesini yerine getirmek için cenazesiyle mezarına kadar gittiği için makamında olmadığını söyler ve cebinden kesesini çıkartarak:
“Şu halde bu bin kuruşu ödemek bana düşüyor” diyerek parayı davacıya öder ve filozoflar bunun gibi bir kaç olaya da şahit olduktan sonra Fatih’in huzuruna çıkarak:
Padişahım dediler:”halkınızda bu ruh temizliği ve asalet, mahkemelerinizde bu adalet oldukça, korkmayınız,memleketiniz inkıraz bulmak şöyle dursun genişleyecek ve yükselecektir.”Yüzbaşı bunları anlattıktan sonra Fatih’in İstanbul’u fethettiğinde yirmiki yaşında bir delikanlı olduğunu tekrar hatırlatır ve bu menkıbelerden herkesin kıssadan hisse çıkarmasını ister.Herkesin çocukları ne yapıp ne edip okula göndemelerini orda onlara yalnızca çeşitli bilgi verilmeyeceğini ve aynı zamanda da iyi ve sağlam bir ahlak kazanacaklarını söyler.Bu olay sonundada delikanlılar alacakları dersin hepsini zaten alırlar ve yaptıklarından da pişmanlık duyarlar.bunlardan sonra memurlara gelince yüzbaşının da iknalarıyla hep birlikte köyü kalkındırmak için çare ararlar, ama köyün en büyük sorunu su sorunudur.Hayvanların dahi dili damağı su hasretiyle kuruyup kavrulan bu köylülerin bulanık su bile içlerini bulandıramaz.içleri kinsiz, şiddetsiz, hassetsiz ve tertemizdir.köylünün dizinde takati kalmamıştır, ama yüreğindeki güç ve umut olduğu gibi duruyordur.bunu en güzel örneği ise üç ay içinde kısıtlı imkanlara rağmen yapılan okuldur.Bucak müdürü yapacaklarını programlaştırıp ve bunları imece usulü ile yaptıkları takdirde köyün dört beş yıl içinde kalkınabileceğine inanmaktadır.Daha sonra bir dernek kurmaya karar verirler ve böylece köyün kalkınması daha kolay olacaktır.Derneğe bir de isim bulamak lazım gelir.ilk önce derneğe “Araç köylerinin kalkınmasına yardım derneği”diyelim derler.Fakat yüzbaşı bu ismin biraz uzun olduğunu söyler ve en iyisinin her kelimesinden birer ikişer harf almak suretiylekısa bir ad bulur.”AKKAYA Derneği” artık bu derneğin yeni adıdır.bundan sonrada hep beraber Akkayanın yolunu tutarlar.
3.Kitabın ana konusu:
Emekli olan bir yüzbaşı ve çevresine topladığı bir kaç memurla köylerini kalıkndırmak istemeleri ve bu uğurda sarfettikleri çabaları ve azimleriyle neler başardıklarını anlatmaktadır.
4.Kitaptaki olayların ve şahısların değerlendirilmesi:
Kastamonu fidan müdürü ,Şevki Akalın,Yüksek su mühendisi İbrahim derin yüzbaşı buna sucu ibrahim de der.Sucu İbrahim araçtan evlidir.Yüksek orman mühendisi Sait kantarel…işletmeci sait diye de bilinir.yüzbaşı onun gelmesiyle kazaya bet bereket geldiğini,fakir fukaranın ve tüccarın hem cebinin hemde yüzünün gülmeye başladığını ve Belediye kasalarının da para görmeye başladığını söyler.Celal Davut Arıbal ise su döver bal çıkarır.Birde Bucak müdürü Nuri Tunçbilek vardır.yüzbaşı onu tam bir yüzbaşıya benzetir.Bölüğünün başında dimdik duran,karayağız,umut dolu,kartal yüzbaşıya…
5.Kitap hakkında şahsi görüşler:
Gerek konu bakımından, gereksede yörenin ağzının kitap ta vurgulanışı bakımından sürükleyici bir kitap.içinde küçük hikayelerinde bulunması anlatımı iyice süsleyip,okuyucuya kitabı okurken büyük bir haz vermektedir.
KİTABIN YAZARI : Hakkı Kamil Beşe
YAYIN EVİ :
YAYIN ADRESİ : Gökçe oğlu mahallesi pul sokağı ali ulvi apt.Ankara
BASIM YILI :1946
1.Kitabın konusu:
Vatanını çok seven ve orduya tam kırk beş yıl hizmet ettikten sonra ,yüzbaşı olarak emekli olan bir adamın öyküsüdür.
2.Kitabın özeti:
Türk ordusunda uzun uzun yılların yıpratmadan,örselemeden bize kadar getirdiği taptaze bir gelenek var:İyi,çok,büyük şeyler yapmak,fakat yaptıkları ile asla öğünmemek! Bu sanki mukaddes bir töredir.Sanki asker ocağıda her Mehmetçiğe,her subay adayına ebcet ve fatiha(ilk ve son bilgi)olarak şu vecize öğretilir:
“Feda edilebilecek şeylerin sonuncusu hayattır;fakat,ey Türk askeri,şunu bil ki vatan uğrunda fedâ edebileceğin ilk değersiz şey hayatındır.”
Tek çarık yüzbaşı ; doksana merdiven dayayan,asker ocağına nefer olarak girip,yüzbaşı olarak çıkan ve orduya tam kırk beş yıl hizmet verdikten sonra emekli olna Geleyli yüzbaşı süleymen Karaca dır.Emekli olduktan sonra köyünde oturup,torunlarını yetiştirir.Yüzbaşı gücü yettiği kadar köylüyüde yetiştirir.Başı sıkışan akıl danışmak için ona koşar.Yedi,sekiz köyün akıl hocasıdır.Bu köylerden hiçbirinin okulu yokken o,kapı kapı dükkan dükkan dolaşmış,para toplamış,malzeme toplamış,işçi toplamış ve Geley’in okulunu yaptırmıştır.
Bir gün yüzbaşıyı görmeye memurlar gelir bunlar arasında,Kastamonu fidanlık müdürü Şevki Akalın,yüksek su mühendisi İbrahim Derin,Yüksek orman mühendisi Sait kantarel bulunur,bucak müdürü Nuri Tunçbilek ve bir de Celal Davut Arıbal vardır.Yüzbaşı kazaya gelen memurları birer ikişer evlendirerek kazaya bağlar.Yüzbaşı bu memurları ayak üstü türkü toplayan toy gençlere benzetir.Çünkü ne söyleseler halkı samimiyetlerine inandıramazlar bu memurlar ve bundan da çok şikayetçi olurlar yüzbaşıya.Yüzbaşı ise bu olaylar üstüne onlara bu benzetmeyi yapar ve bunu onların yüzlerine karşı söyler.
Köylülerin böyle davranmalarının sebebi ise köylünün söze değil yapılan işlere baktığıdır.yüzbaşı bunların kuru sözlerden ziyade onlardan somut icraatlar beklemektedir ve ancak o zaman köylünün güveni oluşacaktır.Bir gün hep birlikte köy odasında otururlarken yüzbaşı bazı delikanlıların öleceği besbelli olna bir öküzü sapasağlam diye bir yuttaşa satıldığını öğrenir ve bu olaya gerçekten çok üzülür.Bu sırada delikanlılarda köy odasında oturmaktadırlar ve kendi aralarında birşeyler fısıldamaktadırlar.
Bu arada falsoları ortaya çıkınca oradan savuşmak isterler. Bu en az, onların kabahatleri yüzlerine vurulduğu zaman utanç duyacak bir ahlak seviyesinde olduklarını, vicdanlarının henüz korkulacak derecede kararmadığını gösterir. Sonra delikanlıların çok üzüldüğünü ve vicdanlarının azap içinde olduğunu fark eden yüzbaşı onlara ve bir nevi herkese bir ders olsun diye onlara Fatih devrindeki ecdadımızın nefis bir menkıbesini anlatır.menkıbe şöyledir:bundan dört yüz doksan iki yıl önce İstanbul’u alan Fatih Sultan Mehmet , fethin ertesi günü Bizans hapishane ve zindanlarında bulunanların salıverilmesini emreder.Emri yerine getiren memurlar saray bahçesinde yeraltı zindanında saçı sakalı birbirine karışmış,yaşlı başlı iki adama rastlarlar. bunlar hiçte suç işlemişe benzemezler.memurlar bunların ne zaman,niçin ve kim tarafından zindana atıldıklarını sorarlar.adamlardan biride kendilerinin bir zamanlar padişahın nedimlerinden olduklarını,memleketin gidişatını ve halini beğenmediklerini ve bu halin böyle devam etmesi durumunda devletin inkıraz bulacağını imparatora söylediklerini anlatır.İmparatorunda bunlardan bıkmış olup ve gazaba gelerek kendilerini zindana attırdığını söyler.Şimdi ise imparatoru görüp sözlerinin doğru çıktığını kanıtlamak isterler.Filozofların bu sözleri ta Fatih’in kulağına kadar gider.Fatih bu adamalrı yanına çağırtır ve görmek ister,adamlar Fatihe de aynı cevabı verirler.Bunun üzerine Fatihin emriyle filozoflar hamama götürülür,temizce yıkanıp,giydirilip tekrar padişahın huzuruna çıkarılırlar.Fatih bunlara:” madem bir devletin inkıraz alametlerini görüyorsunuz;gidin,benim memleketimi baştan başa gezin.Onda da inkıraz alametleri görüp görmediğinizi gelip bana söyleyin” der ve onlara bir kese altın uzatır filozofların bütün bu olanların üzerine derin bir şaşkınlıkla bursanın yolunu tutarlar.
“Anasının öldüğü gün vazifeye gelmeyen hakim”
Adamlar Bursa’da halkın namus ve doğrulukla işlerine, güçlerine devam ettiklerini , ibadet zamanlarında da camilerin dolup taşdığını görüp memnun kaldılar. Ardından da bir de mahkemeleri görelim derler. Hakimin huzurunda iki kişi vardır. Davacı diyordu ki:
Hakim efendi, ben bu adamdan bin kuruşa bir at satın aldım. At özürlü çıktı,çevirdim. Geri alma teklifini kabul etmediğini bildirdi. Bu defa hakim davacıya dönerek:
Peki madem bu adam atı geriye almadı; niçin hakime başvurup hayvanın gerş verilmesine hükmetmesini hemen istemedin dedi. Davacı ise;hakimin makamına geldiğini, ancak onu bulamadığını söyler. Hatta hakimin muhzırınında buna şahit olduğunu da söyler. Hakim davacıya hak verir. Hakim ogün validesinin öldüğünü ve ona karşı son vazifesini yerine getirmek için cenazesiyle mezarına kadar gittiği için makamında olmadığını söyler ve cebinden kesesini çıkartarak:
“Şu halde bu bin kuruşu ödemek bana düşüyor” diyerek parayı davacıya öder ve filozoflar bunun gibi bir kaç olaya da şahit olduktan sonra Fatih’in huzuruna çıkarak:
Padişahım dediler:”halkınızda bu ruh temizliği ve asalet, mahkemelerinizde bu adalet oldukça, korkmayınız,memleketiniz inkıraz bulmak şöyle dursun genişleyecek ve yükselecektir.”Yüzbaşı bunları anlattıktan sonra Fatih’in İstanbul’u fethettiğinde yirmiki yaşında bir delikanlı olduğunu tekrar hatırlatır ve bu menkıbelerden herkesin kıssadan hisse çıkarmasını ister.Herkesin çocukları ne yapıp ne edip okula göndemelerini orda onlara yalnızca çeşitli bilgi verilmeyeceğini ve aynı zamanda da iyi ve sağlam bir ahlak kazanacaklarını söyler.Bu olay sonundada delikanlılar alacakları dersin hepsini zaten alırlar ve yaptıklarından da pişmanlık duyarlar.bunlardan sonra memurlara gelince yüzbaşının da iknalarıyla hep birlikte köyü kalkındırmak için çare ararlar, ama köyün en büyük sorunu su sorunudur.Hayvanların dahi dili damağı su hasretiyle kuruyup kavrulan bu köylülerin bulanık su bile içlerini bulandıramaz.içleri kinsiz, şiddetsiz, hassetsiz ve tertemizdir.köylünün dizinde takati kalmamıştır, ama yüreğindeki güç ve umut olduğu gibi duruyordur.bunu en güzel örneği ise üç ay içinde kısıtlı imkanlara rağmen yapılan okuldur.Bucak müdürü yapacaklarını programlaştırıp ve bunları imece usulü ile yaptıkları takdirde köyün dört beş yıl içinde kalkınabileceğine inanmaktadır.Daha sonra bir dernek kurmaya karar verirler ve böylece köyün kalkınması daha kolay olacaktır.Derneğe bir de isim bulamak lazım gelir.ilk önce derneğe “Araç köylerinin kalkınmasına yardım derneği”diyelim derler.Fakat yüzbaşı bu ismin biraz uzun olduğunu söyler ve en iyisinin her kelimesinden birer ikişer harf almak suretiylekısa bir ad bulur.”AKKAYA Derneği” artık bu derneğin yeni adıdır.bundan sonrada hep beraber Akkayanın yolunu tutarlar.
3.Kitabın ana konusu:
Emekli olan bir yüzbaşı ve çevresine topladığı bir kaç memurla köylerini kalıkndırmak istemeleri ve bu uğurda sarfettikleri çabaları ve azimleriyle neler başardıklarını anlatmaktadır.
4.Kitaptaki olayların ve şahısların değerlendirilmesi:
Kastamonu fidan müdürü ,Şevki Akalın,Yüksek su mühendisi İbrahim derin yüzbaşı buna sucu ibrahim de der.Sucu İbrahim araçtan evlidir.Yüksek orman mühendisi Sait kantarel…işletmeci sait diye de bilinir.yüzbaşı onun gelmesiyle kazaya bet bereket geldiğini,fakir fukaranın ve tüccarın hem cebinin hemde yüzünün gülmeye başladığını ve Belediye kasalarının da para görmeye başladığını söyler.Celal Davut Arıbal ise su döver bal çıkarır.Birde Bucak müdürü Nuri Tunçbilek vardır.yüzbaşı onu tam bir yüzbaşıya benzetir.Bölüğünün başında dimdik duran,karayağız,umut dolu,kartal yüzbaşıya…
5.Kitap hakkında şahsi görüşler:
Gerek konu bakımından, gereksede yörenin ağzının kitap ta vurgulanışı bakımından sürükleyici bir kitap.içinde küçük hikayelerinde bulunması anlatımı iyice süsleyip,okuyucuya kitabı okurken büyük bir haz vermektedir.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
[B]KİTABIN ADI [/B]
TÜRK’ÜN AREŞLE İMTİHANI
KİTABIN YAZARI
HALİDE EDİP ADIVAR
YAYIN EVİ VE ADRESİ
REMZİ KİTABEVİ
BASIM YILI
1994
1.KİTABIN KONUSU:
Türk insanına kurtuluş savaşı zamanında yapılan eziyetlerin ve işkencelerinin anlatıldığı; ve bu savaş esnasında insanımızın verdiği milli mücadeleyi ortaya koyan bir kitaptır.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Türk insanı İstanbulun işgalinden sonra çok kötü eziyetler görür.Bütün halk ümitsizlik içindedir. Osmanlı Meclisi kapanmıştır. Doğu Anadolu'da kurulması muhtemel Ermeni devletine karşı halk silâhlandırılmaktadır. Bu bölgede büyük kargaşa yaşanmaktadır. Anasız ve babasız çocukların çoğunlukla Ermeni veya Türk çocuğu olduğuna çoğu zaman karar verilemiyor, kayıtlarında büyük yanlışlıklar yapılıyordu. Kurulan komisyonlar ayırım işini yapamıyorlardı. Bu arada İzmir işgal edilir. Bu nedenle istanbulda birçok toplantlar düzenlenir,Halide edipte bu toplantılarda yer almaktadır. Bu toplantılar, Milli Mücadele için zemin hazırlar. İzmir'in işgalinden bir gün sonra 16 Mayıs'ta Mustafa Kemal, doğudaki kargaşaya son vermek için, hükûmet tarafından 9'ncu Ordu Müfettişi olarak görevlendirilir. Mustafa Kemal gizliden gizliye, Ali Fuat Paşa, Kazım Karabekir Paşa, Rauf Bey ile anlaşır. Miralay Refet Paşa ve Albay Arif Bey, Mustafa Kemal ile birlikte hareket ederler. Amasya'da ilk tarihi toplantıyı yaparlar. Arkasından Erzurum ve Sivas Kongreleri yapılır. Anadolu'da bir diriliş hareketi başlar. Milli Hükûmetin kurulması çalışması hız kazanır. Halide Edip ve bir grup arkadaşı İstanbul'dan binbir güçlükle kaçarak Anadolu'ya geçerler. Ankara'nın yolu tehlikelerle doludur. İstanbul'da işgal güçlerinden kaçan vatanseverler Anadolu'da hem azınlık çetelerinden, hem de padişah yanlılarından saklanmak zorunda kalırlar. Bu grup Ankara'ya ulaşır. Orada Mustafa Kemal tarafından karşılanır. Milli Mücadele için bir çok hazırlık yapılmasına rağmen ne dış dünyaya, ne de ülke içine duyurulamıyordu. İlk iş olarak Yunus Nadi ile Halide Edip Anadolu Ajansını kurar. Böylece milli hareketin anlamı duyurulmaya başlanır. Artık Ankara, Milli Mücadelenin merkezidir. Bu arada TBMM açılır; Mustafa Kemal başkan seçilir.
Bunların ardından Atatürk, 5 Ağustos 1921'de Başkomutan seçilir. Tüm yetki Mustafa Kemal'e verilir. Düşman Polatlı'ya kadar gelmiştir. Sakarya Irmağının kıyılarında ordumuz tertiplenir. Yunanlı işgal ettiği bölgelerde halkın namusuna ve canına kastetmektedir. Türkler angarya olarak çalıştırılıyordu. Birçok çatışmadan sonra uygun an yakalanır. Düşman çekilmeye zorlanır. Düşman çekilirken Yunan mezalimi had safhaya ulaşmıştı. Kadınların ırzına geçiliyor, evler yakılıyor, hayvanlar öldürülüyordu. Polatlı'da yapılan mezalimi incelemek için bir şube kuruldu. Bu şubenin başına Halide Edip getirildi. Şubede Yakup Kadri, Yusuf Akçora, bir teğmen ve bir de fotoğrafçı bulunmaktaydı.
Yunanlılar buralarda akıl almaz işkenceler , insanlığa yakışmayacak eziyetler yaptırıyorlardı, bu vahşetten başka bir şey değildi. Yunanlılar köy ve kasabaları ateşe vererek İzmir'e gelirler. Fakat komutanları esir düşer. Türk ordusu da Yunan ordusunun arkasından İzmir'e girer. Artık Yunan Anadolu'dan kovulmuştur.İstanbula dönerken insanların perişanlığı, her tarafın harap olması halide edip’I gerçekten üzer.Bu hüzünlü duygular içinde İstanbula döner.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Kitap milli mücadele yıllarında insanımızın çektiği her türlü güç durumları bu zamanlara kolay gelinmediğini ve türk insanın üzerinde bulunduğu bu toprakların ne kadar mukaddes olduğunu bize anlatmaktadır.
4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Kurtuluş savaşında önde gelen kişilerdir ; Atatürk, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Rauf Orbay, Halide Edip gibi tarihte iz bırakanlar ve arkalarında Büyük Türk Milleti’dir. Mustafa Kemal gizliden gizliye, Ali Fuat Paşa, Kazım Karabekir Paşa, Rauf Bey ile anlaşır. Miralay Refet Paşa ve Albay Arif Bey, Mustafa Kemal ile birlikte hareket ederler.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap tarihimizi, bu günlere kolay kolay gelmediğimizi.Buralara gelene kadar atalarımızın çektiği sıkıntıları, zorlukları anlatan ve her türk gencinin bunları değerlendirerek vatanını herşeyin üstünde tutması gerektiğini gösteren bir araçtır.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Halide Edip Adıvar (1884 - 1964)
Türk romancı. Siyasal alanda da etkinlik göstermiştir. İstanbul'da doğdu. Kimi kaynaklara göre doğum yılı 1884'tür. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde okuttu. Orada Rıza Tevfik'den (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı ve Doğu'nun mistik edebiyatını dinledi. Sonradan evlendiği Salih Zeki'den de matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901'de bitirdi. 1908'de gazetelere yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılardan ötürü gericilerin düşmanlığını kazandı. 31 Mart Ayaklanması'nda bir süre için Mısır'a kaçmak zorunda kaldı.1909'dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919'da Sultanahmet Meydanı'nda, İzmir'in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşma ünlüdür. 1920'de Anadolu'ya kaçarak Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasal görüş ayrılığına düştü. 1917'de evlenmiş olduğu ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye'den ayrıldı. 1939'a kadar dış ülkelerde ya şadı. O yıllarda konferanslar vermek üzere Amerika'ya ve Mohandas Gandi tarafından Hindistan'a çağrıldı. 1939'da İstanbul'a dönen Adıvar 1940'ta İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu, 1950'de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi.
1954'te istifa ederek evine çekilmiş ve 1964'te ölmüştür. Adıvar'ın Seviye Talip (1910), Handan (1912) ve Son Eseri (1913) gibi ilk romanları aşk öyküleri anlatan yapıtlardır.
Yazar kahramanlarını yakıp yıkan bir sevgiyi dile getirmek istediği için kişilerin iç dünyasına yönelir ve bu sevginin zamanla bir tutkuya dönüşmesini sergiler. Bu yapıtların önemli özelliğini, birbirine benzeyen ve ondan önceki Türk romanlarında bulunmayan kadın kahramanlarda aramak doğru olur. Yazarın asıl amacı kadın kahramanların kişiliklerini erkeklerin gözüyle değerlendirmek olduğu için, romanlarının anlatıcısı olarak bu kadınlara âşık erkekleri seçer ve fırtınalı bir aşk öyküsünü onların anı defterlerinden ya da mektuplarından anlatır. Erkek (bazen kadın da) evli olduğu için, kaçınılması olanaksız bir iç çatışma, romanların moral sorununu oluşturur ve roman ya kadının ya da erkeğin ölümüyle biter. Adıvar'ın, biraz kendi olduğunu iddia edilen bu kadın kahramanları, yazarın o dönemde ideal saydığı Türk kadınını temsil ederler. Seviye Talipler, Handanlar, Kâmuranlar her şeyden önce güçlü kişiliği olan, haklarını savunan, Batı terbiyesi almış, ama Batılılaşmayı giyim kuşamda aramayan, resim ya da müzik gibi bir sanat alanında yetenek sahibi, yabancı dil bilir, kültürlü ve çekici kadınlardır. Adıvar 1910 yıllarında Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu ile birlikte Türk Ocağı'nda çalışmaya başladıktan sonra yazdığı Yeni Turan adlı romanında (1912) yurt sorunlarına eğilir. II. Meşrutiyet döneminde geçen bu ütopik romanda, Yeni Turan adlı idealist bir partinin program ve çalışmalarını anlatırken yeni bir Türkiye'nin hangi sağlam temellere oturtulması gerektiği hakkında o zamanki görüşlerini açıklamak fırsatını bulur. Ateşten Gömlek (1922) ve Vurun Kahpeye (1923) romanlarında Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'da tanık olduğu olayları, direnişleri, kahramanlıkları, ihanetleri anlatırken kendi gözlemlerinden yararlandığı için daha gerçekçidir. Bununla birlikte, bir aşk sorununun aşıldığı bu yapıtlarda da yüceltilmiş kadın kahraman yerini korur. Ancak şimdi, yine olağan dışı bu kadın, öncekiler gibi bireysel sorunlarla sarsılan kültürlü bir sanatçı olarak değil, milli dava peşinde erdemlerini kanıtlayan ya da Anadolu'da düşmana karşı savaşan bir yurtsever olarak çıkar karşımıza. Adıvar'ın ilk yapıtlarında Türk okuruna sunduğu bir yenilik yarattığı bu kadın imgesidir. Bu imge toplumda birbirine karşıt olarak algılanan değerleri uzlaştırdığı için önemliydi. Osmanlı -İslam geleneklerine göre ev kadını olarak yetiştirilmiş basit ve cahil kadın, o dönemin aydın kesiminin gözünde geri kalmış bir uygarlığın simgesi gibiydi. Öte yandan Batılılaşmış "asri" kadın da köklerinden kopmuş, değerlerini şaşırmış, namus anlayışı kuşku uyandıran bir kadındı. Adıvar'ın kahramanları işte bu çelişkiyi kendilerinde uzlaştırmakla bir özleme cevap veriyorlardı. Çünkü bunlar hem Batılılaşmış hem de milli değerlerine bağlı kalmış, hem serbest hem de namus konusunda çok titiz, ahlakı sağlam kadınlardı. Gerektiğinde bir erkek gibi spor yapan, ata binen bu kadınlar üstelik dişiliklerini de korumayı başarmışlardır. Adıvar'ın en ünlü romanı Sinekli Bakkal'da (1936) ileri bir adım attığını, yeni bir aşamaya vardığını görürüz. İlk romanlarının olay örgüsü bir iki kişi arasındaki bireysel ilişkilere bağlı olarak gelişirken, II. Abdülhamid dönemindeki Türk toplumunun panoramik bir tablosunu sergileyen Sinekli Bakkal'ın olay örgüsü siyasal, düşsel, toplumsal sorunlarla örülmüş olarak gelişir. Romanın okuru en çok çeken yönü de fakir kenar mahallesi, zengin konakları ve saray çevresiyle II. Abdülhamid zamanının İstanbul'u anlatmasıdır. Ne var ki yazarın amacı bir dönemin Türk toplumunu yansıtmak değildir yalnızca. Bu felsefi romanda çevrelerin bir işlevi de belli değerlerin temsilcisi olmaktır.
Sinekli Bakkal mahallesi gelenekleri ve insancıl değerleri sürdüren halk kesimini; Genç Türkler'den Hilmi ve a rkadaşları devrimci aydınları; saray çevresi ise, yozlaşmış yönetici kesimi temsil eder. Roman iki kısma ayrılmıştır.
Birinci kısmın ana teması Abdülhamid'in istibdat idaresi karşısında şiddete başvurarak devrim yapmanın geçerliliği sorunudur. Gerçi Adıvar içtenlikle ezilen halktan yanadır, ama gelenekçiliği ve savunduğu mistik dünya görüşü şiddete başvurarak devrim yapmayı onaylamasına izin vermez.
Romanya’da II. Meşrutiyet'in ilanı "asırların kurduğu müesseselerin köklerini" söken, "içtimai ve siyasi nizam ve intizamı" altüst eden bir devrim olarak nitelenir. Doğru tutum Mevlevi tarikatından Vehbi Dede'nin yaptığı gibi "herhangi bir hayat fırtınasını sükûnetle seyretmek"tir. Yazar devrimden değil evrimden yanadır. Romanın ikinci kısmında yozlaşmış saray çevresi sergilenirken ana tema olarak Rabia ile Peregrini ilişkisi gelişir ve evlilikle son bulur. Bu evliliğin simgesel anlamı Batı ile Doğu'nun bileşimi olarak yorumlanmıştır. Ama Peregrini'nin "öyle basit ve insani ananeler" dediği geleneklere bağlı Sinekli Bakkal mahallesindeki cemaat yaşamına hayran olması, Müslümanlık'ı kabul ederek Rabia ile evlenmesi ve mahalleye yerleşmesi, daha çok Doğu değerlerinin üstünlüğüne işaret sayılmaktadır. Ne var ki yazar, Rabia ile Peregrini'nin sevişip evlenmelerine inandırıcı bir hava verememiştir. Farkedilir ki, olaylar yazarın kafasındaki bir görüşü dile getirmek için tertiplenmekte ve Doğulu kadın ile Batılı erkek yazarın tezi gereği seviştirilip evlendirilmektedirler. Birinci kısımda olay örgüsünün doğal gelişimi, farklı dünya görüşlerine sahip kişiler arasındaki çatışmadan doğan gerilim ve dramatik sahneler, ikinci kısımda yerlerini, zorlama izlenimi veren bir ilişkiye ve saray çevresinin tanıtılmasına bırakınca romanın sanatsal düzeyi düşer. 1943'te CHP Ödülü'nü alan Sinekli Bakkal Türkiye'de en çok baskı yapan roman olmuştur. Sinekli Bakkal'ı izleyen romanların ise yazarın ününe katkıda bulunacak nitelikte oldukları söylenemez. Adıvar çeşitli alanlarda etkinlik göstermiş, siyasal ve toplumsal konularda da hem Türkçe, hem İngilizce kitaplar yazmış, İngilizce'den Türkçe'ye çeviriler yapmıştır. Zamanının dış ülkelerde en çok tanınan Türk yazarı olmuştur. Yapıtlarından kimileri İngiliz, Fransız, Alman, Rus, Macar, Fin, Urdu, Sırp, Portekiz dillerine çevrilmiştir.
ESERLERİ:
Roman: Heyula, 1909; Raik'in Annesi, 1909; Seviye Talip, 1910; Handan, 1912; Yeni Turan, 1912; Son Eseri, 1913; Mev'ud Hüküm, 1918; Ateşten Gömlek, 1923; Vurun Kahpeye, 1923; Kalb Ağrısı, 1924; Zeyno'nun Oğlu, 1928; Sinekli Bakkal, 1936; Yolpalas Cinayeti, 1937; Tatarcık, 1939; Sonsuz Panayır, 1946; Döner Ayna, 1954; Akile Hanım Sokağı, 1958; Kerim Ustanın Oğlu, 1958; Sevda Sokağı Komedyası, 1959; Çaresaz, 1961; Hayat Parçaları, 1963;
Öykü: Harap Mabetler, 1911; Dağa Çıkan Kurt, 1922; Kubbede Kalan Hoş Seda, (ö.s) 1974; Oyun: Kenan Çobanları, 1916; Maske ve Ruh, 1945;
Anı: Türkün Ateşle İmtihanı, 1962; Mor Salkımlı Ev, 1963; Diğer Yapıtlar: Talim ve Terbiye, 1911; Turkey Faces West, 1930; Conflict of East and West in Turkey, 1935; Inside India, 1937; Türkiye'de Şark-Garp ve Amerikan Tesisleri, 1955; İngiliz Edebiyat Tarihi, 3 cilt, 1940-1949; Doktor Abdülhak Adnan Adıvar, 1956.
TÜRK’ÜN AREŞLE İMTİHANI
KİTABIN YAZARI
HALİDE EDİP ADIVAR
YAYIN EVİ VE ADRESİ
REMZİ KİTABEVİ
BASIM YILI
1994
1.KİTABIN KONUSU:
Türk insanına kurtuluş savaşı zamanında yapılan eziyetlerin ve işkencelerinin anlatıldığı; ve bu savaş esnasında insanımızın verdiği milli mücadeleyi ortaya koyan bir kitaptır.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Türk insanı İstanbulun işgalinden sonra çok kötü eziyetler görür.Bütün halk ümitsizlik içindedir. Osmanlı Meclisi kapanmıştır. Doğu Anadolu'da kurulması muhtemel Ermeni devletine karşı halk silâhlandırılmaktadır. Bu bölgede büyük kargaşa yaşanmaktadır. Anasız ve babasız çocukların çoğunlukla Ermeni veya Türk çocuğu olduğuna çoğu zaman karar verilemiyor, kayıtlarında büyük yanlışlıklar yapılıyordu. Kurulan komisyonlar ayırım işini yapamıyorlardı. Bu arada İzmir işgal edilir. Bu nedenle istanbulda birçok toplantlar düzenlenir,Halide edipte bu toplantılarda yer almaktadır. Bu toplantılar, Milli Mücadele için zemin hazırlar. İzmir'in işgalinden bir gün sonra 16 Mayıs'ta Mustafa Kemal, doğudaki kargaşaya son vermek için, hükûmet tarafından 9'ncu Ordu Müfettişi olarak görevlendirilir. Mustafa Kemal gizliden gizliye, Ali Fuat Paşa, Kazım Karabekir Paşa, Rauf Bey ile anlaşır. Miralay Refet Paşa ve Albay Arif Bey, Mustafa Kemal ile birlikte hareket ederler. Amasya'da ilk tarihi toplantıyı yaparlar. Arkasından Erzurum ve Sivas Kongreleri yapılır. Anadolu'da bir diriliş hareketi başlar. Milli Hükûmetin kurulması çalışması hız kazanır. Halide Edip ve bir grup arkadaşı İstanbul'dan binbir güçlükle kaçarak Anadolu'ya geçerler. Ankara'nın yolu tehlikelerle doludur. İstanbul'da işgal güçlerinden kaçan vatanseverler Anadolu'da hem azınlık çetelerinden, hem de padişah yanlılarından saklanmak zorunda kalırlar. Bu grup Ankara'ya ulaşır. Orada Mustafa Kemal tarafından karşılanır. Milli Mücadele için bir çok hazırlık yapılmasına rağmen ne dış dünyaya, ne de ülke içine duyurulamıyordu. İlk iş olarak Yunus Nadi ile Halide Edip Anadolu Ajansını kurar. Böylece milli hareketin anlamı duyurulmaya başlanır. Artık Ankara, Milli Mücadelenin merkezidir. Bu arada TBMM açılır; Mustafa Kemal başkan seçilir.
Bunların ardından Atatürk, 5 Ağustos 1921'de Başkomutan seçilir. Tüm yetki Mustafa Kemal'e verilir. Düşman Polatlı'ya kadar gelmiştir. Sakarya Irmağının kıyılarında ordumuz tertiplenir. Yunanlı işgal ettiği bölgelerde halkın namusuna ve canına kastetmektedir. Türkler angarya olarak çalıştırılıyordu. Birçok çatışmadan sonra uygun an yakalanır. Düşman çekilmeye zorlanır. Düşman çekilirken Yunan mezalimi had safhaya ulaşmıştı. Kadınların ırzına geçiliyor, evler yakılıyor, hayvanlar öldürülüyordu. Polatlı'da yapılan mezalimi incelemek için bir şube kuruldu. Bu şubenin başına Halide Edip getirildi. Şubede Yakup Kadri, Yusuf Akçora, bir teğmen ve bir de fotoğrafçı bulunmaktaydı.
Yunanlılar buralarda akıl almaz işkenceler , insanlığa yakışmayacak eziyetler yaptırıyorlardı, bu vahşetten başka bir şey değildi. Yunanlılar köy ve kasabaları ateşe vererek İzmir'e gelirler. Fakat komutanları esir düşer. Türk ordusu da Yunan ordusunun arkasından İzmir'e girer. Artık Yunan Anadolu'dan kovulmuştur.İstanbula dönerken insanların perişanlığı, her tarafın harap olması halide edip’I gerçekten üzer.Bu hüzünlü duygular içinde İstanbula döner.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Kitap milli mücadele yıllarında insanımızın çektiği her türlü güç durumları bu zamanlara kolay gelinmediğini ve türk insanın üzerinde bulunduğu bu toprakların ne kadar mukaddes olduğunu bize anlatmaktadır.
4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Kurtuluş savaşında önde gelen kişilerdir ; Atatürk, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Rauf Orbay, Halide Edip gibi tarihte iz bırakanlar ve arkalarında Büyük Türk Milleti’dir. Mustafa Kemal gizliden gizliye, Ali Fuat Paşa, Kazım Karabekir Paşa, Rauf Bey ile anlaşır. Miralay Refet Paşa ve Albay Arif Bey, Mustafa Kemal ile birlikte hareket ederler.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap tarihimizi, bu günlere kolay kolay gelmediğimizi.Buralara gelene kadar atalarımızın çektiği sıkıntıları, zorlukları anlatan ve her türk gencinin bunları değerlendirerek vatanını herşeyin üstünde tutması gerektiğini gösteren bir araçtır.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Halide Edip Adıvar (1884 - 1964)
Türk romancı. Siyasal alanda da etkinlik göstermiştir. İstanbul'da doğdu. Kimi kaynaklara göre doğum yılı 1884'tür. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde okuttu. Orada Rıza Tevfik'den (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı ve Doğu'nun mistik edebiyatını dinledi. Sonradan evlendiği Salih Zeki'den de matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901'de bitirdi. 1908'de gazetelere yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılardan ötürü gericilerin düşmanlığını kazandı. 31 Mart Ayaklanması'nda bir süre için Mısır'a kaçmak zorunda kaldı.1909'dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919'da Sultanahmet Meydanı'nda, İzmir'in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşma ünlüdür. 1920'de Anadolu'ya kaçarak Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasal görüş ayrılığına düştü. 1917'de evlenmiş olduğu ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye'den ayrıldı. 1939'a kadar dış ülkelerde ya şadı. O yıllarda konferanslar vermek üzere Amerika'ya ve Mohandas Gandi tarafından Hindistan'a çağrıldı. 1939'da İstanbul'a dönen Adıvar 1940'ta İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu, 1950'de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi.
1954'te istifa ederek evine çekilmiş ve 1964'te ölmüştür. Adıvar'ın Seviye Talip (1910), Handan (1912) ve Son Eseri (1913) gibi ilk romanları aşk öyküleri anlatan yapıtlardır.
Yazar kahramanlarını yakıp yıkan bir sevgiyi dile getirmek istediği için kişilerin iç dünyasına yönelir ve bu sevginin zamanla bir tutkuya dönüşmesini sergiler. Bu yapıtların önemli özelliğini, birbirine benzeyen ve ondan önceki Türk romanlarında bulunmayan kadın kahramanlarda aramak doğru olur. Yazarın asıl amacı kadın kahramanların kişiliklerini erkeklerin gözüyle değerlendirmek olduğu için, romanlarının anlatıcısı olarak bu kadınlara âşık erkekleri seçer ve fırtınalı bir aşk öyküsünü onların anı defterlerinden ya da mektuplarından anlatır. Erkek (bazen kadın da) evli olduğu için, kaçınılması olanaksız bir iç çatışma, romanların moral sorununu oluşturur ve roman ya kadının ya da erkeğin ölümüyle biter. Adıvar'ın, biraz kendi olduğunu iddia edilen bu kadın kahramanları, yazarın o dönemde ideal saydığı Türk kadınını temsil ederler. Seviye Talipler, Handanlar, Kâmuranlar her şeyden önce güçlü kişiliği olan, haklarını savunan, Batı terbiyesi almış, ama Batılılaşmayı giyim kuşamda aramayan, resim ya da müzik gibi bir sanat alanında yetenek sahibi, yabancı dil bilir, kültürlü ve çekici kadınlardır. Adıvar 1910 yıllarında Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu ile birlikte Türk Ocağı'nda çalışmaya başladıktan sonra yazdığı Yeni Turan adlı romanında (1912) yurt sorunlarına eğilir. II. Meşrutiyet döneminde geçen bu ütopik romanda, Yeni Turan adlı idealist bir partinin program ve çalışmalarını anlatırken yeni bir Türkiye'nin hangi sağlam temellere oturtulması gerektiği hakkında o zamanki görüşlerini açıklamak fırsatını bulur. Ateşten Gömlek (1922) ve Vurun Kahpeye (1923) romanlarında Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'da tanık olduğu olayları, direnişleri, kahramanlıkları, ihanetleri anlatırken kendi gözlemlerinden yararlandığı için daha gerçekçidir. Bununla birlikte, bir aşk sorununun aşıldığı bu yapıtlarda da yüceltilmiş kadın kahraman yerini korur. Ancak şimdi, yine olağan dışı bu kadın, öncekiler gibi bireysel sorunlarla sarsılan kültürlü bir sanatçı olarak değil, milli dava peşinde erdemlerini kanıtlayan ya da Anadolu'da düşmana karşı savaşan bir yurtsever olarak çıkar karşımıza. Adıvar'ın ilk yapıtlarında Türk okuruna sunduğu bir yenilik yarattığı bu kadın imgesidir. Bu imge toplumda birbirine karşıt olarak algılanan değerleri uzlaştırdığı için önemliydi. Osmanlı -İslam geleneklerine göre ev kadını olarak yetiştirilmiş basit ve cahil kadın, o dönemin aydın kesiminin gözünde geri kalmış bir uygarlığın simgesi gibiydi. Öte yandan Batılılaşmış "asri" kadın da köklerinden kopmuş, değerlerini şaşırmış, namus anlayışı kuşku uyandıran bir kadındı. Adıvar'ın kahramanları işte bu çelişkiyi kendilerinde uzlaştırmakla bir özleme cevap veriyorlardı. Çünkü bunlar hem Batılılaşmış hem de milli değerlerine bağlı kalmış, hem serbest hem de namus konusunda çok titiz, ahlakı sağlam kadınlardı. Gerektiğinde bir erkek gibi spor yapan, ata binen bu kadınlar üstelik dişiliklerini de korumayı başarmışlardır. Adıvar'ın en ünlü romanı Sinekli Bakkal'da (1936) ileri bir adım attığını, yeni bir aşamaya vardığını görürüz. İlk romanlarının olay örgüsü bir iki kişi arasındaki bireysel ilişkilere bağlı olarak gelişirken, II. Abdülhamid dönemindeki Türk toplumunun panoramik bir tablosunu sergileyen Sinekli Bakkal'ın olay örgüsü siyasal, düşsel, toplumsal sorunlarla örülmüş olarak gelişir. Romanın okuru en çok çeken yönü de fakir kenar mahallesi, zengin konakları ve saray çevresiyle II. Abdülhamid zamanının İstanbul'u anlatmasıdır. Ne var ki yazarın amacı bir dönemin Türk toplumunu yansıtmak değildir yalnızca. Bu felsefi romanda çevrelerin bir işlevi de belli değerlerin temsilcisi olmaktır.
Sinekli Bakkal mahallesi gelenekleri ve insancıl değerleri sürdüren halk kesimini; Genç Türkler'den Hilmi ve a rkadaşları devrimci aydınları; saray çevresi ise, yozlaşmış yönetici kesimi temsil eder. Roman iki kısma ayrılmıştır.
Birinci kısmın ana teması Abdülhamid'in istibdat idaresi karşısında şiddete başvurarak devrim yapmanın geçerliliği sorunudur. Gerçi Adıvar içtenlikle ezilen halktan yanadır, ama gelenekçiliği ve savunduğu mistik dünya görüşü şiddete başvurarak devrim yapmayı onaylamasına izin vermez.
Romanya’da II. Meşrutiyet'in ilanı "asırların kurduğu müesseselerin köklerini" söken, "içtimai ve siyasi nizam ve intizamı" altüst eden bir devrim olarak nitelenir. Doğru tutum Mevlevi tarikatından Vehbi Dede'nin yaptığı gibi "herhangi bir hayat fırtınasını sükûnetle seyretmek"tir. Yazar devrimden değil evrimden yanadır. Romanın ikinci kısmında yozlaşmış saray çevresi sergilenirken ana tema olarak Rabia ile Peregrini ilişkisi gelişir ve evlilikle son bulur. Bu evliliğin simgesel anlamı Batı ile Doğu'nun bileşimi olarak yorumlanmıştır. Ama Peregrini'nin "öyle basit ve insani ananeler" dediği geleneklere bağlı Sinekli Bakkal mahallesindeki cemaat yaşamına hayran olması, Müslümanlık'ı kabul ederek Rabia ile evlenmesi ve mahalleye yerleşmesi, daha çok Doğu değerlerinin üstünlüğüne işaret sayılmaktadır. Ne var ki yazar, Rabia ile Peregrini'nin sevişip evlenmelerine inandırıcı bir hava verememiştir. Farkedilir ki, olaylar yazarın kafasındaki bir görüşü dile getirmek için tertiplenmekte ve Doğulu kadın ile Batılı erkek yazarın tezi gereği seviştirilip evlendirilmektedirler. Birinci kısımda olay örgüsünün doğal gelişimi, farklı dünya görüşlerine sahip kişiler arasındaki çatışmadan doğan gerilim ve dramatik sahneler, ikinci kısımda yerlerini, zorlama izlenimi veren bir ilişkiye ve saray çevresinin tanıtılmasına bırakınca romanın sanatsal düzeyi düşer. 1943'te CHP Ödülü'nü alan Sinekli Bakkal Türkiye'de en çok baskı yapan roman olmuştur. Sinekli Bakkal'ı izleyen romanların ise yazarın ününe katkıda bulunacak nitelikte oldukları söylenemez. Adıvar çeşitli alanlarda etkinlik göstermiş, siyasal ve toplumsal konularda da hem Türkçe, hem İngilizce kitaplar yazmış, İngilizce'den Türkçe'ye çeviriler yapmıştır. Zamanının dış ülkelerde en çok tanınan Türk yazarı olmuştur. Yapıtlarından kimileri İngiliz, Fransız, Alman, Rus, Macar, Fin, Urdu, Sırp, Portekiz dillerine çevrilmiştir.
ESERLERİ:
Roman: Heyula, 1909; Raik'in Annesi, 1909; Seviye Talip, 1910; Handan, 1912; Yeni Turan, 1912; Son Eseri, 1913; Mev'ud Hüküm, 1918; Ateşten Gömlek, 1923; Vurun Kahpeye, 1923; Kalb Ağrısı, 1924; Zeyno'nun Oğlu, 1928; Sinekli Bakkal, 1936; Yolpalas Cinayeti, 1937; Tatarcık, 1939; Sonsuz Panayır, 1946; Döner Ayna, 1954; Akile Hanım Sokağı, 1958; Kerim Ustanın Oğlu, 1958; Sevda Sokağı Komedyası, 1959; Çaresaz, 1961; Hayat Parçaları, 1963;
Öykü: Harap Mabetler, 1911; Dağa Çıkan Kurt, 1922; Kubbede Kalan Hoş Seda, (ö.s) 1974; Oyun: Kenan Çobanları, 1916; Maske ve Ruh, 1945;
Anı: Türkün Ateşle İmtihanı, 1962; Mor Salkımlı Ev, 1963; Diğer Yapıtlar: Talim ve Terbiye, 1911; Turkey Faces West, 1930; Conflict of East and West in Turkey, 1935; Inside India, 1937; Türkiye'de Şark-Garp ve Amerikan Tesisleri, 1955; İngiliz Edebiyat Tarihi, 3 cilt, 1940-1949; Doktor Abdülhak Adnan Adıvar, 1956.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI:Solan Umut
KİTABIN YAZARI:Kerime Nadir
YAYIN EVİ VE ADRESİ:İnkılap kitap evi/İstanbul
BASIM YILI:1977
1.KİTABIN KONUSU:Kitapta genç bir kızın hayatında ortaya çıkan olaylardan bahsetmektedir.
2.KİTABIN ÖZETİ: Romanda bir genç kızın hayatından bahs ediliiyor.Başka bir söylenişle desek ,bu genç kızın hayatında baş veren olaylardan bahs edilmektedir.Olaylar İstanbul’un bir semti olan Tarabya’da geçiyor.Romandaki bu genç kızın ismi Sitare’dir.
Sıcak bir yaz günü idi.İstinye koynunun durgun sularında hafif bir iz bırakarak kayan sandal kıyıya yanaşır yanaşmaz Sitare karaya atladı.Daha sonra sandalcıya para verdikten sonra yola koyuldu.Gideceği yer Mavi Köşk’te yaşayan bir profesörün evi idi.Bu profesör Ferruh Tayyip Bey idi.Ona ilgi duyan insanlar profesörü gazetelerdeki yazısından ve radyodaki konuşmasından tanıyorlardı.Sitare de bu indanlardan birisi idi.Kendisi profesöre çok hayrandı.Bu hayranlığından dolayı profesörü sık sık ziyaret eder ve ona olan bağlılığı gittikçe artardı.Sitare Mavi Köşke yaptığı ziyaretler sırasında profesörün ailesini de yakından tanımış oldu.
Profesörün büyük oğlu Salim üç seneden beri Fransa’da tabii ilimler tahsil ediyor.Selim ise daha lisede öğrenci idi.Küçük kızı Belma da henüz orta okula devam ediyordu.Ferruh Bey’in eşi Fetanet Hanım da kocasını ve çocuklarını çok seven birisi idi.
Ferruh Bey de kendisine bu kadar ilgi duyan genç kıza git gide ilgi duymaya başlıyordu.Zaman geçtikçe Sitare’nin ailesi de profesörün ailesini tanımaya başlıyor ve zaman zaman karşılıklı olarak bir birlerini ziyaret ediyorlardı.
Profesörün büyük oğlu Fransa’daki tahsilini bitirdikten sonra ailesine geri dönüyor ve Sitare’nin ablası olan Cevale ile evleniyor.Böylece iki aile arasında olan bağ daha da güçleniyordu.Gerçekleşmiş olan bu olay Sitare’nin ağabeyi Cavit’I ve annesi Behim hanımı çok mutlu etmiştir.Cavit kendisi Hava Kuvvetlerinde subay idi.Geçirdiği uçak kazasından dolayı yataktan kalkamıyordu.Çok yakın meslek arkadaşı olan turfut hiç onu yalnız bırakmazdı ve onunla çok yakından ilgilenirdi.
Bu sıralarda Sitare tahsilini bitirmiş durumdaydı.Evlerine sık sık gelen Turgut ilk bakışta Sitare’den hoşlanmıştı.Uzun zaman geçmeden Turgut Sitare’ni ailesinden istemeğe geldi.Bu teklifi Sitare’nin dışında herkes sevinçle karşıladı.Sitare’nin bu teklifi kabul etmemesinin sebebi profesör Ferruh Bey’e olan bağlılığı idi.Ondan bir an olsun bile uzakta yaşamak istemiyordu.Sitare başından geçen bu olayları profesöre anlattığı zaman Ferruh Bey çok şaşırıyor.Profesör genç kızdan bu teklifi kabul etmesini istiyor.Aynı zamanda Turgut’un kendisine iyi bir koca olacağını da söylüyor.
Sonunda Ferruh Bey Sitare’yi ikna edebiliyor ve genç kız üzgün bir şekilde teklifi kabul ediyor.Turgut bu haberi öğrenince çok seviniyor ve bu sevinci arkadaşı Cavitle de paylaşıyor.
Düğün zamanı geldi ve iki genç evlendi.Turgut görevini İzmir’de yaptığından dolayı Sitare’yi de oraya götürmek zorunda idi.Turgut’un ablası onu çok sevdiği için İzmir’de Karşıyaka’daki evini ona vermiştir.Sitare’yi de o eve götürecekti.Fakat o bu haberi duyunca daha çok üzüldü.Çünkü Ferruh Bey’den ve İstanbul’dan ayrılmak onun için ıstırap haline gelmişti.Sitare ne olursa olsun kocasını yalnız bırakmamak için İzmir’e gitmek zorunda idi.Turgut karısını üzmemek için ve onu mutlu etmek için elinden gelen herşeyi yapıyordu.Ama yine de karısı İzmir’deki küçük evlerinde bile üzüntüsüne devam ettiriyordu.Karısının daha fazla üzülmemesi için onu İstanbul’a gönderiyor.Sitare İstanbul’da evlerine gitmeden önce profesörü ziyaret etmek için Mavi Köşk’e gidiyor.Fakat Sitare Ferruh Bey’i evde bulamıyor.Profesörün Mısır’a gittiğini öğreniyor ve çok üzgün şekilde İstanbul’daki evlerine gidiyor ve Sitare burada birkaç ay hasta kalıyor.Sağlığına kavuşunca İzmir’e geri dönüyor.Uzun bir süre geçtikten sonraprofesörün eşinin rahmetine kavuştuğunu öğreniyor.Sitare tekrar kocasından izin alarak İstanbul’a gidiyor ve Ferruh Bey’in Mavi Köşk’te yalnız kaldığını görüyor.Daha sonra bir biriyle sohbet ediyorlar.Sohbet esnasında profesör Sitare’yi çok sevdiğini fakat bazen de ona bazı şeyleri yalan söylediğni söylüyor.Sitare bunları duydukta çok şaşırıyor ve profesöre artık sizinle sadece arkadaş olarak kalmak istiyorum diyor.Ardından İzmir’e kocasının yanına geri dönüyor.
3.KİTABIN ANAFİKRİ:
İnsanların birbirlerine ne kadar bağlı olduklarını ve aynı zamanda kırılgan oldukları kitabın ana düşüncesidir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Profesörün genç kızı kendisine bu kadar bağlaması olumsuz bir değerlendirmedir.
Tugut’un hal ve hareketi takdire layıktır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitapta Sitare’nin zayıf bir karaktere sahip olması okuyucunun dikkatini fazla çekmemektedir.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ.
Kerime Nadir ,tam adı Kerime Nadir AZRAK(5 şubat 1917,İstanbul-ö.20 mart 1984,istanbul)Türk romancı.
Bebek Saint Joseph Sörler Okulu’nu bitirdi(1935);ayrıca özel eğitim gördü.İlk şiir ve öyküleri 1937’de Servetifünün –Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlandı.
BAŞLICA YAPITLARI:
Yeşil ışıklar(1937),Hıçkırık(1938),Seven ne yapmaz(1940),Gelinlik kız(1943),Sonbahar(1958),Solan umut sayılabilir.
KİTABIN YAZARI:Kerime Nadir
YAYIN EVİ VE ADRESİ:İnkılap kitap evi/İstanbul
BASIM YILI:1977
1.KİTABIN KONUSU:Kitapta genç bir kızın hayatında ortaya çıkan olaylardan bahsetmektedir.
2.KİTABIN ÖZETİ: Romanda bir genç kızın hayatından bahs ediliiyor.Başka bir söylenişle desek ,bu genç kızın hayatında baş veren olaylardan bahs edilmektedir.Olaylar İstanbul’un bir semti olan Tarabya’da geçiyor.Romandaki bu genç kızın ismi Sitare’dir.
Sıcak bir yaz günü idi.İstinye koynunun durgun sularında hafif bir iz bırakarak kayan sandal kıyıya yanaşır yanaşmaz Sitare karaya atladı.Daha sonra sandalcıya para verdikten sonra yola koyuldu.Gideceği yer Mavi Köşk’te yaşayan bir profesörün evi idi.Bu profesör Ferruh Tayyip Bey idi.Ona ilgi duyan insanlar profesörü gazetelerdeki yazısından ve radyodaki konuşmasından tanıyorlardı.Sitare de bu indanlardan birisi idi.Kendisi profesöre çok hayrandı.Bu hayranlığından dolayı profesörü sık sık ziyaret eder ve ona olan bağlılığı gittikçe artardı.Sitare Mavi Köşke yaptığı ziyaretler sırasında profesörün ailesini de yakından tanımış oldu.
Profesörün büyük oğlu Salim üç seneden beri Fransa’da tabii ilimler tahsil ediyor.Selim ise daha lisede öğrenci idi.Küçük kızı Belma da henüz orta okula devam ediyordu.Ferruh Bey’in eşi Fetanet Hanım da kocasını ve çocuklarını çok seven birisi idi.
Ferruh Bey de kendisine bu kadar ilgi duyan genç kıza git gide ilgi duymaya başlıyordu.Zaman geçtikçe Sitare’nin ailesi de profesörün ailesini tanımaya başlıyor ve zaman zaman karşılıklı olarak bir birlerini ziyaret ediyorlardı.
Profesörün büyük oğlu Fransa’daki tahsilini bitirdikten sonra ailesine geri dönüyor ve Sitare’nin ablası olan Cevale ile evleniyor.Böylece iki aile arasında olan bağ daha da güçleniyordu.Gerçekleşmiş olan bu olay Sitare’nin ağabeyi Cavit’I ve annesi Behim hanımı çok mutlu etmiştir.Cavit kendisi Hava Kuvvetlerinde subay idi.Geçirdiği uçak kazasından dolayı yataktan kalkamıyordu.Çok yakın meslek arkadaşı olan turfut hiç onu yalnız bırakmazdı ve onunla çok yakından ilgilenirdi.
Bu sıralarda Sitare tahsilini bitirmiş durumdaydı.Evlerine sık sık gelen Turgut ilk bakışta Sitare’den hoşlanmıştı.Uzun zaman geçmeden Turgut Sitare’ni ailesinden istemeğe geldi.Bu teklifi Sitare’nin dışında herkes sevinçle karşıladı.Sitare’nin bu teklifi kabul etmemesinin sebebi profesör Ferruh Bey’e olan bağlılığı idi.Ondan bir an olsun bile uzakta yaşamak istemiyordu.Sitare başından geçen bu olayları profesöre anlattığı zaman Ferruh Bey çok şaşırıyor.Profesör genç kızdan bu teklifi kabul etmesini istiyor.Aynı zamanda Turgut’un kendisine iyi bir koca olacağını da söylüyor.
Sonunda Ferruh Bey Sitare’yi ikna edebiliyor ve genç kız üzgün bir şekilde teklifi kabul ediyor.Turgut bu haberi öğrenince çok seviniyor ve bu sevinci arkadaşı Cavitle de paylaşıyor.
Düğün zamanı geldi ve iki genç evlendi.Turgut görevini İzmir’de yaptığından dolayı Sitare’yi de oraya götürmek zorunda idi.Turgut’un ablası onu çok sevdiği için İzmir’de Karşıyaka’daki evini ona vermiştir.Sitare’yi de o eve götürecekti.Fakat o bu haberi duyunca daha çok üzüldü.Çünkü Ferruh Bey’den ve İstanbul’dan ayrılmak onun için ıstırap haline gelmişti.Sitare ne olursa olsun kocasını yalnız bırakmamak için İzmir’e gitmek zorunda idi.Turgut karısını üzmemek için ve onu mutlu etmek için elinden gelen herşeyi yapıyordu.Ama yine de karısı İzmir’deki küçük evlerinde bile üzüntüsüne devam ettiriyordu.Karısının daha fazla üzülmemesi için onu İstanbul’a gönderiyor.Sitare İstanbul’da evlerine gitmeden önce profesörü ziyaret etmek için Mavi Köşk’e gidiyor.Fakat Sitare Ferruh Bey’i evde bulamıyor.Profesörün Mısır’a gittiğini öğreniyor ve çok üzgün şekilde İstanbul’daki evlerine gidiyor ve Sitare burada birkaç ay hasta kalıyor.Sağlığına kavuşunca İzmir’e geri dönüyor.Uzun bir süre geçtikten sonraprofesörün eşinin rahmetine kavuştuğunu öğreniyor.Sitare tekrar kocasından izin alarak İstanbul’a gidiyor ve Ferruh Bey’in Mavi Köşk’te yalnız kaldığını görüyor.Daha sonra bir biriyle sohbet ediyorlar.Sohbet esnasında profesör Sitare’yi çok sevdiğini fakat bazen de ona bazı şeyleri yalan söylediğni söylüyor.Sitare bunları duydukta çok şaşırıyor ve profesöre artık sizinle sadece arkadaş olarak kalmak istiyorum diyor.Ardından İzmir’e kocasının yanına geri dönüyor.
3.KİTABIN ANAFİKRİ:
İnsanların birbirlerine ne kadar bağlı olduklarını ve aynı zamanda kırılgan oldukları kitabın ana düşüncesidir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Profesörün genç kızı kendisine bu kadar bağlaması olumsuz bir değerlendirmedir.
Tugut’un hal ve hareketi takdire layıktır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitapta Sitare’nin zayıf bir karaktere sahip olması okuyucunun dikkatini fazla çekmemektedir.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ.
Kerime Nadir ,tam adı Kerime Nadir AZRAK(5 şubat 1917,İstanbul-ö.20 mart 1984,istanbul)Türk romancı.
Bebek Saint Joseph Sörler Okulu’nu bitirdi(1935);ayrıca özel eğitim gördü.İlk şiir ve öyküleri 1937’de Servetifünün –Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlandı.
BAŞLICA YAPITLARI:
Yeşil ışıklar(1937),Hıçkırık(1938),Seven ne yapmaz(1940),Gelinlik kız(1943),Sonbahar(1958),Solan umut sayılabilir.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi