You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KÜÇÜK AĞA


Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti eski gücünü,heybetini kaybetmeye başlamış,isyanlar ve işgallerle zayıf duruma düşmüştür.Kitapta, bir Anadolu kasabası olan Akşehir'den yola çıkılarak ,kurtuluş mücadelesinin bir bölümü anlatılmaktadır. Olaylar Akşehir’in bir kasabasında başlar ve gelişir.

Dünya Savaşı sonrası Akşehir’de durumBig Grinünya Savaşı resmen sona ermiş olmakla birlikte , Osmanlı Devleti üzerinde yarattığı etkiler tüm gücüyle devam emektedir.Savaş sonrası bir çok asker memleketlerine geri dönmüştür.Zayiatın büyüklüğü evlerine dönen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmıştır.Bu erlerden biri de Salih adlı Akşehirli bir askerdir.Memleketine döndüğünde kaybettiği kolunun acısıyla beraber , ülkenin durumunu daha acı bir şekilde anlayan Salih gittiğinden beri çok şeyin değiştiğini görür.Önceleri dost olarak yaşayan Rumlar ve kendi halkı şimdi birbirinden soğumuştur.Salih’in samimi arkadaşı olan Niko da bir Rum dur ve gelişmelerden o da etkilenmiştir.Yavaş yavaş Yunan ve İngiliz ordularının işgal haberleri gelmekte ve iki halkın birbirine olan düşmanlığı artmaktadır.Salih ise yüzyıllardır Osmanlı himayesinde rahatça yaşayan Rumların bu davranışını bir ihanet olarak görmekle beraber arkadaşı Niko’dan kopamamaktadır.Rumlarla olan dostluğu kasabalı tarafından fark edilir ve kasabalı Salih’i dışlar.Salih artık sürekli Niko ve O’nun çevresiyle dolaşır olmuştur.Artık Osmanlı ve Padişaha olan güvenci de sarsılmıştır.Kaybettiği kolunun hayatına tesiri büyük olmuştur.Kimsenin O’na hak ettiği saygıyı göstermediğine inanan Salih kendini namazdan niyazdan çekmiştir.Öte yandan halk işgallere tepkisiz kalmama kararı almıştır fakat bunun kimin önderliğinde yapılacağı karmaşası vardır.
Hoca’nın gelişi ve Kuvva-Hoca çatışması:Salih günler geçtikçe kendi kasabalısının tepkisini kazanmış ve artık istenilmeyen biri olmuştur.Bu sırada kasabaya İstanbullu Hoca adında bir hoca gönderilir.İstanbul’dan gönderiliş amacı kasabada padişaha ve Osmanlı’ya bağlılığı teşvik edici düşünceyi sağlamaktır.Hoca gerçekten de çok etkili bir insandır ve halkın büyük beğenisini ve takdirini kazanır.Vaazlarda cemaate Osmanlı padişah ve din lehinde düşüncelerini aktarmaktadır.Bu sırada memlekette Hoca’nın düşüncesine tam ters olmamakla birlikte , kurtuluş ümidi olabilecek bir örgüt kurulmaktadır.Kuvayı Milliye adı verilen bu örgüt Anadolu’da işgalleri önlemek ve İstanbul ve padişah yönetiminin boyunduruğundan kurtulmak için kurulmuştur.Fakat Kuvayı Milliye’nin işi çok güçtür.Memlekette işgallere karşı veya işgallerden yana bir çok örgüt vardır. Kuvayı Milliye önce bu örgütleri kendi tarafına çekmeli veya bertaraf etmelidir.Hocanın vaazları da Kuvayı Milliye ilkelerine ters düşmektedir.Hoca her fırsatta padişaha bağlılıktan bahsetmektedir , Kuvayı Milliye ise padişahtan kurtulmak ,yeni bir yönetim kurmak amacını gütmektedir.İşte bütün bu ihtilaflar dolayısıyla Kuvayı Milliye yandaşları ve Hoca arasında bir elektriklenme ve zıtlaşma meydana gelir.Hoca ise halka kendini çok sevdirmiştir çünkü her yönüyle iyi ve doğru bir insandır.Fakat Hoca da kendi içinde bir yandan yaptığı işin gerçekten doğru olup olmadığının sorgulamasını , padişaha olan güvencinin doğruluğunun şüphesini yoklamaktadır.Kuvvacılarla Hoca arasındaki çatışma zamanla iyice açık şeklini alır ve vaazlarda karşıt fikirler açıklanır.
Salih’in Kuvayı Milliye’ye katılışı ve Hoca’nın kaçışı:Olaylar gelişirken Salih ise unutulmuşluk ve terkedilmişlikten bir kaçış olarak Kuvayı Milliye’ye katılmaya verir.O’nu bu kararı vermeye zorlayan başka bir şey ise yakın arkadaşı Niko’nun da sonunda Osmanlıya karşı savaşta yer almasıdır.Salih bu ihanetin öcünün peşinden koşacak ve kurtuluş mücadelesinde büyük rol oynayacaktır.Kuvva bir türlü hizaya gelmeyen Hoca hakkında ölüm emri çıkartır.Hoca evliliği ve çocuğu ve en önemlisi de halkın zorlamasıyla Akşehir’den kaçar ve çete reislerine sığınır.Kuvva ile arasında yaşanan kovalamacadan sağ kurtulur ve kendi başına yanına adam da alarak bir kasabaya sığınır.Kuvva ise Hocayı kaçırdığı için üzgündür ve Salih’i O’nu bulmakla görevlendirir.Hoca ise şimdi hangi tarafta yer almak gerektiğinin hesabını yapmaktadır.Kuvayı Milliye ise her geçen gün başarı kazanmakta ve güçlenmektedir.Salih Hoca’yı bulur ve O’nu padişah hizmetinden vazgeçerek Kuvva yararına çalışmaya ikna eder.Beraberce Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılırlar .Çerkez Ethem ve kardeşleri milli mücadelede en büyük rollerden birini üstlenmiş ve gerek düşman işgallerine gerekse ayaklanmalara karşı başarılar sağlamışlardır.Fakat şimdi düzenli ordu ve İsmet Paşa’nın emri altına girmek söz konusu olunca Çerkez Ethem ve kardeşleri zıt bir tavır takınarak Kuvva’ya ve Ankara’ya karşı isyan bayrağı açmıştır.Hoca ise bu yolun yanlış olduğuna inanır ve onları bu yoldan döndürmek için planlar kurar.Hoca’nın amacı Çerkez Ethem ve kardeşlerini Kuvva’ya karşı cephe almaktan vazgeçirmek olmasa bile olası bir isyan halinde güçlerini zayıflatmaktır.Bu sırada Hoca Salih’ i haber edinmek için Akşehir’e yollar.Akşehir’de ise Hoca öldü bilinmektedir.Oysa Hoca hayattadır ve yeni kimliği “Küçük Ağa” ile kuvva yararına çalışmaktadır.Hoca’nın Kuvva yararına çalıştığı haberi Salih tarafından Akşehir’de sadece Kuvvacı olan birkaç kişiye duyrulur ve memnuniyet yaratır.Başta Kuvayı Milliye hareketine büyük hizmet vermiş Doktor olmak üzere Kuvvacılar Hoca’nın kendi saflarına katılışından büyük haz duyarlar.
Hocanın Ethem’e ihaneti ve Ankara’ya daveti:Hoca Ethem’in İsmet Paşa hizmetine girmemek için yapacağı en büyük saldırı olan Kütahya saldırısında O’na bir oyun oynayarak başarısızlığını sağlar ve Kuvayı Milliye’ye en büyük hizmetini vermiş olur.Ethem ise Yunanlılara sığınacaktır.Hoca ise bütün bu ihtiras ve gücü elinde bulundurma tutkusuna kapılan insanlardan nefret etmektedir.Artık savaş alanından başka bir cephede de mücadele verilmektedir , şimdi iktidar çekişmeleri büyük tehdit oluşturmaktadır.Hoca bunu acıyla farkeder.Ankara ise Hoca’nın başarılarından haberdardır ve kendisini Ankara’ya davet eder.Daveti kabul eden Hoca Ankara’nın durumunu yakından görür ve cephede savaşmanın , bu iktidar kavgasında yanlış düşünenlere ve hainlere verilecek savaştan daha kolay olduğunu düşünür.Fevzi Paşa Hoca’ya yakınlık gösterir.Hoca bütün bu kişiliklerin önemini daha iyi anlamaktadır.Memleket zafere doğru gitmektedir ve bu noktada Ankara ve Melis’e büyük iş düşmektedir.Bu sırada Küçük Ağa yani İstanbullu Hoca Ankara'da kendisini Akşehir'den tanıyan ve bir zamanlar zıt fikirleri yüzünden tartıştığı Kuvvacı Doktor ile buluşur.Doktor böyle saygıdeğer birinin kendi saflarına katılışından duyduğu mutluluğu Hoca’ya söyler ve asıl kimliğini bilenin sadece kendisi olduğunu , kendisi dışındakilerin O’nu Küçük Ağa diye tanıdıklarını anlatır.Hoca ise artık özlediği eşi ve çocuğunun özlemiyle yanmaktadır.
Hoca’nın Akşehir’e dönüşü ve Mehmet’i buluşu:Küçük Ağa Fevzi Paşa ile birlikte Akşehir’e gelir ve burada da tanınmadığını ve Küçük Ağa olarak bilindiğini görür.Eşi ve Çocuğu hakkında bilgi alır ve çocuğunu bulur fakat eşinin durumu kötüdür.Eşine geldiğini haber eder fakat kadın ölmek üzeredir ve oğlunu Hoca’ya emanet ettiğini söylemekle kalır ve günler sonra da ölür. Hoca daha sonra Ankara’ya döner ve mücadeleye devam eder.

[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

KİTABIN ADI : SİMYACI
KİTABIN YAZARI : PAULO COELHO
YAYIN EVİ VE ADRESİ :CAN YAYINLARI , Hayriye cad.Galatasaray/İST.
BASIM YILI :1996

1)KİTABIN KONUSU :Maceraperest bir çobanın gördüğü bir rüyanın peşinden gitmesini vebu uğurda sarfettiği çabayı anlatan bir hikaye.

2)ROMANIN ÖZETİ :
Santiago adlı genç, yaşamını sahip olduğu sürünün yünlerini satarak geçinen, fakat diğer çobanlardan farklı olarak okuma yazma bilen,maceraperest, gezgin bir çobandır.
Onaltı yaşına kadar papaz okuluna gitmişti. Anne ve babası, onun dim adamı olmasını istemişlerdi. Latince, İspanyolca ve din bilimi okumuştu. Ama küçüklüğünden beri dünyayı tanımayı hayal etmiş ve bu hayali, Tanrı’yı yada insanların günahlarını öğrenmekten çok daha önemli tutmuştu. Babasıda oğlunun bu isteğini olumlu karşılar ve zamanında oğlunun papaz okulundan mezuniyeti için sakladığı üç altın İspanyol lirasını sürü sahibi olması için ona verir.
Birgün genç çoban, Tarifa’da düşleri yorumlayan çingene bir kadının yanına gider ve uzun zamandır gördüğü düşün anlamını öğrenmek ister. Düşünde bir çocuğun kendisini Mısır piramitlerine götürdüğünü, ona hazinenin yerini gösterdiğini söyler. Falcıda ona Mısır’a gitmesini ve hazineyi bulmasını söyler ve kendisinden para almayıp hazineyi bulduğu takdirde hazinenin onda birini ister. Fakat Santiago bunu önemsemez.

Sonra Melkisedek adlı yaşlı bir adamla tanışır. Melkisedek ona menkıbesini gerçekleştirmesi gerektiğini, on koyun karşılığında, hazinenin Mısır’da piramitlerin yanında olduğunu söyler ve Urim veTummim adlı siyah ve beyaz iki taş verir. Siyah olanın evet, beyaz olanın hayır anlamına geldiğini, işaretler yazımlamayı başardığı zaman ona yardım edeceğini belirtir.
Santiago, Afrika’ya gider. Limana vardığı ilk gün bir dolandırıcı tarafından soyulur ve beş parasız kalır. Kişisel menkıbesine inanmaktan başka hiçbir şeyi kalmamıştır. Tekrar İspanya’ya dönüp çoban olmak için para kazanması gerekmektedir ve bunun için billuriyeci dükkanında çalışmaya başlar. Başlangıçta satış yapamayan billuriyeci dükkanında yenilikler yaparak satışları arttırır. Bu arada Arapça öğrenir.
Bir yılın sonunda billuriyeci dükkanından ayrılır ve tekrar menkıbesini gerçekleştirmeye karar verir. Mısır’a gitmek üzere kervan yolu üzerindeki hana gider. Burada kendisi gibi menkıbesi peşinde koşan, simyacı biriyle tanışıp simyanın sırrını öğrenmek isteyen bir İngiliz’le tanışır.
İngiliz ve Santiago kervana binerler ve yola çıkarlar. İngilizin kervanının ilerlerken kitap okumasına karşın, Santiago kervanı, insanları, çölü izliyor ve rüzgarı dinliyordu. Evrenin ortak dilini öğrenmeye çalışıyordu. Kaynaklardan, billurlardan çok şey öğreniyordu ama çöl daha yaşlı ve daha bilgiliydi.
Kervanlar arası savaş olmasından dolayı kervan daha az duraklıyor, gözcülerin sayıları arttırılıyor ve böyle gecelerde İngiliz ve Santiago bilgilerini aktarıyorlardı. Bu aktarımlar esnasında Santiago simyaya ilgi duymaya başlamıştı. Simyacıların hayatlarını labaratuvarlarda geçirebildiklerini; maddeyi yıllarca ateşte pişirerek madeni arıttıktan sonra evrenin ruhunun kalacağına inandıklarını öğrenmişti.
Sıvı ve katı simyanın temelini oluşturmaktadır ve başlıca iki yapıtın varlığına inanılmaktadır. Büyük Yapıt’ın sıvı kısmına ebedi hayat adı verilir ve tüm hastaları iyileştiridiğine inanılmakla beraber simyacıların yaşlanmalarına engel olmaktadır. Katı kesimine Felsefe Taşı denilmekte ve bu taşın bulunması da kolay değildir.

Simyacılar ateşi arıtmak için yıllarca ateşi gözlemlemktedirler. Aslında böyle davranarak vicdanlarını arıtmış olmakta yani, madenleri arıtarak kendileri de arınmış olmaktadırlar.
Kabileler arası savaş büymüştü ve artık kervan vahaya varabilmek için gece-gündüz yol alıyordu. Sonunda vahaya varmışlardı. Vaha tarafsız bölgeydi ve hiçbir savaşçı, vahaya terör yaratmak için gelemez, vahada savaşın içine giremezdi. İngiliz vahada simyacıyı arıyor fakat Arapçası’nın yetersizliğinden onu bulamıyordu. Sonunda Santiago’dan yardım istedi. Santiago genç bir kızdan simyacının yerini öğrendi. Bu esnada kızdan çok hoşlandı ve onun kendisinin evrendaki eşi olduğuna inandı. Fatime adlı kıza daha ilk tanışmada evlilik teklif etmişti. Ancak kız bu teklifi geçiştirmişti. Santiago kendisinden çok emindi. Bu arada İngiliz simyacıyı bulmuş ve ondan madenleri altına çevirme sırrını öğrenmek istemiş, simyacı da ona bu konu üzerine denemeler yapmasını söylemişti. İngiliz bu hayal kırıklığına karşın hemen çalışmalara başlamıştı.
Santiago her gün Fatime ile kıyıda buluşuyor, büyük şehirlerden, çobanlık hayatından, kralla karşılaşmasından, kristal dükkanındanbahsediyordu.Kız da artık Santiago’nun bir parçası olduğuna inanıyor ve ona büyük bir aşkla bağlanıyordu.
Santiago bir gün çölde, uçan iki büyük atmaca gördü. Kuşların havada çizdikleri şekillere bakıyor ama anlamını çözemiyordu. Bunun üzerine atmacaların hareketlerini izlemeye başladı. Atmacalardan biri, diğer atmacaya aniden saldırdı. O anda Santiago’nun gözünde bir görüntü belirdi.
Bu mesaj , vahanın silahlı bir birliğin saldırısına uğrayacağını gösteriyordu. Bunun üzerine deveciye gidip durumu haber eder, deveci de durumu vahanın ileri gelenlerine bildirir. Akşam kurul toplanır ve durumun değerlendirilmesine karar verilir ve Santiago’yu da kurula çağırırlar. Santiago’nun söylediklerine şüpheli yaklaşsalar da vahanın emniyete alınmasına karar verilip, silahlı muhafızlar oluşturulur. Eğer söyledikleri yanlış veya yalan ise öldürülmesine karar verilir. Santiago Evrenin dilini öğrendiğinden emin olduğu için bu teklifi kabul eder. Kurul tarafından teste tutulmasına karar verilir ve çadırına giderken önünü atlı birisi keser. Cesaretinin sınandığı bu sınavdan geçer ve önünü kesen yani simyacıyla tanışmış olur.
Ertesi gün vaha, kuzeyden saldırıya uğrar ama düşman bertaraf edilir. Measjı doğru algıyan bu gence, kişisel menkıbesini gerçekleştirmesinde ona yol gösterici olacağını söyleyen simyacı, ertesi günü yola çıkmak için hazırlanmasını söyler.
At üstünde günlerce simyacıyla beraber yol alan Santiago bu arada Evrenin dilini daha iyi öğreniyor, herşeyin kendi menkıbesi olduğunu ve evreninde evrim geçirdiğini görüyordu. Çölde yollarına devam ederlerken etrafları yüzlerce atlı tarafından sarıldı ve atlılar onları büyük bir ordugaha götürdüler. Ordugahın reisi onların casus olduğuna ve öldürülmesine karar verir. Bunun üzerine simyacı araya girerek kendilerini taktim ederler. Simyacı Santiago’nun koca bir rüzgar yaratabileceğini ve bu koca ordugahı yıkabileceğini söyler. Bunun üzerine reis hayatlarına karşılık iddaya girer ve onlara üç gün müddet tanır. Santiago üç gün boyunca bir tepeye çıkıyor ve çölü izleyip onunla diyalog kurmaya çalışıyordu. Üç günün sonunda reis ve kumandanları izlemek üzere toplanırlar, Santiago çöle kendisini rüzgar yapmasını söyler ama çöl bunu kendisin yapamayacağını ve rüzgara danışmasını söyler. Bunun üzerine rüzgara danışan Santiago umduğu cevabı bulamaz ve rüzgarın tavsiyesi üzerine güneşe danışır fakat güneşin buna gücünün yetmediğini ve bunu ancak Tanrı’nın yapabileceğini bildirir. Santiago o anda Evren diliyle ve hiç konuşmadan, görmeden, hissetmeden ruhunun içinde çok güçlü bir baskı hissetmiş ve tanrı ile irtibat kurmuştu. Bu arada çölün kumları kalkmış, rüzgar etrafında dönüyor ve çok güçlü bir fırtına yaratmıştı, reis ve kumandanlar bu sahneyi izliyor ve Tanrı’nın büyüklüğünü görüyorlardı. Reis bu gösterinin ardından Santiago ile Simyacıyı serbest bırakır ve gidecekleri yere kadar onları korumaları için bir takım asker ve para verir.
Simyacı Mısır’a kadar Santiago’ya eşlik eder. Mısır girişinde küçük bir kiliseye uğrarlar, Simyacı kilisede bakır parçasını altına çevirir ve dörtte birini kiliseye bağışlar, dörtte birini Santiago’ya verir ve kalan yarısını Santiago’nun ihtiyacı olduğu zaman, altını vermesi için papaza verir. Simyacı ile Santiago’nun yolları bundan sonra ayrılır. Simyacı onu kendi kişisel menkıbesini kendisi bulması için yalnız bırakır.
Santiago Piramitlere gelmiştir; yüreğinin hissettiği, evrenrenin verdiği mesajları okumuş ve piramitlerin önünde ayaklarının altındaki gücü hissetmişti. O yeri kazmaya başlar, gece olmuş ama hala bulamamıştır, bir anda önünde askerler belirmiştir. Askerler Santiago’yu parası için döverler ve bu arada ondan şüphelendikleri için sorgularlar. Santiago onlara rüyasında gördüğü düşden dolayı Mısır’a geldiğini söyler ama bu açıklama askerleri tatmin etmez, tam Santiago’yu öldüreceklerken çavuşun araya girmesiyle önlenir. Askerlerden biri Santiago’nun yanına gelir ve kendisininde buna benzer bir rüya gördünü, İspanya’da küçük bir köydeki, harap ve ahır olmuş kilisenin içinde toprağa gömülmüş bir hazine gördüğünü ama kendisini rüyalara inanacak akdar aptal olmadığını söyler. Santiago her şeyi anlar, koyunlarını götürdüğü eski kiliseyi hatırlar. Simyacı ile uğradıkları kiliseye uğrayıp, İspanya’ya gitmeye yetecek kadar altın alır.
Toprağı kazmış ve koca bir sandık altın bulmuştur. Kendi kişisel menkıbesini gerçekleşmesinde yardımcı olan evrene bir kez daha şükreder.



3.ANAFİKİR

Romanda, insanınkaderinin kendi elinde olduğu, insanın kendine güvend,kten sonra herşeyi yapabileceği ve bunlarıyaparken tanrınıninsana rızkını,ona yardımcı ol duğu anlatılıyor.




4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Santiago : Kişisel menkıbesi uğruna malını, aşkını, herşeyini bırakıp yollara düşen maceraperest bir çoban.
Simyacı : Evrenin dilini çözmüş ve yüreğini olgunlaştırmış, bakırı altına çevirebilen, geleceği görebilen birisi.






5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Bugüne kadar okuduğum en iyi kitaplardan biri; insanı sürükleyenbir serüveni akıcı bir dil ve birbirine iyi bağlanmış olaylar dizisi, Hayatı sorgulayan, kaderciliği reddeden akılcı bir fikir ürünü.





6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
"Paulo Coelho, Rio de Janeiro'da doğdu. Roman yazarlığına başlamadan önce, oyun yazarı, tiyatro yönetmeni ve sevilen bir şarkı sözü yazarıydı. Coelho, gençliğinde bir hippiydi. 1986 yılında Hıristiyanların, Batı Avrupa'da başlayıp İspanya'da Santiago de Compostela kentinde sona eren geleneksel hac yolculuğunu yaptı; bu deneyimini 1987 yılında yayınladığı The Pilgrimage (Hac) adlı kitabında anlattı. 1988 yılında yayınlanan ikinci kitabı Simyacı, Coelho'yu en çok okunan çağdaş yazarlardan biri yaptı. Öteki kitapları: Brida, Valkürler ve son yazdığı Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım'dır. Simyacı, 42 ülkede yayınlandı, 26 dile çevrildi. Bu kitap, Coelho'yu Gabriel Garcia Marquez'in arkasından en çok okunan Latin Amerikalı yazarlardan biri konumuna getirdi."
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Füreya
KİTABIN YAZARI
Ayşe KULİN
YAYINEVİ VE ADRESİ
Remzi Kitapevi Selvili Mescit Sok.3, Cağaloğlu 34440 İSTANBUL
BASIM TARİHİ
Ocak 2000
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Cumhuriyet devrinin ilk kadın seramikçisi olan ve sanat dalında ülkeye büyük katkısı olan Füreya’nın yaşamını konuya almak.

KİTABIN ÖZETİ :
Hikaye, Füreya 82 yaşında ölüm döşeğindeyken büyük halası Sara’nın anlattığı olaylarla başlıyor. Füreya’nın ölmüş olan halası bir gün, küçük gözleri, gaga gibi burnuyla tıpkı bir kuşu andıran yaşlı esmer haliyle Füreya’nın hayatının son günlerini geçirdiği penceresinin önünde beliriyor.
“Gitme zamanı kızım, seni götürmeye geldim. Ben senin refakatçinim” diyordu. Sara halası Füreya’yı onu götürme sebebini ise ona çok benzemesini gösteriyordu. Sara halası fiziksel olarak güzel ve çok alımlı Füreya’ya benzemiyordu ama, yaşadıkları hayat olarak birbirlerine çok benziyorlardı. Sen ve ben, bizi maddi yönden rahata erdirecek evliliklerimizin yavan tadını aldıktan sonra hayatımıza özgür ve yalnız devam etmeyi tercih ettik diyordu. İkisi de ömürlerini kendilerine ait olmayan çocukları yetiştirmeye harcamışlardı.
Sara halası, on üç yaşındayken babasını, bir hafta sonrada annesini kaybetmiş kimsesiz kalmıştı bunun üzerine o küçük yaşına rağmen babasının pek yakın dostu Hüsamettin efendiye bir mektup yazarak kendi ve kardeşlerini himaye etmesi için yalvarmıştı kimsesiz kalan bu çocukları Hüsamettin bey yanına almıştı. Hüsamettin bey Sara’ya üç yıl baktıktan sonra onu ellisini çoktan geçmiş şişman ama zengin bir adamla evlendirdi. Sara ‘nın kardeşleri Cevat ve Şakir’i ise askeri okula yatılı olarak vermişti. Sara bu evliliğe kardeşlerine bakmak dolayısıyla paraya ihtiyacı olduğu için itiraz etmemişti.
Füreya, rüyasında halasını gördükten sonra derin bir hasret bastı içini, çocukluğundan itibaren çok çalkantılı ve enteresan geçen hayatı gözlerinin önünden birer birer canlanmaya başladı. Füreya’nın çocukluğu, teyzesi Aliye ve Cevat dayısının kızı Mutarra ile beraber Büyük adadaki Şakir paşa köşkünde geçti. Ana annesi, her zaman köşklerinin bahçesi için cennetten bir köşe derdi.
Füreya’nın annesi Hakkiye hanımdı, babası onu ve kardeşi Ayşe’yi iç güveyi olarak gelen, askeriyede yetişmiş yüksek rütbeli askerlerle evlendirmişti. Füreyya’nın babası Emin bey teyzesi Ayşe’nin kocasının adı ise Ahmet’ti bu ailede olabilecek en büyük tatsızlık, Cevat ile babası Şakir paşa arasındaki bitmez tükenmez münakaşalardı. Şakir Paşa tek oğlu olan Cevat’ı İngiltere’ye eğitime yollamış ama o okulu bitirememiş daha sonra İtalya’ya geçerek orada İtalyan bir kıza aşık olmuş ve onunla evlenmişti. Bu olay ailede özellikle Şakir paşa tarafından hoş karşılanmamıştı. Cevat bey İtalya’dan eşiyle döndükten sonra babası Şakir paşayla Afyon’daki arazinin mahsul parasını almaya giderlerken babası Şakir paşayı bir anlık öfkeye kapılması sonucu öldürmüştü. Kader sanki Şakir paşa ailesinin ve ülke dramını müthiş bir ayarlamayla aynı zamana denk düşürmüştü hem Şakir paşanın geride kalan eşi ve evlatları hemde ülke, 1914 yılının son aylarında derin bir yas ve şaşkınlık içindeydi Avrupa devletlerinin 1914 de başlattığı Birinci Dünya savaşının korkunç girdabına, Osmanlı devleti gözü kapalı sürüklenecek ve o girdapta boğularak ölecekti.
O sırada Mustafa Kemal İstanbul’da kalarak mühim işler başarmaya imkan olmayacağını anlamıştı. Mustafa Kemal İstanbul’dayken silah arkadaşlarıyla gizli gizli toplantılar yapıyordu. Bu toplantılara, Füreya’nın babası Emin bey de katılıyordu. O günlerden birinde Füreya daha dokuz yaşındayken Emin bey kendi evinde gizli bir toplantı yaptı, toplantıya üç kişi katılmıştı Füreya bunlardan Seyfettin beyi tanımış, diğer iki kişiden uzun boylu, mavi gözlü adamı görünce onu çok merak etmişti, babası onun Harbiye’den sınıf arkadaşı Mustafa Kemal olduğunu söyledi.
Emin bey, Atatürk’ün yanında savaşa katılmış ve zaferden sonra ordu komutanı olarak İzmir’e atanmıştı. Artık o Cumhuriyet ordusunda bir paşaydı. Bir süre sonra, Mustafa Kemal, Hakkiye hanımın yakın arkadaşı Latife hanımla evlendi ertesi gün Emin paşanın evine akşam yemeğine geldiler çok iyi Fransızca bilen ve keman çalan Füreya yemek sonrası küçük yaşına rağmen misafirlerine çok güzel bir keman konçertosu çaldı. Sonra Füreya Mustafa Kemal’in yanına giderek bana bir şeyler yazar mısınız? Diye sordu. Bunun üzerine Mustafa Kemal şunları yazdı “Füreya hanım diye başlıyordu, görüyorum ki çok çalışkan bir insansınız. Millet sizden çok şey bekliyor. Siz çalışmalı bir şeyler vermelisiniz memlekete.” Füreya defterini kutsal bir emanet gibi göğsünün üstüne bastırıp odasına çıktı.
Atatürk memleketinize hayırlı olunuz diye yazmıştı. Anadolu’ya gidip halka faydalı olmak için çok hevesliydi. Tam bu sıralarda Füreya’nın Ahmet eniştesi, Bursalı çok varlıklı bir ailenin oğlu Sabahattin isimli gencin kendisiyle tanışmak istediğini, ona hayran kaldığını söyledi. Füreya’da ev halkını şaşırtacak biçimde tanışalım dedi. Çünkü Füreya evleneceği kişiyi kendi bulacak idealist bir kadındı. Sabahattin iriyarı, uzun boylu, açık kumral oldukça yakışıklı bir adamdı. O bir toprak ağasıydı Bursa’da uçsuz bucaksız bozkırı vardı. O at sürmeyi, ekin kaldırmayı, manda gütmeyi biliyordu. Füreya akşam eve geldiğinde, Sabahattin beyi beğendim dedi fakat Hakkiye hanım onun bu hayata alışamayacağından endişeliydi.
Evlendikten sonra Bursa’ya gittiler, Füreya yaşayacakları yeri görünce, hayalleri yıkılmıştı. Çünkü, yaşayacakları ev bir ahırın ikinci katında tuvaleti dışarıda olan eski bir kır eviydi. Kocası Sabahattin ise vakit geçtikçe sertleşmeye bağırmaya, hatta içkili olduğu vakit tokat bile atan çok kaba, her şeyine karışan bir koca olmaya başlamıştı. Bir süre sonra Füreya hamile kaldı bu sebeple boşanmaktan bir süre vazgeçti ama Füreya bir erken doğum sonucu bebeğini kaybetti İstanbul’da olsaydı belki bebek kurtulacaktı ama kocası doğumu Bursa’da doktor kontrolü olmadan yapması için çok baskı yapmıştı hiç bir suretle İstanbul’a gitmesine izin verilmemişti bu olaydan sonra Füreya kocasından hemen ayrıldı Füreya’nın ailesinin maddi durumu eskisi kadar iyi değildi. Bir kaç yıl sonra Emin paşanın silah arkadaşlarından Kılıç Ali Füreya’yı görmüş onu çok beğenmişti. Füreya Fahrünissa'nın zengin bir kocayla evlenip mutlu olmasından çok etkilenmişti, para sihirli idi dokunduğu her şeyi değiştirebiliyordu bu sebeple Kılıç Ali ile evlenmeyi kabul etti. Füreya onu zaten her gün gazetelerde görüyor ve onun hakkında az çok bir şeyler biliyordu.
Füreya, Kılıç Aliyle evlendikten sonra Ankara’ya taşındı. Ankara’da münevver bir çevre bulacağını sanm bulacağını sanmzık ki Mustafa Kemal’in çevresi bomboş insanlarla doluydu. Hiç birinde ne kültür, ne birikim ne de sanat tutkusu vardı, evet, savaşı arkadaşlarıyla kazanmıştı şüphesiz ama Cumhuriyet sonrası verdiği savaşta yapayalnızdı. Atatürk ve Kılıç Ali çok sıkı dostlardı. Atatürk, sık sık evlerine geliyor. Füreya’nın özenle hazırladığı masalarda yemek yiyorlardı. Fakat birkaç yıl sonra 1938 yılında Atatürk’e siroz teşhisi kondu o yılın Temmuz ayının ortalarından itibaren bu yemeklere son verildi bu zaman süresince Füreya kocasını çok az gördü. Kocası 10 Kasım günü gözleri kan çanağına dönmüş bir halde eve geldiğinde, bu acı haberi çoktan radyodan öğrenmişti.
Füreya, teyzesi Fahrünissa’nın sergisi için çok yoğun bir tempoda çalışıyordu sergi bitimindeki gün yatak odasındaki koltuğa yığılıp kaldı. Onu apar topar Teşvikiye sağlık yurdu kliniğine götürdüler ertesi gün Füreya’ya verem teşhisi kondu. Tevfik Sami paşanın bakımı altındaki Füreya’ya Büyük Ada tepelerinde çamlar içinde ev tutuldu kışın ise İsviçre Leysinde bir sanatoryumda tedaviye devam edildi bu uzun tedavi süresince teyzesi Fahrünissa Füreyya’yı bir sanat dalına başlaması için teşvikte bulunuyordu boya, resim kalemi derken diğer bir gün plastik şekil verilebilen kalıplardan yolladı ona, bu plastikleri şekillendirmeyi çok sevmişti Füreya, sonunda toprak kil ile ilgili kitapları okumaya başladı bir kaç gün sonra toprak önüne getirilip konduğunda, tepsinin üzerine yığılmış kili avuçladı, bir serinlik yayıldı parmaklarından kollarına doğru, sanki beyaz bir ışık güneşten toprağa, topraktan Füreyya’nın ellerine geçiyor ellerinden yüreğine ve beynine yürüyordu. Teknik yönlerini bulmak için bir hoca buldu fakat Füreya okuduğu kitaplar yüzünden hocasından çok daha bilgiliydi. Bu sırada Füreya’nın tedavisi sürmekteydi Fransa da yeni bulunan Streptomisin isimli ilaçla tedavi oluyor, hemde ticari seramikler yapan bir atölyede çalışıyordu. Çamurla yaptığı panoların üstüne doğduğu büyüdüğü toprakların labirentlerinden gelen birikimi yansıtıyordu bir Fransız eleştirmeninin olumlu görüşleri ile Fransa’da eserlerini sergiledi. Sergide sürekli flaşlar patlıyor gazeteciler ona soru soruyordu. Ertesi gün gazetelerde çok iyi eleştiriler aldı. İnanamıyordu, bir akşam üstü bir saatin içinde ünlü olmuştu Füreya hastalığının devam etmesine rağmen aşığı olduğu seramik sanatına devam ediyordu bir sergide İstanbul’da açacaktı bu sergide çok görkemli bir şekilde olmuştu.
Bu süre zarfında kardeşi Şakir’in Sara isminde bir kızı olmuştu kendi çocuğu olmadığı için bu çocuğu kendi kızı gibi hissetmişti daha sonra Sara’ile çok iyi ilişkiler kurup onun öz annesi durumuna gelecekti hatta ilerde onu kendi velayeti altına aldıracaktı yine bir akşam üstü yolda yürürken ateşi oldukça yükseldi anladı ki hastalığı tekrar nüksediyordu; bundan böyle Sara’yı uzaktan bile sevemeyecekti bu onun için ölüm gibi bir şeydi. Fransa’daki doktoru onun hiç bir tedaviye cevap vermediğini yapılacak tek şeyin kökten çözüm olarak ciğerinin bir kısmının kesilip atılması olduğunu söyledi. Ama bu ameliyat çok riskliydi yüz kişiden ancak bir kişi kurtulabiliyordu Füreya bu ameliyatı ailesinden gizli olarak yaptırdı ve çok zor ameliyatta başarı ile çıktı.
Füreya yaşamının diğer kalanında sanatına devam etti ve Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı olarak tarihteki yerini aldı. Yaşamının son yıllarında hastalığı sebebiyle çamurdan uzak düşmüştü bundan sonra ne ellerinde, ne kollarında güç kaldı bir mum gibi sönmeye başladı yatağa düşmüştü ama kızı diye düşündüğü Sara bir türlü ziyaretine gelmiyordu çünkü, o da bir kaza sonucu hastanede yatmaktaydı. Füreya’nın durumu oldukça ağırdı böyle bir gün Sara iyileşip onu görmeye geldi. Füreya onun elini tutmak istedi ama başaramadı, tek kelime bile konuşamıyordu, Sara uzun süre elleriyle onun kollarını ovaladı ve ona baktı biraz sonra doktor Sara’ya onu çok yormaması için ayrılması gerektiğini söyledi Füreya’nın Sara çıkınca kararacağını sandığı oda, birden ışık içinde kaldı. Karda ay ışığı yansımalarını andıran, beyaz, temiz, sakin bir ışık … pencerenin orada neler oluyordu?
Kuş! Kanatlarında gümüş parıltılarıyla beyaz kuş. Ama tünemiyor pencerenin pervazında bu kez iki yana sere serpe açıyor kanatlarını, tüm pencereyi kaplıyor göz göze geliyoruz. Kanatları küçük çırpınışlarla sarsılarak, beni bekliyor. Artık hazırım diyor Füreya. Merhaba ölüm. Hoş geldin!
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Toprak Ana
KİTABIN YAZARI
Cengiz AYTMATOV
YAYINEVİ VE ADRESİ
Varlık Kitapları Basımevi
BASIM TARİHİ
1992
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Toprağın İnsan Hayatındaki Yeri

KİTABIN ÖZETİ :
Yeni yıkanmış ak, pak entarisi, pamuklu kara ceketi ve beyaz yazmasıyla yolda ağır ağır ilerliyor kadın. “Merhaba toprak” diye sesleniyor usulca. “Merhaba tolunay” demek geldin Ne kadar kocamışsın. Saçların ağırmış, değnekle yürüyorsun üstelik.” “Evet yaşlanıyorum, bir yıl daha geçti, sende, toprak sende bir hasat geçirdin. Bugün ölüleri anma günü.” “İnsan doğruyu öğrenmeli, tolunay.” Kafasıyla yüreği doğruya götürecek mi onu? Hala çocuk. Onun için, ne yapacağımı bilemiyorum, hayata küssün istemiyorum. Hayatın karşısında yiğitçe dikilsin istiyorum. Geçmiş olayları doğru yargılayacağını bilsem, hayatı gerektiği gibi anlıyacağımı bilsem, ona yalnız kendisini, kendi hayatının değil, başkalarını, başkalarının hayatlarını da kendimi, kendi geçmişimi de, canım toprağım senide, eski günlerimizi de anlatırdım. Hayat hepimizin aynı teknede yoğurmuş, bir tek demet haline getirmiş. Her insan bu öykünün anlamını kolay kolay çıkaramaz. Onu içten, yürekten anlamak için yaşamak, denemek gerekir. Toprakla su, insanlar arasında eşit olarak paylaştırılırsa, bizimde kendi tarlamız olursa, bizde kendi tohumumuzu eker, kendi ekinimizi biçersek mutlu oluruz. İnsan için en büyük mutluluk budur. “Tolunay, çiftçi dediğin, mutluluğu ekip biçtiğinde bulur”. “Toprak, göğsünde hepimize acı çektiriyorsun; bizi mutlu kılmayacaksın, neden toprak diyorlar sana, biz neden doğduk? Biz senin çocuklarınız, toprak. “Mutluluk getir bize, bizi mutlu kıl!”. Ekmek esmerdi, katıydı ama dünyada hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak kadar tatlı bir kokusu vardı, güneş kokuyordu, taze saman kokuyordu, duman kokuyordu. Bir filiz nasıl tohumdan doğarsa bir ananın mutluluğu da halkın mutluluğundan doğar. Halkın hayatından uzak kalan bir anının hayatı yoktur. “Sevgili toprağım benim, o günü hatırlıyor musun?””Zamanın başlangıcından beri, yüzyılların izi duruyordu içimde.
Tarihin hepsi kitaplarda yazılı değildir, insanlarda tarihin hepsini bilemezler. Ama benim içimdedir hepsi, bütün tarih. İnsan denize benzer, derin yerleri de sığ yerleri de vardır. “Söyle bana, sevgili toprak, hangi ana böyle acı çekti, hangi ana oğlunu bu kadar kısa zaman gördü?” Savaşı alt etmenin tek yolu var, bunu o zaman anladım: çarpışmak, dayanmak, yenmek. Bunları başaramadığın an karşına ölüm çıkıyordu. İyilik, dağlarda yollarda yaşanmaz. İnsan raslantıyla karşılaşmaz iyilikle. Ancak bir başka insandan öğrenir. İnsanın hayatı bir dağ yoluna benzer, iner, çıkar, uçurumların kenarından geçer. Hep tek başına aşamazsın o yolu, ama herkes elini uzatırsa sana, çabucak aşarsın. Hayatımız böyle işte.”
Dünyadaki insanlar oğullarını, kardeşlerini, babalarını, kocalarını bizim kadar seviyorsa, bizim o gün onları beklediğimiz gibi onlarda oğullarını, kardeşlerini, babalarını, kocalarını bekliyorsa, yeryüzünde başka savaş olmaz artık” diyorum.
Savaşın insanları zalim, aşağılık, aç gözlü yaptığını kim söylemiş ? Hayır, savaş, sen çizmelerinin altında insanları ezebilirsin, öldürebilirsin, yağma edebilir, yakıp yıkabilirsin, 40 yıl bile sürdürebilirsin bunu, ama insan denen yaratığın içindeki o duyguyu, o insanlık duygusunu, o sevgiyi içinden söküp atamazsın. “ Toprak, toprak ana, göğsüne bastı bizi, dünyanın her köşesindeki insanları besle. Anlat onlara, sevgili toprak, anlat onlara.”
“ Hayır Tolunay. Sen anlat… Sen insansın. Her şeyin üstündesin. Her yaratıktan akıllısın. Sen insansın. Sen anlat İNSAN!.”
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Anamın Kitabı
KİTABIN YAZARI
Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
YAYINEVİ VE ADRESİ
İletişim Yayınları Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ
1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI


KİTABIN ÖZETİ :
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun belki bütün romanlarımın anahtarlarını verdiğim kitabım dediği “Anamın Kitabı”onun en önemli eserlerinden biridir. Eserde, yazar çocukluk anılarından bahsetmekte, bunu yaparken de şuuraltı tekniğinden yararlanmaktadır. İnsanın alınyazısının çocuklukta yazıldığını ve hangi yaşa girerse girsin, şuuraltında daima çocukluk kaldığını savunur.
Yakup Kadri, Aydın ve Manisa’da hüküm sürmüş Karaosmanoğulları sülalesine mensuptur. Yazar altı yaşına kadar babasının Mısır’daki İbrahim Paşa Konağına yerleşmiş ve İkbal Hanımla evlenene kadar burada yaşamıştır. İkbal Hanımla evlendikten sonra Kahire’ye yerleşmiştir. Daha sonra İbrahim Paşanın ölmesi nedeniyle Manisa’ya yerleşmiştir. Eser, hayatının doğrudan doğruya bu bölümleriyle ilgilidir.
Yazar babasını, çevresinde çok saygın bir kişiliğe sahip olmasına rağmen sevmez. Babasının konuşma tarzı, hareketleri, konuşması ve bilhassa annesine karşı olan davranışları yazara çok ilkel gelir. Nitekim babası eve geldiğinde önüne konulan terlikleri giydikten sonra annesini peşinden sürükler, kendisi ile ilgilenilmekte biraz gecikilse evi velveleye vererek huzursuzluk çıkartır.
Yazarda geçmişe daima bir özlem vardır. Lalasıyla Nil boyunca Ehramlara doğru ya da şehrin kalabalık caddelerine doğru yapılan gezintiler, hele babasıyla şehrin hayvanat bahçesi karakterindeki “Özbekiye Bahçesine” yaptığı araba gezintileri onun için tadına varılmaz saatlerdir.
Mısır’daki bu ihtişam dolu çocukluk günlerini, altı yaşında geldiği Manisa’daki sıkıntılı günler takip eder. Burada, okula giderken uyku sersemi kalkışını, eline “Amme Cüzzü” tutuşturularak sokak kapısından dışarı bırakılıverişini, kendisine kahvaltı olarak bir dilim kuru ekmekle bir topak tulum peyniri sunuluşunu hiç unutmaz. Hele okula giderken yolun bozukluğu onun için işkence dolu saatlerdir.
Okul hayatı ise ona göre pek verimsizdir. Okulun doksanlık kapıcısı onu teneffüslerde rahat bırakmaz. Sınıf hocası Mustafa Efendinin daima çatık ve kızgın suratı, okulun müdürü Hüseyin Efendinin şimşir sopası da onu rahatsız etmektedir. Ama yazarı mektepten asıl yıldıran okulun pisliği ve mundarlığıdır. Bu nedenle biraz utangaçlığından, bilhassada bu ağır koku yüzünden annesinin kendisine hazırladığı yemeği bile yemez, arkadaşlarına bırakır.
Mısır dönüşü Karaosmanoğulları sülalesi kendilerine itibar göstermediğinden sıkıntılı günler yaşarlar. Kendilerine babasının arkadaşı Hulusi Bey kucak açar. Onun konağında önce misafir olarak birkaç gün kaldıktan sonra konağın yanındaki küçük evi kiralalar. Bu evde yazarın ilk dikkatini çeken şey, evin arka kısmından kendisine çok yakın görünen Manisa Dağıdır. Dağa baktıkça, dağdaki boz renkli kaya diz çökmüş bir deve gibi, buradaki inde aslan gibi görünür kendisine. O dağdaki tabiat şekillerini iniş, yokuş, yar, oyuk, tepe masallardaki peri padişahının sarayındaki denizlere, kulelere benzer varlıklarmış gibi düşünür. Sürekli olarak bu dağa gitmek ister. Bir gün komşusunun oğlu Cemal ile oraya giderler. Fakat beklediğini bulamaz, hayal kırıklığına uğramıştır.
Çocukluğunda en derin, en ihtiraslı sevgisini tercih ettiği insan Afet Ninesidir. Ninesi, Kadri Beyin küçüğü Nazif Beyi kaybettiğinden bu yana tek sevgisini torunu Yakup Kadiri’ye yöneltmiştir. Ninesi onlarda kaldığı süreçte Yakup Kadri ondan ayrı yatmaz. Hatta ninesi hastalandığında bile ondan ayrılamaz. Hele ninesi kendi evine dönmeye kalsın; evde kıyametleri kopartır, günlerce ağlar, yemekten içmekten kesilir, evdekilere hayatı zehir eder.
Babasının hastalığı da eserde geniş yer alır. Babası hayatının son devresinde kendisini dünyadan iyice çekerek ahirete verir. Seccadesinin başına oturarak saatlerce tespih çeker, on dakikada kılınacak namazları yarım saatte bitirir. Yakup Kadiri’ye Kuran-ı Kerim öğretmeye çalışır. Ama Yakup Kadri bunu hiç beceremez. Yazarı bu derslerden evde bozulan antika saatler kurtarır. Babası günlerce saatleri yapmaya çalışır ama muvaffak olamaz.
Babası ölümüne doğru “Ramazanı Şerif” geliyor diye evin içinde çocukça bir sevinçle dolaşır. Ramazanı mutlaka İstanbul’da geçirmek niyetindedir. Fakat gidecekleri günün arifesinde babası ansızın hastalanarak yatağa düşer. Hastalığı çok ağırdır, çok geçmeden ölür. Yakup Kadiri’yi ölümden ziyade kardeşiyle birlikte komşusunun evinde geçirdikleri ayrılık geceleri etkiler. Babasının cesedi önüne götürüldüğünde diğerleri gibi ağlamak istediği halde ağlayamaz.
Çayırbaşı İlkokulunun, yazarın huyunun değişmesinde büyük rolü vardır. Okuldaki çocuklar öyle yabanidir ki onu okula evin kalfası götürmektedir. Kalfası teneffüslerde bile yanından ayrılmamaktadır. Ancak bu vaziyet yazara ağır gelmektedir. Buradaki çocuklar daima birbirleriyle kavga etmekte, çete savaşları yapmakta ve birbirlerine ağır küfürler savurmaktadırlar. Yine bir gün böyle bir kavga esnasında kalfanın (kendisinden 5 –6 yaş büyük) kavgayı ayırmaması nedeniyle kızarak kalfasına ağza alınmayacak küfürler savurup, yumruklamaya başlar. Bu nedenle kalfası onu bir daha okula götürmeye cesaret edemez. Ancak yazar kendisinden daha büyük birini dövmenin verdiği gururla kendisine olan güveni yerine gelir.
Bu olaydan haberinin olmadığını sandığı annesi ona küser. Bunu bilmeyen Yakup Kadri, annesinin ilgisini çekmek ve annesinin sevgisini tekrar kazanmak için çeşitli muziplikler yapar, kendisini yaralar. En küçük bir olayda bile üzerine titreyen annesi, bu olaylarda yanına bile gitmez. Sonunda yazar, durumu anlayarak bir daha ağzına öyle sözler almayacağına söz vererek annesinden özür diler ve elini öper. İşler yoluna girer.

KİTABIN ANAFİKRİ: Yakup Kadri bu kitabıyla, "insanların şimdiye kadar besledikleri bir zannı, çocukluğun en mutlu bir çağ olduğu zannını kökünden sarsmak istediğini söylemiş. Önsözünde, İnsan, şuurunun altına kadar inmeyince kendi kendine nasıl tanıyabilir? Bizim köklerimiz orada değil midir?" diye sorduğu kitabında "belki romanlarının bütün anahtarlarını vermiş olacağını" ileri sürüyor
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : DOĞUNUN LİMANLARI
KİTABIN YAZARI : AMİN MAALOUF
YAYIN EVİ : YAPI KREDİ YAYINLARI
BASIM YILI : 1. BASKI 1996
SAYFA SAYISI : 167


Kitapta bu yüzyılın başları İsyan adlı eski bir direnişçinin hayatının içinden anlatılıyor.
‘Doğunun Limanları’ kelime anlamı olarak ’Doğunun Merdivenleri’ olup, Fransızların bazı Akdeniz limanlarına taktığı addır.
Olay ise Fransa’da bir Çarşamba günü metroda başlamaktadır.Yazar, okuduğu tarih kitabında resmini gördüğü adama metroda rastlar ve onunla tanışmak için yardımcı olabileceğini söyler.Birlikte adamın aradığı sokağa yönelirler.Adamın adı İsyan’dır.İsyan dört gün boyunca eski direnişçilerinin adının verildiği on altı sokağı gezeceğinden bahseder.Bu dört günün ise bir anlamı yoktur, sadece bu zamanı doldurmak istiyor.
Yazar, İsyanın hayatı üzerine konuşmak istemektedir.İsyan da dört gün boyunca anlatabileceği kadarını anlatmaya karar verir.
İsyan, aslında hanedan ailesine mensuptur.İstanbul’un karışık döneminde tahttan indirilen sultan başkent çevresinde bir yerde ikamete zorlanır.Sultan bunalıma girer ve intihar eder.Bunu duyan kızı İffet aklını yitirir.Annesi İffet’in tedavisi için yaşlı hekim Kitapdar’a başvurur.Kitapdar İffet’le özel olarak ilgilenip, Adana’daki evinde tedavi etmek için annesinden izin alır.Adana’da aralarında yakınlaşma olur ve İffet hamile kalır.İsyan’ın babası dünyaya gelir.
Adana’da olaylar çıkar ve Ermeni mahallesi yağmalanır.İsyan’ın babası da bir Ermeni olan yakın arkadaşı Nubar’la birlikte Adana’dan ayrılır ve Nubar’ın kızıyla evlenir.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI :YABAN


KİTABIN YAZARI :Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU

YAYIN EVİ VE ADRESİ :İletişim Yayınları CAĞALOĞLU/İSTANBUL

BASIM YILI :33.BASKI 1998, İSTANBUL

KİTABIN KONUSU :

Birinci Dünya Savaşı’nda sakatlanan bir kişinin kahyasının köyünde yaşadığı olayları anlatıyor.


KİTABIN ÖZETİ :
Bu kitapta olaylar, Birinci Dünya Savaşında kolunu kaybetmiş birinin kahyasının köyüne gitmesiyle başlar. Bu kişi gittiği köyde kısa bir süre sonra devamlı hor görülmeye başlanır. Bunun nedeni bu kişinin köy halkından ayrı kültürde yetişmiş olması ve sakat olan kolundan dolayıdır. Bu köydekiler oldukça geri kalmış insanlardır. Belli bir süre sonra bu adamı Yaban diye çağırmaya başlarlar. Yaban köyde kahyasının evinde kalmaktadır fakat bir süre sonra köydekiler Yaban’ın köyden ayrılması için kahyanın annesi baskı yapmaya başlarlar. Fakat Yaban köyde kalmak istemektedir. Bunun nedeni ise bir gün köy çeşmesinde karşılaştığı Emine adlı güzel bir kıza aşık olmasıdır. Oysa emine Yaban’ı hiç sevmemektedir. Çünkü Emine kahyanın kardeşini sevmektedir. Bu arada Yaban köydekilere kendini kabul ettirmeye çalışır, ama bunda başarılı olamaz.
Kahyanın annesi olan Zeynep Kadın yüzünden kahya evden çok soğur ve Bekir Çavuş’un köyün hemen dışında olan küçük , eski ve köhne olan bir eve taşınır. Yaban’ın başından birçok olaylar geçer.
Yaban uzun süren savaşlar sonra bir parça huzur bulmak için geldiği bu köyde bir türlü huzur bulamaz. Hatta belli bir süre sonra ilerleyişi durdurulamayan düşman askerleri bu köye kadar ilerler. Düşman askerleri ilk olarak dağda rastladıkları çobanı öldürürler ve köyü basarlar. Köylüler buna hiç ses çıkarmazlar. Muhtar düşman askerlerine Yaban ‘ın bir gazi olduğunu söyler. Düşman subayları da
Yaban’ın yanına gidip onunla konuşurlar. Konuşmada alaylı bir biçimde Yaban’ı cepheden kaçmakla suçlarlar ve kendilerinin durdurulamayacaklarını söylerler. Bu Yaban’ı çok sarsar. Belli bir süre sonra Türk askerleri buraya gelir ve köy civarlarında sıcak çatışmalar başlar. Türk askerlerini durduramayacağı anlayan düşman köyü yakıp yıkıp terk etmeye başlarlar. Köyden kaçmaya başlayan Yaban şans Emine ile karşılaşıyor ve onla beraber kaçmaya başlarlar. Tehlikeden kurtulduktan sonra köyde yaşadıklarını kitap haline getiren Yaban bu kitabı Emine’ye verip onu köyüne gönderirken kendine yeni bir yaşam kurmak üzere yola çıkar.
KİTABIN ANAFİKRİ:
Ne kadar güçlükle karşılaşırsak karşılaşalım hiçbir zaman kendi doğrularımızı terk etmemeliyiz. Çevremizde ki insanları da aydınlatmaya çalışmalıyız.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Yaban: Savaşta tek kolunu kaybetmiş, genç , oldukça zeki , çağdaş, bilinçli ve inatçı bir kişidir.
Mehmet Ali: Genç,orta boylu ,sadık bir kişidir
Emine:Genç , güzel , cahil , bir kızdır.
Muhtar:Yaşlı, bencil , çıkarcı,tutucu bir kişidir.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitapta yazar olaylar kendi başından geçiyormuş gibi anlatıyor. Olaylar sürükleyici ve okuyucuyu devamlı merak içinde bırakıyor. Sade bir dilde ve akıcı bir şekilde yazılmış.
YAZAR:
Hayatı : Yakup Kadri Karaosmanoğlu , 27 Mart 1889 yılında Kahire’de doğdu. İlköğrenimine Fevziye Mekteb’i İptidasında başladı ama babasının ölümü nedeniyle okuldan ayrılmak zorunda kaldı. 1906 yılında girdiği sınavla Freres ‘ler okulunda ortaöğretimini bitirdi.1912 yılında yakalandığı hastalık yüzünden 3 yıl İsviçre’de tedavi gördü. 1913 yılında ilk hikaye kitabı olan “Bir Seremcam “yayınlandı.bir ara politikaylada uğraşan Yakup Kadri 13 Aralık 1974’ Ankara’da öldü.
Eserleri:
Hikaye: Bir Seremcam 1913 ,Rahmet 1923, milli savaş hikayeleri 1947.
Roman:Kiralık Konak (1922) ,Nur Baba (1922), Hüküm Gecesi (1927), Sodom Ve Gomore (1928), Yaban (1932), Ankara (1934), Bir Sürgün (1937), Panorama (1953-1954) ,Hep O Şarkı (1956).
Anı: Zoraki Diplomat (1955) ,Anamın Kitabı (1957), Vatan Yolunda (1958) , Politikada 45 Yıl (1968), Geçlik ve Edebiyat Hatıraları (1969).
Monografi: Ahmet Haşim (1934), Atatürk (1946).
Tiyatro Eserleri: Nirvana(1909)Veda,sağanak(1929),Mağara(1934).
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.