ADI :YAPRAK DÖKÜMÜ
YAZARI :R.N.GÜNTEKİN
1.KİTABIN özeti:
Babıali de yetişmiş olan ali rıza bey kendi halinde bir memurdur. Otuz yaşına kadar dahiliye kalemlerinde çalışmıştır. Fakat annesi ve kız kardeşini iki ay ara ile kaybettiği için İstanbul’dan soğur ve Suriye ye gider. Suriye’den geldikten sonra da yirmi beş yıl kadar Anadolu’da çalışır. Kırk yaşına yaklaştığı sırada evlenir. Hayriye hanım ile yaptığı evliliğinden beş çocuğu olur. Trabzon’da daha doğrusu Trabzon dolaylarında çalışırken bir kadın kaçırılması olayı yüzünden işinden atılır. Bağlar başındaki oturmakta olduğu evine gelir. İstanbul’a döndükten sonra iş ararken eski tanıdıklarından Muzaffere rastlar muzaffer onu müdürü bulunduğu altın yaprak anonim şirketine alır. Fakat bir arkadaşının daktilograf olan kızının muzaffer ile olan ilişkisi nedeniyle işten ayrılır. İşten ayrıldığı gün ise oğlu şevket bir bankada memur olarak iş bulur. Ortanca kızları leyle ve Necla aileyi beğenmezler,bu yüzden de evde sık sık kavga olmaktadır.
Bu sırada şevket çalıştığı bankada daktilo görevinde çalışan bir kızla evlenir onların evlendiği gün aile ikiye bölünür. Artık düğünden sonra kavgalar iyice sıklaşır. Ondan iş ister. Ali Rıza Bey daha önce çalıştığı muzafferin yanına gider ondan iş ister . fakat muzafferden yüz bulamaz. Artık iyice yıkılır;eve gelen gelinin görümceleri olan Necla ve leyle ile birlikte eğlenceye düşkünlükleri, evde çay partileri , çeşitli eğlenceler düzenlemeleri evdeki geçim sıkıntısını daha çok artırmıştır. Bu gibi şeylerden bıkmış olan evin büyük kızı Fikret kendini kurtarmak için bile bile birkaç çocuk sahibi olan bir adamla evlenir. Adapazarı’na gider. Böylece ağacın yapraklarından biri düşmüş olur. Bir süre sonrada gelini evi terk ederek ayrılır. Zenginliğe düşkün olan Necla ise zengin diye bir Suriyeli ile evlenir. Fakat bu konuda aldanır. Kendisini kurtarmak için mektuplar yazar. Ağacın yapraklarının dökülmesi , evdekilerin azalmasına yol açar; artık evdekilerden azalma olunca büyük evin satılmasına karar verilir. Ve Bağlarbaşı’nda ki ev satılır. Ondan daha küçük olan bir ev satın alırlar ve oraya yerleşirler.
Oğulları Şevket ise bankadan çektiği paralar yüzünden ödeyemediği için hapse girer. Kızları Leyla ise kendini kaybetmiştir. Kötü yola düşer. Sonunda zengin bir avukatın metresi olarak yaşamaya başlar. Aile ocağından dördüncü evladında ziyan olması karşısında Ali Rıza Beye hafif bir felç gelir. Karısı Hayriye hanım kızı Leyla ile birlikte oturmaktadır. Ali Rıza bey hastaneye düşer onu hastaneden çıkarmaya kızı Leyla gider. Babasını hastaneden çıkarır ve evine götürür. Babasına çok iyi bakar ve babası kısa zamanda iyileşir. Artık rahatı yerindedir fakat arkadaşlarının kızının durumunu yüzüne vurmaları onu rahatsız eder. Kızı Leyla’nın yanında mutsuz hayata devam eder.
2.KİTABIN ANAFİKRİ:
Başkaları için ne yaparsan yap ama onlara karşı kazanacağın en önemli şey sevgi ve saygıdır. Bir işte sevgi ve saygı yoksa o işin sonu romanda oldugu gibi hezimetle sonuçlanır.
3.KİTABIN KONUSU:
Saygın bir ailenin, aile içerisinde yaşanan olumsuz olaylar sonucu yıkılışı ; Aile fertlerinin tek tek ayrılması ile yok olan bir aile anlatılmak istenmiştir.
4.KİŞİLER VE KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ:
ALİ RIZA BEY:
Kendi çapında uğrasan mütevazı ,çocuklarının iyi yetişmesini arzulayan,;ailesinin istediğini yapan ama onlara sözü geçmeyen, sevilmeyen bir babadır.
HAYRİYE HANIM:
Ali Rıza Beyin hanımıdır. Ailenin menfaatine dokunan işlerde şakası olmayan maddi ve hesaplı bir kadındır.
ŞEVKET:
Ali Rıza Beyin büyük oğludur. Yirmi beş yaşlarındadır. İyi bir öğrenim görmüştür. Fakat bunların hepsini babasına borçlu olan bir memur çocuğudur. Babası gibi mağrurdur.
FİKRET:
Ali rıza beyin büyük kızıdır. On dokuz yaşında ufak tefek bir kızdır. Fakat otuz yaşındaki bir insandan daha ağır başlıdır.
LEYLA:
Ali Rıza beyin kızıdır. On sekiz yaşında çok güzel bir kızdır. Eğlenceye düşkündür.
NECLA:
Ortanca kızın küçüğüdür. Para canlısı, eğlence düşkünü, gözü yükseklerde bir kızdır.
5.KİTABIN YAZARI:
REŞAT NURİ GÜNTEKİN(1889-1956)
1889 yılında İstanbul’da doğan Reşat Nuri Çanakkale Mekteb-i İbtidaiyeyi ve İzmir Frereler okulunu bitirdi. Yarışma sınavı kazanarak girdiği İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesini bitirdi(1912).Bursa sultanisinin orta kısmında Fransızca öğretmenliği yaptı. Fatih Vakf-ı Kebir mektebi müdürlüğü ve birinci muallimliği , Akşemsettin mektebi müdürlüğü,Feneryolu Muradı Hamis mektebi müdürlüğü ,Osmangazipaşa mektebi müdürlüğü ve baş muallimliğinde bulundu. Vefa sultanisi Türkçe öğretmenliğinden sonra şu görevlere getirildi:İstanbul Erkek lisesi Türkçe öğretmenliği, Çamlıca Kız lisesi fenni terbiye, Kabataş lisesi Felsefe, Galatasaray lisesi Türkçe, Erenköy Kız lisesi Edebiyat ve Felsefe öğretmenliği.1929-1931 yıllarında Dil Heyetinde görev yaptı. 1931’de Maarif vekaleti ikinci sınıf maarif müfettişliğine getirildi. Çanakkale milletvekilliğinden bir süre sonra Maarif başmüfettişi oldu(1947). Paris Kültür Ateşeliği’nde bulundu. 1954’de emekliliğe ayrıldı. Akciğer kanserine yakalanarak tedavi için gittiği Londra’da öldü(1956). Karacaahmet mezarlığına gömüldü.
Bazı Eserleri;Çalıkuşu(1923), Kızılcık Dalları(1929), Dudaktan Kalbe(1934), Harabelerin Çiçeği(19189,Gizli El(1920), Danga(1924), Akşam Güneşi(1936), Bir Kadın Düşmanı(1927), Yeşil Gece(1928), Acımak(1928), Yaprak Dökümü(1930), Kızılcık Dalları(1932)...
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI Yüreğinin Götürdüğü Yere Git KİTABIN YAZARI Susanna TAMARO, çev.Eren CENDEY YAYINEVİ VE ADRESİ Can Yayınları / İSTANBUL BASIM TARİHİ 1999 KİTABIN YAYIM MAKSADI İnsanların İçlerinden Geldiği Gibi Davranmasını Hatırlatmak KİTABIN ÖZETİ : Kitap 80 yaşındaki ihtiyar bir kadının büyütüp yetiştirdiği ancak, Amerika’da yaşamaya karar veren torununa yazdığı fakat asla postalamadığı bir dizi mektuptan oluşmaktadır. Acı bir trafik kazası sonucu kaybettiği kızından ona kalan tek miras torunudur. Bir nevi kuşak çatışmasının sonucu aralarında hiçbir diyalog kalmayan torunu ani bir kararla onu terk etmiş ve Amerika’ya gitmiştir. O ise torununun sevimli köpeği ile koskoca evde tek başına yaşamak zorunda kalmıştır. Gençliğinde çok akıllı, hareketli ve yaşam dolu bir kişiliğe sahip olan bu kadın kendi kafasına göre bir eş bulamadığı için oldukça geç yaşlarda bir evlilik yapmıştır. Uzun süre çocuğu olmadığı için tedavi görmek maksadıyla gittiği kaplıcalarda tanıştığı bir doktorla fırtınalı bir aşk yaşar. Sadece üçer haftadan oluşan iki tatil süresince birlikte olabilmişlerdir. Fakat bu aşkı telefonlarla ve mektuplarla sevdiği erkek ölene dek yoğun bir şekilde yaşar. İkinci buluşmalarının sonunda sevdiği erkekten hamile kalır. Fakat çocuğunun gerçek babasını kocasından ve herkesten gizler. Çocuğunu büyük bir sevgi ile büyütür. Kendi gençlik yıllarında yaşadığı kısıtlamaların hiçbirisini kızına yaşatmamaya kararlıdır. Ona her şeyin en iyisini vermeye çalışır. Fakat bu tutumu kızını tamamen asi ve geçimsiz bir insan yapmıştır. Annesine hiçbir birsaygısı ve hoşgörüsü olmayan kızı, 60’lı yılların özgürlük çılgınlığına kendini kaptırmış ve Türkiye’de geçirdiği bir tatil sonrasında bir çocuk dünyaya getirmiştir. Çocuğunun babasını bile tanımayan kadın bazı saplantılarından ötürü psikolojik tedavi görmektedir. Duygusal bir ilişki içerisinde de olduğu doktoru onu aldatmış ve bir takım evraklar imzalatarak büyük miktarda bir paraya kefil etmiştir. Her şeyi anladığında iş işten geçmiştir. O hiç saygı duymadığı annesine yardım istemeye koşar. Çok hararetli bir tartışma sonrasında annesinin ağzından kaçan kısacık bir cümle onu alt üst eder. Hiç ummadığı bir anda babasının öz babası olmadığını öğrenir. Arabasına atlayıp hızla annesinden uzaklaşmak isterken trajik bir kaza sonucu hayatını kaybeder. Hayatta tüm sevdiklerini bir bir yitiren ve kendisini hayata bağlayacak hiçbir şeyin kalmadığını düşündüğü bir anda torununa bakacak başka kimsenin olmaması bu ihtiyar kadını yeniden yaşama bağlamıştır. Çok büyük zorluklarla büyüttüğü torunu bir gün hiçbir sebep yokken Amerika’ya gitmek istediğini söylediğinde O hiç karşı çıkmamış, aksine onu desteklemiş ve içinden geldiği gibi davranmasını öğütlemiştir. Uzun bir yaşamın kendisi ile iç hesaplaşmasını, sorumlu hissettiği insana karşı bir itirafname, bu kitabı yaratmıştır. Torununa, insanların hayatları boyunca önemli kararlar aşamasında yapmaları gereken tek şeyin, durup yüreklerinin sesini dinlemek olduğunu, ancak bu şekilde gerçek mutluluğun yakalanabileceğini anlatmakla geçmiştir. Onca postaya verilmemiş mektup....SONUÇ : 1. KİTABIN ANA FİKRİ : Bunca teknolojik gelişmeye rağmen hala insanların duygularının var olduğunu unutulmaması insanların ancak şartların gerektirdiği şekilde değil de içlerinden geldiği gibi hareket ettikleri zaman gerçekten mutlu olabilecekleri. 2. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :Çok sade bir dille, harika bir edebi eser yaratılmıştır. 3. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :İnsanın kişiliğinin olgunlaşmasında etkili olabilecek çok güzel bir eser. Herkes tarafından okunmalı.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : GELİBOLU, YENİLGİNİN DESTANI
KİTABIN YAZARI : NIGEL STEEL VE PETER HART
YAYINEVİ VE ADRESİ :SABAH KİTAPÇILIK GÜNEŞLİ / İSTANBUL
Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla beraber, tarafsızlığını ilan etmiş olmasına rağmen, Almanlara yakınlığıyla tanınan Enver Paşa ve Talat Bey’in iktidarda söz sahibi olmasıyla birlikte güçlü Alman ordularıyla birleşerek, eski gücüne kavuşma hayallerinin peşinden koşmaya başlamıştı. Almanların Boğazlardan Akdeniz’e gönderdiği iki geminin Türk donanmasının kontrolünden sorumlu olan İngiliz Denizcilik Heyeti yerine, gemilerle gelen Alman Amirali Wilhem Souchan’ın emrine verilmesi sonucu Almanya kendisine yeni bir müttefik daha bulmuş oluyordu.
Bu esnada İngiliz filosu bir Türk torpidobotunun Çanakkale Boğazı’ndan çıkmasına izin vermedi, Türkler de Boğazlar’ın kapatıldığını ilan ettiler. Bunu takip eden günlerde Rus kıyılarının Boğazlardan geçen iki gemi tarafından bombalanmasını müteakip, 31 Ekim’de Osmanlı İmparatorluğu, İtilaf Devletlerine karşı savaş ilan etti. İngilizler de bu esnada boş durmayarak 3 Kasım’da Seddülbahir ve Kumkale’yi bombaladı. Bombalanan tabyaların kontrolü için de 29 ncu Tümen Ege’ye gönderildi.
19 Şubat ve takip eden günlerde İngiliz gerlerin önü cesetle doluydu. Cesetler çürümüş, kurtlanmış ve etrafa berbat bir koku yaymıştı. Ölüler eksilen kum torbalarının parçaları oluyorlardı. Savaşın bütün bu insan kayıplarına değip değmeyeceği her zaman tartışılabilecek bir konu olarak kalmıştır.
Bütün bu yapılan savaşlar neticesinde önemli bir ilerleme olmamış, bir iki tepe, birkaç ileri karakol alınmış, karşılığında binlerce ölü verilmişti. Aslında kayıptan başka hiçbir şey yoktu. Bunda da Gelibolu’daki kötü şartların rolü çok büyüktü. İçecek ve kullanılacak su sıkıntısı, yiyecek sıkıntısı ve hastalıklar gün geçtikçe sağlam insanları bile ölüme sürüklüyordu. Tuvaletin olmayışı, sineklerin etrafa mikroplar saçması sonucu dizanteri de baş göstermişti. İhtiyaç olan malzemelerin zamanında gelmemesi veya yeterli olmaması felaketi arttırıyordu. Yaralılar geriye, gemilere taşınıyorlardı. Fakat artık gemilerde yaralılar için ne yazık ki yer kalmamıştı.
Kasım ayı gelmiş ve havalar sertleşmeye başlamıştı. Aşırı yağmurlar sele dönüşmüş, fırtınalar ve buzlanma nedeniyle birçok asker donarak ya da boğularak ölmüştü. Artık savaşın sonuna gelinmiş, çekilme için gizli planlar yapılmaya başlanmıştı. Sonunda İngiliz kabinesi toplanarak, kaçınılmaz olana boyun eğdi: Gelibolu boşaltılacaktı. Boşaltma işlemleri geceleri ve gizlice yürütüldü. Geride işe yarar bir şey bırakmamaya gayret edildi. İlk etapta Suvla, en son olarakta Seddülbahir ile Anafartalar boşaltıldı. Hiç kimse Gelibolu’dan ayrıldığına pişman değildi. Ama içlerinden çok azı buna gerçekten sevinebiliyordu. Bu durumda geride bırakılan arkadaşlarının rolü çok fazlaydı.
İngiliz olsun, Avusturalyalı, Yeni Zelandalı, Fransız, Hintli, Kuzey Afrikalı veya Türk olsun, Gelibolu’da savaşmış tüm askerler korkunç bir deneyimden geçmişler ve bir çoğu kendilerinden beklenenin en iyisini yapmışlar.
KİTABIN YAZARI : NIGEL STEEL VE PETER HART
YAYINEVİ VE ADRESİ :SABAH KİTAPÇILIK GÜNEŞLİ / İSTANBUL
Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla beraber, tarafsızlığını ilan etmiş olmasına rağmen, Almanlara yakınlığıyla tanınan Enver Paşa ve Talat Bey’in iktidarda söz sahibi olmasıyla birlikte güçlü Alman ordularıyla birleşerek, eski gücüne kavuşma hayallerinin peşinden koşmaya başlamıştı. Almanların Boğazlardan Akdeniz’e gönderdiği iki geminin Türk donanmasının kontrolünden sorumlu olan İngiliz Denizcilik Heyeti yerine, gemilerle gelen Alman Amirali Wilhem Souchan’ın emrine verilmesi sonucu Almanya kendisine yeni bir müttefik daha bulmuş oluyordu.
Bu esnada İngiliz filosu bir Türk torpidobotunun Çanakkale Boğazı’ndan çıkmasına izin vermedi, Türkler de Boğazlar’ın kapatıldığını ilan ettiler. Bunu takip eden günlerde Rus kıyılarının Boğazlardan geçen iki gemi tarafından bombalanmasını müteakip, 31 Ekim’de Osmanlı İmparatorluğu, İtilaf Devletlerine karşı savaş ilan etti. İngilizler de bu esnada boş durmayarak 3 Kasım’da Seddülbahir ve Kumkale’yi bombaladı. Bombalanan tabyaların kontrolü için de 29 ncu Tümen Ege’ye gönderildi.
19 Şubat ve takip eden günlerde İngiliz gerlerin önü cesetle doluydu. Cesetler çürümüş, kurtlanmış ve etrafa berbat bir koku yaymıştı. Ölüler eksilen kum torbalarının parçaları oluyorlardı. Savaşın bütün bu insan kayıplarına değip değmeyeceği her zaman tartışılabilecek bir konu olarak kalmıştır.
Bütün bu yapılan savaşlar neticesinde önemli bir ilerleme olmamış, bir iki tepe, birkaç ileri karakol alınmış, karşılığında binlerce ölü verilmişti. Aslında kayıptan başka hiçbir şey yoktu. Bunda da Gelibolu’daki kötü şartların rolü çok büyüktü. İçecek ve kullanılacak su sıkıntısı, yiyecek sıkıntısı ve hastalıklar gün geçtikçe sağlam insanları bile ölüme sürüklüyordu. Tuvaletin olmayışı, sineklerin etrafa mikroplar saçması sonucu dizanteri de baş göstermişti. İhtiyaç olan malzemelerin zamanında gelmemesi veya yeterli olmaması felaketi arttırıyordu. Yaralılar geriye, gemilere taşınıyorlardı. Fakat artık gemilerde yaralılar için ne yazık ki yer kalmamıştı.
Kasım ayı gelmiş ve havalar sertleşmeye başlamıştı. Aşırı yağmurlar sele dönüşmüş, fırtınalar ve buzlanma nedeniyle birçok asker donarak ya da boğularak ölmüştü. Artık savaşın sonuna gelinmiş, çekilme için gizli planlar yapılmaya başlanmıştı. Sonunda İngiliz kabinesi toplanarak, kaçınılmaz olana boyun eğdi: Gelibolu boşaltılacaktı. Boşaltma işlemleri geceleri ve gizlice yürütüldü. Geride işe yarar bir şey bırakmamaya gayret edildi. İlk etapta Suvla, en son olarakta Seddülbahir ile Anafartalar boşaltıldı. Hiç kimse Gelibolu’dan ayrıldığına pişman değildi. Ama içlerinden çok azı buna gerçekten sevinebiliyordu. Bu durumda geride bırakılan arkadaşlarının rolü çok fazlaydı.
İngiliz olsun, Avusturalyalı, Yeni Zelandalı, Fransız, Hintli, Kuzey Afrikalı veya Türk olsun, Gelibolu’da savaşmış tüm askerler korkunç bir deneyimden geçmişler ve bir çoğu kendilerinden beklenenin en iyisini yapmışlar.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI :KİRALIK KONAK
KİTABIN YAZARI :Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
YAYIN EVİ :İletişim Yayınları
BASIM YILI :1999 (20. Baskı)
1.KİTABIN KONUSU:
Türk toplumunun tarihsel gelişim sürecinde ilk belirtileri XVIII. Yüzyılda görülen ve tanzimatla somutlaşan batılılaşma hareketleri buna bağlı olarak hayat tarzı, değerler ahlak kısacası kültürel değişim.
[B]2. KİTABIN ÖZETİ: [/B]
Naim Efendi çok zengin, zengin olduğu kadarda hesaplı bir kişiydi. Babasından kalma bir servetti. Büyük bir ihtimamla idare ve muhafaza ediyordu. II. Abdülhamit döneminde devletin yüksek mevkilerinde bulundu. Bir çok defalar valiliklerde dolaştı. Şürayı Devlet Azası, Rüşümat Müdiri Umumisi oldu. İnkılaptan iki sene evvel dolaşık bir “TEVLİYET” (Mütevellilik) davası yüzünden istifasını verdi ve Hükümet işlerinden tiksinerek bir köşeye çekildi. Fakat memuriyet döneminden kalma bayramlaşma ve özel deftere imza olayını hiçbir zaman aksatmazdı.
Bütün çocukluğu, bütün gençliği İstanbul ‘un en kalabalık konağında geçen Naim Efendi eğlenceli meclisleri, ahbap arasındaki sohbetleri, misafirlere ziyafetleri çok severdi. Fakat öyle bir zaman yaşadı ki bunların hepsi yasaktı. Naim Efendi yeni sazdan, yeni şarkılardan zevk almak şöyle dursun, son senelerde yazılan ve konuşulan Türkçe’yi de anlamıyordu.
Bundan beş sene öncesine kadar karısı Nefise Hanımefendi yanı başında idi, rahatını huzurunu mümkün mertebe koruyordu. Zira, bu ihtiyar kadın ölünce evin içinde yalnız kaldı. O öldükten sonra yerine Sekine hanım geçti; fakat Sekine Hanım hiçbir cihetten annesine benzetmiyordu. Tabi ki babası gibi çekingen, içinde titiz, iradesiz, tembel bir kadındı; hususiyle kocasının nüfusuna ve çocuklarının arzularına son derece uyardı. Kocası ise kırk beş yaşında bir züppeden başka bir şey değildi.
Naim Efendinin damadı Düyunu Umumiye Müfettişlerinden Servet Bey, Naim Efendinin saflığından yararlanarak bütün iradesini konak içerisinde istediği gibi yürütüyordu. Servet Beyin oğlu Cemil henüz yirmi yaşında bir mektup çocuğu olmasına rağmen Beyoğlu’ndaki büyük lokantaların, gazinoların, barların sadık gediklisi idi. Bu yaşında bir çok zevkleri vardı. Biraderinin küçük sırlarında vakıf olan Seniha ise son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzerdi. Körpe ince ve çolak vücudu ipek böcekleri gibi daima biçim değiştirme,başkalaşma içerisindeydi.
Pazartesi günleri Seniha’nın çay günleridir. Avrupa’nın bütün kibar kadınları gibi o günleri giyinir; kuşanır ve tam beşte konağın salonunda nadir görülen bir hanımefendi vakariyle ziyaretçilerini beklerdi. Seniha salonun bir köşesinde iki genç kızla halasının torunu Hakkı Celis’in kendisine okuduğu şiirleri dinler, gözüküyordu. Bu genç kendisinden iki ay küçük olmasına rağmen ve bir çok şiiri bazı mecmualarda çıkmasına rağmen ona parmakları mürekkep lekeli ve pantolonunun dizleri çıkmış zavallı bir mektep çocuğu gibi görünmekten kurtulamıyordu. Saat beşe henüz gelmişti ki; Faik Bey konağı ziyarete geldi. Faik Bey Cemil’in yakın arkadaşları arasındaydı. Kumral, zayıf, uzun saçları iyi taranmış bir gençti. Küçük yaşından beri Avrupa’nın muhtelif şehirlerinde dolaşmış, oturmuş olduğu için hareketlerinde hiç sahte görülmeyen bir frenk zarafeti ve kıvraklığı vardı. Faik Bey ile Seniha arasındaki münasebetin bir arkadaşlık derecesinden fazla olduğunu genç kızın bütün erkek ve kadın arkadaşları bili verirlerdi.
Fakat, buna da hafif bir flört manasını verirlerdi. Zira Faik Bey, pek çapkın bir delikanlı ve Seniha, pek şuh bir genç kızdı. Günden güne aralarındaki sevgi çoğalmaya başladı. Faik Bey için Seniha’yı sevmek birdenbire vazgeçilmez oluverdi. O şimdi kumara ne kadar düşkün ise, Seniha’yı da o kadar arıyor. Seniha’ya kendini o kadar düşkün hissediyordu.
Dört günlük bir ayrılıktan sonra sabah Faik Bey konağa geldi. Henüz herkes uykudaydı. Saçları karma karışık, yüzü sapsarıydı. Yanaklarında üç günlük bir sakal, toz renginde bir kir tabakası vardı. Seniha ne var? Ne oldu? Demek isteyen gözlerle Faik Bey’ i süzdü. Faik Bey sessiz bir şekilde hiçbir şey söylemiyordu. Seniha daha sonra kardeşi Cemil’ den öğrendiği kadarıyla Faik Bey’ in kumarda Üç yüz elli lira kaybettiğini ve paraya ihtiyacı olduğunu öğrendi. Cemil parayı Seniha’nın büyükbabasından istemesini söyledi. Seniha’nın bunun mümkün olmayacağını söylemesi üzerine Cemil Seniha’nın elmaslarını rehin koymasını istedi.
Seniha dolabını açtı içinden bir çekmece çıkardı. Çekmecenin içinden birkaç tane mahfaza aldı ve birer birer Cemil’e uzattı.
Hayatında ilk defa olarak ağır ve ciddi bir şekilde düşündü, kaldı. Hayat bir an içinde, ona çıplak ve en kaba haliyle görünmüştü. Bu dünyada her şey ne bayağı, ne beyhude, ne kirliydi... Bu dünyada güzellik bir hayal, sezgi bir efsane, asalet ve zerafet, insanın üstünde hafif bir cilaydı. En güzel bir yüze bir iskelet ifadesi vermek için iki gecelik bir uykusuzluk, bir sevgiyi bir alışverişe çevirmek için birkaç paket iskambil kağıdı, en zarif bir adamı bir dilenciye döndürmek için üç yüz elli liralık bir borç kafiydi.Seniha kalbinin bu bir günlük imtihanından epeyce değişmiş çıktı. Aşktan evvel ki alaycı, havai, şuh ve işveli haline avdet etti.
Konağı kiraya verip kardeşi Selma Hanımefendinin yanına taşınma bahsi çıktığından beri Naim Efendi’ nin rahatı huzuru büsbütün kaçtı. Selma Hanımefendinin kararı o kadar katıydı ki hiçbir mazeretle bunun önüne geçmek kabil olmuyordu.
Naim Efendi;“Burada doğmuşum, burada yaşamışım, ihtiyarlamışım! Nasıl bırakır giderim?” diyordu.Sema Hanım;“Burada, fareler, örümcekler ortasında yapayalnız öleceğine, benim yanımda benim gözüm önünde ölürsün!” diyordu.
Konak, Naim Efendiyle beraber, her gün biraz daha yıkılıp gidiyordu. Zili bozulan sokak kapısı ağır bir tokmakla vuruluyor ve bir çok gıcırtılarla mustarip bir hayvan gibi sarsıla açılıyordu.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
II.Meşrutiyet zamanındaki yanış batılılaşmayı ve bunun sonucunda oluşan değer kargaşası ve kuşaklar arası kopukluk sayesinde insanlar birbirlerini anlamada zorlanmışlardır.Burda herşeyi batıdan gördüğümüz şekliyle kopyası olarak almamamız gerektiği vurgulanmıştır.
[B]4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ: [/B]
Naim Efendini,konağın sahibi.Kurulu düzeni temellerinden sarsan inkılap rüzgarından şikayetçi.Yakından gördüğü resmi ve gayrı resmi bütün pisliklere rağmen, devlete ve devlet adamlarına karşı hala derin bir saygısı vardır. Naim Efendi o terbiyeli kimselerdendir.Pek içli, pek nazik bir adam olduğu için, kederlendiğinde bile kimse farkına varmazdı. Defterihakani ve Evkaf nezaretlerinde görev yaptı.
Seniha,Naim Efendinin torunu.Yeşil gözlü,körpe ve ince bir kız.Bir kaçışın, bir kurtuluşun peşinde.Arayışların sürüklediği, toplum koşullarının biçimlendirdiği bir insandır.Değişken bir yapıya sahiptir fakat değişmeyen tek hususiyeti alaycılığı ve şuhluğudur.
Faik Bey, Kuniral, zayıf, uzun ve saçları iyi taranmış bir genç.Konağın daimi misafiri ve Servet Beyin çocuklarının ayrılmaz bir yoldaşı idi.Faik Beyde kumar düşkünlüğü vardır.Küçük yaşından beri Avrupa'nın muhtelif şehirlerinde dolaşmış,oturmuş olduğu için
Servet Bey,Naim Efendinin damadı.Müslümanlıktan ve Türklükten nefret eden bir kazasker oğludur.Düyunu Umumiye müfettişlerinden.tavır ve hareketlerinde hiç sahte görünmeyen bir Frenk zarafeti ve kıvraklığı vardı.
Hakkı Celis,Faik Bey’in halazadesi.Şiir yazma konusunda ustadır.insanların ruh bayalığından yakınır.Asker olup Çanakkale'ye gider ve ülkesinin siyasal sorunlarına ilgi duyar.
Cemil, Naim Efendinin torunu.Henüz yirmi yaşında bir mektep çocuğu olmasına rağmen, Beyoğlu'ndaki büyük lokantaların,gazinoların, barların, bazı eğlenceli evlerinin sadık bir konuğudur.
Servet Bey,Naim Efendinin damadı.Müslümanlıktan ve Türklükten nefret eden bir kazasker oğludur.Düyunu Umumiye müfettişlerinden.
Sekine Hanım,Naim Bey’in kızı.Çekingen, içinden titiz,iradesiz, tembel bir kadındı.Anesinin ölümünden sonra yerine geçti.
[BNefise Hanımefendi karısı yaşadığı dönemde evin düzeni ondan sorulurdu.Hizmetçi seçerken bile çok titiz davranırdı. [/B]
Selma Hanımefendi, Naim Efendinin hemşiresi.Genç kızlığından beri ailenin içinde herkesten ziyade kendisine hürmet ettiren ağır, haşmetli ve amirane birhali var. Naim Efendiyi kah yakından, kah uzaktan sevk ve idare eden Selma Hanımefendidir.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kiralık Konak,çağına tanık olmuş bütün yapıtlar gibi günümüzü de
ilgilendiren bir romandır. Kiralık Konak üç ayrı insanın gözünden görülmüş bir ortamı çiziyor.Naim Efendi'nin erden Osmanlı dünyası,Hakkı Celis'in coşkun duygusallığı ve Seniha'nın bireyselleşme çabası.
Yakup Kadri,bu romanıyla o dönemdeki diğer yazarlardan kendini bariz bir şekide ayırmıştır.Gerçekçi anlatımı yapaylıktan kurtarmıştır ve yazıya zenginik katmıştır.Yaşadığı dönemi ve olayları eserlerinde ustaca işlemiştir.
[B] [/B]
[B] [/B]
[B] [/B]
[B]6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: [/B]
27 mart 1889’da Kahire’de doğdu.Öğrenimini babasının ölümü nedeniyle İskenderiye’deki bir Fransız okulunda tamamladıİstanbul Hukuk Okulu’nu bitiremedi.İkdam Gazetesi’ndeki yazılarıyla Kurtuluş savaı’na destek verdi.
Mardin ve sonra Manisa milletvekilliği yaptı.Aynı zamanda gazete ve roman yazarlığını sürdürdü.Kadro Dergisi’nin kurucularındandır.Dergi kapatıldıktan sonra Tiran Eçiliği’ne atandı.Sonra sırayla birçok elçiliklere atandı.Kurucu Meclis Üyeliği’ne seçildi.Son siyasi görevi Manisa Milletvekilliği oldu.13 aralık 1974’te Ankara’da öldü.
KİTABIN YAZARI :Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
YAYIN EVİ :İletişim Yayınları
BASIM YILI :1999 (20. Baskı)
1.KİTABIN KONUSU:
Türk toplumunun tarihsel gelişim sürecinde ilk belirtileri XVIII. Yüzyılda görülen ve tanzimatla somutlaşan batılılaşma hareketleri buna bağlı olarak hayat tarzı, değerler ahlak kısacası kültürel değişim.
[B]2. KİTABIN ÖZETİ: [/B]
Naim Efendi çok zengin, zengin olduğu kadarda hesaplı bir kişiydi. Babasından kalma bir servetti. Büyük bir ihtimamla idare ve muhafaza ediyordu. II. Abdülhamit döneminde devletin yüksek mevkilerinde bulundu. Bir çok defalar valiliklerde dolaştı. Şürayı Devlet Azası, Rüşümat Müdiri Umumisi oldu. İnkılaptan iki sene evvel dolaşık bir “TEVLİYET” (Mütevellilik) davası yüzünden istifasını verdi ve Hükümet işlerinden tiksinerek bir köşeye çekildi. Fakat memuriyet döneminden kalma bayramlaşma ve özel deftere imza olayını hiçbir zaman aksatmazdı.
Bütün çocukluğu, bütün gençliği İstanbul ‘un en kalabalık konağında geçen Naim Efendi eğlenceli meclisleri, ahbap arasındaki sohbetleri, misafirlere ziyafetleri çok severdi. Fakat öyle bir zaman yaşadı ki bunların hepsi yasaktı. Naim Efendi yeni sazdan, yeni şarkılardan zevk almak şöyle dursun, son senelerde yazılan ve konuşulan Türkçe’yi de anlamıyordu.
Bundan beş sene öncesine kadar karısı Nefise Hanımefendi yanı başında idi, rahatını huzurunu mümkün mertebe koruyordu. Zira, bu ihtiyar kadın ölünce evin içinde yalnız kaldı. O öldükten sonra yerine Sekine hanım geçti; fakat Sekine Hanım hiçbir cihetten annesine benzetmiyordu. Tabi ki babası gibi çekingen, içinde titiz, iradesiz, tembel bir kadındı; hususiyle kocasının nüfusuna ve çocuklarının arzularına son derece uyardı. Kocası ise kırk beş yaşında bir züppeden başka bir şey değildi.
Naim Efendinin damadı Düyunu Umumiye Müfettişlerinden Servet Bey, Naim Efendinin saflığından yararlanarak bütün iradesini konak içerisinde istediği gibi yürütüyordu. Servet Beyin oğlu Cemil henüz yirmi yaşında bir mektup çocuğu olmasına rağmen Beyoğlu’ndaki büyük lokantaların, gazinoların, barların sadık gediklisi idi. Bu yaşında bir çok zevkleri vardı. Biraderinin küçük sırlarında vakıf olan Seniha ise son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzerdi. Körpe ince ve çolak vücudu ipek böcekleri gibi daima biçim değiştirme,başkalaşma içerisindeydi.
Pazartesi günleri Seniha’nın çay günleridir. Avrupa’nın bütün kibar kadınları gibi o günleri giyinir; kuşanır ve tam beşte konağın salonunda nadir görülen bir hanımefendi vakariyle ziyaretçilerini beklerdi. Seniha salonun bir köşesinde iki genç kızla halasının torunu Hakkı Celis’in kendisine okuduğu şiirleri dinler, gözüküyordu. Bu genç kendisinden iki ay küçük olmasına rağmen ve bir çok şiiri bazı mecmualarda çıkmasına rağmen ona parmakları mürekkep lekeli ve pantolonunun dizleri çıkmış zavallı bir mektep çocuğu gibi görünmekten kurtulamıyordu. Saat beşe henüz gelmişti ki; Faik Bey konağı ziyarete geldi. Faik Bey Cemil’in yakın arkadaşları arasındaydı. Kumral, zayıf, uzun saçları iyi taranmış bir gençti. Küçük yaşından beri Avrupa’nın muhtelif şehirlerinde dolaşmış, oturmuş olduğu için hareketlerinde hiç sahte görülmeyen bir frenk zarafeti ve kıvraklığı vardı. Faik Bey ile Seniha arasındaki münasebetin bir arkadaşlık derecesinden fazla olduğunu genç kızın bütün erkek ve kadın arkadaşları bili verirlerdi.
Fakat, buna da hafif bir flört manasını verirlerdi. Zira Faik Bey, pek çapkın bir delikanlı ve Seniha, pek şuh bir genç kızdı. Günden güne aralarındaki sevgi çoğalmaya başladı. Faik Bey için Seniha’yı sevmek birdenbire vazgeçilmez oluverdi. O şimdi kumara ne kadar düşkün ise, Seniha’yı da o kadar arıyor. Seniha’ya kendini o kadar düşkün hissediyordu.
Dört günlük bir ayrılıktan sonra sabah Faik Bey konağa geldi. Henüz herkes uykudaydı. Saçları karma karışık, yüzü sapsarıydı. Yanaklarında üç günlük bir sakal, toz renginde bir kir tabakası vardı. Seniha ne var? Ne oldu? Demek isteyen gözlerle Faik Bey’ i süzdü. Faik Bey sessiz bir şekilde hiçbir şey söylemiyordu. Seniha daha sonra kardeşi Cemil’ den öğrendiği kadarıyla Faik Bey’ in kumarda Üç yüz elli lira kaybettiğini ve paraya ihtiyacı olduğunu öğrendi. Cemil parayı Seniha’nın büyükbabasından istemesini söyledi. Seniha’nın bunun mümkün olmayacağını söylemesi üzerine Cemil Seniha’nın elmaslarını rehin koymasını istedi.
Seniha dolabını açtı içinden bir çekmece çıkardı. Çekmecenin içinden birkaç tane mahfaza aldı ve birer birer Cemil’e uzattı.
Hayatında ilk defa olarak ağır ve ciddi bir şekilde düşündü, kaldı. Hayat bir an içinde, ona çıplak ve en kaba haliyle görünmüştü. Bu dünyada her şey ne bayağı, ne beyhude, ne kirliydi... Bu dünyada güzellik bir hayal, sezgi bir efsane, asalet ve zerafet, insanın üstünde hafif bir cilaydı. En güzel bir yüze bir iskelet ifadesi vermek için iki gecelik bir uykusuzluk, bir sevgiyi bir alışverişe çevirmek için birkaç paket iskambil kağıdı, en zarif bir adamı bir dilenciye döndürmek için üç yüz elli liralık bir borç kafiydi.Seniha kalbinin bu bir günlük imtihanından epeyce değişmiş çıktı. Aşktan evvel ki alaycı, havai, şuh ve işveli haline avdet etti.
Konağı kiraya verip kardeşi Selma Hanımefendinin yanına taşınma bahsi çıktığından beri Naim Efendi’ nin rahatı huzuru büsbütün kaçtı. Selma Hanımefendinin kararı o kadar katıydı ki hiçbir mazeretle bunun önüne geçmek kabil olmuyordu.
Naim Efendi;“Burada doğmuşum, burada yaşamışım, ihtiyarlamışım! Nasıl bırakır giderim?” diyordu.Sema Hanım;“Burada, fareler, örümcekler ortasında yapayalnız öleceğine, benim yanımda benim gözüm önünde ölürsün!” diyordu.
Konak, Naim Efendiyle beraber, her gün biraz daha yıkılıp gidiyordu. Zili bozulan sokak kapısı ağır bir tokmakla vuruluyor ve bir çok gıcırtılarla mustarip bir hayvan gibi sarsıla açılıyordu.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
II.Meşrutiyet zamanındaki yanış batılılaşmayı ve bunun sonucunda oluşan değer kargaşası ve kuşaklar arası kopukluk sayesinde insanlar birbirlerini anlamada zorlanmışlardır.Burda herşeyi batıdan gördüğümüz şekliyle kopyası olarak almamamız gerektiği vurgulanmıştır.
[B]4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ: [/B]
Naim Efendini,konağın sahibi.Kurulu düzeni temellerinden sarsan inkılap rüzgarından şikayetçi.Yakından gördüğü resmi ve gayrı resmi bütün pisliklere rağmen, devlete ve devlet adamlarına karşı hala derin bir saygısı vardır. Naim Efendi o terbiyeli kimselerdendir.Pek içli, pek nazik bir adam olduğu için, kederlendiğinde bile kimse farkına varmazdı. Defterihakani ve Evkaf nezaretlerinde görev yaptı.
Seniha,Naim Efendinin torunu.Yeşil gözlü,körpe ve ince bir kız.Bir kaçışın, bir kurtuluşun peşinde.Arayışların sürüklediği, toplum koşullarının biçimlendirdiği bir insandır.Değişken bir yapıya sahiptir fakat değişmeyen tek hususiyeti alaycılığı ve şuhluğudur.
Faik Bey, Kuniral, zayıf, uzun ve saçları iyi taranmış bir genç.Konağın daimi misafiri ve Servet Beyin çocuklarının ayrılmaz bir yoldaşı idi.Faik Beyde kumar düşkünlüğü vardır.Küçük yaşından beri Avrupa'nın muhtelif şehirlerinde dolaşmış,oturmuş olduğu için
Servet Bey,Naim Efendinin damadı.Müslümanlıktan ve Türklükten nefret eden bir kazasker oğludur.Düyunu Umumiye müfettişlerinden.tavır ve hareketlerinde hiç sahte görünmeyen bir Frenk zarafeti ve kıvraklığı vardı.
Hakkı Celis,Faik Bey’in halazadesi.Şiir yazma konusunda ustadır.insanların ruh bayalığından yakınır.Asker olup Çanakkale'ye gider ve ülkesinin siyasal sorunlarına ilgi duyar.
Cemil, Naim Efendinin torunu.Henüz yirmi yaşında bir mektep çocuğu olmasına rağmen, Beyoğlu'ndaki büyük lokantaların,gazinoların, barların, bazı eğlenceli evlerinin sadık bir konuğudur.
Servet Bey,Naim Efendinin damadı.Müslümanlıktan ve Türklükten nefret eden bir kazasker oğludur.Düyunu Umumiye müfettişlerinden.
Sekine Hanım,Naim Bey’in kızı.Çekingen, içinden titiz,iradesiz, tembel bir kadındı.Anesinin ölümünden sonra yerine geçti.
[BNefise Hanımefendi karısı yaşadığı dönemde evin düzeni ondan sorulurdu.Hizmetçi seçerken bile çok titiz davranırdı. [/B]
Selma Hanımefendi, Naim Efendinin hemşiresi.Genç kızlığından beri ailenin içinde herkesten ziyade kendisine hürmet ettiren ağır, haşmetli ve amirane birhali var. Naim Efendiyi kah yakından, kah uzaktan sevk ve idare eden Selma Hanımefendidir.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kiralık Konak,çağına tanık olmuş bütün yapıtlar gibi günümüzü de
ilgilendiren bir romandır. Kiralık Konak üç ayrı insanın gözünden görülmüş bir ortamı çiziyor.Naim Efendi'nin erden Osmanlı dünyası,Hakkı Celis'in coşkun duygusallığı ve Seniha'nın bireyselleşme çabası.
Yakup Kadri,bu romanıyla o dönemdeki diğer yazarlardan kendini bariz bir şekide ayırmıştır.Gerçekçi anlatımı yapaylıktan kurtarmıştır ve yazıya zenginik katmıştır.Yaşadığı dönemi ve olayları eserlerinde ustaca işlemiştir.
[B] [/B]
[B] [/B]
[B] [/B]
[B]6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: [/B]
27 mart 1889’da Kahire’de doğdu.Öğrenimini babasının ölümü nedeniyle İskenderiye’deki bir Fransız okulunda tamamladıİstanbul Hukuk Okulu’nu bitiremedi.İkdam Gazetesi’ndeki yazılarıyla Kurtuluş savaı’na destek verdi.
Mardin ve sonra Manisa milletvekilliği yaptı.Aynı zamanda gazete ve roman yazarlığını sürdürdü.Kadro Dergisi’nin kurucularındandır.Dergi kapatıldıktan sonra Tiran Eçiliği’ne atandı.Sonra sırayla birçok elçiliklere atandı.Kurucu Meclis Üyeliği’ne seçildi.Son siyasi görevi Manisa Milletvekilliği oldu.13 aralık 1974’te Ankara’da öldü.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI :ÖLÜ CANLAR
KİTABIN YAZARI :Nikolay (Vasilyevich)GOGOL
YAYIN EVİ :Sosyal Yayınları
BASIM YILI :Mart 1983
1.KİTABIN KONUSU:
Ölü köle alan bir adamın başında geçen olayları bir mizah içinde anlatıyor.
[B]2. KİTABIN ÖZETİ: [/B]
N.......... kentinin merkezindeki büyük hana bir yolcu oldukça güzel, küçük, yaylı bir araba ile gelir. İlk etapta bu kimsenin ilgisini çekmez. Gelen şahıs Pavel İvanoviç Çiçikov’dur. Kendisini danışman, çiftlik sahibi ve iş için yolculuk eden biri olarak tanıtır. Tez elden kentin ileri gelenleriyle tanışır: Vali, polis memuru, yargıç, savcı, çiftlik sahipleri vs. ve gittiği her yerde kendini görgülü bir salon adamı olarak gösterir; konusu ne olursa olsun her konuşmada canlı, ilgi uyandırıcı sözler söyler.
Her gün akşam toplantılarına, yemeklere gider hoş vakit geçirir. Sıra kent dışı ziyaretlere geldiğinde ise işe önce çiftlik sahibi Manilov ile Sobakeviç’ten başlar. Önce Manilov’un çiftliğine gider. Manilov ailesi üzerinde çok iyi izlenimler bırakır. Yemekten sonra çalışma odasına geçip iş konularında konuşmaya başlarlar. Çiçikov öncelikle Manilov’a kaç tane kölesi olduğunu, en son sayımı hükümete ne zaman verdiğini, kaç kölenin öldüğü gibi sıradan sorular sorar. Ancak o kadar çok ölen olmuştur ki Manilov bile sayısını kahyadan öğrenir. Ancak Çiçikov bunların listesini isteyince ortalık birden gerginleşir ve Manilov bunu niçin istediğini sorar. Çiçikov ne diyeceğini şaşırır ve ancak “Köylü satın almak istiyorum.” diyebilir. Daha sonra toparlayarak ölmüş olan köleleri almak istediğini söyler.
Çiçikov’un aldığı köleler kentte günün konusu olur. Köylülerin başka bir yere götürülüp yerleştirilmesinin karlı bir iş olmadığı üstüne bir çok yorumlar yapılır, bir çok düşünceler, görüşler ileri sürülür. Kimi de, Çiçikov’un köylülerine egemen olan başkaldırma ruhunun kökünden kazınması için başvurulacak çareleri sayıp döktüler. Bu düşünceler çeşit çeşitti. Bir kısmı, son kerte zor ve baskı kullanılması gereğini ileri sürüyor, bir kısmı ise tam tersine merhametli davranmayı öğütlüyordu. Posta müdürü ise Çiçikov’a kutsal bir görev düştüğünü O’nun bir çeşit “baba” yerinde olduğunu, hatta köylülerini eğitimden yararlandırmasını söylüyor bu sırada Lancaster’in önerdiği karşılıklı eğitim sistemini övüyordu.
Kentteki insanların tümü iyi kalpli, konuksever insanlardır. Onlarla birlikte yemek yiyen ya da Whist oynayan biri hemen dostları olup çıkar. Hele bu kişi Çiçikov gibi iyi huylu terbiyeli, kendini sevdirmenin büyük gizini bilen biri olursa. Çiçikov kentte o kadar sevilmiştir ki bir türlü ayrılıp gitmenin yolunu bulamaz. Her zaman “bizimle bir haftacık daha kalın, Pavel İvanoviç” gibi sözlerle karşılaşır. Kısacası kentte el üstünde tutulur. Ama kentin bayanları üzerinde bıraktığı etki çok daha güçlü, çok daha şaşırtıcıdır.
Çiçikov’un baloya gelişi büyük mutluluk uyandırır. Bütün gözler O’na çevrilir ve herkes O’nun yanına toplanır. Herkese, her sorulana yanıt yetiştirir.Bayanlar yerini alır almaz “Acaba yüzlerinden, gözlerinden mektubu yazanın kim olduğunu anlayabilir miyim? diyerek onları süzmeye başlar. Ancak hiçbirinde böyle bir yüz ifadesi yoktur. Çiçikov O’nu bulmaya kararlıdır. Bayanlarla sohbeti koyulaştırır. Ancak tam o sırada, kötü bir sürpriz; Nozdriev salona girer. Çiçikov’un çok aptal bir insan olduğunu çünkü ölü can aldığını haykırır. Önce insanlar pek aldırış etmezler. Ancak bu hikaye kulaktan kulağa yayıldıkça insanlar itibar etmeye başlarlar. Olay o kadar yayılır ki herkes Çiçikov’un valinin kızını kaçırmak için bunu yaptığını düşünmeye başlarlar. Ancak her iki olay arasında hiçbir bağlantı kuramazlar. Sonunda kentte iki parti kurulur. Erkekler partisi ve kadınlar partisi. Erkekler, sadece ölü canlarla; kadınlar ise sadece valinin kızının kaçırılmasıyla ilgilenirler. Kısacası bütün kent olayı çözmek için seferber olur. Bu arada Çiçikov hasta olduğu için evden dışarı çıkamaz ve olaylardan haberdar olamamıştır. Dışarı çıktığında ise bütün insanların ona karşı tavırları değişmiştir. Kısa sürede olayları öğrenir. Buna canı sıkılır ve kenti terk eder ...
Çiçikov günler sonra Rusya’nın uçsuz bucaksız topraklarında dolaşırken cennet bahçelerini andıran çiftlikten gözünü alamaz ve çiftlik sahibi ile tanışmak için evine gider. Çiftlik sahibi Tientietnikov’dur. Okulu bitirdikten sonra bir süre memurluk yapar, müdürünün üstlerine farklı, astlarına farklı davranışı onu çileden çıkarır ve dayanamayıp ona hakaretlerde bulunur. Böylece işine son verilir. Tekrar çiftliğine dönerek aldığı eğitimle köylüsünü eğitip daha fazla verim elde etmek için çabalar. Köylüsüne toprak vererek hem kendisi için hem de çiftlik için çalışmasını sağlar. Onlara mümkün olduğunca iyi davranır, daha fazla boş zaman sağlar. Ancak gün geçtikçe verimin düştüğünü, köylünün davranışının değiştiğini fark eder. Zamanla iyice sıkılır. Her şeyden elini eteğini çeker. İşte tam bu sırada Çiçikov’la tanışır ve bir süre kendisiyle kalmasını ister. Çiçikov bunu kabul ederek tez elden çevre çiftlikleri gezerek çiftlik sahipleri ile tanışır. Ölü canlar satın alır. Tek hayali bir çiftlik sahibi olmaktır. Gittiği yerlerde çiftlik sahiplerinin eğitimli ve işten anlayan insanlar oldukları gözünden kaçmaz. Söylenenleri bir bir aklında tutar bu konular üzerinde geceler süren tartışmalara girer. Konuşmaların çoğu Köylünün eğitilmesi ve bilimsel yöntemlerle tarımın geliştirilmesi üzerinedir.
Bu arada Çiçikov ölü can almaya devam eder. Ancak bunları yaşıyor gibi göstermeyi de unutmaz. Çiçikov bu yolculuktan çok karlı çıkmıştır. 300 bin Ruble kadar para biriktirmiştir. Ancak yaptığı kanunsuz işler maliye memurlarına, valiye ve hatta prense kadar gitmiştir. Prens tarafından hapse atılır. Arkadaşı Murazov ona yardım edeceğini söyler ancak bunun karşılığı olarak bütün kötü alışkanlıklarından vazgeçmesini ister. Çiçikov isteği kabul eder. Prens ise hiç istemediği halde Murakov’u kıramaz ve Çiçikov’u serbest bırakır. Ancak tüm ülkeyi saran bir hastalık gibi rüşvet, ahlaksızlık ve dolandırıcılık almış başını gitmiştir.
Genel vali tüm memurları toplantıya çağırarak bu durumu gündeme getirir. Tüm insanların bu alışkanlıklardan vazgeçmesini, aksi taktirde bir çok kişinin işten atılacağını ve durumun Çar’a bildirileceğini söyler. Vali sözlerini şöyle bitirir. “Sahteciliğin hiçbir ceza, önlem ve yaptırım ile ortadan kaldırılamayacağını bilirim.Çünkü sahteciliğin kökleri ruhumuzun ta derinliklerine kadar sokulmuş ve rüşvet alma, olağan bir hak durumuna girmiştir. Düşman karşısında nasıl silaha sarılmışsak, namussuzluk ve sahteciliğe karşı da ayaklanmamız gerektiğini herkes anlamadıkça kötülükleri ortadan kaldırmamıza olanak yoktur ...”
Eğer Çiçikov’un kişiliğinin ahlak yönü sorulursa; erdemli ve kusursuz bir kahraman olmadığı açıkça anlaşılır. Ancak O “İşini Bilen” biri diyebiliriz. Kolay yoldan mal edinme ve kazanç hırsı çoğu kişiye göre kusurdur ve saygıdeğer işlerden sayılmaz.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Bir insanın hırsı uğruna neler yapacağı ve bunları yaparken yanlış yollara saparsak eninde sonunda foyamızın ortaya çıkacağı anlatılıyor.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Çiçikov,zengin olmak için herşeyi yapabilecek ve göze alabilecek bir kişiliğe sahip.
Tientietnikov,ise çifte standartı sevmeyen dürüst bir insandır .
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitapta çokça olay yaşandığından sürükleyici ve zevkli bir kitap.İnsanı sıkan uzun tasvirler ve uzun açıklamalara fazla yer verilmemiş.O yüzden okunması insana güzel gelebilecek bir kitap.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Kısa süren yaşamı süresince 19.yüzyıl Rus edebiyatı üzerinde derin izler bırakan Gogol, 1809 yılında Ukrayna’da küçük bir toprak sahibi ailenin çocuğu olarak doğdu. Küçük yaşta babasını yitirdi ve annesi tarafından büyütüldü. Liseyi bitirdikten sonra Saint Petesburg’a gitti, bir süre devlet memurluğu yaptı, Ukrayna folkloru üzerine çalışmaları ile dikkat çekip Petesburg üniversitesinde tarih dersleri vermek için davet edilse de, yarım kaldı bu uğraşı. Gogol’ün hezeyan düzeyindeki dinsel inançları ve çözemediği cinsel sorunları ile hayatla barışık olmayan bir kişiliği vardı.
Roman ve hikayeleri ile bir anda dikkatleri üzerinde topladı. Özellikle “Müfettiş”(1836) oyunu ve “Palto”(1842) hikayesi, Rusya’nın siyasi ve toplumsal meselelerine yönelik eleştirileri -Rus sosyal demokrat eleştirmen Bielinski ve arkadaşlarından övgü topladı. İlginçtir ki Çar da beğenmişti “Müfettiş”i..! Oyununun sahnelenmesinden kısa bir süre sonra Rusya’dan ayrılan Gogol Roma’ya yerleşti. Buradan yazdığı yazılarında giderek muhafazakar bir tavır takınması Rusya’daki arkadaşları ile arasının açılmasına yol açtı ve zaten hassas bir dengede duran iç dünyasını iyice alt üst etti. 1852 yılında geçirdiği bir sinir krizi ile en büyük eseri “Ölü Canlar”ı yaktı, odasına kapandı ve bir kaç gün içerisinde öldü. Neyse ki, metnin ilk bölümü uşağı tarafından kurtarılmıştı.
KİTABIN YAZARI :Nikolay (Vasilyevich)GOGOL
YAYIN EVİ :Sosyal Yayınları
BASIM YILI :Mart 1983
1.KİTABIN KONUSU:
Ölü köle alan bir adamın başında geçen olayları bir mizah içinde anlatıyor.
[B]2. KİTABIN ÖZETİ: [/B]
N.......... kentinin merkezindeki büyük hana bir yolcu oldukça güzel, küçük, yaylı bir araba ile gelir. İlk etapta bu kimsenin ilgisini çekmez. Gelen şahıs Pavel İvanoviç Çiçikov’dur. Kendisini danışman, çiftlik sahibi ve iş için yolculuk eden biri olarak tanıtır. Tez elden kentin ileri gelenleriyle tanışır: Vali, polis memuru, yargıç, savcı, çiftlik sahipleri vs. ve gittiği her yerde kendini görgülü bir salon adamı olarak gösterir; konusu ne olursa olsun her konuşmada canlı, ilgi uyandırıcı sözler söyler.
Her gün akşam toplantılarına, yemeklere gider hoş vakit geçirir. Sıra kent dışı ziyaretlere geldiğinde ise işe önce çiftlik sahibi Manilov ile Sobakeviç’ten başlar. Önce Manilov’un çiftliğine gider. Manilov ailesi üzerinde çok iyi izlenimler bırakır. Yemekten sonra çalışma odasına geçip iş konularında konuşmaya başlarlar. Çiçikov öncelikle Manilov’a kaç tane kölesi olduğunu, en son sayımı hükümete ne zaman verdiğini, kaç kölenin öldüğü gibi sıradan sorular sorar. Ancak o kadar çok ölen olmuştur ki Manilov bile sayısını kahyadan öğrenir. Ancak Çiçikov bunların listesini isteyince ortalık birden gerginleşir ve Manilov bunu niçin istediğini sorar. Çiçikov ne diyeceğini şaşırır ve ancak “Köylü satın almak istiyorum.” diyebilir. Daha sonra toparlayarak ölmüş olan köleleri almak istediğini söyler.
Çiçikov’un aldığı köleler kentte günün konusu olur. Köylülerin başka bir yere götürülüp yerleştirilmesinin karlı bir iş olmadığı üstüne bir çok yorumlar yapılır, bir çok düşünceler, görüşler ileri sürülür. Kimi de, Çiçikov’un köylülerine egemen olan başkaldırma ruhunun kökünden kazınması için başvurulacak çareleri sayıp döktüler. Bu düşünceler çeşit çeşitti. Bir kısmı, son kerte zor ve baskı kullanılması gereğini ileri sürüyor, bir kısmı ise tam tersine merhametli davranmayı öğütlüyordu. Posta müdürü ise Çiçikov’a kutsal bir görev düştüğünü O’nun bir çeşit “baba” yerinde olduğunu, hatta köylülerini eğitimden yararlandırmasını söylüyor bu sırada Lancaster’in önerdiği karşılıklı eğitim sistemini övüyordu.
Kentteki insanların tümü iyi kalpli, konuksever insanlardır. Onlarla birlikte yemek yiyen ya da Whist oynayan biri hemen dostları olup çıkar. Hele bu kişi Çiçikov gibi iyi huylu terbiyeli, kendini sevdirmenin büyük gizini bilen biri olursa. Çiçikov kentte o kadar sevilmiştir ki bir türlü ayrılıp gitmenin yolunu bulamaz. Her zaman “bizimle bir haftacık daha kalın, Pavel İvanoviç” gibi sözlerle karşılaşır. Kısacası kentte el üstünde tutulur. Ama kentin bayanları üzerinde bıraktığı etki çok daha güçlü, çok daha şaşırtıcıdır.
Çiçikov’un baloya gelişi büyük mutluluk uyandırır. Bütün gözler O’na çevrilir ve herkes O’nun yanına toplanır. Herkese, her sorulana yanıt yetiştirir.Bayanlar yerini alır almaz “Acaba yüzlerinden, gözlerinden mektubu yazanın kim olduğunu anlayabilir miyim? diyerek onları süzmeye başlar. Ancak hiçbirinde böyle bir yüz ifadesi yoktur. Çiçikov O’nu bulmaya kararlıdır. Bayanlarla sohbeti koyulaştırır. Ancak tam o sırada, kötü bir sürpriz; Nozdriev salona girer. Çiçikov’un çok aptal bir insan olduğunu çünkü ölü can aldığını haykırır. Önce insanlar pek aldırış etmezler. Ancak bu hikaye kulaktan kulağa yayıldıkça insanlar itibar etmeye başlarlar. Olay o kadar yayılır ki herkes Çiçikov’un valinin kızını kaçırmak için bunu yaptığını düşünmeye başlarlar. Ancak her iki olay arasında hiçbir bağlantı kuramazlar. Sonunda kentte iki parti kurulur. Erkekler partisi ve kadınlar partisi. Erkekler, sadece ölü canlarla; kadınlar ise sadece valinin kızının kaçırılmasıyla ilgilenirler. Kısacası bütün kent olayı çözmek için seferber olur. Bu arada Çiçikov hasta olduğu için evden dışarı çıkamaz ve olaylardan haberdar olamamıştır. Dışarı çıktığında ise bütün insanların ona karşı tavırları değişmiştir. Kısa sürede olayları öğrenir. Buna canı sıkılır ve kenti terk eder ...
Çiçikov günler sonra Rusya’nın uçsuz bucaksız topraklarında dolaşırken cennet bahçelerini andıran çiftlikten gözünü alamaz ve çiftlik sahibi ile tanışmak için evine gider. Çiftlik sahibi Tientietnikov’dur. Okulu bitirdikten sonra bir süre memurluk yapar, müdürünün üstlerine farklı, astlarına farklı davranışı onu çileden çıkarır ve dayanamayıp ona hakaretlerde bulunur. Böylece işine son verilir. Tekrar çiftliğine dönerek aldığı eğitimle köylüsünü eğitip daha fazla verim elde etmek için çabalar. Köylüsüne toprak vererek hem kendisi için hem de çiftlik için çalışmasını sağlar. Onlara mümkün olduğunca iyi davranır, daha fazla boş zaman sağlar. Ancak gün geçtikçe verimin düştüğünü, köylünün davranışının değiştiğini fark eder. Zamanla iyice sıkılır. Her şeyden elini eteğini çeker. İşte tam bu sırada Çiçikov’la tanışır ve bir süre kendisiyle kalmasını ister. Çiçikov bunu kabul ederek tez elden çevre çiftlikleri gezerek çiftlik sahipleri ile tanışır. Ölü canlar satın alır. Tek hayali bir çiftlik sahibi olmaktır. Gittiği yerlerde çiftlik sahiplerinin eğitimli ve işten anlayan insanlar oldukları gözünden kaçmaz. Söylenenleri bir bir aklında tutar bu konular üzerinde geceler süren tartışmalara girer. Konuşmaların çoğu Köylünün eğitilmesi ve bilimsel yöntemlerle tarımın geliştirilmesi üzerinedir.
Bu arada Çiçikov ölü can almaya devam eder. Ancak bunları yaşıyor gibi göstermeyi de unutmaz. Çiçikov bu yolculuktan çok karlı çıkmıştır. 300 bin Ruble kadar para biriktirmiştir. Ancak yaptığı kanunsuz işler maliye memurlarına, valiye ve hatta prense kadar gitmiştir. Prens tarafından hapse atılır. Arkadaşı Murazov ona yardım edeceğini söyler ancak bunun karşılığı olarak bütün kötü alışkanlıklarından vazgeçmesini ister. Çiçikov isteği kabul eder. Prens ise hiç istemediği halde Murakov’u kıramaz ve Çiçikov’u serbest bırakır. Ancak tüm ülkeyi saran bir hastalık gibi rüşvet, ahlaksızlık ve dolandırıcılık almış başını gitmiştir.
Genel vali tüm memurları toplantıya çağırarak bu durumu gündeme getirir. Tüm insanların bu alışkanlıklardan vazgeçmesini, aksi taktirde bir çok kişinin işten atılacağını ve durumun Çar’a bildirileceğini söyler. Vali sözlerini şöyle bitirir. “Sahteciliğin hiçbir ceza, önlem ve yaptırım ile ortadan kaldırılamayacağını bilirim.Çünkü sahteciliğin kökleri ruhumuzun ta derinliklerine kadar sokulmuş ve rüşvet alma, olağan bir hak durumuna girmiştir. Düşman karşısında nasıl silaha sarılmışsak, namussuzluk ve sahteciliğe karşı da ayaklanmamız gerektiğini herkes anlamadıkça kötülükleri ortadan kaldırmamıza olanak yoktur ...”
Eğer Çiçikov’un kişiliğinin ahlak yönü sorulursa; erdemli ve kusursuz bir kahraman olmadığı açıkça anlaşılır. Ancak O “İşini Bilen” biri diyebiliriz. Kolay yoldan mal edinme ve kazanç hırsı çoğu kişiye göre kusurdur ve saygıdeğer işlerden sayılmaz.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Bir insanın hırsı uğruna neler yapacağı ve bunları yaparken yanlış yollara saparsak eninde sonunda foyamızın ortaya çıkacağı anlatılıyor.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Çiçikov,zengin olmak için herşeyi yapabilecek ve göze alabilecek bir kişiliğe sahip.
Tientietnikov,ise çifte standartı sevmeyen dürüst bir insandır .
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitapta çokça olay yaşandığından sürükleyici ve zevkli bir kitap.İnsanı sıkan uzun tasvirler ve uzun açıklamalara fazla yer verilmemiş.O yüzden okunması insana güzel gelebilecek bir kitap.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Kısa süren yaşamı süresince 19.yüzyıl Rus edebiyatı üzerinde derin izler bırakan Gogol, 1809 yılında Ukrayna’da küçük bir toprak sahibi ailenin çocuğu olarak doğdu. Küçük yaşta babasını yitirdi ve annesi tarafından büyütüldü. Liseyi bitirdikten sonra Saint Petesburg’a gitti, bir süre devlet memurluğu yaptı, Ukrayna folkloru üzerine çalışmaları ile dikkat çekip Petesburg üniversitesinde tarih dersleri vermek için davet edilse de, yarım kaldı bu uğraşı. Gogol’ün hezeyan düzeyindeki dinsel inançları ve çözemediği cinsel sorunları ile hayatla barışık olmayan bir kişiliği vardı.
Roman ve hikayeleri ile bir anda dikkatleri üzerinde topladı. Özellikle “Müfettiş”(1836) oyunu ve “Palto”(1842) hikayesi, Rusya’nın siyasi ve toplumsal meselelerine yönelik eleştirileri -Rus sosyal demokrat eleştirmen Bielinski ve arkadaşlarından övgü topladı. İlginçtir ki Çar da beğenmişti “Müfettiş”i..! Oyununun sahnelenmesinden kısa bir süre sonra Rusya’dan ayrılan Gogol Roma’ya yerleşti. Buradan yazdığı yazılarında giderek muhafazakar bir tavır takınması Rusya’daki arkadaşları ile arasının açılmasına yol açtı ve zaten hassas bir dengede duran iç dünyasını iyice alt üst etti. 1852 yılında geçirdiği bir sinir krizi ile en büyük eseri “Ölü Canlar”ı yaktı, odasına kapandı ve bir kaç gün içerisinde öldü. Neyse ki, metnin ilk bölümü uşağı tarafından kurtarılmıştı.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
kitabın adı : istanbul’un bir yüzü
kitabın yazarı : refik halid karay
yayınevi ve adresi : ınkılap ve aka kitabevleri- ankara caddesi no:95 istanbul
basım : üçüncü baskı
kitabın konusu : kitap bütün istanbul’un iç yüzünü değil, yalnızca istanbul’da yaşayan bir azınlığın içyüzünü gözler önüne seriyor: Savaş zenginleri, karaborsacılar, vurguncular, türediler, ittihat ve terakki’nin adamları… istanbul’un ‘öteki yüzü’, yani halk yok romanda.
kitabın ana fikri : yazar bu romanla okuyucuya; bazı kişilerin zengin olmak ve önemli bir mevkiiye gelmek için her türlü yola başvurabilecekleri mesajını veriyor.
kitaptaki olayların ve şahısların değerlendirilmesi :
kitapta birbirinden bağımsız bir çok olaydan bahsedilmekte; fakat, aynı konudan bahsedilmektedir.
şahıslar:
ismet : Romanın anlatıcısı.
kani : çocukluk arkadaşı
kani’nin annesi : Kibar dalkavuğu
fikrii : Fikri paşa
hanımefendi : Paşa’nın kayınvalidesi
dilara : Paşa’nın karısı
ragıbe – şadiye :kızları
lütfi pehlivan : Külhanbeyi, savaş zengini
ahmet bey : Sarayın hafiyelerinden biri
zal bey : Sarayın adamı (her yeri haraca kesti)
kitap hakkında şahsi görüşler : istanbul’un bir yüzü adlı romanı okurlara birçok şey öğretiyor; birtakım gerçekleri yaşayarak öğrenmiş olan refik halid’ in romanı , bu bakımdan, her zaman ilgiyle okunacak bir eser. Refik halid’in anlattığı çeteler, haraç almalar günümüzde de sürüp gidiyor ; seksen yıl önceyi hala yaşıyoruz.
kitabın yazarı hakkında kısa bilgi : (istanbul 1888-istanbul 1965) türk romancısı, hikayecisi ve yazarı. Ilk öğrenimini vezneciler’de ve göztepe’de tamamladı, daha sonra galatasaray’da (1900-1906), bir yılda (1907) hukuk mektebi’nde okudu. 2 nci meşrutiyet’in ilanından sonra gazateciliğe başladı (tercüman-ı hakikat). Kalem ve cem dergilerinde yazılar yazdı. 1909’da fecri ati topluluğuna katıldı. 1912’de beyoğlu belediye başkatibi oldu ve bir sene sonra iktidara gelen ittihatçılar tarafından beş yıl sürgüne gönderildi. Anadolu’da başlayan milli mücadele hareketi’ne aleyhtar olmuş, bu yüzdenmilli hükümet’in sürgünüyle 9 kasım 1922’de yurdu terk etmiştir.1938’de çıkan af ile yurda geri dönmüştür.
açık, sade, terkipsiz bir dille yazan, roman ve hikayeleri kadar mizah ve taşlamaları ile de ün kazanan karay’ın başlıca eserleri şunlardır: sakın aldanma, inanma, kanma, üç nesil-üç hayat, memleket hikayeleri, bir içim su, gurbet hikayeleri, bu bizim hayatımız, sonuncu kadeh, dört yapraklı yonca,ekmek elden, su gölden.
kitabın özeti : refik halid, ‘bir harp zenginini’, kani’yi, tanıtarak başlıyor romanına. Kani, ismet’e nasıl zengin olduğunu anlatıyor: Beş parasızdır. Askere gitmeye karar verir. Bir arkadaşına rastlar; arkadaşı, kani’yi alır, harbiye nezaretini daire daire dolaşırlar; kayıtlar, vesikalar, muameleler…ertesi gün halep’e yağ toplamaya çıkarlar ve bundan sonra zenginler arasına girmeye başlar.ve kani sitem ederek kızgınlığını dile getirir. ‘asıl kızdığım cihet halkın eski zenginleri sabır edip bizi çekemeyişi.’
refik halid bu bölümde eski devri (abdülhamit zammanını) anlatıyor. Az sene içinde istanbul’un cok değiştiğini ve bir çok inkılap’ın olduğunu söylüyor.böylr bir nesil olmadıklarını anlatmaya çalışıyor ve hudutlarımızda tecavüzsüz yaşıyoruz diyor.
refik halid bu bölümde fikri paşanın konağını ayrıntılarıyla anlatıyor ve paşayla ilgili bir kaç şey ekliyor: ‘galiba o, hiç iş yapmamak, hiç söze karışmamakla bu mevkii bulmuş.belki memlekete faydası hiç olmamıştı; fakat muhakkak ki en ufak bir zararı bile olmamıştı. Paşa’nın yakınlarını anlatıyor ve en sonunda da paşa’nın 1908’ den sonraki halini anlatıyor.
refik halid bu bölümde altı portre çiziyor. Bunların hepsi birer harp zenginidir. ‘külhanbeyi lütfi pehlivan’: Sandığa girmiş, pehlivanlık etmiş, ev basmış, adam vurmuş, hamam kapatmış, meyhane yıkmış…gümrükte de katip; müdürlüğe kadar çıkmış. Bir kaç yeri kendi üzerine geçirmiş yok bedeline.adam kaçırmışlar ve yerine kendisi geçmiş.işte bu herif şimdi bir harpzengini.
refik halid, harp devrinin hanımları adlı bölümde kadınların yaşamlarındaki değişimleri anlatıyor.iş hayatına girmiş kadınlar; sigara, içki, morfin düşkünü kadınlar; siyasete atılan kadınlar; öğretmen olan genç kızlar; ‘yeni usul bohçacı’… sarayın adamı olan bir haraççı… ismet’in bulunduğu bir düğünde ticaret yapan üç kadın var; bunlar, hat komiserliğinde memur olan bir ihtiyat zabiti’nin peşini bırakmıyorlar, ümit vermek için hoppalıklar, hafiflikler ediyorlardı. O, kadınlara karşı acemi görünüyordu; iyice avlamışlar, kumpanyalarına sokup işlerini gördürmeye muvaffak olmuşlardı; vagon, koli, piyasa kelimeleri ile dolu ticari bir hasbihal ediliyordu.
refik halid eski ve yeni istanbul adlı son bölümde eski istanbul’a olan özlemini anlatıyor ve şöyle diyor: ‘istanbul daha ziyade eski devirde(abdulhamit zamanı) şahsiyetli ve ehemmiyetli idi. şimdi ise renksiz ve sefil…’
kitabın yazarı : refik halid karay
yayınevi ve adresi : ınkılap ve aka kitabevleri- ankara caddesi no:95 istanbul
basım : üçüncü baskı
kitabın konusu : kitap bütün istanbul’un iç yüzünü değil, yalnızca istanbul’da yaşayan bir azınlığın içyüzünü gözler önüne seriyor: Savaş zenginleri, karaborsacılar, vurguncular, türediler, ittihat ve terakki’nin adamları… istanbul’un ‘öteki yüzü’, yani halk yok romanda.
kitabın ana fikri : yazar bu romanla okuyucuya; bazı kişilerin zengin olmak ve önemli bir mevkiiye gelmek için her türlü yola başvurabilecekleri mesajını veriyor.
kitaptaki olayların ve şahısların değerlendirilmesi :
kitapta birbirinden bağımsız bir çok olaydan bahsedilmekte; fakat, aynı konudan bahsedilmektedir.
şahıslar:
ismet : Romanın anlatıcısı.
kani : çocukluk arkadaşı
kani’nin annesi : Kibar dalkavuğu
fikrii : Fikri paşa
hanımefendi : Paşa’nın kayınvalidesi
dilara : Paşa’nın karısı
ragıbe – şadiye :kızları
lütfi pehlivan : Külhanbeyi, savaş zengini
ahmet bey : Sarayın hafiyelerinden biri
zal bey : Sarayın adamı (her yeri haraca kesti)
kitap hakkında şahsi görüşler : istanbul’un bir yüzü adlı romanı okurlara birçok şey öğretiyor; birtakım gerçekleri yaşayarak öğrenmiş olan refik halid’ in romanı , bu bakımdan, her zaman ilgiyle okunacak bir eser. Refik halid’in anlattığı çeteler, haraç almalar günümüzde de sürüp gidiyor ; seksen yıl önceyi hala yaşıyoruz.
kitabın yazarı hakkında kısa bilgi : (istanbul 1888-istanbul 1965) türk romancısı, hikayecisi ve yazarı. Ilk öğrenimini vezneciler’de ve göztepe’de tamamladı, daha sonra galatasaray’da (1900-1906), bir yılda (1907) hukuk mektebi’nde okudu. 2 nci meşrutiyet’in ilanından sonra gazateciliğe başladı (tercüman-ı hakikat). Kalem ve cem dergilerinde yazılar yazdı. 1909’da fecri ati topluluğuna katıldı. 1912’de beyoğlu belediye başkatibi oldu ve bir sene sonra iktidara gelen ittihatçılar tarafından beş yıl sürgüne gönderildi. Anadolu’da başlayan milli mücadele hareketi’ne aleyhtar olmuş, bu yüzdenmilli hükümet’in sürgünüyle 9 kasım 1922’de yurdu terk etmiştir.1938’de çıkan af ile yurda geri dönmüştür.
açık, sade, terkipsiz bir dille yazan, roman ve hikayeleri kadar mizah ve taşlamaları ile de ün kazanan karay’ın başlıca eserleri şunlardır: sakın aldanma, inanma, kanma, üç nesil-üç hayat, memleket hikayeleri, bir içim su, gurbet hikayeleri, bu bizim hayatımız, sonuncu kadeh, dört yapraklı yonca,ekmek elden, su gölden.
kitabın özeti : refik halid, ‘bir harp zenginini’, kani’yi, tanıtarak başlıyor romanına. Kani, ismet’e nasıl zengin olduğunu anlatıyor: Beş parasızdır. Askere gitmeye karar verir. Bir arkadaşına rastlar; arkadaşı, kani’yi alır, harbiye nezaretini daire daire dolaşırlar; kayıtlar, vesikalar, muameleler…ertesi gün halep’e yağ toplamaya çıkarlar ve bundan sonra zenginler arasına girmeye başlar.ve kani sitem ederek kızgınlığını dile getirir. ‘asıl kızdığım cihet halkın eski zenginleri sabır edip bizi çekemeyişi.’
refik halid bu bölümde eski devri (abdülhamit zammanını) anlatıyor. Az sene içinde istanbul’un cok değiştiğini ve bir çok inkılap’ın olduğunu söylüyor.böylr bir nesil olmadıklarını anlatmaya çalışıyor ve hudutlarımızda tecavüzsüz yaşıyoruz diyor.
refik halid bu bölümde fikri paşanın konağını ayrıntılarıyla anlatıyor ve paşayla ilgili bir kaç şey ekliyor: ‘galiba o, hiç iş yapmamak, hiç söze karışmamakla bu mevkii bulmuş.belki memlekete faydası hiç olmamıştı; fakat muhakkak ki en ufak bir zararı bile olmamıştı. Paşa’nın yakınlarını anlatıyor ve en sonunda da paşa’nın 1908’ den sonraki halini anlatıyor.
refik halid bu bölümde altı portre çiziyor. Bunların hepsi birer harp zenginidir. ‘külhanbeyi lütfi pehlivan’: Sandığa girmiş, pehlivanlık etmiş, ev basmış, adam vurmuş, hamam kapatmış, meyhane yıkmış…gümrükte de katip; müdürlüğe kadar çıkmış. Bir kaç yeri kendi üzerine geçirmiş yok bedeline.adam kaçırmışlar ve yerine kendisi geçmiş.işte bu herif şimdi bir harpzengini.
refik halid, harp devrinin hanımları adlı bölümde kadınların yaşamlarındaki değişimleri anlatıyor.iş hayatına girmiş kadınlar; sigara, içki, morfin düşkünü kadınlar; siyasete atılan kadınlar; öğretmen olan genç kızlar; ‘yeni usul bohçacı’… sarayın adamı olan bir haraççı… ismet’in bulunduğu bir düğünde ticaret yapan üç kadın var; bunlar, hat komiserliğinde memur olan bir ihtiyat zabiti’nin peşini bırakmıyorlar, ümit vermek için hoppalıklar, hafiflikler ediyorlardı. O, kadınlara karşı acemi görünüyordu; iyice avlamışlar, kumpanyalarına sokup işlerini gördürmeye muvaffak olmuşlardı; vagon, koli, piyasa kelimeleri ile dolu ticari bir hasbihal ediliyordu.
refik halid eski ve yeni istanbul adlı son bölümde eski istanbul’a olan özlemini anlatıyor ve şöyle diyor: ‘istanbul daha ziyade eski devirde(abdulhamit zamanı) şahsiyetli ve ehemmiyetli idi. şimdi ise renksiz ve sefil…’
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
Kitabın adı : Dağa çıkan kurtkitabın yazarı : Halide edip adıvaryayınevi ve adresi : Remzi kitabevi – ankara caddesi , 93- istanbulkitabın konusu : Kitap, birçok bağımsız parçadan oluşmuştur. Ama hepsi genelde aynı konuya ayak basmıştır. Konuları, milletin savaş yıllarında, öncesinde ve sonrasında yaşam durumunu, geçim sıkıntılarını anlatıyor. Diğer konusu ise millet için neler yapılabileceği, millet sevgisinin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor.kitabın ana fikri : Yazar, bu kitapla başımıza herhangi bir şey geldiğinde birbirimizi desteklememizi , yardımcı olmamızı ve millet sevgisinin her şeyden üstün olduğu mesajını veriyor.kitaptaki olayların ve şahısların değerlendirilmesi : Kitap, birbirinden bağımsız birçok parçayı içermektedir. Bazı parçalar birbiriyle ilişki içindedir. Ama genelde parçalar aynı konudan bahsetmektedirler.şahıslar : Yazar olaylarda genelde kendi hikayelerini anlatıyor. Uzun osman : Zengin biri zeynep : Kızı yorgi : Kahya kalyopi : Karısı(yorgi’nin) süleyman : Yeğeni ismet paşa, fevzi paşa ve mustafa kemal atatürk de parçalarda geçiyor. Yanako dimitriyadis : Kunduracı (sonradan yunuan ordusuna katılıyor) fatma : Parmağında zümrüt taşı olan bir türk kızıkitap hakkında şahsi görüşler : Dağa çıkan kurt adlı kitap okurlara birçok şey öğretiyor. Geçmişteki birtakım gerçekleri yazar yaşayarak öğrenmiştir. Büyük zorluklar altında nasıl geçinildiği ve millet sevgisini anlattığı olayları günümüzde hala yaşıyoruz. Gerçekleri anlattığı için keyifle okunacak bir kitaptır.kitabın yazarı hakkında kısa bilgi : 1884 yılında istanbul'da doğan halide edip adıvar, ingiliz kültürü almasını isteyen babası mehmet edip bey tarafından üsküdar amerikan kız koleji'nde okutuldu. Halide edip bu okulda mistik doğu edebiyatını tanıdı ve rıza tevfik bölükbaşı'ndan fransız edebiyatı dersleri aldı. Ayrıca özel olarak kuran-ı kerim, türk musikisi, arapça ve felsefe dersleri de aldı. Bu dönemde matematik dersleri aldığı salih zeki ile sonradan bir evlilik yaptı. 1901'de koleji bitiren halide edip adıvar, 1908 yılında gazetelerde kadın hakları ile ilgili yazılar yazmaya başladı. Halide edip bu yazıları yüzünden bazı çevrelerin tepkisini topladı. 31 mart ayaklanmasının çıktığı dönemde mısır'a kaçtı. 1909'dan sonra eğitim alanında çalışmaya başlayan halide edip, öğretmenlik ve müfettişlik yaptı. Balkan savaşlarında hasta bakıcılık yaptı. Bu işler sayesinde toplumun değişik kesimlerinden insanları tanıma fırsatı buldu. 1917'de ikinci eşi adnan adıvar ile evlendi. 1919'da yunanlıların izmir'i işgalini protesto etmek amacıyla yapılan mitingde o çok etkili ve ünlü konuşmasını yaptı. Bu konuşma yüzünden 16 mart istanbul'un işgalinden sonra hakkında soruşturma açıldı. Halide edip bu kez anadolu'ya kaçtı ve erken-ı harbiye'de görev alarak doğu cephesinde savaşa katıldı. Halide edip önce onbaşı olarak savaştı, daha sonra da çavuş rütbesi aldı. Savaştan sonra amerikan mandasını savunduğu için atatürk ve cumhuriyet halk fırkası ile görüş ayrılıklarına düştü. 1926'da eşi adnan adıvar ile birlikte türkiye'den ayrıldı. Abd ve hindistan'da konuk öğretim görevlisi olarak ve özel davetlerde çeşitli konferanslar verdi. 1939'da istanbul'a dönen halide edip, 1940'ta istanbul üniversitesi ingiliz filolojisi kürsü başkanı oldu. Halide edip adıvar, 1950'de demokrat parti listesinden bağımsız izmir milletvekili seçildi. Ancak bir süre sonra partinin kimi politikalarını eleştirince, eski dönemdeki amerikancılığının gündeme getirilmesinden rahatsızlık duyarak 1954'te bu görevinden istifa etti. 1955'te kocasının ölümü üzerine siyaseti tamamen bıraktı ve üniversitedeki kürsüsüne geri döndü. Halide edip bir süre sonra sağlığı bozulunca evine çekildi ve burada kitap yazmaya devam etti. Edebiyatçı kişiliğinin yanında siyasi yönüyle de öne çıkan halide edip adıvar 1964'te öldü. Kitabın özeti : Yazar kitap boyunca birçok parçadan olaydan bahsetmiştir.ben bunların sadece birkaçından bahsedeceğim. Yazar, ilk olarak dağa çıkan kurt efsanesini anlatıyor. Efsanede, tüm hayvanlar ilk başta büyük bir kavgaya giriştiler. Uzun bir aradan sonra fil barış borusunu çaldırıyor. Barış yapılıyor ve hayvanlar birbirlerini yemeyeceklerini belirtiyorlar. Ama etçiller için bir sürü feda ediliyor ve o da kurt oluyor. Yazar bu olayı o zamanlarda memleketimizle eşdeğer görüyor ve şöyle devam ediyor. ‘dünyada, bir kurt, bir de kurt soyunun acısı vardı.’ diğer bir bölümde (zeynebim zeynebim) uzun osman’ın zeynep diye bir kızı oluyor ve büyümeden karısı ölüyor. Kalyopi kıza bakıyor ve kız büyüyor. Yorgi askerliği gelince kaçıyor ve yunanlılara katılıyor. Onun yerine süleymen diye biri geliyor ve kıza aşıl oluyor. Evlenecekleri vakit süleyman askere gidiyor ve yorgi tarafından öldürülüyor. Zeynep’in evini basıyorlar ve zeynep bunlara oyun oynuyor ve halk gelince bunları linç ediyor. Diğer bir hikayede babasını kaybetmiş, annesi hasta bir çocuğun, ailesine ve kardeşlerine bakma çabası anlatılıyor. Efenin hikayesi adlı parçada aydınlılar kendi memleketlerine düşman girmeyinceye kadar savaşmıyorlar. Kadınlar bunun üzerine savaşmaya karar verdiler. Bunun üzerine erkekler eşyalarını aldılar ve gittiler. Bir süre sonra kasabadaki dumanları görünce kasabaya daldılar ve hepsini öldürdüler. Duatepe adlı parçada, tepeyi ele geçirmek isteyen ordumuzun anlatıyor ve diyor ki ‘hiçbir millet kanını istiklal uğruna böyle akıtmadı.’ fadime nine ile kerem dede adlı parçada ikisinin aşkı anlatılıyor.bir kızları oluyor ve o da ailesinin benzeri bir aşk yaşıyor taki yunanlılar gelinceye kadar. Diğer bir parçada (vurma fatma) yanako dimitriyadis’in hikayesi anlatılıyor. Yanako kunduracıyken yunan ordusuna girdi ve çok çabuk yükseldi.en büyük zevki işkence yapmaktı. Amacı ise adı fatma olan ve parmağında zümrüt taşı olan birini bulmaktı. Onu buldu ve öldürdü. Ve de parmağını keserek parmağı hatıra olarak aldı. On bir ay sonra açlıktan bir köye gitmek zorunda kaldı ve köylüler onu parçaladı. Adamın son sözü ise ‘vurma fatma, vurma fatma’ oldu. Himmet çocuk adlı parçada bir grup gazeteci köyleri dolaşıyor ve türkün halini tüm dünyaya anlatmak istiyorlar.gezerken bir çok çocuk görüyorlar ve bunların hepsinin aynı durumda olduğunun farkına varıyorlar. Himmet çocuk büyük zorluklar altında ailesine bakmaya çalışıyor. Halide edip adıvarson parçalarında gurbetteki hikayelerini anlatıyor.gurbette bir çok yeri geziyor. Venedik, verona , tirol… buradaki müzeleri kiliseleri, arenaları geziyor. Her yeri beğeniyor; ama, vatan sevgisinin apayrı bir şey olduğunu vurguluyor.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Konuyu Okuyanlar: 2 Ziyaretçi