KİTABIN ADI : Bir Kadın Düşmanı
KİTABIN YAZARI : Reşat Nuri Güntekin
KİTABIN YAYIN EVİ VE ADRESİ : Matbaacılar Sitesi No:38 Bağcılar-İSTANBUL
BASIM YILI : 1990
BİR KADIN DÜŞMANI
Kitap iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Sara’nın babasına ve arkadaşı Nermin’e yazdığı mektuplardan ikinci bölümde ise romanın ikinci kahramanı olan Homongolos’un ölmüş olan arkadaşına yazmış olduğu mektuplardan oluşmaktadır.
ROMANIN ÖZETİ
[B] SARA’NIN MEKTUPLARI [/B]
Sara annesi ile birlikte babasından ayrı İstanbul’da yaşayan genç bir kızdır. Babası bir paşa olduğu için Erzurum’da görev yapmaktadır. Sara babasının yanında Erzurum’a İstanbul’un şaşalı yaşantısından kopamadığı için gitmek istememektedir. Hatta arkadaşının düğününe bile İstanbul’un eğlenceleri yüzünden gitmek istemez. Sara çok güzel bir kızdır. Kendisi de bu güzelliğinin farkındadır ve insanların ona karşı olan ilgisi onun çok hoşuna gitmektedir. Sara Marmara’nın bir kasabasına, dayısının zeytinliğine geziye gider. Bu kasabadaki insanlar Sara’yı görmek için adeta birbirleriyle yarış ederler. Sara bu kasabaya çok ısınmıştır burada hep birinci şahıs olarak görülür. İstanbul’da ikinci olmaktansa burada birinci olmak onun çok hoşuna gider. Sara’nın dayısının kızı Vesime Remzi adlı bir ziraat müühendisi ile nişanlıdır. Remzi Bey’in Sara’ya karşı garip bir zaafı vardır. Remzi Bey nişanlısına olan sahte ilgisiyle Sara’ya adeta meydan okur. Sara ise bunun intikamını Remzi Bey’i baştan çıkararak alacaktır. Ancak amacı Vesime’nin yuvasının yıkmak değildir.
Bir gün Sara bir vapur gezisine çıkar. Bu gezide birisini denizde boğuluyor şekilde görürler ve kaptanı uyarırlar. Kaptan ise bunu umursamaz. Sebebinin ise boğulan bu kişinin muziplik yaptığını bilmeleridir. Bu kişi Homongolos’un ta kendisidir. Sara bu kasabada çok eğlenmektedir ve geceleri gündüz etmektedir. Kasabadan bir saatlik yürüyüş mesafesinde bir spocu gurubunun kampı vardır. Daha sonraları bu kamptaki erkekler de kasabadaki eğlencelere katılırlar. Homongolos bu sporcu grubunun lideridir fakat eğlencelere katılmak istemez. Herkes Homongolos’un nasıl birisi olduğunu çok merak etmektedir ve Homongolos’u davetlere ve eğlencelere katılması için sporculara ısrar ederler. Sporcularda onu zorla ikna ederler. Onun davetlere katılmamasının sebebi olarak kadınlardan kaçtığını ve bir kadın düşmanı olduğunu düşünürler.
Homongolos Afrika zencileri gibi kısa kıvırcık saçları, çıkık alnı, Japonlar gibi çekik gözleri olan çok çirkin bir adamdır ve Sara ondan hoşlanmaz. Fakat kızların Homongolos’a karşı meraktan ileri gelen bir ilgisi vardır. Homongolos’un ise kızların bu ilgisi umurunda bile değildir. Homongolos’un Sara’ya karşı hiçbir ilgi göstermemesi Sara’yı çok şaşırtmaktadır. Çünkü Sara ilk defa böyle bir muameleyle karşılaşmaktadır. Homongolos’un çekingenliği neşeye dönüşür. Fakat onun bayanlara karşı münasebetsizce konuşmaları insanları rahatsız etmeye başlar. Bayanların ona karşı ilgisi onlara patavatsızca, küçük düşürücü ve kırıcı sözler olarak geri gelir. Onu bu münasebetsizliği dayanılamayacak bir hal alır. Daha sonra özür diler ancak onun bu patavatsızca ve kırıcı sözlerinin ardı arkası kesilmeyecektir. Sara ise Homongolos’un bitmek tükenmek bilmeyen terbiyesizliği yüzünden ona büyük bir ders vermek ister ve onu baştan çıkarmaya çalışır. Sara her fırsatta Homongolos’a yanaşmaya çalışmaktadır. Homongolos’un kırıcı sözlerinden etkilenmiyormuş gibi yapar. Ona güler yüz ve sevecenlikle yaklaşarak onu etkilemeye çalışır. Çeşitli bahanelerle ya da davetlerle onula daha sık birlikte olmaya başlar. Sara Homongolos’u kendine aşık ederek ondan bir an önce kadınların intikamını almak ve kadınların zaferini ilan etmek ister. Güzelliğini son derece etkin olarak kullanır.
Sara’nın kendine karşı çok büyük hayranlığı vardır. Güzelliğine aşırı derecede güvenmektedir ve asla yaşlanmak istemez. Sara bu amacına ulaşabilmek için kendisine bazı ortaklarda edinmiştir. Bu ortaklar Homongolos’un Sara ile birlikte olmasını sağlamakta ve onun hakkındaki raporları Sara’ya ulaştırmaktadır. Sara amacına ulaştığını yavaş yavaş anlamaya başlamıştır. Artık Homongolos Sara’ya aşık olmuştur ve Sara artık amacına ulaşmış olduğundan hiçbir şüphesi yoktur. Sara daha sonra Homongolos’un feci bir şekilde can verdiği haberini alır.
[B] HOMONGOLOS’UN ÖLMÜŞ ARKADAŞINA MEKTUPLARI [/B]
Homongolos’un mektepten tanıştığı ve canından çok sevdiği Necdet adında bir arkadaşı vardır. Homongolos bu arkadaşı ile mektepte tanımıştır. Onu mektebin acımasız ortamından korur ve kol kanat gerer. Mektepteki çocuklar, Necdet mektebe geldiğinde ona dayanılmaz işkenceler yapmaya başlarlar. O ise çaresizce bu işkencelere boyun eğer. Homongolos ise mektepte çocukların çok korktuğu serseri bir çocuktur. Homongolos, Necdet’de kendi geçmişini görür. Necdet gibi kendi de mektepteki çocukların dayanılmaz işkencelerine maruz kalmıştır. Homongolos bundan kurtulmanın yolunu yalnızca onlar gibi serseri olmakta bulur. Necdet’i bu durumdan kurtarır. Daha sonra onunla arasında duygusal bir bağ oluşur. Mektepte olduğu gibi askerde de birlikte olurlar. Necdet daha sonra serseri bir mayına kurban gider.
Homongolos gençlik çağlarında arkadaşları gibi kızlarla iletişim kuramaz. Onlarla konuşamaz. Bunun nedeni, kendinin çok çirkin bir insan olduğuna inanmasıdır. O yalnızlığı tercih etmektedir. Kendisini insanlar arfasında bir canavar olarak görmektedir. Bir boks karşılaşmasında kadınların hepsinin diğer boksörü tuttuğunu farkeder ve her yumruk yemesinde kadınlar çılgınca bağırır. Rakibini yendiğinde ise kadınlar kendisine nefretle bakar. Homongolos ise bu çirkinliğinden dolayı kadınların kendisine aşağılayıcı davranmalarındansa kendisi kadınları aşşağılamayı tercih eder ve kadınlara karşı düşmanlık besler. Fakat o Sara’ya aşık olur. Sara’nın kendisinin kırıcı sözlerinden ve patavatsızca konuşmalarından etkilenmemesi ona anlayışlı bir şekild edavranması, her zaman güler yüz göstermesi onu çok etkiler. Diğer kadfınlar kendisine nefretle bakarken Sara ise kendisine çok değişik yaklaşmaktadır. Ancak Sara’yı kendisine layık görmez. ‘İki ayrı cinsten varlığın birbirini sevdiği grülmemiştir’ demektedir. Homongolos Sara olmadan hayatın çok anlamsız olduğunu düşünmektedir. Bu dayanılmaz çirkinliği yüzünden de asla Sara ile beraber olamatyacağını düşünür. Sara’nın gözlerinde başka bir dünyaya baktıktan sonra çevresindeki şeylerde bir tat bulamaz ve intahar etmeye karar verir.
ROMANIN ANA FİKRİ
Homongolos dış görünüşüne göre toplumda kabul göreceğini düşünmektedir. Ancak kişiler hiçbir zaman dış görünüşüne göre değerlendirilmemelidir. Onların çirkin olması kişiliklerininde bozuk olduğu anlamına gelmez. Kişi dış görünüşü ile değil de iç güzelliği ile ön plana çıkmalıdır ve toplumda buna göre saygı görmelidir.
OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Sara kendini aşırı beğenen ukala bir kızdır. Güzelliğiyle etkileyemeyeceği erkek olmadığını düşünen bir kızdır. Kendisine karşı büyük bir hayranlık duymaktadır. Sara güzelliğini kullanarak Homongolos’a kötülük yapmaktadır. Bu yüzden onun ölümüne neden olur.
Homongolos çirkinliği sebebiyle içine kapanık davranmakta, kendisini kadınlardan soyutlamaktadır. Kadınların kendisini küçük görmesindense o kadınları aşağılayarak bu zaafından kurtulmaya çalışır. Homongolos aslında çok saf ve temiz birisidir. Çok iyi kalpli birisidir fakat bunu göstermez. Aşkı yüzünden intihar etmiştir.
ROMAN HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Roman bence toplumun bir yönden acı yüzünü ortaya çıkarmada büyük bir başarı göstermektedir. Yazarın akıcı üslubu Romanı sıkıcı olmaktan çıkarmış aksine okudukça zevk alınan bir roman halini almıştır. Kullandığı üslüp herkes tarafından kolayca anlaşılabilir ve yediden yetmişe herkes bu romanı okuyabilir.
ROMANIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ
REŞAT NURİ GÜNTEKİN
1889 da İstanbul’da doğdu. Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi. Liselerde öğretmenlik, müdürlük, Milli Eğitim Müfettişliği, Paris Kültür Ateşeliği yaptı. UNESKO’da Türkiye’yi temsil etti. Romanları, hikayeleri, tiyatro eserlerinin yanı sıra çeşitli çevirileride vardır.
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : Son Tren
KİTABIN YAZARI : Esat Mahmut KARAKURT
KİTABIN YAYIN EVİ VE ADRESİ : İnkılap ve Aka Yayınları Ankara Cad. No: 95 İSTANBUL
BASIM YILI : 1990
1. KİTABIN KONUSU:
Genç ve yakışıklı bir delikanlının, arzularına yenik düşen bir kadının nasıl tuzağına düştüğünü ve aşkı için yaptığı fedakarlıkları anlatan bir roman.
2. KİTABIN ÖZETİ:
Rıdvan genç, yakışıklı bir üniversite talebesidir. Genç bir kadına delicesine aşık olmuştur fakat bu kadın evlidir. Bu aşktan kurtulmak için tek yolun bir hapishaneye girmek olduğunu düşünür. Bunun için bir avukat yazıhanesine gider ve orada avukat İzzet Bey ile tanışır. Rıdvan, avukat yazıhanesindeki acvukatın karısı olan Nevzat Hanım’ın ilgisini çeker. Nevzat Hanım Rıdvan’ı bu konuda konuşmak için akşam yemeğine davet eder. Nevzat Hanım yaklaşık kırk yaşlaruındadır fakat genç bir kızın sahip olabileceği kadar alımlı ve güzeldir. Avukat işleri nedeniyle yemeğe katılamayacağını söyler. Rıdvan Nevza hanım ve İzzet Bey’in mal varlığının bir hayli fazla olduğunu öğrenir fakat bu servetin avukatlıktan kazanılan paralarla olamayacağını anlar. Bu servet Nevzat Hanım’ın kendi paralarıyla oluşturulmuş bir servettir. Nevzat Hanım’ın evi bir hayli ürkütücü bir yerdir. Evin hizmetkarlarının hepsi iri yarı, çirkin erkeklerdir.
Nevzat Hanım aslında Rıdvandan çok etkilenmiştir. Rıdvan ise yakalandığı bu aşk belasından biran evvel kurtulmak için Nevzat Hanım’ ın peşinden gelmiştir ve kendisine yardım edeceğini düşünmektedir. Evde Nevzat Hanım’a delicesine aşık bir uşak vardır. Nevzat Hanım’ı Rıdvandan çok kıskanmaktadır. Rıdvan bu evde gizemli bir şeyler olduğunu evde olan bazı garip olaylardan dolayı sezmeye başlamıştır. Rıdvan evden gitmek ister fakat dışarıda yağmur yağmaktadır ve vapur seferleri de durmuştur. Nevzat Hanım gece ilerledikçe bütün cazibesini kullanarak Rıdvan’I etkilemeye çalışmaktadır. Gece Nevzat Hanım Rıdvan’I baştan çıkarmak için odasına gelir. Rıdvan ise böyle bir ilişkiyi reddetmektedir. Evin uşağı bütün hiddeti ve kıskançlığı ile Rıdvan’ın odasına girer ve Rıdvan’ın üzerine saldırır. Nevzat’ın kışkırtmasıyla Rıdvan çekmecedeki tabancayı alır ve uşağa ateş eder. Rıdvan uşağın öldüğünü zanneder fakat uşak sadece yaralanmıştır. Nevzat’un eline büyük bir fırsat geçmiştir. Rıdvan’I artık kolaylıkla kendine kul köle yapabilecektir. Uşağın öldüğünü, idam yada kendisinin kölesi olması arasında bir seçim yapması gerektiğini söyler. Rıdvan ise çok çaresiz kalmıştır. Nevzat Hanımla yaşamaya ve onun her dediğini yapmaya razı olur. Nevzat Hanım parasıyla her şeyi elşde edebileceğini düşünmektedir. Nevzat Hanım aslında bu serveti yasadışı işler yaparak kazanmaktadır ve adeta bir mafya lideridir. Rıdvanı’da kendisine bağlayarak tüm arzularını tatmin etmeyi planlamaktadır. Rıdvandan sıkılınca onuda harcayarak başka birisini tuzağa düşürecektir.
Nevzat servetine servet katma hayalindedir. Rıdvan’ı Adanalı bir milyonerin kızıyla evlendirecek ve her ikisinide ortadan kaldırarak servetlerini ele geçirecektir. Rıdvanı bu kızla evlendirecektir fakat asla Rıdvan’ı bırakmayacaktır. Rıdvan İzzet Bey’in bir avukat olmadığını öğrenir. Sadece çetenin faaliyetlerini gizlemek, polisi şüphelerden uzak tutmak gayesiyle, tedarik edilen bir takım sahte evraklarla İzzet avukat olarak gösterilmiştir.
Rıdvan bir tesadüf sonucu müthiş bir felakete sürüklenmiştir. Nevzat hanım onu tamamiyle avuçları arasına almıştır. Onu bir katil olduğuna inandırmak suretiyle her türlü özgürlüğünü elinden almıştır. Rıdvanı arzularının ve ihtıraslarının adi bir aleti haline getirmiştir. Nevzat Hanım Rıdvan’I Adanalı milyonerin kızı ile tanıştırır ve onunla evlenmesi için Rıdbvan’I zorlar. Rıdvan ise bu kızı mahvetmetmek istememektedir. Bu yüzden Nevzat’a karşı çıkatr fakat Nevzat tehtitlerine devam eder. Nevzat Adanalı milyonere Rıdvanı övmektedir. Adanalı milyoner ise Rıdvan’I damadı olarak görmek ister.
Gün geçtikçe Rıdvan Pelinle daha çok ilgilenmeye başlamıştır. Rıdvan artık Nevzat’ın yanına gitmemektedir. Bu durum Nevzat’ın hiç hoşuna gitmemektedir. Pelin gayet mutludur ve herşeyden habersizdir. Rıdvan’a aşık olmaya başlamıştır. Rıdvan da bu kıza karşı birşeyler hissetmektedir. Fakat onu mahfetmek, sahtekarlık, hainlik yapmamak için onunla evlenmek istememektedir fakat eli kolu bağlıdır. En sonunda Rıdvan Pelinle çaresizce evlenmek zorunda kalır. Rıdvan artık Peline aşıktır ve onun kılına bile zarar gelmesini istemez. Henüz balayılarını yaparken Rıdna Pelin’in babasını ölüm haberini alır ve çılgına döner. Onu kimin öldürttüğpünü çok iyi bilmektedir. Sıranın Peline de geleceğini bilmektedir. Bu yüzden bir an önce Nevzat’dan uzaklara gitme kararı alır. Bunun için İsviçre’ye bir tren bileti alır.
Nevzat onların İsviçre’ye kaçacağını öğrenir ve çılgına döner. Yanına yaralanan uşağınıda alır ve Pelin’I öldürmek için Rıdvanların evine baskına giderler. Kıskançlığı ve kini hat safhaya ulaşmış olan Nevzat Rıdvan’I elinden aldığı için Pelin’I öldürmek ister fakat Rıdvan karısına sarılarak buna izin vermez. Tam bu sırada polisler eve baskın yaparlar ve Nevzat’ a ve uşağına teslim olmalarını söylerler. Nevzat Hanım’ın gözü dönmüştür fakat bu fedakarlık ve aşk karşısında daha fazla dayanamaz ve ağlamaya başlar. Pelin’i vurmaktan vazgeçer. Artık hapishanede yaşamaktansa ölmeyi tercih eder ve uşağına kensini vurmasını emreder. Uşak ise bir an için kararsız kalır fakat önce Nevzat’I vurur daha sonra kendiside intahar ederek ölür. Bu olaydan sonra Rıdvan artık özgürdür ve Pelinle mutlu bir yaşam sürerler.
3. KİTABIN ANA FİKRİ
İnsanlar arzularına yenik düştükleri zaman her türlü kötülüğü yapabilirler. Para hırsı ve arzuları tatmin etme isteği olan insanlar her zaman topluma zarar verirler. Bu gibi kişilerin hiç bir zaman peşinden gitmemeliyiz. Aynı zamanda çaresizce çözüm aradığımız zaman tanımadığımız, yabancı insanlara güvenip bir çıkış yolu aramamamız gerekir. Her zaman bir sorunumuz olduğunda anne ve babamıza o da olmazsa en güvendiğimiz, en çok tanıdığımız insanla muhattap olmalıyız. Aksi taktirde bu gibi kişilerin tuzağına düşebiliriz.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE KİŞİLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Rıdvan, genç, yakışıklı, her türlü kadını etkileyebilecek niteliğe sahip bir delikanlıdır. Rıdvan saflığı, aklını kullanamaması ve delice bir aşkın neticesi olarak tuzağa düşmüştür. Aşkı için herşeyi yapabilecek birisidir. Doğruluğu ve dürüslüğü sayesinde bu tuzaktan kurtulmuştur.
Nevzat Hanım, kırk yaşlarında ancak bir genç kız kadar güzeldir ve her türlü erkeği etkileyebilecek birisidir. Ancak arzularına ve ihtiraslarına yenik düşmüştür ve her şeyi parasıyla ve aklıyla elde edebileceğini düşünmektedir.
Pelin, genç ve güzel bir kızdır. Rıdvana delice aşıktır ve nasıl bir oyunun içine girdiğinden haberi bile yoktur. Fakat aşkı için yapamıyacağı fedakarlık yoktur.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Bence bu kitap gerçekten çok güzel. Kitabı okurken dış dünya ile adeta bağlantım kesildi ve sanki bir macera filmi izler gibi hissettim. Bir genç adamın, bir kadının nasıl oyuncağı olduğunu anlatan bu roman gerçekten güzel bir konuyu işlemiş. Akıcı dili sayesinde roman sıkıcı olmak yerine zevkle okuduğum, acaba şimdi ne olacak diye her noktasını heyecanla okuduğum bir roman olmuştur. Bu romanı her kese tafsiye ederim.
KİTABIN YAZARI : Esat Mahmut KARAKURT
KİTABIN YAYIN EVİ VE ADRESİ : İnkılap ve Aka Yayınları Ankara Cad. No: 95 İSTANBUL
BASIM YILI : 1990
1. KİTABIN KONUSU:
Genç ve yakışıklı bir delikanlının, arzularına yenik düşen bir kadının nasıl tuzağına düştüğünü ve aşkı için yaptığı fedakarlıkları anlatan bir roman.
2. KİTABIN ÖZETİ:
Rıdvan genç, yakışıklı bir üniversite talebesidir. Genç bir kadına delicesine aşık olmuştur fakat bu kadın evlidir. Bu aşktan kurtulmak için tek yolun bir hapishaneye girmek olduğunu düşünür. Bunun için bir avukat yazıhanesine gider ve orada avukat İzzet Bey ile tanışır. Rıdvan, avukat yazıhanesindeki acvukatın karısı olan Nevzat Hanım’ın ilgisini çeker. Nevzat Hanım Rıdvan’ı bu konuda konuşmak için akşam yemeğine davet eder. Nevzat Hanım yaklaşık kırk yaşlaruındadır fakat genç bir kızın sahip olabileceği kadar alımlı ve güzeldir. Avukat işleri nedeniyle yemeğe katılamayacağını söyler. Rıdvan Nevza hanım ve İzzet Bey’in mal varlığının bir hayli fazla olduğunu öğrenir fakat bu servetin avukatlıktan kazanılan paralarla olamayacağını anlar. Bu servet Nevzat Hanım’ın kendi paralarıyla oluşturulmuş bir servettir. Nevzat Hanım’ın evi bir hayli ürkütücü bir yerdir. Evin hizmetkarlarının hepsi iri yarı, çirkin erkeklerdir.
Nevzat Hanım aslında Rıdvandan çok etkilenmiştir. Rıdvan ise yakalandığı bu aşk belasından biran evvel kurtulmak için Nevzat Hanım’ ın peşinden gelmiştir ve kendisine yardım edeceğini düşünmektedir. Evde Nevzat Hanım’a delicesine aşık bir uşak vardır. Nevzat Hanım’ı Rıdvandan çok kıskanmaktadır. Rıdvan bu evde gizemli bir şeyler olduğunu evde olan bazı garip olaylardan dolayı sezmeye başlamıştır. Rıdvan evden gitmek ister fakat dışarıda yağmur yağmaktadır ve vapur seferleri de durmuştur. Nevzat Hanım gece ilerledikçe bütün cazibesini kullanarak Rıdvan’I etkilemeye çalışmaktadır. Gece Nevzat Hanım Rıdvan’I baştan çıkarmak için odasına gelir. Rıdvan ise böyle bir ilişkiyi reddetmektedir. Evin uşağı bütün hiddeti ve kıskançlığı ile Rıdvan’ın odasına girer ve Rıdvan’ın üzerine saldırır. Nevzat’ın kışkırtmasıyla Rıdvan çekmecedeki tabancayı alır ve uşağa ateş eder. Rıdvan uşağın öldüğünü zanneder fakat uşak sadece yaralanmıştır. Nevzat’un eline büyük bir fırsat geçmiştir. Rıdvan’I artık kolaylıkla kendine kul köle yapabilecektir. Uşağın öldüğünü, idam yada kendisinin kölesi olması arasında bir seçim yapması gerektiğini söyler. Rıdvan ise çok çaresiz kalmıştır. Nevzat Hanımla yaşamaya ve onun her dediğini yapmaya razı olur. Nevzat Hanım parasıyla her şeyi elşde edebileceğini düşünmektedir. Nevzat Hanım aslında bu serveti yasadışı işler yaparak kazanmaktadır ve adeta bir mafya lideridir. Rıdvanı’da kendisine bağlayarak tüm arzularını tatmin etmeyi planlamaktadır. Rıdvandan sıkılınca onuda harcayarak başka birisini tuzağa düşürecektir.
Nevzat servetine servet katma hayalindedir. Rıdvan’ı Adanalı bir milyonerin kızıyla evlendirecek ve her ikisinide ortadan kaldırarak servetlerini ele geçirecektir. Rıdvanı bu kızla evlendirecektir fakat asla Rıdvan’ı bırakmayacaktır. Rıdvan İzzet Bey’in bir avukat olmadığını öğrenir. Sadece çetenin faaliyetlerini gizlemek, polisi şüphelerden uzak tutmak gayesiyle, tedarik edilen bir takım sahte evraklarla İzzet avukat olarak gösterilmiştir.
Rıdvan bir tesadüf sonucu müthiş bir felakete sürüklenmiştir. Nevzat hanım onu tamamiyle avuçları arasına almıştır. Onu bir katil olduğuna inandırmak suretiyle her türlü özgürlüğünü elinden almıştır. Rıdvanı arzularının ve ihtıraslarının adi bir aleti haline getirmiştir. Nevzat Hanım Rıdvan’I Adanalı milyonerin kızı ile tanıştırır ve onunla evlenmesi için Rıdbvan’I zorlar. Rıdvan ise bu kızı mahvetmetmek istememektedir. Bu yüzden Nevzat’a karşı çıkatr fakat Nevzat tehtitlerine devam eder. Nevzat Adanalı milyonere Rıdvanı övmektedir. Adanalı milyoner ise Rıdvan’I damadı olarak görmek ister.
Gün geçtikçe Rıdvan Pelinle daha çok ilgilenmeye başlamıştır. Rıdvan artık Nevzat’ın yanına gitmemektedir. Bu durum Nevzat’ın hiç hoşuna gitmemektedir. Pelin gayet mutludur ve herşeyden habersizdir. Rıdvan’a aşık olmaya başlamıştır. Rıdvan da bu kıza karşı birşeyler hissetmektedir. Fakat onu mahfetmek, sahtekarlık, hainlik yapmamak için onunla evlenmek istememektedir fakat eli kolu bağlıdır. En sonunda Rıdvan Pelinle çaresizce evlenmek zorunda kalır. Rıdvan artık Peline aşıktır ve onun kılına bile zarar gelmesini istemez. Henüz balayılarını yaparken Rıdna Pelin’in babasını ölüm haberini alır ve çılgına döner. Onu kimin öldürttüğpünü çok iyi bilmektedir. Sıranın Peline de geleceğini bilmektedir. Bu yüzden bir an önce Nevzat’dan uzaklara gitme kararı alır. Bunun için İsviçre’ye bir tren bileti alır.
Nevzat onların İsviçre’ye kaçacağını öğrenir ve çılgına döner. Yanına yaralanan uşağınıda alır ve Pelin’I öldürmek için Rıdvanların evine baskına giderler. Kıskançlığı ve kini hat safhaya ulaşmış olan Nevzat Rıdvan’I elinden aldığı için Pelin’I öldürmek ister fakat Rıdvan karısına sarılarak buna izin vermez. Tam bu sırada polisler eve baskın yaparlar ve Nevzat’ a ve uşağına teslim olmalarını söylerler. Nevzat Hanım’ın gözü dönmüştür fakat bu fedakarlık ve aşk karşısında daha fazla dayanamaz ve ağlamaya başlar. Pelin’i vurmaktan vazgeçer. Artık hapishanede yaşamaktansa ölmeyi tercih eder ve uşağına kensini vurmasını emreder. Uşak ise bir an için kararsız kalır fakat önce Nevzat’I vurur daha sonra kendiside intahar ederek ölür. Bu olaydan sonra Rıdvan artık özgürdür ve Pelinle mutlu bir yaşam sürerler.
3. KİTABIN ANA FİKRİ
İnsanlar arzularına yenik düştükleri zaman her türlü kötülüğü yapabilirler. Para hırsı ve arzuları tatmin etme isteği olan insanlar her zaman topluma zarar verirler. Bu gibi kişilerin hiç bir zaman peşinden gitmemeliyiz. Aynı zamanda çaresizce çözüm aradığımız zaman tanımadığımız, yabancı insanlara güvenip bir çıkış yolu aramamamız gerekir. Her zaman bir sorunumuz olduğunda anne ve babamıza o da olmazsa en güvendiğimiz, en çok tanıdığımız insanla muhattap olmalıyız. Aksi taktirde bu gibi kişilerin tuzağına düşebiliriz.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE KİŞİLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Rıdvan, genç, yakışıklı, her türlü kadını etkileyebilecek niteliğe sahip bir delikanlıdır. Rıdvan saflığı, aklını kullanamaması ve delice bir aşkın neticesi olarak tuzağa düşmüştür. Aşkı için herşeyi yapabilecek birisidir. Doğruluğu ve dürüslüğü sayesinde bu tuzaktan kurtulmuştur.
Nevzat Hanım, kırk yaşlarında ancak bir genç kız kadar güzeldir ve her türlü erkeği etkileyebilecek birisidir. Ancak arzularına ve ihtiraslarına yenik düşmüştür ve her şeyi parasıyla ve aklıyla elde edebileceğini düşünmektedir.
Pelin, genç ve güzel bir kızdır. Rıdvana delice aşıktır ve nasıl bir oyunun içine girdiğinden haberi bile yoktur. Fakat aşkı için yapamıyacağı fedakarlık yoktur.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Bence bu kitap gerçekten çok güzel. Kitabı okurken dış dünya ile adeta bağlantım kesildi ve sanki bir macera filmi izler gibi hissettim. Bir genç adamın, bir kadının nasıl oyuncağı olduğunu anlatan bu roman gerçekten güzel bir konuyu işlemiş. Akıcı dili sayesinde roman sıkıcı olmak yerine zevkle okuduğum, acaba şimdi ne olacak diye her noktasını heyecanla okuduğum bir roman olmuştur. Bu romanı her kese tafsiye ederim.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : İÇİMİZDEKİ BİZ
KİTABIN YAZARI : Doğan CÜCELOĞLU
YAYIN EVİ VE ADRESİ : Remzi Kitapevi 92, Ankara Caddesi, 92/İSTANBUL
BASIM YILI : Yükselen Matbaası - 1998
1. KİTABIN KONUSU : BİZ bilincine varmış kişilerin gerçekleştirebileceği olgular
2. KİTABIN ÖZETİ :
Birinci Kısımda günlük hayatta karşılaşılan tipik olaylar ve tipik insan davranışları ele alınmaktadır. Bu davranışları açıklamada yetişkin çocuk (bedensel olarak gelişmiş fakat duygusal açıdan 4-5 yaşında bir çocuğun olgunluğunu taşıyan kişi) ve kalıplanmış insan (kendi zihinsel modelinin dışına çıkamayıp herkesin dünyayı kendisi gibi algılaması gerektiğine inanan kişi) kavramları kullanılmaktadır.
İkinci Kısımda sorunları yaratan SEN-BEN anlayışı ile sorunların çözümünün temeli olan BİZ bilinci tanıtılmaktadır. SEN anlayışının temelinde acizlik duygusu yatar. Acizlik duygusu “Ben kendime bakamam, onun için bir başkası benim yaşamımdan sorumlu olsun” sonucuna götürür. Diğerlerine güvenmeme, onların aciz olduğunu düşünme ise tam aksine BEN anlayışının temelinde yatar ve “Ben bilirim. Bana sormadan bir şey yapmayı, düşünmeyin, planlamayın” bu anlayışın en belirgin ifadeleridir. SEN-BEN anlayışı içinde kişi bireycidir; bencildir. BİZ bilincine ermiş kişi ise bireyseldir; sosyaldir.
BİZ bilinci, yaşamı bir sistem olarak algılamayı gerektirir. Uzun zaman süresinde olaylar incelendiğinde, bugünkü birçok sorununun nedeninin daha önce önerilen dar görüşlü çözümlerde bulunduğu görülür. Çözüm sistemin tümünü kapsamıyorsa, çözüm için sistemin bir yerini zorlamak, sistemin bütünlüğünü tehdit eder ve sistem kendi bütünlüğünü korumak için harekete geçer. Kısa vadeli çözümler önce işler gibi gözükse de, uzun vadede sorunu daha olumsuz yapar. Sorunun süratle çözülmesi her zaman en iyi çözüm demek değildir.
İnsan ilişkilerinde en önemli duygu, insanların birbirlerine güvenmeleridir. Güvenin altında kişinin bütünlüğü, yani özünün, sözünün ve davranışının tutarlı olması yatar. İnsanların birbirlerine güven duymadıkları bir aile, bir şirket, bir toplum BİZ olamaz.
Kimse bütünden tek başına sorumlu değildir ve kimse bütünün dışında bırakılmamıştır. Kimse sorunların sorumluluğunu kimseye yükleyemez. Bütünün bir parçası olarak sorun da çözüm de insanın kendisinde başlar. Türkiye’nin sorunlarından bu ülkenin insanları sorumludur. Sorumluluğu başka ülkelere yüklemek bizi daha aciz yapar. Sorunları politikacılara, partilere, bürokratlara, medyaya, işadamlarına, sendikalara yüklemek tümü gözden kaçırmak demektir.
Üçüncü Kısımda BİZ bilincinin temeli olan vizyon kavramı incelenmektedir. Yazara göre vizyon oluşturmak liderlerin en önemli işlevlerinden biridir. Kişi vizyonu yoluyla geleceğini yaratabilir. Önce vizyonunu ifade eder ve bu onun gelecekle ilgili verilmiş sözü olur. Vizyonu olmayan kişi geçmişin etkisi altında “şimdi”yi kullanır ve geçmişinin aynısı olan bir gelecek yaratır. Vizyonu olan kişi “şimdi”yi; vizyona kendini adayarak kişisel bütünlük içinde kullanır ve yaşamında yeni olanaklar, risk, heyecan yaratır. Öte yandan, eğer bireyin vizyonu yaşamın tümünü kapsamıyor ve ancak bir bölümüne odaklaşıyorsa, örneğin yalnız ekonomik ve bedensel gereksinimlere yönelmişse, bu alanlarda “başarılı” oldukça o insanın yaşamında dengesizlikler görülür:
Verimlilik paradigması. Bu paradigmanın yetersizliği, “daha fazla” ve “daha hızlı”nın kişiyi başarıya götüreceği varsayımıdır. Neyin, ne amaçla, ne zaman “daha fazla” ve “daha hızlı” üretildiği anlaşılmadan verimliliğin kendi başına bir anlamı yoktur.
Değer paradigması. Bir şeye değer vermiş olmak, o şeyin yaşamımızı anlamlı, huzurlu ve doyumlu yapacağı anlamına gelmez. Ancak, bizim değer verdiğimiz şeyin yaşamın temelinde yatan evrensel ilke ve süreçlerle ahenk içinde olması, yaşamımızın kalitesini olumlu yönde etkiler.
Yönetici “işleri doğru mu yapıyorum?” saplantısı içindeyken; lider, kendine “doğru işleri mi yapıyorum?” sorusunu sorar.
Bu paradigmalar hakim olduğu sürece insanlar ajandalarından mutluluk umarak koşturmaya devam edeceklerdir.
Dördüncü Kısımda, ailenin BİZ bilinci içinde nasıl kurulabileceği ve nasıl yaşayabileceği irdelenmektedir. Yazara göre; ailede BİZ bilinci oluşmuşsa, o aile sağlıklıdır. Ailesi sağlıklı bir yapıya sahip bir toplumun tümünün sağlıklı olması sadece bir zaman meselesidir. Öte yandan SEN-BEN anlayışı üzerine kurulmuş sağlıksız aile yapısı olan toplumlarda bozukluk toplumun her yönünde kendini gösterecektir. Aile yaşamında kalitenin temeli, ailedeki BİZ bilincidir.
Beşinci Kısımda iş yaşamında başarının anahtarının BİZ bilincinde olduğu vurgulanmaktadır. Öte yandan sadece kısa vadeli kâr için çalışan bir şirkette her insan, her fikir, her yöntem bir istatistik gibidir. İnsanlar bir makine gibi bir kaynak olarak düşünülmekten hoşlanmazlar. Çalışanlar insan yerine konmak ve çalıştıkları yerin onurlu bir parçası olmak ister. Aksi taktirde korkunun baskın olduğu yerde insanlar siner, sessizleşir ve yaratıcılıklarını kaybederler. Herkes kendi çıkarını koruma peşine düşer ve grup duygusu kaybolur.
Yazara göre şirketin daha kârlı olması temel neden olursa, kişinin değeri “kârlılık düzeninin verimli bir makinesi” olarak algılanır ve bu anlayışa karşı şu soruyu sormak gerekir: “İnsanın kendisi insan olarak değerli değilse, onun düşüncelerinin değerli olduğuna onu nasıl ikna edebiliriz?”
Yazar BİZ bilincini taşıyan bir yönetimin göstermesi gereken sembolik davranışları şöyle sıralamaktadır:
[FONT=Symbol] · Üst düzeydeki yöneticilerin çalışanların durumlarıyla ilgilenmesi, samimi olması, elini sıkması, gülümsemesi
[FONT=Symbol] · Çalışanları ara sıra ziyaret edip, onları bizzat çalışırken gözleyip yaptıkları iş hakkında bilgi alması, bilgi ve becerilerini takdir etmesi
[FONT=Symbol] · Çalışanların isimlerini öğrenip onlara isimleriyle hitap etmesi
[FONT=Symbol] · Çalışanlar arasında mevki belirten şeyleri ortadan kaldırması. Örneğin herkesin aynı yerde ve aynı yemeği yiyeceği bir ortam yaratması
[FONT=Symbol] · Çalışanların mesajlarının ulaşabileceği sözlü, yazılı ve elektronik iletişim kanallarının oluşturulması
Kitabın bu bölümünde ayrıca; liderin çevresini saran bir çok üst düzey yöneticinin bilerek veya bilmeyerek BİZ bilincinin oluşmasında olumlu veya olumsuz rol oynayabileceği, lidere duymak istediği şeyleri söyleyerek onun gerçek çalışanlarla temasını engellemek isteyebileceği görüşüne yer verilmektedir.
Bu bölümde işlenen bir diğer konu ise; bir ekipte bireyin değerini kaybetmediği sürece ekibin başarılı olacağı ve gruptaki her bireyin öneminin arttığında grubun öneminin de artacağıdır.
Öte yandan BİZ olmak zaman alacaktır. Birine değer vermek, güvenli ve sağlıklı bir ilişkinin temel taşlarını birer tuğla gibi sabırla dizmek zaten pek çok işin içine girmiş olan yönetici için daha çok zaman istiyor gibi görünür. Uzun vadede düşünüldüğünde yönetici, SEN-BEN anlayışının getireceği sorunlar için defalarca daha çok zaman harcar. BİZ bilinci, yönetici için, uzun vadede, en etkili yönetim ortamını yaratır.
Dikkat edilmesi gereken bir konu da, verilmesi gerekli olan cezaların, eleştirilerin onur kırmayacak ortam ve koşullarda öfke, yılgınlık ve küskünlüğe neden olmayacak tarzda verilmesidir.
Altıncı Kısımda yönetici ve liderin BİZ bilinci içinde bir işyerini nasıl başarıya ve kaliteye götürebileceği açıklanmaktadır. Klasik ve modern yönetim anlayışının farklılıkları bir tabloda şematik olarak gösterilmiştir. BİZ bilinci içindeki yönetimin temel varsayımları ise şöyle sıralanmıştır:
[FONT=Symbol] · Doğru olanı yapmak en güçlü güdüyü ve kılavuzu sağlar.
[FONT=Symbol] · Her birey, tümün vazgeçilmez bir parçasıdır.
[FONT=Symbol] · Uzlaşma ve barış içinde olma; yarışma veya hasım ilişkileri içinde olmaktan iyidir.
[FONT=Symbol] · Herkesin sorumluluk alması gerekir.
[FONT=Symbol] · Olumluluk sağlıklı ilişkinin doğal sonucudur.
Biz bilinci içinde liderlik üstlenen kişilerin özellikleri ise yazar Doğan CÜCELOĞLU tarafından şu şekilde ifade edilmektedir:
[FONT=Symbol] · Girişimci
[FONT=Symbol] · Riske girmekten çekinmeyen
[FONT=Symbol] · Sorumluluk duygusu taşıyan
[FONT=Symbol] · Özgün
[FONT=Symbol] · Gerçek
[FONT=Symbol] · Açık elli
[FONT=Symbol] · Sabırlı
[FONT=Symbol] · Azimli
[FONT=Symbol] · Vizyon sahibi
[FONT=Symbol] · İnsanların yaşamının bir parçası olmaya açık
[FONT=Symbol] · Gelişim içinde
[FONT=Symbol] · Hizmet etmeye önem veren
[FONT=Symbol] · İnsanların yapabileceğine inanan
Yedinci Kısımda işyerindeki sorumluluğun paylaşılan bir sorumluluk olduğu ve işyerinde işte olmak gerektiği düşüncesi işlenmektedir. Buna göre bir çok insan işyerine evden yük getirir. Bu doğaldır. Çünkü insan bir bütündür ve evde olan yaşamının tümünü etkiler. Doğal olmayan, birçok insanın işyerine evden “yük” getirdiğinin farkında olmayışıdır. Yükler çalışanları yavaşlatır, yorar ve hiçbir faydaları yoktur.
Bu bölümde ayrıca üretim, kalite, kârlılık, kalite döngüsü,uygulama stratejisi, BİZ bilinci ve sendikalar ve bireysel sorumluluk kavramlarına da yer verilmektedir.
Ayrıca Sekizinci ve son kısımda ise, geleceğin gücü dile getirilmektedir.
3. KİTABIN ANA FİKRİ :
Kitabın temel savı şudur: Bireysel yaşamımızda, aile yaşamımızda, yaşamımızın her yönünde içimizdeki BİZ’i temel almadıkça anlamlı, doyumlu ve sağlıklı bir yaşama düzeni oluşturmamız olanaksızdır. Anlamlı, doyumlu ve sağlıklı bir yaşam, kaliteli bir yaşamdır. Bu da BİZ bilincine varmış kişilerin gerçekleştirebileceği bir olgudur. İçimizdeki BİZ, kalite bilincinin temelidir.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ :
Bir tek insan bir aileyi, bir şirketi, bir ulusu, tüm dünyayı etkileme gücüne sahiptir. İnsanın, sorunun değil, çözümün bir parçası olmaya karar vermesi, bu kararını söze dökmesi ve sözü ile bütünlük içinde yaşaması bireyin sahip olduğu en büyük güç kaynağıdır.İnsan geçmişin hatalarından pişmanlık duyarak gelişmez. Geleceğin olanaklarından heyecanlanıp, o olanaklara kendini adayarak gelişir.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Kitap akıcı ve heyecan verici bir uslüple anlatılmış. Olayların sıralanışı ilgiyi arttırıyor ve okuyucu kitabı büyük bir merak ve heyecanla okuyor.
Kitap sayesinde gerçekte içimizdeki bizle karşılaşabiliyoruz,bu kitabı daha çekici hale getiriyor.herkese tavsiye edebileceğim bir kitap.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ :
Halide Edip ADIVAR (1882-1964); İstanbul’da doğdu. Kimi kaynaklara göre doğum yılı 1884’tür. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Kolejinde okuttu. Orada Rıza Tevfik’den (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı ve Doğu’nun mistik edebiyatını dinledi. Sonradan evlendiği Salih Zeki’den de matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901’de bitirdi. 1908’de gazetelere yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılarından ötürü gericilerin düşmanlığını kazandı. 31 Mart Ayaklanmasında bir süre için Mısır’a kaçmak zorunda kaldı. 1909’dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919’da Sultanahmet Meydanı’nda İzmir’in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşma ünlüdür. 1920’de Anadolu’ya kaçarak Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi.
1917’de evlenmiş olduğu ikinci kocası Adnan ADIVAR ile birlikte Türkiye’den ayrıldı. 1939’a kadar dış ülkelerde yaşadı. O yıllarda konferanslar vermek üzere Amerika’ya ve Mohandas Gandi tarafından Hindistan’a çağrıldı. 1939’da İstanbul’a dönen ADIVAR, 1940’ta İstanbul Üniversitesinde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu. 1950’de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi. 1954’te istifa ederek evine çekilmiş ve 1964’te vefat etmiştir.
KİTABIN YAZARI : Doğan CÜCELOĞLU
YAYIN EVİ VE ADRESİ : Remzi Kitapevi 92, Ankara Caddesi, 92/İSTANBUL
BASIM YILI : Yükselen Matbaası - 1998
1. KİTABIN KONUSU : BİZ bilincine varmış kişilerin gerçekleştirebileceği olgular
2. KİTABIN ÖZETİ :
Birinci Kısımda günlük hayatta karşılaşılan tipik olaylar ve tipik insan davranışları ele alınmaktadır. Bu davranışları açıklamada yetişkin çocuk (bedensel olarak gelişmiş fakat duygusal açıdan 4-5 yaşında bir çocuğun olgunluğunu taşıyan kişi) ve kalıplanmış insan (kendi zihinsel modelinin dışına çıkamayıp herkesin dünyayı kendisi gibi algılaması gerektiğine inanan kişi) kavramları kullanılmaktadır.
İkinci Kısımda sorunları yaratan SEN-BEN anlayışı ile sorunların çözümünün temeli olan BİZ bilinci tanıtılmaktadır. SEN anlayışının temelinde acizlik duygusu yatar. Acizlik duygusu “Ben kendime bakamam, onun için bir başkası benim yaşamımdan sorumlu olsun” sonucuna götürür. Diğerlerine güvenmeme, onların aciz olduğunu düşünme ise tam aksine BEN anlayışının temelinde yatar ve “Ben bilirim. Bana sormadan bir şey yapmayı, düşünmeyin, planlamayın” bu anlayışın en belirgin ifadeleridir. SEN-BEN anlayışı içinde kişi bireycidir; bencildir. BİZ bilincine ermiş kişi ise bireyseldir; sosyaldir.
BİZ bilinci, yaşamı bir sistem olarak algılamayı gerektirir. Uzun zaman süresinde olaylar incelendiğinde, bugünkü birçok sorununun nedeninin daha önce önerilen dar görüşlü çözümlerde bulunduğu görülür. Çözüm sistemin tümünü kapsamıyorsa, çözüm için sistemin bir yerini zorlamak, sistemin bütünlüğünü tehdit eder ve sistem kendi bütünlüğünü korumak için harekete geçer. Kısa vadeli çözümler önce işler gibi gözükse de, uzun vadede sorunu daha olumsuz yapar. Sorunun süratle çözülmesi her zaman en iyi çözüm demek değildir.
İnsan ilişkilerinde en önemli duygu, insanların birbirlerine güvenmeleridir. Güvenin altında kişinin bütünlüğü, yani özünün, sözünün ve davranışının tutarlı olması yatar. İnsanların birbirlerine güven duymadıkları bir aile, bir şirket, bir toplum BİZ olamaz.
Kimse bütünden tek başına sorumlu değildir ve kimse bütünün dışında bırakılmamıştır. Kimse sorunların sorumluluğunu kimseye yükleyemez. Bütünün bir parçası olarak sorun da çözüm de insanın kendisinde başlar. Türkiye’nin sorunlarından bu ülkenin insanları sorumludur. Sorumluluğu başka ülkelere yüklemek bizi daha aciz yapar. Sorunları politikacılara, partilere, bürokratlara, medyaya, işadamlarına, sendikalara yüklemek tümü gözden kaçırmak demektir.
Üçüncü Kısımda BİZ bilincinin temeli olan vizyon kavramı incelenmektedir. Yazara göre vizyon oluşturmak liderlerin en önemli işlevlerinden biridir. Kişi vizyonu yoluyla geleceğini yaratabilir. Önce vizyonunu ifade eder ve bu onun gelecekle ilgili verilmiş sözü olur. Vizyonu olmayan kişi geçmişin etkisi altında “şimdi”yi kullanır ve geçmişinin aynısı olan bir gelecek yaratır. Vizyonu olan kişi “şimdi”yi; vizyona kendini adayarak kişisel bütünlük içinde kullanır ve yaşamında yeni olanaklar, risk, heyecan yaratır. Öte yandan, eğer bireyin vizyonu yaşamın tümünü kapsamıyor ve ancak bir bölümüne odaklaşıyorsa, örneğin yalnız ekonomik ve bedensel gereksinimlere yönelmişse, bu alanlarda “başarılı” oldukça o insanın yaşamında dengesizlikler görülür:
Verimlilik paradigması. Bu paradigmanın yetersizliği, “daha fazla” ve “daha hızlı”nın kişiyi başarıya götüreceği varsayımıdır. Neyin, ne amaçla, ne zaman “daha fazla” ve “daha hızlı” üretildiği anlaşılmadan verimliliğin kendi başına bir anlamı yoktur.
Değer paradigması. Bir şeye değer vermiş olmak, o şeyin yaşamımızı anlamlı, huzurlu ve doyumlu yapacağı anlamına gelmez. Ancak, bizim değer verdiğimiz şeyin yaşamın temelinde yatan evrensel ilke ve süreçlerle ahenk içinde olması, yaşamımızın kalitesini olumlu yönde etkiler.
Yönetici “işleri doğru mu yapıyorum?” saplantısı içindeyken; lider, kendine “doğru işleri mi yapıyorum?” sorusunu sorar.
Bu paradigmalar hakim olduğu sürece insanlar ajandalarından mutluluk umarak koşturmaya devam edeceklerdir.
Dördüncü Kısımda, ailenin BİZ bilinci içinde nasıl kurulabileceği ve nasıl yaşayabileceği irdelenmektedir. Yazara göre; ailede BİZ bilinci oluşmuşsa, o aile sağlıklıdır. Ailesi sağlıklı bir yapıya sahip bir toplumun tümünün sağlıklı olması sadece bir zaman meselesidir. Öte yandan SEN-BEN anlayışı üzerine kurulmuş sağlıksız aile yapısı olan toplumlarda bozukluk toplumun her yönünde kendini gösterecektir. Aile yaşamında kalitenin temeli, ailedeki BİZ bilincidir.
Beşinci Kısımda iş yaşamında başarının anahtarının BİZ bilincinde olduğu vurgulanmaktadır. Öte yandan sadece kısa vadeli kâr için çalışan bir şirkette her insan, her fikir, her yöntem bir istatistik gibidir. İnsanlar bir makine gibi bir kaynak olarak düşünülmekten hoşlanmazlar. Çalışanlar insan yerine konmak ve çalıştıkları yerin onurlu bir parçası olmak ister. Aksi taktirde korkunun baskın olduğu yerde insanlar siner, sessizleşir ve yaratıcılıklarını kaybederler. Herkes kendi çıkarını koruma peşine düşer ve grup duygusu kaybolur.
Yazara göre şirketin daha kârlı olması temel neden olursa, kişinin değeri “kârlılık düzeninin verimli bir makinesi” olarak algılanır ve bu anlayışa karşı şu soruyu sormak gerekir: “İnsanın kendisi insan olarak değerli değilse, onun düşüncelerinin değerli olduğuna onu nasıl ikna edebiliriz?”
Yazar BİZ bilincini taşıyan bir yönetimin göstermesi gereken sembolik davranışları şöyle sıralamaktadır:
[FONT=Symbol] · Üst düzeydeki yöneticilerin çalışanların durumlarıyla ilgilenmesi, samimi olması, elini sıkması, gülümsemesi
[FONT=Symbol] · Çalışanları ara sıra ziyaret edip, onları bizzat çalışırken gözleyip yaptıkları iş hakkında bilgi alması, bilgi ve becerilerini takdir etmesi
[FONT=Symbol] · Çalışanların isimlerini öğrenip onlara isimleriyle hitap etmesi
[FONT=Symbol] · Çalışanlar arasında mevki belirten şeyleri ortadan kaldırması. Örneğin herkesin aynı yerde ve aynı yemeği yiyeceği bir ortam yaratması
[FONT=Symbol] · Çalışanların mesajlarının ulaşabileceği sözlü, yazılı ve elektronik iletişim kanallarının oluşturulması
Kitabın bu bölümünde ayrıca; liderin çevresini saran bir çok üst düzey yöneticinin bilerek veya bilmeyerek BİZ bilincinin oluşmasında olumlu veya olumsuz rol oynayabileceği, lidere duymak istediği şeyleri söyleyerek onun gerçek çalışanlarla temasını engellemek isteyebileceği görüşüne yer verilmektedir.
Bu bölümde işlenen bir diğer konu ise; bir ekipte bireyin değerini kaybetmediği sürece ekibin başarılı olacağı ve gruptaki her bireyin öneminin arttığında grubun öneminin de artacağıdır.
Öte yandan BİZ olmak zaman alacaktır. Birine değer vermek, güvenli ve sağlıklı bir ilişkinin temel taşlarını birer tuğla gibi sabırla dizmek zaten pek çok işin içine girmiş olan yönetici için daha çok zaman istiyor gibi görünür. Uzun vadede düşünüldüğünde yönetici, SEN-BEN anlayışının getireceği sorunlar için defalarca daha çok zaman harcar. BİZ bilinci, yönetici için, uzun vadede, en etkili yönetim ortamını yaratır.
Dikkat edilmesi gereken bir konu da, verilmesi gerekli olan cezaların, eleştirilerin onur kırmayacak ortam ve koşullarda öfke, yılgınlık ve küskünlüğe neden olmayacak tarzda verilmesidir.
Altıncı Kısımda yönetici ve liderin BİZ bilinci içinde bir işyerini nasıl başarıya ve kaliteye götürebileceği açıklanmaktadır. Klasik ve modern yönetim anlayışının farklılıkları bir tabloda şematik olarak gösterilmiştir. BİZ bilinci içindeki yönetimin temel varsayımları ise şöyle sıralanmıştır:
[FONT=Symbol] · Doğru olanı yapmak en güçlü güdüyü ve kılavuzu sağlar.
[FONT=Symbol] · Her birey, tümün vazgeçilmez bir parçasıdır.
[FONT=Symbol] · Uzlaşma ve barış içinde olma; yarışma veya hasım ilişkileri içinde olmaktan iyidir.
[FONT=Symbol] · Herkesin sorumluluk alması gerekir.
[FONT=Symbol] · Olumluluk sağlıklı ilişkinin doğal sonucudur.
Biz bilinci içinde liderlik üstlenen kişilerin özellikleri ise yazar Doğan CÜCELOĞLU tarafından şu şekilde ifade edilmektedir:
[FONT=Symbol] · Girişimci
[FONT=Symbol] · Riske girmekten çekinmeyen
[FONT=Symbol] · Sorumluluk duygusu taşıyan
[FONT=Symbol] · Özgün
[FONT=Symbol] · Gerçek
[FONT=Symbol] · Açık elli
[FONT=Symbol] · Sabırlı
[FONT=Symbol] · Azimli
[FONT=Symbol] · Vizyon sahibi
[FONT=Symbol] · İnsanların yaşamının bir parçası olmaya açık
[FONT=Symbol] · Gelişim içinde
[FONT=Symbol] · Hizmet etmeye önem veren
[FONT=Symbol] · İnsanların yapabileceğine inanan
Yedinci Kısımda işyerindeki sorumluluğun paylaşılan bir sorumluluk olduğu ve işyerinde işte olmak gerektiği düşüncesi işlenmektedir. Buna göre bir çok insan işyerine evden yük getirir. Bu doğaldır. Çünkü insan bir bütündür ve evde olan yaşamının tümünü etkiler. Doğal olmayan, birçok insanın işyerine evden “yük” getirdiğinin farkında olmayışıdır. Yükler çalışanları yavaşlatır, yorar ve hiçbir faydaları yoktur.
Bu bölümde ayrıca üretim, kalite, kârlılık, kalite döngüsü,uygulama stratejisi, BİZ bilinci ve sendikalar ve bireysel sorumluluk kavramlarına da yer verilmektedir.
Ayrıca Sekizinci ve son kısımda ise, geleceğin gücü dile getirilmektedir.
3. KİTABIN ANA FİKRİ :
Kitabın temel savı şudur: Bireysel yaşamımızda, aile yaşamımızda, yaşamımızın her yönünde içimizdeki BİZ’i temel almadıkça anlamlı, doyumlu ve sağlıklı bir yaşama düzeni oluşturmamız olanaksızdır. Anlamlı, doyumlu ve sağlıklı bir yaşam, kaliteli bir yaşamdır. Bu da BİZ bilincine varmış kişilerin gerçekleştirebileceği bir olgudur. İçimizdeki BİZ, kalite bilincinin temelidir.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ :
Bir tek insan bir aileyi, bir şirketi, bir ulusu, tüm dünyayı etkileme gücüne sahiptir. İnsanın, sorunun değil, çözümün bir parçası olmaya karar vermesi, bu kararını söze dökmesi ve sözü ile bütünlük içinde yaşaması bireyin sahip olduğu en büyük güç kaynağıdır.İnsan geçmişin hatalarından pişmanlık duyarak gelişmez. Geleceğin olanaklarından heyecanlanıp, o olanaklara kendini adayarak gelişir.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Kitap akıcı ve heyecan verici bir uslüple anlatılmış. Olayların sıralanışı ilgiyi arttırıyor ve okuyucu kitabı büyük bir merak ve heyecanla okuyor.
Kitap sayesinde gerçekte içimizdeki bizle karşılaşabiliyoruz,bu kitabı daha çekici hale getiriyor.herkese tavsiye edebileceğim bir kitap.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ :
Halide Edip ADIVAR (1882-1964); İstanbul’da doğdu. Kimi kaynaklara göre doğum yılı 1884’tür. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Kolejinde okuttu. Orada Rıza Tevfik’den (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı ve Doğu’nun mistik edebiyatını dinledi. Sonradan evlendiği Salih Zeki’den de matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901’de bitirdi. 1908’de gazetelere yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılarından ötürü gericilerin düşmanlığını kazandı. 31 Mart Ayaklanmasında bir süre için Mısır’a kaçmak zorunda kaldı. 1909’dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919’da Sultanahmet Meydanı’nda İzmir’in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşma ünlüdür. 1920’de Anadolu’ya kaçarak Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi.
1917’de evlenmiş olduğu ikinci kocası Adnan ADIVAR ile birlikte Türkiye’den ayrıldı. 1939’a kadar dış ülkelerde yaşadı. O yıllarda konferanslar vermek üzere Amerika’ya ve Mohandas Gandi tarafından Hindistan’a çağrıldı. 1939’da İstanbul’a dönen ADIVAR, 1940’ta İstanbul Üniversitesinde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu. 1950’de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi. 1954’te istifa ederek evine çekilmiş ve 1964’te vefat etmiştir.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
ANAHTAR
KİTABIN YAZARI
REFİK HALİD KARAY
YAYIN EVİ VE ADRESİ
İNKILAP KİTAP EVİ Ankara Cad. No:95 İSTANBUL
BASIM YILI
1994
1. KİTABIN KONUSU: Küçücük ve önemsizmiş gibi görünen bir anahtarın evli bir çiftin başına getirdikleri
2. KİTABIN ÖZETİ:
Kenan, anahtarını kaybettiği günün akşamı apartmanının kapısını ilk kez olarak kendisi açamaz. Hiçbir şey kaybetmesini, hele başkasının bunu öğrenmesini istemeyen bir kişidir. Bu yüzden de hanımı Perihan’da bulunan eş anahtarı usulcacık haber vermeden alıp bir tane daha yaptırmayı düşünür. Hem yarın Perihan’ın kabul günüdür ve dışarı çıkmayacaktır. Dolayısıyla farkına varmayacaktır.
Planladığı gibi anahtarı yaptırır. Kimseye farkettirmeden karısının anahtarını koyar. Artık kendi anahtarı vardır. Bir gün eve geldiğinde anahtarını kilide sokar ; fakat kapı açılmaz. Bu duruma çok şaşırmıştır. Olacak iş midir? Karısındaki anahtar kapıyı açmamaktadır. İşte o an aklına çok kötü durumlar gelmeye başlar : “ Yoksa karısı onu aldatıyor olabilir mi? Muhtemelen anahtar da onunla buluştukları evin anahtarıdır. Nereye gider? Ne yapar ne eder? Peki kimle? Şununla olabilir mi? Bununla olmaz mı? Niye beni aldatıyor? Neden böyle yapmaya ihtiyaç duydu? Yoksa kötü bir evlilik geçirdiği o ilk kocasına mı dönmüştü? “ vb. Bir çok soru kafasını kurcalamaktadır. Bu sorularla adeta kafasını bozmuştur; ancak nedense bir kez olsun bu durumu Perihan’ a açmamakta , anahtarın kime ait olduğunu sormamaktadır. Bunu ona nasıl sorarım , onun sadakatinden şüphem var mı yok mu arasında gidip gelir.
Zamanını evlilik hayatını en baştan beri düşünmekle geçirir olmuştur. Sonunda iyice zıvanadan çıkmış ve bir gün karısının peşine adam düşürüp ne yapıp nereye gittiğini araştırmaya kalkmıştır. Hiç ihtiyacı olmadığı halde çocukluk günlerindeki gibi bir bıçak alır. Hatta bir gün hiç adeti olmadığı halde bir kıza bir şeyler içmeyi teklif eder. Onunla biraz vakit geçirirler ve sonra tekrar buluşmak için anlaşır ayrılırlar. Hasılı artık ne yaptığının farkına bile varamamaktadır.
Aslında Kenan psikolojik bir rahatsızlık geçirmektedir. Bunun sebebi de türlü stresler içinde yaşadığımız şu koşturmacalı iş hayatıdır. Yaptığı tüm bu dengesiz işlerin sebebi de işte budur. Kendisini hakikaten seven bir karısı vardır. Karısı onun için çok endişelenmektedir. Tek dileği kocasının bir an önce iyileşmesidir. Kocasının bir akrabası ve ruh ve sinir hastalıkları doktoru onu teselli etmeye çalışmaktadırlar. Olaylar böyle seyrederken Kenan’ın cebinden çıkan anahtar bu kez karısını düşünmeye sevk eder. Acaba bu anahtar Kenan ile beraber görülen o kıza mı aittir? Bunları araştırırken eski kocasının ziyaretine sık gittiği bir bayan arkadaşının apartımanına taşındığını ve Kenan için bir endişe kaynağının da bu olduğunu öğrenir. Buna rağmen Perihan gerçekten Kenen’a sadıktır. Biricik arzusu kocasının yeniden sağlığına kavuşmasıdır. Hatta o bir kızla gönül eğlendirmiş dahi olsa ona gücenmeyecektir.
Perihan’ın dilediği olur. Kenan sağlığına kavuşur. Artık bulundukları stresli ve sıkıcı ortamdan kurtulmak eski zamanlarındaki mutlu günlerine dönmek istemektedirler. Bunun için en başta oturdukları yeri değiştirmeye karar verirler. Burada öneri Perihan’dan gelir. Bu mekan ilk aşk yuvaları olan küçük müstakil bir evden başkası değildir. O eve giderler. Perihan elindeki çantadan bir anahtar çıkarır. İşin bütün muamması işte o an çözülmüştür. Onca endişeye yol atan bu küçücük anahtar o ilk aşk yuvalarının , oturdukları ilk eve aittir. Perihan çok sevdiği bu evden bir hatıra olarak almıştır. Olsun artık huzura ermişlerdir. Mutlulukları bu evde devam eder.
3. KİTABIN ANA FİKRİ : Aklımızı kurcalayan hadiseler olduğunda bunları ilk fırsatta çözüme kavuşturacak insanlara açmalıyız. Yoksa sonradan olaylar allak bullak olup kafamızı iyice karıştırabilir. Daha da çözülemez hale gelir.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ : Kitaptaki olaylar , gerçeğe uygun ve günlük hayatta yer alabilecek şekildedir. Yaşanmış veya yaşanması muhtemel olaylardan alınmıştır. Olaylar merak uyandırıcı bir akış içinde geçmektedir.
Kenan , genç sayılacak yaşta bir banka müdürüdür. İyi bir eğitim almış , yurt dışıyla da bunu süslemiştir. Seçkin kesimden bir insandır diyebiliriz. Son zamanlarda psikolojik bir hastalığa yakalanmış, anahtar hadisesi de onun üstüne denk gelmiştir.
Perihan , gayet alımlı birbayandır. Kocasını gerçek manasıyla sevmektedir. Başarısız geçen bir evliliğin ardından Kenan’da aşkı bulmuştur.
Roman esas itibariyle Kenan’ın ruhsal ve düşünsel bir tasviri gibidir. Banka müdürü olan Kenan’ın arkadaşları, romandaki diğer karakterler de genelde şairler, yazarlar, işadamları gibi üst tabaka insanlardan oluşmaktadır.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Kitap oldukça akıcıdır. Berrak , kolay anlaşılır bir Türkçe ile yazılmıştır. Olaylar bizde merak uyandıracak şekilde gelişmektedir.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ : 1888 yılında Beylerbeyi’nde doğan Refik Halid , 18. yüzyıl sonlarında bir kolu Mudurnu’dan İstanbul’a göçen Karakayış ailesindendir. “ Galatasaray Sultanisi “ ve “ Mekteb-i Hukuk “ ta okuyan yazar, Meşrutiyet sıralarında gazeteciliğe başlamıştır. Kısa sürede üne kavuşmuş, “ Fecr-i Ati “ edebiyat topluluğunun kurucularından olmuştur. “ Kirpi “ adıyla taşlamaları ve siyasal yazıları sonucu İttihat ve Terakki hükümetince Anadolu’nun çeşitli yerlerinde beş yıl sürgüne gönderilmiş ; ancak 1. Dünya Savaşının son yılı İstanbul’a dönebilmiştir. Dönüşünde Robert Kolej’ de öğretmenlik, Sabah gazetesi başyazarlığı, ilk kez Posta Telgraf genel müdürlüğü yapan Refik Halid, bu ara tanınmış mizah dergisi “ Aydede “ yi de çıkarmıştır.
Bazı siyasal davranışları yüzünden memleketten ayrılmak zorunda kalan yazar, Halep’e yerleşerek “ Vahdet “ gazetesini çıkarmış Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasında yazıları ve çalışmaları ile katkıları olmuştur.
1938’de yurda dönen Refik Halid, çeşitli dergi ve gazetelerdeki günlük yazıları ve yirmi kadar romanı ile yaşamını sürdürmüştür.
18.7.1965 tarihinde İstanbul’da ölen yazar, tekniği, dilinin güzelliği, taşlamalarının inceliği ve tasvirlerinin kuvveti ile ün yapmış ; Modern Türk Edebiyatı’nın temel taşlarından biri olmuştur.
ANAHTAR
KİTABIN YAZARI
REFİK HALİD KARAY
YAYIN EVİ VE ADRESİ
İNKILAP KİTAP EVİ Ankara Cad. No:95 İSTANBUL
BASIM YILI
1994
1. KİTABIN KONUSU: Küçücük ve önemsizmiş gibi görünen bir anahtarın evli bir çiftin başına getirdikleri
2. KİTABIN ÖZETİ:
Kenan, anahtarını kaybettiği günün akşamı apartmanının kapısını ilk kez olarak kendisi açamaz. Hiçbir şey kaybetmesini, hele başkasının bunu öğrenmesini istemeyen bir kişidir. Bu yüzden de hanımı Perihan’da bulunan eş anahtarı usulcacık haber vermeden alıp bir tane daha yaptırmayı düşünür. Hem yarın Perihan’ın kabul günüdür ve dışarı çıkmayacaktır. Dolayısıyla farkına varmayacaktır.
Planladığı gibi anahtarı yaptırır. Kimseye farkettirmeden karısının anahtarını koyar. Artık kendi anahtarı vardır. Bir gün eve geldiğinde anahtarını kilide sokar ; fakat kapı açılmaz. Bu duruma çok şaşırmıştır. Olacak iş midir? Karısındaki anahtar kapıyı açmamaktadır. İşte o an aklına çok kötü durumlar gelmeye başlar : “ Yoksa karısı onu aldatıyor olabilir mi? Muhtemelen anahtar da onunla buluştukları evin anahtarıdır. Nereye gider? Ne yapar ne eder? Peki kimle? Şununla olabilir mi? Bununla olmaz mı? Niye beni aldatıyor? Neden böyle yapmaya ihtiyaç duydu? Yoksa kötü bir evlilik geçirdiği o ilk kocasına mı dönmüştü? “ vb. Bir çok soru kafasını kurcalamaktadır. Bu sorularla adeta kafasını bozmuştur; ancak nedense bir kez olsun bu durumu Perihan’ a açmamakta , anahtarın kime ait olduğunu sormamaktadır. Bunu ona nasıl sorarım , onun sadakatinden şüphem var mı yok mu arasında gidip gelir.
Zamanını evlilik hayatını en baştan beri düşünmekle geçirir olmuştur. Sonunda iyice zıvanadan çıkmış ve bir gün karısının peşine adam düşürüp ne yapıp nereye gittiğini araştırmaya kalkmıştır. Hiç ihtiyacı olmadığı halde çocukluk günlerindeki gibi bir bıçak alır. Hatta bir gün hiç adeti olmadığı halde bir kıza bir şeyler içmeyi teklif eder. Onunla biraz vakit geçirirler ve sonra tekrar buluşmak için anlaşır ayrılırlar. Hasılı artık ne yaptığının farkına bile varamamaktadır.
Aslında Kenan psikolojik bir rahatsızlık geçirmektedir. Bunun sebebi de türlü stresler içinde yaşadığımız şu koşturmacalı iş hayatıdır. Yaptığı tüm bu dengesiz işlerin sebebi de işte budur. Kendisini hakikaten seven bir karısı vardır. Karısı onun için çok endişelenmektedir. Tek dileği kocasının bir an önce iyileşmesidir. Kocasının bir akrabası ve ruh ve sinir hastalıkları doktoru onu teselli etmeye çalışmaktadırlar. Olaylar böyle seyrederken Kenan’ın cebinden çıkan anahtar bu kez karısını düşünmeye sevk eder. Acaba bu anahtar Kenan ile beraber görülen o kıza mı aittir? Bunları araştırırken eski kocasının ziyaretine sık gittiği bir bayan arkadaşının apartımanına taşındığını ve Kenan için bir endişe kaynağının da bu olduğunu öğrenir. Buna rağmen Perihan gerçekten Kenen’a sadıktır. Biricik arzusu kocasının yeniden sağlığına kavuşmasıdır. Hatta o bir kızla gönül eğlendirmiş dahi olsa ona gücenmeyecektir.
Perihan’ın dilediği olur. Kenan sağlığına kavuşur. Artık bulundukları stresli ve sıkıcı ortamdan kurtulmak eski zamanlarındaki mutlu günlerine dönmek istemektedirler. Bunun için en başta oturdukları yeri değiştirmeye karar verirler. Burada öneri Perihan’dan gelir. Bu mekan ilk aşk yuvaları olan küçük müstakil bir evden başkası değildir. O eve giderler. Perihan elindeki çantadan bir anahtar çıkarır. İşin bütün muamması işte o an çözülmüştür. Onca endişeye yol atan bu küçücük anahtar o ilk aşk yuvalarının , oturdukları ilk eve aittir. Perihan çok sevdiği bu evden bir hatıra olarak almıştır. Olsun artık huzura ermişlerdir. Mutlulukları bu evde devam eder.
3. KİTABIN ANA FİKRİ : Aklımızı kurcalayan hadiseler olduğunda bunları ilk fırsatta çözüme kavuşturacak insanlara açmalıyız. Yoksa sonradan olaylar allak bullak olup kafamızı iyice karıştırabilir. Daha da çözülemez hale gelir.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ : Kitaptaki olaylar , gerçeğe uygun ve günlük hayatta yer alabilecek şekildedir. Yaşanmış veya yaşanması muhtemel olaylardan alınmıştır. Olaylar merak uyandırıcı bir akış içinde geçmektedir.
Kenan , genç sayılacak yaşta bir banka müdürüdür. İyi bir eğitim almış , yurt dışıyla da bunu süslemiştir. Seçkin kesimden bir insandır diyebiliriz. Son zamanlarda psikolojik bir hastalığa yakalanmış, anahtar hadisesi de onun üstüne denk gelmiştir.
Perihan , gayet alımlı birbayandır. Kocasını gerçek manasıyla sevmektedir. Başarısız geçen bir evliliğin ardından Kenan’da aşkı bulmuştur.
Roman esas itibariyle Kenan’ın ruhsal ve düşünsel bir tasviri gibidir. Banka müdürü olan Kenan’ın arkadaşları, romandaki diğer karakterler de genelde şairler, yazarlar, işadamları gibi üst tabaka insanlardan oluşmaktadır.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Kitap oldukça akıcıdır. Berrak , kolay anlaşılır bir Türkçe ile yazılmıştır. Olaylar bizde merak uyandıracak şekilde gelişmektedir.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ : 1888 yılında Beylerbeyi’nde doğan Refik Halid , 18. yüzyıl sonlarında bir kolu Mudurnu’dan İstanbul’a göçen Karakayış ailesindendir. “ Galatasaray Sultanisi “ ve “ Mekteb-i Hukuk “ ta okuyan yazar, Meşrutiyet sıralarında gazeteciliğe başlamıştır. Kısa sürede üne kavuşmuş, “ Fecr-i Ati “ edebiyat topluluğunun kurucularından olmuştur. “ Kirpi “ adıyla taşlamaları ve siyasal yazıları sonucu İttihat ve Terakki hükümetince Anadolu’nun çeşitli yerlerinde beş yıl sürgüne gönderilmiş ; ancak 1. Dünya Savaşının son yılı İstanbul’a dönebilmiştir. Dönüşünde Robert Kolej’ de öğretmenlik, Sabah gazetesi başyazarlığı, ilk kez Posta Telgraf genel müdürlüğü yapan Refik Halid, bu ara tanınmış mizah dergisi “ Aydede “ yi de çıkarmıştır.
Bazı siyasal davranışları yüzünden memleketten ayrılmak zorunda kalan yazar, Halep’e yerleşerek “ Vahdet “ gazetesini çıkarmış Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasında yazıları ve çalışmaları ile katkıları olmuştur.
1938’de yurda dönen Refik Halid, çeşitli dergi ve gazetelerdeki günlük yazıları ve yirmi kadar romanı ile yaşamını sürdürmüştür.
18.7.1965 tarihinde İstanbul’da ölen yazar, tekniği, dilinin güzelliği, taşlamalarının inceliği ve tasvirlerinin kuvveti ile ün yapmış ; Modern Türk Edebiyatı’nın temel taşlarından biri olmuştur.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI :CANAN
KİTABIN YAZARI
EYAMİ SAFA
YAYIN EVİ :ÖTÜKENT NEŞRİYAT YAYIN EVİ
BASIM YILI :1989
[B] 1.KİTABIN KONUSU: [/B]
Romanda; o zamanki Batı’ya hayran olma modasına uyan ve sonunda gerçeği kabullenip kendi özüne dönen, bir zamanlar aşkın gözünü kör ettiği Lâmis ve onu her yönde kullanan, bütün iyi niyetinden faydalanan Canan karekterleri dikkat çekmekte ve romanın hazzınnı bu iki karekter vermektedir.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Bir Çerkes kızı olan Canan,küçük yaşta esirciler tarafından satın alınır ve saraya satılır.Sarayda güzelliği ile dikkatleri üzerine çeken Canan,daha sonra,zengin bir aile olan Şakir Bey’lere verilir.Burada, evin diğer çocuklarıyla beraber farklı bir muameleye tâbi tutulmadan büyütülür,gelinlik çağına gelince de Kâzım Bey adında bir binbaşıyla evlendirilir.Binbaşıyla beraber Edirne’ye giden Canan,kocasıyla anlaşamayınca,tekrar İstanbul’a döner.
Dönüşü takip eden günlerde,Şakir Bey’in şirketinde çalışan Lâmis ile tanışan Canan, kısa sürede onu kendine bağlar.Aradaki ilişkinin aşka dönüşmesi üzerine, Lâmis beş seneden beri evli bulunduğu Bedia’dan ayrılarak Canan ile evlenir. Lâmis’in Bedia’dan ayrılmasında Canan’ın cazibesi kadar, Lâmis’in Bedia da dahil olmak üzere yalı çevresine duyduğu nefretin payı da vardır. Çünkü o, Vaniköy’deki yalının yeknesak dekoru içinde sürdürülen hayat tarzını sevmemekte, beğenmemektedir.
Lâmis ile Canan evlendikten sonra Kalamış’da bir evde otururlar.Ancak oturdukları ev, köşke kıyasla hayli sönük bir yerdir. Canan, evliliklerinin ilk günlerinden itibaren bu evi mesele yapar ve Lâmis’e birtakım şikayetlerde bulunur. Lâmis’den umduğunu bulamayan, onun aylık maaşla isteklerini karşılayamayacağını anlayan Canan,başka erkeklerle ilişki kurmaya başlar.Lâmis karısıyla ilgili bazı sözler duysa da,bunların dedikodudan ibaret olduğuna inanır,pek önem vermez.
Evlilikleri böyle devam ederken,bir gün ,Canan’ın annesi olduğunu iddia eden yaşlı bir kadın çıkagelir.Ancak Canan, onu reddeder ve evden kovmak ister.Lâmis kadına acıdığı için evde alıkoyar.Evde düzenlenen alışılmış toplantıların birinde,Canan’ı bir erkekle gören kadın,olayı Lâmis’e anlatır.Bunun üzerine karısından şüphelenen Lâmis,daha sonra arkadaşı Selim ile onun gizli konuşmalarını duyar.Olayı izleyen günlerde Selim Canan ile olan ilişkisini itiraf eder.Hatta onun sadece kendisi ile değil,bir çok erkekle ilişkisi olduğunu söyler.Bu durum Lâmis ile Canan arasında kavgaya sebep olur.Kavga esnasında araya giren,ancak kızı tarafından bir kez daha reddedilen kadın,bunun üzerine kızı Canan’a saldırır; onu öldürerek evden kaçar.
Lâmis, Canan’ın ihanetinden ve ölümünden sonra yalıya döner.Yalının eskiye oranla daha viran olması bile, Lâmis için bir anlam ifade etmez.Nitekim O, en büyük günahları işledikten sonra bir mabet kapısına koşan insan gibi yalıya döner.Çünkü yalı, Kadıköy-Kalamış çevresinin sahteliğine karşı, kaybolmayan güzelliklerin, saadet ve huzurun mekanıdır.
[B] 3.KİTABIN ANA FİKRİ: [/B]
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] Tutkuların baskısıyla bir takım vaadler ve geçici hevesler peşinde koşarak, bu uğurda bazı kutsal değerleri zedelemeyi göze alanlar, sonuçta hüsran ve pişmanlıktan başka bir şey elde edemezler.
[B] 4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ: [/B]
[B]LÃMİS: Hislerine ve tutkularına yenilerek, gerçekler yerine hayal alemi ile mutluluk arayan, iyi niyet ile gerçek bir aşkı arayan, ama sonunda hayallerden uzaklaşarak gerçekleri görebilen bir kişidir. İlk başlarda bulunduğu şartlardan tiksinerek Batılı tarzı yaşamaya özense de , sonunda batının aldatıcılığını görerek güzelliği bulunduğu ortamda aramıştır.[/B]
[B]CANAN:Kadıköy-Kalamış çevresinin seçkin bir kadınıdır.Yaratılışı itibarı ile mağrur ve ihtiraslı, aynı zamanda süs ve mücevher düşkünü güzel bir kadındır. Köşke gelen hemen hemen her erkek ona kavuşmak, en azından onunla ilişki kurmak istemektedir. Cânân, paranın vaadettiği saltanatlara sahip olmak emeliyle bu istekleri reddetmek istemez.[/B]
[B]BEDİA:Aslen muhafazakâr bir kadındır.Namusuna ve ailesine düşkündür. Süs ve mücevherden hoşlanmamaktadır.[/B]
Dış görünüşe önem vermeyen, sade bir hayatı tercih eden, elindeki ile yetinmeyi bilen birisidir.
ŞAKİR BEY:Açık görüşlü, rahat bir şekilde kendini, duygu ve düşüncelerini ifade edebilen, geniş bir düşünür, birazcık da çok bilmiş, kendi hayat felsefesini her zaman önde tutan birisidir.
[B]SELİM:Entelektüel kimliği ile, diğer kahramanlarla olan ilişkisi açısından sözcü olmaya en uygun kişidir. Her ne kadar Lâmis’e bazı gerçekleri gösterse de, gösterme usûlündeki tutarsızlığı ve dengesizliği ile olumsuz bir kişiliğe sahiptir.[/B]
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
İnsanların hayatlarında vazgeçmemeleri gereken değerler vardır. Şayet insan tutkularının, arzularının esiri olursa, bu değerleri ayaklar altına alacak seviyeye bile gelebilir. Namus gibi… Birkaç kuruş para, lüks yaşam, insana herşeyi unutturur. Romanda anlatılan olayı, günümüzde sık sık magazin dergilerinde görebiliyoruz. Yazar yaklaşık bir asır önceyi anlatıyor ama sanki değişen birşey yok. Değişen tek şey günümüz toplumunun o zamana göre bu olayları ‘NORMAL’ karşılayabilmesidir.
Peyami Safa bu romanında; insanların para uğruna neler yapabileceklerini, neleri göz ardı edebileceklerini, iffetlerinden vezgeçme seviyesine kadar gelebileceklerini gözler önüne sermektedir.Romanda Birinci Dünya Savaşı zamanından bahsedilse de, olayların, günümüzde karşımıza çıkan olaylardan farklı olmaması , üzerinde önemle durulup düşünülmesi gereken noktadır.
[B] 6.KİKİTABIN YAZARI HAKKINDAKİ KISA BİLGİ: [/B]
[FONT=Courier New]PEYAMİ SAFA
1899'da İstanbul'da doğdu, 15 Haziran 1961'de İstanbul'da yaşamını yitirdi. Şair İsmail Safa'nın oğlu. Düzenli bir eğitim almadı. Kendi kendini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. Kardeşi İlhami ile Yirminci Asır adlı bir akşam gazetesi çıkardı. Bu gazetede "Asrın hikâyeleri" ilk hikâyelerini imzasız yayınladı (1919).Ayrıca, Kültür Haftası (21 sayı, 15 Ocak-3 Haziran 1936) ve Türk Düşüncesi (63 sayı, 1953-1960) adlarında iki de dergi çıkardı. Tasvir-i Efkâr, Cumhuriyet, Milliyet, Tercüman, Son Havadis gazetelerinde yazdı. Çok sevdiği oğlu Merve'yi askerlik hizmeti yaparken kaybedince derinden sarsıldı. Bu olaydan birkaç ay sonra İstanbul'da öldü. Edirnekapı Şehitliği'nde toprağa verildi. Fransızcayı, gramer kitabı yazabilecek kadar öğrendi. 43 yıl hiç durmadan yazdı. Güçlü bir fikir adamı, romancı ve polemikçiydi. Nâzım Hikmet Ran, Nurullah Ataç, Zekeriya Sertel, Muhsin Ertuğrul, Aziz Nesin'le girdiği polemikler unutulmaz. Ölümünden hemen önce Son Havadis gazetesi başyazarıydı. Kendince edebi değeri olmayan romanlarını "Server Bedi" ismiyle yayımladı. Sayıları 80'i bulan bu kitaplar içinde Cumbadan Rumbaya (1936) romanı ve Cingöz Recai polis hikâyeleri dizisi ünlüdür.Ayrıca ders
kitapları da yazdı.
KİTABIN YAZARI
EYAMİ SAFA YAYIN EVİ :ÖTÜKENT NEŞRİYAT YAYIN EVİ
BASIM YILI :1989
[B] 1.KİTABIN KONUSU: [/B]
Romanda; o zamanki Batı’ya hayran olma modasına uyan ve sonunda gerçeği kabullenip kendi özüne dönen, bir zamanlar aşkın gözünü kör ettiği Lâmis ve onu her yönde kullanan, bütün iyi niyetinden faydalanan Canan karekterleri dikkat çekmekte ve romanın hazzınnı bu iki karekter vermektedir.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Bir Çerkes kızı olan Canan,küçük yaşta esirciler tarafından satın alınır ve saraya satılır.Sarayda güzelliği ile dikkatleri üzerine çeken Canan,daha sonra,zengin bir aile olan Şakir Bey’lere verilir.Burada, evin diğer çocuklarıyla beraber farklı bir muameleye tâbi tutulmadan büyütülür,gelinlik çağına gelince de Kâzım Bey adında bir binbaşıyla evlendirilir.Binbaşıyla beraber Edirne’ye giden Canan,kocasıyla anlaşamayınca,tekrar İstanbul’a döner.
Dönüşü takip eden günlerde,Şakir Bey’in şirketinde çalışan Lâmis ile tanışan Canan, kısa sürede onu kendine bağlar.Aradaki ilişkinin aşka dönüşmesi üzerine, Lâmis beş seneden beri evli bulunduğu Bedia’dan ayrılarak Canan ile evlenir. Lâmis’in Bedia’dan ayrılmasında Canan’ın cazibesi kadar, Lâmis’in Bedia da dahil olmak üzere yalı çevresine duyduğu nefretin payı da vardır. Çünkü o, Vaniköy’deki yalının yeknesak dekoru içinde sürdürülen hayat tarzını sevmemekte, beğenmemektedir.
Lâmis ile Canan evlendikten sonra Kalamış’da bir evde otururlar.Ancak oturdukları ev, köşke kıyasla hayli sönük bir yerdir. Canan, evliliklerinin ilk günlerinden itibaren bu evi mesele yapar ve Lâmis’e birtakım şikayetlerde bulunur. Lâmis’den umduğunu bulamayan, onun aylık maaşla isteklerini karşılayamayacağını anlayan Canan,başka erkeklerle ilişki kurmaya başlar.Lâmis karısıyla ilgili bazı sözler duysa da,bunların dedikodudan ibaret olduğuna inanır,pek önem vermez.
Evlilikleri böyle devam ederken,bir gün ,Canan’ın annesi olduğunu iddia eden yaşlı bir kadın çıkagelir.Ancak Canan, onu reddeder ve evden kovmak ister.Lâmis kadına acıdığı için evde alıkoyar.Evde düzenlenen alışılmış toplantıların birinde,Canan’ı bir erkekle gören kadın,olayı Lâmis’e anlatır.Bunun üzerine karısından şüphelenen Lâmis,daha sonra arkadaşı Selim ile onun gizli konuşmalarını duyar.Olayı izleyen günlerde Selim Canan ile olan ilişkisini itiraf eder.Hatta onun sadece kendisi ile değil,bir çok erkekle ilişkisi olduğunu söyler.Bu durum Lâmis ile Canan arasında kavgaya sebep olur.Kavga esnasında araya giren,ancak kızı tarafından bir kez daha reddedilen kadın,bunun üzerine kızı Canan’a saldırır; onu öldürerek evden kaçar.
Lâmis, Canan’ın ihanetinden ve ölümünden sonra yalıya döner.Yalının eskiye oranla daha viran olması bile, Lâmis için bir anlam ifade etmez.Nitekim O, en büyük günahları işledikten sonra bir mabet kapısına koşan insan gibi yalıya döner.Çünkü yalı, Kadıköy-Kalamış çevresinin sahteliğine karşı, kaybolmayan güzelliklerin, saadet ve huzurun mekanıdır.
[B] 3.KİTABIN ANA FİKRİ: [/B]
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] Tutkuların baskısıyla bir takım vaadler ve geçici hevesler peşinde koşarak, bu uğurda bazı kutsal değerleri zedelemeyi göze alanlar, sonuçta hüsran ve pişmanlıktan başka bir şey elde edemezler.
[B] 4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ: [/B]
[B]LÃMİS: Hislerine ve tutkularına yenilerek, gerçekler yerine hayal alemi ile mutluluk arayan, iyi niyet ile gerçek bir aşkı arayan, ama sonunda hayallerden uzaklaşarak gerçekleri görebilen bir kişidir. İlk başlarda bulunduğu şartlardan tiksinerek Batılı tarzı yaşamaya özense de , sonunda batının aldatıcılığını görerek güzelliği bulunduğu ortamda aramıştır.[/B]
[B]CANAN:Kadıköy-Kalamış çevresinin seçkin bir kadınıdır.Yaratılışı itibarı ile mağrur ve ihtiraslı, aynı zamanda süs ve mücevher düşkünü güzel bir kadındır. Köşke gelen hemen hemen her erkek ona kavuşmak, en azından onunla ilişki kurmak istemektedir. Cânân, paranın vaadettiği saltanatlara sahip olmak emeliyle bu istekleri reddetmek istemez.[/B]
[B]BEDİA:Aslen muhafazakâr bir kadındır.Namusuna ve ailesine düşkündür. Süs ve mücevherden hoşlanmamaktadır.[/B]
Dış görünüşe önem vermeyen, sade bir hayatı tercih eden, elindeki ile yetinmeyi bilen birisidir.
ŞAKİR BEY:Açık görüşlü, rahat bir şekilde kendini, duygu ve düşüncelerini ifade edebilen, geniş bir düşünür, birazcık da çok bilmiş, kendi hayat felsefesini her zaman önde tutan birisidir.
[B]SELİM:Entelektüel kimliği ile, diğer kahramanlarla olan ilişkisi açısından sözcü olmaya en uygun kişidir. Her ne kadar Lâmis’e bazı gerçekleri gösterse de, gösterme usûlündeki tutarsızlığı ve dengesizliği ile olumsuz bir kişiliğe sahiptir.[/B]
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
İnsanların hayatlarında vazgeçmemeleri gereken değerler vardır. Şayet insan tutkularının, arzularının esiri olursa, bu değerleri ayaklar altına alacak seviyeye bile gelebilir. Namus gibi… Birkaç kuruş para, lüks yaşam, insana herşeyi unutturur. Romanda anlatılan olayı, günümüzde sık sık magazin dergilerinde görebiliyoruz. Yazar yaklaşık bir asır önceyi anlatıyor ama sanki değişen birşey yok. Değişen tek şey günümüz toplumunun o zamana göre bu olayları ‘NORMAL’ karşılayabilmesidir.
Peyami Safa bu romanında; insanların para uğruna neler yapabileceklerini, neleri göz ardı edebileceklerini, iffetlerinden vezgeçme seviyesine kadar gelebileceklerini gözler önüne sermektedir.Romanda Birinci Dünya Savaşı zamanından bahsedilse de, olayların, günümüzde karşımıza çıkan olaylardan farklı olmaması , üzerinde önemle durulup düşünülmesi gereken noktadır.
[B] 6.KİKİTABIN YAZARI HAKKINDAKİ KISA BİLGİ: [/B]
[FONT=Courier New]PEYAMİ SAFA
1899'da İstanbul'da doğdu, 15 Haziran 1961'de İstanbul'da yaşamını yitirdi. Şair İsmail Safa'nın oğlu. Düzenli bir eğitim almadı. Kendi kendini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. Kardeşi İlhami ile Yirminci Asır adlı bir akşam gazetesi çıkardı. Bu gazetede "Asrın hikâyeleri" ilk hikâyelerini imzasız yayınladı (1919).Ayrıca, Kültür Haftası (21 sayı, 15 Ocak-3 Haziran 1936) ve Türk Düşüncesi (63 sayı, 1953-1960) adlarında iki de dergi çıkardı. Tasvir-i Efkâr, Cumhuriyet, Milliyet, Tercüman, Son Havadis gazetelerinde yazdı. Çok sevdiği oğlu Merve'yi askerlik hizmeti yaparken kaybedince derinden sarsıldı. Bu olaydan birkaç ay sonra İstanbul'da öldü. Edirnekapı Şehitliği'nde toprağa verildi. Fransızcayı, gramer kitabı yazabilecek kadar öğrendi. 43 yıl hiç durmadan yazdı. Güçlü bir fikir adamı, romancı ve polemikçiydi. Nâzım Hikmet Ran, Nurullah Ataç, Zekeriya Sertel, Muhsin Ertuğrul, Aziz Nesin'le girdiği polemikler unutulmaz. Ölümünden hemen önce Son Havadis gazetesi başyazarıydı. Kendince edebi değeri olmayan romanlarını "Server Bedi" ismiyle yayımladı. Sayıları 80'i bulan bu kitaplar içinde Cumbadan Rumbaya (1936) romanı ve Cingöz Recai polis hikâyeleri dizisi ünlüdür.Ayrıca ders
kitapları da yazdı.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI :HUZUR
KİTABIN YAZARI :AHMET HAMDİ TANPINARa
YAYIN EVİ
ERGAH YAYINLARI
BASIM YILI :1986
1.KİTABIN KONUSU:
Bir dünya görüşüne, bir hayat nizamına kavuşamamış Cumhuriyet aydınlarının "huzursuzlukları"nı dile getiren roman. Huzur'un kahramanlarından Mümtaz roman boyunca kendisini "huzur"a kavuşturacak bir "iç nizam"ı aramaktadır. Eserde hastalık, ölüm, tabiat, kozmik unsurlar, medeniyet, sosyal meseleler, çeşitli ruh halleri ve estetik fikirler içiçe verilir. Ancak bütün bunların üzerinde romana hakim olan Mümtaz'la Nuran'ın aşklarıdır. İstanbul bu aşkın yaşandığı çevre olmaktan çıkarak, âdeta bir roman kahramanı gibi ele alınır. [COLOR=yellow]
2.KİTABIN ÖZETİ:
Kurtuluş Savaşı sırasında babası bir Rum tarafından öldürülen Mümtaz, daha sonra şehrin düşeceğinin anlaşılması üzerine annesiyle birlikte şehri terk eder.Gittikleri yer ise Akdeniz Bölgesi’nde bir yerdir.Mümtaz buraya kısa bir sürede alışır ve birçok arkadaş edinir.Burada kaldığı süre içersinde boş zamanlarını, evinin yakınındaki kayalıklara oturup, denizi seyretmekle geçirir ve bol bol kitap okur.
Takip een günlerde annesi vefat eder.Annesinin ölümünden sonra Mümtaz kimsesiz kalır.Yapacak tek şey onu akrabalarının bulunduğu İstanbul’a göndermektir.Sonunda o gün gelir ve Mümtaz’ı eski bir memur ve karısına teslim ederek onu İstanbul’a götürecek olan vapura bindirirler
İstanbul’a vardığında onu amcasını oğlu İhsan ve yengesi karşılar. İhsan ise Mısır’daki esirliğinden yeni dönmüş ve hastadır.Mümtazın hatırladığı tek şey ise İhsan’ın sadece ismidir.Mümtaz’I evinde bir odaya yerleştirirler fakat önceki gibi buraya çabuk alışamaz.
Ertesi sene mümtazın kaydını Galatasaray Lisesine yaparlar.Tarih dersine de İhsan girmektedir ve bu yüzden tarih dersi onun için evde de devam eder.Bazı nedenlerden dolayı son sene yatılı okumaktan vazgeçer.Okulu bitirdikten sonra kendini geliştirmeye devam eder.
Bir sabah Mümtaz hayatına yön verecek kadın olan Nuran ile tanışır.Nuran evlidir ama Fahri’nin Emma adında bir Rum kadını ile olan ilişkisi nedeniyle kızı Fatma ile birlikte yanlız yaşamaktadır.Bu yüzden Fahri ile olan evlilikleri bitmek üzeredir.
Mümtaz ile Nuran kendilerini birbirlerine çok yakın bulurlar ve aralarındaki ilişki gün geçtikçe ilerler.Şimdi Mümtazın kötü giden bu hayatında ayakta kalmasını sağlayan üç şey vardır:
Dünya Savaşı’nın çıkmama ümidi, İhsan’ın yaşamaması ve deliler gibi sevdiği Nuran’ın varlığı fakat bu aşkı itemeyen Adile her fırsatta Nuran ile Mümtaz’ın beraberliklerine son vermek için elinden gelen herşeyi yapar.Hatta Nuran ile kısa bir süre de olsa buoyunlara aldanır ve Mümtaz’I takmamaya başalr.daha sonra yaptığı hataların farkına varır.Tüm bu olaylar süregelirken,Adile’nin kocası Suat da Nuran’a aşık olur ve Mümtaz ile evlenmesini istemez.
Mümtaz ve Nuran, birgün küçük bir boğaz gezintiis dönüşü, Suat’ın kendisini astığını görürler.Manzara acı veriicdir.Bu olaydan sonra Nuran mutlu olamayacaklarını ve ayrılmaları gerektiğini Mümtaz’a anlatır.Mümtaz kabul etmese de Bursa’ya, annesinin yanına gider.Mümtaz için hayat çekilmez olmuştur.
Bu arada Mümtaz kendisini hasta olan İhsan’a adar.Devamlı onunla ilgilenir ve elinden gelen herşeyi yapmaya çalışır.Birgün İhsan iyice fenalaşır.Mümtaz askeri bir doktor bulur ve eve getirir.Doktor İhsan’a ilaç yazar ve onları almasını ister.Mümtaz bunları almak için yola koyulur.Bu sırada da Suat aklına gelir.Aralarında Nuran ile ilgili bir konuşma geçer.Konuşma sonunda Suat Mümtaz’a vurur ve Mümtaz yere düşer.Mümtaz kanlar içinde kalmış ve ilaçları kırmıştır.Eve döndüğünde ise İhsan iyileşmiş ve ilaca gerek kalmamıştır.Fakat bu sırada radyodan Dünya Savaşı’nın başladığı haberleri yükselir.Mümtaz çıldırır ve üst kattaki odasına çıkar.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Gerçek aşkı bulmak çok zordur.Bulmak ve bunu devam ettirmek ise ayrı bir sorundur.Çünkü hayat inişlerle ve çıkışlarla doludur.İnsanın önüne beklenmedik yer ve zaman da engeller çıkabilir.Ama biz yine de yılmamalıyız ve sorunlarla mücadele etmeliyiz.
4.KİTAPTAKİ OLYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİİRLMESİ:
Mümtaz:Küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmiştir. Küçüklüğünden beri kitapları çok seven ve hayal dünyası geniş biridir.Dünya savaşının başlaması,sevgilisiyle ayrılmaları ve amcasının oğlu ihsan’ın ölümü onu yıkar.
Nuran:Kocasından ayrılan ve karşısına çıkan Mümtaz ile yeniden hayata dönen neşeli bir kadındır.Fakat değişik sorunlar yüzünden aşklarını anlaşarak bitirmişlerdir.
İhsan: Bir ayağı sakat olan İhsan sohbeti hoş biridir.Eskiye hayran ve dostları ile muhabbet etmeyi seven biirdir.
Suat: Neyi,nerede,nasıl ve ne zaman yapacağını bilemeyen, bilinçsiz birisidir.Değişik bir kişiliğe sahip ve neden hoşlandığını bilmeyen biridir.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitabı tam anlamıyla gerçekçi buldum. Gerçek bir aşk ancak bu kadar güzel anlatılabilir.Kitaptaki olayların ve şahısların değerlendirilmesi harika olmuş.Sadece kötü sonla bitmeseydi daha iyi olacağı düşüncesindeyim.
6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
[FONT=Courier New]AHMET HAMDİ TANPINAR: [FONT=Courier New]
23 Haziran 1901'de İstanbul'da doğdu. Baytar mektebini bırakarak girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden 1923'te mezun oldu. Erzurum, Konya ve Ankara liseleriyle, Gazi Eğitim Enstitüsü ve Güzel Sanatlar Akademisi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı, aynı akademide estetik ve sanat tarihi dersleri verdi. 1939'da İstanbul Üniversitesi'ne Yeni Türk Edebiyatı Profesörü olarak atandı. Maraş Milletvekili olarak 1942-1946 yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bulundu. Bir süre Milli Eğitim Müfettişliği yaptı ve Güzel Sanatlar Akademisinde eski görevinde çalıştıktan sonra 1949 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne yeniden döndü. Bu görevde iken 24 Ocak 1962'de İstanbul’da öldü.
ESERLERİ:
ŞİİR:
Bütün Şiirleri (1976-1981)
ROMAN:
Mahur Beste (1944-1975)
Huzur (1949-1983)
Sahnenin Dışındakiler (1973)
Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1961-1977)
Aydaki Kadın (1987)
ÖYKÜ:
Abdullah Efendi'nin Rüyaları (1943-1983)
Yaz Yağmuru (1955-1983)
Hikayeler (Kitaplaşmayan iki hikayesiyle birlikte tüm öyküleri, 1983)
DENEME:
Beş Şehir (1946-2001)
Edebiyat Üzerine Makaleler (1969-1977)
ANILAR:
Yaşadığım Gibi (1970-1977)
ANTOLOJİLER:
Tevfik Fikret (1937-1944)
Namık Kemal (1942)
Yahya Kemal (1940-1982)
19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi (1942-1985)
KİTABIN YAZARI :AHMET HAMDİ TANPINARa
YAYIN EVİ
ERGAH YAYINLARI BASIM YILI :1986
1.KİTABIN KONUSU:
Bir dünya görüşüne, bir hayat nizamına kavuşamamış Cumhuriyet aydınlarının "huzursuzlukları"nı dile getiren roman. Huzur'un kahramanlarından Mümtaz roman boyunca kendisini "huzur"a kavuşturacak bir "iç nizam"ı aramaktadır. Eserde hastalık, ölüm, tabiat, kozmik unsurlar, medeniyet, sosyal meseleler, çeşitli ruh halleri ve estetik fikirler içiçe verilir. Ancak bütün bunların üzerinde romana hakim olan Mümtaz'la Nuran'ın aşklarıdır. İstanbul bu aşkın yaşandığı çevre olmaktan çıkarak, âdeta bir roman kahramanı gibi ele alınır. [COLOR=yellow]
2.KİTABIN ÖZETİ:
Kurtuluş Savaşı sırasında babası bir Rum tarafından öldürülen Mümtaz, daha sonra şehrin düşeceğinin anlaşılması üzerine annesiyle birlikte şehri terk eder.Gittikleri yer ise Akdeniz Bölgesi’nde bir yerdir.Mümtaz buraya kısa bir sürede alışır ve birçok arkadaş edinir.Burada kaldığı süre içersinde boş zamanlarını, evinin yakınındaki kayalıklara oturup, denizi seyretmekle geçirir ve bol bol kitap okur.
Takip een günlerde annesi vefat eder.Annesinin ölümünden sonra Mümtaz kimsesiz kalır.Yapacak tek şey onu akrabalarının bulunduğu İstanbul’a göndermektir.Sonunda o gün gelir ve Mümtaz’ı eski bir memur ve karısına teslim ederek onu İstanbul’a götürecek olan vapura bindirirler
İstanbul’a vardığında onu amcasını oğlu İhsan ve yengesi karşılar. İhsan ise Mısır’daki esirliğinden yeni dönmüş ve hastadır.Mümtazın hatırladığı tek şey ise İhsan’ın sadece ismidir.Mümtaz’I evinde bir odaya yerleştirirler fakat önceki gibi buraya çabuk alışamaz.
Ertesi sene mümtazın kaydını Galatasaray Lisesine yaparlar.Tarih dersine de İhsan girmektedir ve bu yüzden tarih dersi onun için evde de devam eder.Bazı nedenlerden dolayı son sene yatılı okumaktan vazgeçer.Okulu bitirdikten sonra kendini geliştirmeye devam eder.
Bir sabah Mümtaz hayatına yön verecek kadın olan Nuran ile tanışır.Nuran evlidir ama Fahri’nin Emma adında bir Rum kadını ile olan ilişkisi nedeniyle kızı Fatma ile birlikte yanlız yaşamaktadır.Bu yüzden Fahri ile olan evlilikleri bitmek üzeredir.
Mümtaz ile Nuran kendilerini birbirlerine çok yakın bulurlar ve aralarındaki ilişki gün geçtikçe ilerler.Şimdi Mümtazın kötü giden bu hayatında ayakta kalmasını sağlayan üç şey vardır:
Dünya Savaşı’nın çıkmama ümidi, İhsan’ın yaşamaması ve deliler gibi sevdiği Nuran’ın varlığı fakat bu aşkı itemeyen Adile her fırsatta Nuran ile Mümtaz’ın beraberliklerine son vermek için elinden gelen herşeyi yapar.Hatta Nuran ile kısa bir süre de olsa buoyunlara aldanır ve Mümtaz’I takmamaya başalr.daha sonra yaptığı hataların farkına varır.Tüm bu olaylar süregelirken,Adile’nin kocası Suat da Nuran’a aşık olur ve Mümtaz ile evlenmesini istemez.
Mümtaz ve Nuran, birgün küçük bir boğaz gezintiis dönüşü, Suat’ın kendisini astığını görürler.Manzara acı veriicdir.Bu olaydan sonra Nuran mutlu olamayacaklarını ve ayrılmaları gerektiğini Mümtaz’a anlatır.Mümtaz kabul etmese de Bursa’ya, annesinin yanına gider.Mümtaz için hayat çekilmez olmuştur.
Bu arada Mümtaz kendisini hasta olan İhsan’a adar.Devamlı onunla ilgilenir ve elinden gelen herşeyi yapmaya çalışır.Birgün İhsan iyice fenalaşır.Mümtaz askeri bir doktor bulur ve eve getirir.Doktor İhsan’a ilaç yazar ve onları almasını ister.Mümtaz bunları almak için yola koyulur.Bu sırada da Suat aklına gelir.Aralarında Nuran ile ilgili bir konuşma geçer.Konuşma sonunda Suat Mümtaz’a vurur ve Mümtaz yere düşer.Mümtaz kanlar içinde kalmış ve ilaçları kırmıştır.Eve döndüğünde ise İhsan iyileşmiş ve ilaca gerek kalmamıştır.Fakat bu sırada radyodan Dünya Savaşı’nın başladığı haberleri yükselir.Mümtaz çıldırır ve üst kattaki odasına çıkar.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Gerçek aşkı bulmak çok zordur.Bulmak ve bunu devam ettirmek ise ayrı bir sorundur.Çünkü hayat inişlerle ve çıkışlarla doludur.İnsanın önüne beklenmedik yer ve zaman da engeller çıkabilir.Ama biz yine de yılmamalıyız ve sorunlarla mücadele etmeliyiz.
4.KİTAPTAKİ OLYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİİRLMESİ:
Mümtaz:Küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmiştir. Küçüklüğünden beri kitapları çok seven ve hayal dünyası geniş biridir.Dünya savaşının başlaması,sevgilisiyle ayrılmaları ve amcasının oğlu ihsan’ın ölümü onu yıkar.
Nuran:Kocasından ayrılan ve karşısına çıkan Mümtaz ile yeniden hayata dönen neşeli bir kadındır.Fakat değişik sorunlar yüzünden aşklarını anlaşarak bitirmişlerdir.
İhsan: Bir ayağı sakat olan İhsan sohbeti hoş biridir.Eskiye hayran ve dostları ile muhabbet etmeyi seven biirdir.
Suat: Neyi,nerede,nasıl ve ne zaman yapacağını bilemeyen, bilinçsiz birisidir.Değişik bir kişiliğe sahip ve neden hoşlandığını bilmeyen biridir.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitabı tam anlamıyla gerçekçi buldum. Gerçek bir aşk ancak bu kadar güzel anlatılabilir.Kitaptaki olayların ve şahısların değerlendirilmesi harika olmuş.Sadece kötü sonla bitmeseydi daha iyi olacağı düşüncesindeyim.
6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
[FONT=Courier New]AHMET HAMDİ TANPINAR: [FONT=Courier New]
23 Haziran 1901'de İstanbul'da doğdu. Baytar mektebini bırakarak girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden 1923'te mezun oldu. Erzurum, Konya ve Ankara liseleriyle, Gazi Eğitim Enstitüsü ve Güzel Sanatlar Akademisi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı, aynı akademide estetik ve sanat tarihi dersleri verdi. 1939'da İstanbul Üniversitesi'ne Yeni Türk Edebiyatı Profesörü olarak atandı. Maraş Milletvekili olarak 1942-1946 yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bulundu. Bir süre Milli Eğitim Müfettişliği yaptı ve Güzel Sanatlar Akademisinde eski görevinde çalıştıktan sonra 1949 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne yeniden döndü. Bu görevde iken 24 Ocak 1962'de İstanbul’da öldü.
ESERLERİ:
ŞİİR:
Bütün Şiirleri (1976-1981)
ROMAN:
Mahur Beste (1944-1975)
Huzur (1949-1983)
Sahnenin Dışındakiler (1973)
Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1961-1977)
Aydaki Kadın (1987)
ÖYKÜ:
Abdullah Efendi'nin Rüyaları (1943-1983)
Yaz Yağmuru (1955-1983)
Hikayeler (Kitaplaşmayan iki hikayesiyle birlikte tüm öyküleri, 1983)
DENEME:
Beş Şehir (1946-2001)
Edebiyat Üzerine Makaleler (1969-1977)
ANILAR:
Yaşadığım Gibi (1970-1977)
ANTOLOJİLER:
Tevfik Fikret (1937-1944)
Namık Kemal (1942)
Yahya Kemal (1940-1982)
19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi (1942-1985)
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN;
ADI :MAİ VE SİYAH
YAZARI :H. Z. UŞAKLIGİL
1. KİTAP HAKKINDA:
Yazar bu romanında, dönemin edebiyat akımından etkilenmiş, şair idealini ele almış o zamanki sanat ve sanat dünyasını gerçekçi bir yaklaşımla gözler önüne sermiştir. Roman içerisinde yer yer ruhsal betimlemelere yer vermiş, romantik ve aşırı duygusal anlatımı ile okuyucuyu etkilemektedir.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Ahmet Cemil, okulu bitirdikten sonra annesi ve kız kardeşini beslemek için çalışmak zorunda kalır. Bunun için elinden fazla bir şey gelmemektedir. Çünkü tek yabancı dili vardır ve başka bir şeyden anlamaz. Ona kalsa bütün çalışmalarını şiir üzerine toplamayı; edebiyatımıza bir başka yön , yöntem vermeyi ister. Ancak hayatın bütün güçlükleri sanki onun yakasına yapışmıştır.
Ali Şekip, Hüseyin Nazmi genç arkadaşlarıyla başlıca tartışma konusu şiirde yeniliktir. Raci gibi kendisini kıskanan, arkasından çeşitli dedikodular yaratan birine rağmen şiirde yapacağına inanır. Ahmet Cemil çok yakışıklı birisidir ve arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşi Lamia’ya aşık olur. Tek kaygısı onunla evlenmek, ona layık bir yuva kurabilmektir. Hep bunun mümkünlüğünü düşünür ve hayal eder.
Okulu bitirdikten sonra, zavallı genç çok sıkıntılı bir devre geçirir. Evlerine gittiği öğrencilerinin şımarıklıklarına katlanmak zorunda kalır. Böylelerinden para kabul etmeye mecbur kalmak ona pek ağır gelir. Başka çare de yoktur. Pek dayanamaz hale gelince bu sefer kitapçılara polis romanları tercüme etmeye kalkar. Ona çağlarda pek sayılı olan bu kitapçılarda onun derisini yüzerler. Geceler boyu göz nuru dökerek yaptığı anlamsız tercümelere hiç denecek kadar az para verirler. Ne öyle eserleri tercüme etmek ister ne de parasını üzüle üzüle almaya razı olur.
Ahmet Cemil günün birinde ”mirat-ı şünun” adlı gazeteye kapılanır. Hayatı az çok düzene girer. Hatta gazete sahibinin oğlu Vehbi Efendi Ahmet Cemil’in kız kardeşi İkbal ile evlenir. O zaman Süleymaniye’de eski bir evde oturan Ahmet Cemil kardeşini mutlu görmek hevesiyle güzel bir düğün yapar. Ama bu evlilik o zamanın evlenme şartları yüzünden başarılı olmaz. Evlenenler daha önceden birbirlerini tanımadıkları için anlaşamazlar. Vehbi efendi çok kaba , durmadan içen küstah bir kimsedir. Ahmet Cemil onun adiliklerine dayanamaz. Bir gece Vehbi İkbali öyle hırpalar, ve ikbal çocuğunu düşürür. Ahmet Cemil çıldırmış gibi bir halde, arkadaşı Ali Şekip’in dükkanına kendini dar atar Ali Şekip’e annesinden aldığı küpeleri , yüzükleri emniyet sandığına rehin etmekte kendisine yardım için gitmiştir. Kız kardeşine ölümden kurtarması gerekmektedir hiçbir önlem zavallı İkbal’i ölümün pençesinden kurtaramaz.
Hüseyin Nazmi uzakça bir görevle dış işlerine tayin edilmiştir, işinden memnundur. Ahmet Cemil, bir gün onu ziyarete gider. Bir aya kadar memleketten ayrılacak olan Hüseyin Nazmi, sevineceği yerde sanarak Ahmet Cemil’e başka bir haber daha verir. Lamia’yı evlendiriyorlardır. O zaman Ahmet Cemil Lamia’ya tek tük hatıra kırıntılarını bir daha yaşar. Bunalar, Lamia’nın çocukluğu ile ilgilidir. Zihninde, kızı, annesinin ısrarıyla evlenmeyi kabul etmiştir diye tasarlar. Bir an sevgilisini itiraf etmeyi düşünür ama yoksulluğu işsizliği aklına gelince bir yuva kuramayacağını kabullenir. Bundan da önce vazgeçer.
Önce kardeşi sonra Lamia... geriye ne kalmıştır? Eseri mi? Genç adam, bütün ömrünü koyduğu şiirlerini bir an bile duraklamadan ocağa atıp yakar. Gözlerinde yaşlar ağzında acı bir lezzetle seyreder. O eserin zaten bir anlamı kalmamıştır artık. Mademki Hüseyin Nazmi gidiyor oda gidecektir. Bir gün arkadaşıyla Taksim bahçesinde otururken ileriye ait tasarlarını, tasarladıklarını hatırlar. Şimdi oda Anadolu’da bir görev alıp gidecektir. Kendisine kırgınlıktan başka bir şey sağlamayan bu İstanbul’dan kaçacaktır. Kararını yerine getirir. Dertli anasını alarak bir vapura biner gece karanlığında son defa İstanbul’u seyreder. Vaktiyle Tepebaşında gece gözlerine bir elmas yağmuru gibi görünen ışıklar sanki sönmüştür şimdi her taraf simsiyahtır. O da, güneşten hayatının biçareliğiyle alay eden ışıktan kaçıp, sonsuz bir yoklukta mutlu ve rahat yaşam sürdürecektir.
3.KİTABIN ANAFİKRİ:
Hayatta her zaman her istediğinin gerçekleşmeyeceği ve her istediğin şeyin sana mutluluk vermeyeceği anlatılmak istenmiştir.
4.kişiler ve karakteristik özellikleri:
aHMET CEMİL:
Romanın baş kahramanıdır, öğretmendir. Edebiyat ve şiirle ilgilenir. Yakışıklı, aşırı duygusal bir yapıya sahiptir. Şansızlıklar yakasını hiç bırakmaz.
ALİ ŞEKİP:
Çocukluk arkadaşı ve dert ortağıdır.
HÜSEYİN NAZMİ:
Arkadaşıdır. Aşık olduğu Lamia’nın ağabeyidir.
LAMİA:
Aşık olduğu kızdır. Ona karşı platonik bir aşk duymaktadır. Arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşidir.
İKBAL:
Kız kardeşidir. Şansız bir evlilik yapmış ve bu evlilik nedeni ile hayatını kaybetmiştir.
VEHBİ:
Çalıştığı gazete sahibinin oğludur. Çok kaba, durmadan içen, hovarda birisidir. İkbal’in kocasıdır.
5.KİTABIN YAZARI:
İstanbul’da doğdu. Öğrenimini İzmir’de tamamladı. Okuduğu lisede Fransızca öğrenimini tamamladı. Öğretmenlik yaptı, çeşitli memurluklarda bulundu. Edebiyat hayatına 1984’te atıldı. Kısa sürede ün yaptı. Geniş bir kültür ve bilgiye sahipti. Daha küçük yaşlardayken Fransızca romanlar okumuş, roman sanatının bütün inceliklerini öğrenmişti. Sevet-i Funun edebiyatının nesir alanında en güçlü kalemi oldu. Türk edebiyatının en büyük romancısı olarak kabul edildi. Romanlarında konularını çoklukla aydınlar arasından seçtiği halde, hikayelerinde daha çok halk tabakasına inmiş , halkın yaşayışını konu olarak seçmiştir. Eserlerinde ruh çözümlemesine ve gözleme önem verir.
ADI :MAİ VE SİYAH
YAZARI :H. Z. UŞAKLIGİL
1. KİTAP HAKKINDA:
Yazar bu romanında, dönemin edebiyat akımından etkilenmiş, şair idealini ele almış o zamanki sanat ve sanat dünyasını gerçekçi bir yaklaşımla gözler önüne sermiştir. Roman içerisinde yer yer ruhsal betimlemelere yer vermiş, romantik ve aşırı duygusal anlatımı ile okuyucuyu etkilemektedir.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Ahmet Cemil, okulu bitirdikten sonra annesi ve kız kardeşini beslemek için çalışmak zorunda kalır. Bunun için elinden fazla bir şey gelmemektedir. Çünkü tek yabancı dili vardır ve başka bir şeyden anlamaz. Ona kalsa bütün çalışmalarını şiir üzerine toplamayı; edebiyatımıza bir başka yön , yöntem vermeyi ister. Ancak hayatın bütün güçlükleri sanki onun yakasına yapışmıştır.
Ali Şekip, Hüseyin Nazmi genç arkadaşlarıyla başlıca tartışma konusu şiirde yeniliktir. Raci gibi kendisini kıskanan, arkasından çeşitli dedikodular yaratan birine rağmen şiirde yapacağına inanır. Ahmet Cemil çok yakışıklı birisidir ve arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşi Lamia’ya aşık olur. Tek kaygısı onunla evlenmek, ona layık bir yuva kurabilmektir. Hep bunun mümkünlüğünü düşünür ve hayal eder.
Okulu bitirdikten sonra, zavallı genç çok sıkıntılı bir devre geçirir. Evlerine gittiği öğrencilerinin şımarıklıklarına katlanmak zorunda kalır. Böylelerinden para kabul etmeye mecbur kalmak ona pek ağır gelir. Başka çare de yoktur. Pek dayanamaz hale gelince bu sefer kitapçılara polis romanları tercüme etmeye kalkar. Ona çağlarda pek sayılı olan bu kitapçılarda onun derisini yüzerler. Geceler boyu göz nuru dökerek yaptığı anlamsız tercümelere hiç denecek kadar az para verirler. Ne öyle eserleri tercüme etmek ister ne de parasını üzüle üzüle almaya razı olur.
Ahmet Cemil günün birinde ”mirat-ı şünun” adlı gazeteye kapılanır. Hayatı az çok düzene girer. Hatta gazete sahibinin oğlu Vehbi Efendi Ahmet Cemil’in kız kardeşi İkbal ile evlenir. O zaman Süleymaniye’de eski bir evde oturan Ahmet Cemil kardeşini mutlu görmek hevesiyle güzel bir düğün yapar. Ama bu evlilik o zamanın evlenme şartları yüzünden başarılı olmaz. Evlenenler daha önceden birbirlerini tanımadıkları için anlaşamazlar. Vehbi efendi çok kaba , durmadan içen küstah bir kimsedir. Ahmet Cemil onun adiliklerine dayanamaz. Bir gece Vehbi İkbali öyle hırpalar, ve ikbal çocuğunu düşürür. Ahmet Cemil çıldırmış gibi bir halde, arkadaşı Ali Şekip’in dükkanına kendini dar atar Ali Şekip’e annesinden aldığı küpeleri , yüzükleri emniyet sandığına rehin etmekte kendisine yardım için gitmiştir. Kız kardeşine ölümden kurtarması gerekmektedir hiçbir önlem zavallı İkbal’i ölümün pençesinden kurtaramaz.
Hüseyin Nazmi uzakça bir görevle dış işlerine tayin edilmiştir, işinden memnundur. Ahmet Cemil, bir gün onu ziyarete gider. Bir aya kadar memleketten ayrılacak olan Hüseyin Nazmi, sevineceği yerde sanarak Ahmet Cemil’e başka bir haber daha verir. Lamia’yı evlendiriyorlardır. O zaman Ahmet Cemil Lamia’ya tek tük hatıra kırıntılarını bir daha yaşar. Bunalar, Lamia’nın çocukluğu ile ilgilidir. Zihninde, kızı, annesinin ısrarıyla evlenmeyi kabul etmiştir diye tasarlar. Bir an sevgilisini itiraf etmeyi düşünür ama yoksulluğu işsizliği aklına gelince bir yuva kuramayacağını kabullenir. Bundan da önce vazgeçer.
Önce kardeşi sonra Lamia... geriye ne kalmıştır? Eseri mi? Genç adam, bütün ömrünü koyduğu şiirlerini bir an bile duraklamadan ocağa atıp yakar. Gözlerinde yaşlar ağzında acı bir lezzetle seyreder. O eserin zaten bir anlamı kalmamıştır artık. Mademki Hüseyin Nazmi gidiyor oda gidecektir. Bir gün arkadaşıyla Taksim bahçesinde otururken ileriye ait tasarlarını, tasarladıklarını hatırlar. Şimdi oda Anadolu’da bir görev alıp gidecektir. Kendisine kırgınlıktan başka bir şey sağlamayan bu İstanbul’dan kaçacaktır. Kararını yerine getirir. Dertli anasını alarak bir vapura biner gece karanlığında son defa İstanbul’u seyreder. Vaktiyle Tepebaşında gece gözlerine bir elmas yağmuru gibi görünen ışıklar sanki sönmüştür şimdi her taraf simsiyahtır. O da, güneşten hayatının biçareliğiyle alay eden ışıktan kaçıp, sonsuz bir yoklukta mutlu ve rahat yaşam sürdürecektir.
3.KİTABIN ANAFİKRİ:
Hayatta her zaman her istediğinin gerçekleşmeyeceği ve her istediğin şeyin sana mutluluk vermeyeceği anlatılmak istenmiştir.
4.kişiler ve karakteristik özellikleri:
aHMET CEMİL:
Romanın baş kahramanıdır, öğretmendir. Edebiyat ve şiirle ilgilenir. Yakışıklı, aşırı duygusal bir yapıya sahiptir. Şansızlıklar yakasını hiç bırakmaz.
ALİ ŞEKİP:
Çocukluk arkadaşı ve dert ortağıdır.
HÜSEYİN NAZMİ:
Arkadaşıdır. Aşık olduğu Lamia’nın ağabeyidir.
LAMİA:
Aşık olduğu kızdır. Ona karşı platonik bir aşk duymaktadır. Arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşidir.
İKBAL:
Kız kardeşidir. Şansız bir evlilik yapmış ve bu evlilik nedeni ile hayatını kaybetmiştir.
VEHBİ:
Çalıştığı gazete sahibinin oğludur. Çok kaba, durmadan içen, hovarda birisidir. İkbal’in kocasıdır.
5.KİTABIN YAZARI:
İstanbul’da doğdu. Öğrenimini İzmir’de tamamladı. Okuduğu lisede Fransızca öğrenimini tamamladı. Öğretmenlik yaptı, çeşitli memurluklarda bulundu. Edebiyat hayatına 1984’te atıldı. Kısa sürede ün yaptı. Geniş bir kültür ve bilgiye sahipti. Daha küçük yaşlardayken Fransızca romanlar okumuş, roman sanatının bütün inceliklerini öğrenmişti. Sevet-i Funun edebiyatının nesir alanında en güçlü kalemi oldu. Türk edebiyatının en büyük romancısı olarak kabul edildi. Romanlarında konularını çoklukla aydınlar arasından seçtiği halde, hikayelerinde daha çok halk tabakasına inmiş , halkın yaşayışını konu olarak seçmiştir. Eserlerinde ruh çözümlemesine ve gözleme önem verir.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi