3 Mart-Devrim Yasaları...
Padişahlığa karşı Cumhuriyetçilik, şeriata karşı laiklik, tutuculuğa karşı devrimcilik, ümmetçiliğe karşı ulusçuluk gerçekleşiyordu. Akıl inançtan, bilim dinden bağımsızlaşıyordu. İşte bu nedenlerle 3 Mart, gerçek bir devrim günüdür, Atatürk devrimcilerinin bayram günüdür.
Türkiye Cumhuriyeti’nin laik ilkelere dayalı temellerinin atıldığı tarih 3 Mart 1924’tür. Üç önemli devrim yasasının 85. yıldönümü geçen hafta yurdun çeşitli bölgelerinde etkinliklerle kutlandı.
Emperyalist güçlere karşı, mazlum milletlere örnek olan Ulusal Bağımsızlık Savaşı 9 Eylül 1922’de zaferle bitince İzmir’de Mustafa Kemal’e, “Çok yoruldunuz herhalde, çiftliğinize çekilir, dinlenirsiniz” dediler.
Mustafa Kemal’in yanıtı şöyledir: “Hayır, asıl savaş şimdi başlayacak... Bu savaş, cahilliğe ve gericiliğe karşı yapılacaktır” dedi.
Bu savaş aslında ortaçağın karanlığına gömülmüş bir toplumun çağdaşlaşması için verilecek savaştı.
Din devleti olgusu
Atatürk, bu savaşın çok güç olduğunu biliyordu. Hatta emperyalist güçlere karşı, topyekûn bir milletin verdiği savaştan da daha zordu...
Padişah Vahdettin bir İngiliz zırhlısına binerek yurdu terk etti. Lozan Barış Antlaşması başarı ile sonuçlanınca, Mustafa Kemal ve arkadaşları 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’i ilan ettiler.
Ama halifelik hâlâ sürüyordu, din devleti olgusu hâlâ geçerliydi. Cumhuriyetin gerçek nitelikleri henüz anayasaya ilke olarak girmemişti. Bu nitelikler ancak, 4 ay sonra, 3 Mart 1924’te kabul edilen 3 önemli devrim yasasıyla belirgin olarak ortaya çıkmıştır.
3 Mart’ta “Hilafet ilga edildi”, yani hukuken ortadan kaldırıldı. Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırıldı ve “Tevhidi Tedrisat” eğitimin birleştirilmesi yasası kabul edildi.
Böylece artık Osmanlı’nın temsil ettiği din devleti yıkılıyor, laik ilkelere dayalı Türkiye Cumhuriyeti kuruluyordu. Bu 3 devrim yasasıyla laik Cumhuriyetin kuruluşu gerçekleşmiştir, bu nedenle bu 3 yasanın kabul edilişi Cumhuriyetin ilanı kadar önemlidir.
Bu yasaların kabul edilmesi, siyaset bilimi ve hukuk açısından aşağıdaki sonuçları getirmiştir. Halifeliğin kaldırılışı, devletin yapısındaki laikleşmenin en önemli başlangıcıdır. Şeriye vekâletinin kaldırılışı şeriata dayalı hukuk sisteminin yıkılışıdır.
Bunların ardından şeriata dayalı yasalar yürürlükten kaldırılmış, Medeni Kanun (Yurttaşlık Yasası), Borçlar Yasası, Ticaret Yasası ve usul yasaları kabul edilmiştir. Böylece çağdaş hukuk ilkeleri benimsenmiş, hukukun laikleşmesi sağlanmıştır.
Bunlarla eşzamanlı olarak türbe, tekke, zaviyeler ve tarikatlar kaldırılmış, harf devriminin kabul edilişi ile kültür alanının laikleşmesi sağlanmıştır.
Eğitimin birleştirilmesi yasasıyla mahalle mektepleri ve medreseler kaldırılmıştır. Bu son derece önemli devrim yasasıyla eğitimin laikleşmesi sağlanmıştır.
Bu yasalar gerçek aydınlanma devrimleridir; Avrupa’nın 300-400 yılda yaptıklarını Atatürk 15 yıla sığdırıyordu.
İlhan Selçuk’un çok güzel bir biçimde özetlediği gibi:
Padişahlığa karşı Cumhuriyetçilik, şeriata karşı laiklik, tutuculuğa karşı devrimcilik, ümmetçiliğe karşı ulusçuluk gerçekleşiyordu. Akıl inançtan, bilim dinden bağımsızlaşıyordu. İşte bu nedenlerle 3 Mart, gerçek bir devrim günüdür, Atatürk devrimcilerinin bayram günüdür.
Halkevlerini yıktık
Ama sonra ne oldu? Cumhuriyet’ten demokrasiye geçtik. Bu yolda ilerlerken toprak reformunu gerçekleştiremedik, feodal beyler güçlerine güç kattılar.
Dünya ölçeğinde, kendine özgü ve etkin bir eğitim sistemi olan Köy Enstitüleri projesini yarattık, 20 tane Köy Enstitüsü kurduk ama 5 yıl içinde bunları kapattık. Oradan mezun olan 20.000 Köy Enstitülü öğretmene sahip çıkamadık. Bununla da yetinmedik, 20 Köy Enstitüsü yerine 650 adet imam hatip lisesi açtık. Eğitim birliği yasasını tersyüz ettik.
Halka kültür götürmek için kurulan Halkevleri ve Halk Odalarını yıktık.
Ama unutmayalım ki Fransa’da da ihtilalden sonra Cumhuriyetin sağlıklı bir biçimde kurulması yüz yıl sürdü. Devrimleri sağlam temellere oturtmak kolay olmuyor. Her devrimden sonra karşıdevrim harekete geçiyor.
Bugün biz neye dayanacağız?
Bizim dayanacağımız, ideal çağdaşlaşma bilincidir. Kadınlarımızın ve gençlerimizin duyarlılığıdır. Geriye gitmek istemeyecekleri inancıdır.
Akan ırmaklar tersine çevrilemez...
Alev Coşkun
3 Mart Devrim Yasaları...
Konu Sahibi / Yazar
T U N Ç
Kategori / Forum
Güncel Olaylar
Yorumlar / Cevaplar
1
Okunma / Görüntüleme
2752
3 Mart Devrim Yasaları...
3 Mart Devrim Yasaları...
Devrim Üslubu
DÜN, 3 Mart’tı. Dünyadaki çok kişi için sıradan bir gün, değil mi?
Oysa, bizler, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları için öyle olmalı mıydı? Haydi ulusal bayram-lardan sayılmadı, ama Kemalist Devrim’in en önemli günlerinden biri bu kadar da sessiz sedasız, kutlama toplantıları bile yapılmadan geçip gitmeli miydi?
3 Mart 1924, Türkiye Büyük Meclisi’nde son derece önemli üç devrim yasasının kabul günüydü.
Birincisi, Şer’iye ve Evkaf ile Erkân-ı Harbiye-Umumiye Vekâletleri’nin kaldırılmasıydı, Genelkurmay’ın sorumluluğu topluca üstlenmiş siyasal bir organ olan Bakanlar Kurulu dışına alınması, İstiklal Harbi sonrasında Mustafa Kemal’ce zorunlu görülen bir adımdı. İçinde fırka, yani tümen komutanlarının bulunduğu bir Meclis ölüm-kalım savaşının koşullarından doğmuştu ama, bunu parlamentarizme doğru gidecek bir siyasal düzene yerleştirmek zordu.
İkincisi, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ydu ki, bunun ve getirdiği değişikliklerin laik ve ulusal eğitim açısından taşıdığı ağırlığı ayrıca belirtmeye gerek yok. Anayasadaki Devrim Yasaları arasına giren ve hâlâ anılıp vurgulanan bir atılımdır bu.
Üçüncü ise, Hilâfetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmani’nin Türkiye Cumhuriyeti Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun. Yani, İngilizlerin Malaya zırhlısıyla kaçan Vahdettin’den sonra, Meclis’in kısa bir süre için işbaşında kalmasına göz yumduğu Ha-life Abdülmecit Efendi’nin yurtdışına yollanması.
Bu yasaların siyaset ve hukuk alanındaki etkileri yanında, cumhuriyetin mayasındaki devrimci özün anımsanması bakımından üslupları da çok ilginçtir.
Ayrıntıları bile kısa, kesin ve çarpıcı.
Birinci maddedeki şu üsluba dikkat ediniz: “Halife hal’edilmiştir… Hilâfet makamı mülgadır”. Yani, halife makamından indirilmiştir. Halifelik kaldırılmıştır.
İkinci maddede, Halife hanedanın “erkek kadın bilcümle âzası ve damatlar Türkiye Cumhuriyeti memaliki dahilinde (yani, ülkesi içinde) ikamet etmek hakkından ebediyen memnudurlar” (Yani, sonsuza dek yasaklanmışlardır).
1952’de bir ölçüde yumuşatılmış olsalar bile, bütün bu hükümlerin yazılış üslubu cumhuriyetçi-liğin kesin inancını yansıtmıyor mu?
Böylesine inançlı bir devrimin bir de mirasçılığındaki şu görüntüye bakın: Dün, yıldönümü gününde, yalnız Atatürkçü Düşünce Derneği ile Bağımsız Cumhuriyet Partisi’nin internet mesajları ile Cumhuriyet Kadınları Derneği’nin gazetemizde yayımlanan çağrısı ve Özdemir İnce’nin Hürriyet’teki köşesi dışında, hiç başka sesi çıkmayan bir Türkiye.
Acaba bu cumhuriyet laiklik, eğitim sistemi ve siyasal rejim açısından nerelere doğru sürüklenmektedir dersiniz?
Mümtaz Soysal
DÜN, 3 Mart’tı. Dünyadaki çok kişi için sıradan bir gün, değil mi?
Oysa, bizler, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları için öyle olmalı mıydı? Haydi ulusal bayram-lardan sayılmadı, ama Kemalist Devrim’in en önemli günlerinden biri bu kadar da sessiz sedasız, kutlama toplantıları bile yapılmadan geçip gitmeli miydi?
3 Mart 1924, Türkiye Büyük Meclisi’nde son derece önemli üç devrim yasasının kabul günüydü.
Birincisi, Şer’iye ve Evkaf ile Erkân-ı Harbiye-Umumiye Vekâletleri’nin kaldırılmasıydı, Genelkurmay’ın sorumluluğu topluca üstlenmiş siyasal bir organ olan Bakanlar Kurulu dışına alınması, İstiklal Harbi sonrasında Mustafa Kemal’ce zorunlu görülen bir adımdı. İçinde fırka, yani tümen komutanlarının bulunduğu bir Meclis ölüm-kalım savaşının koşullarından doğmuştu ama, bunu parlamentarizme doğru gidecek bir siyasal düzene yerleştirmek zordu.
İkincisi, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ydu ki, bunun ve getirdiği değişikliklerin laik ve ulusal eğitim açısından taşıdığı ağırlığı ayrıca belirtmeye gerek yok. Anayasadaki Devrim Yasaları arasına giren ve hâlâ anılıp vurgulanan bir atılımdır bu.
Üçüncü ise, Hilâfetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmani’nin Türkiye Cumhuriyeti Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun. Yani, İngilizlerin Malaya zırhlısıyla kaçan Vahdettin’den sonra, Meclis’in kısa bir süre için işbaşında kalmasına göz yumduğu Ha-life Abdülmecit Efendi’nin yurtdışına yollanması.
Bu yasaların siyaset ve hukuk alanındaki etkileri yanında, cumhuriyetin mayasındaki devrimci özün anımsanması bakımından üslupları da çok ilginçtir.
Ayrıntıları bile kısa, kesin ve çarpıcı.
Birinci maddedeki şu üsluba dikkat ediniz: “Halife hal’edilmiştir… Hilâfet makamı mülgadır”. Yani, halife makamından indirilmiştir. Halifelik kaldırılmıştır.
İkinci maddede, Halife hanedanın “erkek kadın bilcümle âzası ve damatlar Türkiye Cumhuriyeti memaliki dahilinde (yani, ülkesi içinde) ikamet etmek hakkından ebediyen memnudurlar” (Yani, sonsuza dek yasaklanmışlardır).
1952’de bir ölçüde yumuşatılmış olsalar bile, bütün bu hükümlerin yazılış üslubu cumhuriyetçi-liğin kesin inancını yansıtmıyor mu?
Böylesine inançlı bir devrimin bir de mirasçılığındaki şu görüntüye bakın: Dün, yıldönümü gününde, yalnız Atatürkçü Düşünce Derneği ile Bağımsız Cumhuriyet Partisi’nin internet mesajları ile Cumhuriyet Kadınları Derneği’nin gazetemizde yayımlanan çağrısı ve Özdemir İnce’nin Hürriyet’teki köşesi dışında, hiç başka sesi çıkmayan bir Türkiye.
Acaba bu cumhuriyet laiklik, eğitim sistemi ve siyasal rejim açısından nerelere doğru sürüklenmektedir dersiniz?
Mümtaz Soysal
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi