İki levha taşıyan dört kızın önüne başka bir kız geldi. On sekiz yaşlarında sevimli bir kız... Söylev vermeye başladı. Elinde kağıt yok, dilinde sürçme yok, tavrında yapmacılık yok. Ruhtan gelen ve ruhlara giden bir söylevi dinliyoruz.
Beş dakikalık bir söylev. Fakat bu söylev değil, bu söz biçimine girmiş bir hıçkırıktı. Söylemiyor, inliyor. Bu konuşan Antakyalı bir kız çocuğu değil, vatandan ayrı kalan o beldelerin bir rudu, o beldelerin ağlayan ve ağlatan bir yürek gücü idi.
Büyük kurtarıcıya "Kurtar!" diye yalvaran kız susmuştu. Şimdi bütün gözler kurtarıcıya dikildi. Bize mi öyle geliyor bilmemiyorum Atatürk' ün gözleri de nemliydi. Ne diyecek diye bekliyoruz. yağmurla yıkanmış güneşli birer gök parçası maviliği ile ışıldayan gözlerini bir an göğe dikti;söyleyeceği sözleri gözleriyle anlatıyor gibiydi. Gözlerindeki mana kelimesine yansıdı:
-Kırk asırlık Türk yurdu, yabancı elinde kalmaz, dedi.
İsmail Habip SEVÜK
Dün okulda bu anıyı okuduk. Bende sizlerle paylaşmak istedim. Elimle yazdığım için hatalarım olabilir, kusra bakmayın