You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Yaşanmış Türkü Hikayeleri

Yaşanmış Türkü Hikayeleri

Administrator
Yaşanmış Türkü Hikayeleri
Gaydırıguppak Cemile Türküsünün sözleri ve Hikayesi nedir

İlk olarak Cemile orjinal adı "Cemile'min gezdiği dağlar meşeli"dir olan ve Denizli yöresine ait olan türkünün ana karakteridir. Türkünün sözleri Türk halk müziği sanatçısı Orhan Hakalmaz'a aittir.


GAYDIRIGUPPAK NE ANLAMA GELİR
Türküde 'Gaydırıguppak' ,'hafifmeşrep' anlamında kullanılmıştır.


TÜRKÜNÜN SÖZLERİ
Cemile'min gezdiği dağlar meşeli imanım
Haydi üç gün oldu cemilem ben bu derde düşeli

Gaydiri gubbak cemile'm
Nasıl nasıl edelim biz bu işe
Nikamızı kıysın
Ünnen gelin hoca memiş'e


Cemile gız ne gezersin hayatta
Basma da fistan, parlak da potin ayakta


Gaydiri gubbak cemile'm
Nasıl nasıl edelim biz bu işe
Nikamızı kıysın
Ünnen gelin hoca memiş'e


Cemile'nin fistanı saman sarısı imanım
Haydi gören sancak cemile'm gızı memur garısı


Gaydiri gubbak cemile'm
Nasıl nasıl edelim biz bu ise
Nikamızı kıysın
Ünnen gelin hoca memiş'e
Administrator
Yaşanmış Türkü Hikayeleri
[BNeşet Ertaş’ın O meşhur türküsünün hikayesi-Yaşanmış Türkü Hikayeleri

[/B]Gönüllerimizi okuyan, dertlerimizin ortağı olan türkülerin babası Neşet Ertaş’ı kaybettik. Onun türküleri dilden dile dünyayı dolaştı. Baba Muharrem Ertaş ve oğul Neşet Ertaş’ın türkülerini bilmeyen kalmadı.

Neşet Ertaş’ın hayatının en önemli kesitlerinden birini, nice türkülere ilham kaynağı olan 'Cahildim dünyanın rengine kandım...' türküsünün müthiş hikayesini Yazete.com yazarı Sadık Yalsızuçanlar, iki yıl önce kalem aldığı yazısında yazmıştı.


[Resim: 31.jpg]
İşte muhteşem türkünün müthiş hikayesi...
'Gönül dağı'nda bir garip' : Neşet Ertaş (*)

Neşet usta da göçtü.

Da diyorum, önceki bütün ustaları bu edat içine aldığım değil, belki, 'ölüm ölüm hezen ölüm / evden eve gezen ölüm', 'ölüm öyle kara bir devedir ki, herkesin evinin kapısına bir gün mutlaka ıhar' demek istediğimden...

Usta hakkında birkaç söz etmek isteyince eski günleri hatırladım.

'Sağ-sol çatışması'nın şiddetli olduğu günler... Neşet Ertaş Saray Sineması'nda konser veriyor. Gençler dönemin gözde "slogan"larıyla örülü şarkılarından isteklerde bulunurlar. Neşet Ertaş biraz sustuktan sonra her zamanki mütevaziliği ile şöyle der :

"Ağam, biz böyle parçalar bilmeyiz. Biz gönülle çalar, gönülle söyleriz."
Neşet Ertaş, -eski adıyla- Abdallar köyünün, bugün hala kemaliyle bilinemeyen 'şaman'ı Muharrem Ertaş'tan öğrenir bu (müzikal) edebi. Babası, irfani geleneğin müzikal halkasının son büyük temsilcisidir. Heidegger'in Freiburg'da, bir konsorsiyum sonrası Japon bilgelerle söyleşirken tartıştığı 'gei-do'nun, yani sanatı, insanın kökene ulaşmak üzere girdiği bir yol olarak görüşünün belirtisi. Ertaş, selefi büyük Divan, Halk, Tekke-Tasavvuf şairleri gibi 'gönül dağı'ndan konuşan bir 'Garip'tir. Mahlas olarak seçtiği bu kelime de gösterir ki, 'dünyada garip bir yolcu gibi olmanın' sırrına ermiştir.

Televizyon programında sunucunun sorduğu soruyu, 'sizden sır çıkmaz...' diye başlayarak cevaplayan bu gerçek sanatçı, zanaat ile sanat'ın özdeş ve hakikate ulaşan en büyük yalan olduğunu bilen, böylece, 'dost eline giden seller'e, 'gözyaşını katan' bir derviştir.

Ondan, yıllar önce, 'kalpten kalbe bir yol' olduğunu öğrenen herkes gibi ben de, yıllarca sinemde taşıdığım gizli yaranın bir tabibi olduğunu sanmıştım. Oysa, bütün yaraları ve şifa umutlarını boşa çıkaran bir kader sırrının, Sezai Karakoç'un deyişiyle, 'kaderin üstündeki kader'in biraz olsun farkına vardıkça, Neşet Ertaş'ın türkülerini daha çok sever oldum.
Bizim geleneğimizde, Saadet çağından itibaren, şiirle, yani 'mülklerin en tehlikelisi' ve 'uğraşların en masumu' olan bir dille konuşmak, bir gösteriş ve oyun değil, bir düşünce derinliğinden, bir algı ve kavrayış zenginliğindendir. Yavuz Selim ile Şah İsmail'in hikayesi bunun çarpıcı bir örneğidir. Bu, 'söz ola kese savaşı' diyen bir gelenektir.

Neşet Ertaş'la babasının konuşması da geleneğin ilginç bir örneği olarak belirir.
Leyla'ya gönül verir fakat bazı nedenlerden dolayı babası şiddetle karşı çıkar, 'evladım' redifli bir türkü söyler :

"Temiz ruhlu, saf kalplisin şöhretsin
Hakkın vardır evlenmeye evladım
Mevlam sana yapanları kahretsin
Aslı bozuk alma dedim evladım

Dokunsalar nazif tene kir gelir
Bizden önce ceddimize ar gelir
Köle olmak şanımıza zor gelir
Aslı bozuk alma dedim evladım"


Neşet Ertaş, kendisini yaralayan 'aslı bozuk'a, 'ana'yla cevap verir :


'Ulu arıyorsan analar ulu
Sevmişiz biz onu olmuşuz kulu
Analar insandır biz insanoğlu
Aslı bozuk deme gel şu insana

Aşkı kimden aldın sevgiyi kimden
Aslı bozuk deme gel şu insana
Soracak olursan eğer ki benden
Aslı bozuk deme gel şu insana

Yazımızı felek yazdı Mevlâdan değil
Senin dediklerin evladan değil
Her hata suç bende Leylâ'dan değil
Aslı bozuk deme gel şu insana"


Muharrem Ertaş, oğlunun bu 'ulu ana' göndermesine boyun eğer ve,

'Küsmedim Neşedim kahrettim sana
Baban değil miydim sormadın bana
Olan olmuş yavrum ne deyim sana
Sen aklını yitirmişin evladım"

Bu şiirsel konuşma, Neşet'in Leyla ile evlenip ayrılmasından sonra da sürer. Bu kez, Neşet, Leyla'ya, hatanın kendisinde olduğunu söyler :

Bilemedim kıymetini kadrini
Hata benim günah benim suç benim
Eliminen içtim derdin zehrini
Hata benim günah benim suç benim

Bir günden bir güne sormadım seni
Körümüş gözlerim görmedim seni
Boşa mecnun eylemişim ben beni
Hata benim günah benim suç benim"

Neşet Ertaş'la babası ve Leyla arasındaki bu hikayenin sonuçta evrildiği yer ise şudur :

'Cahildim dünyanın rengine kandım
Hayale aldandım boşuna yandım
Seni ilelebet benimsin sandım
Ölürüm sevdiğim zehirim sensin

Evvelim sen oldun ahirim sensin

Sözüm yok şu benden kırıldığına
Gidip başka dala sarıldığıma
Gönlüm inanmıyor ayrıldığına

Gözyaşım sen oldun kahirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin

Garibim can yıkıp gönül kırmadım
Senden ayrı ben bir mekan kurmadım

Daha bir gönüle ikrar vermedim
Batınım sen oldun zahirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin'

Böylesi bir zengin dilden, bugün alabildiğine ötekileştirici, sağlıklı konuşmanın önünü tıkayan kör ve kadük bir 'iletişim dili'ne nasıl saplandığımız bir yana, bu 'melal'i anlamaktan da uzaklaştık. Gönül dağından, zekanın ve onun kullanıldığı kurnazlığın ağına düştük.

Adnan Yılmaz'ın 'Abdal Anıları'ndan öğreniyoruz :

"Muharrem Usta'nın gençlik dönemidir. Oğlu Neşet de yetişmiş gelmiş, ün salmaya başlamıştır sanatıyla... Civarda zenginliği ile ünlenmiş bir ağanın düğünü olacaktır. Ağa bekler ki "Teber Uşağı düğün yapacağımı duymuştur. Çıkarlar gelirler yanıma..."

Ağanın hanımı anlatılanlara göre Muharrem Usta'nın sanatına hayrandır. Bunu, beyine söyleyip "Muharrem'e haber sal gelsin" dediyse de ağa "Benim haber salmama ne hacet!" deyip geçer. Ağanın beklediği olmaz. Muharrem Usta ağaya varıp da "Düğünün varmış ağam, biz gelelim" demez. Ağa buna sinirlenir. Tez elden haber gönderir adamlarına: "Düğünüme Hacıbektaş'tan sanatçı getirin!" Bu arada ağanın hanımı Muharrem Usta'ya düğün davetiyesini ulaştırır. Hacıbektaş'tan gelen sanatçılar düğünü çalmaya başlar. Başlar başlamasına da ağanın hanımının aklı Muharrem Usta'dadır. Düğünün daha birinci günü Muharrem Usta "Okuntu"ya uyarak düğüne gelir. Gelince ne görsün? Hacıbektaş'lı sanatçılar Muharrem Usta'nın sanatının ünü karşısında ona saygısızlık ederek dışa vurmaktadırlar. Üstelik biri de "İstek parçan var mı? " diyecek kadar ileri gider. Oysa oradaki davetliler, Hacıbektaşlı sanatçıların sazı Muharrem Usta'ya bahşeylemelerini beklemektedir. "İstek parçan var mı? " sözüne bütün enginliği ile ayağa kalkarak cevap veren Muharrem Usta, taşı gediğine koymakta gecikmez: "Benden, yani Muharrem Ertaş'tan, oğlu Neşet Ertaş'tan, kaynı Çekiç Ali'den, yeğenim Hacı Taşan'dan söylemeyinden ne söylerseniz söyleyin! " Hacıbektaşlı sanatçılar şaşırmıştır. Sohbeti dinleyen ağa, Muharrem Usta'ya kızarak "Geriye bunların söyleyeceği ne kaldı Muharrem?" der. Tartışmalarını izleyen ağanın hanımı sözünü esirger mi? Bey bey, işte onu bir bilseydin! " Ağanın hanımının sözleri karşısında Muharrem Usta durur mu : "Ağam ağam, paramın hatırı olur demesen de bize gönül bahşeyleseydin biz de senden emeğimizi esirgemezdik!"

(*) Haşim Akman'dan ödünç alınmıştır.



Junior Member
Yaşanmış Türkü Hikayeleri
[COLOR=#c0c0c0] [COLOR=#030303]
[COLOR=#c0c0c0] ERZİNCAN'DA BİR KUŞ VAR TÜRKÜSÜ
[COLOR=#c0c0c0]]
][COLOR=#c0c0c0][COLOR=#ffffff]
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] Erzincan'da bir kuş var
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] Kanadında gümüş var
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] Gitti İbiş gelmedi
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] Elbet bunda bir iş var
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] ***
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] Oy dağlar dağlar dağlar
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] Gök gürler bulut ağlar
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] Ağalarsa anam ağlar
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] Küsuru yalan ağlar
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] ***
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] Palanga'nın deresi
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] Hayli çeker arası
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] İbiş'imi vurdular
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] Yedi yerden yarası
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] ***
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] Oy dağlar dağlar dağlar
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] Gök gürler bulut ağlar
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] Ağalarsa anam ağlar
[COLOR=#030303]
[COLOR=#030303][COLOR=#030303] Küsuru yalan ağlar

[COLOR=#8b0000]ERZİNCAN'DA BİR KUŞ VAR TÜRKÜSÜ'NÜN HİKAYESİ

][COLOR=#c0c0c0][COLOR=#030303]Olay Ağustos 1872 tarihinde Erzincan'ın Palanga köyünde geçer. İbiş Ağa, Palanga'da çok namlı bir köy ağasıdır. O bölgede tam yedi köye hükmeder ve etrafı yüksek duvarlarla çevrili iki katlı bir evde yaşamaktadır. İbiş Ağa, bir gün akşam vakti yeni evlendiği eşi Hanım Ağa'yla birlikte evindeyken, birkaç kişi birden silahlarıyla kapısına dayanarak zorla içeri girerler, aralarında ne gibi bir hadise geçtiği bilinmemekle birlikte, içeri girenlerden bir kişi hemen çeker orada İbiş Ağa'yı vurur. Birkaç dakikalık tartışmadan sonra eşi Hanım Ağa'yı da vurur. Ondan sonra hemen kıratına atlar ve yanındaki arkadaşlarıyla beraber Fırat Nehri'ni geçerek orayı terk eder. Akşam saatlerinde peş peşe patlayan silah sesleriyle çok tedirgin olan köylüler korkudan dışarıya çıkamazlar. Sabah olur olmaz İbiş Ağa'nın akrabaları hemen yanındaki komşularıyla beraber İbiş Ağa'nın etrafı yüksek duvarlarla çevrili iki katlı evine giderler ve orada İbiş Ağa'yla, Hanım Ağa'nın kanlar içerisinde yattıklarını görürler. İbiş Ağa'nın akrabalarının yaptığı ihbar üzerine hemen olay yerine gelen jandarma orada yaptığı çok kısa bir araştırma sonucunda İbiş Ağa'yla, Hanım Ağa'yı vuran kişilerin kimliklerini tespit eder; "Aziz Ağa ve arkadaşları" (Brastikli Aziz Ağa ve arkadaşları). İbiş Ağa teneşire konup yıkanırken vücudunda tam yedi kurşun yarası tespit edilir. Hanım Ağa'da ise tek bir kurşun yarası tespit edilir. Hemen daha İbiş Ağa'yla, Hanım Ağa'nın cenazeleri kalkmadan önce İbiş Ağa'yı çok seven arkadaşlarından birisi orada bu türküyü yakar.
][COLOR=#c0c0c0]
[COLOR=#c0c0c0] Kaynak: Muzaffer ÖZDEMİR Bağlama Sanatçısı Essah Hikayeler ve Türkülerimiz Kitabından.
Administrator
Yaşanmış Türkü Hikayeleri
"ZEYTİNYAĞLI YİYEMEM AMAN" türküsünün acı gerçeği;

Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde İhsan Kaplayan’ dan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen... tarafından derlenmiştir.
Marshall Planı 2. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülke, bu plan uyarınca ABD’den ekonomik kalkınma yardımı almıştır. ABD geçmişten beri dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir. ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmenin bir yolu olarak mısırözü yağı ihracatını keşfetmiştir. Marshal yardımının koşullarından biri Türkiye’nin ABD’den mısırözü yağı almasıdır.

(Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi, Osman Nuri Koçtürk, Toplum Yayınları, 1966).
Buna koşut olarak Türkiye’de ilk margarin fabrikası kurulur. Yine aynı dönemde yüz binlerce zeytin ağacı sökülerek bir katliam yapılır. Kalan zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağının büyük bölümü ABD tarafından Dolar karşılığı alınır ve mısırözü yağı TL karşılığı satılır.
Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısır özü yağına ve margarine alıştırılır. Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmaz. Hâlbuki zeytinyağı halk ağzındaki deyişiyle dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir.
Bununla da kalınmaz, kötülemek için tıpkı bugün yapılan halkla ilişkiler endüstrisi çalışmaları gibi ’Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman’’ diye türkü sipariş edilir ve ülkenin en popüler türküsü yapılır.

Katı yağ/margarine mahkûm edilen halk, 20-30 yılda bir kaşık yağa bile muhtaç hâle getirilir. Ve basma giyen kadınlar, plastik giysilerle tanıştırılır’
Zeytin yağlı yiyin, basma, fistan giyin...

Prof. Dr. Kenan Demirkol
ALİ ÇOKTUR ŞAH-I MERDAN BULUNMAZ.

Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan...

MUSTAFA ŞEREF,
      KEMAL GURUR,
              ATATÜRK ONURDUR...

          Memleketim Yozgat Yemen'dir ilim
                    Horasan köyünden geliyor pirim
                  Kırklar binasında var oldu yerim
                  Sıfatı Zöhre Ana Ali'dir dilim.
                                                      Pir Zöhre Ana
Administrator
Yaşanmış Türkü Hikayeleri
Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar ( Edirne Türküsü )


Bu öykü Malkara köylerinden alınmış olup belli bir kişinin dilinden yazıya geçirilmiş değildir. Çevrede herkes tarafından bilinen bir öyküdür. Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır. Onaltıya yeni bastığında Zeynep'i köylerindeki bir düğünde aşırı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep'i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir. Zeynep'i Ali'ye verirler. Kısa bir zaman sonra düğünleri olur. Ali, Zeynep'i alıp aşırı köyüne götürür.

Zeynep'in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker. Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez. Bu özlem Zeynep'in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış.

Oysa kocası, Zeynep'in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar. Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep'i yataklara düşürür.

Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep'in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler. Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep'in kocası da anasına babasına haber vermeye gider. Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep'in anası babası köye gelirler, Zeynep'i yatakta bulurlar. Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır. Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar. Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler. Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır.

Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır. Bir daha onmaz, sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yaşı döker. İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur.

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

Babamın bir atı olsa binse de gelse
Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
Kardeşlerim yolları bilse de gelse

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

blogspot.com



ALİ ÇOKTUR ŞAH-I MERDAN BULUNMAZ.

Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan...

MUSTAFA ŞEREF,
      KEMAL GURUR,
              ATATÜRK ONURDUR...

          Memleketim Yozgat Yemen'dir ilim
                    Horasan köyünden geliyor pirim
                  Kırklar binasında var oldu yerim
                  Sıfatı Zöhre Ana Ali'dir dilim.
                                                      Pir Zöhre Ana
Administrator
Yaşanmış Türkü Hikayeleri
Yaşanmış Türkü Hikayeleri-EZOGELİN TÜRKÜSÜ

Ezo gelin benim olsan seni vermem feleğe,
Güzel yosmam başın için salma beni dileğe,
Anası huridir de, kendi benzer meleğe
Nenneyle de ah bahtı karam nenneyle, neneyle

Çık Suriye dağlarına bizim ele eleyle,
Gel bahtı karam gel sıladan ayrı yazılalım gel’

Ezo Gelin çık Suriye dağlarının başına,
Güneş vursun da kemerin kaşına kaşına,
Bizi kınayanın bu ayrılık gelsin başına başına
Nenneyle de ah bahtı karam nenneyle, neneyle

Çık Suriye dağlarına bizim ele eleyle,
Gel bahtı karam gel sıladan ayrı yazılalım gel’


Sordum seni yıldızlara ay ışığına
Dediler tam bin yıldır görmedik onu
Sordum kadim kitaplara tozlu raflara
Dediler o bizden önce buralardaydı

Mağrur bir uçurum oldu kalbim
SEn gittin gideli buralardan
Ayrılık ne yaman bir ateşmiş
Ne olur dön gel ezo

Oy ezo yanlızlık ezim ezo
Oy ezo görmüyor gözüm ezo
Oy ezo tutmuyor dizim ezo
Tükendim dön gel ezo

Ceylanları emziren bir peri gibi
Kollarında uyut beni iblise inat
Hey rüzgarın sevgilisi orman çiçeği
Hasretim sensin gurbetim sen günışığım sen


Mağrur bir uçurum oldu kalbim
Sesin deler içimde kurşun gibi
Ayrılık ne yaman bir ateşmiş
Ne olur dön gel ezo

Oy ezo yanlızlık ezim ezo
Oy ezo görmüyor gözüm ezo
Oy ezo tutmuyor dizim ezo
Tükendim dön gel ezo


Asıl adı "Zöhre" olan Ezo Gelin, 1909´da Oğuzeli ilçesinin Uruş köyünde doğdu. Babası, Bozgeyikli oymağından Emir Dede, anası Elif´tir. Nüfus kaydında halen bekar görünen Ezo´nun, üçü erkek, üçü kız altı kardeşi daha vardır.
Ezo, erken gençliğinden itibaren, güzelliğiyle dikkatleri üzerinde topluyordu. O kadar ki; düğünlerde gözler, gelinden çok onun üzerinde gezinirdi. Ezo´yu, birçok zenginin yanı sıra, o zamanki Halep ilimizin Carablus ilçesinin Kozbaş köyünde oturan teyzeoğlu Memey (Memet) istiyordu. Taktirde yazılan tedbirde bozulmamış; Ezo´nun ilk evliliği ne bu ağalardan biriyle oldu, ne de teyzeoğluyla’
Member
Yaşanmış Türkü Hikayeleri
Ali Paşa Ağıdı

Ermeni olaylarının arttığı bir dönemde Van'a atanır Ali Paşa. Kısa sürede kentte barışı, güvenliği ve istikrarı sağlar. Hem Emeni hemde kentte ki Müslüman halkın sevgisini kazanır Ali Paşa. Fakat bu durum Ayrılıkçı Ermeni Çeteleri ile Avrupalı Devletlerin hoşuna gitmez. Ali Paşa'nın görevden alınmasını isterler. Baskılara dayanamayan Osmanlı Devleti 1908 yılında Ali Paşayı Van Valiliği görevinden alır.
Ermeni çeteleri tarafından öldürüleceğini... bilen Ali Paşa, İstanbul'a dönüş yolunu gizli tutar. Erzurum, Tiflis ve oradan da Batum'a geçer. Batum iskelesinde vapura bineceği sırada Ermeni Komitacı Alev Başyan tarafından 1908 yılında vurulur. Cenazesi Sinop Limanına yanaşan gemiden alınıp buraya defnedilir.


Türk Halk Ozanı Ruhi Su'dan dinleyelim...


Karavanaya vurdular
Yüzbaşılar darıldılar
Darılmayın yüzbaşılar
Ali paşa'yı vurdular


Üç atım var, biri binek
Aradaşlar kalın gidek
Ali paşa'yı vurdular
Yavrusuna haber edek


Paşa giyer iki kürkü
Biri samur biri tilki
Ali paşa'yı vurdular
Harap oldu malı mülkü


Arpa ektim, biçemedim
Bir düş gördüm, seçemedim
Alışmışım soğuk suya
Issız sular içemedim

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.