]Türklük Bakımından Aleviler*
Prof. Dr. İsmail Hakkı BALTACIOĞLU
Her şeyden önce karanlıkta kalabilecek bir noktayı aydınlatmak isterim:
Alevilik üzerine bu satırları yazan insan, bütün ataları Sünni olan bir
ailenin, Baltacıoğulları’nın çocuğu olarak dünyaya gelmiş, Sünni
terbiyesi almış, Sünni kalmış bir insandır. Onun için burada bilim sayar
bir inancın eseri olan düşünceleri ve yargıları bir Alevi’nin duysal
düşünceleri olarak almak, hem yersiz, hem de haksız olur. Gerçekleri
-başka bir mezhebin, hatta başka bir dinin bile olsa- olduğu gibi, doğru
olarak anlamaya çalışmak, öylece söylemek bilim adamı olduğuna inanan bir
insanın töresi olmalıdır.
Her Sünni Türk gibi ben de, Alevilere karşı sevgisizliği gönlümde taşıdım.
Aleviler üzerine bir takım yanlış düşünceleri de kafamda yaşattım. Bundan
otuz yıl önce Fuat Köprülü’nün Bektaşilerden söz açan bir yazısında
“Bektaşilik eski Türk aşiret din ananelerinin İslâmiyet içinde
devamından doğmuştur” düşüncesi beni birdenbire uyandırdı. Alevilik
konusunu olduğu gibi incelemeye başladım. Aleviliği eskiden olduğu gibi
Sünni çekingenliğiyle değil, bir bilim adamı sempatisiyle incelemeye
koyuldum.
Siz de benim gibi yarım asır sosyoloji, psikoloji bilimleri üzerinde kafa
patlatır, kitapları ezberlemektense olayları görmeye, anlamaya
çalışırsanız, hiç şüphe yok ki, din denilen sosyal gerçek üzerinde de
yıllarca duracaksınız. Din oluşu nasıl bir oluştur diye yaşamınız boyunca
sorup soruşturacaksınız. Siz de benim gibi ta ilk günlerden beri
‘milliyet’ denilen o çözülmez, açılmaz düğümü çözmeye, açmaya
uğraşmış iseniz, Ernest Renan’ın “psikolojik birliğe dayanan
milliyet” tarifini öğrenmiş, Ziya Gökalp’in kültür birliğinde
kendini bulan tarifini de eleyip eleştirmiş olacaksınız. Ancak, ömürlere
bedel olan bu tariflerden hiç biri ile yetinemeyeceksiniz. Neden? Yanlış
oldukları için mi? Hayır! ‘milliyet’ denilen sosyal gerçek
girift, bu tarifler de çok dar olduğu için.
O zaman ne yapacaksınız? Kitaplara kapanıp bunalmış olan insanlar gibi,
Rönesans insanları gibi, tabiata yani olaylara döneceksiniz. Bu dönüş size
gerçeğin giriftliğini, gerçeğin zenginliğini, hatta gerçeğin estetiğini
sağlayacaktır. Bu gerçekler arasında milliyetin tarifi için
bulabileceğiniz en temelli karakterler neler olacaktır? Siz de benim gibi
göreceksiniz ki, bu temelli karakterler ‘gelenek’ adını
verdiğim -hayvandaki belkemiği gibi hiç değişmek bilmeyen- birtakım
özelliklerdir:
Dilde yapı, müzikte melodiler, anlatımda mimikler, bezemede motifler,
mitler, masallar, atasözleri, bir takım deyimler gibi hemen hemen değişmek
bilmeyen bir takım geleneklerdir.
Olmakta olan, tarihin gerçeği şudur:
Sünni Türkler vardır, Alevi Türkler vardır. Sünni Türkler anatomik,
morfolojik karakterler, ırk bakımından ne iseler Alevi Türkler de odurlar.
Türk ırkdaşı olarak Sünni’yi Alevi’den ayırmak kimsenin elinde
değildir. Her ikisi de Türk ırkındandırlar, ırkdaştırlar.
Bu iki ırkdaş bölük arasında din bakımından bir ayrılık var mıdır?
Aleviler, Alevi kolları olan Kızılbaşlar, Tahtacılar, Bektaşiler
Tanrı’yı tek Tanrı, yaratıcı acıyıcı, esirgeyici olarak anlarlar.
Muhammed’i Tanrı’nın gönderdiği, yalvacı olarak anarlar,
Kuran’ı da doğru olarak anlarlar, bütün bunlara kayıtsızca,
şartsızca inanırlar. Bu inançlar tıpkı tıpkısına Sünnilerinkidir. Bu üç
inancı diliyle hem de gönlüyle doğrulayanlara ‘Müslüman’
denir. Her kim onlara “kâfir, zındık, dinsiz, imansız” diyecek
olursa Tanrı’nın, peygamberinin, meleklerinin laneti onun üzerine
olur. Müslümanlara Müslüman değilsin demek günahların en büyüğü,
dinsizliğin kendisidir.
Sünni Türkler ile Alevi Türkler arasında din bakımından, hiçbir ayrılık
yoktur. İkisi de Müslüman’dır. Ali’ye gelince, onu biz de
severiz, sayarız, Alevi Türkler de severler, sayarlar. Alevilerin Ali
sevgisinde şu saygı, şu özellik, şu gürlük vardır:
“Ali büyük peygamber İbrahim’in soyundandır. Büyük peygamber
İbrahim Turani’dir, Türk’tür, Ali de Türkoğlu Türk’tür.
Üstelik Ali doğrudur, iyidir, güzeldir, Türk kamu vicdanının insan değeri
olarak ayırdığı, benimsediği bütün erdemler Ali’de, Ali’nin
kişiliğinde, hem de tam olarak, vardır. Onun için Ali Alevilerin göz
bebeğidir, öyleyse Ali yalnız Türk değil, hem de Türklüğün sembolü,
uyruğudur.”
Şimdi Türk din tarihinin karanlık sırlı bir durağında duralım. Neden
Türkler böyle olan Ali’yi kendilerine uyruk edinmek zorunda
kaldılar? Bu soruya doğru bir karşılık verebilmek için dinlerin sırlarla
dolu evrimini yönelten yolda mı gezmek gerektir. Her din gibi, Müslümanlık
da, içinde doğduğu, yaşadığı ulusun, Arap ulusunun, gelenekleriyle
karışmıştır! Türkler Müslüman oldukları zaman işte bu Arap gelenekleriyle
karşı karşıya kaldılar; eşitsizlik, erkek zorbalığı, kadının aşağı
görülmesi, kölelik, mistiklik ve mistikçilik. Türk gelenekleri bu
geleneklerin taban tabana tersi idi. Türkler dünyanın en eşitçi ulusu
idiler. Tarih boyunca bir eşine daha rastlanmayan eşitçi aile tipini onlar
yarattılar.
‘Türkün’ denilen bu karı-koca ailesinde erkek için ayrı od,
kadın için ayrı od yakılırdı. Hakan hatunsuz elçi kabul edemezdi. Hakanın
fermanı hatunun inhası olmadıkça yürürlüğe giremezdi. Bu kadın erkek
eşitliği nerede görülmüştür? Töresi eşitlik, hürlük olan Türk ulusu
saldırıcı Arap gelenekleri karşısında ne yapacaklardır? Var olmak, ya da
yok olmak, hangisi?
Şimdi biraz da Alevi töresi üzerinde duralım. Aleviler, Kızılbaşlar,
Tahtacılar, Bektaşiler için insanlar eşittirler. Onlar için bacı saygı
konusudur. Onlara göre herkes birbirine yardım etmelidir, taassup kötüdür,
sağduyu her şeyin üstündedir, tabiat sevilmelidir. Aleviler, bu arada
Kızılbaşlar için yapılan yergilerin hepsi onları yakından bilmemekten,
yadırgamaktan ileri gelmektedir. Bütün Aleviler gibi Kızılbaşlar da
gelenekçi Türklerdir. Sevgi ve saygı onların yaşayışında en büyük değer
olarak görülmektedir. Bir Kızılbaş’taki töre, ülkü ve Türklük
sevgisi her şeyin üstündedir. Hatta Kızılbaşlar Türklerin ahlâkça en
mutaassıp koludur
İşte Sünnilik fikri, daha çok, İslâm ümmetçiliği fikri, İslâm
medeniyetçiliği fikridir. Tarihte Arapçaya, ölü metinlere, şehir
aristokratlığına, Arap, Acem kültürüne, medreseye, Hilâfete sarılanlar hep
Sünniler olmuşlardır. Alevilik fikri, daha çok, kültürcülük, gelenekçilik,
Türkçülük fikridir. Tarihte bütün bu yabancı değerlere, geleneklere,
arkasını dönüp Türkçeye, Yunus Emre’ye, Karacaoğlan’a dini
törenlerinde yer verenler; köyü, bucağı, sazları, nefesleri, nükteleri ile
şenlendirenler, “eline, beline, diline” töresini
benimseyenler, yalan söylemeyenler, dilenmeyenler, çalmayanlar,
kendilerini aşağı görmeyenler, bacıya, kadına eşitliğe en yüksek yeri
verenler, aklın üstünlüğünü kabul edenler, tabiatı sevenler, nükteciler,
gelenekçi Türkler hep Aleviler olmuşlardır.
Eski Türk dininden gelen gelenekler ile bir ümmet dini olan İslâm dini
örflerinin Osmanlı tarihinde, Anadolu’nun göbeğinde nasıl çarpışmış
olduğunu gösteren şu satırlar okunmaya değer:
“Türklerin dini iptidaileri ile monizmi İslâmiyet’te telife
muvaffak olan yegâne mübdi dâhi, ancak Hacı Bektaşi Veli’dir.
Bektaşiliğin esraralût safahatı asırdidesinden tereşşuh eden bir kaç
‘eser’e ancak nail olduğumuz halde, Bektaşi ayini aslını
kaybetmemiştir”.
“Bütün tutulan yollar sofiye bu aslını kaybettirdiği halde
Bektaşilik ve Kızılbaşlık kadim Türk dinini, ocak geleneklerini, hürriyet
ve hürmeti nisvanı, saz ve sözünü bilfiil kabul etmiş ve
yaşamıştır.”
“Osmanlıların Anadolu’da teessüsüyle ‘milli bir
mezhep’ doğmuştu. Bu da Bektaşilik. Buna ihtiyaç vardı. Çünkü
Mesnevi’nin ‘parsi taklidi’ ile ‘nay ve
nefirinden’ Selçuk Türkleri denilen Oğuz Türkleri hiç bir şey
anlamıyorlardı. Şüphesiz Türkün ‘kaval’ına benzeyen
‘nay’ın eninkâr, pür heyecan nagamatından Türkler hoşlanmıştı.
Fakat ‘nay’ farisi ötüyordu. Selçuk aristokrasisi bunu
anlamaya özenirken milli benliğini de harcıyordu. Avam ise bir şey
anlamıyor, hem de o kahraman, bahadır ‘batır’ alplarını
farslaşmış görerek ellerinden kaçırıyordu.”
“Ãşık Paşa’yı Veli, Ahi Evran (yahut Ahi Elvan), Şeyh
Süleyman, Hacı Bektaş, bir günün, bir asrın, bir fikrin müçtehitleri
olduğuna hiç şüphe edilemez. Kırşehir’deki Cace Bey
Medresesi’nde toplanan Hacı Bektaş’tan maad bu asri
müçtehitlerin içtihadı, Konya’nın Mesnevi medresesi olan
Karatay’a rekabet etmekte idi. Karatay Konya mektebi Faris felsefe
ve içtihadı ile uğraşırken Case Bey Medresesi de Ãşık Paşa’nın
Garipname’sini ibda ediyor, Şeyh Süleyman
Tezkiret-ül-Evliya’yı Ahi Elvan Gülşen-i Râz’ı ve kim bilir
daha bilmediğimiz yazıcılar daha neler yazıyorlardı”.
Bu milli tarikatlar eski Türk geleneklerini korumakla kalmamış, tarikat
yoluyla Arnavutları, Ermenileri bile Türkleştirmiş, Türkçülük ateşiyle
tutuşturmuştur. Türk halk gelenekleriyle kaynaşmış olan bu tarikatlar
Arap, Acem milli gelenekleriyle anlaşmış olan öteki tarikatlara hiç
benzemezler. Birinciler yabancı milliyetlerin insanlarını Türkleştirirken
bu sonuncular öz Türkleri Arap, Acem kültürüne aşılamışlardır.
Türklerin bütün kültür alanlarında olduğu gibi, din alanında da milli
benliklerini belirttiklerini gösteren daha birçok belgeler vardır.
Bunlardan dinde hoş görücülüğü ele alalım. İşte bir tarih belgesi:
XVII’inci asırda Türklerin dini toleransları başlığıyla Macar
müellifi Oskar Kolling’den çevrilen bir makalede şu hüküm vardır:
“İstilâcı Türkler hiç bir zaman cebri dinden çevirme usulüne
başvurmamışlar, bilâkis, herkesi serbest bırakmışlardır. Hatta bu hususta
yardımı
esirgememişlerdir”.
Yine o yazıtla Simontoruya Beyi Ahmet Olay’ın 1669′da Macar
diliyle yayınladığı bir buyruğun metnini veriyor. Bu buyruğun birinci
maddesini de şunlar okunuyor:
“Muhtar kişi Allah korkusunu bilen, kiliseye giden, yurdunda iken
vaizleri kaçırmayan, duasını unutmayan insan ola”.
Bütün bu dinleşmiş töreleriyle Alevilik bir mezhep, bir İslâm mezhebi
karakteri taşımaktadır. Aleviliğin bir mezhep olmayıp ancak bir tarikat
olduğu direntisi hiç bir bilim temeline dayanmamaktadır. Bunu direnenlerin
her şeyden önce; “mezhep nedir, tarikat nedir?” diye bir soru
sorup karşılığını objektif çalışmayı bilen bilim adamlarından almaları
yerinde olur. Kelimeleri herkes istediği anlama çeker, herkes istediği
gibi anlarsa, ortada ne gerçek, ne de bilim kalmaz.
İşte ben ‘Türk’e Doğru’yu yazdığım tarihlerde gelenek
birliği üzerine kurduğum milliyet tarifinin ışığı ile Alevi adı altında
toplanan Kızılbaşlık, Tahtacılık, Bektaşilik ve özellikle Alevilik
gerçeğini incelemeye, eleyip eleştirmeye koyuldum. Gördüm ki bütün bunlar
tarih boyunca softaların, mutaassıpların bizlere anlatmak ve tanıtmak
istedikleri sapkınlık ve sapıklık yolları değil, belki Türklerin
Müslümanlığı kabul ettikten sonra din ve dil yoluyla Türk yaşayışına ve
Türk kamu vicdanına sokulmak isteyen Arap göreneklerine karşı Öz Türk
ruhunun yaptığı tepkilerden doğmuş töre ve eğitim yollarıdır.
1954 yılı itibariyle nüfusu yirmi milyonu geçen Türkiye’nin
Türklerini Sünnilerden ibaret sanmak en aşağı bir coğrafya
bilgisizliğidir. Hele namusu, arılığı, erdemliliği yalnız bir mezhebin
inhisarı sanıp da ötekileri yermek ne gerçeğe uyar, ne de yurttaşlığa
yakışır. Bu eğriliğin ta kendisidir. Bilim adamlarına, üniversite
adamlarına, din tarihçilerine yakışan, doğruluk, objektifliktir. İleri
kültürü, ileri medeniyeti olan bir ulusa yakışacak olan tarih boyunca
dedikodu, kara çalma konusu olmaktan bir türlü kurtulamayan bu Alevilik
gerçeğini felsefe, ilahiyat fakültelerinde bilim gözüyle incelemek,
aydınlatmaktır.
Bu yurdun esenliği, bütünlüğü tence, tince kalkınması için artık
anlaşılmalıdır ki Sünnilikle Alevilik aynı gövdenin iki büyük parçasıdır.
Birbirlerinden ayrılamayan bu iki varlık tek varlıktır. Bu birliği, bu
bütünlüğü belirtmekte Türk tarihi için büyük bir kazanç vardır.
*Türk Düşüncesi C.3, S.13, s.1–5, 1 Aralık 1954 İst.
Türklük Bakımından Aleviler*
Konu Sahibi / Yazar
TÜLAY
Kategori / Forum
Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları
Yorumlar / Cevaplar
0
Okunma / Görüntüleme
4094
Türklük Bakımından Aleviler*
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi